Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


1911’de Libya’nın İtalyanlarca işgali üzerine savaşmak için buraya giden gönüllülerin arasında 16 yaşında bir Osmanlı şehzadesi de vardı. Osman Fuad Efendi. Libyalıların gönlünde taht kurmuş olan bu şehzadenin sonu iç burkucudur.

Fuad Efendi, Mehmed Salâhaddin Efendi’nin küçük oğludur. Dedesi Sultan V. Murad ve babası ile beraber Çırağan Sarayı’nda yaşadı. Libya’da Yüzbaşı Mustafa Kemal ile tanıştı. Dönüşünde Harbiye Mektebi’ni bitirdi. Berlin askerî akademisinden mezun oldu. Harb patlayınca memlekete çağrıldı. Gelirken bindiği denizaltı İngiliz denizatlılarınca vuruldu. Şehzade, başından yaralandı. Adriyatik sahilindeki bir Avusturya askerî hastanesinde ameliyat edildi. İyileşince Süveyş’e gitti. Başındaki yara açılınca tedavi için Haleb’e geldi. Burada Binbaşı Mustafa Kemal Bey ile tekrar karşılaştı. Çanakkale cephesinde tekrar yaralandı.

İtalyanlara esir olmaktansa…

Tekrar Libya’ya gidip harbi sürdürdü. 300-500 arası Osmanlı zâbit ve neferi ile 15.000-30.000 arasında Libyalı gönüllüden müteşekkil bir ordunun kumandanı idi. Libya’daki Osmanlı ordusu, 60.000 kişilik teçhizatlı İtalyan ordusuna dayanamadı. Bingazi kanadı 1917 Nisan’ında teslim oldu. Fuad Efendi, Mondros Mütârekesi ile silah bırakması istendiği halde dinlemeyip Misrâta şehrindeki karargâhında birkaç ay mukavemete devam etti.

İstanbul’da Pera Palas’ta görüştüğü Mustafa Kemal Paşa, Trablusgarb’a gidince istiklâlini ilân edip, Harbiye Nezâreti’nin verdiği emirleri dinlememe tavsiyesinde bulunmuştu. Ancak kendilerine erzak ve cephane temin eden Alman denizatlıları mütâreke sebebiyle denize çıkamayınca çok müşkül vaziyette kaldı. İtalyanların eline düşüp vatan hâini ithamıyla kurşuna dizilmektense, Tunus’taki Fransızlara teslim olmayı tercih etti. Önce yanındaki gönüllüleri dağıttı. Sonra yanındaki Osmanlı kuvvetiyle beraber İtalyan menzilinden develerle uzaklaşarak güneydeki çöle daldı. Bilahare batıya doğru yoluna devam etti. Bir yandan da dizanteriden muztarip idi. Tunus hududuna gelindiğinde Fransızlara teslim olmak istediğini söyledi ve İtalyanlara verilmemeyi şart koştu. Fransızlar bunu kabul etti; ama 24 saat geçmeden kendisini yanındakilerle beraber İtalyanlara teslim etti. İtalyanlar, esirleri Trablus’a sevkederek Alman askerlerinin bulunduğu esir kamplarına dağıttı. Kurşuna dizmekten çekindikleri şehzadeyi askerî nakliye gemisiyle Napoli’ye gönderdiler. Önce açıkta bir gemide, ardından da Napoli’de bir evde 8 ay ikamete tâbi tutuldu. 1919 sonlarında serbest bırakılarak İstanbul’a döndü. İstanbul merkez kumandanı oldu.

1920’de Abbas Halim Paşa’nın kızı Kerime Hanımefendi ile evlendi. Çırağan’daki düğününe, mütâreke sıralarında aylarca sarayında misafir ettiği İsmet İnönü de iştirak etmişti. Mustafa Kemal yalnızca yaşça büyük birkaç şehzadenin sürülmesini istediği halde, hanedanın kadın erkek bütün ferdlerinin sürülmesinde ısrarcı olan zamanın başvekili İsmet İnönü’nün, hanedana karşı bu kadar nefret duymasına, bu günlerden kalma bir aşağılık kompleksinin sebep olduğu söylenir. Fuad Efendi, iki devre Fenerbahçe Klübü reisliği yaptı.

İstisna yapamadığıma esef ederim!

Hanedan sürgün edildiğinde Karlsbad kaplıcalarında tedavi görüyordu. Mustafa Kemal Paşa’dan askerî kurye vasıtasıyla bir mektup aldı. “Çok esef ederim. Anavatan dışında kalışınız için istisna yapamadım. Kanun umumî idi” diyordu. Bunun üzerine Şehzade, sefir vasıtasıyla “Eğer Mustafa Kemal Paşa isterse Anadolu’ya gelirim” şeklinde mesaj gönderdi ise de netice çıkmadı. Fransa’da yaşadı. Zevcesinden ayrıldı. Kızkardeşi Âdile Sultan’ın kızı Nilüfer Hanımsultan ile Mısırlı Emîr Yusuf Kemal kendisine para gönderirdi.

Alman Mareşali Rommel, Libya harekâtında şehzadenin harekâtını tedkik ve çöl muharebe usulünü taklid etti. Bu sırada Fuad Efendi İskenderiye’de idi. II. Cihan Harbi’nde İngilizler albay rütbesiyle ve tam salâhiyetle Almanlara karşı Libya’da komando muharebesi teklif etti. Çünki şehzade Libya’da hâlâ çok popüler ve halk da kendisine bağlı idi. Ancak eski silah arkadaşlarıyla dövüşmek istemediği için reddetti. Harb sırasında şahsî dostluk kurduğu General De Gaulle, kendisine diplomatik pasaport verdi. Resmî veya gayrı resmî sıfatla seyahatlerde bulundu. Ağabeyi Nihad Efendi’nin vefatı üzerine 1954 senesinde hanedan reisi oldu. Saltanat devam etseydi, 39. padişah olacaktı. 1973 senesinde Nice’de vefat etti. Paris’te Bobigny Müslüman kabristanına defnolundu.

Üniformasının göğsünü dolduran çok sayıda nişan ve madalyadan başka Legion d’Honneur nişanı hâmili idi. “Madalyalar karın doyurmuyor” diye latife ederdi. Şehzadeliğinde güzel ata biner; üstü açık Mercedes otomobiliyle gezer; güzel giyinirdi. Yakışıklı, popüler ve sevilen bir şehzade idi. Bulunduğu mevkiyi hakkıyla doldururdu. Aşırı cömertliği sebebiyle sürgünde çok maddî sıkıntı çekmiş; borcunu ödeyemediği için kaldığı otellerden kovulduğu olmuştur.

Revâ mıdır bize görülen?

Vefatından 3 sene evvel Paris’te içinde bir yatak, çinisi çatlamış bir lavabo ile iki iskemleden başka eşyası olmayan otel odasında kendisiyle röportaja gelen Hürriyet muhabiri Doğan Uluç’a hanedanın sürgünde yaşadıklarını çok güzel hülâsa eden iç burkucu beyanları olmuştur: “Bu hâle düşeceğimiz kimin aklına gelirdi evlâdım? İstanbul merkez kumandanı, Trablusgarb’da Osmanlı ordusu kumandanı Ferik Prens Osman Fuad’ın bir gün gelip Paris’te üçüncü sınıf bir otelden kovulacağı… Ne idik, ne olduk! Atalarımızın kılıç salladığı, hüküm sürdüğü, tatlı-acı hatıralarımızla dolu topraklara ayak basamıyoruz artık. Revâ mıdır bize görülen? Çok yazık oluyor anavatan dışında, çeşitli ülkelerde sığıntı mülteci hayatı yaşayan Osmanlılara... Kimi sefalete dayanamayıp intihar ediyor; kimisi Türkiye, Türkiye diye sayıklayarak son nefesini veriyor. Dışarıda doğan çocuklar ise yabancı mekteplerde Türkçe’yi öğrenemeden, tarihimizi, dinimizi tanıyamadan bir ecnebi gibi yetişiyor. Çok zâlim bir son oldu bizim için bu. Tarih sayfaları bir zamanlar bir Osmanlı ailesi vardı diye bahsedecek hanedanın en son kalıntıları da göçtükten sonra... Sizden ricam ben göçüp gittikten sonra, bir resmimi gazetenize basın. Altına da sadece Osman Fuad yazın. Belki hatırlayan bulunur.” Nitekim şehzade, sürgün kararının kaldırıldığını göremeden vefat etti.

Osman Fuad Efendi, babası Mehmed Salahaddin Efendi

ve abisi Ahmed Nihad Efendi ile



Osmanlı Devleti, aşiret çocuklarını İstanbul terbiyesiyle yetiştirmeyi istemiş; bunun için aşiret mektebini kurmuştu.

Böylece mahalli dili konuşan memurlar olarak memleketlerine dönüşte halifeye sadakatle hizmet edecekler, propagandalara aldanmayacaklardı.

1892 yılında İstanbul’da Aşiret-i Mekteb-i Hümayunu adında enteresan bir mektep kuruldu. Adından da anlaşılacağı üzere aşiret çocuklarının tahsil ve terbiye göreceği mektebin kuruluş maksadı politikti. Arap aşiretlerini ecnebi tahriklerinden uzak tutmak ve İstanbul’a bağlı tutmak hedefleniyordu. Aşiret ileri gelenlerinin çocuklar bu mektepte evvelemirde Türkçe öğrenecek, İstanbul kültür ve terbiyesi ile İslâmlık ve Osmanlılık şuuru içinde yoğrulacaktır. Memleketlerine döndüklerinde, emperyalistlere aldanmadan, millet menfaatine çalışacaklardır.

Ama mektebin tek kuruluş sebebi bu değildir. Sultan II. Mahmud zamanına kadar kendilerine has bir muhtariyetle idare olunmuş bu mıntıkalarda, merkezî idare tam olarak kurulamamıştı. Bazen lokal, bazen İran, Rus veya İngiliz tahrikli isyanlar çıktı; aşiretler eski siyasî güçlerini elde etmek üzere ayaklandı. Hele 93 Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbi’nin ardından kontrolden çıkan aşiretler üzerindeki dağınık devlet otoritesini, Sultan Hamid tekrar merkezî bir hâle sokmak istedi.

Halkın dilini konuşan memurlar

Aşiret Mekteb-i Hümâyunu, 5 Temmuz 1892 tarihli bir ferman ile kuruldu. Maarif Nezâreti’ne vazife verildi. Vilâyetlere de talebe gönderilmesi için tamimde bulunuldu. Bir de nizamname (iç tüzük) hazırlandı. Talebe olarak alınacak çocukların cismen ve zihnen kabiliyetli ve muteber ailelere mensup olması, ayrıca 12 ile 16 yaş arasından seçilmesi şart koşuldu. Mektebi bitiren çocuklar, memleketlerine dönüşte muallim, memur ve zâbit olarak vazifelendirilecekti. Böylece mahalli dil ve kültüre vakıf memurlar istihdam edilerek, halkın kalbi kazanılacaktı. Mektep saraya bağlıdır, halka açık değildir. Önce Arap aşiretlerinden çocuk alındı. 1898’de Kürt ve 1902’de Arnavutlara teşmil edildi.

Mektebe Akaretler’de bir bina tahsis edildi. Teberrüken 1892’nin Mevlid Kandili günü faaliyet başladı. İki sene hazırlık ve talebe temini ile geçti. Nihayet 1 Eylül 1896 tarihinde Esma Sultan’ın Kabataş’taki sarayında tedrisata başladı.

Yemek boykotu, mektebi bitirdi

İlk sene 50 talebelik mevcut, sonraki senelerde 250’ye kadar çıktı. Cava gibi İslâm memleketlerinden bile talebeler geldi. O zamanın parasıyla her talebeye 4 lira masraf ediliyor, ayrıca ayda 30 kuruş da harçlık veriliyordu. Talebe, iki yılda bir de sılaya gönderiliyordu. Mektebin iki yıllık tedrisat programı, daha sonra beş yıla çıkarıldı. Kur’an-ı kerim, fıkıh, ilmihal gibi din bilgileri yanında; hesap, geometri, sağlık, ayrıca Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askerî dersler okutuluyordu.

Mektep, rüşdiye ile idadi arasındaydı. Daha sonra alınan bir kararla mektebi bitirenler, Mülkiye Mektebi’ne alınır; bir sene burada hususi bir sınıfta okuduktan sonra mülkiye kaymakamı olarak Arabistan’a gönderilir; burada vilâyet stajı gördükten sonra vazifesine tayin olunurdu. Mamafih bazı kabile şeyhleri çocuklarını İstanbul’a göndermek istemediği için, yerine rastgele çocuklar yollamış; bunlar da tahsil görüp güzelce giyinerek memleketlerine döndüklerinde, sosyal mevkilerinin aşağı oluşu sebebiyle itibar görmemiş, böylece buralarda mektepten beklenen fayda elde edilememiştir.

Nazu niyaza alışmış talebenin 1907 Şubat sonunda bir gün yemeği beğenmedikleri gerekçesiyle boykot yapması, mektebin sonunu getirdi. Zamanın siyasî ve sosyal hassasiyetleri de nazara alınarak talebe memleketlerine gönderildi. Mektebin binası Kabataş Lisesi’ne devrolundu.

Cehaleti yok etmek maariften geçer

Daha Sultan Aziz zamanında, 1864 tarihinde Silahşoran-ı Hassa adıyla padişahın hususi muhafız alayına aşiret ileri gelenlerinin çocuklarından gençler alınmıştı. Bu gençleri seçmek üzere her sene Arabistan ve Rumeli’ye heyetler gönderilirdi. Gereken talimi gören gençler mülâzım (teğmen) rütbesiyle vazifeye başlardı. O devirde bütün imparatorluklarda buna benzer bir tatbikat vardır. Avusturya’da Macar asil gençleri imparatorun hassa alayında vazife yapardı.

Silahşoran-ı Hassa 93 Harbi’ne kadar varlığını sürdürdü. Sultan Hamid zamanında 1886 senesinde Hicaz, Yemen ve Trablusgarp’tan 48 genç getirilip Harbiye Mektebi’ne kaydolundu. Üç sene okuyup zâbit olarak memleketlerine gönderildi. Genç zâbitler, dönmeden evvel teşekkür için Cuma selâmlığında padişahın huzuruna kabul olunmuş, iltifat görmüşlerdi. Sultan Hamid’i Arap gençlerini Harbiye yerinde hususi bir mektepte okutmaya ve bu maksatla aşiret mektebi kurmaya sevkeden sebeplerden birisi de bu projenin muvaffakiyeti olsa gerektir.

Nitekim bu hususta bir rapor hazırlanmasını fahrî yâveri ferik Osman Nuri Paşa’dan istedi. Osman Nuri Paşa, hazırladığı raporu padişaha takdim etti. Lâyihanın hülâsası şöyledir: “Osmanlı Devleti içerisindeki Arap aşiretlerini hükümetten yani saltanat ve hilâfetten soğutmak için çeşitli propagandalar yapılmaktadır. Aşiretlerde hüküm süren cehalet yüzünden bu kötü propaganda tesirini göstermektedir. Bu tehlikeyi önlemek için cehaleti yok etmek gerekir. Bunun yolu da maariften geçmektedir. O halde aşiret ahalisi evlâdının talim ve terbiyesine mahsus mektepler açmak lâzımdır. Fakat şimdilik bu mekteplere esas olmak üzere İstanbul’da Aşiret Mektebi namıyla bir mektep tesisi düşünülmüştür.”



Egenin incisi İzmir, Yunan Harbi sonunda geri alındıktan sonra büyük bir yangınla kül oldu. Yangını kimin çıkarttığı, bugün bile meçhuldür.

Dumlupınar Muharebesi’nin ardından Yunan ordusu bozulmuş, geri çekilmeye başlamıştı. 9 Eylül 1922 Cumartesi günü İzmir düştü. Osmanlı askerleri şehre girdi. Bitkin Yunan askerleri gemilerle şehri terk ediyordu. Rıhtım ana-baba günü idi. Yerli Rumlar akıbetlerinden endişeli, gemilere binmeye çalışıyordu. Ege köylerinden gelen Rum mülteciler de rıhtımı doldurmuştu. 9 Eylül sabahı mültecilerin sayısı 150 bini buldu. 50 bin kadar da asker vardı. Şehir Ermenileri piskoposluğa sığınmıştı. Bir tek şehirdeki Levantenler, yani yüzü aşkın yıldır burada yaşayan yerli İngiliz, Amerikalı, Fransız ve İtalyanlar Mustafa Kemal’in askerlerinin kendilerine iyi muamele edecekleri hususunda konsolosların yardımına güveniyordu.

Neden İzmir’i almak istedi ki?

Şehre 50 km mesafedeki Nif (şimdiki Kemalpaşa) kasabasında bekleyen Mustafa Kemal ve arkadaşları, zeytin dalları ile süslenmiş gıcır gıcır beş arabayla 10 Eylül Pazar sabahı şehre girdi. İlk işi Sakallı Nureddin Paşa’yı şehre vâli tayin etmek oldu. Nureddin Paşa herkesin işine gücüne bakmasını söyleyerek halka teminat verdi. Kemal Paşa ertesi günü Kordon’daki Kramer Palas’a yemeğe geldi. Başta kimse kendisini tanımadı. Misafirin hüviyeti anlatılınca hemen servise başlandı. Hatta Paşa’nın personele “Yunan Kralı Konstantin buraya gelip rakı içti mi?” diye sorup, Kralın buraya ayak basmadığı söylenince “Öyleyse neden İzmir’i almak istedi ki” dediği meşhurdur.

Aynı gün şehirdeki çeteler Ermenileri tacize, ev ve dükkânlarını yağmaya başladı. Sokaklar cesetle doldu. Makineli tüfek gürültüsü hiç kesilmedi. Kaçamayan Yunan askerleri teslim oldu. Bu arada M. Kemal Paşa BM’e telgraf çekerek “Türk nüfusunun heyecanlı hâlet-i ruhiyesi sebebiyle Ankara hükûmetinin katliâmlardan mesul olmayacağını” bildirdi. Galipler, son on senedir Hıristiyanlardan gördükleri eziyetin intikam zamanının geldiğini düşünüyordu. Yunan işgalini destekleyen ve şehri terketmeyen Metropolid Hıristomos Nureddin Paşa’ya götürüldü. Paşa da onu Konak meydanındaki halka linç ettirdi. Türk Dostu olarak tanınan Amerikan yüksek komiseri Amiral Bristol, askerlerine şehirdeki Rum ve Ermenilere yardım edilmemesi talimatını vermişti. Hâlâ yüzbinlerce mülteci rıhtımda feci şartlar altında bekleşiyor; müttefik askerleri de bunlara muhafızlık yapıyordu.

Gâvur İzmir, millî oluyor

12 Eylül Salı günü sabahı Ermeni mahallesinden alevler göklere yükseldi. Akşamüzeri ikinci bir yangın Rum mahallesini sardı. Ertesi günü yangın Kordon’a ulaşmıştı. Şehirde cephane ve petrol binaları birer birer infilak ediyordu. Gökyüzü kıpkırmızıydı. Yanık kokusu her tarafı sarmıştı. Ateş içinde kalan halk rıhtıma hücum etti. Denizden esen imbatın yerini güneydoğu rüzgârı alınca, yangın da batıya yöneldi. Yangın M. Kemal’in Bornova’da kaldığı köşke yaklaşınca, Paşa hemen otomobille ateşlerden panik içinde kaçan halkın arasından geçerek müstakbel kayınpederi Muammer Bey’in Göztepe’deki köşküne nakletti. Yangın ancak 18 Eylülde söndürülebildi. 23 Eylül’de Hisar Câmii arkasında yeni bir yangın çıktı. Türklerin ekserisinin yaşadığı Kadifekale ve etekleri, Yahudi mahallesi, Punta istasyonu ve Standard Oil Rafinerisi dışındaki İzmir tamamen yandı. 2,6 milyon metrekarelik bir sahada 25 bin bina yok oldu. Kaçanların geride kalan menkul serveti 3,5 milyon altın kıymetinde idi. Sigorta şirketleri, yangının harb hâlinde çıktığı gerekçesiyle bu zararları ödemedi.

Bu arada çetelerin kontrolünü iyice kaybetmesi ve Levantenlerin yaşadığı Bornova ve Şirinyer’in de ateşe verilmesi üzerine müttefikler vatandaşlarının tahliyesine girişti. Ancak Rum ve Ermeniler için vasıtalar kâfi değildi. İnsanlar su ile ateş arasında kalmıştı. Bazısı denize atlıyor, çoğu bir vasıtaya binemeden boğuluyordu. Gemiler mültecileri yakındaki Yunan adalarına taşıyordu. Tahliye günlerce sürdü. Bunlar arasında o zamanlar 18 yaşında olan geleceğin milyarderi Onassis de vardı. İzmir’in 500 bin kişilik gayrımüslim nüfusunun 320 bini tahliye edildi. Geri kalanları çeşitli şekillerde hayatını kaybetti veya iç kısımlara sürüldü. Böylece “Gâvur İzmir” artık “millî” bir şehirdi.

Sen de emir kulusun, ben de!

Yangını ordudan evvel şehre giren gözü dönmüş başıbozukların, malları Türklere kalmasın diye Ermeni veya Rumların; müttefiklerin başıbozuklara karşı koymalarını sağlamak üzere Ermenilerin; evlerindeki cephaneleri yok etmek isteyen Ermenilerin; Ermeni ve Rumlardan intikam almak isteyen ve katliâmların izini kaybettirmek üzere Türklerin çıkarttığı hususunda çeşitli görüşler ileri sürüldü. Yangın şehrin geri alınmasından sonra çıkmıştı. Yangını Nureddin Paşa’nın çıkarttığı kanaati de vardır. Nitekim kibir ve sertliğiyle tanınan, müstebit tavırları sebebiyle M. Kemal’in ağır tenkit ettiği Nureddin Paşa her şeyi yapabilecek tıynette idi. Görgü şahitleri sonradan Smyrna Petrol Şirketi varillerinin askerler tarafından buraya getirildiğini, her birini iki askerin koruduğu varillerin 200 m. arayla yerleştirildiğini; bilahare çatılara ve duvarlara benzin serpildiğini, sonra da uçlarında bez bağlı uzun sopaların tenekeye daldırılıp evlere atıldığını söylemiştir. İzmir itfaiyecileri sonradan mahkemede buna dair şahitlik yapmış, hatta bir itfaiyeci, askerin birine “Biz söndürüyoruz, siz yakıyorsunuz” dediğinde, “Sen de emir kulusun, ben de” cevabını aldığını anlatmıştı.

Bir devrin sonu

Şehre girmeden “Bu şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm” diyen M. Kemal’in, yangını seyrederken yanındaki genç subaylara: “Çocuklar, bu manzaraya iyice bakın! Bu alevler bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren bir yangındır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılındaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni Türk Devleti’nin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de cihana ilan ediliyor” dediği rivayet olunur.

Ecnebi müfettişlerin vesika ve görgü şahitlerine dayanarak verdikleri ve şehri Türklerin yaktığına dair raporları Amiral Bristol nazara almadı. İngiltere açtığı tahkikat neticesinde hâdiseyi mahkemeye taşıdı. Müttefiklerin Fransız kumandanı Amiral Dumesnil M. Kemal Paşa’ya “Çokları yangını Türklerin çıkarttığına inanıyor. Bunu tekzip etseniz” deyince, yalnızca “Evet, bu yangın nahoş bir hâdise” cevabını aldı. Sulh müzâkerelerinde işin üzerine gidilmedi ve mesele kapandı. Ama Anadolu’nun en zengin ve güzel şehirlerinden İzmir, eski ihtişamını kaybetti.



Ramazan ayının hususiyetlerinden birisi de minareler arasına kurulan mahyalardır. Elektriğin olmadığı zamanlarda mahya kurmanın ne zor iş olduğunu tasavvur etmelidir.

Ramazanda, selâtin camilerinin iki minaresi arasına mahyalar kurulurdu. Mübarek zamanlarda mescidlerin kandillerle süslenmesi çok eski bir âdettir. Hicretin III. asrında Ramazan ayında ve hac zamanı Mescid-i Haram’ın 455 kandilinin hepsi yakılırdı. Burada kandiller direkler arasına gerilmiş iplere asılıydı ve istenilen yere taşınabilirdi. Osmanlılar, bundan ilham alarak minarelere mahya germe âdetini çıkarmıştır. Sadece Ramazan’da değil, kandillerde ve iki bayramda da mahya gerilirdi.

"Ya Hazret-i Fahr-i Âlem"

Anadolu’ya mahsustu

Mahya, 1500’lerin sonlarından beri kurulmaktadır. Sultan II. Selim, mübarek gecelerde minarelerde kandil yaktırırdı. Mevlid geceleri minarelerde kandil yakmak, 1610’de vefat eden Merkez Efendi’nin âdeti idi. Koca Mustafa Paşa dergâhı şeyhi Hasan Necmeddin Efendi de böyle yapardı. Sultan I. Ahmed’in beğenip, bütün câmilere teşmil ettiği söylenir. Halbuki bu padişahın dedesi Sultan III. Murad, 1588’de berat ve Regaip geceleri olduğu gibi, mevlid kandilinde de minarelerin kandillerle donatılmasını ferman buyurmuştu. Sultan Ahmed Câmii yapılınca, Fatih Câmii müezzini hattat Hafız Kefeli Ahmed Efendi, minareler arasına ilk mahyayı germişti. Bunu çok beğenen padişah, mahya için de vakıf kurmuştu. 1722’de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa da selâtin câmilerinin minarelerinde mahya kurulması emrini teyit etmiştir. Hatta Eyüp Câmii minareleri kısa olduğundan bu iş için uzatılmıştır.

Mahya, Anadolu’ya mahsustur. İstanbul’dan başka Edirne, Bursa, Konya ve Serez’de de kurulmuştur. 1911’de Mısır’da da kurulması için talep üzerine İstanbul’dan ustalar gönderilmişse de, minare araları açık olduğundan iyi kurulamamıştır.

Bazen minareler baştan ayağa kandillerle süslenir, buna kaftan giydirme denirdi. İstanbul’un 7. Tepesi üzerinde iki minareli câmi olmadığından, Davud Paşa ve Koca Mustafa Paşa Câmilerine kaftan giydirilir; Hekimoğlu Ali Paşa Câmi’nin şerefesi ile kubbesi arasına mahya gerilirdi.

Ramazan’ın ilk yarısı mahyalarda ayeti kerimeler, hadisi şerifler, dinî ve ahlakî nasihatler yazılır; yarısından sonra kayık, gemi, boru çiçeği, Kızkulesi, köşk, fıskiye, cami, top arabası, ay-yıldız gibi resimler yapılırdı. Son gece bir şey yazılmaz, veda kabilinden bir sıra kandil çekilirdi. Tek Parti zamanında, ancak hükümeti öven yazılar yazılabilirdi.

Yüz gece de kursam…

Mahya âdeti yayılınca, ortaya mahyacı esnafı çıkmıştır. Mahyacılık ince bir sanattı. Usta, mahyayı önceden saraydan gönderilen incilerle yeşil veya kırmızı atlas üzerine yazar, saraya arzeder, tasvip edilirse kareli kâğıda yazıp, modeli hazırlardı. Kandillerin asılacağı yerleri tesbit ederdi. Taşıyıcı ipi minareler arasına gerer. Birbirine olan mesafeleri önceden tayin edilen ve bir ucuna makara, diğer ucuna kandil bağlanan düşey ipleri, uzun bir ipe dizerek taşıyıcıya bindirir. Uzun ipin ucunu, diğer minaredeki makaradan geçirip çekerek gerginleştirir. Böyle hareket ettirerek her gece kandilin yağını tazeler. Bir mahyaya 5 okka yağ gider.

Sultan Hamid devrinde Nuruosmaniye Câmii müezzini Abdüllatif Efendi bu işin piri idi. Kendine mahsus bu zât, hem pehlivan idi, hem de aşçılıktan anlardı. Pek çok modeli Hocapaşa yangınında yanmıştır. Mısır Hıdîvi İstanbul’a geldiğinde, Emirgân’daki yalısı önünde demirli iki mavnanın direği arasına hoş geldin mahyası kurmuştur. İran Şahı geldiğinde de Vâlide Hanı önünde kurmuş ve pek beğenilmiştir. Sultan Aziz, Avrupa’dan döndüğünde, Harbiye’nin arkasına Beşiktaş Sarayından görülecek şekilde iki direk dikip “padişahım çok yaşa” yazısını germiş; hatta merkez kumandanı “İkinci gece ne kuracaksın?” deyince, “Yüz gece de kursam, Padişahım çok yaşa” cevabını vermiştir.

Abdüllatif Efendi, Ramazan’ın 15’inden sonra hareketli mahya da kurardı. Bunun için en müsait Süleymaniye Câmii minareleri arasına üç halat çeker; ortadaki halata Unkapanı Köprüsü ile Azapkapı Câmiini, üst halata araba, alt halata da kayık ve balıklar resmederdi. Mahya bitince, arabayı ip üzerinde harekete getirir ve yavaş yavaş sağ minareye götürüp geri getirirdi. Köprü sabit, ama direkleri hareketli idi. Kayık ve balıklar da hareket ederdi. Latif Efendi öyle ustaydı ki, yaktığı kandiller vaktinden önce sönmezdi. Bu hareketli mahya bitince, minarelerden kandiller uçurtulurdu. Kandil ipi kaç yere bağlandı ise oralara giderdi. Bu iplerden biri minare şerefesine, diğer ucu cami avlusunun şerefeye paralel yerinde 1,5 m. yüksekliğe bağlanırdı. Uçurtmacı denilen vazifeli teravihten sonra uçurtmaya başlar, cemaat avluda birikip seyrederdi. Uçurtmacı kandil ipini bağlı olduğu yere kadar salıverir; seyirciler de kandil kutusunun bir tarafında şeker, kurabiye koyup uçurtmacıya hediye gönderirdi. Bu kandillerde balmumu yanardı. Kutu etrafına çabuk insin diye 5-6 kiloluk kurşun konurdu. Uçurtmacı eli yanmasın diye eldiven giyerdi. Eğer kandiller orta yere konuverilecekse, hepsi birden koyuverin der, herkes uçurur, bir kandil nereye bağlı ise oraya giderdi. Kandildeki ip kumanda edenin elindedir. Çocuklar da bu kandil uçurtmasını taklit eder; komşu penceresine ip gerip, makaralar üzerinde hareketli mumlu fener uçururlardı.

Leyletü’l-Mahya

Mah, farsça ay demektir. Mahya (mahiye), aylık, aya mahsus demektir. Receb, Şaban ve Ramazan ayına isim zikretmeden Üç Aylar dendiği gibi, mahya da ilk zamanlar Ramazan ayına mahsus olarak kurulduğu için bu adı almıştır. Mahya, Arapçada da ihya etmek manasına gelir. Mübarek gecelere leyletü’l-mahya denirdi. Bununla da alakası olsa gerektir.



Eski bayramların tadı herkesin dilinde. Yenilen tatlılar daha tatlıymış, gezilen yerler daha güzelmiş, akrabalar daha sık görüşürmüş, şekerlemelerin tadına doyum olmazmış. Hayat bayram gibiymiş!

Bunlar pek çok kişiye bir masal gibi gelse de Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, yeniden o günlere dönüş olduğu müjdesini veriyor. Ekinci’ye göre eskiye nur yağıyor, bayramlar insana terapi gibi geliyor.

İnci Döndaş

“Nerede eski bayramlar” demekte haklı mıyız? Katılıyor musunuz bu söze?

Bütün insanlarda muhafazakar bir tabiat vardır; zaman geçtikçe eskiyi hep iyi hatırlar, her şeyin eskisini özlerler. Maziye hasretiz, bu yüzden hep ‘Nerede o eski bayramlar’ deriz. Umumiyetle sosyal ilişkiler insani münasebetler eskiden iyiydi. Şimdi şartlar değişti, şehirleşme oldu. Elbette birtakım gelenekleri insanlar muhafaza etmek istiyor çünkü bu bizim tabiatımızda var. Ama zaman ve şartlar değişiyor, yapamıyorsunuz. Eski bayramlarda bir sokak düşünün herkes birbirini tanır ve bilir, birbirine gider, gelirdi. Şimdi sitelerde 50-60 dairelik blokta oturanlar birbirleriyle nasıl tanışacak?

Bu bahsettiğiniz metropollerde yaşanan bir durum. Anadolu’da eski bayramlar yaşanıyor mu?

‘Küçük şehirlerde gelişim her zaman daha yavaştır’ sözü 1950’den sonrası için doğru değil. Çünkü bu tarihten sonraki gelişim o kadar başdöndürücü oldu ki köy ve kasabalara da sirayet etti. Günümüzde köy ve kasabaların şehirlerden farkı yok. Çünkü şartlar değişti, göçler oldu, insanlar köy ve kasabaları terk etti. Köylerde ümitsiz yaşlılar kaldı. Türkiye’de normal köy hayatı artık yaşanmıyor. Eskiden mahalle yaşamı vardı, şimdi site. İnsanların iş imkanları değiştikçe kendi hemşehrilerinden de koptu. İstanbul ve Ankara gibi değil taşraların hali. Bunu sadece bayramlarda görmezsiniz. Örneğin bir yakınınız vefat ettiğinde eşiniz dostunuz gelir ya da gerekçe sunar gelmez. Ama küçük yerde öyle değil biri öldüğü zaman orda insanın kıymeti vardır günlerce evinizin kapısı çalınır. Yemek getirir, acınızı paylaşırlar. Bir miktar da olsa taşrada bu tür adetler yaşıyor.

Eskiye dair en çok neyi özler insan? Bu konuda gözleminiz nedir?

Bayramlar neşe, sevinç günleridir. Bunlar dini menşelidir, dinin ‘Eğlenin, neşelenin’ dediği günlerdir. Türkler beraber sevinir, beraber üzülür. Tek başına eğlenmek, acı çekmek, yalnız kalmak Amerikan filmlerinde olur. Bayramların asıl amacı beraber olmaktır ama insan her zaman eşiyle dostuyla beraber olamaz. Bayramlar bir araya gelme vesilesidir. Sevdiği kişiyi gördüğü zaman insan neşelenir. Bu psikolojik bir durumdur. Akrabalarla görüşmek bir terapidir. Aynı sosyal seviyede olmasalar bile bir kişi onları görünce sevinir, morali düzelir depresifse serbestleşir.

Geleneklere başkaldırı yok

Birlikte olmak diyorsunuz ama artık dokuz günlük tatil olunca inanlar bunu deniz tatili ya da yurtdışına giderek değerlendiriyor.

Aile bağları o kadar kuvvetli değil. Eskiden bir amca çocuğu çok kıymetliyken artık o kadar şey ifade etmiyor. Biri zengin diğeri fakir, belki biri şehirde yaşıyor öteki kasabada... Sosyal şartlar değişince ortak paydalar azalıyor, birbirlerine karşı sevinç hissetmiyor. Eskiden insanların işleri evine yakın olurdu, bu kadar çok çalışmazdı. Günümüzde zorlu bir iş hayatı var. Kişinin kendisine ve ailesine ayıracağı zaman azalıyor. Yoğun hayat meşkalesine molayı ancak bayram tatilleriyle veriyor. Ben tatile gidenleri kınamıyorum. Geleneklere başkaldırmak olarak görmüyorum açıkçası.

Sizce 50 yıl sonra bayramlarda ne olacak?

Son 20 yılda başdöndürücü bir teknolojik gelişim yaşadık. Sosyal hayat alt üst oldu. Bundan 20 yıl öncesiyle çok fark var. Bu yoğun değişiklik artık çok hızlı değil normale döndü. Globalleşme denen hadise dünyayı küçük bir köy haline getirdi. İnsanlar da ister istemez değerlerini ruh yapısını koruyabilmek için lokal bir direniş gösteriyor. Akrabalarıyla ilgileniyor, soyağacını araştırıyor, memleketine gidiyor, eski evini tamir ettiriyor. Ümitsizce de olsa bir geriye dönüş var. Dolayısıyla ben gelecekte bu gibi hadiselerin şimdiki gibi soğuk olmayacağını düşünüyorum.

İşe yarayan eskiye rağbet var

Geçmişe mi dönecekler?

Bir bakıma... Geçmiş bir daha ele geçmez. Çünkü geçmiş demek bütün argümanlarıyla unsurlarıyla eskide kalmak demek ama dediğim gibi bu bayramları bayram yapan bir araya gelme, eğlenme, neşelenme, dünya meşkalesini unutma gibi farkı da insanlar yaşatacak. Çünkü bunlar milletleri cemiyetleri ayakta tutar. Yapmadığınızda dünyadaki altı milyar insandan biri olursunuz. Yaparsanız farklılığınız öne çıkar. Bütün dünya buraya gidiyor şimdi.

Farklılaşmaya...

Normalde eskiye ve moral değerlere dönüş var. Pozitivizm artık değerini kaybetti. Mesela bunu Avrupa ve ABD’de de gördüm. Yahudiler ve Hıristiyan gençler, okumuş entelektüel kesim de bayramlarını öne çıkarıyor. Bu hem kimliklerini gösterme hem bir araya gelmelerine vesile. Aksi zaten sıkıcı bir hayat. Düşünsenize 365 gün çalışıyorsunuz ve tüm günler aynı. Renksiz hayat depresyona sebebiyet verir. Bayramlar hayatı renklendirir. Gençler, en lakayıt olduğu düşünülen grup ama onların bile eskiye rağbeti var. ‘Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı’ ama bu işe yaramayan eski değil. İşe yarayan eskiye rağbet var.

Cevizli baklava Türklerin fıstıklı kaymaklı Arapların

Ramazan Bayramı’nın ritüelleri nedir?

Kültürümüzde her günün bir tatlısı vardır... Ramazan’ın tatlısı güllaç, bayramın tatlısı baklavadır ama cevizli. Araplar fıstıklı yapar, üzerine kaymak koyar. Şekerlemeler önceden satın alınır. Örneğin akide şekeri, lokum, badem ezmesi gibi... Misafirlere önce şeker ikram edilir. Osmanlı’da reçel ikram edilirmiş. Sonra şekerlemeler gelişince reçel adeti terk edildi. Kahve, ardından tatlı servisi yapılır. Bayramda ilk gün yaşlılar ziyaret edilir. Ailenin bir büyüğünde akşam yemeği veya sabah kahvaltısında buluşulur. Çocuklar için de eğlenceler düzenlenir. Tabii ki kabristan ziyaretleri ruhu sevindirir. Bayramda hediyeleşmek de güzeldir. Ziyaretlerde çikolata götürmek yeni çıktı. Eskiden fakirlere arife günü kumanya ya da bir tepsi baklava gönderilirdi. Gelenlerden özellikle çocuklara mutlaka hediye verilirdi. Benim çocukluğumda mendil ve çorap armağan edilirdi. Ayrıca çok daha eskiden o mendilin kenarına para bağlanırmış. Parayı elden vermek hoş görülmediği için bir mendilin kenarına bağlanıyor, sanki mendil verilirmiş gibi.

Ramazan ve Kurban Bayramı arasındaki fark nedir?

Şeker Bayramı, büyük bir oruç ayından hemen sonra gelir. Eskiden herkes oruç tutardı. Şeker ve Kurban Bayramı’nın olduğu günler oruç tutulmaz. Şeker Bayramı daha eğlenceli geçer. Kurban Bayramı’nın ritüeli kurban kesmektir, kurban Allah’a yakın olmak demektir. Kurban Bayramı daha canlıdır. Önceden kurban alınır, evde beslenir, yıkanır, kınalanır, üzerine süsler bağlanır, kesilir, sonra etler dağtılır, evde kavurma yapılır, misafirlere ikram edilir. Evin içinde geçer.

Bayramda nereler ziyaret edilir?

Her mahalle bir evliyaya bağlıdır. Mesela Vefa’da oturanlar Şeyh Vefa’yı, Topkapı’dakiler Merkezefendi’yi, Kocamustafapaşa’dakiler Sümbül Efendi’yi koruyucu olarak görür. Bir sıkıntısı oldu mu oraya gider, rahatlar. Bayramlarda da bu evliyalar ziyaret edilir. Eyüp Sultan’a da gidilir. Bugün bile bu adet devam ediyor.

Bugün şeker yemek sünnettir

Şeker Bayramı mı denir, Ramazan Bayramı mı?

Şeker Bayramı tanımını muhafazakar kesim sevmiyor fakat Şeker Bayramı aslında dini bir tabirdir. Bu bayramda tatlı yemek sünnettir. Hatta bayram namazından önce erkeklerin tatlı bir şey yiyerek namaza gitmelerini Hz. Peygamber tavsiye ediyor. Dolayısıyla ecdadımızın Şeker Bayramı demesinin sebebi tatlı yemenin sünnet olmasıdır. Bazı kesimler de Ramazan çok dini çağrışımlı bir kelime olduğu için bu kelimeye alerji duyuyor, bu yüzden Şeker Bayramı diyorlar. Ramazan bitmiştir, Şevval ayı başlamıştır. Şeker Bayramı demenin dinen bir sakıncası yoktur.



Ramazan ayının en mühim hususiyetlerinden birisi teravih namazıdır. Hazret-i Peygamber ve eshabı kılmış, asırlarca bütün Müslümanlar da onları örnek almıştır.

Cemaatla kılınan bu namaza kadınlar ve çocuklar da çok rağbet gösterirdi. Orucun değil, Ramazan’ın sünneti olduğundan, özürle oruç tutmayanlar da terâvihe devam ederdi. Hele iftarda yemeği ağır kaçıranlar için de, ayrıca güzel bir idman ve hazım vesilesi olurdu.

İstanbul'da teravih

Bir Ramazan gecesi Hazret-i Peygamber mescide kılmış; eshabı da cemaat olmuştur. Dört gece sonra mescide sekiz rek’at kılıp, hane-i saadetine çekilip orada tamamlamış; sebebini soranlara da “Size farz olmasından korktum” buyurmuş; bir başka gece de Übey bin Kâb’ın arkasında teravih kılanları görünce tasvip etmiştir. Übey bin Kâb, eshabın içinde Kur’an-ı kerimi en iyi bilenlerdendir.

Hicrî 14 senesinde Halife Hazret-i Ömer, Bir Ramazan gecesi câmide bu namazı ayrı ayrı gruplar hâlinde kılanları gördü. Bunları toplayıp Übey bin Kâb’ı imam olarak önlerine geçirdi. Kadınlara da Temîm Dârî’yi imam tayin etti. Görülüyor ki teravih sonradan ihdas edilmiş bir namaz değildir. Kaldı ki, “Benden sonra Raşit halifelerimin sünnetine sarılın” ve “Eshabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız kurtulursunuz” hadisleri, sahâbilerin yaptıklarının da delil olduğunu gösterir. İmam Ebu Hanife’ye teravih namazı ve Hazreti Ömer'den sorulmuş; O da şu cevabı vermiştir: “Teravih, kuvvetli sünnettir. Ömer onu kendiliğinden ortaya çıkarmamıştır. Elindeki bir esasa ve Resulullah aleyhisselâmdan öğrendiği bir bilgiye dayanak emretmiştir.” Sonraki halifeler ve sahabiler bu yolda yürümüştür. Günümüze kadar hiçbir itiraz olmamıştır. Ancak içinde Hazret-i Ömer geçtiği için Şia fırkası teravihi sünnet kabul etmemektedir.

Afrika'da teravih

Arada dinlenilir

Teravih yatsıdan sonra kılınır. Vakti imsake kadar devam eder. En son vitir kılınır. Ramazana mahsus olarak vitir de cemaatle kılınır. Vitirden sonra veya yatsıdan önce de kılınabilir diyen âlimler vardır. Teravih, yatsı cemaatine tabidir. Yani yatsıyı cemaatle kılmamış olanlar toplanıp teravihi cemaatle kılamaz. Ama yatsıyı yalnız kılmış birisi, yatsıyı cemaatle kılanlarla teravih kılabilir. Yalnız da kılınabilir. Teravihin 20 rek’at olduğu icma ile sabittir. Sekizinin müekked, gerisinin gayrı müekked olduğunu söyleyen âlimler vardır.

Terâvih, tervîhalar demektir. Tervîha, istirahat oturuşudur. Rahattan gelir. Her 4 rekatte bir 4 rekat kılacak kadar dinlenilir. Cemaat ister susar, ister zikreder. Vaktiyle bu arada câmiden çıkıp karşı kahvede bir kahve içip tekrar namaza dönen tiryakiler olurdu. Hatta Şarkta semaver câmide durur; cemaat 4 rekatte bir çay içerek istirahat ederdi.

Türkistan'da teravih

Nasıl yetişeceksin?

Teravihin hatimle kıldırılması sünnettir. Eskiden bazı camilerde ilan edilir; meraklısı buraya devam ederdi. Bazı bilmeyenler, bu câmilere denk gelir; hele işi de varsa, neye uğradığını şaşırırdı. Jet imamlar o zamanda vardı. Ama itibar eden yoktu. Meşhur fıkradır: İzzet Molla’yı bir iftara çağırmışlar. Vakti gelince konağın salonlarından biri teravih için mescide dönüştürülmüş. İmam öyle süratli kıldırıyormuş ki, zaten şişmen olan, bir de iftarda yemeği fazla kaçıran İzzet Molla nefes nefese kalmış. Bir namaz arasında davetlilerden geciken birisi görülmüş. Kendi kendine “Acaba yetişebilir miyim?” diyormuş. İzzet Molla “A efendi, biz içinde yetişemiyoruz; sen dışarıdan nasıl yetişeceksin?” demiş.

Osmanlı câmilerinde önce bir tesbih veya münâcat söylenir; ilk 15 günde merhaba, son 15 günde elveda diye başlayan ilahiler okunur, arada salavat getirilir, bitince de başka bir salavat söylenirdi. Sonra müezzinler Havarilerin “Rabbimiz! İndirdiğine inandık, Peygambere uyduk; bizi (Cennetine) şahitlerden yaz” mealindeki âyeti (Âli İmran: 53) okur, hatta “fektübnâ maaşşâhidîn” kısmını hep bir ağızdan söylerdi. Cemaat sessizce kısa bir dua yapar, sonra vitre kalkılırdı.

Çin müslümanları teravih kılıyor

Enderun usulü teravih

Osmanlılar zamanında sarayda kılınan teravihlerde, musikişinas Enderun ağaları müezzinlik yapar. En az üç müezzin hazır bulunur. Namaz aralarındaki ilahî ve salavatlar, muayyen makamlarda söylenir. Bunu müezzinleri idare eder. Her ilahinin makamı, bir öncekiyle tenasüp içindedir. En son ilahî, ilk ilahî ile aynı makamdadır. Namaza geciken, makamından hangi rek’atte olduğunu anlar. Ramazan’ın ilk 10 günündeki ilahiler coşkulu, ikinciler rahmet ve mağfiret dileyici, üçüncüler ise hüzünlüdür. Namazda okunan zamm-ı sureler de mana bakımından birbiriyle mütenasiptir. Mesela rahmet âyetleri, tesbih âyetleri veya Hazret-i Peygamber’den bahseden âyetler seçilir. Bu saray usulünün İstanbul’da yaygınlaşması, XVII. asır başında Itrî’ye dayandırılmaktadır. Sarayda terbiye görmüş müezzinler şehrin büyük câmilerinde de bu usulü tatbik ederdi. Tervihalarda da cemaate şerbet ikram edilirdi. 1950’lerde ortadan kalktı. Bugün bu gelenek, Sultan Aziz’in musikişinas oğlu Şehzâde Şevket Efendi’nin defterine kaydettiği bilgilerden öğrenilmektedir. İlahilerin makam ile okunmasında zaten beis yoktur. Musiki perdelerine uysun diye âyeti kerimelerin harf ve manalarının değişmemesine dikkat edilir.

Bosna'da teravih



AVM’lerin atası Kapalıçarşı ise, kiralık banka kasalarının ilk örneği de bedestendir.

Bedesten, Şark şehirlerinde kapalı manifaturacılar çarşısıdır. Adı bezzazistan’dan gelir. Bezzaz, manifaturacı demektir. Nitekim İstanbul’da Sultan Fatih’in yaptırdığı bedestenin vakfiyesinde sûkü’l-bezzâzîn=bezzazlar çarşısı diye geçiyor. O devrin kıymetli eşyası kumaş idi. Sonraları her kıymetli şey burada alınıp satılır oldu.

İstanbul’da ikisi Büyük Çarşı içinde, biri Galata’da olmak üzere üç bedesten vardır. Sultan Fatih’ten kalma Kapalı Çarşı’daki bedestenlerin eskisine Bedesten-i Atîk, yani eski bedesten, diğerine Bedesten-i Cedîd, yani yeni bedesten denir. Eski bedestende kıymetli taşlar müzayede ile satılırdı. Yeni bedestene, Sandal Bedesteni de denirdi. Çünki eskiden burada sandal denilen pamuk-ipek karışımı kumaşlar satılırdı. Bedestenlerde alış-veriş yapan esnafa, tacir manasına da gelen hâcegi denir. O devirde dolap (dükkân) sahibi hâcegi olmak, esnaf için erişilebilecek en üstün mertebedir. “Hacıdan, hocadan, kork karanlık geceden!” sözündeki hoca, hâcegiyi, hacı da maliye kâtiplerini ifade eder. Yani “gafil olursan, bunlar üste çıkıp seni zarara uğratabilirler” demektir.

Bedestenler, taş yapılı, üstleri kalın kubbelerle örtülü, dört tarafı demir kapılı, sağlam ve geceleri bekçilerin nezâreti altında emin ve mahfuz binalardır. Bu sebeple, içindeki kasa ve anbarlarda para ve kıymetli eşya saklanırdı. Kasaların korunması için yeraltında yerler ve ayrıca dört tarafı demir kapılı 28 mahzen, dükkânların altında da sandıklar vardı. Üç dükkâna bir mahzen düşer. Bedestenlerin duvarı 6 metre kalınlıktadır. Sultan II. Mahmud zamanında bedestene ahşap bir mescid ilâve edilmiştir.

Perşembe pazarındaki Galata Bedesteni, ötekilerden çok küçüktü. Ankara bedesteni ise Ankara kalesinin yamacındaki Hanlar semtinde, Kurşunlu Han yanında bulunur ve Mahmud Paşa Bedesteni diye anılırdı. Ticaretin canlı olduğu diğer Osmanlı şehirlerinde de bedestenler vardı.

Her sabah dua ile açılır çarşımız

Bedestenin muntazam ve emniyetli bir muhafaza teşkilâtı vardır. 12 kişiden ibaret muhafızlara bölükbaşı denir. Hükümetçe tayin olunurlar. Birbirlerine kefildir. Biri nânpâreci, diğeri küçük ağa adında iki zâbit bunlara nezâret eder. Bedesten her sabah, dualı adındaki bölükbaşı tarafından dua edilerek merasimle açılır; akşamları yine merasimle kapanır. Duada padişahın ve askerin selâmetine, gelmiş geçmiş bölükbaşı ve esnafın ruhlarına rahmet niyaz edilir, ayrıca salâten tüncînâ okunur. Akabinde yüksek sesle; “Ey cemaat-i müslimîn! Tavcılık yapılmayacak (Müşteri kapılmayacak). Mal kapatılmayacak. Kefilsiz mal alınıp satılmayacak” gibi tenbihatta bulunulur. Sonra alış-veriş başlar. Kıymeti yüksek mallar yalnız Perşembe günleri müzayede olunur. Bu işin tellâllarına huzur münâdisi denir.

Akşam olup herkes gittikten sonra üç kapı kapanır. Yalnız kuyumculara açılan İnciciler Kapısı, çarşının tamamen boşalmasına kadar yarım açık bir vaziyette kalır. Kapıda bekçi durur ve burada büyük dolapların altlarına, kuyumcuların akşam muhafaza için bırakıp sabahleyin tekrar aldıkları sandıklara mallar konur. Ondan sonra o kapı da kapanır. İçerde kalan nöbetçi bölükbaşı ile bir de yamağı tarafından, ellerinde kalın bir sopa ve bir de tabanca olduğu halde bedestenin içi güzelce arandıktan ve kimsenin kalmadığına kanaat getirildikten sonra bunlar gidip nöbet mahalline otururlar. Bundan sonra bu muhafızlar, el tetikte, kulak tıkırtıda sabaha kadar nöbet beklerler.

Mühürlü sandıklar

Bedesten aynı zamanda şehrin kiralık kasalarıdır. Halk ve esnaf kıymetli eşyalarını az bir ücretle bedestenlerde muhafaza eder. Bu eşya ve paranın sahipleri ölür veya eşya ve para unutulur da mirasçı çıkmazsa, beytülmale, yani devlet hazinesine kalır. Şehir halkı, ağzı mühürlü sandıklar, kasalar buraya konur; karşılığında bir makbuz alarak gönül huzuru ile bırakıp giderler. Sahibi geldiği zaman bir bölükbaşı nezâretinde mahzenine, yani sandığın konulduğu yere gidilir. Bölükbaşı kenarda durur. Emanet sahibi, sandığından alacağını aldıktan, koyacağını koyduktan sonra mühürleyip, mührü bölükbaşıya gösterir. Muhafızlar, yalnız bunların bozulmasından mesul tutulur. Eşya muhafazası ile tellâliye ücretinin % 20’si bekçibaşı denilen başmuhafıza aittir. Gerisi diğer 11 bölükbaşı arasında eşit olarak taksim olunur

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
10 Şevval 1439
Miladi:
24 Haziran 2018

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter