Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Tarih boyunca, ya Güneş’in hareketleri, ya Ay’ın hareketleri veya her ikisinin hareketlerine göre senenin tespit olunduğu takvimler yapıldı. Şemsî sene (güneş senesi), yerkürenin güneş etrafında bir devir yaptığı zamanı ifade eder. 365.242 günüdür. Kamerî sene (ay senesi); ay küresinin, yerküresi etrafında 12 kere döndüğü zamandır. 354.367 gündür. Güneş yılı, ay yılından 11 gün uzundur.

AY İSİMLERİ BABİL’DEN

Hayatı ziraat üzerine kurulmuş bulunan Eski Mısır‘da, bir yılı 12 ay ve 365 gün olan güneş takvimi kullanılırdı. Aylar 30 gündü ve sonuncuya 5 gün eklenirdi. Her gün 12’şer saatlik iki kısma ayrılmıştı. Astronomide çok ileri olan Mezopotamya‘da da ay-güneş takvimi kullanılırdı. 12 aydan müteşekkil 354 günlük yıla 11 günlük kısa bir ay eklenirdi. Bâbil‘de ise üç yılda 33 günlük bir ay eklenerek yılbaşının hep 1 Nisan olması temin edilirdi. Bugün Türkiye ve Orta Doğu’da kullanılan Nisan, Haziran, Temmuz, Eylül, Teşrin, Şubat gibi ay isimleri hep Bâbillilerden alınmıştır. Eski Türkler ve Çinliler ile Aztekler ay-güneş takvimini kullanırdı. Her yıla bir hayvan ismi verilmişti. 12 yılda bir bu yıllar devir yapardı. Böylece yaşları ve tarihî hâdiseleri hatırlamak daha kolay olurdu.

Süryânîler, Selefkos takvimi denilen ve dört yılda bir ‘artık’lanan güneş takvimini kullanırdı. Eski Yunan takviminin devamı olan bu takvimin başlangıcı, İskender’in generali Selefkos’un Bâbil’e giriş tarihi olan M.Ö. 312 idi. Yahudîler, insanlığın yaradılışı kabul ettikleri M.Ö. 3761 tarihini başlangıç tarihi alan bir ay takvimini bugün bile kullanırlar. Güneş yılı arasındaki farkı gidermek için yıllara her üç yılda bir ay eklenir.

Eski Roma‘da 12 ay ve 354 günlük kamerî takvim kullanılırdı. Mevsime göre kaymasını önlemek için iki yılda bir 22 veya 23 gün eklenirdi. Yılın ilk ayı Mart idi. Başlangıcı, Roma’nın kurulduğu M.Ö. 753 senesiydi. Bu takvim üzerinde Julius Caesar’ın emriyle M.Ö. 46’da birtakım düzeltmeler yapıldı. Güneş esasına dayandırılan bu yeni takvim Julyen Takvimi olarak tanınır. Bir yıl, 365.25 gündür. Mart ayından itibaren aylar dönüşümlü olarak 31 veya 30 gün sayılır. Son ay Şubat üç yıl 28, dördüncü yıl 29 sayılır. Yılbaşı 1 Ocak’tır. Bir aya da Sezar’ın adı verilmiştir: July. 532 senesinde Papa Dionysus, Hıristiyan âleminde bu takvimin esas alınmasını ruhânî konsile kabul ettirdi. Hazret-i İsa’nın o zamana kadar belli olmayan doğum yılını (mîlâd) 753. Roma yılı olarak tesbit etti. Takvimin başlangıcı bu tarih oldu. Bu takvime Mîlâdî Takvim denir. Osmanlılar, buna Rûmî Takvim adını verdi.

10 GÜNÜMÜZÜ VERİN!

Yıl uzunluğundaki küçük farklar, zamanla büyük fark meydana getirdi. Papa XIII. Gregorius devrinde 10 güne ulaştı. 1582’de papanın emriyle yapılan düzeltme ile takvim 10 gün ilerletildi. O sene 4 Ekimin ertesi gün, 15 Ekim olarak ilan olundu. Yılbaşı da 1 Ocak’a alındı. Buna Gregoryen Takvimi denir. Mamafih halk “10 günümüzü geri verin!” diye sokaklara dökülmüştü. XX. asırda iki takvim arasındaki fark 13 günü buldu. Değişiklik önce İtalya, Portekiz, İspanya ve Almanya gibi Katolik ülkelerde kabul gördü. İngiltere 1752, İsveç 1753, Japonya 1873, Çin 1912, Rusya ve Balkan ülkeleri 1918, Yunanistan 1923 ve Türkiye 1926’da bu takvime geçti.

EN HASSAS TAKVİMİ MELİKŞAH YAPTI

islâmiyet’ten evvel, İran’da 30 günlük 12 aydan teşekkül eden güneş takvimi kullanılırdı. 5 gün fazlalık 8. aya eklenirdi. Aylar burçların başına göre başlardı. Nevruz da denilen 20 Mart yılbaşı idi. Ayın her gününün ayrı bir ismi vardı. Yıl tam 365.25 gün çekmediği için, 120 yılda bir ayarlama yapılırdı. Bu sebeple Julyen Takvimi kadar kullanışlı değildi. Selçuklu Sultanı Celâleddin Melikşah bunu ıslah ettirerek, güneş hesabına dayalı, ancak başlangıç yılı hicrete göre tesbit olunan bir takvim hazırlattı. Buna Celâlî (hicrî şemsî) Takvim denir. Bu takvimde 120 yılda bir ay değil, 4 yılda bir gün artıklama yapılırdı. Böylece Celâlî Takvim, 3770 yılda bir gün hatâ verir. Böylece 3330 yılda bir hatâ veren Gregoryen Takvimi’nden bile daha hassastır. Celâlî Takvimi üzerinde Türkistan’da Uluğ Bey, İlhanlılarda Gazan Han, İran’da Nâdir Şah ve Hindistan’da Ekber Şah tarafından birtakım ıslahat yapıldı. Bugün İran, Hindistan ve Afganistan’da kullanılır. Nevruz, 21 Mart (şimdi 3 Nisan) yılbaşıdır. Ay isimleri şunlardır: Ferverdin (30), Ordibeheşt (31), Tir (30), Hordad (30), Şehriver (31), Mordad (30), Aban (31), Azer (30), Dey (31), Behmen (30), Esfend (31). Gün isimleri de şöyledir: Yekşenbe, Düşenbe, Seşenbe, Ceharşenbe, Pençşenbe, Cuma, Şenbe.



Tür­ki­ye’nin yüz­ler­ce iç ve dış önem­li me­se­le­si­nin hep­si bir ta­ra­fa,1915’te Er­me­ni­le­rin çek­ti­ği sı­kın­tı­lar için özür di­le­me kri­zi­ne tu­tul­mak bir ta­ra­fa. Ay­nı dö­nem­de, yur­du­na sal­dı­ran düş­man­la­ra kar­şı sa­va­şan 5 mil­yo­na ya­kın Türk gen­ci, bü­tün yok­luk­la­ra rağ­men bay­ra­ğı, mil­le­ti, is­tik­la­li uğ­ru­na ya şe­hit, ya ga­zi ol­du­lar. Dur­duk yer­de, bu mil­le­ti an­lam­sız bir har­be so­ka­rak; Dev­le­ti pa­ram­par­ça eden­le­re he­sap so­ru­la­ma­dı. Ama bi­zim özür­lü­ler, Er­me­ni­ler­den özür di­li­yor. Sor­sa­nız ne ol­du da bu yo­la gir­di­niz, bil­mez­ler. Bu­nu öğ­ren­mek için, Tür­ki­ye’de­ki mil­yon­lar­ca res­mî ve özel bel­ge­ye bir göz atı­ver­mek ye­ter­di. Ama mak­sat­la­rı, Tür­ki­ye dış si­ya­set­te sı­kış­tı­rıl­sın, kıv­ran­sın, dış mih­rak­lar ya­ni ‘AN­CA’cı­lar ha­bi­re on­la­rın da sır­tı­nı sı­vaz­la­sın.

24 Ni­san 1915 Teh­cir olay­la­rın­da ya­şa­nan­la­rı öğ­ren­mek is­te­yen oku­yu­cu­la­rı­ma, 1915 teh­cir za­ma­nı Kay­se­ri be­le­di­ye baş­ka­nı olan rah­met­li Rı­fat Ça­lı­ka’nın ha­tı­ra­la­rı­nı oku­ma­la­rı­nı tav­si­ye ede­rim. Rı­fat bey gö­çe gi­den Er­me­ni köy­lü­le­rin tar­la­la­rın­da­ki mah­su­lü ol­gun­la­şın­ca, ame­le tu­ta­rak ha­sat yap­tı­rıp, Türk si­lah­lı kuv­vet­le­ri ih­ti­ya­cı­na gön­de­rir. Sa­hi­bi Er­me­ni’ye, be­de­li ka­dar or­du­muz borç­lan­dı­rı­lır. Bun­la­rın bel­ge­le­ri var. 1895 Er­me­ni ayak­lan­ma­la­rı ön­ce­sin­de 20 se­ne­den faz­la, Trab­zon li­ma­nın­da­ki tah­mil tah­li­ye iş­le­ri­ni Er­me­ni­ler­den ku­ru­lu Ha­mal bö­lük­le­ri ya­par. Av­ru­pa dev­let­le­rin­den ge­len ge­mi­le­ri bo­şal­tır­lar­ken, Daş­nak ve Hın­çak­çı­la­ra giz­li­ce gön­de­ril­miş si­lah ve cep­ha­ne san­dık­la­rı­nı, bu Er­me­ni ha­mal­lar çe­te­ci­le­re ulaş­tı­rır­lar. Daş­nak ve Hın­çak da, bu si­lah­lar­la 1897’den 1914’e ka­dar Türk­le­ri kat­le­der.

Van, Kars, Er­zu­rum, Bit­lis ve da­ha ni­ce vi­la­yet­le­rin köy­le­rin­de ya­nan tan­dır­la­ra atı­lan ma­sum Türk yav­ru­la­rı­nın öz­rü­nü kim, kim­den di­le­ye­cek?!. Düz­me­ce im­za lis­te­le­rin­de is­mi olan kim­se­ler, bu lis­te­le­re iti­raz edip, bu­nu ka­mu­oyu­na açık­la­maz­lar­sa, ne­cip mil­le­ti­mi­zin gö­zün­de Türk­lük da­va­sı­na if­ti­ra ve iha­net et­miş sa­yı­la­cak­lar­dır!..


Türk mil­le­ti­ne if­ti­ra et­mek ve düş­man­la­rı­na bir ne­vi des­tek ver­me he­de­fi­ni ta­şı­yan “Er­me­ni­ler­den özür di­le­me” saç­ma­lı­ğı, Türk mil­le­ti­nin tep­ki­si­ne se­bep ol­muş­tur. As­lın­da Er­me­ni çe­te­le­ri soy­kı­rım yap­mış­lar­dır. Özür di­le­mek ge­re­kir­se Er­me­ni­le­rin ve on­la­rı Os­man­lı­nın mil­let-i sa­dı­ka­sı iken is­ya­na teş­vik eden, fit­ne ve kin to­hum­la­rı­nı mis­yo­ner­le­rin ida­re et­ti­ği ya­ban­cı okul­la­rın­da eken baş­ta ABD, Fran­sa, İn­gil­te­re ve Rus­ya’nın di­le­me­si ge­re­kir.
Er­me­nis­tan’ın ilk baş­ba­ka­nı Ova­nes Ka­çaz­nu­ni’nin 1923 yı­lın­da Bük­reş’te “Er­me­ni me­se­le­si” ile il­gi­li Taş­nak Par­ti­si top­lan­tı­sın­da ken­di im­za­sı­nı ta­şı­yan 128 say­fa­lık ra­po­ru ve ko­nuş­ma­sı; Rus­ça’dan çev­ri­le­rek ki­tap ha­li­ne ge­ti­ril­miş­tir. Bu ra­por fa­na­tik Er­me­ni­le­rin ve on­la­ra des­tek ve­ren ba­zı ül­ke­le­rin id­di­ala­rı­nı çü­rüt­me­ye ye­ter de ar­tar bi­le.
İş­te bu iti­raf­lar­dan ba­zı­la­rı:
“1914 yı­lın­da Os­man­lı Dev­le­ti sa­va­şan ta­raf­la­rın bi­ri­ne he­nüz ka­tıl­ma­dı­ğın­da, Os­man­lı­ya kar­şı gö­nül­lü bir­lik­ler kur­duk. Er­me­ni Dev­rim­ci Taş­nak­sut­yun Par­ti­si bu bir­lik­le­rin ku­rul­ma­sı­na ve as­ke­rî ope­ras­yon­la­ra ak­tif bi­çim­de ka­tıl­dı.”
“De­niz­den de­ni­ze (Ka­ra­de­niz’den Ak­de­niz’e Bü­yük Er­me­nis­tan) ga­ye­si ile Os­man­lı­ya kar­şı ayak­lan­dık. Türk­le­rin düş­ma­nı İti­laf Dev­let­le­ri or­du­la­rı­nın Ana­do­lu’ya gön­de­ril­me­si için Av­ru­pa ve ABD’ye res­mi çağ­rı­lar yap­tık. Ara­lık­sız ola­rak Türk­ler­le sa­vaş­tık. Öl­dür­dük ve öl­dü­rül­dük.” “As­ke­rî ope­ras­yon­la­ra ka­tıl­dık. Kan­dı­rıl­dık ve Rus­ya’ya bağ­lan­dık. Teh­cir doğ­ruy­du ve ge­rek­liy­di. Ger­çek­le­ri gö­re­me­dik. Ha­di­se­le­rin se­be­bi bi­ziz. Türk­le­rin mil­li mü­ca­de­le­si hak­lıy­dı. Ba­rı­şı ret et­me­miz ve si­lah­lan­ma­mız bü­yük bir ha­tay­dı. Türk­le­re kar­şı ayak­lan­dık ve sa­vaş­tık. Sevr Ant­laş­ma­sı gö­zü­mü­zü kör et­miş­ti. İs­ya­nı­mı­zın te­me­lin­de ih­ti­laf dev­let­le­ri­nin bi­ze va­at et­ti­ği Bü­yük Er­me­nis­tan ha­ya­li var­dı. Ama biz hiç­bir za­man dev­let ola­ma­dık. Tür­ki­ye Er­me­nis­tan’ı di­ye bir dev­le­tin ha­yal­den de öte ol­ma­dı­ğı ger­çe­ği­ni gö­re­me­dik.”
“Ka­der­den şi­ka­yet et­mek ve fe­la­ket­le­ri­mi­zin se­bep­le­ri­ni ken­di dı­şı­mız­da ara­mak acık­lı bir du­rum­dur. Bu bi­zim has­ta­lık­lı mil­li psi­ko­lo­ji­mi­zin ka­rak­te­ris­tik bir özel­li­ği­dir ve Taş­nak­sut­yan Par­ti­si de bun­dan ka­ça­ma­mış­tır. San­ki uzun gö­rüş­lü ol­ma­mız bir kah­ra­man­lık­tı. Çün­kü is­te­yen her­kes (Fran­sız­lar, İn­gi­liz­ler, Ame­ri­ka­lı­lar, Gür­cü­ler, Bol­şe­vik­ler) tek ke­li­mey­le bü­tün dün­ya bi­zi ko­lay­ca al­dat­tı, at­lat­tı ve iha­net et­ti. Hal­bu­ki biz­ler saf­ça bu sa­va­şın Er­me­ni­ler için (Bü­yük Er­me­nis­tan) için ya­pıl­dı­ğı­na inan­dı­rıl­mış­tık.”


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı padişahlarının her hafta cuma namazı kılmak maksadıyla câmiye çıkışları, imparatorluk hayatının en debdebeli merasimlerindendi. Adına Cuma Selâmlığı veya Selâmlık Resmi denilen ve her safhası inceden inceye teşrifat kaidelerine bağlanmış olan bu merasimler siyasî bakımdan da büyük bir ehemmiyeti haizdi. Padişah saltanat arabasının içinde, sağlı sollu merasim bölüklerine mensup askerlerin arasından câmiye gider, bu arada halk sokaklara dökülmüş bir halde, “zamanın bu en haşmetli hükümdarını” dünya gözüyle görmeye çalışırdı. Sadece halk için değil, o anda ülkede bulunan ecnebiler için de görülmeye değer bir hâdiseydi bu. O arada padişahtan bir talebi olanlar da meydanda birikirdi. Bu bakımdan Cuma Selâmlığı tarihimizin gölgede kalmış en mühim sahnelerinden biridir.

YAKAYIM BAŞIMA BİR ESKİ HASIR

Padişah cuma namazını kılıp da dışarı çıktığında bunların ellerindeki istidalar sır kâtipleri tarafından toplanarak padişaha takdim edilirdi. Bazen bu kalabalığın arka saflarında bulunanlar kendilerinin de şikâyeti olduğunu göstermek için yanmakta olan bir hasır parçasını veya içinde yanan bir paçavra bulunan tasları elleriyle yukarı kaldırırlar, böylece kendilerinin de unutulmamasını memurlara hatırlatırlardı. Bunlar aynı zamanda şikâyetçinin ateş gibi yandığını sembolize ederdi. Bu usule zamanla “ateş istidası“ veya “başa hasır yakma“ denildi. Halk arasında memurların gadrine uğradığını düşünenler “veririm bir ateş istidası!” veya “hasır yakarım ha!” ihtarında bulunurlardı. Geçmiş devirde, mahkemede gadre uğradığı kanaatine varan bir Osmanlı hanımının söylediği manzumedeki şu mısralar dikkat çekicidir: “Yakayım başıma bir eski hasır, İşte kadı, işte divan-ı vezir.”

Yıldız Hamidiyye Câmii'nde Sultan Hamid'in Cuma Selâmlığı

MÜŞKİL-KÜŞÂ

Ateş istidası vermek, Cuma Selâmlığı’na mahsus değildi. Kimi zaman Yalı Köşkü‘ne indiğinde, kimi zaman ise Alay Köşkünde iken, kısacası padişaha nerede tesadüf edilirse orada ateş istidası verilebilirdi. Bu gelenek Bizanslılar zamanında da vardı. İmparator Ayasofya Kilisesi’ne veya bir başka yere gezmeye giderken idareden ve hâkimlerden herhangi bir şikâyeti olan kimseler imparatora bunu bildirirlerdi. Osmanlılar zamanında, memurlardan şikâyeti olanlar yahud zulme uğradığını düşünenler veya mahkemelerin verdiği hükümden tatmin olmayanlar, hatta herhangi bir istek sahipleri, önce valiye, netice alamazsa İstanbul’daki Divan-ı Hümayun’a ve en nihayet padişaha müracaat ederdi. Padişah, her problemin halledildiği “müşkil-küşâ“ (müşkil çözen) bir merci idi. Padişaha başvurup da, meselesi şöyle veya böyle çözülmeyen kimse kalmazdı. Bu hususta, kadın-erkek, müslüman-gayrimüslim, hür-köle arasında fark gözetilmezdi.

ARKASI ARANIRDI

Verilen istidalar padişah tarafından tedkik edildikten sonra gereği yapılmak ve neticesi kendisine arz edilmek üzere alâkalı mercilere havale edilirdi. Umumiyetle bunlar veziriazama gönderilir ve ardı takip edilirdi. Bunun için “Sen ki veziriazamsın! Birkaç arzıhali yüce katıma sundular, sana gönderdim, arzıhal sunanları bulup, davalarını dinleyip, haklarını hak edip, bir daha yüce katıma arzıhal sunmalı olmasın, şöyle bilesin...” mealinde bir hatt-ı hümâyun yazılırdı. Veziriazam da buna cevap verirdi. Arşivler böyle arzıhaller ve bunlara dair yazılan fermanlarla doludur. İstihbarata verdiği ehemmiyetten olsa gerek, Sultan Hamid, bu geleneği çok ciddiye alırdı. Herkes elindeki istidayı gösterir; üniformalı ve çantalı bir memur bunları toplayıp padişaha arz ederdi. Padişah, bu iş için Gazi Osman Paşa’yı vazifelendirmiş, kendisine sarayda geniş bir daire tahsis etmişti. Padişaha istida verme usulü, saltanatın kaldırıldığı tarihe kadar devam etti. Sonra tarihe karıştı. Bugün halkın cumhurbaşkanlığı ve meclise dilekçe vermesi de bu geleneğin bir uzantısı sayılabilir...

Saltanat kayığı ile Cuma selâmlığına çıkan padişahı görmek üzere sokaklara dökülmüş halk



Üç haf­ta ön­ce ba­zı ga­ze­te ya­zar­la­rı, Er­me­ni­ler­den özür di­len­me­si ge­rek­ti­ği­ni vur­gu­la­yan ma­su­ma­ne ya­zı­lar yaz­dı. Bu özür işi şim­di az­dı. İn­ter­net­te do­la­şan im­za lis­te­le­ri­nin düz­me­ce ve ha­ya­li ol­du­ğu ar­tık aşi­kâr­dır. Ma­lum özür di­le­me lis­te­si­nin baş­lık ya­zı­sı: 1915’te Os­man­lı Er­me­ni­le­ri­nin ma­ruz kal­dı­ğı ‘Bü­yük Fe­lâ­ket’e du­yar­sız ka­lın­ma­sı­nı, bu­nun in­kâr edil­me­si­ni vic­da­nım ka­bul et­mi­yor. Bu ada­let­siz­li­ği red­de­di­yor, ken­di pa­yı­ma Er­me­ni kar­deş­le­ri­min duy­gu ve acı­la­rı­nı pay­la­şı­yor, on­lar­dan özür di­li­yo­rum. Kim­den di­le­ni­yor? Os­man­lı Er­me­ni­le­rin­den.Ne za­man için? 1915’te­ki olay­lar için. O dö­nem­de öl­dü­rü­len Os­man­lı te­ba­sı Türk­ler, Kürt­ler, Rum­lar, Ya­hu­di­le­rin öz­rü­nü ni­ye di­le­mez­ler. Çün­kü ma­lum kim­se­ler, Er­me­ni­le­rin avu­ka­tı­dır. Ne­den 1915? Ka­sım 1914’te Rus or­du­la­rı Do­ğu­be­ya­zıt’tan Os­man­lı top­ra­ğı­na gi­rer­ken; bin­ler­ce Türk ve Kürt, Rus or­du­la­rın­da gö­rev­li Er­me­ni su­bay ve er­ler­ce kat­le­dil­di. Rus Or­du­su Er­zu­rum’a gir­di­ğin­de, on­la­rın kı­la­vu­zu Er­me­ni­ler­di. Er­zu­rum’da­ki zen­gin­le­ri ve eş­ra­fın isim­le­ri­ni, ki­min kaç ye­tiş­kin kı­zı var bil­gi­le­ri­ni Rus­la­ra, yer­li Er­me­ni­ler ver­di. Türk or­du­su­nun cep­ha­ne­lik ve gı­da am­bar­la­rı­nı Er­me­ni­ler ha­va­ya uçur­du. Bir ge­ce­de 3000 Er­zu­rum de­li­kan­lı­sı­nı ev­le­rin­den “de­mir yo­lun­da­ki kar­la­rı te­miz­le­te­ce­ğiz” di­ye top­la­yan­lar Er­me­ni­ler­di. Bu genç­le­ri top­lu­ca, Kan­lı­de­re’de bo­ğaz­la­yan­lar da on­lar. Ilı­ca Ca­mi­i’nin av­lu­su­na 1.5 met­re yük­sek­li­ğin­de Türk ce­set­le­ri­ni yı­ğan­lar da on­lar­dı. Ter­can-San­sa kö­yün­de öl­dür­dük­le­ri Türk­le­rin ba­cak­la­rı­nı ağaç­la­ra asıp üze­ri­ne, “ok­ka­sı 10 pa­ra­ya” ka­ğıt­la­rı ya­pış­tı­ran­lar da, Rus or­du­su ile ge­len Er­me­ni­ler­di...
Özür­cü gü­ru­hu! Si­ze ses­le­ni­yo­rum: Ge­lin, 1829, 1878, 1895, 1896, 1905 ve 1914’te ya­şa­nan­la­rı ko­nu­şa­lım. Si­zin ba­na gö­re, Er­me­ni­le­re özür bor­cu­nuz yok. Çün­kü özür için ön­ce­lik­le Türk gi­bi dü­şün­mek la­zım. Ge­lin he­men Türk mil­le­tin­den özür di­le­yin!..


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Gazetelerden öğrendiğimize göre dünyada en çok peruk satılan ülke İsrail’miş. Neden acaba diye bilmem merak ettiniz mi? Merak edenlere söyleyelim. Bunun basit bir sebebi var. Yahudi dininde kadınların başını örtmesi mecburidir. Dindar Yahudi kadınları peruk takarak bu emri bir nebze de olsa yerine getirmeye çalışmaktadır. Nitekim Tevrat‘ta kadınların, kendilerine nikâh düşen erkeklerden kaçması ve güzelliklerini, ziynetlerini onlardan saklamaları gerektiği açıkça yazar. İshak Peygamber’in hanımının, karşısına yabancı bir erkek çıktığı zaman, yüzünü iyice örttüğü anlatılır. İslâm dininde de vaziyet çok farklı değildir. Yahudi dininde ayrıca kadınlar havraya gittikleri zaman da, erkeklere karışmayıp, kendilerine tahsis edilmiş ve kafesle ayrılmış yerlerde ibadet ederler. İslâm dininin aksine, Yahudilikte kadınlar toplu yapılan ibadetlerde cemaatten sayılmaz.

JEAN D’ARC NİYE YAKILDI?

Buna benzer emirlere İncil‘de de rastlanır. Paulus’un Korintoslulara Birinci Mektubu’nda, dua ederken kadınların saçlarını örtmeleri veya toptan kesmeleri emrolunur (11. kısım, 5-7 âyetler.) Bu sebeple tarih boyu Hıristiyan kadınları hep başlarını örtmüştür. Son asırlarda baş örtüsünün yerini başı iyice kapatan bone ve şapkalar aldı. Bir kadının başı açık gezmesi ve toplu yerlerde başı açık oturması ayıp karşılanırdı. İtalya, İspanya gibi koyu Katolik ülkeleriyle, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan gibi Ortodoks memleketlerinde bilhassa köylerde başı açık kadına rastlamak neredeyse imkânsızdır. Osmanlılar zamanında da Rum, Ermeni ve Yahudi kadınları, Müslüman kadınları gibi örtülü gezerlerdi. Tevrat, ayrıca kadınların erkek ve erkeklerin de kadın elbisesi giymesini yasaklar. İngilizlere karşı Fransız milletini ayaklandırarak harbi kazanmalarını sağlayan mistik kahraman Jean d’Arc‘ın öldürülmesinin sebeplerinden birisi de devamlı erkek elbisesiyle gezmesiydi.

İPEK ÇARŞAFA İŞLENDİ GÖNÜL

İster kendisini meraklı veya kötü niyetli gözlerden saklamak için olsun, isterse yemeğe saç dökülmesini engellemek için olsun, tarih boyu kadın giyiminin mühim bir aksesuarını baş örtüsü teşkil eder. Osmanlı kadınları, ferace adında bugünkü pardösüye benzer bir üst giyimi giyer, başlarına da yeldirme denilen bir eşarp alırlar, yüzlerini de yaşmak denen ince bir tülle meraklı gözlerden gizlerlerdi. Çarşaf İstanbul’a Sultan Hamid zamanında Şam valisi Suphi Paşa’nın hanımları tarafından getirildi. [Suphi Paşa, meşhur cumhuriyet ideoloğu Hamdullah Suphi Tanrıöver’in babasıdır.] Ucuzluğu ve pratikliği sebebiyle hemen moda oldu. Yaşmağın yerini, ince tül peçe aldı. Hükümet, asayiş endişesiyle ne yaptıysa çarşafın önüne geçemedi. Ancak saraya çarşaflı kadın kabul edilmezdi. Saraylılar ile saraya gidip gelenler ferace giymeye devam ettiler. Siyah ipekten çarşaflar, zamanla rengarenk oldu. Çizgili, kareli, nuare desenli çarşaflar çıktı. Kadınlar, bu kıyafetle de şık olmayı başardı. Bir ipek çarşafa işlendi gönül/Yeniden Şişli’de şişlendi gönül/İnciden dişlere dişlendi gönül, türküsü meşhur oldu. İki parça pelerinli çarşaflar çıktı. Meşrutiyet’ten sonra boyları kısaldı. Yırtmaçlısı yapıldı. Baş örtüsü enseden bağlanan tango-baş moda oldu. Ama kadınlar hiçbir zaman açık gezemedi. Cumhuriyetten sonra kıyafet serbestliği gelince, kadınların bir kısmı Avrupalılar gibi giyinmeye başladı. Muallime hanımlardan bazıları başı sımsıkı örten şapkaları tercih etti.

TÜRBAN MI EŞARP MI?

Muhafazakâr kitle bir müddet çarşafla gezdi. Zamanla bunların da bir kısmı manto-eşarbı tercih etti. Bir kısmı türban denilen ve başı örtüp boynu açıkta bırakan sarık-vâri Hindistan orijinli bir baş örtüsüne geçti. Bir kısmı da siyah çarşafta ısrar etti. Anadolu halkı ise başı, hatta bazen yüzü tamamen örten mahallî kıyafetlerini korudu. Öyle ki mesela Erzurum’da ehram, Konya’da şalvar-atkı, Rize’de peştemal, Diyarbekir’de car, Bursa’da ferace giyilmeye devam etti. Zaten her Müslüman ülkenin halkı, mahallerindeki örfe göre giyinirdi. İslâm dini belli bir kıyafet emretmemiş, sadece vücudun muayyen yerlerinin örtünmesini istemiştir. İran’ın çader’i, Afganistan’ın burka’sı (bürgü) meşhurdur. Malezyalı ile Nijeryalı bir hanımın aynı kıyafetle gezmesi elbette beklenemez.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlı Devleti’nde protokol gereği her makam ve memuriyetin kendi rütbesine mahsus unvanları vardı. Cemiyette herkes mevkiini tanır; haddini bilerek hareket ederdi. Oturması, kalkması, konuşması, yazması hep bir usul çerçevesinde cereyan ederdi. İmparatorlukların hususiyeti işte budur. Devleti, cemiyeti, aileyi devamlı ve sağlam kılan da geleneklere bağlılıktır.

Sultan II. Abdülhamid Han Cuma selamlığında arabadan inerken - 1908

KÂTİPLER EZBERE BİLİRDİ

Resmî yazılarda, hatta mektuplarda, yazana ve yazıldığı yere göre değişen bu unvanlar mutlaka kullanılırdı. Hemen her kâtibin ezbere bildiği bu unvan ve hitaplara elkâb-ı resmiyye denirdi. Osmanlılarda bu resmî yazışma usulüne çok ehemmiyet verilirdi. Unvanın yanlış yazılması, kırgınlıklara, hatta skandallara sebebiyet verebilirdi. Bunlar herkesin kolayca öğrenip tatbik edebilmesi için devlet salnâmelerinde (yıllıklarda) sayılırdı. Resmî yazılarda kullanılacak unvanlar, yazan kişiyle yazılan kişinin rütbesine göre değişirdi. Meselâ ulemâdan sadrıâzama gelen yazılarda “ma’rûz-ı dâî-i kemîneleridir ki..” [=aşağı ve duacı kölenizin arzıdır] diye hitab edilir ve “fehâmetlü devletlü hazretleri” unvanı kullanılırdı.

ÖMÜRLÜK UNVANLAR

Osmanlı bürokrasisinde vezir, askeriyede müşir (paşa) ve ilmiyedeki sadr (kazaskerlik) rütbesi birbirine denk idi. Bunu bir defa alanlar, azledilseler bile, ömürleri boyunca bu unvanı muhafaza ederlerdi. Nitekim Prusya’da da emekli subaylar, ölene kadar üniforma giyip rütbe taşırlardı. Bugün de büyükelçi, vâli, müsteşar, profesör gibi unvan sahipleri, fiilen vazife yapmasa bile bu unvanları kullanabilir. Sadrıâzamlık ve şeyhülislâmlık gibi rütbeler ise, fiilen vazifede bulunmaya bağlı olarak kullanılırdı. Sadrıâzam veya şeyhülislâm azledildikten sonra sıradan protokole karışırdı. Hatta sıradan vâlilik, müderrislik, kadılık vazifesine tayin olunabilirler; “Biz sadrıâzamlık veya şeyhülislâmlık yaptık. Bu makam, rütbemizden aşağıdır. Bize hakarettir” diye düşünmek akıllarından ucundan geçmezdi.

KİME NASIL HİTAB EDİLİRDİ?

* Şehzâdelere (padişah oğullarına) “Devletlü Necâbetlü Sultan Efendi Hazretleri”;

* Vâlide sultanlar ile sultanlara (padişah annesi ve kızlarına) “Devletlü Ismetlü Sultan Âliyetüşşân Hazretleri”;

* Kadınefendilere (padişah hanımlarına) “Ismetlü Kadınefendi Hazretleri”;

* Sadrıâzamlara übbühetlü;

* Mekke şeriflerine siyâdetlü;

* Dârüssaade ağasına (harem ağalarının başına) inâyetlü;

* Seraskerlere atıfetlü;

* Serdar-ı ekremlere (ordu kumandanlarına) re’fetlü;

* Şeyhülislâmlara faziletlü;

* Kazaskerlere semâhatlü;

* Yüksek kâdılara faziletlü;

* Müderrislere mekremetlü;

* Kâdılara meveddetlü;

* Çelebilere (Mevlânâ soyundan gelenlere) reşâdetlü;

* Mısır hıdîvine fehâmetlü;

* Patriklere rütbetlü;

* Rumeli beylerbeyine seâdetlü;

* Miralaylara (albaylara) ızzetlü;

* Kapıcıbaşı ve Binbaşılara rıf’atlü;

* Yüzbaşılara fütüvvetlü denirdi.

* Tek kişinin işgal ettiği makama yazılan yazılarda o zâtın ismini zikretmeye gerek görülmezdi. Meselâ “Mekke şerîfi siyâdetlü efendi hazretlerine...” denirdi.

* Ayrıca orduda yüzbaşıdan aşağısına efendi, yukarısına bey diye hitab edilirdi. Bürokraside vezirlere, orduda da miralaydan yukarısına paşa; ilmiye mensupları ile hânedan âzâlarına efendi, saraylılara da ağa denirdi.

ŞEVKETLÜ KUDRETLÜ PADİŞAHIM

Padişahların unvanları ve onlara hitap şekilleri de çeşitli idi. Padişaha yazılan yazılarda “şevketlü, kerâmetlü, kudretlü, velinimetim padişahım efendim hazretleri” denirdi. Meselâ hünkâr yaveri olmak itibariyle Osmanlı protokolünü iyi bilen Mustafa Kemal Paşa’nın heyet-i temsiliye reisi iken Sivas’tan Sultan Vahîdeddin’e çektiği telgrafa “Başkumandan-ı akdesimiz, şevketlü mehâbetlü padişahımızın atebe-i mülûkânelerine” diye başlayıp, “şevketpenâh efendimiz” diye devam ederek, “emrü fermân şevketlü padişahımız efendimiz hazretlerinindir” diye bitirdiği görülür.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
30 Ramazan 1438
Miladi:
25 Haziran 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter