Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslâm tarihinde Hazret-i Peygamber devrinden beri, ihtisab (hisbe) teşkilâtı, bugünkü belediyelerin işini görürdü. Bu işi yapana da muhtesib denirdi. Muhtesibin salâhiyetleri, şimdiki belediye reislerinden daha genişti. Hem adlî ve hem de idarî salâhiyetleri haiz olarak, kanunları icra eder; uymayanları engellerdi. Ahlâk ve âdâba uygun davranılıyor mu, umumî yollar muntazam mı, halk sağlığına riayet ediliyor mu, çevre temizliği yerinde mi, binalar nizama uygun mu, köle ve hayvan haklarına uyuluyor mu, esnaf ve tüccar ölçü ve tartıda âdil mi, karaborsa yapılıyor mu, narha uyuluyor mu; bunları kontrol eder; gerekirse kabahatlilere ceza verirdi.

KADILAR BELEDİYE REİSİ İDİ

Osmanlılarda kadılar, Avrupa şehirlerinde olduğu gibi, adlî işler yanında başka vazifelerle de mükellef tutulmuştu. Kadı, aynı zamanda bulundukları şehrin belediye reisi idi. Devlet, belediye hizmetlerinin zaten çok inkişaf etmediği bir zamanda, bu işi ulemâdan birisine vererek şehirlerdeki muhtemel çekişmelerin önüne geçmek istemiştir. İstanbul gibi büyük şehirlerde kadının mesuliyeti daha ağırdı. Şehrin iaşesine kadı bakar; kıtlık ve pahalılık olmaması için azami dikkat sarf ederdi. Şehrin çevresi İstanbul’u beslemekle mükellefti. Zahire Trakya, Bursa ve Romanya’dan; yetmezse Sivas, Tokat ve Amasya’dan gelirdi. Et, Balkanlardan, sonra Konya ve Mersin’den; tavuk eti Trakya ve İzmit’ten; balık ise Karadeniz kıyılarından getirtilmekteydi. Sebze ve meyve hem şehre bitişik Ortaköy, Kadıköy, Kemer, Maltepe gibi banliyölerdeki bostan ve bahçelerde yetiştirilir, hem de Bolu, Trakya gibi yerlerden getirtilirdi. Şehirde kapan denilen iç gümrükler vardı. Mallar buraya indirilip tartıldıktan sonra esnafa dağıtılırdı. Unkapanı ismi hâlâ yaşamaktadır. Büyük şehirlerde kadı, bu vazifelerini ihtisap ağası denen vekili vasıtasıyla yerine getirirdi. İhtisap, bazı devlet memuriyetlerinde ve amme hizmetlerinin görülmesinde âdet olduğu üzere, her sene bir meblağ karşılığında kapıkullarına veya güvenilir birisine iltizam (ihale) olunurdu. İhtisap ağası, bu iş için ödediği parayı, para cezaları ve esnaftan alınan vergiyle karşılardı.

KİMSEYE GÖZ AÇTIRMAZDI

İhtisap ağası, iş yeri açma ruhsatı verir; esnafı teftiş eder; ihtisabiye rüsumu (belediye vergisi) toplar; ibadetlerin icrasını kontrol eder; alenî oruç yiyenleri, açık-saçık gezenleri, umumî adap ve nizamı bozanları ikaz eder; ihracat yasağı olan malların satışına ve küçük çocukların çalıştırılmasına engel olur; para râyicine dikkat eder; posta işlerine ve hıfzıssıhhaya nezaret ederdi. Sık sık çarşıda kol gezip, narha ve ölçülerde hassasiyete uyulup uyulmadığını teftiş eder; karaborsayı önler; halkın şikâyetlerine bakar ve suçu görülen esnafı gerekirse hemen oracıkta cezalandırırdı. Şehirlerin asayişine ise yeniçeri ocağından vazifeliler bakardı. Bunlar yeniçeri ağasına tabiydi. Küçük şehirlerde ve kazalarda subaşı, polis ve zabıta işleri yanında, ihtisap ağasının vazifesini de yerine getirirdi. Ayrıca İstanbul, Galata, Eyüp ve Üsküdar kadıları her çarşamba sadrâzam riyasetinde toplanıp İstanbul meselelerini görüşür; toplantıdan sonra hep beraber çarşıda kol gezilerek esnaf ve halkın şikâyetleri dinlenirdi.

BELEDİYE TEŞKİLATI KURULUYOR

1826 senesinde İhtisab Ağalığı Nizamnâmesi ile İhtisab Nezâreti kurularak ihtisap ağası sadrâzama bağlandı. 1846’da Zabtiye Müşirliği kurulup, ihtisap ağalığı buraya bağlandı. 1854’de İhtisab Nezâreti kaldırılıp, Avrupa’daki belediye teşkilâtının benzeri olarak İstanbul Şehremâneti kuruldu. Belediye teşkilâtı taşraya da teşmil edildi. Şehreminini hükümet tayin ediyordu. Belediye, topladığı vergileri mâliyeye ödüyor; kendisine mâliyeden tahsisat veriliyordu. Şehremininin vazifeleri, ihtisap ağasından farklı değildi. Şehremânetinin meclisi; ayrıca maiyetinde mühendis ve kavaslar bulunurdu. [Klasik devirde, resmî binalardan mesul şehremini başkadır. Bunların inşa ve tamiri, suyolu, köprü yapımı, İstanbul’daki resmî ve sivil binaların inşaat tekniği, sıhhat ve estetik bakımından kontrolü ile vazifeli mimarbaşı buna bağlıydı. Mimarbaşının maiyetindeki suyolu nâzırı şehrin su ihtiyacına, tâhir subaşı da temizlik işlerine bakardı.] 1857’de Şehremâneti’ne bina ve kadastro işlerinde yardımcı olmak üzere Beyoğlu’nda Paris modeli Altıncı Daire-i Belediye kuruldu. Sonra 1868’de bu daire örnek alınarak İstanbul 14 belediye dairesine ayrıldı. 1877’de Vilâyât Belediye Kanunu çıkarıldı. Buna göre belediye reisini, âzâları halk tarafından tayin olunan belediye meclisi seçiyordu. Kanun, belediyelere, imar işlerini tanzim ve kontrol, nâfia (bayındırlık), tenvirat (aydınlatma), tanzifat (temizlik), belediye mallarının idaresi, emlâk tahriri (yazımı), nüfus sayımı, pazar ve esnaf kontrolü, hıfzıssıhha tedbirleri alma, mezbaha kurma, mektep açma, yangın söndürme, belediye vâridâtını tahsil etme vazifelerini yüklemişti. Belediye teşkilâtı, cumhuriyet sonrasında da bu hâliyle faaliyetine devam ettiyse de zamanla bazı fonksiyonları budandı.

İHTİSAP AĞASI OSMAN BEY

sultan II. Mahmud zamanında ihtisap ağalığı yapan Osman Bey ve hikâyeleri çok meşhurdur. Osman Bey, bir teftiş esnasında, Edirnekapı surları dibinde bir merkebi güneşin altında sırtında yükle beklerken görüp çok kızmış. Hayvanın sahibini aratmış. Sur dışında bir köyden pazara gelmiş. Karşıdaki bir kahvede dinleniyormuş. O zamanlar Edirnekapısı şehrin girişi olup, canlı bir meydan idi. Merkebin ne kadar zamandır bu halde olduğunu öğrenmiş. Adamı yere yıktırıp, yükü sırtına vurdurmuş. Merkebin beklediği kadar böyle güneşin altında dört ayak üzere beklemesini emretmiş. Bir pazar teftişinde de satılan hindilerin kursağını yoklamış. Bir hayvanın kursağını boş görünce, hayvanı aç bıraktığı için sahibini azarlamış. Adamcağız “Ağam bir de sahibinin kursağını yoklasan?” deyince Osman Bey mahcup olmuş.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sultan Fatih Kanunnâmesi’ndeki kardeş katline dair meşhur madde çok münakaşalar doğuruyor. Kardeş katlinin basit bir polisiye vak’ası olmadığı âşikârdır. Hukukî bir zemine oturtulmuş; ulema tarafından desteklenmiştir.

DİN VE DEVLET EVLATTAN DAHA MÜHİM

Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet’in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. Bir kimse iktidarı ele geçirmek için meşru hükûmete ayaklanırsa, buna isyan denir. Cezası da bütün hukuk sistemlerinde idamdır. Hazret-i Muhammed, bir yerde bir meşru hükümdar varken, hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisine bîat edilen kimsenin hayat hakkının bulunmadığını söyler. Nitekim “Bir ormanda iki arslan olmaz” atasözü meşhurdur. Şehzâde idamları çok acıdır, ama devletin dirliği ve milletin birliği endişesi başka çare bırakmamıştır. Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet’in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, hanedan yıkılırsa dinin de yıkılacağını, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. İslâmiyet, devletin i’lâ-yı kelimetullah misyonunu akâmete uğratacak her şeyi bertaraf etmeyi tabiî ve meşru sayar.

İCTİHAD İLE İCTİHAD BOZULMAZ

Henüz ayaklanmamış bir şehzâdenin, ileride ayaklanma korkusuyla idamı Fatih Sultan Mehmed’in Teşkilat Kanunnâmesi’ndeki meşhur maddeye dayanır: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar.” Ulemânın çoğu buna cevaz vermiştir. “Ekser-i ulemâ tecviz etmiştir” ifâdesi bunu gösterir. Bazı âlimlerin karşı çıkması, bu tatbikatın gayrimeşru olduğunu göstermez. Hazret-i Muhammed, âlimlerin ilmî meselelerdeki ihtilâfının, ümmete rahmet olduğunu söyler. Birinin cevaz verdiği işe diğeri cevaz vermeyebilir. Bu durumda söz konusu görüşlerden birine uyanın yaptığı iş meşru olur. Çünki ictihad ile ictihad nakzolunmaz. Kaldı ki bir iş hakkında zamanın ulemâsının itirazda bulunmaması, zımnen tasvip edildiği mânâsına gelir.

Ulemâ, hukuka aykırı gördükleri en küçük hâdisede, Yavuz Sultan Selim gibi celâlli bir padişaha bile itiraz ve ikazda bulunmaktan çekinmemiştir. İslâm hukuku, hükümdara birtakım suçlar ihdas edebilme ve bunlara cezalar koyabilme salâhiyetini tanımıştır. Hükümdarın, devletin birliği ve milletin dirliği için yaşaması zararlı görülen kimseleri öldürtmesi meşrudur. Buna siyaseten katl denir. Bazı âlimler, henüz suç işlemeyen, ancak ileride işlemesi muhtemel kimselerin say bi’l-fesad suçu çerçevesinde cezalandırılmasını meşru görmüştür. Şunu da söylemek gerekir ki, bu tatbikat Osmanlılara mahsus ve münhasır değildi. Sâsânîlerde, Roma ve Bizans‘da, hatta Müslüman Endülüs, Mağrib ve Hindistan devletlerinde sıkça rastlanmaktadır. Ancak bunlarda maksat, devletin birliği ve milletin dirliğini korumaktan ziyâde, tahtı ele geçirmektir. Bu esnada Avrupa‘da yıllarca süren verâset harplerinde ülkelerin harab olduğunu, binlerce insanın öldüğünü de hatırlamak lâzımdır.

İŞ İŞTEN GEÇMEDEN

Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi bir şehzâdenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silâhlı binlerce kişi alarak, âsâyişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir. Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz edilemez. Günümüzde terörle mücâdele çerçevesinde Amerikalı üst düzeyde yetkililer, “Terör eylemi düzenlenmeden önce tedbir almak zorundayız. Bir kişiyi tutuklamak için suç işlemesini bekleyemeyiz. Çünkü suç işlenirse, binlerce kişinin ölmesi söz konusudur” diyor. Kaldı ki bu şehzâdeler öldürülmediği zaman, diğerlerini öldürecektir.

Kur’an-ı kerîmde Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır arasında geçen bir kıssa anlatılır. Hazret-i Mûsâ, kendisine masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca, “Bu çocuğun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bu çocuk ileride onları fesada ve küfre sevk edecekti. Ümid ederim ki Allah onlara daha iyisini verecektir” demiştir. Kur’an-ı kerîm, fitnenin adam öldürmekten daha şiddetli ve büyük olduğunu söyler. Şeyhülislâm İbni Kemal, Şeyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi, Kazasker Nişancızâde Mehmed Efendi, Kazasker Bostanzâde Yahya Efendi ve Kazasker Bosnevî Hüseyn Efendi gibi âlimler, kardeş katlini bu âyetlere dayandırıp meşru görür. Gerektiğinde umumî menfaat için hususî zararın tercih edileceği hukuk kâidesidir.

Fıkıh kitaplarında konuyla alâkalı bir misal zikredilir: Düşman, Müslümanların üzerine taarruz etmiş ve birtakım Müslüman esirleri de siper yapmıştır. Atış yapılmadığı takdirde ülke düşman eline geçecektir. Bu sebeple, siper edilen esirlere, düşmana niyetle atış yapılır. Bunda umumun menfaati vardır. Eğer bu esirler ölmesin diye atış yapılmazsa, düşman ülkeyi işgal eder; ülke halkıyla beraber neticede bu esirleri de öldürür.

FIRSAT BULSALAR YAPARLAR

Şeyhülislâm Hâherzâde, fesatçıların ortalık sâkinken bile öldürülebileceğini fetvâ vermiş; zarureten geçici olarak fesatçılığı bırakıp gizlendiklerini söyleyerek, “Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” meâlindeki âyet-i kerimeyi delil göstermiştir. Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac’ı henüz suç işlemediği halde Medine’den Basra’ya sürgüne göndermiş; “Senin suçun yoktur. Ama ileride senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum” demişti. Râşid halîfelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlılarda şehzâde katli meselesini doğru anlayıp değerlendirebilmek için öncelikle İslâm-Osmanlı hukuku ve siyaset geleneğini bilmeye ihtiyaç vardır. Hâdisenin çok esaslı tarihî, siyasî ve hukukî sebepleri bulunmaktadır. İktidarın, hanedan mensuplarının müşterek malı olduğu yolundaki eski Türk siyasî geleneğine (ülüş sistemi) göre, tahta kim çıkarsa, Allah onun hakan olmasını istemiş ve ona kut vermiş demektir. Bu ortaklık geleneği, tarih boyu menfi neticeler doğurmuş, ülkelerin parçalanmasına ve Türk devletlerinin yıkılmasına sebebiyet vermiştir.

NİZAM-I ÂLEM İÇİN..

Osmanlı Devleti’nde de XVII. asra kadar muayyen bir verâset sistemi yoktu. Güçlü ve talihi de yaver giden herhangi bir şehzâde padişah olabilirdi. Şehzâdeler merkeze eşit uzaklıktaki sancaklara bey olarak gönderilir, burada bir nevi staj görür; babalarının vefatında kim önce merkeze gelirse o padişah olurdu. Bu usulün de birtakım mahzurları vardı. Her şehzâdenin arkasında o sancağa ait büyük bir askerî güç teşekkül ediyordu. Saray halkı, asker, ulemâ veya vezirlerin teşkil ettiği birtakım klikler de, istikballerini bağladıkları bir şehzâdeyi taht iddiasına itiyordu. Nitekim hayattaki hemen her şehzâde arkasına düşman devletlerin de desteğini alarak ayaklanmış, binlerce insan ölmüş, ülke harap, millet perişan olmuştu. Anlaşılıyor ki, Osmanlılar, gerek önce ve gerekse kendi devirlerinde yaşanan tecrübelerden ders alarak, bu musibete uğramamak için bizzat aile mensuplarını fedâ etmekten gayri bir yol bulamamıştır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, kanunnâmesinde, şehzâde katlini düzenleyen bir hüküm koymuştur: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar.”

Titizlikle yazıldığı anlaşılan bu maddenin metni, hanedan mensuplarının öldürülme sebeplerine ve bunun hukukî mesnedine de açıkça işaret ediyor. Bir de kanun maddesinin, kardeş katli için, lâzımdır veya vâcibdir demeyip, yalnızca izin vermesi dikkat çekicidir. Kanunnâmede bir verâset usulü getirilmemiş; tahta en güçlü ve talihi yâver giden şehzâdenin geçeceği ve hanedanın taht iddiasında bulunabilecek diğer erkek mensuplarını bertaraf edebileceği esası formüle edilmiştir. Böylece İslâm hukukundaki hâkimiyetin bölünmezliği prensibi, hanedan mensuplarının canı pahasına da olsa, Osmanlı siyaset hayatına yerleşmiştir. Eğer muayyen bir kimsenin padişah olması önceden şart edilseydi, tahta daha uygun şehzâdelerin önü kapanmış olacaktı. Maddede geçen “nizâm-ı âlem” ifadesi, cemiyetin çoğunluğunun menfaati demektir. Nizâm-ı âlem, yani dünyanın düzeni, umumun menfaati ile ayakta durur.

ÖLDÜRÜLMEYENLER İSYAN ETMİŞTİR

Kosova Harbi neticesi Sultan Murad şehid düşünce, vezir, kumandan ve âlimler Şehzade Bayezid’e biat edip, kardeşi Yakub Çelebi‘yi derhal öldürmesini öğütlediler. Bu, Osmanlı tarihindeki ilk kardeş katli sayılabilir. Öldürülmeyen şehzâdeler mutlaka isyana kalkışmıştır. Yavuz Sultan Selim, tahta çıktığında kardeşi Şehzâde Korkut’u öldürtmeyip, kendisine vâlilik vermişti. Bu arada merkezden eski padişaha mensup bazı vezirler ve askerler mektup yazarak kendisini padişah görmek istediklerini, bunun için şartların hazır olduğunu bildirdiler. Bu teklife müsbet cevap vermek, üstelik padişah olduğunda maaşlarını arttıracağını va’detmek talihsizliğinde bulunan Şehzâde Korkut‘un mektubu Yavuz Sultan Selim’in eline geçti. Aynı zamanda bir fıkıh âlimi olan şehzâde, hâdiseyi inkâr edemedi ve bu onun sonu oldu.

Bundan sonra Osmanlı tarihi boyunca 39 şehzâde katledilmiştir. Ekserisi Fatih Kanunnâmesi’ni takib eden 150 yıl içindedir. Tarihî hâdiseler, çok da isteyerek yapılmadığını göstermektedir. Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan isyanlarda, sözgelişi Sultan IV. Murad zamanındakilerde, askerin şehzâdeleri tahta çıkarmakla padişahı tehdit ettiği de bir vâkıadır. Bir başka deyişle biçare şehzâdeler, isyanlarda parmakları olmasa bile sadece varlıklarıyla devletin ve milletin emniyetini tehdit eden potansiyel bir tehlike teşkil etmiştir. İstediği verilmeyen askerler “Allah kardeşini eksik etmesin!” diye bağrışırlar. Bu, onu tahta getirmek istediklerini anlatmak içindir. Sultan I. Ahmed‘in tahta çıktığı 1603‘ten sonra kardeş katli tavsamıştır. XVII. asır başından itibaren şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmaya; sırası gelen, yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri sıralarını beklemeye başladı.

ACI BİR REÇETE

Hâdiseleri ve şahısları, mekân ve zamanı nazara alarak değerlendirmek gerekir. Osmanlı tarihine ideolojik yaklaşımlarla, kardeş katli tatbikatını hemen hunharlık ve vahşilik, en azından egoizm olarak vasıflandırmak, meseleyi izah etmekten çok uzaktır. Kardeş katlini gayrimeşru görmekle beraber, Osmanlı Devleti’nin bekası bakımından faydalı bulanlar da çoktur. Bu tatbikat, Osmanlı hanedanı için kusur değil, bilakis bir övgü vesilesidir. Çünki devletin dirliği ve milletin birliği için büyük bir fedâkârlık yaparak, acı reçeteyi kendileri içmiş; ciğerpârelerini fedâ etmiştir.

Böylece alınan tedbirlerle Osmanlılarda ne eski Türk devletlerinde olduğu gibi ülke parçalanmış ve ne de Avrupa verâset harplerindeki gibi sıkıntılar yaşanmıştır. Bu devrede taht babadan oğula geçtiği ve böylece padişahların ortalama tahtta kalma müddetleri daha uzun olduğu için, siyasî istikrar bakımından bir üstünlük vardı. Şehzâde katli sebebiyle, Avrupa hanedanlarının aksine, hanedanın yan dallarından yürüyen bir aristokrasi teşekkül edememiştir. Bu bakımdan kardeş katli, devleti altı yüz yılı aşkın bir zaman ayakta tutan âmillerden biri olmuştur. Bir iki asır içinde Osmanlı Devleti’nde de bir verâset usûlü yerleşerek, hanedanın en yaşlısı tahta çıkmaya başlamış; bundan sonra şehzâde katli de hemen hemen tarihe karışmıştır.

Peki bu yapılanlar şer’î hukuka uygun mudur? Bunu da gelecek yazıda ele alalım.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Kışların eskisi kadar şiddetli geçmemesini bazıları küresel ısınmaya bağlıyor. Halbuki havalar, 25, 50, 100, 1000 senelik gibi mevsim periyodlarına göre değişir. Belki 250 sene evvel de kışlar böyle idi. Kim ne derse desin, bizim nesil şiddetli kışlara, adam boyu yağan karlara, insanı korkutan buz sarkıtlarına, göz gözü görmeyen tipilere yetişmiştir. Vaktiyle İstanbul’da Haliç, hatta Boğaz donarmış. Evliya Çelebi bir damdan ötekine atlarken kedilerin bile donduğunu anlatıyor. Mecidiyeköy’e, Levent’e kurtların indiği çok uzak bir zaman değildir.

1954 Şubatında Tuna Nehri’nden Boğaz’a akan büyük buz blokları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını âdeta buz denizi haline çevirmişti. Buzlar eriyene kadar İstanbullu Boğaz’ı yürüyerek geçti...

DERYA DONDU

Sabah kalkarsınız, ev boyu kar yağmıştır. Dışarı çıkmak mümkün değildir. Elinize kürek alıp karı küreyeceksiniz. Böyle açılan yolun iki tarafındaki karın aylarca kaldığı olurdu. Sadece yolu değil, çıkıp bacayı da küremek lâzımdı. Yoksa maazallah evi çökertirdi. Sokaklar günlerce buz tutar, yürümek zorlaşırdı. Pabuç üzerine lastik giyilir; bir de kaymamak için bez bağlanırdı. Zaten kışın mecbur olmadıkça dışarıya çıkılmazdı. Kış geceleri evler eğlenceli olurdu. Erkekler selâmlıkta, kadınlar haremde toplanıp sohbet eder, oyun oynardı. Mısır patlatılır, kestane közlenir, kahve içilirdi. Çay henüz hayatımıza girmemişti.

Sultan Genç Osman zamanında şiddetli soğuklar oldu. Boğaz dondu. Şair “Bin otuzda derya dondu, bendeniz geçtim” diye tarih düşürmüştür. Rumeli’den İstanbul’a iaşe getiren gemiler limana yanaşamadı. Pahalılık, ardından kıtlık, padişaha tahtını ve hayatını kaybettirdi. Benzeri soğuklar kardeşi Sultan İbrahim zamanında da oldu. Bu padişah da tahtını ve hayatını kaybetti. Eski insanlar, başa gelen afetlerden birisini mesul tutardı. Avrupalılar veba salgınını Yahudilerin suçu olduğuna inanırdı. Bizde de bu soğukları, padişahtan bildiler. Sokakta hâli beğenilmeyen birine rastlanınca “Gözün kör olsun Mazhar Osman, nasıl görmedin bunu?” denirdi. Malum, Mazhar Osman akıl hastanesinin baştabibi idi. Bunun gibi, havaların iyi gitmemesi de Kandilli Rasathanesi müdürü Fatin Gökmen’den bilinirdi. Fatih Hoca da, “Bu Boğaz, bu Haliç, bu körfez, bu tepeler oldukça, İstanbul’da hava tahmini hayaldir. Bir günde dört mevsim yaşanır” derdi. İstanbul’un değişken havasını kadına benzetirlerdi.

KIŞ ODASI

Kış gelmeden evlerde bir hazırlık başlardı. Yün döşekler, yorganlar sökülüp yıkanır, didiklenir, serilir, sonra tekrar dikilirdi. Pazenler, fitilli pamuk hırkalar, pantuf terlikler, kürkler çıkarılırdı. Trikolar yoktu. Pazen, kadife, çuha kumaşlar yün ve pamuk ile kapitone edilir; hırka, yelek, ceket niyetine giyilirdi. Hemen herkes kürk giyerdi. Kürk boldu, çok da pahalı değildi. Ancak kürk şimdikinin aksine, çuha, kadife dış giysinin içine dikilir; elbisenin yakası üzerine devrilirdi. En şiddetli soğuklardan birinin yaşandığı Sultan İbrahim zamanında samur kürke çok rağbet olmuştu. O devre “Samur Devri” adı verilir.

Evler, geniş, yüksek tavanlı, ahşap evlerdi. Her tarafı üfürdüğü için, çaputlarla delikler tıkanırdı. Pencere kenarları unlanır, kâğıtlanır; kapı önlerine perdeler takılırdı. Duvar ve sedirler halılarla, zemin hasır üzeri kat kat sergilerle kaplanırdı. Böylece bütün bir kışın geçirileceği kış odası hazırlanırdı. Soba bu odada yanar; ev halkı burada otururdu. Diğer odalar soğuk olurdu. Onun için dışarı çıkarken ayrıca bir yelek veya hırka giyilirdi. Mutfak Sibirya gibiydi. Hele helâya çıkmak bir ölümdü. Kış kileri de mühimdi. Kavurmadan, turşuya, pekmezden, patlıcan, biber, vişne, armut, dut kurusuna kadar kışa ne lâzımsa burada depolanırdı. Kavun, karpuz, üzüm bile asılarak muhafaza edilirdi. Şimdiki gibi turfanda yaygın değildi. Seyyar satıcı kadrosu bile kışın değişirdi. Sabah veya gece simitten başka, akşamları tahin-pekmez satıcısı; ardından evinde turşu kurmayan veya kuramayanlar için “Lahana biber turşusu, haniya bunun ekşisi” diye bağıran turşucu; sonra “Buuuzaaa” diye bağıran bozacı; ya da sırtında güğümü ile salepçi, öte yandan “Usta yapar, çırak satar!” narasıyla mısır ve buğday patlağı.

MANGAL BAŞI KIŞ GÜNÜNÜN LÂLEZÂRIDIR

İlk zamanlar ocaklar vardı. Odun yanardı. Kömür yoktu. Odalar iyi ısınmazdı. “Önünüz kavurga kavurur, arkanız harman savururdu.” Ocak başı itibarlıydı, herkese düşmezdi. Yaşlılar öne kurulur; çocuklar yanlarında; gençlerin kedi kadar şansı yoktu. Köylük yerlerde tandır yakılır, ev halkı etrafına dizilirdi. Kömür kullanılmaya başlanınca mangal yayıldı. Üzerinde yemek pişer, kahve pişer, kestane kavrulurdu. Bazıları elinde maşa mangal karıştırmayı iş edinirdi. Mangal başı sohbet erbabı için bulunmaz mekândı. Onun için şair “Mangal başı kış gününün lâlezârıdır” demişti. Mangal, pirinç, bakır veya sacdan olurdu. Ayaklı pirinç mangal makbuldü. Gövde ayrı, içine konduğu ayaklı kısım ayrıydı. Bu kısım odada durur, mangal dışarıda yakılıp getirilirdi. En âdisi topraktan ters koni biçiminde olur; iyi pişmemiş ise arada bir çatlardı.

Titiz kimseler odunu, kömürü yazdan alınırdı. Çokları güzün alır; kışa bırakana iyi gözle bakılmazdı. Üstelik bunlar satıcının insafına kalırdı. Eskiden İstanbul’a develerle Trakya kömürü gelirdi. Odun ise merkeplerle satılırdı. Gemiler Kuruçeşme’ye Bulgaristan’dan kömür getirip indirirdi. Kışın sokak aralarında kızakla kömür satan olurdu. En makbulü meşe kömürü idi. Bunun elenerek tozu ayrılana eleme denirdi. Daha pahalıydı. Bu kömürün yanarken sesini dinlemek bile zevk verirdi. İyice yanıp kömürleşmemiş parçalara marsık denirdi. Alınan kömürde bunların olmamasına dikkat edilirdi. Bunlar mangalda kokar ve baş ağrıtırdı. Bazı satıcılar kömürü ıslatıp ağır çekmesini sağlardı. Bu kömür yanarken ıslık gibi ses çıkarırdı. Buna sidikli kömür denirdi. Mangala dizilen kömür çıra ile tutuşturulup üzerine borusu konur, hindi tüyünden yelpazesiyle yelpazelendikten sonra sacayağına oturtulurdu. Üzerine de kokmasın diye kesme şeker konurdu.

Mangal limon kabuğu ile ovulurdu. Eski ahşap evlerde en büyük tehlike mangal devrilmesiydi. Ekseriya çocukların ayağı veya kadınların eteği takılır, kömürler etrafa saçılırdı. Mangal, adamı çarpardı. İyi yanmamış mangal, odayı zehirli gazla doldururdu. İyi yansa bile zamanla odanın oksijenini tüketirdi. Ümitsiz bazı âşıklar, yeni tutuşturulmuş mangalı odalarına alır; sigara yakıp uzanarak romantik şekilde acısız ve uykuda intiharı moda hâline getirmişti. Havagazı çıkınca unutuldu. Sobanın çıkışı yenidir. Soba çıktığında o kadar kolaylık getirdi ki, “Sobayı bulan iman ehli ise Allah Cennet-i âlâda yer versin; gâvur ise iman nasip etsin” diye dua etmişlerdi. Her odada soba yakmak zenginlere mahsustu. Bir odada yanar, gece diğer odaların havası mangalla kırılırdı. Sobaların da mangal gibi çok zarifleri vardı. Eskiyen, delinen sobalar da sac ile yamanırdı. Sonra kuzine çıktı. Hem ısınma, hem yemek pişirme için ideal idi. Kaloriferin girişi daha da yenidir. Vâkıa kalorifere benzer bir sistemi Romalılar zengin evlerinde kullanırdı. Doğubayezid’de 17. asırdan kalma İshakpaşa Sarayı‘nda kalorifer tesisatı vardır. Modern usulde kalorifer 1850’lerde İngiltere’de bulundu. İlk parçalı radyatör ise 1899’da Amerika’da imal edildi. Osmanlıların son zamanlarında bazı resmî binalarda kalorifer tesisatı kurulmuştu. Yayılması 1950’lerden sonradır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, İran asıllı bir kavim olan Kürtler, 2500 senedir yaşıyor. Çoğu Arap fetihleriyle Müslüman oldu. Malazgirt Harbi‘nden itibaren beldenin yeni fatihleriyle müttefik olup ovalara indiler. Ova halkı da (Ermeni ve Süryaniler), Türklerin getirdiği müsamaha sayesinde ticaret maksadıyla Anadolu’nun iç kısımlarına göçtü. Bizanslılar, ayrı mezhepten olduğu için bunları batıya sokmazdı.

İDRİS BİTLİSÎ’NİN HİZMETİ

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Seferi‘ne giderken Doğu Anadolu’dan geçti. Burada öteden beri muhtariyeti haiz beylikler vardı. Ekserisi Şafiî mezhebinde Kürt, bazısı da Türkmen idi. Osmanlılar, kendilerine problem çıkartmayan bu mıntıkayı ilhak etmeyi düşünmedi. Ancak Kürt beyliklerinin kendilerini tazyik eden Şiî İran’a karşı Osmanlıları bir kurtarıcı olarak görmüş; Şark sınırını böylece emniyet altına alma düşüncesi de Osmanlılara cazip gelmiştir.

Padişahın bu seferinde meşhur âlimlerden İdris Bitlisî de vardı. Molla Câmi’nin talebelerinden olup, Tebriz’deki Akkoyunlu sarayında kâtip idi. Akkoyunlu Devleti’ni yıkan Safevîlerin davetini reddedip Osmanlılara sığınmış; Sultan II. Bayezid kendisine çok itibar etmişti. Çaldıran Seferi sırasında havalideki beyleri Osmanlı Devleti’ne yardıma teşvik etti. Çaldıran’dan sonra İranlılar fırsat bulup Diyarbekir‘i kuşatınca, 25’den fazla Kürt beyi, İdris Bitlisî vasıtasıyla padişaha imzalı bir arîza (dilekçe) verdiler. Yardım talep ediyor, mıntıka Osmanlı Devleti’ne bağlanmadıkça, huzur bulamayacaklarını beyan ediyorlardı. Arîzadaki şu cümleler dikkat çekicidir: “Sizin inâyetiniz olmazsa, kendi başımıza İranlılarla başa çıkamayız. Zira Kürtler ayrı ayrı aşiretler tarzında yaşamaktadırlar. Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Allah’ın âdeti böyledir. Ancak ümitvârız ki, padişahtan yardım olursa, Arap ve Acem Irak’ı ile Azerbaycan’dan o zalimlerin elleri kesilir. Bilhassa İran’ın kilidi ve Akkoyunlu pâyitahtı Diyarbekir, bir senedir Kızılbaş işgali altındadır. 50.000’den fazla insan öldürmüşlerdir. Eğer padişahın yardımı bu Müslümanlara yetişirse, hem uhrevî sevap ve hem de dünyevî faydalar umulur.”

Camilerde zaten padişah adına hutbe okunmaya başlamıştı. İdris Bitlisî’nin de gönüllüleriyle katıldığı on bin kişilik ordu, Diyarbekir’i kurtardı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu kendiliğinden Osmanlı hâkimiyetine girmiş oldu. Padişah, İdris Bitlisî’yi taltif etti. Kendi arzularıyla Osmanlı Devleti’ne tâbi olan beylere birer ferman verildi. Hemen ardından Irak, Suriye ve Filistin’deki Arap aşiretleri padişaha aynı mealde bir arîza gönderip Osmanlı Devleti’ne iltihak ettiler. Anlaşılıyor ki o zamanlar Osmanlı vatandaşlığı, bugünkü Amerikan vatandaşlığı gibi itibarlı idi. [İdris Bitlisî, kazasker iken 1520 senesinde 65 yaşında İstanbul’da vefat etti. Çok sayıda eserinden Heşt Behişt adlı Osmanlı tarihi meşhurdur.]

ŞARK’A YENİ DÜZEN

Diyarbekir, ardından da Van eyaleti tesis edildi. Beylikler buraya bağlandı. Hepsine merkezden kadı tayin olunurdu. Bazısında toprak kirasını toplama hakkı bey ve ailesinde olup, hıyanet olmadıkça geri alınmazdı. Diyarbekir’de 13, Van’da 9 taneydi. Sağman, Kulp, Itak, Tercil, Mihrani, Pertek, Çapakçur, Çermik, Pertek, Müküs ve Bargiri sancakları böyleydi. Bazısı ise bey ve ailesinin mülkü gibiydi. Diyarbekir’de Hazzo, Cizre, Genç, Eğil, Palu; Van’da Bitlis, Hizan, Mahmudî, Hakkâri; Şehrizor’da İmâdiye ve Çıldır’da dört sancak böyleydi. Hepsinde de bey, merkeze muayyen vergi ve asker verir; harb esnasında bağlı olduğu eyaletin beylerbeyi ile sefere giderlerdi. Arap Şeyhlikleri de buna benzer usullerde idare olundu. Havalide Kürtlerin ekseriyette olduğu zannedilmesin. Diyarbekir ve Van’da hâlâ hatırı sayılır Ermeni ve Süryani vardı. Türkler, hep ekseriyetteydi. Sadece ahalisi kâmilen Kürt olan Hakkâri, Kürdistan Sancağı diye anılırdı.

Kürtler, Osmanlılar sayesinde mezhep, dil ve geleneklerini muhafaza edebildi. Yezidî, Hıristiyan ve başka dinlerde olanları da bu vesileyle Müslüman oldu. Havalide İran propagandalarına set teşkil edecek ilim merkezleri kuruldu. Ziraat ve hayvancılıkla uğraşan halkın sosyal hayatı üzerinde şeyh denilen âlimlerin mühim rolü vardı. Bey, halkı kollayıp gözetir; şeyhlere itibar ederdi. Marksistlerin feodalite deyip karşı çıktığı bu usul sayesinde, Anadolu’nun halkı Türk olan diğer eyaletlerinde elliye yakın isyan çıktığı halde, muhtariyetin kaldırıldığı Sultan II. Mahmud devrine kadar Şark’ta ciddi bir problem olmadı. Bedirhan Bey gibi bazı Kürt beylerinin İngilizlerce desteklenen isyanları arkasında Kürtçülük değil, bu muhtariyetin kaldırılması yatar. Ermenilerin, toprak kirasını toplama ihâlelerini kazanarak giderek güçlenmesi, huzursuzluğu arttırdı. Sultan Hamid, Hamidiye Alayları ile dengeyi kurmaya çalıştı. Ruslar, öteden beri Doğu Anadolu ve Kilikya’da bir Ermeni devleti kurup kontrol altına alarak Akdeniz’e inmeyi hayal ederdi. İngilizler de bunu önlemek için Kürtleri Ermenilere karşı kışkırtırdı. Tehcir sırasında çok Ermeni’nin canı yandı. İttihatçıların kavmiyetçi politikası, Araplarda olduğu gibi Kürtler arasında da milliyetçi entelektüeller doğurdu. Ancak modern fikirleri sebebiyle bunlar muhafazakâr halk arasında rağbet bulmadı. I. Cihan Harbi’nden sonra İngilizler Ankara ile anlaşarak daha evvel Kürtlere va’dettikleri otonomiden vazgeçti. Cumhuriyet devrindeki Kürt isyanları ise, basit zabıta vak’alarının büyütülmesi sebebiyle çıktı.

YERİ BELLİ OLMAYAN ÇEŞMENİN KİTÂBESİ

Açılımı akamete uğratmak için neler yapılmıyor... Ama uydurma fıkralardan da imdat umulacağı akla gelmezdi. Bir zamandır insanlar arasında internet vasıtasıyla dolaşan bir şiir var. Gûyâ Yavuz Sultan Selim yazmış. Çaldıran’a giderken bir çeşme yaptırmış da, dönüşte harap bulunca kızmış. Bu şiiri düzmüş. Şiir şöyle:

“Kürt’e fırsat verme Ya Rab! Dehre sultan olmasın! Ayağını çarık sıksın, aslâ iflah olmasın! Vur sırtına, al haracı, karnı zinhar doymasın! Bu çeşmeden, Urum içsin, Çingen içsin; Kürt’e nasib olmasın!..”

Hiçbir kaynakta geçmeyen bu, vezni bozuk basit şiiri, Yavuz Sultan Selim gibi Farsça divan sahibi bir padişahın yazdığını düşünmek bile büyük kabahattir. Rivayet odur ki: Vaktiyle bir vali yurt dışından gelme yeşil mermerden güzel bir çeşme yaptırmış. Mermerler yetmemiş. Çok az bir yer açık kalmış. Vâli, bu mermerden aranıp bulunmasını istemiş. Bir köylü Kürt’ün ahırının eşiğinde bir tek parça yeşil mermer bulmuşlar. İstemişler, vermemiş. Ahırını yeniden mermerden yapalım demişler, dinlememiş. En son vâli kalkmış, Kürt’ün ayağına gelmiş. Rica etmiş. Bu sefer ağırlığınca altın istemiş. Vali kabul etmiş. Köylünün istediğini vermiş. Ama çok da içerlemiş. Çeşme bitince, bu hayal kırıklığı ile kitâbesine yukarıdaki şiiri yazmış. Vali kim? Çeşme nerede? Kitâbeyi kim okumuş? Bilen yok.

Fıkralara gülüp geçilir. Nefret ve kin uyandırmak için kullanmaz. İstense, Türkler için de ne fıkralar uydurulur. Kürtler asırlarca dağlık bir mıntıkada ve göçebe olarak yaşamış bir halktır. Bu sayede misafirperverlik, yiğitlik gibi değerleri muhafaza ettikleri gibi, zaman zaman hodbin, hırçın, hatta kaba davranmaları da tabiîdir. Şehirlerdeki Kürtler arasında nezâket ve terbiyede Türklerden geri kalmayan az değildir. Yani mesele, belki göçebe davranışlarına şehirli reaksiyonundan ibarettir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Türk Tarih Kurumu’nun 30’lu yıllarda yaptığı kongrede verilen bir tebliğde Hazret-i Peygamber’in Türk olduğu ispatlanmaya çalışılıyordu. Kureyş, “köpek balığı” demekmiş. Köpek ile kurt aynı soydanmış. Kurt da Türklerin totemiymiş vs. Ancak mevzumuzun bununla alâkası yok. Kaynaklarda halifelik için zikredilen şartlardan birisi de Kureyş kabilesinden olmaktır. Bu “İmamlar Kureyştendir” hadîsiyle sâbittir. Dört halife ile Emevî ve Abbasîler Kureyş’tendir. Gerçi Sadru’ş-Şeri’a Sânî (Hanefî), Ebû Bekr Bakıllânî (Şâfiî), İbni Haldun (Mâlikî) gibi âlimler, zamanlarında artık bunun şart olmadığını söyler. Bu ulemâ, yukarıdaki hadîsi, Kureyş’in asabiyeti ile izah eder. Yani o zaman için en şerefli ve güçlü kabilenin Kureyş sayıldığını, Arapların bundan başkasına itaat etmeyeceğini, halka söz geçirmeye de ancak Kureyş’in muktedir olduğunu söyler. Bazıları bu prensibi, halifeliğe lâyık kimseler arasında Kureyşli de varsa, onun öne alınması şeklinde anlar. Bazıları ise bu prensibin sadece Hulefâ-yı Râşidîn için söz konusu olduğunu söyler. Bazıları da namaz imamlığında buna bakılır der. Nitekim Hazret-i Peygamber “Başınızda Habeşli bir köle bile olsa onu dinleyiniz ve itaat ediniz” buyurmuştur.

Osmanlı hanedanının büyükdedesi Mevlana Hazretleri’nin Konya’daki türbesi

ARAP ULEMÂSI SEFERBER OLUYOR

Bu prensip, XIX. asır sonlarında, Osmanlı halifeliğini gayri meşru ilân ederek, halifenin dünya Müslümanları üzerindeki nüfuzunu yok etmek isteyen emperyalistler tarafından propaganda maksadıyla sıkça gündeme getirilmiştir. Bilhassa İngilizler, kavmiyetçi bazı Arap gazetecilere para vererek, bu mealde yazılar yazdırmış, broşürler bastırmıştır. Buna mukabil ulemâ, halifelik için Kureyşîliğin şart olmadığını beyan etmiş; hatta Arap ulemâsından Osmanlı hânedanının Ehl-i beyt-i nebevîden olduğunu, dolayısıyla Kureyşîliğini savunan zâtlar çıkmıştır. Daha Sultan IV. Mehmed devrinde, Mısır’da Şeyh İbrâhim bin Âmir el-Ubeydî el-Mâlikî‘nin yazdığı, Kitabü Kalâidi’l-Ikyân fî Mefâhiri Devleti Âli Osman, isimli eser buna bir misaldir. İbni Iyas, Makrizî gibi bazı eski tarihçilere dayanarak Osmanlı hânedanının Kureyşîliğini iddia eden bu kitap, emperyalist propagandanın zirveye ulaştığı yıllarda, 1899 tarihinde Mısır’daki Şemsü’l-hakîka gazetesi sahipleri tarafından Kâhire‘de bastırılmıştır. 1886’da vefat eden Mekke-i mükerreme Şâfiî müftüsü Seyyid Ahmed bin Zeynî Dahlân da tarihçi Sincârî ve Osmanlı tarihçilerinden Bahîrullah efendiyi kaynak göstererek aynı iddiayı tekrarlar. 1888 senesinde Kâhire‘de basılan ed-Devletü’l-Osmâniyye mine’l-Fütûhâti’l-İslâmiyye kitabının 109-110. sayfalarında hânedanın atasının Hazret-i Osman soyundan gelip, fitne devrinde Türkler arasına sığınarak kurtulan ve Kayı aşiretinin başına geçirilen bir genç olduğunu söyler. Fadl Alevî Paşa‘nın Sultan II. Abdülhamid‘e takdim ettiği 1895 baskılı Füyüzât-ı İlâhiyye ve Envâr-ı Nebeviyye adlı eseri ile Musul ulemâsından Seyyid Habib el-Ubeydî Efendi’nin 1915‘te yazıp İstanbul’da bastırdığı Hablü’l-İ’tisâm ve Vücûbü’l-Hilâfeti fî Dîni’l-İslâm adlı kitabı da Osmanlı halifeliğinin meşruluğunu müdâfaa eden kitaplardandır. Bazı kesimlerce yıllardır tekrarlanan, Arapların Osmanlı hâkimiyetinden memnun olmadıkları yönündeki sloganların, hakikate ne kadar uyduğu buradan da anlaşılmaktadır. Nitekim hâdisenin vahâmetini ilk idrak eden ve Avrupalı emperyalistlerin Osmanlı halifeliği aleyhindeki faaliyetleri karşısına hemen dikilen Arap ulemâsı olmuştur.

OSMANLILARIN KUREYŞLİ ATALARI

Tarih kaynaklarına bakılırsa bu iddia pek de mesnedsiz değildir. Osman Gâzi’nin kayınpederi Şeyh Ebebâli‘nin Haleb’den Karaman’a, buradan da Bilecik’e gelmiş bir seyyid ailesinden olduğu söylenir. Erken devir tarihçilerinden Enverî, Osmanlı hanedanının Hüseynî olduğunu söyler. Bu bir yana, Çelebi Sultan Mehmed‘in annesi Devlet Hatun‘un Kureyş aslından olduğu bir gerçektir. 1375’de geleceğin Yıldırım Sultan Bayezid’i ile evlenmişti. Germiyan Beyi Süleyman Şah’ın kızı olup, annesi Mutahhara Hatun, Mevlânâ Celâleddin Rumî‘nin oğlu Sultan Veled’in kızı idi. İşte Sultan I. Mehmed ve kardeşlerinin çelebi diye anılması buradan gelmektedir. Çünkü Mevlânâ soyundan gelenlere böyle denir. Mevlânâ Celâleddin Rumî, Hazret-i Ebu Bekr‘in 12. torunudur. Ayrıca anne ve nine cihetlerinden soyu, İbrahim bin Edhem yoluyla Hazret-i Ömer‘e; İmam Serahsî yoluyla Hazret-i Fâtıma‘ya, böylece Hazret-i Peygamber’e ulaşır. Kerderî ve Hassâf gibi Hanefî ulemâsı, Hazret-i İsa’nın, Kur’an-ı kerîmde Hazret-i Nuh ve Hazret-i Yakub’a nisbet edildiğine bakarak, nesebin anne tarafından da yürüyeceğini söyler. Hazret-i Peygamber, “Bir kavmin kız kardeşlerinin oğlu, onlardandır” buyurur. Hazret-i Peygamber’in soyu da, kızı Hazret-i Fâtıma’dan devam etmiştir. Dolayısıyla Osmanlı hânedanı bu yoldan Kureyş kabilesine mensup sayılmaktadır. Buna rağmen, hilâfet için Kureyşîlik şart olmadığı için, tarih boyunca Osmanlılar, bu hususiyeti öne çıkarma ihtiyacı duymamıştır. Kureyş’ten olmasa bile, Osmanlıların millete Kureyşli olan hükümdarlardan çok daha faydalı olduğu ortadadır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 60 sene evvel Şam’da vefat eden keşifleriyle tanınmış meşhur Muhyiddin Arabî‘nin, “İnne aslaha’d-düveli ba’de’s-sahâbe ed-Devletü’l-Osmaniyye fe lâ inkırâza li-devletihi hatta zuhûri'l-hatmi ve’l-kıyâm” (Hazreti Peygamber ve sahabeden sonra en salih devlet Osmanlı Devleti’dir ve kıyametin zuhuruna kadar yıkılmaz) sözü meşhurdur.

Çelebi Sultan Mehmed

HANGİ DEVLET HATUN?

Bazı modern tarihçiler, Çelebi Sultan Mehmed‘in, Sultan Bayezid’in aynı isimdeki bir câriyesinden doğduğunu; birinci Devlet Hatun’un ise İsa, Mustafa ve Musa Çelebilerin annesi olduğunu söyler. Buna da bir vakıf kitâbesinde, Çelebi Sultan Mehmed’in annesinin Devlet binti Abdillah şeklinde zikredilmesini delil verir. Halbuki bütün Osmanlı kronikleri, Çelebi Sultan Mehmed’in annesinin Germiyan âilesinden olduğunu; Germiyanoğlu Yakub Bey‘in Çelebi Sultan Mehmed’in dayısı olduğunu bildiriyor. Arşiv vesikaları da bunu doğrular mahiyettedir. Ayrıca çelebi unvanının da bu padişaha Mevlânâ soyundan geldiği için verildiği çok açıktır. Hem bir padişahın iki hanımının Devlet gibi yaygın olmayan aynı ismi taşıması uzak bir ihtimaldir. Üstelik ne tesadüftür ki, her iki hanım da aynı tarihte (1414) ve aynı yerde (Bursa’da) vefat etmiştir. Köle, câriye, lakît (buluntu) ve muhtedilerde (yeni Müslüman olanlarda) baba adı olarak Abdullah ve benzeri isimlerin kullanıldığı bir gerçektir. Ancak baba adı her Abdullah olana, köle ve câriye hükmü verilemez. Hayrat eserlerinde bilhassa kadınların babalarının adı yerinde tevâzu gereği Allah’ın kulu mânâsına gelen Abdullah isminin kullanılması gelenektir. Devlet Hatun bir Osmanlı padişahının zevcesi ve bir başkasının da annesi idi. Başka bir beylik hânedanından olan babasının ismini ön plana çıkarmaması, benzeri çok eskilerde kalmış, ayrı bir incelik örneği olarak görülmelidir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hıristiyan dünyası 24-25 Aralık gecesini Hazreti İsa’nın doğum günü olarak kutlar. Halbuki Hazreti İsa’nın yaşadığı yıl bile belli değildir. M. Ö. 300 ile M.S.1 yılları arasında yaşadığı sanılıyor. Tarihçilerin bazısına göre Eflatun zamanında yaşamış. O da M. Ö. IV. asırdadır. Hıristiyanlığın ilk devirlerinde bazı müneccimler 25 Mart tarihini bulmuştur. O halde doğum günü nereden çıkıyor?

NOEL Mİ? YILBAŞI MI?

İlk Hıristiyanlar zamanında kilise Hazreti İsa’nın doğum gününün kutlanmasına karşıydı. Eski Roma’da, kışın ışık tanrısı Mitra’nın kendilerini terk etmesine üzülür; günlerin uzamaya başladığı 25 Aralık’ta ise güneşin esaretten kurtulması şerefine büyük ve ahlâksızca eğlenceler yapardı. Hatta 25 Aralık’ta San Pietro kilisesine girmeden evvel Hıristiyanların alışkanlıkla güneşi selâmlamasını V. asırda yaşamış Aziz Leo bir vaazında kınamıştı.

Roma imparatoru Konstantin zamanında 25 Aralık Hazreti İsa’nın doğumu olarak kutlanıyordu. 354 senesinde Roma piskoposu Liberius’un kararıyla bu kutlama resmiyet kazandı. Böylece eski bir pagan âdeti daha, “İsa bizim güneşimizdir” sloganıyla Hıristiyanlaştırılmış oluyordu. (Nitekim St. Paulus, tabiata veya puta tapınan paganların birçok âdetini Hıristiyanlığa sokmuştu. Meselâ Romalıların 12 tanrısının yerine havarileri koymuş, heykelleri havarilere benzettirmişti.)

Bu geceye Christmas/Noel adı verilmesi ise 597 yılındadır. Christ, Hazreti İsa’nın ismidir. Yunanca kurtarıcı manasında Hıristos’tan gelir. Mass ise ekmek ve şarapla yapılan meşhur Hıristiyan âyinidir. Noel ise, Latince Hazreti İsa’nın beden alışı için kullanılan nativitatis/natalis kelimesinden çıkmıştır. 525 senesinde Papa Dionysus, Hazret-i İsa’nın o zamana kadar belli olmayan doğum yılını (mîlâd) 754. Roma yılı olarak tesbit etti. Bu ise M. S. 1 senesine tekabül eder. Sıfır yılı, saygısızlık olmasın diye (veya o zaman Avrupa’da sıfır bilinmediği için) atlanmıştır.

Noel tatil değildi ama 25 Aralık’ta başlayan Noel kutlamaları, 1 Ocak’a kadar sürerdi. 1 Ocak, Hazreti İsa’nın sünnet edildiği gün kabul edilmiştir. Hazreti Musa şeriatında çocukların yedi günlükken sünnet olduğu malumdur. Avrupa’da Noel kutlamaları sık sık yasaklanırdı. Noel festivalleri, Protestan göçüyle dünyaya yayıldı. İlk defa 1836’da Alabama’da Noel tatil ilan edildi. Şark Hıristiyanları, 6 Ocak’ta Epifani adıyla Hazreti İsa’nın doğumu, sünnet ve vaftiz olması, mabede takdim edilmesi ve beşikte konuşmasını kutlardı. Ermeni, Süryani ve Melkitler hâlâ Noel’i bu günde kutlar. 1 Ocak Aziz Basil yortusudur.

Yılbaşı bambaşka bir gündür. Güneş takvimi kullanan Roma’da yılbaşı, gün uzunluğunun geceleri geçtiği 25 Mart idi. Roma’da bu takvimi düzenleyen Julius Caesar yılbaşını 1 Ocak’a aldı. Bütün cemiyetlerde yeni yılın başlangıcı kutlanır. Güneşin koç burcuna girdiği 21 Mart (Nevruz) İran takviminin yılbaşıdır ve Zerdüşt bayramıdır. Noel, Nevruz dinî günler olduğu için Müslümanlık bu günlere değer verilmesini, hediyeleşilmesini kendi mensuplarına yasaklar. Müslümanlıkta güneş takviminin yılbaşısının kutlanmasına, âdet olduğu için cevaz verilmiş ise de, Müslümanların kendi yılbaşlarını kutlamalarının daha kişilikli bir hareket olarak görülmesi sebebiyle, yılbaşı kutlamaları her zaman muhafazakâr çevrenin reaksiyonuna sebep olmaktadır.

Osmanlılarda Müslümanlar Muharrem ayının başında yılbaşı kutlaması yapar, birbirleriyle tebrikleşip hediye verirdi. Yahudileri de kendi yılbaşlarını kutlardı. Hıristiyanları ise sadece farklı günlerde Noel’i tes’id ederdi. Osmanlı ülkesindeki Avrupalılar yılbaşını mütevazı partilerle kutlardı. İngiliz sefiri 1829 senesindeki yılbaşı kutlamasına Osmanlı devlet adamlarını da çağırınca, iş diplomatik bir seremoniye dönüştü. Beyoğlu, yılbaşının kutlandığı yegâne mekândı. Yeni devirde 1926’dan itibaren Türkiye’de yılbaşı kutlamaları başladı. Tayyare Piyangosu yılbaşı çekilişi tanzim etti. 1929’da devletin üst kademesi için ilk yılbaşı balosu verildi. Alışverişe vesile olduğu ve tüketimi körüklediği için bu gibi günler zamanımızda hararetle teşvik edilmektedir.

1 NİSAN ŞAKASI

Yılbaşı her ne kadar Julyen takviminde 1 Ocak idiyse de, Avrupa’da uzun zamanlar 25 Mart veya Bâbil geleneğinin de tesiriyle 1 Nisan’da kutlanırdı. 25 Mart’ta başlayan bahar eğlenceleri 1 Nisan’a kadar sürerdi. Gregoryen takviminin kabul edilmesi üzerine, 1564 yılında Fransa kralı IX. Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanın şartlarında çoklarının bundan haberi olmadı. Haberi olmayanlarla olup da bu kararı protesto edenler, eski âdeti sürdürdüler. 1 Nisan'da eğlenceler tertiplediler. Diğerleri bunlara “Nisan Aptalları” adını verip, şakalar yaptılar. Gerçek olmayan haberler ve şaşırtıcı hediyeler verdiler. Yapılmayan partilere davet ettiler. Bu tarihte güneş balık burcunu terk ettiği için, kendisine 1 Nisan şakası yapılanlara “Nisan Balığı” da denildi. Zamanla bütün Avrupa’da 1 Ocak yılbaşı kabul edildi, ama Fransızlar 1 Nisan’ı da bu şekilde anmaya devam ettiler. Bu âdet İngiltere’ye iki asır sonra geçti. İskoçya’da 1 Nisan şakası yapılan kişiye guguk kuşu denir. Çünki guguk kuşu bu günlerde ortaya çıkar. Hindistan’da da 1 Nisan’da bahar eğlenceleri düzenlenir.

YILBAŞI ÇAMI

İngiliz keşiş Aziz Boniface, meşe ağacının kutsiyetine inanan Alman Druidleri, bunun doğru olmadığına inandırmak için büyük bir meşe ağacını kesmişti. Ağaç, küçük bir çam fidanı müstesna, etrafında ne varsa ezdi. Bu, hârikulâde bir hâdise olarak görüldü. Aziz Boniface, bu çamın, Hazreti İsa’nın çocukluğunu sembolize ettiğini söyledi. Malum, Hazreti Mesih ölmeyip göğe yükselmiştir. Alman Hıristiyanları Noel’de çam fidanı bulundurur; renkli kâğıttan güller, elma, şeker, bisküvi ve yaldızla süslerdi. Çam ağacında ilk mumu Luther yakmıştır. Bu, Yahudilerden gelme bir âdettir. İlk kez 1837’de Fransa’da Orleans düşesi Helene, Tuileries Sarayı’nda yılbaşında çam ağacı kurdu. Sonra dünyaya yayıldı. Çam ağacına itibar, hemen bütün eski cemiyetlerde vardır. Yaz-kış yapraklarını dökmediği için, “ölümsüzlüğü” sembolize eder. Yoksa Hazreti İsa’nın yaşadığı yerde çam ağacı ne gezer!

TEBRİK KARTI

Yılbaşında herkes elle bir tebrik kartı hazırlaşıp yakınlarına verir, uzaktakilere ise postalardı. 1843’te Londra’da Sir Henry Cole, dostlarına göndermek için zamanın meşhur ressamı J. Calcott Horsley’in çizimiyle ilk tebrik kartını bin adet bastırdı. Sonra dünyaya yayıldı. Posta daireleri muayyen bir zaman aralığında gönderilen tebrik kartlarını açık olmak kaydıyla mektuptan daha ucuza kabul ederdi. Teknolojinin ilerlemesiyle artık ne mektup, ne de tebrik kartı kaldı.

Noel Baba olarak bilinen Aya Nikola’nın ismini taşıyan Derme’deki Aya Nikola Kilisesi...

NOEL BABA

Hıristiyanların Noel Baba dedikleri Aya Nikola, Antalya’nın Patara kasabasında yaşamış bir azizdir. Aya, Rumca aziz demektir. Avrupa’da Saint denir. Kudüs’e giderken çıkan bir fırtınayı dindirdiği için denizcilerin koruyucusu sayılır. Derme’de fakirlere, bilhassa çeyizi olmadığı için evlenemeyen kızlara yardım ettiği anlatılır. Kendisini gizlemek ve fakirleri rencide etmemek için gece fakirlerin evine girip para bırakırmış. Pataralı bir zengin fakir düşmüş; kızlarına çeyiz yapamayacak hâle gelmiş. Aya Nikola, gece evin penceresinden bir kese para bırakmış. Sabah büyük kız keseyi bulup sevinmiş. Diğer iki kızın çeyiz paralarını da pencereleri kapalı olduğu için bacadan atmış. Kese, kuruması için ocağa asılı çorabın içine girmiş. İkonalarda Aya Nikola bu sebeple elinde üç altın top tutarak resmedilir. Noel Baba’nın hediye atması için ocağa çorap asılması geleneği buradan kalmadır. Aya Nikola, Myra (Demre) kasabasına piskopos tayin edildi. Hazreti İsa’nın dinini yaydığı için çok işkencelere maruz kaldı, hapse atıldı. Burada 342 senesinde vefat etti. Haçlı Seferleri sırasında 1087 senesinde İtalya’nın Bari şehrinden tüccarlar azizin kemiklerini alıp memleketlerine götürdü; burada yapılan bazilikanın içinde gömdüler. Kemiklerin bir parçası bugün Antalya müzesindedir. Hazreti Muhammed’in gelişinden önce yaşadığı için, Müslümanlar kendisini salih bir mümin kabul eder.

ÇOCUKLAR HEDİYE BEKLERDİ!

Aya Nikola, Rusya, Yunanistan ve Sicilya’nın koruyucu azizidir. Orta Çağ’da ünü Avrupa’ya yayıldı. En çok Hollandalılar sahip çıktı. Hollandalı çocuklar tahta ayakkabılarını ocağın yanına koyup hediye beklerdi. Amerika’ya muhacir götüren ilk Hollanda gemisinin pruvasını azizin büstü süslüyordu. Amerika’daki ilk kiliseye adı verildi. Hollandalılar Sint Nikolas derdi. Bu, Sinterklass, sonra da Santa Claus’a dönüştü. Böylece Amerika’ya giden Aya Nikola, sonra Avrupa’ya döndü. William Gilley bir çocuk şiirinde Aya Nikola’yı Noel Baba adıyla, sekiz Ren geyiğinin çektiği uçan kızağıyla tasvir etmişti. Vikingler, tanrıları Odin’in her aralıkta sekiz bacaklı atı Sleipnir ile dünyaya gelip fakirlere yardım ettiğine inanırdı. Noel Baba’nın 8 Ren geyikli kızağıyla benzerlik enteresandır. Roma ve Alman mitolojisinde de benzeri efsaneler vardır. Hervey’in 1837’de Amerika’da en çok satan The Book of Christmas adlı kitabı Noel Baba’yı dünyaya tanıttı. 1863-1866 arasında Harper Weekly mecmuasına Noel resimleri çizen Thomas Nast, Noel Baba’yı kırmızı elbisesi, beyaz sakalı ve Ren geyiklerinin çektiği kızağıyla tasvir etti. Bunu kendisinden İç Savaş’ta Noel esnasında askerleri cesaretlendirmek için başkan Abraham Lincoln istemişti. 1924 senesinde Coca Cola için reklam afişi yapan İsveçli Haddon Sundlom, bu karikatürü kullandı. Karışımında kokain olduğu için reklamında çocuk kullanılması yasak olan içeceğin böylece çocuklara da hitap etmesi sağlandı. 1939’da Chicago’da bir mağazanın reklam broşüründe de bu kılığıyla Noel Baba yer alıyordu. Broşür o sene 2.5 milyon dağıtıldı. İşte kırmızı elbiseli, beyaz sakallı, geyiklerin çektiği kızaklı Noel Baba’nın doğuşunun hikâyesi böyledir. Türklerin Aya Nikola’dan haberi olmayıp, ama Noel Baba figürüne Hıristiyanlardan fazla itibar etmesi şaşılacak şeydir! Yoksa Aya Nikola ile Noel arasında bir irtibat yoktur. Zaten Antalya’da Ren geyiği, kızak ve kürk ne gezer!

HİNDİ

Hindinin Noel ve yılbaşı ile hiç alâkası yoktur. Amerika’ya ilk gelen İngiliz muhacirler açlıkla karşılaşmış; Kızılderililerin yardımıyla çabuk yetişen mısır sayesinde felâketten kurtulmuştu. Mısır hasadı yaptıklarında Kızılderilileri de davet edip hindi ziyafeti verdiler. Kasım sonundaki bu günü Amerikalılar Şükran Günü adıyla hâlâ kutlarlar. Hindinin vatanı Amerika’dır. İlk gelenler bunu Hind Tavuğu sanmış; Hind tavuğu o zamanlar Türklerin hâkimiyetindeki Batı Afrika’dan Portekizli gemiciler tarafından getirildiği için hindiye turkey demişti. (Yahudiler, yılbaşından hemen sonra kutladıkları Yom Kipur bayramında bir kümes hayvanını başlarında döndürüp kurban eder, günahın bu hayvana geçtiğine inanırlar. Belki de bir irtibat vardır.)

YAHUDİ YILBAŞISI

Yahudi yılbaşısı (Roş ha-Şana) eylül sonundadır. Yahudiler ay ve güneş takviminin bir karışımını kullandığı için her sene günü değişir. Bir gün önce yıkanıp, tıraş olunup bayramlıklar giyilir. Yılbaşı günü ve öncesi oruç tutulur. O gün havrada ağırbaşlı bir âyin tertiplenir. Akşam havradan eve dönüşte beraberce yemek yenir. Yılbaşı âyinleri, Yom Kipur denilen mukaddes kefaret gününe kadar bir hafta sürer. Yahudilerin, 25 Aralığa denk gelen bir bayramları vardır. Hanuka denilen bu bayramda her yer kandillerle süslenir. Hediyeler verilip, oyunlar oynanır. Patates gözlemesi yenir. Başkaları Yahudiler de yılbaşını kutluyor zanneder.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Muharrem 1439
Miladi:
25 Eylül 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter