Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlılarda yükselmek için tek şart liyâkattir. Hangi ırka ve dine mensup olursa olsun, kabiliyetli gençlerin önü açıktır. Devşirme denilen bu usul, devleti 6 asır ayakta tutan prensiplerden biri olmuş; Amerika’ya da numune teşkil etmiştir.

Osmanlı devlet adamları ilk devirlerde medrese mezunlarından seçilirdi. Zamanla devlet büyüdü. Devlet adamlarında daha fazla siyaset tecrübesi aranır oldu. Devlet, kendi idarecilerini kendisi yetiştirmeye başladı. Medreseliler devletin hukuk ve din adamları olarak pozisyonunu sürdürdü. Küçük memurlar ise hükümet ofislerinde usta-çırak münasebetiyle yetiştirildi. Devlet ricali, saraydaki Enderun Mektebi’nde yetiştirilir. Burası hem padişahın hususî hizmetinin görüldüğü idarî ofisler; hem de devlet ricâlinin yetiştiği bir akademidir.

Topkapı Sarayı'nın üçüncü avlusundaki Enderun

Adam olacak çocuk!

Harblerde alınan esirlerden devlet hissesine düşen beşte birine pençik denirdi. Pençik, Farsça beşte bir demektir. İslâm hukuku, esirler hakkında hükümdara muhayyerlik tanımıştır. Hepsi öldürülebilir veya fidye karşılığı serbest bırakılır ya da köle yapılır. Bu üçüncü halde beşte biri devlete aittir. Bunlardan istikbal va’d edenleri kabiliyetlerine göre mekteplerde Müslüman Türk kültürüyle devlet adamı ve asker olarak yetiştirilirdi. Geri kalanı devlete ait toprak ve ahırlarda çalışırlardı. Bunlara ortakçı kullar denirdi.

Pençik kanunu Sultan I. Murad zamanında çıkarıldı. Ankara Harbi’ni müteakip fetihler durup kâfi mikdarda pençik ele geçmediği için Sultan II. Murad zamanında devşirme kanunu çıkarıldı. Gayrımüslim çocukları, ebeveyninin de rızasıyla yetiştirilmek üzere devlet hizmetine alınmaya başladı. Bunlar 8 ilâ 15 yaşlarında, zekâ, terbiye ve fizikî görünüş bakımından en mükemmel olanlar arasından ilm-i kıyâfet (fizyonomi ilmi) bilen hususî memurlarca muhtelif imtihanlardan geçirilerek seçilir.

Yeni devşirilmiş bir acemi ile akağaları tasvir eden bir resim

Kim devşirilir, kim devşirilmez?

İmam Şâfiî, İslâmiyetin zuhurundan sonra Ehli kitap olanların kölelikten kurtulamayacağını söyler. Devşirme usulü bu kavle göredir. Nitekim Yahudi ve Ermeni çocukları devşirilmez. Terbiye kabul etmez görülen gözü açık şehirli çocuklar devşirilmez. Saray ahırlarına bağlı Üsküdar çayırlarına bakmak ve hariçten gelenlere kılavuzluk yapmak karşılığında Kartal ve Kadıköy’den çocuk devşirilmez. Hâkim sınıfa dayanarak halkı ezer yahud firar ederler endişesiyle Müslümanlardan devşirme alınmamıştır.

Devşirme, bir şehirde 40 evden bir çocuk nisbetindedir. Tek oğul devşirilmez. Çocukları devşirilenler, vergiden muaf tutulur. Az da olsa çocuğunu vermek istemeyen çıkar, bunlar çeşitli yollarla iknâ edilir. Devşirildikten sonra firar edenlere çok az rastlanır. Böylece köyünde kalsa en fazla papaz olabilecek çocuğun önünde icabında sadrazamlığa kadar giden bir yol açılır. Fakir Balkan köyleri için devşirilmek aslında bir kurtuluştur.

Sultan Fatih’ten itibaren idarede devşirmeler tercih edilmiş; padişahın kulu oldukları için bu usulün çok faydaları görülmüştür. Bu usulle yetiştirilenler, kökünden koparılmış, cemiyetle her hangi bir kan veya mahallî bağı bulunmayan, padişaha sadık ve tarafsız bir bürokrasi ve ordu teşkil etmiştir. Devşirme usulü, gayrımüslimlerin ekseriyette bulunduğu eyâletlerin daha itaatli olmasına yardım etmiştir. Buralarda eli silah tutabilecek gençler, umumiyetle devlet hizmetinde idi. Nitekim devşirme usulü kalktıktan sonra, bu eyâletler birer ikişer istiklâl mücâdelesine girişmiştir.

Devşirmelerin ailesiyle irtibata geçenleri azdır. Bunlar da ailesini Müslüman yapmıştır. Hırvat asıllı Sokullu Mehmed Paşa, daha silahtarken Bosna’nın Sokol kasabasındaki ailesiyle temasa geçmiş; kardeşi ve amcazâdesini İstanbul’a getirterek Enderun’a aldırmış; bilahare anne ve babası da gelmiş ve hepsi Müslüman olmuştu. Sokol’da yalnızca papaz olan bir kardeşi kalmıştı. Devşirmelerin hemen hepsi Müslüman Türk kimliğine uygun yaşamış; sâdıkâne hizmetleri ve hayır eserleriyle öne çıkmışlardır. Devşirmeler hâlis Müslüman ve Osmanlıdır. Hadîs-i şerif, “Bir kavmin köle ve azatlıları da o kavimden sayılır” der.

Devşirilen çocuklar huzurda (Minyatür-Topkapı Sarayı)

Gücün sebebi

Devşirme kanunundaki evsafı taşımadığı görülen çocuklar, tophaneye işçi verilir. Diğerleri önce Müslüman Türk çiftçilerin yanına yerleştirilir, Türkçe ve İslâmiyeti öğrenmeleri sağlanır. Sonra İstanbul ve Edirne’deki acemî oğlanlar mektebine alınır. Burada muvaffak olanlardan hüsnü cemal sahipleri Enderun’a geçer. Güçlü kuvvetli olanları da saray bahçelerine ve sâhil emniyetine bakan bostancı ocağına ayrılır. Geri kalanları yeniçeri olur.

Mahmud Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Davud Paşa, Hersekzâde Ahmed Paşa, Koca Mustafa Paşa, Dukakinzâde Ahmed Paşa, Şehit Hadım Sinan Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Kılıç Ali Paşa, Rüstem Paşa, Lala Mustafa Paşa, Cağaloğlu Sinan Paşa, Cerrah Paşa, Kuyucu Murad Paşa, Koca Yusuf Paşa, Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Tiryaki Hasan Paşa gibi meşhur vezirler, hatta Mimar Sinan köle yahut devşirme asıllıdır. 1633 yılından itibaren devşirme usulü zaafa uğradı. Müslüman halkın çocuklarından da okumaya hevesli olanları Enderun’a alındı. Yeniçeri ocağı kaldırılana kadar devşirme usulü cereyan etti.

Liyâkati ön planda tutan, din ve ırkına bakmaksızın halkın istidadından faydalanmayı ön gören devşirme sistemi, Osmanlı Devleti’ni altı asır ayakta tutan prensiplerdendir. Süper güç dâvâsındaki Amerika’ya da numune olmuştur. Amerika, ırkı ne olursa olsun, zeki ve kabiliyetli insanlardan istifadeyi şiar edinmiştir.



Osmanlı hanedanının en yaşlısı sıfatıyla hanedan reisi olan Osman Bayezid Efendi İstanbul’daydı. Nâzik, mütevâzı ve entelektüel şehzâde yaşadığı New York’a döndü. İşte şehzâdenin sürgünle başlayıp New York'a uzanan hikâyesi...

Seneler evvel zamanın Osmanlı hanedanı reisi Orhan Efendi İstanbul’a gelip, çocukluğunu yaşadığı yerleri gezerek hasret gidermişti. Enteresandır ki, hanedan aleyhtarı neşriyatıyla tanınan bir magazin gazetesi günlerce şehzâdeyi manşetten vermişti. Ondan daha evvel hanedanın erkek mensuplarının sürgün kararı kalktıktan sonra ilk defa bir hanedan reisi sıfatıyla Ali Vâsıb Efendi İstanbul’a gelmişti. Yıllar sonra Ertuğrul Osman Efendi İstanbul’a geldi. Hatta burada vefat eden ilk hanedan reisi oldu.

Sözünde mutlaka durur!

Hâlihazırdaki hanedan reisi Osman Bayezid Efendi de son günlerde İstanbul’u teşrif etti. Fransız Edebiyatı tahsil etmiş; New York Kütüphanesi’nde 30 sene çalışmış ve hiç evlenmemiştir. Fevkalâde sevimli, mütevâzı ve naziktir. 6 lisan bilir. Sürgünde doğduğu ve hiç ihtiyacı olmadığı halde Türkçeyi çok güzel konuşur. O kadar naziktir ki, beklendiği bir davete gelmeyince kardeşi Cem Efendi “Mutlaka ölmüştür. Yoksa gelirdi” diye latife etmiş, hakikaten Bayezid Efendi’nin rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldığı anlaşılmıştır. İki kardeşin isimleri Cem ve Bayezid olmakla beraber münasebetleri iyiydi.

87 yaşındaki Osman Bayezid Efendi, Sultan Abdülmecid’in oğlu Şehzâde Mehmed Burhaneddin Efendi’nin torunudur. Sürgünde doğan ilk şehzâde olsa bile, ana rahmine İstanbul’da düştüğü anlaşılmaktadır. Burhaneddin Efendi, Sultan Hamid’in en sevdiği kardeşlerinden idi. 1876 senesinde 27 yaşında veremden vefat edince, bir harb gemisine ve kendi oğullarından birine onun adını verdi. Yegâne oğlu İbrahim Tevfik Efendi’nin annesi Mestiniyaz Hanımefendi şehzâdeden sonra epey yaşayıp, 31 Mart vak’asında heyecanlanarak sekte-i kalbden vefat etti.

Tevfik Efendi, babasının vefatından iki sene evvel dünyaya geldi. Sultan Hamid onu kendi oğullarıyla beraber büyüttü. Hatta amcasını babası zannederdi. Hakikati bir şehzâdeden öğrendiğinde üzüntüden ağlamıştı. Eksantrik bir zât idi. Şakacı, fevkalâde titiz ve mahcup tabiatlıydı. İyi bir nişancıydı. Beşiktaş’taki sarayında köpek, sülün, papağan, kuzu gibi çeşitli hayvanlar beslerdi. Bu saray şimdi Galatasaray Üniversitesi’nin elindedir.

Şehzade Burhaneddin Efendi

Buna paramız yetmez!

Tevfik Efendi hanedan sürgün edildiğinde bahriye feriki (koramiral) idi. Sürgüne oğlu Şehzâde Burhaneddin Cem, kızları Fethiye ve Nilüfer Sultan Efendiler ile anneleri Şâdiye Hanımefendi, ayrıca Cenan Kalfa ile çocukların dadısı Rengin ile beraber çıktı. Şâdiye Hanımefendi, Bâyezid Efendi’ye hâmileydi. Tevfik Efendi’nin ilk izdivacından olan kızları evliydi ve aileleriyle beraber ayrıca sürgüne çıktılar. Hepsinin de sürgün hayatı iç burkucudur.

Şâdiye Hanımefendi’nin o zaman Paris’te bulunan biraderi İbrahim Bey’den kalacak bir yer bulmasını rica ettiler. O da aileyi Etoile yakınında mütevazı bir otele yerleştirdi. Bir ay kadar sonra Şâdiye Hanım otelin masrafını öğrenince, “Bizim bütün paramız buna ancak iki ay yeter” dedi ve otelden çıkarak Boulogne Ormanları yakınında basit bir apartman dairesine taşındılar. Bayezid Efendi anlattı: Yanımızda aşçı yoktu. Annem kalfalara “Yemek yapmayı bilen var mı?” diye sordu. Birisi çıktı. Meğer onun da bildiği yemek, kaynar suya yumurta atmak, çatlayınca çıkarıp servis yapmaktan ibaretmiş. Sonra komşulardan yemek yapmayı öğrendik.

Aile zamanla maddî sıkıntıya düştü. Tevfik Efendi usta bir piyano virtüözü olmasına rağmen, mahcubiyeti sebebiyle kimsenin yanında çalamaz, ancak perde arkasında icra ederdi. Londra’daki Playel Salonu’ndan kendisine konser piyanistliği teklif edildiyse de kabul etmedi. Haftada yalnızca bir gün evinden dışarı çıkardı. Sürgün acılarına fazla dayanamayarak 1931 senesinde vefat etti.

Şehzâde İbrahim Tevfik Efendi

Çürüksulu bir güzel hanım

Şâdiye Hanım, 93 Harbi kahramanı Çürüksulu Gürcü Bahri Paşa’nın kızıdır. Çok güzel, endamlı bir hanımdı. Şehzâde’nin vefatı üzerine müşkül vaziyete düşünce, ısrarla kendisine talip olan bir Amerikalı ile evlenmeye mecbur kaldı. İki oğlu daha oldu. Ama sıkıntılar bitmedi. Bayezid Efendi anlattı: Cihan Harbi sıralarıydı. Paris bombardıman altındaydı. Alarm verilince, biz sığınağa iniyorduk. Bir bomba tam yanımızdaki binanın asansör boşluğunda patlayınca, bina ve içindekilerden eser kalmadı. Annem “Bu yine olabilir, yatağımızda ölelim” dedi. Fransa’dan çıkmak için vize istedi. Türk olduğumuz için vermediler. Annem “Bunlar Türk değil; Türkiye bunları tanımıyor” dediyse de dinlemediler. Bunun üzerine dadımla beraber Gestapo önüne gidip, vize verilinceye kadar buradan gitmemekte diretti. İki gün orada kaldı. Bunun üzerine vize verdiler.

Şâdiye Hanımefendi

Şâdiye Hanım, Amerikan ordusunda zâbit bulunan diğer oğlu Cem Efendi’yle beraber İstanbul’a döndü. Cem Efendi “Çocukken annemle beraber saraydan çıkıp köprüyü geçerek Sirkeci’de tavukgöğsü yemeğe giderdik. 1978’de memlekete ilk döndüğünde annem bu dükkâna gitmek istedi. Dükkânı bulmak için bütün İstanbul’u dolaştık” derdi. Şâdiye Hanım 1986’da İstanbul’da vefat etti. Bayezid Efendi anlattı: Annem çok vatanperverdi. İstanbul’u çok severdi. “İsterim ki memleketi benim gözümle tanıyasın” derdi. Bizi vatanımızdan çıkarttıkları için dönmeye çekiniyordum. İlk defa 1986’da geldim. Çok beğendim. Sokakta neredeyse hiç ak saçlı adam yoktu. Bankaya gidiyorum, beni en öne alıyorlar; otobüse biniyorum, bana yer veriyorlardı. Halbuki New York’ta ölsem yer vermezler. Anladım ki burası fevkalade bir yer ve Türkler çok nâzik. Ben artık gelirim dedim”.



Altın soylu bir madendir. Soyluların da tutkusu olmuştur. Altın, sarı rengi ile sükûneti, kızıl ışıltısıyla da hırsı ilham eder.

Altın, hiçbir madenle birleşmez. Onun için tabiatta saf halde bulunur. Işıklı hâlini de hep korur. Bozulmaz, asitlenmez. Çok yumuşak olduğu için geçmişte sanayide pek kullanılmamıştır. Ancak bakır ve gümüş halîtaları ile sertleştirilip lehime yarar. Paslanmadığı için elektronik kablo bağlantılarında kullanılır. Feza mekiklerinin güneşin sıcaklığına dayanması için üzerlerine çok ince bir altın kaplama geçirilir. Güneşin sıcaklığını aynen geri yansıtma hususiyeti sadece altında vardır. Yani feza yolculukları altın sayesindedir. Boeing 747’lerin pencere çerçeveleri altındandır. Altın, hem diş, hem romatizma, hem de depresyon tedavisinde kullanılır. Mücevher, altınsız düşünülemez. Tarihin en usta kuyumcuları Etrüsklerdir. Altını, kumaş dokur gibi işlemişlerdir.

Tutankhamon'un altın maskesi ve tahtı

Soylu maden

Altın asalet ve ebediyetin sembolüdür. Madem ki altın soyludur; insanların soyluları da kendilerini ancak altınla ifade etmiştir. Krallar altın taç takar. Firavun Tutankhamon’un tabutu baştanbaşa altındır. Oğuz töresinde büyük oğul Günhan altın çadırda otururdu. Cengiz Han’ın kardeşleri “Altın Kalpaklı”, “Altın Sadaklı” idi. Cengiz Han’ın soyunu yazan kitabın adı “Altın Defter”, imparatorluktan bölünen en büyük devletin adı Altınordu idi. Eski Türk dininde gök tanrının altın kapılı sarayı, altın tahtı vardı. Hatırlı misafirleri Altın Kazık (Kutup Yıldızı) karşılardı. Görülüyor ki, altın devlet hayatında başköşededir. Çin seddini inşa edip Çin’e adını veren Chin (Altın) sülâlesidir.

VI. asır ortasında, Asya’da hâkimiyeti Göktürklere kaptıran Avarlar kitle halinde Orta Avrupa’ya göçüp güçlü bir devlet kurmuştu. Etrafı haraca kesip, bilhassa Bizans’tan aldığı altınlarla Avrupa’da bir Avar efsanesi doğmasına sebep olmuştu. Avarların altınları Frank krallığının iştahını kabarttı. Şarlman bir dizi savaştan sonra 796’da Avar Devleti’ni yıktı. Elde edilen altın Batı Avrupa piyasasını çok düşürdü.

Etrüsklerden kalma altın mücevher

Altın hırsı

Güney Rusya’daki Altınordu Devleti’nin en güçlü zamanında ordu kumandanı olan Mamay Mirza, Rusların son yıllarda zenginleştiğini fark edip, 1380’de eski vergileri alma bahanesiyle buraya saldırdı. Çok kötü yenildi. Mamay’ın altın hırsı Altınordu’nun sarsılıp yıkılmasına, Rusların Tatar hâkimiyetinden kurtulmasına sebep oldu.

Üç asır sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Amerika’dan 150 yıldır taşınan İspanyol altınlarla zenginleşmiş Viyana’yı almak istedi. O zamanlar İspanya ve Avusturya bir devlet idi. Padişaha haber vermeden sefere çıktı. Gururu sebebiyle tedbirde kusur etti. Çok fena yenildi. Osmanlı’nın talihi döndü. Avrupa’dan geri çekilmemizin başlangıcı oldu.

Bu altınlar İspanya’ya da yaramadı. İspanyollar 1936’da iç harbe tutuştu. Cumhuriyetçi komünistler, rakibi Frankocu kralcıların eline geçmesin diye 80 vagon altını tekrar geri almak üzere dost saydıkları Sovyet Rusya’ya kaçırdılar. Franko kazandı. Ruslar altınları vermek şöyle dursun, bir de komünistlere sattıkları silahların parasını istedi. Yıllar sonra demokrasi kurulup sosyalistler iktidara gelince bir daha istediler. Cevap olarak altınların üstüne bir bardak soğuk su içmeleri gerektiğini öğrendiler. Altın, ideoloji falan dinlemiyor.

Gözünü hırs bürümüş İspanyol istilâcıları El Dorado (Altın Ülkesi) efsanesini uydurdular. Yıllarca orayı burayı yakıp yıkmalarına rağmen, böyle bir yer olmadığını fark ederek bu sevdadan vazgeçtiler. Fakat bu arada birkaç şehrin adı El Dorado kaldı. Sonra Kuzey Amerika’da altın hırsı başladı. Hatta “Altına Hücum” isimli meşhur bir film çevrildi.

Lidyalılardan kalma eldeki en eski altın para Sultan II. Selime ait altin para

Göz kamaştıran ışıltı

Altının ışıltısı hâlâ devam ediyor. Eldeki en eski altın para Lidyalılara aittir. Salihli’deki Sart şehrinde basılmıştır. İlk altın rafinerisi de bunlara aittir. Altın XIX. asra kadar para olarak kullanıldı. Büyük miktarda altın taşımak güçlüğü kâğıt parayı (banknot) doğurdu. Ancak altın bir değer ölçüsü olarak tahtını muhafaza ediyor.

Altın, coğrafyada daha çok yaşıyor. Türk ırkının türediği Altay dağına Çinliler Kinşan (Altındağ) der. Altındağ, Altay’a dönüşmüştür. İnsanda, her yeri altına benzetme hevesi vardır: Altınova, Altıntepe, Altın ırmak, Altın başak gibi. Arap coğrafyacıları Orta Asya’ya bir zamanlar Mürûcü’z-Zeheb (Altın bozkırlar) derdi. Orta Asya’da Zerefşan nehri var. Altın saçan demektir.

Osmanlılara ait altın merasim tahtı

İnsanların, devletlerin hayatında mükemmel zamanlar için Altın Çağ denir. Mükemmel adamı tarif etmek için “altın gibi” yakıştırması yapılır. Yeryüzünde güneşi en çok hatırlatan altındır. Güneşin altın ışıkları denir. Haliç’e ilkçağda Altın Boynuz denirdi. Kuzey Amerika Kolombiyasında Gold Range (Altın Dağlar); Batı Afrika’da ise beş yüz km uzunluğunda Gold Coast (Altın Sahili) diye bir ülke yer alır. Altın Post adında bir şövalye tarikatı bile vardı. İnsanoğlu, bakırdan altın yapmaya çok uğraşmıştır (simya). Tarih boyu çıkarılan altın ise 100 bin tonu aşmıştır.

Bazı dilciler Al-don (Al renk) sözünün zamanla altına (halk dilinde altun) döndüğünü tahmin ediyor. En iyi temennilerden biri “Tuttuğun altın olsun” sözüdür. Altın için hem sarı, hem kızıl lafzı kullanılır. Çünki eskiden bu iki renk arasında çok da fark görülmezdi. Sarı rengi ile sükûneti, kızıl ışıltısıyla da hırsı ilham eder.



İslâmiyet, Türklerin millî benliğini koruyan ve onları dünyaya hâkim kılan başlıca kuvvet olmuştur. Nitekim Müslümanlığa girmeden Avrupa’yı istilâ eden Türkler, millî benliklerini koruyamadı.

Türklerin Müslüman oluşu, İslâmiyete ve Müslümanlara çok fayda sağladığı gibi; kendileri de İslâmiyetten pek istifade etti. Bünyesine uyan kuvvetli bir dinin, bir milleti ayakta tutup istikbale taşıyacak en mühim âmil olduğu inkâr edilemez. Nitekim bu sayededir ki, Yahudilik bir milleti asırlarca ayakta tutmuş, birleştirmiş ve hatta devlet kurmaya muvaffak kılmıştır. Sultan Alparslan’a izafe edilen şu kadirşinas söz bu hakikati ifade eder: “Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı”.

Hani Kumanlar? Hani Peçenekler?

XI. asır içinde Türklerin üç büyük dalga hâlinde, üç istikamette yayıldı:

Birincisi, Gazne hükümdarları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan’a yayılmalarıdır. Buraya Müslüman olarak gittiler ve buralara İslâm dini ve medeniyetini de götürdüler. Bugün Hindistan ve havâlisinde 500 milyona yakın Müslüman topluluğunun varlığı, bu istilâ hareketinin neticesidir.

İkincisi, Oğuz Türklerinin, İran’dan geçerek Anadolu’ya yayılmasıdır. Oğuzlar buraya Müslüman olarak gelmişti. Şimdi o sayede bu topraklarda oturmaktadırlar.

Üçüncü istilâ hareketi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğrudur. Peçenek, Bulgar, Kuman ve Avarlar Balkan yarımadasına yerleşti. Avrupa içlerine kadar akarak asırlarca halkı titrettiler. Ne çare ki bunlar Müslümanlığa girmeden buraya gelmişti. Etraflarını saran Hıristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda dinlerini, dillerini ve benliklerini unuttular; geleneklerini kaybettiler. Bunlar arasında eriyip yok oldular. Görülüyor ki, İslâmiyet, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet olmuştur. Macaristan, Güney Almanya, Polonya, Romanya, Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan’da binlerce Türk kabilesi eriyip gitti. Bugün bile buradaki Hıristiyan halk % 50 ilâ % 80 nisbetinde Türk kanı taşır.

Türkler esasen cengâver bir milletti. İslâmiyet yardımıyla birlik ve beraberliklerini korudular. Bu dinin alevlendirdiği cihad ruhu sayesinde sağlam, büyük ve uzun ömürlü devletler kurdular. Geniş topraklara hükmettiler. Gerek savaş ganimetleri, gerekse sulh ve âsâyiş ortamının geliştirdiği ticaret sayesinde dünyanın en zengin milleti hâline geldiler. Memleketlerine asırlarca servet aktı. Orta Asya’da yaşayan ve Müslüman olmayan Moğollar ise, dünyayı işgal ettikleri halde, medeniyet bakımından geri ve maddeten fakir kaldılar. Hıristiyanlık bizâtihi terakki sebebi olsaydı, bu dine çok bağlı Habeşistan, Peru gibi ülkelerin hâli böyle olmazdı.

Macaristan'da Kumanların bugünki torunları

İlmi hazır buldular

Kur’an-ı kerim insanların kavimler hâlinde yaratıldığını, bunun birbirlerini tanımakta elverişli olduğunu söyler. Bununla beraber ırk, güzellik veya zenginliği değil, ancak Allah korkusunu üstünlük sebebi olduğunu kabul eder. Bu prensip kabile asabiyetini yıkmış ve millet şuurunu pekiştirmiştir. Müslüman Türkler, diğer halklarla evlenmek suretiyle karışarak, genlerindeki istidadı tazelemiştir. Kültürleri zenginleşmiştir. Zeki ve kabiliyetli Balkan çocukları, en fazla bulundukları kasabanın papazı olabilecekken, saraya alınıp hususî tahsil ve terbiye ile devletin en üst kademesine çıkabilmiştir. Böylece hem imparatorluk unsurlarının meziyetlerinden istifade edilmiş, hem bunlar İslâmiyet ile tanışmıştır. Böylece kavimler arasında kaynaşma meydana getirilmiştir. Amerika bu genetik avantaj sayesinde süper güç olabilmiştir. Dahası var, Avrupa, hele Amerika’da bir zenci ile beyaz aynı mekânda bile bulunmazken, Müslüman Türkler kendi ırkından olmayan Müslümanlarla evlenip yuva kurmakta mahzur görmediler. Bu da cemiyette demokrat bir yapının varlığına delâlet eder.

İlk müslümanlar ilim ve teknikte ileri giderek, parlak bir medeniyet kurmuşlardı. İslâm dünyası pek çok buluşa ev sahipliği yaptı. Türkler, bu medeniyete halef oldular. Bir bakıma çok şeyi hazır buldular. Ama bu kültürü geliştirip yüksek bir estetik seviyeye getirdiler. Müslüman denince bugün Avrupalıların aklına Türklerin gelmesi boşuna değildir. Osmanlılar önceki Müslüman âlimlerin koyduğu ilim lisanını aynen benimsediler. Zaten Türklerin Müslüman oluşunun ardından yeni mefhumları karşılamak üzere çok sayıda Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeye geçmişti. Böylece Türkler, çok zengin ve ahenkli bir lisana sahip oldular. Bunda da Türklerin coğrafya itibariyle yakın temasta bulundukları İranlıların mühim tesiri olmuştur. Arapça kelimeler bile Türkçe’ye Farslardan geçmiştir. Böylece Arap ve Farslarla müşterek bir ilim lisanı doğmuştur. Türklerden mühim sayıda fıkıh âliminin yetişmesi de, bu ilme dair tabirlerin Türkçe lisanına girişini kolaylaştırmıştır. Osmanlı Hukuku’nun dili, önceki yüzyıllarda İslâm hukukçularının teşkil ettiği sağlam bir hukuk mantığı ve buna bağlı edebiyatını yansıtmaktadır. İlk Osmanlı hukukçuları muayyen bir hukuk mantığını, felsefesini ve edebiyatını hazır buldular. Bu birikimi Osmanlı kültürü içinde geliştirerek onu klasik üslûbuna ulaştırdılar. Eğer Osmanlılarda yerleşik ve zengin birikim olmasaydı, Batı kültürüne geçiş tam bir fiyaskoyla neticelenirdi.



Avrupalı asillerin her istediğiyle evlenme lüksü yoktur. Aksi takdirde taht üzerindeki haklarını kaybeder. Ama Prens William ile Kate Middleton’ın evliliğinde olduğu gibi artık bu prensipler tavan arasına atılmışa benziyor.

Prens Charles ile Lady Diana’nın 1981 senesindeki düğünü bir peri masalı havasıyla geçti ve yılın düğünü sayıldı. Diana güzel ve zarif tavırları ile herkesin alâka ve beğenisini kazandı. Ancak evlilik saadet getirmedi. Diana, asil bir aileden gelmesine rağmen saray adabına uyamadı. Çift önce ayrıldı, sonra boşandı. Prenses, dedikodusu hâlâ bitmeyen bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Gazetecilerle iyi geçinmesi gerektiğini anlayan prenses, herkeste iyi bir nam bırakmıştı. Şimdi oğulları Prens William’ın düğünü var. Böylece ilk defa İngiltere tahtının vârisi, halktan biriyle evlenmektedir. Eskiden olsa izin verilmezdi. Ama artık devir değişti. Monarşi de zamana uymak zorunda kaldı. Vaktiyle mavi kanlılar, ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla biten evlilikler yapardı. Yaptığı evliliklerle bir sürü memleket kazanan Habsburg hanedanı için eski bir Latin şiirinden ilhamla şu söz söylenir: Bella gerant alii, tu felix Austria nube (Bırak başkaları savaşsın; sen ey mesut Avusturya, evlen!)

Göl perisinin hilesi

Avrupa asaletinde, imparator ve krallar ile hükümran prens, dük, marki ve kontlar birinci; hükümran olmayan prens, dük, marki ve kontlar ikinci; baron ve vikontlar üçüncü; senyör ve şövalyeler de en alt sınıfı teşkil eder. Bunlar ancak kendi sınıflarından biriyle ve hükümdarın iznini alarak evlenebilir. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber, morganatik sayılır. Bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının ünvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu. Düğünde damat gelinin sol elini tuttuğu için buna Sol El Evliliği de denir. Morgana, İlkçağ Avrupa mitolojisinde erkekleri hileyle Avalon’a çekip burada tutan göl perisine verilen isimdir.

Asiller, geleneğe uygun evlilik yaptıkları halde, çocuk sahibi olmadıkları zaman boşanamamış; metres tutmaya mecbur kalarak geride pek çok gayrımeşru çocuk bırakmıştır. Mesela 1830-1837 arası İngiltere Kralı olan IV. William’ın çocuğu olmadı. Ama tanınmış bir tiyatro aktrisi olan metresi Mrs. Jordan’dan 10 tane çocuğu doğdu. Çok kadınla evlilik kabul edilmediği için, bu gelenek, Avrupa hanedanlarının çoğunun soyunun kesilmesine, tahtın veraset yoluyla ecnebi hanedanların eline geçmesine sebebiyet vermiştir.

İngiltere Kralı IV. William ve Mrs Jordan

Ya evlilik, ya taht!

İngiltere’de 1772 tarihli Kraliyet Evlilik Kanunu, yabancı ülkeden biriyle evlenen prensesler dışında, Kral II. George’un soyundan gelen herkesin hükümdardan izin almasını gerektirir. Aksi takdirde 25 yaşını bekleyip kraldan izin alması gerekmeden, yazılı olarak bildirdiği talebini parlamentonun 12 ay içinde reddetmemesi üzerine evlenebilir. Kanun, Kral III. George’un kardeşi Henry’nin halktan biriyle evliliğini tasvip etmemesi üzerine çıkarılmıştır. Ayrıca Anglikan Kilisesi boşanmayı kabul etmediği için, hanedan mensupları, boşandığı eşi hayatta biriyle evlenemezler. Kraliçe’nin amcası VIII. Edward, uçarı ve çapkın bir kraldı. İki kocadan dul Amerikalı Mrs. Simpson’a âşık oldu. Ancak ailesi ve hükümet kralın evliliğine karşı çıktı. Kral, aynı zamanda kilisenin başı olduğu için, parlamento izni vermeyince, 1936’da 10 ay kaldığı tahttan feragati tercih etti.

İngiltere Kralı VIII. Edward ve Wallis Warfield Simpson

Kraliçe’nin kızkardeşi Prenses Margareth, babasının muhafız subaylarından Albay Townsend’e âşık oldu. Albay, yakışıklı, dindar, hassas ve idealist kişiliğiyle kendisini sevdirdi. Fakat dul oluşu iki âşığın kavuşmasını engelledi. Kraliçe, monarşinin zaten zayıflamış itibarını düşünerek bu evliliğe izin vermeye yanaşmadı. Topu parlamentoya attı. Parlamento evliliğe izin vermedi. Prenses de vazifeyi aşkına tercih etti. Saraylılardan birisi “Kraliyet ailesine âşık olmak her zaman büyük bir hatadır” demiştir.

Prenses Margaret ve Albay Peter Townsend

1701 tarihli Kraliyet Verâset Kanunu taht vârislerinin ve eşlerinin Anglikan Kilisesi’ne mensup olmasını arar. Kraliçe’nin kocası Prens Philip, Ortodoks Kilisesine mensuptu. Evlenince Anglikan Kilisesi’ne geçti. Ne var ki Prens Charles’ın şimdiki eşi Camilla da boşandığı kocası hayatta olan bir kadındır. Bu sebeple Prens kilisede evlenemedi. Acaba bu tahta çıkmasını engeller mi? İngiltere’de boşanma epeydir serbest. Amme efkârı artık buna pek takılmıyor.

Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip

Tahtı göremeden öldü

Romanov hanedanı mensupları ancak kendi eşitleri olan soylularla çarın rızasıyla evlenebilir, eşlerinin de Rus Kilisesi’ne mensup olmaları gerekirdi. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu Alexandra, son Rus Çarı II. Nikola ile evlendikten sonra Protestanlıktan ayrılmış, üstelik sofu bir Ortodoks olmuştu. Avrupa hanedanlarının “Şarklı” bulduğu için evlenmeye pek sıcak bakmadığı Romanovlarda o kadar morganatik evlilik vardır ki, bugün monarşi devam etseydi, tahta çıkacak adam bulmak zor olurdu.

Çar II. Nikola ve Çariçe Alexandra

Eski müttefikimiz Avusturya İmparatoru Franz-Joseph’in oğlu Arşidük Franz Ferdinand, Çek asıllı Chotek Kontesi Sophia ile evlenmişti. İmparator oğluna söz geçiremedi. Bu morganatik evliliğin, taht üzerinde hakkı bulunmayan meyveleri için Hohenberg Prensliği titrini ihdas etti. Zavallı Prens tahtı göremeden Bosnasarayı’nda bir Sırp terörist tarafından öldürüldü. Bu cinayet, I. Cihan Harbi’nin sebebidir.

Arşidük Franz Ferdinand ve Kontes Sophia Chotek

Holanda’da hanedan mensupları evlenmek için parlamentodan izin almalıdır. Geçenlerde Holanda Prensi Johan-Friso, daha evvel bir uyuşturucu patronu ile münasebeti olduğu söylenen halktan bir kızla evlenmek istedi. Kız, kimliğini öğrenince adamdan uzak durduğunu söylese de, bunun mesele çıkaracağını tahmin eden prens, taht üzerindeki haklarından vazgeçmek pahasına parlamentodan izin almadan evlenmeyi tercih etti.

Holanda Prensi Johan-Friso ve gelin Mabel Wisse Smit



Hazret-i İsa'nın doğduğu gece gökyüzünde büyük bir yıldız göründü. Yeryüzünde büyük bir doğumun olduğuna işarettir, dediler. İşte bu hâdise dünyanın en eski çocuk bayramının hüzünlü hikâyesinin başlangıcıdır.

Bayramları en çok çocuklar sever. Çünki sevinç günleri olduğu kadar, eğlence, güzel giyinme, iyi yeme günleridir de… Bir de çocuklara mahsus bayramlar vardır ve en eskisi 2 bin yıllıktır. Her ne kadar 23 Nisan için “ilk ve tek çocuk bayramı” dense de, Childmas adındaki bu çocuk bayramı Hıristiyan âleminde asırlardır kutlanır.

Betlehem'de büyük bir doğum olduğunu haber veren üç müneccim

Korktuğu oldu

Childmas’ın tarihi İsa Aleyhisselâm zamanına kadar ulaşmaktadır. Bayramın sebebi Filistin’de binlerce çocuğun hunharca katledilmesi gibi nahoş bir hâdiseye dayanır. Hazret-i İsa, Filistin’in Betlehem (Beytüllahm) kasabasında dünyaya geldi. Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden İmran’ın kızı Meryem, rûhulkudsün telkihiyle babasız bir çocuk dünyaya getirince çok korktu. Yahudilerin kendisini iffetsizlikle suçlayacakları ve çocuğa kötülük yapacakları endişesiyle Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e geldi. Çocuk bir haftalıkken Musa şeriatına göre sünnet edildi ve Hazret-i Cebrail’in işareti üzere kendisine İsa adı konuldu. İsa (İbranice Yeşu, Latince Iesus) Allah’ın (Yahova) yardımı (hoşea) mânâsına gelir.

Hazret-i Meryem’in korktuğu oldu. Eniştesi ve hâmisi olan Hazret-i Zekeriya suçlanarak öldürüldü. Hazret-i Meryem oğlu ile Şam taraflarına kaçtı. Burada sığındığı Malûla kasabasında bir müddet yaşadı. Burada Hazret-i Meryem ve oğlunun gelişiyle bir ortadan ikiye ayrılarak onlara yol verdiği söylenen dağ hâlâ ziyaret edilmektedir.

O zamanlar Filistin Roma namına Herodes adında Yahudi aslından olmayan ve Yunan kültürünü benimsemiş zâlim bir kral tarafından idare olunuyordu. Sarayını heykellerle süsler, ama Yahudi şeriatı resim ve heykeli yasakladığı için halkın nefretini çekmemek için resim bile bulunmayan paralar bastırırdı. Hazret-i İsa'nın doğduğu gece gökyüzünde büyük bir yıldız görünmüştü. Kâhinler “Bu, yeryüzünde büyük bir doğumun olduğuna işarettir” dedi. İran Şahı da dört tarafa hediyelerle elçiler gönderdi. Müneccimler yıldızın göründüğü yerin Betlehem olduğunu tespit edip Kudüs’teki Herodes’e bildirdiler. Mika Peygamber’in “Halkım İsrail'i güdecek olan önder Betlehem’den çıkacaktır” sözünü hatırlayan Herodes çok korktu. Sahte bir sevinçle “O çocuğu bulun da iman edeyim” dedi. Müneccimler Hazret-i İsa’ya bulup iman ettiler. Hediyelerini verdiler. Ancak melekler gelip Herodes’in yanına dönmemelerini ikaz etti. Onlar da ülkelerine döndü. Telaşlanan Herodes Betlehem’de iki sene içinde dünyaya gelen bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Bu kıssa, Matta ve Barnaba İncillerinde anlatılır.

Kral Herodes

Rahel’in figanı

Korkunç emir üzerine binlerce çocuk analarının elinden veya beşiklerinden alınıp boğazlandı. Herodes’in kendi oğlu bile bunlar arasındaydı. Hatta hâdiseyi işiten Roma İmparatoru “Domuz olmak Herodes’in oğlu olmaktan iyidir” demekten kendisini alamadı. Domuz, Yahudi şeriatında eti yenmeyen, dolayısıyla öldürülmeyen bir hayvandır. Böylece Yeremya Peygamber’in “Rama’da bir figan işitiliyor. Rahel çocukları için ağlamakta” sözü çıktı. Rahel, Hazret-i Yakub’un hanımı ve İsrailoğullarının büyükannesidir. Kabri Rama’dadır. Katledilen çocukların sayısı Yunan kaynaklarında 14 bin, Suriye kaynaklarında 64 bin, bazı Ortaçağ kaynaklarında ise 144 bin olarak verilir. Modern yazarlar bu sayıyı mübalağalı bulmaktadır. Nitekim o zamanlar Betlehem küçük bir kasaba idi. Hâdisenin enteresan ciheti bir benzerinin Hazret-i Musa zamanında yaşanmış oluşudur. Bu benzerlik sebebiyle bazı modern yazarlar Herodes katliâmının uydurulmuş olabileceğini söylemektedir.

Bu esnada Hazret-i Meryem’in nişanlısı Yusuf’a rüyasında, doğan çocuğu ve annesini, bu zorba kralın kötülüğünden koruması için Mısır'a götürmesi emrolundu. Uykudan uyanınca hemen çocuğu ve annesini alıp Mısır'a götürdü. Kur’an-ı kerim bu hususta mealen şöyle der: “Meryem oğlu İsa ve annesini oturaklı (sâbit, geniş, üzerinde oturmaya çok müsait) akarsuları bulunan yüksek bir mekânda barındırdık” (Mü’minûn: 50). Bu mekânın Mısır olduğu ekseri tefsirlerde haber verilmiştir. Burada 12 sene kaldılar. Herodes ölünce, Yusuf’a rüyasında tekrar çocuğu ve annesini alıp geri dönmeleri söylendi. Önce Celile, sonra Nâsıra’ya geldiler. Hazret-i İsa burada büyüdüğü için sonradan Nâsıralı İsa diye anılacaktır.

Giotto di Bondone'nin Mukaddes Masumlar tablosu

Mukaddes Masumlar

485 yılında bu çocukların Hazret-i Mesih yolundaki ilk şehidler olduğunu kabul edildi. İlk zamanlar müneccimlerin ziyaretinin anıldığı ve Paskalya ile Noel yanında Hıristiyanlığın en eski ve mühim yortusu olan Epifanya Yortusu (6 Ocak) ile beraber yortusu yapılırdı. Sonradan katliâmın yapıldığı farzolunan 28 Aralık günü Mukaddes Masumlar Bayramı ilan edildi. İngiltere’de Childmas denilen bu bayramı Rumlar 29, Süryanî ve Nasturîler 27 Aralık’ta kutlar. Bu günlerde Antik Roma’da Saturnalia bayramı vardı. O günler çalışılmaz, çocuklar ve köleler dilediği gibi davranıp istediğini söyler; bazı edep kaideleri görmezden gelinir ve hediyeler verilirdi. Ortaçağ’da dini küçük düşürdüğü gerekçesiyle bu eğlenceler yasaklandı. Hatta İngiltere’de bu yortunun bir yas günü olduğunu göstermek için çocuklar sabah yataklarında hafifçe kırbaçlanırdı. Yeniçağ’da yortu bir çocuk şenliğine dönüştü. Mukaddes Masumlar için ilahîler bestelenmiştir. Bunları sembolize etmek üzere bu bayramdaki âyinlerde önceleri kırmızı, 1961’den beri menekşe rengi giyilir. Bazı kiliselerde bir oğlan çocuğu piskopos seçilir. İspanyol ülkelerinde bu bayram 1 Nisan gibi muzipçe kutlanır; şaka yapanlara kızılmaz; şaka kurbanlarına masumlar denir.



Vaktiyle bütün İstanbul, servetini hayır yolunda harcayan Âdile Sultan’ı hayırla yâdederdi. Beş padişah zamanında hüküm sürmüş, çok acılar yaşamış, ama metanetini hiç kaybetmemiş bu hanımefendi şairin adı bugün eski mekânlarda yaşıyor.

İstanbul’un güzel mekânlarında hâlâ ismi yaşayan bir hanımefendi vardır: Âdile Sultan. Hababam Sınıfı’nın çekildiği Kandilli’deki sarayı şimdilerde düğün gibi aktivitelere ev sahipliği yapıyor. Çamlıca’daki sayfiyesi vefatından sonra yetimhane olarak kullanıldı. Hâlihâzırda öğretmenevidir. Fındıklı’daki sahil sarayı ise bugün Mimar Sinan Üniversitesi’dir.

Sultanlar da ağlar!

Sultan II. Mahmud küçükken annesini kaybeden kızı Âdile Sultan’ı, çocukları yaşamayan bir başka hanımı Nevfidan Kadınefendi’ye emanet etti. Kadınefendi Âdile’yi kendi evladı gibi ihtimamla yetiştirdi. 19 yaşında iken yakışıklılığı ile meşhur Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa ile evlendirildi. Sultan Mecid sevgili hemşiresine Haydarpaşa Çayırı’nda bir hafta süren parlak bir düğün yaptı. Nikâhları Hırka-ı Saadet dairesinde kıyıldı.

Adile Sultan muhabbetle bağlandığı zevcinden üç çocuk dünyaya getirdi. İkisi küçükken vefat etti. Mehmed Ali Paşa, kayınbiraderi Sultan Mecid zamanında sadrazamlık yaptı. Çiftin pek mesud hayatı, Paşa’nın 1868’te vefatıyla sona erdi. Çok üzülen Adile Sultan inzivaya çekildi. Yeni evli yegâne kızı Hayriye Hanımsultan’ı da iki sene sonra kaybedince Adile Sultan’ın üzüntüsü katlandı. Kendisini ibadete verdi.

Sarayı kızlar mektebiydi

Dindarlığı, hassaslığı ve hayırseverliğiyle tanınmış, ömrü boyunca herkesten hep hürmet görmüştür. Mektep ve fukara evlerini tamir ettirip, çocukların okuması için gayret sarfeder; gelinlik kızlara çeyiz yaptırır, kurumuş çeşmelere su getirtirdi. Sultan’ın sarayı, ciddi bir kızlar mektebi gibiydi. Emsalsiz güzellikteki cariyelerini çok ihtimamla yetiştirirdi. Bunlardan çoğu saraya alınmış, padişah ve şehzadelerle evlenmiştir.

Âdile Sultan, aynı zamanda Osmanlı hanedanının divan sahibi tek hanım şâiridir. Şiirleri samimidir. Sultan Aziz için yazdığı mersiyesinde padişahın katline şahitlik etmektedir. Dedesi Sultan Kanuni’nin divanını bastırarak edebiyatımıza büyük hizmeti geçmiştir. Nakşi idi.

Âdile Sultan 1898 senesinde bir bayram sabahı Fındıklı’da vefat etti. Kalabalık bir cenaze merasiminden sonra Eyüp Sultan’a zevcinin yanına defnolundu. İki âşık, ebedî uykularını Haliç sahilindeki türbelerinde beraber uyumaktadır.

Âdile Sultan ile Damat Mehmed Ali Paşa'nın Eyüp Sultan'daki türbesi (Sahile yakındır)

Ayşe Sultan’ın hatıraları

Sultan Hamid’in kızı Ayşe Sultan büyük halası Âdile Sultan'ı şöyle anlatıyor: “Ölümünden sonra saraya gelen câriyeleri ve ağaları, efendilerinin hikâyelerini, iyiliğini bize anlatırlarken gözyaşlarını zaptedemezlerdi. Babamla görüşmek istediği zaman haber gönderir, sarayda hususî hazırlıklar yapılır, bu suretle saraya gelirdi. Babam hürmet ve tazimle halasının elini öper, büyük kanepeye halasını oturtup kendisi de karşısına otururdu. Hazinedarlar, askılar içinde kahvesini getirirler, babam eliyle tepsiden alıp halasına verirdi. Bizler içeriye girip elini öper, yerden bir temenna ederek padişaha yaptığımız resmî tazimi ifa eder, çıkardık. Babama, oğlum hitabında bulunur, babam da kendisine; “Emredersiniz halacığım” cevabını verirdi. Konuşma bir-iki saat kadar devam eder, yine geldiği gibi arabasına biner, babam da kapıya kadar kendisini teşyi ederdi. Yüzünün eskiden pek güzel olduğu belliydi. Narin, orta boylu, kumral, mavi-elâ gözlü, nurânî, asaletini gösteren hâl, hareket ve terbiyeye mâlik bir sultandı. Giyinmesi tamamiyle alaturka olup, ağır kumaşlardan dört etekli entari, ayağına güderiden papuç giyer, beline şaldan kuşak bağlar, bu entari üzerine salta dedikleri bol kollu bir ceket geçirir, başına fes gibi bir şey giyip etrafına oyalı ipekli yemeni sarar, üzerine zümrüt ve lâ’llerle yapılmış, ortadaki daha büyük, iki yanlarındakiler küçük, gül şeklinde kıymetli iğneler takardı. Başka hiç bir mücevher nişan takmazdı.”

Âdile Sultan'ın Fındıklı'daki yalısı

Öyle mi, memnun oldum!

Bir gün kalfasıyla beraber Hırka-ı Şerif ziyaretine giderken, Atikali civarında abdest tazeleme lüzumu hissetmiş; o zamanlar âdet olup ayıp sayılmadığı için önünden geçtikleri ve sahibini bilmedikleri bir konağın önünde arabalarını durdurarak mazeretlerini bildirmişlerdi. Nezaketle karşılandılar. Konağın hanımı o zamanın terbiyesi usulünce tanımadığı misafirlere havlu tuttu, sonra da kahve ve şerbet ikram etti. Kahve esnasında ev sahibi misafirinin kim olduğunu öğrenmek istedi. Sultan tebdil gezdiğinden başka bir isim verdi. Ev sahibinin kim olduğunu sorunca da, “Cariyeniz, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa’nın zevcesiyim” cevabını aldı. Ciddiyet ve metanetini muhafaza edip bir şey hissettirmedi. Güler yüz ve teşekkürle kendisini tanımayan kumasına veda ederek evden ayrıldı. Çok sevdiği zevcini üzmemek için bu hâdiseden hiç bahsetmedi. Vak’a, yıllar sonra Sultan’ın hazinedarından işitilmiştir.

Âdile Sultan'ın Kandilli'deki sayfiyesi

Âdile Sultan divanından:

Bir na’tı:

Yüzün mir’at-ı zât-ı kibriyâdır yâ Resûlallah,
Vücûdun mazhar-ı nûr-ı Hudâdır yâ Resûlallah,
Kabul eyle ânı aşkından âzâd eyleme bir an,
Kapanda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah,

Var iken destgîrim sen gibi bir şâh-ı zî-şânım,
Kime arz eyleyim, eyle meded hâl-i perişanım,
Sözün makbûl-i dergâh-ı Hudâdır ulu Sultânım,
Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah.

Sana Ümmetliğim iki cihânda emr-i câzimdir,
Bilirsin hâlimi arz u beyân etmek ne lâzımdır,
Nazar kıl lutf ile senden diğer kim câresâzımdır,
Kapunda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah.

Sultan Aziz’e mersiyesinden:

Nasıl yanmam ki ben oldu olanlar Şâh-ı devrâna,
Bilinmez oldu hâli kıydılar ol zıll-ı Yezdâna.

Cihân matem tutup kan ağlasın Abdülazîz Hân’a
Medet Allah mübarek cismi boyandı kızıl kana.

Nasıl hemşiresi bu Âdile yanmaz o Hakan’a,
Ki kıydı bunca zâlimler karındaş cihânbâna

Rızâ virmezdi adl ü şefkati zulm-i müşîrâna
Bütün nûr-ı firâkı saldı kalb-i ehl-i îmâna.

Bir münâcâtı:

İlâhî, bana tevfîkin itâatta medar olsun
Beni benden halâs eyle, gönül aşkında zâr olsun.
Seni zikreyleyim her dem, dil agâh ola bu zevke
Vücûdum zulmetin, mahvet derûnum şu’lebâr olsun.
Açılsın lâleler aşkınla sinem dâğ dâğ olsun
Dil-i virane yansın âteşinle bahtiyâr olsun.

Kızı için yazdığı mersiyeden:

Gerçi dünyaya gelen mâlûmdur elbet göçer

Ah kıldı ol civan ve ol melek ademe sefer

Sabrını lûtfet ilahî çün budur hükm-i kader

Gitti Hayriyem kerimem derdi geçti câne âh!

Kocası için yazdığı mersiyeden:

Devlet ü dine sadâkatle ederdi hizmet

Emri peygamberîyi icrâya kılardı gayret

Bir özü doğru, sözü doğru muhibb-i devlet

Öyle bir yâr için Âdile ağlar elbet

Bir Mehmed Ali Paşa idi ol dünyada

Vechini göstere Allah âna ukbâda

Âdile Sultan'ın verem olan kızı Hayriye Hanımsultan için yaptırdığı Çamlıca'daki Köşkü

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter