Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı âlimlerinin en büyüklerinden Müftü Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, ömrünün sonlarına doğru hastalanıp gücü kuvveti kalmamıştı. Uzun zaman hasta yattı. Fetvâ yazmakta zorluk çekiyordu. Pâdişâh ve âlimler kendisine bu işte yardımcı olmak üzere birini nâib, vekil seçmesini istediler. Zenbilli Ali Efendi, verâ ve takvâsından dînin emirlerini hakkıyla gözetme sinden ötürü bu işe Behâeddînzâde'yi münâsip gördü. Şeyh Behâeddînzâde, Zenbilli Ali Efendi nin 1526 yılında vefâtına kadar bu görevde kaldı.

Rivâyet edilir ki, Behâeddînzâde Muhammed Muhyiddîn Efendi zamânında bâzı uygunsuz hâller zuhûr etmişti. Bu hâllere devlet ileri gelenlerinden de bulaşanlar oluyordu. Behâeddîn zâde hazretleri sohbet meclislerinde meydana çıkan bu uygunsuz hâllerin, Resûlullah efendi mizin bildirdiği hükümlere uygun olmadığını ve bunların derhâl yok edilmesini, bâzı densiz kimselerin dînimize uymayan işler yapmalarına müsâade edilmeyip, bunlara mâni olunması gerektiğini söyledi. Onun bu sözleri, o uygunsuz kimselerin kulağına gidince, onlar bu zâta sinirlendiler. Hattâ öyle oldu ki, Behâeddînzâde'nin talebeleri, o uygunsuz kimselerin, hocalarına bir zarar vermelerinden endişelenmeye başladılar. Bu endişelerini kendisine arzettiklerinde, dil anahtarı ile söz kilidini açarak, şu mühim ve açık cevâbı verdi: "Dostlarım! Sizin korku ve endişeniz bende yoktur. Allahü teâlânın izni ve koruması ile onların zararından korkmam. Eğer beni öldürecek olurlarsa şehîd olurum. Hapsederlerse, benim için uzlet ve halvet olur. Yâni orada yalnız başıma ibâdet ve tâat ile meşgûl olurum. Eğer beni bu beldeden uzaklaştırırlarsa, hicret etmiş olurum. Bunların hepsi, Hakk'ı taleb eden ler için saâdettir. Hepsinin karşılığında nihâyetsiz sevaplar ve sayısız faydalar vardır." Onun bu sözlerini dinleyenler, dînimizin emirlerine ne kadar bağlı olduğunu, din gayretinin çokluğunu ve Allahü teâlânın rızâsını başka her şeyden üstün tuttuğunu böylece daha iyi anladılar.Behâeddînzâde Muhammed Muhyiddîn Efendi 1544 (H.951) senesinde hacca gitti. Ertesi sene dönüşünde Kayseri'de vefât edip, hocasının hocası olan İbrâhim Kayserî'nin yanına defnolundu.Şakâyık-ı Nu'mâniyye isimli meşhûr eserin sâhibi olan ve Taşköprüzâde diye tanınan Ahmed bin Mustafa Efendi, İstanbul'da Sahn-ı Semân medreselerinden birinde müderrislik yapmakta iken, başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır"Fâtih medreselerinde müderris idim. Bir gece, gecenin üçtebiri geçtikten sonra teheccüd namazını kıldım. Bundan sonra uyumuşum. Rüyâmda kendimi Medîne-i münevvere de Resûlullah efendimizin huzûrunda gördüm. Başıma bir taç giydirdi. Bu rüyânın tesiri ve heyecânı ile büyük bir sevinç içerisinde yattığım yerden doğruldum. Abdest alıp, âdetim üzere Kâdı Beydâvî hazretlerinin tefsîrini mütâlaaya başladım. Bu mübârek ve saâdet dolu gecenin sabahında gördüğüm rüyâyı hiç kimseye anlatmadım. Sabah namazından sonra Behâeddîn zâde hazretleri bir haberci göndermiş. Gelen haberci selâm verdikten sonra dedi ki:"Behâeddînzâde Efendi size selâm ediyor. İnşâallah pek yakın bir zamanda zât-ı âlileri kâdılık makâmına getirilecektir. Bu gece gördüğü rüyânın tâbiri budur dedi." Hâlbuki rüyâyı kimseye anlatmamıştım. Behâeddînzâde Muhyiddîn Efendi, gayb âleminden keşf yolu ile rüyâmı anlamıştı. Bu vak'adan kısa bir zaman sonra kendisini ziyârete gittim. Gördüğüm rüyâyı ve kendisi tarafından gelen habercinin naklettiği tâbiri anlattım. Rüyâmın tâbirinin aynen öyle olduğunu bildirip, yakın zamanda kâdı olacağımı müjdeledi. Bu sohbet esnâsında, kâdılığı taleb etmediğimi, mesûliyetinden korktuğumu söyledim. Bunun üzerine:"Kâdılık mesleğini taleb etme. Bu mesleğe istekli ve hırslı olmak uygun değildir. Ama talep ve rağbet etmediğin hâlde bu vazîfe verilirse, o zaman da reddetmeyip kabûl etmen gerekir." buyurdu. Bu çok güzel ve tesirli sözler gönlüme rahatlık verdi. Aradan çok zaman geçmemişti ki, bana Bursa kâdılığı verildi. Behâeddînzâde'nin sözlerini hatırlayıp, bu vazîfeyi kabûl ettim



Cihanın boyun eğdiği Padişahın fermanı okunuyordu. Sultanlar Sultanı 2. Bayezid-i Veli, Preveze Sancakbeyine:“İlk yaz olup, çiçekler açıncaya dek, 40 pare tekne hazırlatup, deryaya salasın!”Sancakbeyi Mustafa Bey, şanı yüce fermanı üç kere okuyup başına koydu. Ve hemen gerekeni yapmaya koyuldu.Bu 40 gemi ile Donanma-yı Hümayun’a katılacak ve Yunanistan seferine çıkacaktı. Fakat karanlık gecede kara düşler gören kara niyetli kafirler, Preveze’ye ani bir baskın yaptılar. Tersane kızaklarında bulunan gemilerin yarısını yaktılar. Buna rağmen Mustafa bey gemilerin yarısını kurtarmış ve düşmanları cehenneme yolcu etmişti.

O yıl mübarek Ramazan, Nisan ayına rastlamıştı. Çiçeklerin gonca verdiği Ramazan ın 8. günü yıldızlar sayısınca Osmanlı askeri Edirne’den hareket etti. Mübarek Sultanları Bayezid-i Veli, başlarındaydı. Bayramdan 4 gün sonra, zaferler saçan Padişah Sancakları, Modon önlerinde dalgalanı yordu. Donanma-yı Hümayun dahi denizi doldurmuştu. Modon ve Koron kaleleri, Yunanistan’ın en güneyindeki Mora yarımadasındaydılar. Cennetmekan Fatih Sultan Mehmed Han zamanında, buraların çoğu zaten “İslam Yurdu” olmuştu. Fakat bu iki kalenin fethi nedense gecikmişti. Osmanlıların niyetini bile düşmanlar kaleye doldurmuşlardı. Cephane ve yiyecekleri boldu. Kumandanları General Gabriel, kibirli ve hilekar idi. Bütün Avrupa’dan yardım istemişti. Buna rağmen Osmanlı ordusunun ihtişamı ve donanmanın heybeti karşısında çok korktular. Kaplumbağa gibi taş kaleye kapandılar. Ordu-yu Hümayun yetişince, kalenin kara tarafı, sanki deniz gibi dalgalanıyordu. Deniz üstü ise, yanyana duran Osmanlı tekneleriyle, kara gibi dümdüz olmuştu.Anadolu ve Rumeli topçuları, karadan denizden o mağrur kaleyi tam 30 gün topa tuttular. Kule ve burçların yıkıldığı ve neredeyse gazilerin içeri gireceği bir anda, Birleşmiş Haçlı Donanması çıka geldi. Başlarında meşhur Amiral Kontarini bulunuyordu. Hemen Osmanlı teknelerine saldırdılar. İslam leventleri de yaylarından çıkan oklar misali fırladı.“Allah Allah, İllallah. Muhammedün Resulullah. Şefaat Ya Resulallah.”Bir lahzada denizin mavi yüzü, al renge boyandı. Eğri Osmanlı kılıçları, denizdeki balıklar gibi parlıyordu. Din düşmanlarının kesik kelleri, taş gibi deryanın dibini boyluyor du. Yiğitlik ummanının kartalları, fitne gemileri çoğunu batırdılar, gerisini kaçırdılar. Böylece Modon keferesinin de, ümit yelkenleri suya düşmüş oldu. Fakat yine, de kalenin kara tarafındaki 3 katlı hendeğe güveniyor ve savunmayı sürdürüyorlardı. Osmanlı gazileri ise sadece Allah’a güvenirlerdi. Onlar, ebedi saadet yolcularıydılar. Dualı Hünkar buyruğu onlar için cana minnetti. Bu mukaddes yolda, ya kaleyi fethedip Gazi olacaklar, veya Cennet-i a’lâya uçacaklardı. Artık son gayretlerini gösteriyorlardı. Bu arada 2 casus, harp divanına gönderilmişti. Macar kralı, Padişahın ülkesinde neler olduğunu öğrenmek için bu adamları görevlendirmişti. Evrenosoğlu Ahmet Bey de onları yakalamış ve ferman üzere, Bayezid-i Veli’nin katına yollanmıştı. Otağ-ı Hümayun önünde zincire vurulmuşlardı.Bu zavallılar, gördükleri manzara karşısında dehşete düşmüşlerdi. Osmanlı Sipahi lerinin sür’ati, Azep piyadelerinin gayreti, Yeniçerilerin ihtişam ve top, cephane ve ağırlıkların azameti karşısında ağızları iki karış açık kalmıştı. Sadrazam Hacı Mesih Paşa, durumu Padişaha arzetti:-Devletlû Hünkarım!... İki Macar casusu yakalanmış. Hükmünüzü bekleşirler.-Nerede yakalanmışlar?-Semendre boylarında Sultanım.-Sorguları yapılmış, niyetleri anlaşılmış mıdır?-Beli Sultanım...Niyetleri küffar hesabına haber toplamaktır. Emir buyurun, hemen ibret-i alem için boynunu vurduralım...Bayezid-i Veli başını salladı:-Tiz bu iki haini zincirlerinden boşaltasınız. Yemek içmek veresiniz. Taa ki Modon kalesi Osmanlı oluncaya dek peşlerine iki fedai takasınız.-Ferman Sultanımızındır Devletlûm.-Gayretleri haber toplamak değil midir? Bu hisar Müslümanlara açıldıktan sonra onları da salıverin gideler. Gideler ki kafir krallarına Osmanlı’nın adalet ve cihad gayretini, gördükleri gibi aktaralar.Bu hengamede dört Venedik kadırgası timsah gibi sürünerek Modon dibine yanaştı. Silah, cephane ve asker boşaltırken, teknelerini de yakıp kül ettiler. Kafirlerin bu oyunu Sultan Bayezid’i pek gazaplandırdı. Koskoca Osmanlı Donanması arasından dört Venedik teknesinin kaçabilmesi canını sıktı. Kumandanları şiddetle azarladı:-Ne durursuz!.. Kefere-i Fecere taifesi kale dibinde meşgul iken, bari bizler de savlet idelüm. Umulur ki Cenab- Hakk’ın inayeti ve onların gafleti ile, bize bu hisarı nasib eyler.Padişah emri aynı anda, bütün birliklere ulaştı. Zaferi gölge edinen Sipahiler, Azep ler Yeniçeriler, kılıç gibi kınlarından sıyrıldılar. Kara ve denizden atılan top gülleleri, gök kubbeyi kararttı. “Allah Allah” sesleri Akdeniz semalarında çınlıyor ve Osmanlı kılıçlarında parlıyordu. Anadolu beylerbeyi Sinan Paşa, iman gayreti ile burçlara tırmanan ilk Mücahid oldu. Onu gören Yeniçeriler ve Sipahiler, dalga dalga kale içine aktılar.Veli Padişahın dediği çıkmış, duası kabul edilmişti. Venedik gemilerini karşılayan ve cephaneyi taşımaya çalışan Modon askerleri, ne yapacaklarını şaşırdılar!..İkindi saatlerinden gün batımına dek öyle bir cenk oldu ki, din düşmanları ya esareti, ya Cehennemi tercih ettiler. Kale içi sanki ateşten meş’aleye döndü. Ordularıyla yeryüzünü titreten Osmanlı Padişahı, yüzünü yerlere sürdü. Şükür secdesine kapandı. Zaferi Müslümanlara nasib eden Allahü Teâlâya hamd etti.Takvimler 10 Ağustos 1500 (14 Muharrem 906) tarihlerini gösteriyordu. Her şeyi gözleriyle gören Koron kalesi kumandanı ve Mora’daki diğer kaleler savaşsız teslim oldular. Böylece güney Yunanistan tamamen Osmanlı’ya geçti. Modon’un en büyük kilisesi derhal cami haline getirildi. Fetihten 5 gün sonraki Cuma namazını hep birlikte Modon camiinde kıldılar. Veli Padişah imamlık yaptı ve gazi kılıcıyla hutbe okudu.-“Kudret ve Kuvvet, ancak Allah’ındır. Müslümanlar ancak Allah’ın ayetlerini yüceltmek için yüceltmek için cihad ederler. Zafer, sadece O’nun yardımı ile kazanılabilir. Cenab-ı Hak cümlemizi kendi dosdoğru yolundan ayırmasın...Âmin.



26 Ağustos 1526...Osmanlı ordusu Mohaç ovasında...Güneş henüz doğmamış!Başlarında Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han. Muhteşem Otağ-ı Hümayun, “Hünkar Tepesi”ne kurulmuş. Burası ovanın en yüksek noktası. Osmanlı ordusunun mevcudu 100.000’i buluyor. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa, sol kanada Vezir-i Azam Damat İbrahim Paşa kumanda ediyorlar. Öncü kuvvetlerin başında meşhur Akıncı Sultanoğlu Gazi Bali Bey, artçı kuvvetlerin başında ise Gazi Hüsrev Bey bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim Han, bu iki cesur akıncı beyinin de öz dayılarıydı. Osmanlılarda bulunan yeni dökülmüş 300 kadar ağır top, dünyada henüz görülmemişti.200.000 kişilik düşman ordusunun 50.000’i Papalık, Lehistan, Çek, Slovak, Hırvat, askeri idiler. Macar kralı II. Layoş’un imdat istemesi üzerine yardıma gelmişlerdi. Yardıma gelmişlerdi. Onların da 100 kadar topu.

Güneş doğmadan mübarek Osmanlı askerleri, at üstünde ve cemaatle namaz kıldılar Başlarında bütün Müslümanların halifesi ve Osmanlıların Serdarı, Gazi Sultan Süleyman Han Hazretleri...Namaz bitince Cenab-ı Hakk’a “Zafer nasip etmesi için” topluca dua edildi Sonra Mücahid Sultan, Mohaç kahramanlarına seslendi:-Ey, Mübarek Sancak-ı Şerif altında toplanan Müslümanlar!.. Ey Yeniçeriler, Azep ler, Sipahiler...Humbaracılar, Çarhacılar, Akıncı Beylerim...Erlerim, Erenlerim, Askerlerim Cümle alem bilir ki, Müslümanlar, yalnız ve yalnız Allah Rızasını kazanmak için cenk eder ler. İşte bizler de buralara kadar, İslam dininin yayılmasına mani olmak isteyen fitnecilerle harp etmeye geldik. ölürsek şehidiz, kalırsak gazi... Gayrı göreyim sizi.Günlerdir yağan yağmur, Mohaç ovasını çamur haline getirmişti. Türklerin Karasu dedikleri taraf, zaten derin bir bataklık idi.Her zamankinin aksine Osmanlılar, hemen hücum geçmediler. Nedense yerlerinden kımıldamıyorlardı. Bu duruma, düşman kumandanları da hayret etmişlerdi. İkindi vaktine kadar bekleyen Birleşik Haçlı Kuvvetleri, daha fazla sabredemediler, kendileri hücuma geçtiler. Osmanlı Serdarı gülüyordu. Yarım saat içinde arzusu gerçekleşmiş, haçlı kuvvetleri iyice yayılmıştı. İşte bu sıralarda 300 balyemez topu birden ateşe başladı. Ağır ateşten kaçan düşman birlikleri, Osmanlı saflarına sokuldular. Nihayet Gazilerin sabırsızlıkla beklediği Harp buyruğu verildi:-Ya Allah...Bismillah...Allahüekber...Muharebenin ilk anında sol kanadımız bozulur gibi oldu. Rumeli sipahileri ikiye ayrılmaya başladılar. Fırsat bulan düşman kuvvetleri de yarıktan içeri girmeyi başardılar. Fakat karşılarında koca kavuklu Yeniçerileri görünce iş değişti. Macarlar, Sırplar, Çekler, Sloven ve Papalık askerleri pusuya düştüklerini çok geç anladılar. Top ateşi, düşmanın ön ve arka taraflarını zaten ayırmıştı. Yeniçeriler de bu ateş artıklarını ufalayınca, gavurcuk lar kaçacak delik arıyorlardı. Bali Bey ve Hüsrev Bey, Osmanlı hilalinin iki ucunu sür’atle kapatıyorlardı. İkiye ayrılmış olan Rumeli Süvarileri, Serdarın emrini emsalsiz bir mükemmellikle yerine getirdiler. Birleşik kafir sürülerine, yalnız Karasu Bataklığı açık bırakılmıştı. Diğer tarafları tamamen sarılan düşmanlar, fırlayıp kaçmak istedikçe netice alamıyorlardı. Perişan halde Karasu önünde yığıldılar. Kral Layoş da onlar arasındaydı. Bir yandan top gülleleri, öte yandan Yeniçeri kılıcı, bu talihsizleri ya Cehenneme veya bataklığa itiyordu. “Allah Allah” sesleri Mohaç ovasını inletirken, 35 Macar şövalyesi birliklerinden ayrıldılar. Çünkü bunlar, Kanuni Sultan Süleyman’ı öldürmeye yemin etmişlerdi. Hristiyan lığın ikbali için, bu cinayeti göze almışlardı. Muharebeden çok önce bir kilisede bu karara varmışlardı. 3 kol halinde ilerlemeye başladılar. İki yan tarafta yürüyenler, daha zırhlı idi. Ortada bunları koruyorlardı. 200.000 kişilik kalabalık içinde bu 35 maceraperestin hareketi pek dikkat çekmemişti.Yeniçeriler ekseriya zırhsız askerleri seçiyor ve anında işlerini bitiriyorlardı. Buna rağmen 35 yeminlinin 9’unu tesadüfen hakladılar. Tabii niyetlerini hiç bilmiyorlardı. Eğer azıcık şüphelenselerdi, tamamını kıyma haline getirmeleri işten bile değildi. Fakat kaçıyor zannıyla bırakıyorlardı. Nasıl olsa arkadaki sipahiler, muharebe kaçaklarını bekliyorlardı.Yeniçerilerin satırından sıyrılan bu bahtsızlar, daha hızlı ilerlemeye başladılar. Azep askerleri de, piyade ve yalın kılıç dövüşürlerdi. Onlar da kendilerine saldırmayan bu zırhlı grupla fazla ilgilenmediler. Aynen Yeniçeriler gibi “kaçıyorlar” zannına kapıldılar. Ama onlar da hainlerin 8’ini layık oldukları yere göndermeyi ihmal etmediler.Herşeye rağmen sağ kalan 18 şövalye ilerlemeye devam ediyorlardı. Hâlâ 3 kol halinde idiler.Daima en önde veya en arkada savaşan Sipahiler, ne yazık ki şu anda yerlerinde değildiler. Çünkü düşmanı Karasu’ya sürmek gayesiyle yan taraflara kaymışlardı. Bu yüzden suikastçilerin işi son derece kolaylaşmıştı. Fakat onların asıl korktukları, Padişahın özel muhafızları olan “Hassa Alayı” idi.İşte Otağ-ı Hümayun artık görünüyordu. Fakat etrafta Hassa askerlerinden kimse yoktu. Gerçekten de çok talihliydiler. Çünkü 31 yaşındaki genç Padişah, şahsını korumakla görevli Hassa Alayını bile cenge göndermişti. Muharebenin bir an önce bitmesini istiyordu. Otağın etrafında sadece 9 nöbetçi kalmıştı.Şövalye Marczali sırıtarak istavroz çıkardı ve:-Asil Şövalyeler!..Görüyorsunuz ki bütün hristiyan azizleri açıkça bize yardım ediyorlar. İşte “Muhteşem Süleyman” elimizde. Sonra da ilave etti:-Sen ve sen! Benimle gelin! Diğerleriniz şu muhafızları haklasın!Marczali ve iki arkadaşı telaşla Otağ-ı Hümayuna daldılar. Diğerleri de, dokuz serdengeçtiye çullandılar.Mücahid Sultan, yabancı sesler duyduğu için, okuduğu Mushafı kapattı, doğruldu. Uzun kılıcını sıyırırken, suikastçilerden biri O’nu gördü. Olanca hıncıyla Macarca bağırdı:-İşte burada!..Bağırırken, bir an gerideki arkadaşlarına bakmıştı. Bu bakışı onun hayatına mal oldu. Çünkü Sultan’ın uzun kılıcı, o anda koltuk altından girip çıkmıştı bile..Yorgun şövalye büyük bir şangırtı ile yere yığıldı. Otağ ile iç Otağın arasını bir atlas perde ayırıyordu. Arkadaşlarının düştüğünü farkeden diğer ikisi hamle ettiler. Gazi Padişah, önde saldıranı, bütün ağırlıkları ile ötekinin üzerine itti. İkisi birlikte yuvarlanırlarken, kendisi de Otağın ortasına sıçradı. Pek merak etmişti. Bu sebeple bir de nâra attı:-Bre kafirler!...Sizler de kimsiniz?.. Nereden çıktınız?.. Ne istersiniz?Doğrulmaya çalışan Marczali, Türkçe cevap vermez mi!-Bizler, seni öldürmeye yemin etmiş şövalyeleriz.-Hemi de Türkçe konuşurlar!..-Hun Türklerini unuttun mu yoksa?Kanuni tebessüm etti:-Eveeet... Hungaryalılar!.. Türk soyundan gelirsiniz. Ve bir Türk Padişahını öldür meye yemin ettiniz öyle mi?-Fakat önce sen bize saldırdın. Devletimizi düzenimizi yıkmak istedin. Malımızı mül kümüzü, dağımızı, taşımızı almak istedin...-Baka Hugaryalı! Şunu hiç unutma...Mülk sadece Allah’ındır bizim malda, mülkte, dağda, denizde ne gözümüz ola!.. Bizler yalnız Allahü Teâlânın emrini yaymaya çalışırız... Sizlere, dünya ve ahiret saadetini teklif ederiz. -Ama dünyayı bize zindan ederek..Tam bu sırada Marczali’nin arkadaşı bir ok fırlatmaz mı! Bereket versin Padişahın sırtındaki ince Osmanlı zırhını delemedi. Derhal mukabele eden Kanuni’nin hançeri, hainin gözünden girip beynine saplandı.Şimdi teke tek idiler. Muhteşem Süleyman tekrar nara attı:-Hamle et bre kafir!..Tam bu sırada Bâlî Bey Otağın içine atıyla birlikte daldı. Arkasından da serdengeçti ler yettiler. Koca Osmanlı Sultanını kılıç üzere bulan Bâlî Bey, az daha atından düşeyazdı. Yıldırım gibi aralarına sıçradı. Fakat Cihan Hükümdarı eliyle “çekil” işareti yaptı ve :-Bu asilzadeler bizi öldürmeye yemin etmişler Bâlî Beyim... dedi. Akıncı beyi:-Keferenin yemini de ne ola Sultanım!.. deyince Marczali çok kızdı:-Ey Osmanlı, unutma ki Hun Türkleri de yeminlerinden dönmezler.. diyebildi.Bâlî Bey artık sabredemeyecekti. Fakat Mücahid Sultan hâlâ tebessüm ediyordu:-Tasalanma Bâlî Beyim tasalanma! Bedr cengini hatırlamaz mısın?.. dedi.-Beli Sultanım...-Hazret-i Ali o Mübarek günde kendisine silah çeken öz kardeşi Akil ile çarpışmamış mıydı?..Bizler de o büyüklerin yolunda değil miyiz? Sen gayrı tasalanma, var kendi işini gör.İki saat içinde 200.000 kişilik düşman ordusu Mohaç’ta imha edildi. Müslüman lara kılıç çektikleri için hangi ırktan olursa olsun, yeryüzünden silinip gittiler.



Beşir Ağa, küçük yaştan îtibâren Yapraksız Ali Ağa'nın yanında sarayda yetişti. 1707 senesinde saray hazînedârı oldu. Sultan Üçüncü Ahmed'in şehzâdeliği sırasında müsâhibi, danışmanı idi. Sonraları dârüsseâde ağası Süleymân Ağa ile berâber 1713'de Kıbrıs'a gönderil di. Kıbrıs'dan Mısır'a ve oradan da Hicaz'a gönderilerek şeyhül-haremeyn vazîfesi verildi. Bu vazîfesi sırasında Mekke-i mükerremede bulunan ve evliyânın büyüklerinden olan Ahmed-i Yekdest hazretlerinin derslerine ve sohbetlerine katıldı. Ondan pek çok feyz alıp tasavvufda yükseldi. Duâlarına mazhar oldu. 1717 senesinde İstanbul'a çağrılarak dârüsseâde ağalığına tâyin edildi. Bundan sonra Sultan Üçüncü Ahmed Hanın pâdişâhlığının son ve Sultan Birinci Mahmûd Hanın pâdişâhlığının ilk devirlerinde olmak üzere ölümüne kadar tam otuz sene dârüsseâde ağalığı yaptı.

Bu vazîfesi sırasında çok hizmet eden Beşir Ağa, Bâb-ı âlî civârında câmi, medrese, tekke, çeşme ve kütüphâne; Eyyûb'da bir medrese, kütüphâne ve çeşme yaptırmıştır. Fâtih, Beşiktaş, Kocamustafapaşa, Fındıklı, Üsküdar ve Sarıyer'de çeşmeler, Medîne-i münevverede de pekçok hayrât yaptırmıştır. Yaptırdığı Bâb-ı âlî yakınındaki câmi yanındaki kütüphânede 1368, Eyyûb'deki kütübhânesinde ise 219 cild kitap vardır. Bu kitaplar bugün Süleymâniye Kütüphânesinde, adına ayrılan bir bölümde muhâfaza edilmektedir. Ayrıca ilk matbaanın kurulmasında mühim rolü vardır. İbrâhim Müteferrika, İstanbul'da ilk matbaayı açtığı gibi, ilk kâğıt fabrikasının da Yalova'da açılmasına gayret etti. Bu fabrika için en uygun yer Beşir Ağa'nın çiftliği idi. Çiftliğini bu iş için seve seve vakfeden Beşir Ağa, fabrikanın kurulmasından çok kısa bir zaman sonra 1746 (H.1159) yılında vefât etti. Kabri, Eyyüb Sultan Türbesindedir.Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri şöyle anlatmıştır:"Muhammed Kumul Efendi vefâtından önce, hastalığı sırasında bana; "Şu bir kaç cild kitâbı, dârüsseâde ağası Beşir Ağa'ya götür. Bizim duâ ettiğimizi söyle. Bunlar Medîne-i Münevvere’ye gönderilecek. Bunların konulacağı yeri onlar bilirler. Gönderip bizi duâdan unutmasınlar." şeklinde vasiyette bulundu. Bir kaç gün sonra vefât etti. Vasiyetleri üzerine o kitapları alıp, vâlilerin toplantı günü olan Çarşamba günü huzurlarına vardım. Kalkıp kucaklayarak, yanlarına oturmamı söyledi. Hâl hatır sorduktan sonra, İstanbul'da bulunup, ziyâretlerine fazla gidemediğim için üzüldüğünü söyledi. Merhûm Muhammed Kumul Efendinin selâmını söyleyip kitapları arzettiğimde, büyük bir üzüntü ve ağlama ile kitapların yerine gönderilmesi için emir verdi. Mecliste bulunanlara beni tanıtıp; "Âhiret kardeşimizdir." dedi. Vedâ edip kalktığımda, hizmetçilerine şöyle emretti:"Bize gelenler dünyevî bir iş için gelirler. Bu zâtı iyi tanıyın. Geldiği zaman misâfir var diye bekletmeyin. Zîrâ bunlar bizi Allah rızâsı için ziyârete gelirler." Koynuma bir kese koydu. Bakınca içinde yüz altın olduğunu gördüm."Hacı Beşir Ağa, zamânının büyük evliyâsı ve meşhûr âlimi Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri ile yakın dost ve âhiret kardeşi idi. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri ikinci defâ Mekke'ye gidişinde şöyle anlatmıştır:"Mekke'ye giderken Medîne'ye uğradık. Hocam Ahmed-i Yekdest hazretlerinin vasiyetine uyarak Medîne'de ikâmet eden Şeyh Abdürrahîm Buhârî hazretlerinin yanına gittim. Görüşüp konuştuktan sonra beni Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem Kabr-i şerîfini ziyârete götürdü. Ziyâret sırasında koynundan bir kâğıt çıkarıp okuduktan sonra, bana vererek tebrik etti. O sırada yanımızda bulunan bir zât da beni tebrik etti. Bana verdiği bu icâzet sebebiyle kucaklayıp öptü. Ertesi gün tekrar Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfini ziyârete gittim. Bu sırada kendimden geçip, yere çöktüm. Bir süre böyle kaldıktan sonra gözlerimi açtığımda, yanımda duran birini gördüm. Bana selâm verip; "Ağa sizi bekliyor, buyurun!" dedi. "Ağa kimdir?" dedim. "Şeyh-ül-harem, ağa hazretleridir." dedi. Yanına gittiğimde bir gün önceki ziyâretimizde yanıma gelip beni tebrik eden zât olduğunu gördüm. Bana; "Siz ziyâret sırasında kendinizden geçince, bu hizmetçiyi gönderip; "Yanında bekle, eğer düşecek olursa yavaşça tut ve yere oturt." dedim. Hamdolsun düşmediniz." dedi. Onunla oturup sohbet ettikten sonra, bu zâtın hocam Ahmed-i Yekdest hazretlerinin talebelerinden Hacı Beşir Ağa olduğunu öğrendim. Berâberce tekrar Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin kabr-i şerîfini ziyâret ettik. Ziyâretten sonra birbirimizi unutmamak üzere âhiret kardeşi olduk." Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin tanışıp âhiret kardeşi olduğu bu zât, o zaman şeyh-ül-harem vazîfesi ile orada bulunan dârüsseâde ağası Beşir Ağa idi."



İkinci Selim kaşlarını çattı:-Şu Kıbrısçık adasının fethi gayri elzem oluptur. Divan-ı Hümayun toplantı halindeydi. Fatih’ten sonra Padişahlar, ancak çok önem verdikleri toplantılara katılırlardı. Veziriazam Sokollu, bu meselede nedense tereddüt gösteriyordu:-Böyle küçük bir adanın zaptı, em uzun sürebilir Sultanım!.. Hem de Saltanatınıza ne ilave edebilir ki? Üstelik 40.000 duka altını vergilerini her yıl muntazaman öderler!..Padişah bu sözlere sinirlendi:-Sen ne söylersin Paşa!.. Billur kasede de olsa, bal şerbeti içindeki küçük bir sinek, sizlerin midesini bulandırmaz mı yoksa?

Divanda bulunan büyük Türk denizcisi Piyale Paşa, Hünkarı sakinleştirmek istedi:-Yeter ki siz ferman buyurun Sultanım!...dedi.Sonra Sokollu’ya dönerek ilave etti:-Koca Vezirimiz de bilir ki, o adada üslenen Venedik korsanları ticaret tekneleri mize musallattırlar.Sokollu taraftarı olan 2. Vezir Pertev Paşa söz istedi:-Alaman kafiri ve Acem Şiileriyle sulh yaptığımız şu günler, Kıbrıs seferi için bulunmaz ganimettir.Padişah başını öne doğru, Sokollu ise yana doğru salladılar.-Sen ne düşünürsün Lalam?İkinci Selim’in hocası Lala Mustafa Paşa, Divan’da 6. Vezir idi. Padişah onun da fikrini öğrenmek istiyordu:-Muhakkak hatırlarsınız ya Devletlûm. Kıbrıs eşkıyaları gençliğinizde de sizi meşgul ederlerdi. Bir kere, içinde atlarınız da bulunan bir tekneyi vurmuşlardı!Padişah tebessüm etti:-Öyle olmuştu Lalam, öyle olmuştu.Şeyhülislam Ebussuud Efendi susuyordu. İkinci Selim ona hitabetti:-Muhterem Hocamız...Kerem ediniz...bizleri irşad buyurunuz...Bütün insanların ve cinnilerin hocası kabul edilen büyük Âlim, beyaz sakalını sıvazlı yordu. Tane tane konuştu:-Devr-i Saadet’ten hemen sonra İslam Mücahidleri, Kıbrısçığı dahi küfürden kurtar mışlar idi. Sonraları Venedik keferesi ol beldeyi işgal ile fitne ve fücura dalmışlar. Şol kadar ki, mübarek yolculuğa çıkan Hacı teknelerimize dahi tecavüz cür’etinde bulunmakta imişlerBu inandırıcı sözler üzerine Padişah, “Ne dersin?” gibisinden Sokollu’ya baktı.Veziriazam kat’i olarak azınlıkta kalmıştı.İkinci Selim son sözünü bildirdi:-Fermanımızdır: Kıbrısçık Biiznillah fetholuna!15 Mayıs 1570...Kurban Bayramı arefesi...Lala Mustafa Paşa 56 parça harp gemisiyle, denizcilerin piri Barbaros’un Beşiktaş’ taki türbesini ziyaret etti. Kurbanlar kesildi. Sonra da denize açıldı. Bizzat Padişah bu mücahidleri Yedikule’ye kadar yolcu etti, duada bulundu.Piyale Paşa daha kıdemli olmasına rağmen, bu seferin serdarlığına Lala Mustafa Paşa tayin edilmişti. Çünkü Kıbrıs’ta kara savaşı yapılacaktı ve o da iyi bir karacıydı. Cerbe kahramanı Piyale Paşa ise, bu mukaddes cihada seve seve katılmıştı. Tıpkı Eshab-ı Kiram efendilerimizin yaşadığı günlerdeki gibi... Çünkü o zamanlarda da, gazaya çıkan en kıymetli Resulullah dostları, kendilerinden küçük, fakat işlerinin ehli kumandanların emrinde canla başla savaşmışlardı.Aslında Kıbrıs seferi için 400 parça gemi tahsis edilmişti. O zamana kadar bu kadar büyük bir armada görülmemişti. Padişahın niyetini açıkça belli eden bu kuvvet karşısında Venedik, her zamanki gibi bütün Avrupa’dan imdat istedi. Osmanlı ile daima harp halinde bulunan Papalık ve İspanya ile bazı küçük devletçikler, yardım kakarı aldılar. Fransa ve Almanya yan çizmişlerdi. İspanya 60, Papalık 2, Malta 4, Cenevizliler 5, Savoie Dükalığı 7 kadırga gönderecekti. Toplam 206 parçadan ibaret haçlı donanması Girit adasında toplanmaya başladı. Bu tekneler içinde 36.000 deniz askeri, 16.000 kara askeri, 1.300 de top vardı.Donanma-yı Hümayun, İstanbul’dan daha önce ayrılan Piyale Paşa kuvvetleriyle Rodos adasında buluştu. 1 Temmuz günü, Kıbrıs’ın Limasol limanına demir atıldı. Ertesi gün de Türk ordusu karaya çıkıyordu. Serdar ilk olarak adanın merkezi Lefkoşe’yi ele geçirmek istiyordu. Halbuki asıl silah deposu Magosa idi. Bu yüzden Piyale Paşa ilk olarak oranın fethini tavsiye etmişti. Ama Serdar, merkezin düşürülmesine karar verdi. Çünkü Kıbrıs Genel Valisi Dandolo Lefkoşe’de bulunuyordu. Topçu kumandanı General Martinengo da çok meşhur bir Venedikliydi. 10.000 kişilik Lefkoşe garnizonunda ve adadaki diğer Latin askerlerine, General Marco Bragadino kumanda ediyordu. Türk Ordusunda ise 60.000 kara askeri, 40.000 deniz askeri mevcuttu. Donanma-yı Hümayun’a Piyale Paşa kumanda ediyordu. Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa, Uluç Ali Reis, Murat Reis, ve Dal Mahmut Beyler, O’nun emrindeydiler. Osmanlı askeri karaya çıkar çıkmaz yerli halk, onları kurtarıcı olarak karşıladı. Çünkü kendilerini pek yüksek gören Venedik, adalılara köpek muamelesi yapıyorlardı. Kiliselerine bile atla giriyorlar, her türlü yağma ve ahlaksızlığa göz yumuyorlardı.Derhal başlatılan Lefkoşe kuşatması, Osmanlı askerlerinin bütün gayretlerine uzayacağa benziyordu. Genel Vali ve Generaller dayanıyorlardı. Bütün ümitleri, Girit’te toplanmakta olan Haçlı gemilerindeydi. Her an yetişmesini ümit ediyorlardı. Çok sıkışırlar sa, Magosa’dan da imdat isteyebilirlerdi. Buna mani olmak için Uluç Reis denizden, Dulkadir Beylerbeyi de karadan Magosa önlerine geldiler.Kuşatmanın başlamasından 49 gün sonra Osmanlılar, 9 Eylül’de Lefkoşe’ye girdiler. Genel vali, ölüler arasındaydı. Fakat Generaller, Bragadino ve Martinengo, Magosa’ya kaçmışlardı. Lefkoşe’nin Ayasofya kilisesi cami haline getirildi. Fetihten sonraki ilk Cuma, 15 Eylül’e rastlıyordu. O gün hutbe Cihan Padişahı ve bütün Müslümanların halifesi Sultan II. Selim Han adına okundu. Müslümanlar kadar yerli Rumlar da sevinç içindeydiler. Çünkü o devre göre inanıl maz ve erişilmez İslam adaletine kavuşmuşlardı. Fakat Magosa hâlâ dayanıyordu. Serdar, Diyarbekir eski Beylerbeyi Muzaffer Paşa’yı Kıbrıs Beylerbeyliğine tayin etti. çünkü sefer halinde iken Serdarlar, aynen Padişah yetkilerini kullanabilirlerdi. Lala Mustafa Paşa, onu 2000 kişilik bir kuvvetle Lefkoşe’de bıraktı. Kendisi Magosa taraflarına gitti. Lefkoşe düştükten sonra Baf, Limasol ve Larnaka kaleleri kolayca ele geçirildiler. Birleşik haçlı donanması, bu sıralarda Girit adasından ancak hareket edebilmişlerdi. 22 Eylül’de Meis adası açıklarına geldiklerinde Lefkoşe’nin 10 gün önce düştüğünü öğrendiler. Bunun üzerine, artık Kıbrıs’ı kaybettiğini anlayan haçlı donanması, Sicilya’ya geri çekildi. Magosa kuşatması başladığı sırada Kıbrıs’ın geri kalan tamamı Osmanlıların elinde idi. Donanma-yı Hümayun İstanbul’a hareket etti. bu sularda 40 tekne bırakılması uygun görülmüştü. Lala Mustafa Paşa, Magosa önünde fazal kan dökülmesini istemediği için acele etmiyordu. Direnen Venediklileri teslime zorlayacaktı. Birkaç sulh teklifinde bulundu. İsterlerse sağ salim gidebileceklerini...canlarını ve taşınabilir mallarını kurtarabileceklerini bildirdi. Fakat kibirli generaller, tekliflerin hepsini reddettiler. Kale kapısına “ibret” için asılan Genel Valinin kesik kellesini gösterdiler ve:-Bunun yerine seninki sallanmadıkça Magosa’dan çıkmayacağız...diye haber yolladılar.Lala Paşa, kalenin içini görebilecek yükseklikte 10 tahta kule inşa ettirdi. İçlerine, 4’ü ağır olmak üzere 74 top yerleştirildi. Sonra bu kuleler, kalenin etrafına dizildi. Bahara doğru, kalenin yiyeceği sonuna yaklaştı. Venedikli kumandan Bragadino, mümkün olduğu kadar fazla dayanmak arzusundaydı. Bu yüzden bir gece, kalede bulunan 8.000 yerli ahaliyi surların dışına atmaktan çekinmedi. Mustafa Paşa, ayaklarına kapanan bu zavallılara korkmalarını, fetihten sonra evlerine kavuşacaklarını müjdeledi.Osmanlı ordusu buralarda epeyce oyalanmıştı. Bu kafirlerin teslim olmaya pek niyetleri yoktu. 1571 Haziranı sona ererken, bir Cuma sabahı toplu hücuma geçildi. Öğleye kadar çok kanlı bir çarpışma oldu.Ertesi Cuma tekrar...Ertesi Cuma tekrar...Bu kanlı hücumlar, 6 hafta muntazaman tekrarlandı. 7. Cuma sabahı Mücahid Gazi ler gördüler ki, Magosa Burçlarında beyaz bayraklar sallanıyor...Çünkü akıllı (!) Bragadino bile anlamıştı ki, bu Cuma akınları kıyamete kadar devam edecek!.. Çaresiz teslim şartnamesi imzalandı. Anlaşmaya göre Şövalyeler ve Generaller atlarıyla, diğerleri de silahlarıyla Magosa’yı terkedeceklerdi. Bir Türk kadırgası, kendilerini Girit’e götürecek, buna karşılık kale ve zindanlardaki 50 Türk esir Osmanlılara teslim edilecekti.1 Ağustos 1571 günü Osmanlılar, kanlı Magosa’ya girdiler. Adayı terke hazırlanan Şövalyeler de, âdet olduğu için muzaffer kumandan Lala Mustafa Paşa’ya veda etmek istediler. Serdar, bu inatçı mağlupları askeri merasimle karşıladı ve kendilerini teselli etti:-Üzülmeyin asil şövalyeler...Nasıl olsa Girit adası sizin elinizde!..Bu sebeple Akdeniz hâlâ bir Türk gölü sayılmaz... gibi şeyler söyledi. Veda merasimi bitmek üzere iken, sanki yeni hatırlamış gibi soruverdi:-Misafirimiz olacak Şövalyeyi tanıyabilir miyim? Sizleri Girit’e götürecek kadırga mız dönünceye kadar, acaba hanginizle arkadaşlık edeceğiz?Nedense Bragadino, bu alaylı suale pek sinirlendi:-Paşa!...Paşa!...dedi. sizlere değil bir şövalyemizi, uyuz bir köpek bile bırakamayız.O sırada Konya Beylerbeyi Hasan Paşa söze karıştı:-Ne kızıyorsun General Efendi!...Henüz 50 Osmanlı esirini bile teslim etediniz!...Bragadino daha da dikleşti:-Onların hepsi benim kölelerim değildi ya!..İşte bu cevap üzerine o sakin Lala Paşa, balyoz gibi yumruğunu havaya kaldırdı:-Karındaşlarım kandedür?... diye gürledi.Venedikli nihayet baklayı ağzından çıkardı:-Anlaşma gecesi maalesef bazı şövalyeler onları katletmişler...efendimiz!..-Ya senin yanındakiler ne oldu?...-Ben dahi onlara uydum...Lala Paşa hırsından deliye dönmüştü. Fakat sinirlerine hakim olması gerekti...-Bre kafir oğlu!...Kendi imzaladığın anlaşmayı gene kendin bozdun...Var gayrı gör akıbetini.Venedikliler hep birlikte bağırışmaya başladılar:-Adalet isteriz!...Merhamet isteriz!...Anlaşmamız var!...Serdar onları sert bir hareketle susturdu:-Bre mel’unlar!.. Ne anlaşması! Onu siz kendiniz bozdunuz. Fakat üzülmeyin!.. Adalet yerine getirilecektir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez, adaletin hükmü kısastır. Biraz sonra alınan fetva üzerine hüküm infaz edildi. Şehid edilen 50 Türk’e karşılık 49 Venedikli asıldı. Bragadino ise, Mücahidlere reva gördüğü işkencenin aynıyla burnu ve kulakları kesilmiş ve derisi yüzülerek , cezasını çekti.Böylece 13 ay kızıl kanlara bulanan Kıbrıs adası, o günden beri Müslüman Türk olmuş ve Yeşil Ada haline getirilmişti.İkinci Selim Han’a zafer müjdesi geldiğinde pek sevinmiş, herkese hediyeler dağıtmıştı. Serdar’ın yaptıklarını da bütün teferruatıyla dinleyen hükümdar, şöyle konuştu:-Lalamız berhüdar ola!...Her yaptığı makbulümüzdür. Çünkü Sevgili Peygamberimiz buyurmuşlardır ki: “Kısas’ta hayat vardır.”



Divan-ı Hümayun toplantı halindeydi. Cihan Padişahı III. Murad’da toplantıyı şeref lendirmişlerdi. Lalası Sadeddin Efendi sol tarafında oturuyorlardı...-Şu Vilayet-i Leh tahtının gene boşaldığını işittik. Tedbiriniz ne ola?...Padişah sualine ilk cevap Veziriazam’dan geldi:-Ferman Sultanımızındır Devletlûm...Yalnız şu hususu emen arzetmeliyim ki... bu taca erişmek için, Floransa Büyük Dukası ricada bulunur.-Yalnız o mu?-Hayır efendimiz...Velakin yıllık 1.000.000 Düka altını takdim ile arz-ı ubudiyyet eylemektedir. Hoca Sadeddin Efendi, Padişahtan izin aldıktan sonra:-Bu Düka cenapları, Alaman hanedanı mensuplarından değil mi?

III. Murad gülerek cevap verdi:-Dahası var hocam...O dükalık, İspanyol kralına dahi, vergi ödeyip durur...Şeyhülislam Çivicizade Hacı Mehmet Efendi, emin olmak istedi:-Yani Müslüman-Arap kardeşlerimizi katlettikleri için harp halinde olduğumuz İspanya’nın adamı mıdır Sultanım?-Evet öyle derim Hoca...Başdefterdar (Maliye Vekili) söz istedi...Veziriazama bakarak:-1 milyon düka altını, Hazine-i Şahane için ne ola ki Devletlûm!..Cenab-ı Hakka şükürler olsun ki, bu miktar akçeyi Sultanımız Efendimiz, her kandil gecesinde fukaraya tasadduk eyler.Reisülküttab (Hariciye Vekili) Abdülmuhyi Paşa da söz istedi:-Devletlû Efendimizin, Polonya tahtı için münasip gördükleri zatı sormaya cür’et eylesek?Cihan Padişahı kaşlarını çattı:-Sen ki bu Devlet-i Aliyye’nin düvel-i saire ile arasını ıslah ve halle muvazzafsın... Asıl biz senden, bu işe muvafık birini sual eyleriz Paşa!...Hariciye vekili mahçup olmakla beraber, çabuk toparlandı:-Sizin önünüze geçmek ne haddimize Sultanım!.. Evvela Devletlû Efendimizin fikirle rini öğrenmek boynumuzun borcudur. Arzederim ki, bu taht için en münasip fert, İsveç kralının oğlu Sigismond kulunuzdur.-Berhüdar olasın Paşa... Biz dahi aynı kimseyi düşünür idik...Avrupa canibinde mevcut casus ve mutemed ademlerimiz, bu şahsı münasip görürler...Hoca Sadeddin Efendi söz aldı:-Zannımızca Sigismond’un ana tarafı, Yagellon hanedanından gelir...-Öyledir Hocam... Malum-u Âlileri Yagellon Hanedanı, Leh milletince pek sevilirler. Üstelik Leh Hükûmet reisi Zamovski de bu zatı tavsiye eyler.Zamovski gerçek Osmanlı dostu idi. Erdel prensinin kız kardeşiyle evlenmişti. Erdel eyaleti, Osmanlı devletine tabi olduğu için, akrabalık bağları da mevcuttu. Divan-ı Hümayun, bu zatın desteklediği kimseyi, Polonya tahtına geçireceğe benziyordu. Fakat Sadrazam endişeliydi:-Velakin bu Sigismond nam kimse, Protestan mezhebinden değil midir? Diye sordu. Reisülküttap cevap verdi:-Evet öyledir...Ve dahi Lehistan ahalisi ise, Katolik mezhebindendir...-Katolikler ile Protestanlar, birbirlerinin kanlarını içebilir derler de!..Sadeddin Efendi araya girdi:-Ne endişe buyurursunuz Efendiler...Elbet Devletlû Padişahımız bu hususu da düşün müş olsalar gerektir.Hakikaten III. Murad Han kestirip attı:-Katolik milletin kralı Protestan olamaz ya...Sigismond da Lehistan tahtına geçer geçmez Katolikliği kabul edecektir. Kat’î teminat aldık.-Ferman Sultanımızındır Efendimiz...diyen Veziriazam hâlâ endişeliydi. Padişah tekrar sordu:-Merakınız nicedir Paşa?...Açıkça beyan edesüz!... Burası meşveret divanıdır. Her fert fikrini, sualini ve dahi cevabını açıkça beyan eylemez ise, doğru yolu nice buluruz?..-Bizi bağışlayın Sultanım.. İlla ki düşüncemiz, istikbal için olupdur. Bu Sigismond’ un pederi olan İsveç Kralı ölür...-Oranın kralı da olabilir.-İsveç milleti Protestan... Kralı Katolik olabilir mi Efendimiz?-Sigismond bizim arzumuz üzerine Lehistan krallığını tercih edecektir.Reisülküttab izahat verdi:-Lehistan vilayeti hem daha büyük, hem de zengin bir ülkedir. İsveç memleketi, sairede adı sanı dahi bilinmez. Böyle bir ülkede kim krallık ister? Yalnız bir şey var Sultanım...-Gene Sigismond hakkında mı?-Beli Sultanım!... Alaman İmparatoru kendi oğlunu Sigismond’un kızkardeşi ile evlendirmek istermiş...-Demek ki bu yolla Polonya’ya hakim olmak ister!..Hoca Sadeddin Efendi, İspanyollar kadar Almanları da sevmezdi. Derhal izin istedi. Fakat Padişah, önce kendisi konuştu:-Alamanya ile yeni gelişen Urus kafiri arasında, kuvvetli bir Polonya’nın bulunması Devlet-i Aliyye’nin müstakbel menfaati iktizasıdır. O sebeple, Lehistan beldesine yanaşması kat’i olarak önlenmelidir.Hoca hazretleri de aynen böyle düşündüğü için, rahat bir nefes aldı ve:-Cenab-ı Hak ömrünüzü müzdad eylesin Sultanım... Böyle bir izdivaç dileği belirdik te, Sigismond’un kulağına kar suyu kaçırılması muktezadır. Mesela, başka birinin krallığa daha layık olduğunun fısıldanması kifayet eder. Zaten müteveffa kral Bartory’nin yeğeni bekler durur!..-Pek haklısınız Hocam, pek haklısınız. Allah sizi ve sizin gibi âlimleri başımızdan eksik eylemesin... Sizler yolumuzu aydınlattıkça , dünya ve ahiretimiz mamur olur inşaallah.Ak sakallı hocasının gözleri daldı:-Bartory dedik de Sultanım, Cennetmekan pederiniz, Selim-i Sâni Han hazretleri hatırımıza geldi. Tıpkı bu günkü gibi olmuştu. Krakovi (Polonya’nın o zamanki başşehri) tahtı gene boşalmıştı. Aynen sizin gibi düşünen peder-i âliniz, yazdırdığı tek mektupla işi halledivermişti.-Hatt-ı Hümayun’un meâli hatırınızda mı Hocam?-Nasıl hatırlamam devletlûm!... Padişah hazretleri bizzat bize yazdırmışlardı. Şöyle diyorlardı: “..Hak Sühanehû ve teâlâ Hazretlerinin uluvv-i inayetleri ile müşarün ileyh karındaşınızı vilayet-i Leh’e kral olarak tayin eyledik...Şöyle ki, emr-i şerifime mugayir iş edesiz, asla özrünüz makbul olmaz. Ana göre tedarik eyleyesüz, vesselam...-Biz dahi buna benzer bir name yazıp imzalayalım Hocam...-Ferman Sultanımızındır Devletlûm...Sultan III. Murad’ın sadık bendelerinden Turgut Çavuş, 17 gün sonra Ferman-ı Hümayunu Polonya Başbakanına teslim etti.Başbakan Zamovski, Başkent Krakovi’de Leh Diyet Meclisini topladı..Saygı ile öpüp 3 kere başına koyduğu padişah emrini yüksek sesle temsilcilere okuduktan sonra Kral Sigismond, Turgut Çavuş’un huzurunda Polonya tacını giydi. Sene 1587.İşte böyle. Osmanlı Padişahı Dünyanın 3 kıtasına hükmeden hükümdarlara, işte böyle hükmediyordu.



Birinci Ahmed Hanın sultân olduğu zaman, Osmanlı Devleti çok zor şartlar ile karşı karşı ya idi. Devlet batıda Avusturya ve doğuda İran ile harp hâlinde bulunduğu bu sırada; içte celâlî adı verilen âsîler yirmişer otuzar bin kişilik gruplar meydana getirmişler, köyleri yakıp yıkmaya, üzerlerine gönderilen orduları bozmaya başlamışlardı. Bu iç gâile, Osmanlı Devletini temelinden sarsacak bir manzara görünümündeydi. Bilhassa İran, bu iç fitneyi körüklüyor ve Osmanlı Devleti içerisindeki hurûfîler de bütün güçleri ile bu fitne hareketlerini destekliyorlardı.Bostan Çelebi hazretleri, Sultan Birinci Ahmed'in tahta geçmesinden sonra büyük ceddi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin mânevî işâreti üzerine İstanbul'a geldi. Kadir gecesi olması muhtemel bir gecede Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Aynı gece Sultan Ahmed Han da şöyle bir rüyâ gördü:

Saray-ı hümâyûndaki husûsî köşkün etrâfında heybetli ve nûrânî zâtlar geziniyordu. Onların kimler olduğunu araştırınca, yakın adamlarından birisi gelerek; "Sultânım! Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri köşkünüzü teşrif ettiler. Peşindekiler, onun dervişleri ve talebeleri dir." dedi. Bu haberi alan Sultan büyük bir sevinçle sarayın içine girdi ve orada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerini gördü. İkrâm ve iltifât olmak üzere ona saltanat tahtına oturmasını teklif etti. O zaman Mevlânâ hazretleri; "Arşın gölgesi altında oturanlar, bu birkaç ağaç parçasından yapılmış tahta iner mi? Bu tac ve taht sizindir." buyurdu. Bu sırada Sultan Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin orada bulunuşunu fırsat bilip, ondan devlete isyân eden, azgınlık ve taşkınlık yapan celâlîlerin hakkından gelebilmek için himmet ve hayır duâda bulun malarını istedi. Mevlânâ hazretleri ona; "Sen eğer bizim çocuklarımıza karşı azgınlık ve taşkın lık edip onlara sıkıntı verenlere mâni olursan, biz de bunun mükâfâtı olarak mânevî yolla size karşı gelenlerin zararlarını ve çıkardıkları fitneleri def ederiz. Bostan'ımıza var, himmetine sarıl diye tenbih eyledi. Mevlânâ hazretleri oradan Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerini ziyârete gitti. Sultan Ahmed de kendisini tâkib etmişti. Gördü ki, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri hayatta ve Mevlânâ hazretlerinin torunlarından biriyle sohbet etmektedir. Mevlânâ hazretleri de oraya varıp bu büyük sahâbîyle sohbetten sonra vedâ edip ayrılırken; "Benim Bostan'ım budur." diye işâret etti.

Sultan Ahmed tam bu esnâda uyandı. Böyle mübârek bir rüyâ görmenin şükrânesi olarak Allahü teâlâ için kurbanlar kestirdikten başka, derhal Eyüb Sultan'a ziyârete gitti. Orada Bostan Çelebi'yi görünce sevindi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tenbihi üzere saray-ı hümâyûna dâvet etti. O da bu dâveti kabûl etti. Sultan ona Mevlânâ hazretlerinin oturduğu yere oturmasını teklif ettiğinde; "Mübârek dedemin yerine oturmam edebe sığmaz." diyerek, Sultanın akşamki rüyâsına işâret etti. Böylece Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin; "Bostan' ımıza yapış." sözündeki inceliği ve Bostan Çelebi'nin de hâlinin yüksekliğini ve velî olduğunu anladı. Kendisine pekçok hürmet ve saygı gösterdi. Sohbetlerinden bereketlendi ve bütün sıkıntılarının giderilmesi için emirler verdi. Bu mübârek zâta ve mevleviyye yolunun büyükleri ne eziyet edenlerin, rahatsızlık verenlerin cezâlandırılmasını istedi. Zâten Sultan Ahmed Hanın, Bostan Çelebi'ye gösterdiği hürmeti duyan fesadçılar, büyük bir korkuya kapılmışlar ve sözlerini kesmişlerdi. Bostan Çelebi bir müddet sonra Konya'ya gitmek üzere pâdişâhtan izin istedi. Bu mübârek zâttan ayrılmak, genç pâdişâh Ahmed Hana çok ağır geldi. Büyük bir kalabalıkla kendisini İstanbul'dan uğurladı. Ayrılırken memleketin isyâncıların şerrinden kurtul ması için pekçok duâ eden Bostan Çelebi, Konya'da da muhteşem bir kalabalık tarafından karşı landı. Bostan Çelebi'nin ayrılışının üzerinden çok geçmeden Ahmed Hanın Anadolu'da celâlîler üzerine gönderdiği ordunun zafer haberleri gelmeye başladı ve kısa sürede âsîlerin tamâmı temizlendiBostan Çelebi bundan sonra daha rahat ve huzurlu bir şekilde talebelerine ders verdi. Bir gün yine Mevlevîhânede talebeleri ile meşgûlken içeriye bir haberci girdi. Şeyhe, kendisini Lala Mustafa Paşanın gönderdiğini ve ondan Şam'da boş bulunan Mevlevî Dergâhına bir halîfe göndermesini istirhâm ettiğini bildirdi. Bostan Çelebi bu istek üzerine himmet ve teveccühleri ne kavuşmuş olan Kartal Dede'yi oraya halîfesi sıfatıyla göndermek istedi. Ancak Kartal Dede'ye hocasından ayrılık çok zor geldi. Gözyaşları içinde bu husûsu hocasına arzetti ve ayrıca; "Vâiz ve zikr meclisleri için lâzım olan ilmim de yok." diyerek kendisinin bu vazîfeden bağışlanmasını arz eyledi. Bunun üzerine Bostan Çelebi ona:"Ağız senden, söz bizden. Sana büyük bir âlim de mürid olur." diyerek onu teselli etti ve mâzeret kapısını kapadı. Kartal Dede hocasının duâları bereketiyle Şam'a vardı. Vardığı gün şehrin büyük câmilerinden birinde vâz verdi. Halkın yanısıra büyük âlimler ve devlet adamları da vâzına geldi. Vâzında derin ve ince mânâlardan bahseden Kartal Dede'yi dinleyenler hayran kaldı. Onu umduklarından da daha yüksek buldular. Yine aynı gün câmide bulunan büyük âlim Alemî Dede de onun sözlerine hayran kaldı. Alemî Dede, Bağdâdlı olup, Irak'ın çeşitli yerlerin de ilim tahsîl etmişti. Tahsîlini tamamladıktan sonra İstanbul'da Fâtih Câmiinde ders vermiş, talebeleri Mısır'a kâdı gönderilmiş, böylece orada da tanınmıştı. Allahü teâlânın hikmeti bu sıra da hacdan dönerken Şam'a uğradı ve böylece Kartal Dede ile tanışarak kendisine talebe oldu.Bostan Çelebi hazretlerine talebeleri kendisinden sonra dergâhın ve talebelerin işleri ile kimin ilgileneceğini sorduklarında; "Hilâfet, Ebû Bekr Çelebi'nindir." buyurdu. Ebû Bekr Çelebi, Ferruh Çelebinin oğlu idi. Bostan Çelebi, 1631 (H.1040) senesinde Konya'da vefât etti. Kabri, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi içerisindedir.Bostan Çelebi hazretleri, kendisine gelenlere dînin emirlerini öğretir, onları her bakımdan yetiştirirdi. Hattâ özel olarak dergâhına getirmek sûretiyle, pekçok kimseyi naklî ilimlerde kemâle kavuşturduğu rivâyet edilmektedir. Bunlardan bir tânesi şu şekildedir:Gelibolu'da kerâmetleri açıkça bilinen Ağazâde Şeyh Muhammed Efendi, gençliğinde bile tâattan ayrılmamış ve bu şekilde yetişmişti. Daha pekçok güzel vasıfları vardı. İlim tahsîlinde ilerlemek ve ilmine göre amel etmek arzusuyla dolup taştığı bir gecede şöyle bir rüyâ gördü. Çeşmeleri ve çimenleri olan güzel bir yerde etrâfı seyredip dinlenirken âniden bir mevlevî yiğidi görünüp; "Sizi Mevlânâ'nın Bostan'ına dâvet ediyorlar." dedi ve kayboldu. Uyanınca gördüklerine hayret etti. Kendi kendisine biraz düşündükten sonra, rüyâsında gördüğü o dinlen me yerine gitti. Orada aynen rüyâda gördüğü zâtı gördü ve peşinden yine kayboldu. Şeyh Muhammed Efendi bu hal üzerine artık bir an olsun gecikmeden Anadolu'ya geçti. Konya'ya varıp Mevlânâ hazretlerinin türbesini ziyârete gitti. Oraya varınca rüyâsında kendisini dâvet eden zâtı yeşil renkli mihrapta büyük dedesi Mevlânâ hazretlerinin rûhâniyetine teveccüh etmiş ve bu sebeple kendinden geçmiş bir vaziyette buldu. Fakat içeri girmesiyle birlikte; "Hoş geldin, safâlar getirdin." diyerek kendisine seslendi ve iltifatta bulundu. Bu zât Bostan Çelebi idi. Muhammed Efendi derhal Bostan Çelebi'ye talebe oldu. Allahü teâlânın ihsânı, hocasının himmet ve bereketiyle kısa zamanda yetişip icâzet, diploma aldı. Bostan Çelebinin sohbetlerin de ve ders halkasında böyle mânevî derecesi yüksek zâtların bulunduğunu İsmâil Ankaravî Rüsûhî Dede gazellerinde ifâde etmişlerdir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter