Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Günümüzde hükümetler diledikleri gibi hareket edebilirler. Hatta mecliste de çoğunluk teşkil ettiği için istedikleri kanunu çıkarabilirler. Anayasayı bile değiştirebilirler. Osmanlı padişahı böyle miydi? Eski hukukumuzda halkın hükümdara itaat etmesi şarttır. Bu da adalete uymak şartına bağlıdır. Hükümdar, kendisi dışında konulmuş ve asla değiştiremeyeceği kaideler ile çepeçevre kuşatılmıştır. Bunların büyük bir kısmı şer’î prensiplerdir. Bir kısmı da geleneklerle önceki hükümdarların koyduğu kanunlardır. Sultan Fatih’in meşhur kanunnâmesinde, “Bu kanun, atam dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâdım, nesilden nesile bununla âmil olalar!” diye yazılıdır.

DİLLERE DESTAN HASSASİYET

Padişah, şartlar gerektirirse ve kendisinde de bu gücü hissederse, bu kanunları değiştirip yerine kendisi kanun koyabilirdi. Ama şer’î esasları değiştiremezdi. Kanun koyarken de keyfî davranamazdı. Geleneklere çok ehemmiyet verildiği bir devirde, padişahın bunlara aykırı davranması kolay değildi. Padişahların, hukuka ve geleneklere uymak hususundaki hassasiyeti dillere destandır. Öyle ki Sultan Süleyman’a Kanunî unvanının verilme sebebi, yalnızca kanun yapması değil, kanunlara titizlikle riayet etmesiydi. Nitekim bu inceliği sezen bazı Avrupalılar, “Sultan Türklere; Kur’an da sultana hükmeder” demekten kendilerini alamamışlardır.

AZAT KAĞIDI GETİR

1522 senesinde Divan’da görülen bir davada şahit icab etti. Sadrazam Makbul İbrahim Paşa şahit olmayı teklif ettiyse de, Rumeli kazaskeri Fenârîzade Muhyiddin Efendi, sadrazamın köle olduğunu ileri sürerek şahitliğini kabul etmedi. Şer’î hukukta kölenin şahitliği makbul değildir. Bunun üzerine paşa, bunu aynı zamanda eniştesi olan Kanunî Sultan Süleyman’a şikâyette bulundu. Padişah, kazaskerin muamelesinin hukukun gereği olduğunu söyledi ve eniştesini azatladı. Bu sefer de kazasker, paşanın tek taraflı beyanını kabul etmeyerek azat kâğıdı (ıtkname) getirmesini istedi. Paşa ertesi gün padişahtan azat kâğıdı getirince, şahitliği kabul olundu.

NÂMEŞRU NESNEYE EMR-İ SULTANÎ OLMAZ!

Kapitülasyonlarda ecnebilerin şahitliğinin mahkemelerde kabul edilmesine dair hükme şeyhülislâm Ebussuud Efendi “Nâ-meşru olan nesneye emr-i sultanî olmaz!” [Hükümdar, hukuka aykırı bir şeyi emredemez] diyerek karşı çıkmış; bunu cahil bürokratların yazdığını söylemiştir. İşte Ebussuud Efendi’ye dünya çapında bir hukukçu olarak itibar kazandıran da bu hassasiyettir. Misallerden de anlaşıldığı gibi, zannedilenin aksine, Osmanlı padişahı hiçbir zaman dediği dedik bir hükümdar olmamıştır. Gücü, modern Avrupa monarşilerindeki hükümdarlardan fazla değildi.

SENİ KANUNA ŞİKÂYET EDERİZ!

Adalet, Osmanlı Devleti’ni asırlarca ayakta tutan mühim bir esas olarak görülmüştür. Bu hissin zayıflaması da, devletin çöküşünün hem sebebi ve hem de neticesi olmuştur. Padişahlar bile, hukukun önünde boyun eğmişlerdir. Nitekim seferden dönerken, askerinin, ekinlerini çiğnediklerinden yakınan köylüye, Kanunî Sultan Süleyman; “Peki bizi kime şikâyet edersin?” diye latife edince, köylü; “Seni kanuna şikâyet ederiz, kanuna!” demiş; padişah da bu cevaptan çok memnun olmuştu. Osmanlılarda adalete verilen bu ehemmiyet, yakın ülkelerdeki halk arasında kendilerine büyük bir itibar kazandırdı. Hatta Hıristiyan Balkan halkları, kendilerine hüsnü kabul gösterdiler.

BU BERAT BENDE OLDUKÇA

Sultan II. Mahmud, bir teravih namazında kendi yaptırdığı Nusretiye Câmiine gitti. Namazı hünkâr müezzininin kıldırmasını istedi. Ancak câmi imamı, elinde padişahın verdiği namaz kıldırma beratı oldukça, mihrabı kimseye veremeyeceğini söyleyince padişah razı oldu. Sultan III. Mustafa, Mora ihtilâlinin bastırılmasında yararlık gösteren müderris Osman Efendi’yi iki rütbe birden yükselterek taltif etmek istedi. Şeyhülislâm Mirzazâde Said Efendi, kanuna muhalif olduğunu söyleyerek buna yanaşmadı.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslâm tarihinde resmî hafta tatili mefhumuna pek rastlanmaz. Esasen İslâm dini insanın gücü yettikçe çalışmasını tavsiye eder. Cuma bile dinî tatil değildir. Kur’an-ı kerim, Cuma namazı kılınırken alışverişi bırakmayı; namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılarak Allah’ın lûtfundan rızkını aramayı buyurur. Dolayısıyla mecburî hafta tatili, bu mefhum ile pek uyuşmaz. Nitekim tatil, atâlet, âtıl gibi sözlerle aynı kökten gelir. Çalışmamak demektir.

Ancak hükümetler, ihtiyaç sebebiyle memur ve talebelere ihsan kabilinden haftanın bir gününü tatil edebilir ve etmiştir. Nitekim medrese talebelerine çamaşır yıkamak gibi hususî işlerini yapmaları, koltuk dersleri denilen yardımcı dersleri almaları, kitaplarını temin edip ders notlarını istinsah (kopyalama) ve mütâlaa eylemeleri maksadıyla haftada bir gün tatil verilirdi. Osmanlılarda bu gün Salı idi. Buna sonradan Cuma da eklendi. Bu günlerde ders yapılmazdı. Şeyhülislâm Molla Fenâri buna Pazartesiyi de ilâve etti. Böylece medreselerde haftanın üç günü görünüşte tatil idi. Arap beldelerindeki medreselerde de Cuma bütün gün ve Perşembe öğleden sonra tatil yapılırdı.

MEMURLAR GERİ KALIR MI?

Tanzimat’tan evvel pek mazbut olmamakla beraber resmî daireler de Çarşamba veya Perşembe günü tatil edilirdi. Memurlar bugünde evlerinin ihtiyaçlarını görür; daireler temizlenirdi. Ehl-i zevk olanlar aileleriyle İstanbul’un namlı mesirelerine giderdi. İlk zamanlar Cuma tatil değildi. Cuma namazları her dairede minber konulup mescid ittihaz edilen bir odada veya yakın bir câmide kılınıp, mesaiye devam olunurdu. Memurların çok, mesainin de sıkı olmadığı devirlerdi. Mesai başlangıcında karşıdan gelenlere bir saat, adalardan gelenlere iki saat tolerans gösterilirdi. Mesai bitimi de böyle idi. Çoğu memurlar evrakların konduğu torbaları alıp evde çalışır; hazırladıkları dosyaları getirip yenilerini alırdı. Devlet dairelerinde herkesin oturacağı kadar masa, sandalye bile bulunmazdı.

CUMA RESMİ TATİL OLUYOR

1241/1826’dan itibaren Cuma günü memurlar ve medreseler için hafta tatili yapıldı. Mektep ve medreselerin ayrıca Perşembe günleri de tatil yapmaları hükme bağlandı. Gayrımüslimlerin dinî günleri de bu dinden olan memurlar için tatil günleri idi. Gayrımüslim mektepleri Perşembe ve Cuma günleri tedrisatta bulunur; Yahudi veya Hıristiyan oluşlarına göre Cumartesi veya Pazar günü tatil yapardı. Böylece insanların rahatça Cuma gününe mahsus ibadetlerini yapabilmeleri düşünülmüştü. Dükkânlar için tatil mecburiyeti yoktu. Ramazan ayı medreselerde, Şeker ve Kurban bayramları bütün yurtta memur ve talebeler için tatil idi. Ayrıca mevlid kandili, padişahın doğum ve tahta çıkış günü tatil idi. 1908’den sonra II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 10 Temmuz da ilk millî bayram olarak tatil edilmişti. 1924 yılında çıkarılan kanun ile Cuma günü bütün resmî daireler, mektepler ve dükkânlar için resmî tatil kabul olundu. İşin enteresanı şudur ki, Cuma’nın resmî tatil oluşu, ilk defa cumhuriyet hükümetinin tercihidir. 1935‘te hafta tatili Pazar’a alındı. Bugün Fransız işgali görmüş Cezayir, Tunus gibi Kuzeybatı Afrika ülkeleri hariç, İslâm ülkelerinin hemen hepsinde Cuma resmî tatildir. Mektepler Perşembe de tatil yapar. Çoğunda Hıristiyan bayramları da tatildir.

CUMARTESİ İŞ GÖRENE ÖLÜM!

Allah’ın yer ve gökyüzünü altı günde yaratmasından ilhamla, Yahudîlikte haftanın yedinci (sebt) günü mukaddes sayılarak ibadete tahsis edilmiştir. Nitekim Tevrat, sebt günü çalışmayı yasaklar. Bu gün iş görenin cezası ölümdür. Sebt gününde yapılması yasak olan işler şunlardır: Odun toplamak, ateş yakmak veya söndürmek, yemek pişirmek ve haşlamak, seyahat, yük taşımak, iş idare etmek, tarla sürmek, ekmek, biçmek, demet yapmak, harman kaldırmak, tahıl ayıklamak, öğütmek, elemek, yoğurmak, yün kırkmak, yıkamak, döğmek, boyamak, eğirmek, örmek, dokumak, iplik bükmek, ip düğümü atmak veya çözmek, dikiş dikmek, kumaş kesmek, avlanmak, hayvan boğazlamak, hayvan derisi yüzmek, tuzlamak, tabaklamak, postun tüylerini kazımak, yazı yazmak, bina yapmak veya yıkmak, çekiçle vurmak, yük taşımak, elektrikli eşya kullanmak, havradan başka bir yere gitmek üzere otomobile binmek gibi işlerdir. Karai denilen Yahudi mezhebinde, ilâveten, ışık yakmak, banyo yapmak, akan suyu kullanmak, kapalı bir kabı açmak, gömlek üzerine palto, ceket vs. giymek, dünya kelâmı konuşmak da yasaktır. Dindar Yahudiler, Cumartesi işçisi (sabbath-goy) tutar ve kendilerine yasak olan işleri ona yaptırırlar. Bunun İsrail’deki Filistinlilerin menfaatine olduğunu söylemeye lüzum yoktur herhalde. Hıristiyanlar sebt yerine, pazara ehemmiyet verir. Ancak Yahudîler gibi bu güne kudsiyet atfetmez. Kendi tercihleriyle çalışmadıkları bugüne mahsus âyinleri vardır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarihte en iyi hükümdarlar bile, tebasını hakkıyla memnun edememiştir. Merhametiyle tanınan üçüncü halife Hazret-i Osman da bunlardandır. Zamanında memurlardan bazı şikâyetler oldu. Her yerde halifeye hakaret ederek dolaştığı için Mısır’a sürülen Yemenli bir Yahudi dönmesi Abdullah bin Sebe, yanına topladığı memnuniyetsizleri halifeye karşı ayaklandırarak 4000 kişi ile Medine’ye yürüdü. Irak’tan da bu kadar kişi gelerek halifenin evini sardılar. Bu arada Hazret-i Ali’ye haber gönderip kendisini halife yapmak istediklerini söylediler. Hazret-i Ali bu teklifi kabul etmediği gibi, iki oğlunu halifeyi korumak üzere gönderdi.

Necef’teki Hazret-i Ali Camii ve türbesi hergün ziyaretçi akınına uğruyor.

GÖMLEĞİ ÇIKARMA!

İbni Ömer, istifa ederse, bunun kötü bir çığır açacağını, her önüne gelenin ayaklanıp halifenin istifasını isteyeceğini söyledi. Halife, Hazret-i Peygamber’in “Sana bir gömlek giydirecekler, bunu sakın çıkarma!” hadîsini halifelikle tabir edip istifaya yanaşmadı. 20 gün sonra halifeyi koruyan askerler öldürüldü. Başlarındaki halifenin damadı Mervan ağır yaralandı. İsyancılar eve girmeye muvaffak olup, halifeyi Kur’an-ı kerîm okurken şehid ettiler. Cenaze üç gün sonra evden çıkarılıp, gece Bakî kabristanında defnolunabildi. İslâm topluluğuna ilk fitne ateşini salmış olan İbni Sebe daha sonra Hazret-i Ali’ye yanaşmak istediyse de yeni halife iltifat etmeyerek Medâyin’e sürdü. Buna rağmen İbni Sebe, Hazret-i Ali’de ulûhiyyet sıfatları bulunduğunu söyleyip etrafına adam toplamaktan geri durmadı.

Hazret-i Osman, evi sarılı iken, bacanağı Hazret-i Ali’yi Cuma namazı için vekil yapmıştı. Vefatından sonra da halife oldu. Hemen bütün vâlileri azletti. Şam’a Abdullah bin Abbas’ı tayin ettiyse de, kabul etmedi. “Muaviye’yi azletme! Orada eski bir vâlidir. Fitneye sebep olur” dedi. Halife vazgeçtiyse de bir sene sonra yine azletti. Halk, Hazret-i Ali’nin vâlilerinden de hoşnud olmadı. Bu arada Şam’da binlerce kişi Hazret-i Osman’ın kâtillerine kısas yapılması için ayaklandı.

DEVENİN ETRAFINDA HARB

Mısırlı kâtiller Medine’ye hâkim olunca, Hazret-i Ali hükümet merkezini Kûfe’ye nakletti. İsyancılar Mekke’ye gelerek Hazret-i Talha, Zübeyr, Numan bin Beşir gibi sahabileri öldürmeye yeltendi. Bunlar da, hacca gelmiş olan Hazret-i Âişe’nin etrafında toplanıp beraberce Irak’a sığındı. İsyancıların ileri gelenlerinin telkiniyle kendisine taarruz edildiğini düşünen Hazret-i Ali, mültecilerin üzerine yürüdü. Böylece harb başladı. Hazret-i Âişe’nin bindiği devenin etrafında cereyan ettiği için buna Cemel (Deve) Vak’ası denir. Hazret-i Talha ve Zübeyr şehid düştü. Mısırlı isyancılar, Hazret-i Ali’nin askerleri arasına karıştı.

Şam vâlisi Hazret-i Muaviye, kâtillere kısas yapmaya teşebbüs etti. Hazret-i Ali ise fitne sebebiyle kâtillerin masumlar arasına karıştığını söyleyerek bunu önledi. Hazret-i Muaviye, halifenin, aslî vazifesi olan kısas emrini tatbik etmediği için vazifesinden ıskat olunacağını ictihad etti. Hazret-i Peygamber, Hazret-i Muaviye’ye, “Halife olduğun zaman, vazifeni iyi yap! İyilere iyilik et. Kötülük yapanları da, afv eyle!” demişti. Bu söz, kendisinin ileride halife olacağını haber veriyordu. Bu hâdiseler üzerine Hazret-i Muaviye, halifelik zamanının geldiğine hükmetti.

DİPLOMATİK DEHÂ

Hazret-i Ali, meşru halife olduğu için, kendi ictihadına göre bâgî saydığı Hazret-i Muaviye üzerine yürüdü. İki ordu Suriye’nin Fırat kenarındaki Sıffîn ovasında karşılaştı. Birkaç ay süren muharebelerde iki taraf da galip gelemedi. Sahâbenin ileri gelenlerinden Hazret-i Ammar başta olmak üzere binlerce kişi öldü. Bunun üzerine Hazret-i Muaviye mızrakların ucuna mushaf asarak ateşkes istedi. Kur’an-ı kerîmin hakemliğini teklif etti. Diplomatik dehasını gösteren emsalsiz tedbiri ile binlerce insan kanının dökülmesine mâni oldu. Hazret-i Ali, Ebu Musa Eş’arî‘yi; Hazret-i Muaviye de, Amr bin Âs‘ı hakem tayin etti. İkisi aralarında anlaşıp, karışıklıkların sona ermesi için Hazret-i Ali’nin hilâfetten azledilmesini uygun gördü. Ancak yeni halife hususunda hakemler anlaşamadı. Hazret-i Ali ordusundakiler, hakemlerin hükmünü kabul etmedi ve iki ordu geri çekildi.

Bundan sonra Şam’da ve Kûfe’de iki halife hüküm sürmeye başladı. Bu hâdiselerde Sahâbenin bazısı Hazret-i Ali, bazısı Hazret-i Muaviye’nin ictihadını benimsedi. İbni Ömer gibi üçüncü bir kısım ise tarafsız kaldı. Hatta Hazret-i Ali’nin kardeşi Ukayl, Hazret-i Muaviye’nin yanındaydı. Hazret-i Ali tarafdarlarından bir grup, hakeme müracaat ettiği için Hazret-i Ali’ye düşman oldu ve ayrıldı. Bunlara Hâricî denildi. Hâricîler, meselenin nihaî halli için Hazret-i Ali, Hazret-i Muaviye ve Amr bin Âs’ı öldürmeye teşebbüs ettiler. Aynı gün üç ayrı şehirdeki câmilerde sabah namazı esnâsında yapılan bu suikastlerde, Hazret-i Ali şehid oldu. Hazret-i Muaviye yaralandı. Hastalığı sebebiyle o gün câmiye çıkamayan Amr bin Âs kurtuldu. Hazret-i Ali’nin oğlu Hasen‘e biat edildi. Hasen, 6 ay kadar sonra, umumî af, maaş ve kendisinin veliahdlığı şartıyla halifeliği Hazret-i Muaviye’ye devretti. Böylece Hazret-i Peygamber’in, “Benim bu oğlum seyyiddir. Bununla Allah müminlerden iki tâifenin arasını bulur” sözü çıktı. İki tarafın mümin olduğu da bu sözden anlaşıldı. Siyasî ihtilafın son bulduğu bu seneye İslâm tarihinde âmü’l-cemaa (birlik senesi) denir.

KARDEŞLERİMİZ BİZDEN AYRILDI

Bu siyasî hâdiseler, İslâm hukukunun inkişafına hizmet etmiştir. Fıkhın baği kısmı, bu hâdiseler sayesinde yazılabilmiştir. Âlimlerin çoğu bu ihtilafta Hazret-i Ali’nin haklı olduğuna; ancak her ikisinin de ictihad ettiğine, hakkın tecellisi için uğraştığına, birbirlerine düşmanlık beslemediğine, bu sebeple ikisine de bir şey söylenemeyeceğine hükmetmiştir. Nitekim Kur’an-ı kerîm, sahâbenin birbirini çok sevdiği ve Allah’ın hepsinden ebedî râzı olduğunu söyler. Meselâ, Sıffîn esnasında, Bizans İmparatoru II. Konstantin, sınırdaki İslâm şehirlerine rahatsızlık veriyordu. Hazret-i Muaviye ona: “Bu sarkıntılıktan vazgeçmezsen, şimdi efendimle sulh yapar; onun askerinin kumandanı olur; oraya gelip, şehirlerini yakarım. Seni domuzlara çoban yaparım” diye mektup yazdı. Hazret-i Muaviye, Sıffîn harbi sırasında, Hazret-i Ali’ye mektupla fıkhî sualler sorardı. Yine o günlerde Hazret-i Ali bir hutbesinde: “Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Kâfir ve fâsık değildirler. İctihadları öyle oldu” dedi.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Evlâd-ı fâtihân, Rumeli’de oturan Rumeli fâtihlerinin torunları ile fetihler genişledikçe buraya Anadolu’dan getirilip yerleştirilen Türkmenlere verilen isimdir. Bunlardan bir askerî teşkilât kurulmuştu. Yörük vilâyetleri de denilen Manastır, Pirlepe, Florina, Cuma, Tikveş, Radoviş, İştip, Doyran, Ustrumca, Avrethisarı, Yenice, Vodina, Serez, Demirhisar, Zihne, Drama ve Langaza şehirlerinde yaşarlardı. Çoğu Konya civarından getirildiği için yerli halk bunlara Konyar derdi.

KONYA'DAN GELMİŞİZ!

Rumelililerin çoğunun Konya’dan geldiğini söylemesini yadırgamamak lâzımdır. Çünki Konya büyük bir vilâyettir. Karaman, Mersin, Antalya, Niğde ve Aksaray’ı içine alırdı. Selçuklu saltanat merkezi olduğu için, kalabalık bir Türk nüfusunu barındırıyordu. Osmanlılar Rumeli’ye geçtiğinde uçsuz bucaksız tenha bir arazi ve boş köylerle karşılaştı. Bazısının zannettiği gibi halkını sürmedi. Fetih esnasında Balkanlar zaten harb, kıtlık ve sâri hastalık sebebiyle neredeyse boşalmıştı. Buraya Konya, Kastamonu, Balıkesir gibi mahallerden ahâli nakledildi. Bu şehirler eski birer beylik merkeziydi. Biraz da bu sebeple nüfus yoğunluğu fazlaydı. Böylece hem yeni topraklar şenlendirildi. Hem de eski beyliklerin hatırası ortadan kaldırılarak, millî birliğe hizmet edilmiş oldu. Ancak belki ilk iskân Konya’dan olduğu için, Rumelilerin neredeyse hepsi Konya’dan geldiklerini söyler.

DAHA EVVEL GELENLER DE VAR

Rumeli, eskiden beri Türklerin yerleştiği bir mıntıka idi. Bizanslılar, IX. asırdan itibaren Anadolu’dan dalga dalga gelen çok sayıda Türk aşiretini buraya geçirmişti. Bunlar Selânik, Serez, Tesalya, Vardar, Varna gibi yerlere yerleştiler. Orhan Gazi zamanında geçilen Rumeli’ye Osmanlıların ilk göçü Sultan I. Murad zamanında oldu. Manisa yörükleri Serez’e, Aydın yörükleri de Filibe’ye yerleştirildi. Üsküp ve Niş arası da Türklerle şenlendirildi. Sultan II. Murad ve Fatih zamanında, Karamanoğulları ile mücadeleler esnasında Konya, Karaman ve Ankara civarından hayli Türkmen göçürüldü. Bunları teşvik için toprak, tımar ve imtiyazlar tanındı.

Rumeli’ye Türk göçleri sadece Anadolu’dan değildir. Karadeniz’in kuzeyinden de mühim mikdarda Türk nüfusu mıntıkaya yerleşmişti. Yıldırım Sultan Bayezid, Bulgarlardan aldığı Dobruca’ya Kırım Tatarları yerleştirdi. Timur Han istilâsı üzerine yüz bini aşkın Kıpçak Türkü Romanya ve Tuna üzerinden gelip Edirne, Filibe ve Tatar Pazarcığı havâlisine yerleşti. Bulgaristan’ın kuzeyindeki Türkler umumiyetle bunlardandır. Böylece bir asır içinde Rumeli’ye yerleşen Türk nüfusu milyonu buldu ve zamanla her yerine yayıldı. Müslüman Arnavud, Boşnak ve Rumların arasında kalanlar, zamanla bu dindaşlarının dilini benimsedi.

Rumeli, Osmanlı ülkesinin en kültürlü, nezih, dindar ve müreffeh mıntıkasıydı. Buraya yerleştirilecek olanlar, umumiyetle görgülü topluluklarından seçilirdi. Yanlarında din adamları ve dervişler bulunurdu. Köy ve kasabalarını câmi, medrese ve tekke mihveri etrafında teşkil ederlerdi. Rumeli’de, Macaristan’a kadar, adım başı bu dervişlere ait tekke ve türbe kalıntılarına rastlanır. Bu yeni sâkinlerin, bâriz bir takım üstün vasıfları, yerli halkta alâka uyandırdı. Kitle hâlinde ihtidâ hareketlerine sebebiyet verdi. Mühim sayıda Bulgar, Makedon, Hırvat, Arnavut ve Rum müslüman oldu. Müslüman Hırvatlara Boşnak, Bulgarlara Pomak ve Makedonlara Torbeş denir. Rum asıllı müslümanlar daha ziyade Yanya, Tesalya ve Girit taraflarındadır. Asırlar önce Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara akın eden Peçenekler Bosna’da; Avarlar Sırbistan’da; Kıpçaklar da Bulgaristan’da halka karışmıştı. Osmanlıların gelişiyle bunlar, kendilerine yakın gördüğü yeni hâkimlerin dinine girmekte tereddüt göstermedi.

VERGİ MUAFİYETİ

Rumeli Türklerinin haylisi önceleri kısmen göçebe idi. Kışın köylerde oturur; yazın Rumeli yaylalarına çıkardı. XVII. asırda iyiden iyiye yerleşik hayata geçtiler. Bunlardan 24’er kişilik birlikler teşkil edildi. Her birliğin başında tımarlı sipahi statüsünde eşkinci ve bunların piyadeleri olarak da yamak vardı. Eşkinciler, her kazâda çeribaşına bağlıydı. [Çingene çeribaşısı başkadır.] 1691 yılından itibaren Rumeli’deki karışıklıklarda istifade edilmek üzere bunlar arasında evlâd-ı fâtihân gibi yeni ve iddialı bir isimle yeni askerî birlikler kuruldu. Başlarına da vezir rütbesinde yörük hâkimi tayin olundu. Bu hizmet karşılığında bazı vergilerden muaf tutuldular. Sefere katılmayanlar, katılanların âilesinin geçiminin karşılanması için vergi öderdi. Evlâd-ı fâtihânı, merkezde kapıcıbaşı temsil ederdi. Nüfusları, 1697 yoklamasına göre 1116 hanede 16582 kişi idi. Önceleri sadece Rumeli seferlerine katılan evlâd-ı fâtihân, XVIII. asır sonlarında Şark seferlerine de katılır oldu. Yeniçeri ocağı kaldırılınca, dört tabur hâlinde ve aynı zamanda kazâ müdürü olan çeribaşı kumandasında yeniden teşkilâtlandırıldı. Eşkıya takibinde kullanıldı. Böylece Rumeli’ye geçen Türklerden kendisine tımar verilenlerin çocuklarına evlâd-ı fâtihân dendi. Sonra bu isim Rumeli’deki bütün Türkler için kullanılır oldu.

1845 senesinde bütün imtiyazları kaldırılarak kendilerine askerlik mükellefiyeti getirildi. Böylece evlâd-ı fâtihân müessesesi tarihe karıştı. Yunan isyanı, Bulgar komitacılarının baskıları, 93 Harbi felâketi, Balkan bozgunu ve mübâdele gibi çeşitli sebeplerle Rumeli’deki Türk varlığı giderek eridi. Çoğu Anadolu’ya göçtü. Bunların hepsi evlâd-ı fâtihâna dâhil olmadığı halde, Osmanlıların Balkanlar’daki son hatırası olmak itibariyle Rumeli muhacirleri hep böyle görüldü.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İngilizlerin, Turkey demesinden bazıları rahatsız oluyor. “Turkey demeyin, Türkiye deyin!” kampanyaları başlatılıyor. Malum, Turkey aynı zamanda hindi demek. Amerika keşfedildiğinde Hindistan sanıldığı için, ilk defa gördükleri hindiye hind kuşu dediler. Bir rivayete göre İngilizler, başındaki kırmızı ibiğini fese benzeterek turkey demiş. Hatta Atlas Okyanusu’nun en güneyindeki Turk adalarına ilk çıkan İngiliz gemiciler, adada dolaşan kırmızı ibikli hindileri görünce adaya bu ismi vermişler. Portekizliler hindiye anavatanından ilhamla peru adını verir. Bilmem Perulular da bizim kadar rahatsız mı?

Ülke isimlerine hassasiyet göstermek normal bir şey. Afrika’da Cecil Rhodes’in sömürgeleştirdiği Rodezya, istiklâlini kazandıktan sonra ülkelerinin tarihteki orijinal adı Zimbabwe’ye döndü. İngiliz-lerin Burma dedikleri Birmanya sömürgesi de şimdilerde Myan-Mar oldu.

TÜRK DEVLETİ

Coğrafî ad olarak Turchia (Türkiye) tâbiri, VI. asırdaki Bizans kaynaklarında Orta Asya için kullanıldı. IX ve X. asırda Volga’dan Orta Asya’ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da, Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılı-yordu. Doğu Türkiye Hazarların, Batı Türkiye ise Hun ve Macarların ülkeleriydi. Memlûkler zamanında Mısır’a da ed-Devletü’t-Türkiyye (Türk Devleti) deniliyordu. Çünki Memlûk sultanları Kıpçak Türklerindendi. Buradaki Türkiyye, Türke mensup mânâsına gelen bir sıfattır. Selçuklular zamanında, XII. asırdan itibaren Anadolu’ya Turchia (Türkiye) denilmeye başlandı. Bu ismi ilk kullananlar İtalyan tacirlerdi. Anadolu (Anatolia), Yunanca güneşin doğduğu yer demektir.

Türk kelimesini devletin resmî adında ilk defa kullanan, milâdî 681 ile 745 yılları arasında hüküm süren Göktürk Devletiydi. Osmanlı Devleti’nin resmî adı Devlet-i Aliyye idi ki, “En Büyük Devlet” demektir. Bunda, gerçek mânâda devlet olarak ancak kendisini kabul edip, diğerlerinden ayırdedici bir isim taşımaya gerek görmeyen vakarlı bir edâ sezilir. Benzeri bir tavra XIX. asırda Büyük Britanya İmparatorluğu’nda rastlanır. İngiltere pullarında ülkenin ismi yazmaz. Çünki dünyada posta pulu ilk olarak bu ülkede basılmıştır. Meşhur İngiliz gururu, “Diğerleri kendilerini ayırmak için isimlerini yazsın” dedirtmiştir.

SULTAN-I İKLİM-İ RÛM

Araplar, Acemler ve Türkler, Romalıların (Rumların) ülkesi olduğu için Anadolu’ya Rum dediler. Mevlânâ’nın Rumîliği, Anadolulu olduğunu ifade eder. Anadolu Selçukluları’na Selçukî-yi Rumî denirdi. Osmanlılar Anadolu’ya Diyar-ı Rum derdi. Hatta Arap fetihlerinden sonra Romalılardan ilk fethedilen Sivas, uzun yıllar Rum eyâletinin merkezi oldu. Osmanlı padişahlarının bir unvanı da Sultan-ı İklim-i Rûm (Roma Ülkesi Sultanı) idi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin fetvâlarında Anadolu ve Rumeli için Diyar-ı Rum tabiri kullanılır. Resmi vesikalarda Osmanlı ülkesi Memâlik-i Mahrûsa (Korunmuş Ülkeler) olarak geçer.

Her devletin yerlisinin ve yabancıların verdiği çeşitli isimleri olabilir. Bizim Fransızcaya göre Almanya dediğimiz ülkeye İngilizler Germany adını verirken, Almanlar kendilerine Deutschland (Deutsch’lar ülkesi) der. İsviçre’nin orijinal ismi Helvetia; Japonya’nın Nippon, Finlandiya’nın Suomi’dir. Yunanistan’a Avrupalılar Greece (Grek ülkesi) derken, kendileri Ellas (Helen ülkesi) diye gururlanır. Arnavutluk, Avrupa’da Albania olarak bilinir. Arnavutlar ise Skiperia adını verir. Amerika ismini kendisini keşfeden Amerigo Vespucci adındaki Cenovalı denizciden almıştır. İsmini halktan alan devletler çoktur. Fransa Franklar, İngiltere Angllar, Almanya Alamanlar, İtalya İtalikler ülkesi demektir. İngiltere’nin resmi adı Birleşik Krallık’tır. İskoçya, Galler, Chanel Adaları ve Kuzey İrlanda ile beraber Büyük Britanya’yı teşkil eder. Britanya, Brötonlar ülkesi demektir. İsmini ülkeden alan devletler az da olsa vardır. Avusturya (Österreich=doğu devleti), Alman imparatorluğunun doğusunu ifade eder. Osmanlıların Felemenk (Flamanlar ülkesi) dediği Holanda, yüksek yer demektir. Fransızlar bunu kendi dillerinde söyler: Pays-Bays. Esmerler ülkesi manasına Hindistan (India) ülkesine Hindliler Bharat derler. Arap devletlerinin isimleri hep coğrafî bölgeden gelir: Irak, Suriye, Mısır gibi.

ÜLKEMİZ: TURQUİEU

Saltanat yıkıldıktan sonra bizde bir ara aslı İtalyanca Türkiya ismi moda oldu. Jön Türklerin pek sevdiği bu isim, resmî olarak ilk defa 1920’de Ankara’da toplanan Millet Meclisi’nde kullanıldı. Yeni kurulan ulus-devletin milliyetçi vurgularına uygun bir isimdi. Ama Türkçe değildi. Ne var ki kimsenin bununla uğraşacak hâli yoktu. Bugün kullanılan Türkiye adı, Fransızca söylenişe göredir. Türkçe veya Arapça değildir. Türkistan, Türkili, hatta Turan dense, daha doğru olurdu. Öyleyse Turkey yerine Fransızca Türkiye kelimesini koymaya çalışmak ayrı bir ironi. Hazret-i Peygamber’in meşhur hadisinde geçtiğinden ve Osmanlı paralarının üzerinde bereket için böyle yazdığından habersizce, Konstantin’in şehri demek olan Konstantinopolis kelimesine alerji duyup, Rumca “şehire” mânâsına gelen İstanbul kelimesinin savunuculuğunu yapanların durumu da bundan pek farklı değil. Şehirlerimizin isimlerinden Türkçe olanı çok azdır. Komplekssiz bir imparatorluk için bundan tabiî bir şey olamaz.

Osmanlı Devleti’nin resmî adı Devlet-i Aliyye idi ki, “En Büyük Devlet” demektir. Bunda, gerçek mânâda devlet olarak ancak kendisini kabul edip, diğerlerinden ayırdedici bir isim taşımaya gerek görmeyen vakarlı bir edâ sezilir. Benzeri bir tavra XIX. asırda Büyük Britanya İmparatorluğu’nda rastlanır. İngiltere pullarında ülkenin ismi yazmaz. Çünki dünyada posta pulu ilk olarak bu ülkede basılmıştır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlılar zamanında Cuma kılınacak câmiler tesbit edilip, burada hatiplere padişah tarafından berat verilirdi. Beratı bulunmayan kimse Cuma namazı kıldıramazdı. Beratlı hatibi bulunmayan câmide de Cuma namazı kılınmazdı.

Eski hukukumuz, hükümdara müslümanların dinî işlerini yürütmek vazifesini yüklemiştir. Nitekim padişah, ibâdetlerin daha rahat yapılabilmesi için gereken tedbirleri alırdı. Mâbed ve medreseleri himâye ederdi. İmam ve muallimler tayin ederdi. Mescid bulunmayan yerlerde hazineden mescid yaptırırdı. Şehirlerde halkın dinî ve hukukî işlerinde serbestçe ve ücretsiz danışabileceği bir müftü bulundururdu. Ramazan ayını ve bayramları ilân ederdi. Haccın, erkânına uyularak yapılabilmesi için her sene bir hac emîri tayin ederdi.

MEDİNE’DE İLK CUMA NAMAZI

Cuma namazı, bir beldede müslümanların hâkimiyetinin sembolü olan bir ibâdettir. Nitekim Medine’ye hicret edilip burada bir İslâm devleti kurulduktan sonra ilk Cuma namazı kılınmıştır. Hür, erkek, mukim ve sağlıklı müslümanlara farzdır. Cuma namazının sıhhati için, namazın kılındığı yerin şehir olması; namazı sultanın bizzat kıldırması; kıldıramazsa vekil ettiği bir kimsenin (vâlinin) kıldırması gibi şartlar gerekir. Osmanlılar zamanında Cuma kılınacak câmiler tesbit edilip, burada Cuma kıldıracak hatiplere padişah tarafından berat ve-rilirdi. Berat, resmî memuriyet için verilen padişah fermanıdır. Beratı bulunmayan kimse Cuma namazı kıldıramazdı. Beratlı hatibi bulunmayan câmide de Cuma namazı kılınmazdı. Cuma câmileri ancak kâdısı (hâkimi) bulunan şehirlerde olurdu. Köy ve sahralarda Cuma namazı kılınmazdı. Burada köylülerin Cuma namazına gitmeleri de gerekmezdi. Ancak bazı büyük köylerde Cuma kıldırmak üzere beratlı hatip tayin edildiği de olmuştur. Yukarıdaki şartlar gerçekleşmezse Cuma namazı farz olmaz. Cuma yerine yalnızca öğle namazı kılınır. Gayrımüslimlerin hâkim olduğu yerlerde Cuma namazı farz olmamakla beraber, burada yaşayan Müslümanların, dinî işlerini yürütmek üzere aralarından seçtikleri kimse, Cumayı da kıldırabilir. Nitekim Kırım, Bosna, Kıbrıs gibi kaybedilen beldelerdeki müslümanlar Cuma namazı kılmaya devam etmiştir.

Bursa Ulu Câmi’nin MİNBERİ (XIX. asır)

ULU CAMİ GELENEĞİ

Cuma namazının şartlarından birisi de bu namazın bir beldede tek câmide kılınması idi. Cuma namazı her beldenin en büyük câmiinde veya bu ibâdete mahsus namazgâh denilen büyük sahalarda kılınırdı. Selçuklu ve Osmanlılar zamanında her şehir ve kasabada Ulu Câmi veya Câmi-i Kebîr denilen en büyük câmide Cuma ve bayram namazları kılınırdı. Anadolu’nun çok şehirde günümüze intikal edebilmiş ulu câmiler, ihtişam ve emsalsiz güzellikleriyle görenleri büyülemektedir. Divriği, Diyarbekir, Adana, Bursa, Manisa ulu câmileri hemen akla gelenlerdir. Cuma ve bayram günleri bütün müslümanlar ulu câmide toplanırdı. Başka câmilerde Cuma ve bayram namazı kılınmazdı. İmam Ebu Hanife’nin Cuma günü Dicle üzerindeki köprüleri kaldırtıp Bağdad’ın iki yanında Cuma kılınmasını temin ettiği anlatılır. Budapeşte gibi ortasından nehir geçen Osmanlı şehirlerinde de umumiyetle böyle yapılırdı. Maamafih büyük şehirlerde cemaatin kalabalığından dolayı müteaddit câmilerde Cuma namazı kılınmasına da sonradan fetvâ verilmiş; ihtiyat olarak zuhr-i âhır (son öğle) namazı kılınması âdet olmuştur. Namazdan hemen önce Arapça iki hutbe okunması da Cuma’nın şartıdır. Birinci hutbede âyetler okunup müminlere nasihat edilirdi. Biraz oturup kalkılan ikincisinde Hazret-i Peygamber ve dört halifeden sonra, zamanın sultanının ismi zikredilip ona ve müminlere dua edilirdi. Halifeyi anıp dua etme geleneğini, Hazre-ti Ali’nin Basra vâlisi Abdullah bin Abbas başlatmıştır. Adına hutbe okunmak, para bastırmak gibi hâkimiyet alâmetidir. Osmanlılarda padişah adına okunan ilk hutbe 1289’da Karacahisar’da ilk Osmanlı kadısı ve Osman Gazi’nin bacanağı Tursun Fakih tarafından okunmuştur. Bursa gibi harb yoluyla fethedilmiş belde-lerde hatip hutbeye kılıç ile çıkıp kılıca dayanarak hutbe okurdu. 941’de vefat eden Abbasî halifesi Râdi, hutbeyi bizzat okuyan hükümdarların sonuncusudur.

Bursa Ulu Câmi'nin şadırvanı

MİNBERE PERDE ASMAK

Hutbe, mihrabın sağında yüksek bir yere çıkarak okunur. Hazret-i Peygamber Mescidi’nde oturulan yerinden başka üç basamaklı arkasında dayanmak için üç sütunu olan bir metre yükseklikte ılgın ağacından bir minberi vardı. Hicrî 578 senesinde yıkılınca ağacından sakal tarakları imal edilmiş ve yerine çeşitli yıllarda, çeşitli minberler yapılmıştır. Bugünki 12 basamaklı mermer minberi, Sultan III. Murad, 1591’de İstanbul’dan göndermiştir. Minber kapısına perde asmak âdeti Halife Muaviye’den kalmadır. İslâm âleminde ahşap veya mermerden güzel oymalar ve şebekeli parmaklıklarla süslü, kapısı ve külâh ile örtülü düz bir sahanlığı olan çok sanatlı minberler yapılmıştır. Kurtuba Câmii’nin minberi altındandı. Kurtuba düşünce, İspanyollar parçalayıp yağma ettiler.

HÜNKÂR MAHFİLİ

Halifelerden Hazerât-ı Ömer, Ali ve Muaviye’ye câmide namaz kıldırırken suikast yapılmıştı. Hazret-i Osman zamanından itibaren, emniyet mülâhazasıyla, câmilerde maksûre denilen ve halkın sokulmadığı ayrı bölümler yapılmaya başlanarak umerâ namazlarını burada kılmışlardır. Osmanlılarda bu maksûrelere, hünkâr mahfili denilmiştir. Padişah maiyetiyle Cuma selâmlığına çıkar; her hafta başka bir büyük câmide Cuma namazını kılardı. Fatih, Nuruosmaniye gibi bazı câmilerdeki hünkâr mahfillerine padişahın atıyla girmesine mahsus yol bugün bile görülür. Namazdan sonra padişah, mâruzatı olan bazı devlet ricâlini de bu mahfilde kabul ederdi. Fevzi Çakmak, Anadolu’ya geçmeden evvel, zamanın padişahı Sultan Vahideddin ile Cuma namazında hünkâr mahfilinde görüşüp hususî talimatlarını aldığını Ankara’daki meclis içtimaında anlatmıştır.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı Devleti, denizle irtibatı olmayan küçük bir beylik olarak hayatına başladı. Kısa zamanda denize ulaşıp donanma sahibi oldu. İlk zamanlarda Karamürsel’de ve Karesi beyliğinden alındıktan sonra Bandırma-Edincik’te ve Bizanslılardan fethedildikten sonra İzmit‘te birer tersane vücuda getirildi. İlk büyük tersane dördüncü padişah Yıldırım Sultan Bayezid zamanında ve Sarıca Paşa’nın nezareti altında Gelibolu’da yapıldı. Donanmanın Gelibolu’da üslenmesi, Bizans’ın denizle olan bağlantısını kesti; hiç değilse sıkı bir kontrol altına aldı. İlk deniz muharebesi de bu tarihlerde Cenevizlilerle yapıldı.

DONANMANIN EHEMMİYETİNİ ANLADILAR

Padişahlar, o zamanın hava kuvvetleri fonksiyonundaki donanmanın ehemmiyetini çok erken anladılar. Yavuz Sultan Selim, Haliç’te muazzam bir tersane kurdu. Diğer sahil şehirlerinde de tersaneler inşa edildi. Sinop, İzmit, Süveyş gibi eski tersaneler faaliyetine devam etti. 1571’de donanmanın yok olduğu İnebahtı mağlubiyetinin ardından, beş ay içinde donanmanın yenilenmesi hususundaki talimata şaşıran Kılıç Ali Paşa’ya Sokullu Mehmed Paşa’nın şu tarihî cevabı meşhurdur: “Paşa! Paşa! Sen bu devlet-i aliyyeyi tanımamışsın. Bu devletin kudreti ol mertebedir ki, cümle donanma lengerleri (direkleri) gümüşten, resenleri (ipleri) ibrişimden, yelkenleri atlastan etmek ferman olunsa, müyesserdir. Hangi geminin mühimmatı yetişmezse, bu minval üzere benden al!” Böylece bütün kış çalışılarak yeniden 200 parçalık bir donanma meydana getirildi.

Osmanlı donanması üç kısımdı. İnce donanma, altı düz, hafif nehir gemilerinden müteşekkildi. Çekdiri (kadırga), daha ziyade kürek esasına dayanan ve yelkenin yardımcı olduğu gemilerdi. Esir ve bazı mahkûmlar burada kürek çekerdi. Kalyon ise yalnız yelkenle hareket eden ambarlı gemilerdi. Kaptan-ı derya (kaptan paşa) donanmanın âmiri idi. Her sene ilk baharda donanmanın başında kendisine bağlı Gelibolu sancağındaki derya beyleriyle Akdeniz’e sefere çıkardı. Zâtına mahsus baştarde denen gemiye binerdi. Sonra beylerbeyi rütbesinde kapudâne gelirdi. [Captain kelimesinin menşei budur.] Sonra patrona, sonra riyâle vardı. Bu üçünün bindiği gemilere sancak gemileri denirdi. Lale Devri’ne son veren ihtilâlci Patrona Halil’e bu isim, vaktiyle patrona gemisinde levent olduğu için takılmıştı.

Osmanlı kadırgalarını Hind Okyanusu'nda Portekizlilerle muharebe ederken gösteren tablo (İstanbul Deniz Müzesi)

AKDENİZ’DE OSMANLI ASRI

Osmanlı donanması XVI. asır dünyasının en güçlü donanması idi. Kuzey Afrika’nın fethiyle Akdeniz bir Türk gölü hâline geldi. Sahil halkının çocukları, güçlü birer denizci oldu. Oruç, Hızır, Burak, Kemal, Pirî Reisler; Kılıç Ali, Piyâle, Cezayirli Hasan Paşalar yetişti. Osmanlı denizcileri Akdeniz’de Haçlı donanmasına korku salarken; bir taraftan İzlanda’ya, diğer taraftan hatta Hind Okyanusuna yelken açtılar. Öyle ki bu asır, denizlerde de Osmanlı Asrı oldu. Bu devre ait şanlı menkıbeler, tarihin sayfalarını doldurur. 1773’te Sultan III. Mustafa, Mühendishane-i Bahri-i Hümayun’u kurdu ki bugün İTÜ Gemi Mühendisliği Fakültesi’dir. Bu devirde 15 yeni tersane açıldı. Sultan II. Mahmud, Ruslar tarafından imha edilen Osmanlı donanmasını fevkalâde gayretlerle yeniledi. Keşfinden hemen sonra buharlı gemi bu devirde kullanıldı. Amerika ve Avrupa’daki tezgahlara çok sayıda gemi sipariş edildi. Sultan Abdülaziz donanmaya çok ehemmiyet verdi. Bu yolda çok para harcayıp İngiltere’den sonra Fransa ile beraber dünyanın ikinci büyük donanmasını kurdu. 1867’de kaptanpaşalık Bahriye Nezâreti’ne dönüştürüldü.

SULTAN HAMİD DONANMAYA NE YAPTI?

Sultan II. Abdülhamid, amcasının kurduğu muazzam donanmayı Haliç’e çekip çürütmekle itham olunmuştur. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesi sırasında donanmanın Dolmabahçe önünde demirleyerek toplarını saraya çevirmesi sebebiyle vehme kapıldığı söylenir. Ancak şunu nazara almalıdır ki, Sultan Aziz’i hal edenlerin ülkeyi sürüklediği 93 Harbi mağlubiyeti sebebiyle Osmanlı hükümeti Rusya’ya çok ağır bir harb tazminatı ödeme borcu altına girmişti. Sultan Hamid, donanmaya amcasının verdiği ehemmiyeti veremezdi. Aksi takdirde maliye yine iflâsa sürüklenirdi. Donanma kurmak bir yana, mevcut gemilerin bakımı ve tamiri, hatta boyanması bile çok masraflıdır. Mamafih donanma bu hâliyle bile Rusları tedirgin etmeye; 1897 Harbi’nde de Yunanlıları ürkütmeye yetmiştir. Zaten donanma muharebeden çok, düşmanı korkutucu bir hususiyet taşır.

Bu harb gemilerinin yegâne harekâtı, Sisam isyanında üç geminin adaya gönderilmesi ile gerçekleşmiştir. Buna rağmen Sultan Hamid, değişen teknikler sebebiyle işe yaramayan gemileri ıskartaya çıkararak yeni gemiler almayı da ihmal etmedi. Yurt dışına çok sayıda kruvazör, muhrib, yat, torpido botu, gambot, zırhlı korvet sipariş edildi. Haliç tersanesinde de hayli gemi inşa ve tamir olundu. Bahriye mektepleri geliştirilerek Avrupa’dakilerle boy ölçüşebilecek mürettebat yetiştirildi. 1907’de Osmanlı donanması 31 bin zâbit (subay) ve nefer ile 9 bin deniz piyadesinden müteşekkildi. Unutulmamalıdır ki, Balkan Harbi’nde destanlar yazan Hamidiye ile Çanakkale Deniz Harbi’ni kazanan gemiler; bu gemileri kullanan mürettebat, hep Sultan Hamid’in mirasıdır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
25 Temmuz 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter