Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gün geçmiyor ki öğle uykusunun faydalarından bahsedilmesin. İnsanlar, mazisi çok eski bu uykuyu âdetâ yeniden keşfediyor.

Modern hayat şartları pek elverişli sayılmasa da, gün ortasında şekerleme için bu kadarcık bir zaman ayırmanın sıhhate ve iş performansına çok faydalı olduğu söyleniyor.

Dünya erken kalkanlarındır

Öğle uykusu, İslâm dünyasındaki ismiyle kaylûle, vaktiyle hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıydı. Eskiden hayat güneş doğmadan başlar; herkes işine gücüne, dükkânına mektebine, çiftine çubuğuna koşardı. Akşam herkes evine gelir; yatsıyı kılıp yatardı. Elektrik, televizyon ve internet tabiatıyla meçhuldü. Gayrımüslimler namazla mükellef olmadığı için, yatsıyı bekleyemeden yatana “Güneş battı, gâvur yattı” diye çıkışılırdı. Dindarlar ayrıca gece kalkıp teheccüd denilen gece namazı kıldığı için, gündüz bir mikdar uykuya ihtiyaçları olurdu. Hazret-i Peygamber, gündüz uykusu uyumuş ve terk edilmemesini müminlere tavsiye etmiştir. “Gündüzün evvelinde uyumak aklı azaltır; ortasında uyumak peygamberlerin ve Allah dostlarının güzel ahlâkındandır; günün sonunda uyumak ise tenbelliktir” buyurmuştur. Gece hiç uyumadan kaylûle ile ömrünü geçirenler az değildi. İmam Ebu Hanife, kendisi için yatsının abdesti ile sabah namazını kılar diyen bir yaşlı kadının hüsnü zannını kırmamak için 40 sene gece uyumamış, kaylûle ile yaşamıştır.

Bu uykunun ideal vakti öğlen güneş tepeye varmadan evvel olmakla beraber, güneş doğduktan ikindiye kadar zamanı vardır. Sünnetin ifası için uyumak şart değildir, bu niyetle beş-on dakika yatmak bile kâfidir. Güneş doğarken uyumak mekruh görülmüş, güne erken başlamamanın aklı ve rızkı azaltacağı, üstelik sırt ağrılarına yol açacağı söylenmiştir. “Dünya erken kalkanlarındır” sözü meşhurdur. Hazret-i Peygamber, “Müjdeler olsun erken davrananlara!” buyuruyor. Kur’an-ı kerimde de çocukların, gündüz uykusuna çekilmiş ebeveynlerinin yanına girerken, giyinik olmamaları ihtimaline binaen izin almaları gerektiği söylenir. İkindiden sonra uyumak (feylûle) insanı sersem yapar. Akşam ile yatsı arasında uyumak ise faydasız bir uykudur. Nitekim uykunun zamanı değil, kalitesi mühimdir. Yarım saat öğle uykusu, 2-3 saat gece uykusuna bedel olduğu söyleniyor.

Tunus'ta Sidi Bu Sid'de tatlı bir öğle uykusu

Canı satan alan uyku

Bir tüccar tanımıştım. İşe köyden köye çerçilikle başlamış. Öğle vakti tenha bir yerde eşeği çözüp bağlar, yükünü indirip üzerine abanarak öğle uykusunu ihmal etmezmiş. Rahmetli bir büyük dayımız vardı. Oğlu trafik kazasında, vefat etmişti. Ölü evin alt katında yatarken bile, rahmetli öğle uykusunu bırakmadı. Rahmetli ninemiz “Bu uyku sanki canımı satın alıyor” der ve “1000 lira da borcunuz olsa, yemekten sonra biraz yatın” tavsiyesinde bulunurdu. Eyüp’te bir tekkede yangın çıkmış; hanımlar “Aman şeyh efendi öğle uykusundan uyanmasın, sonra söyleriz” demişler, bu arada tekkenin yarısı yanmış. Yangından kıl payı kurtulan Şeyh efendi sonradan, “Hanımların en iyisi böyle olursa, biz nasıl güvenelim?” diye latife edermiş.

Her şartta öğle uykusunu bırakmayan ve herkese de tavsiye eden Vehbi Koç’un adını anmamak olmaz. Bir yurt dışı seyahatinde hava meydanında revire gidip rahatsızlık bahanesiyle içeride biraz yatmış. Çıkınca da “Hem uyudum, hem de bedavadan tansiyonumu ölçtürdüm” demiştir. Ayrıca Vehbi Koç, öğlen uykusunun yatakta ve gece elbisesiyle yapılmasını tavsiye ederdi. Eskiden bazı dükkânlarda öğle uykusu için peyke bulunurdu. Biz üniversitedeyken, her hocanın odasında mükellef bir divan vardı. Yemekten sonra biraz uyur; sonra hademeye kahvelerini söylerlerdi. Hocaya çetrefilli bir şey söylemek gerektiğinde, bu uykudan sonrasını gözlerdik.

Afrika'da mango ağaçları altında öğle uykusu

3F + 1S formülü

Öğle uykusunda İspanyollar önde gelir. Diktatör Franko’nun “İspanya’yı 40 yıl 3F+1S formülüyle idare ettim” dediği rivayet olunur. 3F+1S=Futbol, Flamenko, Fiesta ve Siesta’dır. Flamenko, İspanya’ya mahsus bir dans; fiesta, festival; siesta ise öğle uykusudur. Siesta, Latince hora sexta (6. saat) kelimesinden gelir. Saat 1’den 5’e kadar İspanya’da hayat durur, dükkânlar kapanır. Akşam yemeği geç yenir. İmkânı olan sabaha kadar eğlenir. Siesta âdeti İspanyollara Araplardan geçmiştir. Arap ülkelerinde öğle saatinde ortada kimse görülmez. Ancak arabasının gölgesinde uyuyan taksicilere rastlamak mümkündür. Akdeniz ve Lâtin ülkelerinin hepsinde yaygındır. Bilhassa sıcak ziraat memleketlerinde ağır yenen öğle yemeğinden sonra bir ihtiyaçtır. X. asırda Roma-Germen İmparatoru Büyük Karl, yaz günleri öğle yemeğinden sonra ayakkabı ve üst elbiselerini çıkarıp birkaç saat uyurmuş.

Yunanistan'da bir muayenehanenin çalışma saatleri (solda); Latin Amerika'da siesta zamanı (sağda)

Balkanlarda saat 2 ile 5 arasında kimse birbirine ziyarette bulunmaz. 1-2 arası yemek yenir, sonra herkes yatar. Güney Almanya’da Mittagspause veya Mittagsruhe (Gün ortası istiharati) denilen bu uyku zamanında dükkânlar kapanır, çocuklar evde oynar. Asyalılar da bu uykuya çok düşkündür. Hindistan’da sustana (ufak şekerleme), Çin’de wujiao (şekerleme) denir. Mekteplerde bu iş için yarım saat mola vardır. Japonya’da işçilere bu iş için bir yer ayırmak mecburidir. Amerika, İngiltere ve Fransa, devlet eliyle teşvik etmektedir. Indiana Üniversitesi’nde profesörlerin de desteğiyle bir şekerleme klübü kurulmuştur. Görgü Kaidelerine dair eski kitaplarda, öğleden sonra kimseye ziyaret yapılmaması ve telefonla aranmaması ehemmiyetle tavsiye edilir. Bu zamanda nasıl uyuyalım diyenlere bir atasözü ile cevap verelim: “Karnı acıkan katık istemez; uykusu gelen yastık istemez”.



Osmanlı padişahları Mekke ve Medine’ye çok hizmetlerde bulunmuştur. Ama bir tanesinin hizmetleri hepsinden çoktur. O da Sultan Abdülmecid’dir. İsmi Mescid-i Nebevî’de hâlâ yaşamaktadır.

İslâm hükümdarlarından, Haremeyn’e en çok hizmet eden Sultan Mecid’dir. Bu yolda şaşılacak bir himmet göstermiş, kerâmetleri zâhir olmuştur. Kâbe’yi ve Mescid-i Haram’ı esaslı tamir ettirmiş; Altın Oluk’u yenilemiştir. Medine’deki Mescid-i Nebevî’yi orijinal binası üzerine ve sütunların bile yerleri bozulmadan yeniden inşa ettirmiştir. İsmi bu mescide yeni açtırdığı Bâb-ı Mecidî adlı kapı ve şebekenin üzerine gömülmüş tuğrası ile yaşamaktadır. Hücre-i Saadet’e döşenmek üzere gönderdiği kâşî tuğlalar altına el yazısı ile kendi ismini mütevazıyane yazmıştır. Hele Bâbüsselâm kemerine yazılmak üzere hazırlanan yazıdaki şâhâne kelimeleri kabul etmeyerek, “İki cihanın saltanatı Resulullah’a mahsustur” demiştir. Mescid-i Nebevî’nin eski şeklinin 53 defa küçültülmüş hâlini İstanbul’da Hırka-i Şerîf Câmii’ne koydurtmuş; tamiratı bunun üzerinden aldığı raporlarla takip etmiştir. Haremeyn’in tamiri, o günün zor şartları altında 700 bin altına mâl olmuştur. Mescid-i Aksâ’yı da 20 bin liraya tamir ettirmiştir. Böylece Sultan Mecid, “Müslümanların Halîfesi ve Haremeyn’in Hâdimi” sıfatını hakkıyla taşımıştır.

Solda Kabe-i Muazzama'da Sultan Mecid'in yaptırdığı Altın Oluk; sağda Mescid-i Nebevî'nin Bâb-ı Mecidî adlı kapısı üzerinde Sultan Mecid'in tuğrası

Saray, yüz akımız

Sultan Mecid, Topkapı Sarayı’ndan ayrılarak, ahşap Çırağan, sonra kendi yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda oturdu. Topkapı, artık XIX. asır hayat ve teşrifatına uygun bir saray değildi. Eskimiş, farklı zamanlarda yapılan eklerle kullanışsız hâle gelmişti. Üstelik rutubetliydi. Babası veremden ölen, kendisi de veremli olan Sultan Mecid “Bu sarayda oturmaya devam edersek, soyumuz tükenecek” demiştir. Dolmabahçe Sarayı, son asrın en zarif sanat eserlerindendir. Bugün bile ele güne karşı yüz akımızdır. Böylece memleket bir sanat eseri kazanmış; bu kadar para milletin cebine girerek binlerce ailenin yüzü gülmüştür. Saray yapmak bir israf değil, ihtiyaçtır. Mamafih Avrupa saraylarından daha mütevazıdır. Masrafı, 5 milyon lira tutan emisyon farkından karşılanmıştır (Metal paranın, nominal değeri ile baskı masrafı arasındaki emisyon farkı, hazine geliridir.)

Marmaray'dan 150 sene evvel Boğaz'dan Üsküdar'a tüpgeçit projesi

Saltanat devri, hep ilklere sahne olmuştur. Fennin baş döndürücü ilerlemesinden günü gününe haberdar olan padişah, yeni buluşların en önce ülkesinde tatbikini arzu etmiştir. Dünyanın ilk telgraf hattı İstanbul-Varna arasında kurulmuş, ilk telgrafı da Sultan Mecid çekerek oradaki asker evlatlarının hatırını sormuştur. İlk demiryolu Aydın-İzmir arasında döşenmiştir. İlk kâğıt para çıkarılmış; yeni mahkemeler ve devletin ihtiyacı olan memurları yetiştirmek üzere Avrupa’dakilerle boy ölçüşen modern mektepler kurulmuştur. Harb Akademisi, Dârülfünun (İstanbul Üniversitesi), dârülmuallimîn (muallim mektebi), ziraat, orman, telgraf ve ebe mektepleri bunlardandır. Sikkeler, para, kuruş, mecidiye ve lira olarak ayarlanmıştır. İlk hususi gazete, ilk nüfus sayımı, ilk banka, ilk devlet salnâmesi (yıllığı), Şirket-i Hayriye adlı vapur işletmesi, encümen-i dâniş (ilimler akademisi), Mecidiye (Galata) Köprüsü, Mecidiyeköy semti, belediye teşkilatı, köle ticaretinin yasaklanması, ticaret ve ceza kanunları bu devrin eseridir. Boğaz’dan tüp geçit projesi yaptırmıştır. Arazi Kanunnamesi ile toprak nizamı büyük ölçüde tesis olunmuştur.

Padişah, yurt gezileri yanında, meclis, kışla, mektep ve tekkeleri ziyaret eder, imtihanlarına, açılış merasimlerine katılırdı. İlk fotoğraf çektiren padişahtır. Nazari musiki bilgisi çoktu. Donizetti, Liszt, Rossini gibi meşhur besteciler İstanbul’a gelip O’nun için marşlar bestelediler. Dellalzâde, Dede Efendi, Hacı Arif Bey gibi Osmanlı bestekârlarını da himaye etti.

Solda ilk kâğıt para (kâime-i nakdiyye); sağda mazinin itibarlı gümüş parası Mecidiye

Bize sığınanı vermeyiz!

1848’de Macarlar, Avusturya’ya, Lehler de Rusya’ya karşı istiklâl emeliyle ayaklandı. İsyanlar sert bastırıldı. Milliyetçiler sınırı geçerek Osmanlı topraklarına sığındı. Sultan Mecid bunlara iltica hakkı verdi ve ısrarlara rağmen iade etmedi. Bu hareketi dünya amme efkârında büyük bir hayranlık uyandırdı ve ülkenin itibarını yükseltti. Hatta Londra’da gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp bizzat çektiler. O zamana kadar âdet olmadığı halde, ilk defa ecnebi sefarethanelerine iade-i ziyarette bulunarak diplomatik münasebetlere katkıda bulunurdu. İlk yabancı nişan kabul eden padişah da Sultan Mecid’dir. Fransa İmparatoru’nun Legion d’Honneur nişanını kabul etti. Korkunç bir açlığın pençesindeki İrlanda’ya para ve gıda yardımı yaptı. Öyle ki, bunun mikdarı, kraliçeninkinden yüksek olduğu için, tamamı kabul edilmedi.

Solda Sultan Mecid'in portresi bulunan saat; solda Mecidî Nişanı

Tevhid ve istiğfar söyleyerek vefat etti

İstanbul’un en zarif câmilerinden Ortaköy (Büyük Mecidiye) Câmii’nden başka, Beşiktaş-Ortaköy arasında Küçük Mecidiye, Maçka-Nişantaşı arasında Teşvikiye ve Fatih’te Hırka-ı Şerif Câmilerini yaptırdı. Ayasofya’yı esaslı tamir ettirerek yıkılmaktan kurtardı. Dinine çok bağlı ve Nakşî idi. Annesiyle beraber Abdülfettah Akrî halifesi Yahya Efendi Tekkesi Şeyhi Mehmed Nuri Efendi’ye mensuptu. “Meclisinizden hiç ayrılmak istemiyorum. Sizinle görüştükçe ruhuma safa, kalbime inşirah hâsıl oluyor. Keşke sizin gibi birkaç kişi daha bulunsa idi” derdi. Yahya Efendi tekkesine çok maddî ardımda bulunmuş; hocasını hacca göndermiştir. Vefat döşeğinde iken hocasının çağrılmasını istemiş; Nuri Efendi de padişahın başucunda önce Kur’an-ı kerim okumuş, sonra salavat getirmeye başlamıştır. Bir zaman sonra padişah da kendisine katılmış, beraberce tevhid ve istiğfar söyleyerek vefat etmiştir.

Ortaköy Büyük Mecidiye Câmii

Vefatından sonra türbesi yakınındaki Yanyalı İsmet Efendi Nakşî Tekkesi dervişlerinin her Cuma gecesi, akşam ile yatsı arasında türbesinde hatm-i hâcegân yapmalarını vasiyet etmişti. Vefatından bir gün evvel hasta yatağında yatarken, mühim iradeler kendisine okunurken, sıra Medine ahalisinin bir istidasına geldiğinde, “Durun, okumayın! Beni oturtun!” buyurdu. Arkasına yastık koyup, oturtuldu. “Onlar, Resulullah efendimizin komşularıdır. O mübarek insanların dilekçesini yatarak dinlemekten hayâ ederim. Ne istiyorlarsa, hemen yapınız! Fakat okuyunuz da, kulaklarım bereketlensin!” dediğini Eyüp Sabri Paşa anlatıyor.

Siz beni kötü tanıttınız!

Hükümeti halkın gözünden düşürmek için el altından tahrik edilen softalar ayaklanmasında, padişah Fatih Câmii’ne giderek kıyamı teskin etmek istemiş, vezirler “Aman efendim gitmeyin, hocaların niyeti kötü” diye karşı çıkınca “Hocalar hiç de kötü adamlar değildir. Onlara siz beni kötü tanıttınız” diyerek dediğini yapmış, atalarından miras cesaretiyle kıyamı teskine muvaffak olmuştur. Hatta yanına koruma olarak verilen bir süvari bölüğünü “Umumen halk aleyhimizde olduğu takdirde, bir bölük süvari beni muhafaza edemez” diyerek geri çevirmişti.

Beşiktaş Küçük Mecidiye Câmii

Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’de okuyan Yahudi çocukları için dinlerinin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını ve mukaddes günleri olan Şabat’ın (Cumartesi) tatil olmasını emretmişti. Yakışıklı, güzel giyinen, iyi yaşamasını seven nezih bir zât idi. Bu sebeple yenilikçilerle ham sofular el ele vererek padişahı halkın gözünden düşürmeye çalışmıştır. Babası gibi istemediği halde çok düşman edinmiş; Frenk hayranlığı, sefahat ve israf ile itham olunmuştur. Hatta dinin ve hukukun müsaade ettiği meşru hakkı olan harem hayatı bile suç olarak gösterilmiştir. Hayatı ve hayratı bu sözleri yalanlamaktadır. Babası gibi sağlam iradeli olmaması, merhamet ve nezaketi belki de yegâne zaafıdır. Ancak Sultan Mecid’in kesip attığı tırnak bile olamayacak adamların, şimdi onu tenkit etmelerine ne denir?



Bu sene Sultan Abdülmecid’in vefatının 150. senesidir. Sultan Mecid, yakın tarihin en mühim şahsiyetlerindendir. Devrinde çok mühim yenilikler olmuştur. Seciye itibariyle de müstesna ve yüksek meziyetlere sahip olmasına rağmen, nedense kimseye yaranamamıştır.

Hicri 1255 (1839) senesinde tahta çıktığında “Bir, iki, iki delik, Abdülmecid oldu melik” şeklinde tarih düşürülmüştü (Osmanlıcada 5, yuvarlakla ifade edilir). Babası Sultan II. Mahmud vefat edip de 16 yaşında tahta çıktığında, kendini büyük bir bâdirenin ortasında buldu. Fransız teşviki ve Osmanlı ricâlinin tahriki yüzünden ayaklanan Mısır Vâlisi, Kütahya’ya kadar gelmiş; sadrazama kızan hâin kaptan-ı derya, donanmayı alıp Mısır’a teslim etmişti. Genç ve tecrübesiz padişah, İngiltere ile anlaşıp, bu felâketi savmayı becerdi.

Tuğradaki çiçeğin hikmeti

Kırım Harbi zamanının en mühim hâdiselerindendir (1854). Vezirlerin hırslarıyla memleketi sürüklediği bu harbde, Allah’dan, İngiltere, Fransa ve İtalya, Osmanlılara müttefik oldu. Yabancı askerler İstanbul’a geldi ve Selimiye Kışlası’na yerleşti. Halk ilk defa bu kadar ecnebiyi bir arada görüyordu. Kâtibim türküsü o devrin hatırasıdır. 100 yıl içinde Rusya’yla yapılan 5 harbden yegâne zafer budur. Sultan Mecid böylece devletin kırılan itibarını yükseltmeye ve onu düvel-i muazzama (büyük devletler) arasına sokmaya muvaffak oldu. Memleketi sulh içinde yaşattı. Tuğrasının yanına koydurttuğu çiçek motifi bile bunu sembolize eder. İngiltere hükûmeti, padişaha çok kıymetli bir nişan olan Dizbağı Nişanı verdi. Ancak vezirlerin amansız rekabeti olmasaydı, bu sulh devresinden ve böyle bir padişahın açtığı yenilik yolundan azami istifade mümkün olabilirdi.

Sultan Mecid’i asıl meşhur eden Tanzimat Fermanı diye bilinen Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’dur. 1839’da İngiltere sefaretinden yeni dönmüş Hariciye Nâzırı Reşid Paşa tarafından hazırlanıp okunan bu ferman ile padişah suçluları bizzat cezalandırma (siyaset) salahiyetinden vazgeçiyordu. Böylece devletin rejimi değişerek meşruti monarşi hâlini aldı ve ipler bürokratların eline geçti. Fermana yüklenen mânâlar abartılıdır, yegâne hususiyeti budur ve çok mühimdir.

Her zaman dünyanın en güçlü devleti olan İngiltere ile iyi geçinmek siyasetini gütmüş; bunu halefleri de devam ettirmiştir. İngiliz sefiri Lord Canning’in “Münevver ve kültürlü Reşid Paşa’yı sadrazam yaparsanız, İngiltere ile Devlet-i Aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar. Ekonomik, sosyal ve askerî sahalarda ilerler” mealindeki tehdidvâri telkini üzerine 1846’da Reşid Paşa sadrazam olmuş; artık memleket kabiliyetli, fakat muhteris bürokratların eline düşmüştür. Sultan Mecid, Reşid Paşa’yı fesadcı bulur; ama arkasında İngiltere olduğu kendisinden çok çekinirdi. Bâbıâli, bürokrasiyi önlemek bahanesiyle, bazı ehemmiyetsiz meselelerde padişaha arzetmeden yürütmek istemişse de, padişah her işten haberdar olmak istediğini söyleyerek bunu reddetmiştir. Bununla beraber günümüz Avrupa hükümdarları gibi, hükümete müdahale etmeden saltanat sürmüştür. 1840’ta taşralarda idarî, malî ve adlî işlere bakmak üzere, Müslüman ve gayrımüslimlerin seçtiği azalardan müteşekkil meclisleri faaliyete geçirmiştir. Böylece memleketimizde demokrasinin yerleşmesine öncülük etmiştir.

Usta bir hattat

Babası, oğullarının tahsiline çok ihtimam etmişti. Sultan Mecid, Arapça, Farsça ve Fransızca bilirdi. Usta bir hattat idi. İcazetini de tahta çıktıktan sonra almıştı. Züppeliğe kaçmadan Batı medeniyetini almayı hedeflemiştir. Bir yandan Avrupa hayranı züppelerle, öte yandan Asya çöllerine dönmeyi arzulayan ham sofularla mücadele etmiş; babası gibi bu yolda kimseye yaranamamıştır. Zengin Mısırlılar vesilesiyle İstanbul’u saran israf dalgasına karşı çıkmış; bu yolda kızlarını ve damatlarını azarlayıp, tahsisatlarını kesmekten çekinmemişti. “Sultanlar gece mehtabda gezerlermiş. Benim gece mehtabda gezer kızım yoktur. Onları reddedeceğim” diye tehditte bulunmuştur. Saraydan çıkma bir ağaya hazineden maaş bağlanmasına dair hükümetin talebini “Benim hususi hizmetimde bulunan bir âdemin maliye hazinesinden maaşa ne hakkı var?” diyerek reddetmiş, hususi malından maaş bağlamıştır. Vezirleri ve ailesini israftan vazgeçirmek için çok uğraşmış ise de, muvaffak olamamıştır. Her şey çok iyi giderken, Kırım Harbi’nden sonra ise memleketin talihi dönmüş; fakirliğe rağmen herkesin eskiden alıştığı hayatı sürdürmek istemesi, devleti ve aileleri harab etmiştir.

Âli Paşa sadrazam, Fuad Efendi hariciye nazırı iken Fransa ile bir dış borçlanma anlaşması imzalanmıştı. Padişah, “Ben devleti öncekilerden nasıl aldıysam, sonrakilere öyle bırakacağım. Eğer borçlanma anlaşması bozulmaz ise istifa ederim” dedi. Bunun üzerine anlaşma bozuldu. Ancak Kırım Harbi sebebiyle ilk dış borç alınmak zorunda kalındı. Memleketi çok müşkil vaziyete sokan bu borçları, oğlu Sultan Hamid ödedi. Harbden müsbet bir netice elde edilemedi. Hatta Şark siyasetinde İngiltere’nin güçlenmesine ve birkaç sene sonra Hindistan’ı işgaline yol açtı.

Ben hayattayım ya!

Fevkalâde merhametli idi. Kendisini öldürmek üzere tertiplenen Kuleli Vak’ası’nda darbenin faillerini, “Ben hayattayım ya!” diyerek affetmek büyüklüğünü göstermiştir. Zamanında siyasî ceza diye bir şey bahis mevzuu olmamıştır. Padişahın demokratlığı bugün bile çok kimseye numune olabilecek derecededir. O zaman Avrupa’da bu hasletlere sahip bir başka hükümdar yoktu. Biraz da bu merhameti sebebiyle bürokratlar arasındaki amansız rekabete engel olamadı. Demokrat, hassas tabiati, nezâket ve merhameti yakınları ve ailesi tarafından istismar edildi. Genç yaşta kahrından ölümünün mühim sebeplerinden birisi de budur. Hatta son zamanlarında tedaviye iltifat etmeyerek âdetâ ölümü bir kurtuluş bilmiştir.

Sultan Mecid, 24 Haziran 1861 tarihinde 38 yaşında vefat etti. Gençliğinden beri vereme mübtelâ idi. Ecdadı içinde en çok sevip hürmet ettiği Sultan Selim’in yanına gömülmesini ve türbesinin onunkinden daha küçük yapılmasını vasiyet etti. Sekiz oğlundan dördü (Sultan V. Murad, Sultan Abdülhamid, Sultan Reşad ve Sultan Vahideddin) padişah olmuştur ki tarihte bir benzeri malum değildir. Çocuklarının tahsil ve terbiyesine itina ettiği gibi, o zamana kadar sarayda görülmedik şekilde biraderi Aziz Efendi’nin de rahat ve serbest yaşamasına imkân vermiştir. Çok çocuğu olmuşsa da, haylisi küçükken vefat etmiştir.

Bezmiâlem Vâlide Sultan'ın mührü.

Üzerinde "Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl/Muhammedsiz muhabbeten ne hasıl?/Zuhurundan Bezmiâlem oldu vâsıl" yazar.

Böyle vâlide sultan gelmedi

Padişahın annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan, padişah anneleri arasında en önde gelenlerindendir. Güzelliği, şefkat ve merhameti, zekâsı ve hayırseverliği ile tanınmıştır. Genç ve tecrübesiz oğlunu müsbet yönlendirmeye çalışmış; sarayda eski terbiyenin en son mümessili sayılmıştır. Saray ve harem, vâlide sultan 1853’te vefat ettikten sonra hiç bir zaman eski ihtişam ve nezihliğini kazanamamış; onun gibi güçlü bir vâlide sultan daha gelmemiştir. Memleketi hayratıyla donatmış, servetini bu yolda harcamıştır. İstanbul ve Mekke’de birer Guraba Hastanesi onun eseridir. Cağaloğlu’nda Dârülmaarif ve Bayezid’deki Vâlide Mektebi, zamanın en parlak maarif müesseselerindendir. Kendi adıyla bir yük gemisi satın almış; liman yaptırarak Mersin’i ihya etmiştir. Dolmabahçe Câmii’nden başka çok sayıda mescid, namazgâh, sebil, çeşme, mektep yaptırmıştır. Fakirlere yardım eder; tekke ve medreseleri himaye ederdi.



Şark dünyasında tecrübeli devlet adamı ve âlimlerin yazdığı siyasetnâmeler, iyi devlet idaresinin yollarını göstermiştir. Siyasetin mektebi olmadığı zamanlarda, hükümdarlar, bu tavsiyelere kulak vermeyi önemsemiştir.

Siyaset, seyislik ile aynı köktendir. At idaresi ne kadar zormuş ki, devlet idaresine de bu isim verilmiştir. Uydurukçanın revaçta olduğu zamanlarda, siyaset kelimesinin, aslında Farsça se (üç) ve Moğolca yasağ (kanun) kelimesinin birleşmesinden meydana gelen ve yasama-yürütme ve yargıyı ifade eden üç kanun manasına seyasa’dan geldiği safsatasına inanılmış; hatta zamanın ideologlarından birisi Acun Siyasası adıyla bir de kitap yazmıştı. Siyasete Frenkler politika der. Eski Yunanca’da aynı zamanda devlet için de kullanılan polis (şehir) kelimesinden gelir. Politikos, devlet idare etme sanatıdır. Poli (çok) ve tik (yüz işareti) kelimelerini birleştirerek, çok yüzlülük diye, yanlış olmakla beraber, realiteye pek münasip düşen bir mana da verilmiyor değildir.

İlmin en üstünü siyaset

Siyaset bir ilim olmakla beraber, mektebi yoktur. Çocuk yetiştirmek gibi tecrübe ile öğrenilir. Tam bu sanatı öğrendiğinde, elinden kaybeden de çoktur. Siyaset, sadece devlet idaresinde değil, insanlarla geçinmek ve ev idare etmek için de lüzumlu görülmüştür. Bunun için “İlimlerin en üstünü tefsirdir. Bundan da üstünü ilm-i siyasettir. Bunu bilmeyen, arzusuna kavuşamaz” demişlerdir.

Bu sebeple tarih boyu filozoflar, âlimler, hatta tecrübeli devlet adamları, siyaset ehline tavsiyeler ihtiva eden eserler kaleme almaktan geri durmamıştır. Eflatun ve Aristo’nun Politici (Siyaset) adlı eserleri çok meşhurdur. Çin’de MÖ VI. asırda Konfüçyüs, İran’da MÖ I. asırda Beydaba başı çeker. İran’da bu gibi eserlere Pendnâme denir. Pend, nasihat demektir. Beydaba’nın meşhur Kelile ve Dimne’sini Abbasî Halifesi Mansur’un saray nazırı İbnü’l-Mukaffa VIII. asırda Arapçaya tercüme etti.

Eflatun ve talebesi Aristo

Siyasetnâme adından da anlaşılacağı gibi, İran tesiriyle bu gelenek İslâm dünyasında da devam etti. Hazret-i Peygamber’in, ardından halife Hazret-i Ömer ve Ali’nin vâlilere yazdığı tavsiyeler, bunun ilk numuneleridir. Daha sonra âlimler, iyi devlet idaresinin nasıl olacağı yönünde yazdıkları eserleri, hükümet adamlarına takdim etmişlerdir. Bunlar mevcut devlet teşkilâtı, hukukî hayat ve cemiyet yapısı hakkında etraflı bilgiler verir. Ayrıca devlet ve cemiyet yapısındaki bozukluk ve deformasyonlara cesurca işaret eder. İfadeler âyet ve hadîslerle desteklenir, tarihî hâdiselerden misaller verilir.

Doğru söze ne denir

Daha IX. asırda İbnü’r-Rebi’in Abbasî halifesi Mutasım’ın arzusu üzerine yazdığı Sülûkü’l-Melik fî Tedbiri’l-Memâlik (Hükümdarın devlet idaresinde tutacağı yol) adlı eseri bu türün en eski örneklerindendir. Aynı devirde yaşamış Fârâbî'nin el-Medinetü'l-Fâzıla eseri, ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini anlatır. Asırlar sonra İngiliz devlet adamı Thomas More’un meşhur Ütopya adlı eserine ilham kaynağı olmuştur.

Farabi

XI. asırda Mâverdî’nin el-Ahkâmü’s-Sultâniye ve Keykâvus’un Kâbusnâme’si zamanın despot hükümdarlarının frenlenmesinde çok müsbet rol oynamıştır. İmam Gazâlî, Kimyâ-yı Seâdet kitabında siyasete uzun bir bahis ayırmıştır. XII. asırda Sühreverdî’nin Nehcü’s-Sülûk ve Şeyzerî’nin Nehcü’l-Meslûk adlı eserleri çok şöhret kazanmıştır.

Türkler de bu hususta Arap dindaşlarından geri kalmamıştır. X. asırda Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilik ve XI. Asırda Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme adlı eserleri tanınmıştır. Kelile ve Dimne ile Kâbusnâme XIV. asırda Türkçeye tercüme edilip zamanın padişahlarına takdime dildi. Amasyalı Hüsameddin Efendi’nin Çelebi Sultan Mehmed'in arzusu üzerine yazdığı Kitâbu Mir'âti’l-Mülûk Osmanlılarda ilk yazılan siyasetnâmedir.

Nizamülmülk

Padişahların şehzâdelere nasihatleri de vardır. Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi’ye atfedilen iki manzum nasihatten başka, Sultan II. Murad'ın oğlu Fatih Sultan Mehmed'e, Yavuz Sultan Selim'in oğlu Kanunî Sultan Süleyman'a nasihatleri meşhurdur.

Gayeye ulaşmak için her yol mübah

Siyasetnâmelerin Avrupa’daki en eski benzeri XV. asırda Floransalı Machiavelli’ye aittir. Il Principe (Hükümdar) adlı bu eseri Sultan IV. Murad tercüme ettirip okumuştur. Machiavelli, siyaseti, ahlâk ve dinden arınmış bir ilim hâlinde takdim eder. Hatta gayeye ulaşmak için her yolu mübah görmeyi ifade eden Makyavelizm tabirinin de babası sayılır. Siyasetnâmeler ise, idarecilerin işlerinin güçlü bir ahlakî zemine oturtulmasını siyasetin esas prensibi olarak görür. Böyle bir zemin oluşturulmadan ülke idaresinde muvaffak olunamayacağını söyler. Adaleti, devletin temeli olarak takdim eder. Şark hükümdarları, teb’ayı memnun ederek saltanatlarını muhafaza etmek maksadıyla da olsa, her zaman tecrübeli devlet adamı ve âlimlerin tavsiyelerini mühimsemiştir. Doğru söyleyeni domuzlu köyden kovsalar da, hükümdarlar kendilerine dürüstçe söylenen sözlere kulak vermeyi tercih etmiştir.

Ne yazık ki, bizde siyaset ilmini öğretmek iddiasındaki fakültelerde ne siyasetnâmelerden bahsedilir, ne de İslâm ve Osmanlı siyaset geleneği anlatılır. Siyasetçiler, bunlardan habersiz yetişir. Avrupalılar, her iyiliğin, Yunan’da doğup, Roma’da gelişerek Avrupa’da kemale erdiğini düşünür; bunun dışındaki dünyayı görmezden gelirler. Bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde de bu fikir, körü körüne benimsenir.

Siyasetnâmelerden bir anekdot

Fars Meliki Şahpur, sarayının dış sütunlarını altından yaptırmıştı. Bu, halkın ve düşmanların gözünde hükümdarın şanının artmasına sebep olmuştu. Şahpur ölüp oğlu başa geçince, israf olarak gördüğü bu sütunları eritmek istedi. Ancak eritileceği zaman sütunların içinin kum dolu olduğu görüldü. Sütunların sırrı yayılınca, hükümdar halkın gözünden düştü. Düşmanları üzerine saldırmak hususunda cesaretlendirdi. Demek ki devletin gücü ve hükümdarın şanı, hazineyle artmaktadır.



Osmanlı tarihinden en büyük 10 isim sayılsa, Evliya Çelebi’nin burada yer alacağına şüphe yoktur. Evliya Çelebi hem parlak kişiliği, hem de emsalsiz eseri Seyahatnâme sayesinde ismini tarihe altın harflerle yazdırmıştır.

Unesco, meşhur seyyahın 400. doğum yılı olan 2011’i, Evliya Çelebi Yılı ilan etti. Bu vesileyle İskoçyalı tarihçi Caroline Finkel, Evliya Çelebi’nin gezdiği yerleri dağ bayır demeyip gezerek dokümanter çekiyor.

Ailesi aslen Kütahyalıdır. Unkapanı’nda 1611’de dünyaya geldiğinde, babası Kuyumcubaşı Derviş Mehmed Zillî, 105 yaşında imiş. 142 yıl da yaşamış. Evliya Çelebi’nin o devirde o zorlu seyahatleri yapabilmesi için gereken zindeliğin, babasından veraseten geçtiği anlaşılıyor. Büyük dedesi, tebdil-i kıyafetle gezen Sultan Fatih’i tanımayıp parolayı bilmediği için surdan içeri almayan, bu sebeple “Yavuz Er imişsin!” diye taltif edilen Yavuzer Sinan’dır. Böylece soyu Ahmed Yesevî’ye kadar ulaşır. Devrin büyük imamlarından Evliyâ Mehmed Efendi’ye hürmetinden babası bu ismi koydu. Annesi Sadrazam Damad Melek Ahmed Paşa’nın akrabası bir Abaza kızıydı.

Seyahat yâ Resûlallah!

Enderun’dan yetişti. Tatlı sesi ve güzel yüzü ile Sultan IV. Murad’ın alâkasını çekti. Hünkâr müezzini ve nedimi oldu. Sultan Kanuni devrinden kalma babasının hoş sohbeti kendisinde seyahat arzusu uyandırdı. Bir Aşure gecesi rüyasında Eminönü’ndeki Ahî Çelebi Câmii’nde kalabalık bir cemaat içerisinde Hazret-i Peygamber’i gördü. Huzuruna varınca; “Şefaat yâ Resûlallah!” diyecek yerde heyecanlanarak; “Seyâhat yâ Resûlallah” demesi üzerine, Hazret-i Peygamber tebessüm buyurup, bu gence hem şefaatini müjdeledi, hem de seyahate izin verdi. O cemiyette bulunan Sa’d bin Ebî Vakkas da gezip gördüklerini yazmasını tavsiye etti. Uyanınca ilk iş rüyasını Kasımpaşa Mevlevîhânesi Şeyhi Abdullah Dede’ye anlattı. Abdullah Dede, rüyayı tabir edip, “İbtidâ bizim İstanbulcağızı tahrir eyle” tavsiyesinde bulundu. Evliyâ Çelebi ilk faaliyeti olan İstanbul gezileri neticesinde başlıbaşına bir İstanbul tarihi sayılabilecek Seyahatnâme’nin birinci cildini yazdı.

Babasının muhalefetine rağmen 29 yaşında ilk seyahatini Bursa’ya yaptı. Sonra Trabzon ve Kırım’a gitti. Girit seferine katıldı. Defterdarzâde Mehmed Paşa’nın müezzin ve musahibi olarak Erzurum’a gitti. Anadolu’nun büyük kısmını dolaştı ve Tiflis ile Bakü’ye kadar uzandı. Azerbaycan ve Gürcistan seferine katıldı. Şam beylerbeyi Mustafa Paşa ile Suriye’ye gitti. 1650’de Melek Ahmed Paşa’nın sadrâzam olunca, maiyetinde gezmeye başladı. Rumeli’yi hep dolaştı. Elçilik heyetinde Viyana’ya kadar gitti. Avrupa’yı gezdi. 1671’de hacca gitti. Mekke’de 8-9 sene kaldı. “22 gazâya katıldım, 50 sene seyahat ettim” der.

Her yerde bir mezar taşı

Senelerce at üzerinde seyahat etmesi, cirit oynaması, iyi silâh kullanması, kendisine çeviklik ve sıhhat kazandırdı. Evlenmedi. Aileden zengindi. Gezmesine imkân verecek memuriyetlerde bulundu. Katıldığı harblerden aldığı ganimetler ve verilen hediyeler ile gezdiği yerlerde yaptığı ticaretten bir servet kazandı. Muhtemelen 1682’de vefat etti. Mezarı Şişhâne’de Meyyitzâde türbesi yanındaki aile mezarlığındaydı. Tek Parti devrinde yol bahanesiyle kaldırıldı. Taşları da bir çukura gömüldü. Mamafih şakacı mizaca sahip olduğundan, gördüğü yerlerde adına mezar taşları yazdırarak diktirirdi.

Evliya Çelebi gerek padişahlar, gerekse devlet erkânıyla ahbablık kurmuş olmasına rağmen, makam hırsına kapılmadı. Ömrünü gezmek, yeni insanlar ve beldeler tanımakla geçirdi. Seyahatnamesinde kendisini “seyyah-ı âlem ve nedim-i benî âdem” diye takdim eder. Gerçekten gezip dolaştığı her yerde güler yüzü ve tatlı dili ile herkese kendisini sevdirmiştir. Nabza göre şerbet vermesini bilir, karşısındakinin huyuna gider, kalender olduğu kadar zeki bir zat idi. Maiyetinde bulunduğu herkesle hoş geçinmek gibi zor bir işi başaran meşhur seyyah, bu sayede meclislerin neş’esi olup, her yerde aranırdı. Yakışıklı ve sevimli idi. Bütün bunlara rağmen çok vartalar atlatmış; fakat her defasında bunlardan sıyrılmayı becermiştir. Nice muharebelere katılmış cesur bir silahşör ve usta bir okçu olduğunu da hatırlamak gerekir.

Ölümsüz bir eser

Evliya Çelebi, gördüğü yerleri ve hâdiseleri dikkatle gözden geçirir, yerlerin tarihini, hâdiselerin sebeplerini anlamaya çalışır; elde ettiklerini mümkün olduğu kadar meraklı bir ifadeyle anlatırdı. Seyahatnamesini eksik bırakmamak için görmediği yer ve hâdiseleri de, ya başkalarından öğrenerek yahud eski kitaplarından alarak görmüş gibi yazmıştır. Şark tarihçilerinin âdeti, her çeşit rivayeti tenkit süzgecinden geçirmeden yazmasıdır. Böylece her çeşit malzeme toplanmış olur. Bu sebeple Seyahatnâme’de bazen tezadlar görülür. Van’da fil doğuran kız, Erzurum’da çatıdan çatıya atlarken soğuktan donan kedi, imparatora padişahın imparatora hediyesi olarak Viyana’ya götürülen atın, etrafını saran şapkalılara bakıp üzüntüsünden ölmesi gibi hoş mübalağalara rastlanır.

Seyyahımız, kelimelerin menşeine öyle meraklıdır ki, bazen şehir isimlerinde gülünç benzetmeler yapar. Meselâ kalesi angarya ile yapıldığı için Ankara’ya böyle dendiğini söyler. Sultan Fatih ile eli kesilen mimarın muhakemesini anlatan ve eski İran mitolojisinden alınma menkıbe veya kitabesinde Kürtlere beddua edilen Muş’taki çeşme gibi nice rivayetler ihtiyatla değerlendirilmelidir. Hele Hezarfen Ahmed Çelebi figüründen, her şeyi en ince teferruatına kadar yazan Osmanlı tarihçilerinin ve arşivlerin ehemmiyetine rağmen hiç bahsetmemesi, bu kişinin hayalî bir şahsiyet olduğu hissini uyandırmakla beraber, mantık ölçüsüne vurulmadan her yerde kabul görmüştür.

Kendinden sonrakilere tarih ve coğrafya sahasında büyük bir hazine olarak bıraktığı ölümsüz Seyahatnâme, çarşılarından muharebe meydanlarına kadar o devrin renkli bir albümü gibidir. Aslı 10 cilddir. İstanbul’da beş ayrı yazma nüshası vardır. Eserin imlâsındaki tutarsızlık, her memleketin ağzına göre kaleme alınmasından ileri gelir. Bu bakımdan büyük bir diyalektik malzeme teşkil eder.



Eskiden bir dinin mensuplarına millet demek âdetti. İslâm milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti gibi. Nitekim İlmihal kitaplarında “Din ve millet, ikisi birdir” yazardı. Millet kelimesinin mânâsı sonradan başkalaştı.

Eskiden çocuklara “Rabbin kim? Kitabın ne?” suallerinin cevaplar öğretilirdi. Çocuk Âdem aleyhisselâmın zürriyetinden, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden ve İbrahim aleyhisselâmın milletinden olduğunu öğrenirdi.

İngilizlere karşı Kahire gösterilerinde ayyıldızlı bayrak taşıyan Mısırlı hanımlar (1919)

Millet-i Osmâniyân!

Millet, Arapça bir kelimedir. Aynı dine mensup olanları ifade eder. Kur’an-ı kerimde Hazret-i İbrahim’in milletine uymak emrolunur. Niçin İbrahim milleti? Çünki zamanında kendisinden başka tevhid inancını taşıyan kimse yoktu. Etrafından hemen herkes putlara tapınırken, o tek tanrıya ibâdet etmekteydi. Kur’an, Allah’ın kendisini bütün insanlara ve inananlara imam, önder yaptığını söyler. Tevhid inancı sonraki nesillere bu peygamberden intikal etmiştir. Semâvî dinlerin hepsi kendisini büyük bilir ve inanır. Bütün dinlerdeki itikadî ve ahlâkî prensipler hep O’ndan intikal etmiştir.

Kudüs'te Rum milletinin mukaddes Çarşamba âyini

Bundan dolayıdır ki İslâm inancında, Müslümanlar Hazret-i Muhammed’in ümmeti ve Hazret-i İbrahim’in milleti olarak vasıflandırılır. Eski ilmihal kitaplarında “Din ve millet, ikisi birdir”, diye geçer. Meselâ Sultan Fatih devri ulemâsından Muhammed İznikî’nin, baş sayfasındaki mızrağa benzer motiften dolayı halk arasında Mızraklı İlmihal diye şöhret bulmuş Miftâhül-Cenne kitabında böyle yazar. XII. asır İslâm âlimi Şihristânî’nin dünya milletleri ve dinî fırkalar üzerine yazılmış en eski ve en mükemmel eserlerden biri kabul edilen el-Milel ve’n-Nihâl’de (Milletler ve Mezhepler) de millet tabiri din mensupları için kullanılır.

Osmanlı Devleti’nde gayrımüslim teb’a dinlerine göre gruplandırılmış ve hepsine dinî/hukukî imtiyazlar tanınmıştı. İslâm milleti, Rum (Ortodoks) milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti gibi. Buna “millet sistemi” denir. Gayrımüslim milletlerden her birinin ruhânî reisleri, devlet ile bu millet arasındaki resmî birer temsilcidir.

Kayseri Ermenileri

Slogan milliyetçiliği

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi der ki: “Milliyet, aynı vatanda doğup yetişenlerin, din, örf, âdet ve menfaat birliğidir. Doğuşta ele geçer. İslâm dini, bu milliyetçiliğin ayrılmaz parçasıdır. Milliyetçilikten çok faydalanmak için çalışmayı, sevgiyi, başka milletlere de aynı hakları sağlamayı, adaletten, sosyal haklardan eşit olarak istifade edilmesini emreder. Milliyetçilik, aynı dine bağlı, aynı dili konuştuğu, aynı topraklarda yaşadığı, müşterek bir maziye ve ideale sahip insanların, birbirine yakınlık duyması; mensubu olduğu milletin saadet, refah ve ilerlemesini arzu edip bu yolda gayret sarfetmesidir. Irkı ön plana çıkarmak, kafatası ölçmek yoktur. Bir de otoriter rejimlerin, halkı baskı altına tutmak için kullandığı slogan milliyetçiliği vardır. Nitekim Komünist memleketlerde II. Cihan Harbi’nde cephede döğüşüp şeref kazananlar, geri dönünce hükümeti ele geçirmesinler diye kurşuna dizildiler. Kur’an-ı kerim, insanların hep bir ana ve babadan geldiğini, üstünlüğün ancak Allah korkusuyla olduğunu söyler. Müslümanlar bölünürse, birbirleri ile çarpışmak tehlikesi baş gösterir. Bu ise milliyetçiliğe sığacak bir şey değildir.”

Bugün kullanılan millet kelimesinin Arapça’daki karşılığı kavim, şa’b ve kabiledir. Kur’an-ı kerim insanların birbirini tanıyabilmek üzere şa’b ve kabilelere ayrıldığını söyler. Bir kavme mensup olmak, soyunu tanımak, kavmini sevmek kötülenmemiştir. Kötülenen, üstünlüğü soyda zannetmek, gülünç zanlarla başkalarını aşağı görmektir.

Osmanlı Kudüs'ünde bir Yahudi ailesi

Nereden nereye…

Milliyetçiliğin bugünki gibi anlaşılması İttihatçılarla başlamıştır. Gerçek milliyetçilik anlayışından mahrum, çoğu Türk aslından bile olmayan bu komitacılar, harbden harbe sürükledikleri imparatorluğun çökmeye yüz tuttuğunu görünce, kendilerince bir ideale sarıldılar: Türkçülük. Ziya Gökalp’in ideologu olduğu bu fikirle zafere ulaşacaklarını düşündüler. Esir Türkleri kurtarma hülyasına kapıldılar. Bu istikamette önce imparatorluğu ulus-devlet hâline getirmeye koyuldular. Avrupalıların Turkification (Türkleştirme) dediği icraata giriştiler. Ege sahillerinden 120 bin Rum’u sınırdışı edip, milyona yakın Ermeni’yi Suriye çöllerine sürdükten sonra, Müslüman teb’aya yöneldiler. “Ne mutlu Türküm diyene!” vecizesi, daha 1911 yılına aittir. Avrupalılar, bu toplu intiharı şaşkınlıkla izliyordu.

Ziya Gökalp

Önce Arnavutlar o zamana kadar görmediği kötü muameleler sebebiyle ayaklandı. Arnavutluk ve Kosova elden gitti. Ardından İttihatçıları, kendi çocuklarını Avrupa mekteplerinde okuturken, Arapça konuşmayı yasaklayıp çocuklarını Türk mekteplerinde okumaya zorlamakla suçlayan Araplar ayaklandı. Uçsuz bucaksız İslâm toprakları elden çıktı. Rumları korumak bahanesiyle Yunanlılar Anadolu’yu işgal etti. Tam Kürtlere sıra gelmişti ki imparatorluk çöktü. Bu sayede Esir Türkler daha büyük bir esaretin pençesine düştü. İttihatçıların büyük kısmı, Ankara hareketine sızarak emellerine kaldıkları yerden devam etmeye çalıştılar. Millet yerine Moğolca hisse mânâsına gelen ulus kelimesini koydular. Bugüne kadar süren ve herkesin başına belâ olan düşmanlıkların tohumlarını attılar.



Osmanlı Devleti’nin altı asır yaşamasının sırlarından birisi, devlet adamı yetiştirmeye verilen ehemmiyettir. Bu maksatla daha ilk yıllarda sarayda bir mektep kurulmuştur. Buradan, koca imparatorluğu idare eden, müstesna meziyetlere sahip nice vezirler, serdarlar çıkmıştır.

Devlet adamı olarak yetiştirilmek üzere saraya alınan gençler, Enderun Mektebi’nde burada ciddî bir tahsil görür. Sıkı bir terbiye altında bir anları bile boş geçmezdi. Burada tahsil müddeti takriben 14 senedir. Talebe, güneş doğmadan evvel kalkar. Enderun hamamında yıkanır. Sabah namazını ağalar mescidinde padişahla beraber kıldıktan sonra kahvaltı edip derse başlar. Bu derslerin hocaları saray mensuplarından olduğu gibi, dışarıdan da meşhur âlimler hoca olarak getirtilir.

Topkapı Sarayı'nda Enderun Mektebi'nin bulunduğu kısım

Bamyalar-Lahanalar

Başta Kur’an-ı kerîm, kıraat, tecvid, ilmihâl dersi verilir. Sonra tefsir, hadîs, kelâm, fıkıh, şiir ve inşâ, musıki, astronomi, geometri, coğrafya, tarih, mantık, edebiyat ve hikmet okutulur. Öğleden sonra, yüksek zâbitler tarafından spor ve tâlim dersleri verilir. Talebe, gerektiğinde uhdelerine tevdi olunmuş saray vazifelerini yerine getirir. Bundan sonra serbest saatler vardır. Yatsı namazından sonra yatılır. Enderun’da, spor müsabakaları yaygındır. “Bamyalar” ve “Lahanalar” adıyla iki spor klübü bile vardır. Müsabakalarını padişah da seyreder. Her iki takımdan nişan rekoru kıranlar için nişan taşı dikilir. Padişahlar bu takımdan birini tutar. Çelebi Sultan Mehmed’in vaktiyle valilik yaptığı Amasya ile Merzifon’un gençleri müsabaka yapardı. Merzifon’un lahanası, Amasya’nın bamyası meşhur olduğu için iki takıma bunlar sembol olmuştur. Lahanacılar yeşil, bamyacılar mavi kadife esvap giyer.

Ağalar arasında bir hobisi olmayan, bir sanat ile uğraşmayan yok gibidir. Sultan Kanunî devri vezirlerinden Dâmâd Lütfi Paşa fıkıh âlimi idi. Devlet adamlarına, bilhassa vezirlere tavsıyeleri ihtivâ eden Âsafnâme adlı eseri meşhurdur. Enderun’dan meşhur sanatkârlar çıkmış; hatta bu sanatlarıyla tanınmışlardır: Nakkaş Hasan Paşa, Kemankeş Mustafa Paşa, Hattat Hasan Paşa gibi. Bazıları da Enderun’daki hizmetleriyle şöhret bulmuştur: Tırnakçı Hasan Paşa, Sarıkçı Mustafa Paşa gibi. Ağaların kendi aralarında birbirlerine taktıkları lakaplar, sonradan devlet adamı olduklarında da kullanılmıştır: Pılak Mustafa Paşa, Kavanoz Ahmed Paşa gibi. Pılak, Arnavudça, yuvarlak, şişman demektir. Bazılarının da Enderun’a gelmeden önceki isimleri kullanılmıştır. Uluç Ali veya Cağaloğlu Sinan gibi. Uluç, Kılıç Ali Paşa’nın önceki ismi olan Culyo’dan bozmadır. Cağaloğlu Sinan Paşa ise Cenevizli kont Cigala’nın oğlu idi.

(Solda) Topkapı Sarayı'nda lahanacı ve bamyacılar âbidesi. Lahana taşını, Sultan III. Selim; bamya taşını da Sultan II. Mahmud diktirmiştir. (sağda) Çengelköy'de Lahanacılar âbidesi

Sarayda terbiye olmayan…

Enderûn ağaları ve içoğlanları bekârdır. Zamanı gelen enderûn ağaları, sancakbeyilik gibi muhtelif vazife ve rütbelerle enderûndan çırak edilir. Gerekirse harem-i hümâyundan çırak edilecek câriyelerden biriyle de evlendirilir. Enderun’da otuz yaşından büyük kimse pek kalmaz. Bu ağalar, hem üstün meziyetleri sebebiyle gönderildikleri vazifeleri bihakkın yerine getirirler; hem de zevceleriyle beraber sarayda aldıkları terbiyeyi halka aksettirirler. Nezâket ve terbiyenin, saraydan İstanbul’a, oradan da bütün Osmanlı ülkesine yayıldığı söylenir; “Sarayda terbiye olmayan, hiçbir yerde olamaz!” denir.

Enderûn’dan içlerinde Davud Paşa, Hersekzade Ahmed Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Dâmâd İbrahim Paşa, Sinan Paşa, Sokullu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Şehid Ali Paşa gibi meşhur zâtların da bulunduğu 64 sadrâzam yetişmiştir. Ama Osmanlı devlet ricâlinin hepsi Enderûn’dan değildir. Ordudan, birûn halkından, akağalardan, kâtiplerden yetişen, hatta halktan bu makama getirilen vezirler olmuştur. İş, liyâkat ve talihe bakar. Şurası bir gerçektir ki, hem Enderun-ı Hümâyun ağaları, hem de Harem-i Hümâyun cariyeleri fevkalâde yüksek meziyetli, estetik duyguları gelişmiş zâtlardı. İşte Osmanlı’nın muvaffakiyet sırlarından birisi de budur: Devleti elitler idare eder, ayak takımı değil. Ama bu elitler servet veya nesep eliti değildir. Halka rol modeli olabilecek hakikî seçkinlerdir.

Bir hayalin sonu

Padişahların Topkapı Sarayı’nı terk etmesiyle, Enderûn ehemmiyetini kaybetmeye başladı. Bu parlak mektebe de artık talebe alınmaz oldu. Enderûn mektebinin fonksiyonunu yerine getirmek üzere zamanın icapları üzere Mekteb-i Mülkiye kuruldu. Galatasaray Acemî Oğlanlar mektebi de sonradan Galatasaray Sultanîsi’ne (liseye) dönüştürüldü. Sultan II. Mahmud 1833’de bütün Enderûn teşkilâtını lağvetti. Mâbeyn-i Hümâyun adıyla yeni bir Enderûn teşkil etti. Mâbeyn, arasındaki demektir. Sarayın içi (harem) ile dış dünya arasında kaldığı için bu ismi almıştır. Mâbeyn Müşirliği kurularak çuhadar, rikâbdar, sırkâtibi gibi memurların vazifesi buraya verildi. Tülbend ağası, esvapçıbaşı oldu. Mâbeynciler kapıcıbaşıların; yaverler çavuşların; mâbeyn müşiri de hasodabaşının yerini aldı. Sır kâtibi, mâbeyn kâtibi oldu.

Bu devirde harem teşkilâtı aynı kaldı. Osmanlı saray teşkilâtı giderek Avrupa’daki küçük krallıkların saray teşkilâtları gibi gösterişsiz bir hâle geldi. Son devirde Enderûn erkânı, sadece Topkapı Sarayı’nın hizmetini görüp hazîne ve mukaddes emânetlerin muhâfızları ile merâsim hademesi durumuna geldi. Sarayda ecnebi misafirlere yemek verileceği zaman Enderun hademesi hizmet eder; güzel endamları, beyaz eldivenli ihtişamlı kıyafetleri ve an’anevî nezâketleriyle göz doldururdu. Enderûn mektebi de bu memurların yetişmesi için faaliyet gösteren orta dereceli bir mektep olarak varlığını sürdürdü. Cumhuriyetten sonra Topkapı Sarayı müzeye dönüştürülerek Enderûn erkânı bir müddet müze memuru olarak faaliyet icrâ ettiler.

(Solda) Topkapı Sarayı'nda Enderun Kütüphanesi. (Sağda) Ederun içoğlanı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter