Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan Orhan Gâzi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir zât-ı muhterem idi. O mübârek kimse, birgün Alâeddîn Esved hazretlerini ziyârete gitti. Onun mahalline vardığında, Alâeddîn Esved hazretleri nâfile namaz kılmakta idi. Orhan Gâzi, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi. Orhan Gâzî ve orada bulunan Alâeddîn Esved'in talebeleri namaz için hazırlandılar. Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca, Kara Halîl imâmete geçti. Cemâata namazı kıldırdı. Alâeddîn Esved de, odasından çıkıp namaza katıldı. Namazdan sonra bir müddet sohbet ettiler. Orhan Gâzi edeble dinledi. Sonra başını kaldırıp;"Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip, hak ile bâtılı ayırmak, şer'î hükümleri beyân etmek için bir hâkim-i samedânî lâzımdır. Talebenizden birini benim ile sefere gitmek için tâyin etseniz." deyip, merâmını arzetti.

Alâeddîn Esved hazretleri Orhan Gâzi'nin bu arzusunu kabûl ettikten sonra talebelerine baktı. Herbirinin; "Ne olur beni gönderme!" diye yalvarır bir hâli vardı. Çünkü onlar, sultanlara yakın olan ulemâyı dünyâya düşkün addediyorlar, sultanların, kötülüklerine, ulemânın ilimleri ni âlet etmelerinden korkuyorlardı. Ancak, Sultan Orhan öyle bir kimse değildi. Yanına ulemâyı, emretmek için değil, Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için, kendisini Allahü teâlânın yasaklarına meyletmekten sakındırması için istiyordu. Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu. Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu. Devletin bekâsı için sultana, sultanın yanlış yola sapmaması için ulemâya ihtiyaç vardı. Alâeddîn Esved diye anılan Kara Hoca'nın talebelerinden birinin bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü. Kara Hoca, en gözde talebesi Çandarlı Kara Halîl'i Sultan Orhan Gâzi'ye verdi. Kara Halîl de, "Memur, mâzûrdur" hükmünce, hocasının emrine uyup Orhan Gâzi ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde, Sultana müşâvirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı. Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın emir ve yasaklarının, Devlet-i âliyye-i Osmâniye içerisinde sünnet-i şerîfe uygun şekilde tatbikine gayret eyledi.Kara Hoca Alâeddîn Esved Karahisârî, sâlih ameller işledi. Allahü teâlânın nice sevgili kullarını gördü. Gecesini gündüzünü ibâdet ve ilimle geçirdi. İnsanlara hizmet etti. Herkese karşı merhametli oldu. İsteyeni geri çevirmedi. Kimseye kötü muâmele yapmadı. Herkese nasîhat etti. İnsanların doğru yolu öğrenip, Allahü teâlâya hakîkî kul olmaları için çalıştı. Her işini Allahü teâlânın rızâsı için yapar, her sözünü O'nun emrine uygun söylerdi. Uzun bir ömür sürdükten sonra, 1397 yılında İznik'te vefât etti. İznik Şerefzâde mahallesindeki türbesinde medfûndur.



Sultan I. Murad’ın Karamanoğulları üzerine sefere çıkmasını fırsat bilen Sırplar ve Bulgarlar, sınırlardaki Osmanlı köylerine saldırdılar ve 20.000’den fazla müslümanı katlettiler. Bunun üzerine derhal Sırplar üzerine sefere çıkan Sultan I. Murad, mevcudu 40.000’i bulan bir orduyla Kosova sahrasına kadar geldi. Bundan büyük bir telaşa kapılan Sırp kralı Lazar, Osmanlı ile tek başına başedemiyeceğini bildiği için Bulgar, Macar, Ulah, Arnavut, ve Boşnaklardan yardım istedi. Böylece, mevcudu 150.000’i aşan kalabalık bir haçlı ordusu Kosova’ya hareket etti. iki ordu arasında 9 Ağustos 1389 günü şiddetli bir muharebe başladı. Şehzade Yıldırım Bayezid ve şehzade Yakub beylerin olağanüstü gayretleri ile kısa zamanda kalabalık haçlı orduları mağlup edildi. Düşman ordusunun kaybı yüzbinden fazlaydı. Sırp kralı da esir alınmıştı.

Savaşın sonunda Sultan Murad, harp meydanını gezerken, bir şey dikkatini çekmişti ve bunu da yanındakilere sordu:-Dikkat ettiniz mi, ölü ve yaralılar arasında hiç yaşlı kimse yok.Bu soru üzerine orada bulunanlardan birisi şöyle cevap verdi:-Bunların içinde eğer yaşlı bir adam olsaydı, hiç böyle hareket ederler miydi ve bize saldırmaya cesaret edebilirler miydi?



Fatih Sultan Mehmet’in hocalarından Molla Gürani, padişah ile senli benli konuşacak kadar samimi idi. Onun huzurunda gayet rahat hareket eder ve vezirlere de gerektiğinde ihtarlarda bulunurdu. Bir gün padişaha, sultanların lokmalarının çoğunun şüpheli olduğunu söylemişti.

Aradan kısa bir zaman geçince padişah onu yemeğe davet etti. Tam yemek esansında Fatih ona:-Sultanların lokmalarının şüpheli olduğunu söylemiştiniz, fakat şimdi siz de bu lokmalardan yiyorsunuz, dedi.Hazır cevap olan Molla Gürani:-Benim önümdeki lokmalar helaldir, cevabını verdi. Bunun üzerine Fatih, yemek kabını çevirerek, kendi önüne gelen tarafı, Molla Gürani’nin önüne getirdi.-Şimdi sizin lokmalarınız şüpheli oldu, dedi. Fakat altta kalmayan Molla Gürani:-Siz bütün şüpheli lokmaları bitirmişsiniz, kalanların hepsi helaldir, cevabını verdi.



Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferine çıkmadan önce, hazinede fazla para yoktu. Bu sebeple tüccardan borç para istendi. Bu sefer, Osmanlı devleti için çok kazançlı oldu ve hazine ağzına kadar altınla doldu. Mısır’ın meşhur hazineleri Yavuz’un eline geçmişti. Ordu büyük bir zaferle İstanbul’a döndü. Yavuz Sultan Selim Han, kedisini karşılamaya hazırlanan İstanbul halkının büyük tezahüratın dan hoşlanmadığı için, şehre bir gece vakti girdi. Ertesi gün defterdara, borç para alınan tüccarlara, hemen borçlarının ödenmesi emrini verdi. Hemen bütün alacaklılar gezilerek borçlar ödenmeye başladı.

Bunlardan birisi vefat etmişti. Gayet zengin olan bu tüccardan alınan borç para ise, bütün servetinin çok az bir kısmına tekabül ediyordu. Defterdar, hemen padişaha bir takrir yazarak, vefat eden tüccarın çocuklarının, bu kadar bir paraya ihtiyacı olmadığını belirterek, bu miktarın hazineye kalmasını teklif etti. Tamamen kul hakkı olan bu teklif padişahın hoşuna gitmedi ve defterdar tarafından sunulan kağıdın baş tarafına kendi eliyle:“Mevtaya rahmet, malına bereket, çocuklarına afiyet, bu kağıdı gönderene lânet”cümlesini yazdı ve o defterdarı da derhal azletti.



Kanuni Sultan Süleyman ve annesi Valide Hafsa Sultan, Sadrazam İbrahim Paşayı çok severlerdi. Bu yüzden Kanuni, annesi Hafsa Sultanın da arzusu üzerine kızkardeşini ona verdi ve bu suretle İbrahim Paşa, saraya damat oldu. Bu düğün merasiminin o zamana kadar eşi benzeri görülmemişti. Bu göz kamaştırıcı düğüne padişah başta olmak üzere bütün devlet ileri gelenleri ve yabancı elçiler de davetliydi. Daha sonra aylarca bu düğün konuşuldu.

Aradan altı yıl geçti. Bu sefer padişahın oğullarının sünnet düğünü vardı. Sultanahmet meydanı mahşer gibi kalabalıktı. Her çeşit eğlencenin yapıldığı meydanda her cinsten insan toplanmıştı. Sınır boylarında kılıç sallayan yağız çehreli serhat beylerinden tutunuz da Osmanlı devleti katında kendi devletlerini daimi olarak temsil eden elçiler ve uzak yakın bir çok devletin değerli hediyelerini getiren heyetler de burada idiler. Düğün dört hafta sürdü. Her gün başka eğlenceler yapıldı. Kendisi için kurulan paha biçilmez tahtta oturan padişah, düğünün tertibinden ve eğlencelerden o kadar hoşlanmıştı ki, bir aralık, yanında oturan Damat İbrahim Paşa’ya:-Kendi düğünün ile benim düğünüm arasında bir fark görebiliyor musun? Hangisi daha muhteşem oldu? Diye sordu.İbrahim Paşa da kendinden gayet emin bir şekilde:-Elbette benim düğünüm sizinkinden daha muhteşem oldu hünkarım, dedi.Kendi düğünün hiçbir düğünle kıyaslanamayacağı cevabını bekleyen Kanuni, şaşkın bir şekilde:-Neden? Dedi.Sadrazam şu güzel nükteyi kondurdu:-Çünki benim düğünümü cihan sultanı ve zamanımızın Süleyman'ı teşrif buyurdular.



Kanuni Sultan Süleyman vefat etmiş, onun yerine Sultan II. Selim tahta çıkmıştı. Onun hükümdar oluşunu kutlamak için, dünyanın her tarafından elçi heyetleri geldi. Bu arada İran’dan da kalabalık bir heyet geldi. Eskiden beri gösterişe ve olduğundan fazla görünmeye meraklı olan İranlılar, bu sefer 700 kişi ve 1700 yüklü hayvan ile gelmişlerdi. Padişaha bir çok hediyeler getiren bu heyetin başında Şahkulu Sultan Han adında çok nüktedan bir adam bulunuyordu. Sultan Selim, onu ağırlayacak olan kimsenin de ondan aşağı kalır birisi olmamasına dikkat edilmesini istedi ve Şemsi Paşa’yı bu işe memur ettiler. Bundan başka, bu kadar şatafatlı bir heyete karşı Osmanlı devletinin büyüklüğünü ve kudretini de göstermek istiyordu. Onun için büyük bir askeri kıta, elçi heyetini Edirne’ye girerken karşıladı.

Hepsi seçme askerlerden kurulu bu kıta, rengarenk elbiseler giymiş ve bunların arasında altın ve gümüşlü silahları pırıl pırıl parlıyordu. Şahkulu, kendisini karşılayan bu haşmetli ihtiram kıtasını görünce, Şemsi Paşa’ya döndü ve:-İşte gerçekten bir gelin alayı! Dedi.Bu sözlerde bir takdir hissi olduğu gibi, Türk askerini kadına benzetmek gibi bir mana da vardı. fakat nüktedanlık bakımından, ondan aşağı kalmayan Şemsi Paşa:-Evet, dedi, Çaldıran’da gelinlerini aramağa giden asker, işte bu askerdir, cevabını verdi.



Lehliler, sınır olaylarını önlemek ve bir barış yapmak ümidi ile İstanbul’a bir elçi gönderdiler. Halbuki o tarihlerde Osmanlılar, Lehistan üzerine bir sefere karar vermişlerdi. Onun için padişah elçiye:-Barıştan ve ittifaktan değil, harpten ve seferden bahsetmelisiniz. Lehistan kralı vergi vermeye muvafakat, Dniestr istihkamlarını tahrip ve kazakları imha etmedikçe onunla bizim aramızda dostluk olamaz. Dedi.

Fakat bu şartların kabul edilmeyeceğini söyleyen elçiye, padişah, elini kılıcına götürerek daha sert dille:-Sen, kılıcının önünde milletlerin titrediği bir padişahın önünde olduğunu bilmiyor musun? Dedi. Elçi:-Senin bir hükümdar olduğunu biliyorum. Fakat beni gönderen de senin gibi bir hükümdardır, diye cevap verdi. Padişah da:-O halde sayısız askerlerim Lehistan’ı istila edecek, kan ve ateş içinde bırakacaklar. Dedi. Bunun üzerine elçi:-Ordularının hakimi sensin, lakin zaferin hakimi Allah’tır. Diye karşılık verdi.Bu sözler karşısında hayran kalan padişah, yanındakilere dönerek:-İşte ben böyle mert bir hizmetkar isterim, dedi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
22 Ağustos 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter