Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Geçenlerde bir fuhuş baskını ile gündeme gelen Savarona, vaktiyle Amerikalı bir milyarder için yapılmış ihtişamı dillere destan bir yattı. Sonra satın alınıp Türkiye’ye getirildi ve Büyük Önder’e tahsis edildi. Ancak 54 gün kullanılabildi.

Savarona, Hindistan’da yaşayan kuğu benzeri siyah bir mitolojik kuşun adıdır. Meşhur Brooklyn Köprüsü mühendisinin torunu ve bir bankacının eşi olan Mrs. Emily Cadwalader-Roebling kendisine 10,4 milyon dolara mal olan yata bu ismi takmıştı. (Altının onsu 30 dolar iken) Savarona 29 Temmuz 1930 günü Hamburg’ta Blohm&Woss tezgâhlarında kızağa verildi. 28 Şubat 1931 günü denize indirildi. Merasim günü gelenek üzere kırılan şampanya şişesinin bir parçası geminin salonunda sahibesinin resmi altına asıldı.

Şöminesi için alınan şato

Beş katlı yüzen saray, 136 m. uzunluk, 16 m. genişlik ve 6310 ton ağırlığı ile dünyanın en büyük yatı idi. Safrası cıvalı olduğu için 90 derece yatmadıkça batmayacak şekilde inşa edilmişti. Gemiyi dünya çapında tanınmış gemi mühendisi William Gibbs planlamıştı. Gösteriş meraklısı milyarder kadın yat için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Fransa Kralı XVI. Louis’ye ait bir çift karyolayı servet ödeyerek satın alıp yata koydurmuştu. Portekiz’de bir şatoda görüp beğendiği bir şömine için şatoyu o zamanın parasıyla 500 bin dolara satın almış; şömineyi söktürüp yatına taktırmıştı. Gemi bacasıyla bağlantılı olduğu için bu şöminede odun yakılabiliyordu. O sıralarda Amerika’da içki yasağı olduğundan, gizli ve döner barlar yaptırmıştı. Güzel bir kütüphanesi, müzik seti ve geniş klasik plak koleksiyonu vardı.

Geminin ön tarafı personele aitti. Personel kamaraları bile maun dolaplı, banyolu idi. Bunların üzerinde muazzam yemek salonu vardı. Ortada 20 kişilik bir masa bulunuyordu. Misafirleri hayran bırakan Bohemya kristalinden bardakları, açık yeşil yaldız işlemeli porselen tabakları ve beyaz keten örtüleri vardı. İki mutfak ve fırınında aynı anda 300 kişiye yemek hazırlanabilirdi. Alttaki soğuk hava deposu et, balık, yumurta ve sebze için ayrı kısımlara ayrılmıştı. 10 ton et, 2 ton balık aylarca saklanabilirdi. İçerde biri kalırsa haber verebilmesi için bu depoda bir imdat düdüğü emre amade idi. Geminin kıç tarafı misafirlere mahsustu. Her kamara halısından fayansına kadar ayrı renkte döşenmişti. En meşhuru siyah mermer banyolu olanı idi. Geminin sahibesi bunu kullanırdı. Sonraları yatta misafir edilen devlet adamları bu kamarada kalmıştır. Kamaranın ayrı bir kısmında üzeri halı kaplı bakılınca koridor zannedilen yerde bir kapak vardı. Bu kapak açılınca içindeki gizli merdiven alt kısımdaki kamaraların koridoruna çıkardı. Buradan herkesin görmemesi gereken misafirler girip çıkardı.

Amerikan Hükûmeti malî kriz sırasında yurt dışında yapılmasına kızarak yata mâliyetine yakın bir vergi koydu ve ödenmedikçe yatın Amerikan sularına sokulmasını yasakladı. Yeni oyuncağını New York sosyetesine gösteremeyen zengin sahibe, bununla iki defa dünya turu yaptı. Birkaç sene Panama bandırasıyla gezip hevesini aldı. Sonra da İngiltere’nin Southampton limanına çekip satışa çıkardı. Hitler yata talip oldu; üzerine de haciz koydurdu. Tam bu sırada gemiye Ankara da talip çıktı. Sıhhati giderek bozulan Atatürk, istirahatı için bir yat almayı düşünüyordu. Savarona en uygun namzet idi. Gerçi Gülcemal ve Ege Vapuru ile Ertuğrul Yatı kendisine tahsis edilmişti. Ama daha modern bir yata ihtiyaç duyuldu. Amerikan Hükûmeti Savarona’yı Hitler yerine Atatürk’ün almasına taraftardı. Savarona karşılığında bir Alman transatlantiğini haczedeceğini bildirince Hitler haczi kaldırttı. Gazeteler bu hâdiseyi günlerce manşete taşıdılar. Gemiye “Denizlerin Uğursuz Perisi” adını takmışlardı.

Benim mezarım olacak!”

Savarona’nın Ankara’ya maliyetini bilen yoktur. Almanya’dan krom ihracatı sebebiyle 17 milyon liralık alacağa mahsup edildiği söylenir. (O sıralar Türkiye’nin dış borcu 102 milyon liraydı.) 24 Mart 1938 günü Türk bayrağı çekilip Hamburg’da bakımı yapıldıktan sonra İstanbul’a getirildi. 1 Haziran 1938’de Dolmabahçe önüne demirledi. Acar motoruyla yata çıkan Atatürk yatı çok beğendi. O günden itibaren burada kalmaya karar verdi. Boğaz ve Marmara’da gezintiler yaptı. Resmî misafirler burada kabul olundu. Romanya’nın çapkın kralı II. Karol, meşhur sevgilisi Madam Lupescu ile gizlice İstanbul’a geldi ve yatta ağırlandı. Bakanlar Kurulu bile yatta toplandı. Yatta 54 gün kalan Büyük Misafir’in hastalığı ağırlaşınca “O kadar beklediğim bu yat benim mezarım olacak” dedi. Sedyeyle Dolmabahçe Sarayı’na nakledildi ve bir müddet sonra burada vefat etti.

Harb sırasında silahlandırılan Savarona 1951’den itibaren bahriye talebesi için mektep gemisi olarak kullanıldı. Mezun olan her subay ilk açık deniz tatbikatını burada yapardı. Yabancı misafirler yine burada ağırlandı. İran Şahı Rıza ve Şahbânu Süreyya, Yunan Kralı Paulus, Irak Meliki II. Faysal bunların en meşhurları idi. Reisicumhur Celâl Bayar Savarona ile Pakistan’ı ziyaret etti. 3 Ekim 1979 sabaha karşı gemide çıkan ve 24 saat süren yangın neticesinde gemiden geriye sadece teknesi kaldı. Atatürk’e ait eşyaların bazısı denize atılarak kurtarıldı ise de, tüm salon ve kamaraları değerli eşyasıyla beraber kül oldu. İhmal dendi, sabotaj dendi, ama sebep anlaşılamadı. Savarona artık sıradan bir gemiydi. Ertesi sene tamir edilip denize indirildi. 1989’da 49 yıllığına işadamı Kahraman Sadıkoğlu’na 20 milyon dolara ihâle olundu. 425 işçi 24 saat mesai ile 2,5 sene içinde Savarona’yı restore etti. Harap vaziyetteki gemiden 3,5 ton fare atıldığı söylendi.



Mecburi askerlik Sultan II. Mahmud zamanında getirildi. Ancak askerlikten muafiyeti ve tecili gerektiren sebepler de az değildi

Osmanlı kara ordusu kapıkulu ve eyâlet askerleri olmak üzere iki sınıf idi. Kapıkulu askerleri ücretli ağır piyade, ağır süvari, topçu, istihkâm ve levâzım sınıflarından müteşekkil profesyonel bir orduydu. Eyâlet askerleri tımarlı sipahilerin beslediği hafif süvâri ve piyâdelerden teşekkül ederdi.

Kudüs'te Osmanlı ordusu

ASKERLİK KURA İLE

Sultan II. Mahmud zamanında 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra mecburî askerlik getirildi. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye diye bilinen bir ordu kuruldu. Askerî mektepler açıldı. Mektepli zâbitlerin yanısıra, askere alınan istidadlı gençlerin tezkere bırakarak alaylı zâbit olarak paşalığa kadar yükselmeleri mümkündü.

1843 tarihinde Prusya’dan mülhem Kurâ Nizamnâmesi kabul edildi. Beş yıllık muvazzaf askerliği bitirenler, yedi senelik redif sınıfına geçirilerek terhis edilip memleketlerine gönderilirdi. Gerektiğinde askere çağrılmak üzere senede bir ay tabur merkezlerinde tâlime tâbi tutulurdu. 1848’de bahriye askerleri için muvazzaflık 8, rediflik 5 sene olarak tesbit olundu. 1869’da kara ordusu nizâmî, redif ve mustahfız olarak üç kısma ayrıldı. Askere alınanlar 4 yıl nizâmî askerlikten sonra, terhis edilip 2 yıl ihtiyat sınıfına geçirilirdi. Bu 6 yılın bitimiyle redif sınıfına geçilirdi. 32 yaşını dolduranlar, bedel verenler, muînsiz (ailesi kimsesiz) olanlar da hemen redif ordusuna ayrılırdı. 6 yıl rediflikten sonra seferberlik vukuunda çağrılmak üzere mustahfız sınıfı gelirdi.

1886’da Ahz-ı Asker Kanunu çıkarıldı. 20 ile 40 yaş arası askerlik çağı olarak tesbit oludu. 6 yıllık nizâmiye müddetinin piyâdede 3, diğer sınıflarda 4 yıldan sonrası ihtiyat idi. Sonra 8 yıl sürecek olan ve yarısı mukaddem, yarısı tâli olmak üzere rediflik başlardı. Mustahfızlık da 8 yıldan 6 yıla indirildi. 20 yaşını takib eden Mart ayında her redif taburu bölgesindeki gençler kurâya girerdi. Ordunun ihtiyacı olan sayı dolana kadar olanlar tertib-i evvel (birinci tertip) adıyla muvazzaf asker olurdu. Tertib-i sâni (ikinci tertip) denilen geri kalanı tertib-i evveller ihtiyata geçince muvazzaf hizmete alınırdı. Sâhil ahâlisinden gençler bahriye ihtiyacı karşılanmadıkça kara ordusuna alınmazdı.

İSTANBULLULAR MUAFTI

Kâdılar, müderrisler, imamlar, müezzinler, tekke şeyhleri, muayyen derslerini vermek şartıyla medrese talebesi, Harem-i şerif (Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ) hademesi, Peygamber kabirlerinin türbedarları, bizzat padişah hizmetinde ondört sene bulunanlar (bendegân), mızıka-ı hümâyun efrad ve hademesi, muhtedîler (sonradan Müslüman olanlar), beş seneden çok prangabend cezâsı alan cinâyet suçluları, askerliğe yaramayacak derecede sakat ve mâlüller, İstanbul ahâlisi ile başka yerde otursa bile İstanbul’da doğmuş olanlar askerlikten muaf idi. Tıbbiye, baytar, hendese, mülkiye gibi yüksek mektepten mezun olup devlet hizmetinde bulunanlar tertib-i sânide addolunurdu. Ancak tabib, cerrah, baytar gibiler ihtiyaç olduğunda askerî sıhhiyede hizmet ederlerdi. Medreseyi muvaffakiyetle bitirenler redif sınıfında sayılırdı. Yukarıdaki muafiyetleri devam etmeyenler askerlik çağında ise askere alınırdı.

70 yaşını geçen veya sakat birinin başka kimsesi yoksa askerlik çağına gelmiş ve işe yarar tek oğlu askere alınmayıp tecil edilirdi. Evinde veya köyünde kendisine bakacak 15 ile 70 yaş arası, iki gözü görür, sağlam oğul, torun, peder, kardeş, damat gibi kimsesi olmayan erkek veya dul kadının tek oğlunun askerliği ertesi seneye tecil edilirdi. Başka yakını bulunsa bile, iki oğlu olup, biri askerde bulunan kimsenin ikinci oğlu, ağabeyi terhis olmadan askere alınmazdı. Müstakil evi olup, köyü içinde evinin işini görecek baba, kayınpeder, 25’ini geçmiş kayınbirader gibi yakını bulunmayan veya yakını olsa bile evinde bakmakla mükellef olduğu küçük çocuk ve yetimler bulunan gence muînsiz (yardımcısız) denirdi ve askerliği tecil olunurdu. Bu sebeple bir günlük yol mesafedeki köylerden evlenenlerin sayısı az değildi.

İhtiyat zabitleri talimde

ATINI GETİR, ERKEN TERHİS OL!

Askere gönüllü gidenler, istedikleri yerde askerlik yapabilirdi. Adına kurâ isâbet edenler, 50 altın bedel-i nakdî ödeyip en yakın askerî kıt’ada 5 ay askerlik yaparak mükellefiyetten düşmüş olurlardı. Gayrımüslimler üçte bir fazla bedel ödeyip askere gitmezdi. Yerine bir başkasını göndermek (bedel-i şahsî) veya askeriyeye iki hayvan beslemeyi taahhüt etmekle de askerlik mükellefiyeti yerine getirilmiş sayılırdı. Bu usul sonradan lağvolundu. Askere kendi atıyla gelenler yarım müddet askerlik yapardı.

1909’da rediflik kaldırıldı. Müslüman-Gayrımüslim herkes için mecburî askerlik getirildi. Askerlik müddeti 3, bahriyede 5 senedir. Liseden yukarı tahsili bulunanlar ihtiyat zâbiti (yedek subay) olur. Ancak uzun süren harbler halkı bezdirmiş; son asırda askere gitmek kaçınılması gereken bir eziyet olarak görülmüştür. Asker kaçaklarının sayısı artmıştır. 1921 Yunan Harbi’nde bile binlerce asker kaçağı sebebiyle İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş, çok sayıda kaçak ve yatakçısı ağır cezalandırılmıştır. Cumhuriyetten sonra askerlik normalde 18 ay, mızıkada 2, jandarmada 3 ve bahriyede 5 senedir. Sonra ihtiyat (yedek) gelir. 1927’de jandarma 2,5 ve bahriyede 3 seneye indirildi. 1950’de deniz 3 yıl, jandarma 30 ay ve diğerleri 2 yıl oldu. 1963’te 24, 1970’de 20, 1984’te 18, 1992’te 15 aya indirildi. Önceki muafiyetlerin çoğu kaldırıldı. Tecil imkânı da tahdit edildi. 600 lira bedel ödeyenler diledikleri birlikte 6 ay askerlik yapardı. Birkaç sene sonra bedelli askerlik kaldırıldı. 1984 ve 1999’de asker fazlasını eritmek için muvakkaten tatbik edildi.

İstanbulluların askere alınma merasiminde Harbiye Nâzırı nutuk irad ediyor



Osmanlı cemiyetinde Müslüman görünüp de, gizli din taşıyanlar vardı. Sebebi de zannedilenin aksine baskı değildir. Üstelik 19. asırda ecnebilere istismar edebilecekleri bir fırsat vermiştir.

Kromni'de bir av partisi

Geçenlerde Yüreğine Sor diye bir film oynadı. Doğu Karadeniz’de filizlenen bir aşk hikâyesini anlatan film, mekânlar, kostümler ve oyuncu seçimi bakımından takdire değer olmakla beraber, senaryo insanı hayal kırıklığına uğratıyor. Kız Müslüman, fakat oğlan krifos, yani gizli Hıristiyan. Bu ortaya çıkınca âşıklar kavuşamayacaklarını anlıyor ve film acı sonla bitiyor. Daha evvel Yabancı Damat, Sıla, Elveda Rumeli gibi dizilerde olduğu gibi din ayrılığının sevenleri ayırmasından dert yanılıyor. Müslüman ve Hıristiyanlara sanki ellerindeymiş gibi “Dinler aynıdır, sevenleri ayırmayın!” mesajı veriliyor. Müslüman bir kızın gayrımüslim bir erkekle evlenmesini gelenekler değil, Kur’an-ı kerim yasaklıyor. Yedi düvel bir araya gelse bunu nasıl değiştirsin? Servet, soy, tahsil, yaş evliliğe engel görülürken, din ayrılığını hafife almak ne kadar gerçekçi olabilir? Üstelik oğlan müslüman olsa mesele kalmadığı gözden saklanmış. Filmde bir köylü kızının “Padişahların bile Hıristiyan hanımları var” diye ahkâm kesmesi de gülünç kaçmış. Saraya alınan kızlar dinibütün müslüman olarak yetiştirilir, uymayan çıkarılırdı. Şimdiye kadar değil padişah eşi, Hıristiyan bir câriye bile işitilmiş değildir. Okumuşların kendi kültürüne bu kadar yabancı oluşuna, böyleyken bir de cemiyeti terbiye etme pozu takınmalarına ne kadar teessüf edilse azdır.

“Uzun sokak çamur oldi, Krumilar gavur oldi”

Gizli din taşımanın sebebi zannedilenin aksine baskı değildir. Filme ilham kaynağı olan Yorgo Andreadis Gizli Din Taşıyanlar adlı kitabında sebebi gayet açık bildiriyor: Menfaat. Trabzon ile Gümüşhane arasındaki Kromni (Kurumlu, Kromlu) denilen dağlık mıntıkada yaşayan bazı Rum köylüleri 1650’lerde (fetihten 2 asır sonra) maden imtiyazı alabilmek için müslüman görünüyor. Madenler o devirde stratejik ehemmiyet taşıdığı için idare imtiyazı gayrımüslimlere verilmezdi. Bunlar gizlice vaftiz oluyor, sadece birbirleriyle evleniyor, ölülerini Müslüman mezarlığına Hıristiyan usulünce defnediyor. Etrafa renk vermemek için kapalı devre yaşıyor. Her köyde zaten câmi yok. Olanları da namaza gidiyor; orucun yanısıra kendi perhizlerini de tutuyor. Papazları imamlık yapıyor. Evlerin altında gizli birer şapel var.

Zamanla madenler gözden düşüyor. Müslüman görünmenin avantajı kalmıyor. Üstelik askerlik mecburî oluyor. Şimdi “Biz Hıristiyanız!” deseler, İslâmiyet dinden dönmeyi yasaklıyor, dönene de ölüm cezası getiriyor. 1828’de Ruslar mıntıkayı işgal edince fırsat ele geçiyor. Türkler bunu “Uzun sokak çamur oldi, Krumilar gavur oldi” diye alaya alıyor. Ama kendini ifşâ eden Kurumluların sevinci uzun sürmüyor. Ruslar çekilince mâlum akıbete uğramamak için Rusya’ya kaçıyorlar. Andreadis de bunların soyundan geliyor.

Yorgo Andeadis ve ailesi

Avantaj için gizli din taşıyanlar Makedonya, Kıbrıs, Girit, Lübnan ve Mısır’da da vardı. İngiltere ve Rusya bunu farkedince, Tanzimat’tan sonraki hürriyet ortamında kendilerini ifşâ etmek üzere bunları kışkırttı. Bir yandan da Bâbıâli’ye baskı yaptı. Hükümet direndi. Neticede bunlar Rusya ve başka ülkelere hicret etti. “Biz hep Rumduk. Böylece dinden de dönmüş olmadık” diyen bazısının Ortodoksluklarına göz yumuldu. Buna cesaret edemeyen veya gereksiz gören bir kısmı da tamamen Müslümanlaştı. Kurumlu’daki gizli Hıristiyanların sayısı 19. asır ortalarında birkaç bin kişiydi.

Osman Paşa Müslümanı mı?

Pontus, Rumca Karadeniz’e verilen isimdir. Trabzon fethedildiğinde burada Rum-İran menşeli bir halk yaşardı. Buradaki Rumların ileri gelenleri fethin ardından gemilerle Rusya’ya göçtü. Kalanların bazısı Anadolu’nun başka yerlerine göçtü, bazısı müslüman oldu. Mıntıkaya Türkler de yerleşti. Tonya, Çaykara, Maçka ve Torul kazâlarının bulunduğu dağlık mıntıkada hâlâ Rumca konuşan samimi müslümanlar vardır. “Aslınız Rummuş” deseniz size silah çekerler. Girit, Arnavutluk ve Tesalya’daki Rumcadan başka lisan bilmeyen çok sayıda müslüman mübâdeleyle Anadolu’ya geldi. Bunların samimiyetinde şüphe yoktur. Gizli din, müslümanlara mahsus avantajlar elde edebilmek, devlet memuru olabilmek, askere gitmemenin karşılığı olan cizyeyi ödememek ve devşirme vermemek gibi maksatlarla belli yerlerde mevzubahis olmuştur. Osmanlı Devleti’nde baskı sebebiyle dinini gizlemek diye bir şey olamaz. İslâmiyet bir yer fethedildiği zaman oradaki gayrımüslimlere vatandaşlık tanınmasını emreder. İstemeyenler hicret eder. İnsanların zorla müslüman edilmesini yasaklar. Bu, malî bakımdan da pek istenen bir şey değildir. Mamafih Trabzon’daki bazıları bir mahallî bey tarafından müslümanlaştırıldıklarını söyler, kendilerine bundan dolayı “Osman Paşa Müslümanı” derlerdi. Rivayetin sıhhati meçhuldür.

Gizli din daha ziyade Avrupa ve Japonya’da hakiki mânâsını bulur. Endülüs’ün işgalinde İspanyollar burada yaşayan Müslüman ve Yahudileri vaftiz ile kılıç arasında muhayyer bırakmıştı. Bir kısmı görünüşte vaftiz olmuş, dinlerini gizlice yaşamıştır. Ancak bu birkaç nesil devam etmiş, sonra hepsi gerçek Hıristiyana dönüşmüştür. Gizli din taşımak kolay değildir. Nasıl olmuş da Osmanlı ülkesindekiler bunu başarmış? İslâmiyet görünüşe itibar eder. İnsanların niyetini ve yaşantısını araştırmayı yasaklar. Müslüman görünen, müslüman kabul edilir. Osmanlılar, cemiyet ve devlet düzenini tehdit etmeyenlere, neye inanırsa inansın, nasıl yaşarsa yaşasın, karışmazdı.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Van Gölü’nün ortasındaki Ahtamar Adası’nda bulunan Ermeni Surp Haç Kilisesi’nde 95 sene sonra ilk âyin icrâ edildi. Burası Ermenilerin dört büyük ruhânî merkezinden birisi idi.

Vanlıların deniz dediği Van Gölü’nün sodalı sularında yüzmek göze su kaçırmamak şartıyla çok zevklidir. Göle mahsus inci kefali adındaki balık da çok lezzetlidir. Van’ın Gevaş kazâsının karşısındaki 70 bin metrekarelik Ahtamar Adası bulunur. Adaya sahilden motorla gidilir. Adanın ismi Kız Kulesi (veya Kalesi) ile benzer bir efsâneye dayanıyor. Bu adada yaşayan Ermeni keşişin Tamar adındaki kızına sahil köylerinden bir çoban âşık olmuş. Her gece sevgilisiyle buluşmak üzere adaya yüzer; kız da fener tutarmış. Kızın babası haberdar olunca, bir gece fenerle sahile inmiş ve devamlı yer değiştirmiş. Çoban da yüzmekten yorulup boğulmuş. Boğulurken “Ah Tamar” diye bağırmış. Kız da bunu işitip kendini azgın sulara bırakmış. Aslına bakılırsa Ağtamar muhtemelen Arapça “iğtimâr” (su altında kalmak) kelimesinden geliyor. Yakın zamandır bu isimden alerji duyup Akdamar şeklinde söylemeyi tercih edenler de vardır.

Mukaddes Haç Kilisesi

Türklerin gelişinden evvel havâlide Abbasîlere bağlı Ermeni krallıkları vardı. Gevaş’ta hüküm süren biri Rştuni sülâlesinden Vard Rştuni 705 senesinde burada öldürüldüğü için adaya Rştunik Adası da denirdi. 908’de Ardzruni sülâlesinden Vaspuragan Kralı Gagik burada bir kasaba, saray, çarşı, liman ve şimdi de mevcut kiliseyi yaptırdı; pâyitahtını da buraya taşıdı. Adada çiçeklerle süslü güzel evler, meyve bahçeleri, akarsular bulunduğunu tarihçiler anlatıyor. Adanın Altın Çağı idi.

Surp Haç (Mukaddes Haç) Kilisesi, Anadolu’da Ermenilerden kalan nâdir kiliselerdendir. Kral Gagik, Hıristiyanlarca Hazreti İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan haçın bir parçasının muhafazası için 915 yılında Manuel adında bir mimara yaptırdı. İnşası 6 sene sürdü. Kilisenin en enteresan tarafı, duvarlarında zamanın Abbasî Halîfesi Muktedir’in kabartma resminin bulunmasıdır. Kral Gagik halifeye tâbi olduğu için, şükran nişânesi olarak onun resmini duvara işletmişti. Kilisenin dış duvarlarında Mukaddes Kitap’tan alınma kabartma tasvirler vardır. Bu bakımdan mimarî tarihi bakımından ayrı bir değeri vardır. Selçuklu ve Osmanlılar zamanında kilise faaliyetini sürdürdü. Çan kulesi 18. Asırdan kalmadır.

Aziz Gregorius’un (Krikor Lusaroviç) faaliyetleri neticesinde IV. asırda Hıristiyanlığa giren ve bu sebeple Gregoryen denilen Ermeniler kendilerini ilk Hıristiyan topluluk olarak görür. Katolik veya Ortodoks olmayıp, Süryânî, Kıbtî, Marunî kilisesi gibi Monofiziyye (Yâkubî) inancına sâhip kadim (eski) şark kiliselerindendir. Ruhban sınıfı, Rum kilisesindeki patrik, metropolid, piskopos sıralamasına paralel olarak Ermenilerde patrik, katogikos, marhasa şeklinde sıralanır. Ermenilerde patrik ünvanı Osmanlılar tarafından kullanılmıştır.

Eçmiyazin, Kudüs, Sis (Kozan) ve Ahtamar’da olmak üzere katogikos adıyla dört ruhânî reisleri vardır. Bunlardan Ermenistan’ın Türkiye hududuna yakın Eçmiyazin’deki en yüksek rütbelidir. Eçmiyazin Osmanlı sınırları dışında olduğu için Sultan Fatih Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeniler için İstanbul’da bir Ermeni Patrikliği kurdu. İstanbul, Ermenilerin ruhânî merkez sıralamasında bulunmadığı halde; mezhebin baş patriği (katogikosu) Eçmiyazin’de olduğu için, İstanbul Patrikliği Ermeniler için bir nevi idare merkezi sayılmıştır.

Osmanlılar zamanında Sis (Kozan), Ahtamar ve Kudüs patriklikleri de ruhânî bakımdan kendilerinden üstün bulunmadığı halde idarî olarak İstanbul’a tâbi idi. Yani Ermenilerin devletle olan münasebetleri buradan yürütülürdü. XIX. asırda İstanbul patriğine bağlı 45, Sis katogikosuna bağlı 13, Ahtamar katogikosuna bağlı 2, Kudüs patriğine bağlı 5 piskoposluk vardı. 18. asırdan sonra Katolikliğe giren Ermeniler de vardır, ama azdır.

Son kalan 300 keşiş

Ahtamar’daki katogikosluk makamı, harb ve istilâlar sebebiyle sürekli el değiştirdiği için 1101 senesinde boş kaldıysa da sonra tekrar faaliyete geçti. Ada 1535’deki İran Harbleri’nde harab oldu. Ahalisi de göç etti. Kilise ve manastır ise faaliyetini devam ettirdi. Son zamanlarında burada 300 keşiş yaşardı. 1915 tehcirinden sonra kilise ve manastır boşaltıldı.

Bugün Eçmiyazin, Kudüs ve Lübnan Antilyas’ta olmak üzere üç patriklik vardır. Eçmiyazin, bütün Ermenilerin bağlı olduğu başpatrikliktir. İstanbul Patrikliği de kilise hiyerarşisinde yer almamakla beraber, Türkiye’deki Ermenilerin dinî işleriyle ilgilenmek üzere varlığını devam ettirmektedir. İstanbul ve Kudüs, Eçmiyazin’e bağlıdır.

Ahtamar Kilisesi 1951 senesinde yıkılacakken medyanın reaksiyonu sayesinde kurtulmuştu. 2005-2007 seneleri arasında Türk-Ermeni işbirliği ile 1,5 milyon dolara restore edildi. 2007 senesinde müze olarak hâdiseli şekilde açıldı. Ermeniler âdet olduğu üzere kilisenin tepesine 100 kiloluk demir bir haç dikilmesini istedi. “Teknik zorluklar” gerekçesiyle reddedildi. Sonra haçın başka bir yere dikilmesini Ermeniler kabul edince mesele çözüldü. 95 seneden sonra 19 Eylül 2010 günü 5 bin kişinin katıldığı ve İstanbul Patrik Vekili Aram Ateşyan’ın idare ettiği bir âyin icrâ olundu. Bu, İmparatorluk mirasıyla barışmak adına sembolik de olsa büyük bir değer taşıyor. Ayrıca memleketin imaj ve tanıtımı ile turizm bakımından müsbet rol oynayacağı âşikârdır.



Dünyanın bugün de tedrisat yapılan en eski üniversitesi bir İslâm ülkesindedir. 859 senesinde Avrupa’daki benzerlerinden asırlar evvel kurulmuştur.

Müslümanlığın ortaya çıkıp yayılması; cemiyete bu yeni dinin hâkim olmasıyla neticelendi. İnsanın günlük ibâdetleri bir yana, devlet idaresinden mahkemelere, pazardan mezara kadar hayatın her safhasında muayyen prensiplere uymak mecburiyeti doğdu. İslâm dininin ilme verdiği ehemmiyet bu sebepledir. Eskiler bunu “Nerede ilim varsa orada din vardır. Nerede ilim yoksa orada din yoktur” sözüyle ifade etmişlerdir.

Fas'ın Fes şehrinde Kureviyyîn Üniversitesi

Câmi geleneği

Hazret-i Peygamber tebliğini Medine-i Münevvere’deki mescidinde yapardı. Burası İslâm tarihindeki ilk akademidir. Sahâbe-i kirâmdan bekâr olup eshâb-ı suffa denilen yetmiş kadarı devamlı Mescid-i Nebevî’de bulunur; Hazret-i Peygamber’in yanından hiç ayrılmazlardı. Kur’an-ı kerîm âyetlerini ve hadîs-i şerifleri zabteder; orada hazır bulunmayanlara bilahare tebliğ ederlerdi. Eshâb-ı suffa, İslâmiyetin uzak beldelere yayılmasında ve sonraki nesillere intikalinde en mühim rolü oynamıştır. Kabilelere gönderilecek muallimler de onlar arasın­dan seçilirdi. Bunlar, Kur’an âyetlerini ezbere bildikleri gibi; din ilimlerine de vâkıf idiler.

İslâm âleminde yüksek tahsil, Ortaçağ geleneğine uygun olarak dinî ve edebî ilimlerle beraber, câmilerde ve kısmen de müderrislerin evlerinde yapılırdı. Hicrî III. asırdan itibaren mescidlerin yanında ayrı medreseler kurulmaya başlandı. Daha önceki câmi’ isminin hâtırasına uyarak bunlara da câmi’ (toplayıcı) denildi. Avrupa’da bunun Lâtince karşılığı universitatis kelimesi kullanılır. Üniversiteler külliyelere ayrılırdı. College kelimesi, külliyeden alınmadır. Her birinde farklı bir ilim öğretilirdi. Medreselerde, eyvân denilen anfi, konferans salonu ve dershâneler, müderris oda ve lojmanları, mescid, kütüphâne, şifâhâne, talebenin kaldığı odalar, hamam ve yemekhâne bulunurdu. Medreseler devlete ait değil, mütevellice idare olunan vakıflardı.

859 yılında Fas'daki Fes şehrinde kurulan Câmi’ül-Kureviyyîn (Kureviyyîn Üniversitesi) bugün de faaliyette olan dünyanın en eski üniversitesidir. Endülüs'de 786 yılından itibaren faaliyete geçen Kurtuba Üniversitesi de, Avrupa’nın en eski üniversitesi idi. Fransız asıllı Papa II. Silvester (999-1003) buradan mezundur. Tunus’ta 726’da Kayruvan ve 732’de Zeytûne Üniversiteleri kuruldu. Bunları 972’de Kâhire’deki el-Ezher üniversitesi takip etti. Bütün bunlar İslâmiyetin ilk zamanlarındaki geleneğe uygun olarak büyük bir câmi külliyesine dâhil olarak faaliyet gösterirdi.

Câmiden ayrı üniversiteler

Câmilerden müstakil üniversitelerin kuruluşu XI. asra rastlar. Selçuklu Veziri Nizâmülmülk’ün kurulmasına ön ayak olduğu bu üniversitelere Nizâmiyye Medreseleri denir. İlki Bağdad’da 1067 senesinde kurulmuş; Isfahan, Rey, Nîşâbur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul ve Âmul gibi şehirlerde şubeleri açılmış ve İmam Gazalî gibi meşhur âlimler buralarda müderrislik yapmıştır. Bunları Şam’da Selçuklu atabeyi Nûreddin Zengî’nin kurduğu Nûriyye Medreseleri takip etti. İlki 1168 tarihinde açılan bu medreseler, zamanla Şam ve Mısır’a yayıldı ve Osmanlı medreselerine model oldu.

Bu devirde Hicaz’dan başka, Şam, Bağdad, Kâhire, Kayruvan, Kurtuba, Rey, Buhara, Semerkand, Herat, Tebriz, İstanbul, Kazan, Delhi gibi şehirler birer kültür merkezi idi. Meşhur ulemâ buralarda toplanmış; güçlü medreseler ve kıymetli kitap dolu kütüphâneler tesis edilmiş; kitap telifatı ve neşriyatı olabildiğine artmıştı. İlimde derinleşmek isteyenler, akın akın bu şehirlere koşar; çoğu aldıkları ilmi öğretmek maksadıyla tekrar memleketlerine dönerdi. İslâm âleminde, en basit köylerde bile ders okutup fetvâ veren, gerektiğinde dâvâ çözen derin âlimlere rastlanırdı.

Avrupa’nın ilkleri

Avrupa’nın bilinen ilk üniversitesi 1088’de kurulan Bologna Üniversitesidir. XII. asır ortalarında kurulan Paris Üniversitesi, ilk zamanlar çok iptidaî şartlarda, açık meydanlarda, mevsim kışsa yere serili samanların üzerinde öğrenim verirdi ve ilk binasına 1215 yılında kavuşmuştur. Buradan kovulan İngiliz talebelerin İngiltere’de kurduğu Oxford (1167) ve Cambridge (1318) ile İtalya’nın Pavia (1361) ve Almanya’nın Heidelberg (1386) üniversiteleri, Hıristiyan Avrupa’nın ilk yüksek öğretim kurumlarıdır. Kuruluşları İslâm dünyasındaki emsallerinden hayli sonradır. Müslümanlara ait üniversitelerin, Avrupa’ya tesiri bilhassa buradaki akademik derecelendirme, kıyafet, isim ve binâların mimarîsinde bugün bile yaşamaktadır. Türkistan’daki eski medreseleri gezenler bilir: Bir avlu etrafında iki katlı dört duvarlı taş bir binâ; avluda havuzlu bir bahçe; alt katta dershâneler, idare, hocaların odaları, yemekhâne ve mescid; üst katta talebe odaları... Oxford gibi eski Avrupa üniversitelerinde hep bu mimarîye rastlanır. Şu kadar ki girişteki mescidin yerini tabiatiyle şapel (kilise) almıştır. Burada giyilen kepler bile, Müslüman ulemânın taylasan denilen serpuşundan alınmadır.



Yunanlıların İzmir’e çıktığı gün 15 Mayıs 1919’dur. İttihatçıların birkaç senedir Anadolu Rumlarına karşı yürüttüğü baskı, sürgün ve zulüm politikasını vesile eden Yunanlılar, geride kalanların hayatını emniyet altına almak gerekçesiyle ve İngiltere, Fransa ve Amerika’nın desteğiyle Batı Anadolu’yu işgale girişti. Yunan gemileri sabah erken limana yanaştı. Birlikler peş peşe karaya çıktı. Efzon askerleri tüfek namluları çiçekle süslü halde Konak Meydanı’na doğru ilerlemeye başladılar. Bir yandan bando çalıyordu. Rumlardan tezahürat yapanlar da vardı. Olup biteni seyreden Türklerin kalbi kan ağlıyordu. Tam o sırada civardaki bir binadan atılan silah sesi kargaşayı paniğe çevirmeye yetti. Bayraktar Teğmen Yannis vuruldu. İşgalciler makineliyle karşılık verdi. Çıkan arbedede çoğu Türk yüzlerce kişi öldü.

İzmir'de ilk kurşun abidesi

GAZETECİ DAYANIŞMASI
İlk kurşunu atan senelerce bilinmedi. 1960’lı yıllarda gazeteci Ahmed Emin Yalman ilk kurşunu gazeteci arkadaşı Hasan Tahsin’in attığını yazdı. Hasan Tahsin bir halk kahramanı oldu; adı meydanlara, caddelere, mekteplere verildi. 1974’te İlk Kurşun Anıtı dikildi. [İşin garibi, heykel Yunanlıların geldiği tarafa değil de, yerli direnişin teşkilatlandığı Bahri Baba Parkı’na nişan almaktadır.] Bu tarihten itibaren İzmir Gazeteciler Cemiyeti Hasan Tahsin Gazetecilik Ödülleri verir. Hasan Tahsin, 1888 Selânik doğumludur. Asıl ismi Osman Nevres’tir. Ahmed Emin Yalman gibi İttihatçı ve Sabetaycı idi. Paris Hukuk Fakültesi mezunuydu. Sosyalist fikirlere sahipti. İstihbarat elemanı olarak Bükreş’te iki İngiliz diplomatına suikast tertiplemiş; hapse mahkûm olup ertesi sene kurtarılmıştı. İzmir’de ticarete başlamışsa da iflas etmiş; gazeteciliği de yürütemeyip kendisini içkiye vermişti.
Hâdiseden 40 küsur sene sonra Hasan Tahsin’in “ilk kurşunu atan kahraman” olarak lanse edilmesi enteresandır. Öyle ki bazıları bunun vatanın kurtuluşunda ve yeni devrin kuruluşunda sembolik de olsa İttihatçı ve dönmelerin payı bulunduğunu göstermek için yapıldığını düşünmektedir. İlk kurşun nerede sıkıldı? Hasan Tahsin kime ateş etti? Gerçekten etti mi? Tek el silah atışı bu kadar panik doğurur mu? Hepsi muammadır. Türk Ansiklopedisi, ilk kurşunla vurulanın Yunan bayrağını taşıyan süvâri olduğunu söylüyor. Halbuki sahile çıkanlar piyâde idi. Kimine göre kurşun Efzon Alayı’na yol gösteren yerli Rum’un alnına girmiştir. Kimine göre Hükûmet Konağı önünde elindeki kılıcı ile bayrak yerini gösteren Yâver Zafiropulos’a isabet etmiştir. Halbuki Konak ile Efzon Alayı’nın yürüdüğü yer arasında epey mesâfe vardır. İlk kurşunu sıktığı söylenen Hasan Tahsin’in hemen oracıkta süngülendiği; kaçarken vurulduğu ve bir sokağa sapmayı başarıp, tabancasını tekrar doldurduktan sonra vurularak süngülendiği, evinde öldüğü hususunda dört ayrı rivâyet vardır. Mıntıka Müfettişi Yüzbaşı Ziya Bey’in hâdiseler hakkındaki raporunda ilk kurşunu kimin attığı yazmaz. Vâli İzzet Bey’in raporuna göre ilk kurşunu atan bir Yunan askeridir. Âhenk gazetesi başyazarı Şevki Bey, ilk kurşunu Saatçi Aziz Efendi’nin attığına şahit olduğunu yazmıştır. İlk kurşunu atanın o
sırada kahvede oturan Germencikli İbrahim veya hapishâneden yeni çıkan Arap Râsim adında bir genç olduğu da söylenir.

İTALYAN PARMAĞI MI?
İtalyanlar, Ege’nin Roma İmparatorluğu parçası olduğunu söyleyerek Yunan işgalini önlemek istemişse de, İngilizlere dinletememişti. Bunun üzerine Türkleri el altından Yunanlılara karşı destekleyerek teşkilâtlandırdılar. Hatta İzmir’de ilk kurşunu İtalyan Binbaşı Carossini’nin attığı söylenir. Böylece ortalık karışacak, müttefikler Yunanlıları İzmir’e çıkardığına pişman olacaktı. Beklediğini bulamayan İtalya, bu hâdiseden sonra müttefiklerinden yüz çevirip askerî mühimmatını Türklere bırakarak Anadolu’dan çekilmiştir.
Daha garibi, yıllar sonra Anadolu’da ilk kurşunun İzmir’de değil, Antakya’da Fransızlara karşı atıldığı resmen açıklandı ve Dörtyol’da İlk Kurşun Anıtı yapıldı. İlk kurşunu, İstiklâl Mahkemeleri’nin Kel Ali’si Ali Çetinkaya’nın Ayvalık’ta attığı da söylenir. Nitekim buradaki askerî hastanenin ismi İlk Kurşun’dur.

Bir namzet daha!
Bir rivayette İzmir’de düşmana ilk kurşunu atan İzmir Merkez Kumandanı Kaymakam (Yarbay) Ârif Beydir. Yâveri Aziziyeli Hoşafoğlu Hüseyin şöyle anlatıyor: “Ârif Bey, işgali pencereden seyrediyordu. Bir ara dayanamayarak elimdeki mavzeri aldı. Halkın şeytan askeri dediği Efzon askerlerinden Yunan bayrağını elinde taşıyana sıktı. Asker yerden bir arşın (yarım metre) sıçrayıp elindeki bayrakla beraber taşların üzerine düştü. Piyadeler geri kaçıştılar. Biraz sonra Yunanlılar makineli tüfek atışına başladılar.”
Afyon-Bayatlı Ârif Bey işgâlin ardından kıyafet değiştirip Bursa yoluyla Seyitgazi’ye geldi. Karakeçili Milli Alayı denen milisleriyle Konya isyanlarını bastırdı. Keskin bir nişancıydı. Nutuk’ta kendisinden övgüyle bahsedilir. Nallıhan jandarma kumandanı Sâdık Bey’i astırdığında, Kemal Paşa kendisine telefon açıp “Sadık Beyin hanımı yakın akrabamdır. Kadın hâmiledir. Sâdık’ı öldürme. Buraya gönder. Halk bir ceza verir” dediyse de “Paşam, bu zâbit düşman karşısında gerilemiştir. Buraya ben karışırım” dedi. Bu sayede çok düşman edindi. Düzce isyanını bastırmaya gittiğinde, Kızılcahamam’da mola verdikleri gece maiyetinden iki kişi tarafından çadırında başına kurşun sıkılarak öldürüldü. Ankara’dan yanına verilen iki subayın buna göz yumması ve işin ört-bas edilmesi dikkat çekip, hâdisenin Ankara’nın direktifiyle gerçekleştirildiği dedikodusunu doğurdu.

Bayatlı Arif Bey



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Çok eski olduğu halde tufan kadar bütün kültürlerde müşterek bir tarihî hâdise neredeyse yoktur. Sümerlerin Gılgamış Destanı tufan üzerine kuruludur. Mısır kâhinleri, Yunan filozofları, İran ve Çin tarihçileri, Hind Brahmanları, Gal, İskandinav, Maya, Aztek ve Kızılderili efsaneleri tufandan hep bahseder. Hâdisenin safahatı hemen hemen aynıdır, fakat isimler değişiktir. Meselâ Eski Yunan’da kurtarıcı Deukalion ile hanımı Pyrrha, geminin çıktığı dağ ise Parnasos‘tur.

ABD’li ressam Edward Hicks’in “Nuh’un Gemisi” adlı tablosu.

ARARAT DİYE BİR DAĞ VAR MI?

Tevrat’ta Hazreti Nuh’un gemisinin Ararat Dağları‘na konduğu anlatılır. Asurlular Doğu Anadolu’da yaşayan ve kendilerine Halti diyen komşularına Urartu adını verirdi. Ararat, Urartu’dan geliyor. Aras Nehrinin suladığı yerler demektir. Ermenilerin bu dağa verdiği isim Masis’tir. Dünyanın Anası demektir. Tevrat’taki Ararat’ın Masis olduğunu ilk söyleyen Şamlı Aziz Nikola’dır. Ermeniler bu rivayeti sahiplenmiş ve bu sayede dünyaya yayılmıştır. Ağrı Dağı’nın ismi Kürtçe ateş manasına Agir kelimesinden gelir. Agiri, ateşli demektir. Nitekim volkanik bir dağdı. En son 1840’larda patlamıştı. Ağaç yetişmez. Kayalar emdiği için su bulunmaz. Yükseklerinde sürekli fırtınalarla yuvarlanan kayaların gürültüsünden başka bir şey duyulmaz. Bu sebeple civar Ermenileri Masis’e Karanlıklar Dünyası da der. Yunus Emre, “Harâmi gibi yoluma arkırı (aykırı) düşen karlı dağ/Ben yârimden ayrı düştüm sen yolumu bağlar mısın?” diyor. Anadolu’yu İran’a bağlayan yol üzerinde birden insanın karşısına çıkan, tabiri caizse yol kesen bir dağdır. Aykırı sözünün Ağrı ile belki bir irtibatı vardır.

Dağın içine derinlemesine inen bir vâdide Arguri köyü; bunun yukarısında 1800 râkımda Aziz Yakobus Manastırı bulunurdu. Efsâneye göre, manastır, Hazreti Nuh’un tufandan sonra ilk mabedi inşa ettiği yerdeydi ve burada geminin kalıntılarından yapılmış büyük bir haç vardı. Köy ve manastır 1846 zelzelesinde yıkıldı. Köyün hemen yukarısında eğik ve bodur bir söğüt ağacının, geminin orada kök salmış bir parçasından yetiştiğine ve manastırın yanında ölgün kökleri duran bağ asmasını Hazreti Nuh’un diktiğine inanılır. Dağın kuzeyinde Erivan (Yerevan) şehri vardır ve “ilk görülen” mânâsına gelir. Nahçivan, tufandan sonra ilk kurulan şehirdir. İsmi de Nuh’tan gelir.
1829’dan itibaren Avrupalı seyyah ve ilim adamları defalarca Ağrı Dağı’na tırmanıp Hazreti Nuh’un gemisini aradılar. Mukaddes kitapta verilen ölçülere göre (150x25x15 m) üç katlı gemiyi bulduklarını, hatta bazı parçalar aldıklarını; sonraları uçuş yapan pilotlar geminin fotoğraflarını bile çektiklerini söylediler. Temsilî resimler çizildi. Gazeteler bunlarla sansasyon yaptı. Hatta Amerikalılar bu anlatılanlara göre Oregon harb gemisini inşa etti. Türkiye’de bu işin en sıkı takipçisi CHP’li politikacı Kasım Gülek idi. Sonradan hiçbirisinin gerçek olmadığı ortaya çıktı. Alınan maddeler karbon 14 geçemedi. Gemi zannedilen şeyin gemiye benzer arazi parçaları olduğu anlaşıldı. Zamanla bu araştırmaların birer para tuzağı olduğu iddiası ortaya atıldı. Araştırmacılar günlerce propaganda yapıp sponsor buluyorlar; kilise kilise gezip paralı konferanslar veriyorlardı. Dindarlar bağıştan kaçmıyordu. Sonra Ağrı’ya gelip fotoğraf çekiyorlar; dönüşte “Bu sefer bulamadık ama gelecek sefere mutlaka” diyorlardı.




Ağrı Dağı eteklerine oturduğu iddia edilen Nuh’un Gemisi’nin bulunduğu bölge.

CÛDİ DAĞI’NIN TEVÂZUU

Ağrı Dağı fiyaskosundan sonra ecnebiler Cûdî Dağı’na yöneldi. Kur’an-ı kerîm geminin Cûdî’ye oturduğunu açıkça söyler. Tefsirler Cûdî’nin Musul yakınlarında bir dağ olduğunda müttefiktir. M. Ö. 250 senelerinde yaşamış Babilli râhip Berossos tufanı anlatırken, geminin Cordyean Dağları’na oturduğunu ve kalıntılarının hâlâ mevcut olduğunu, hatta halkın bundan muska yaptığını söyler. Bu dağlar Van Gölü’nün güneybatısındadır. Burada ise Cûdî Dağı vardır. Hazreti Nuh’un yaşadığı Mezopotamya’nın hemen kuzeyinde, 2000 m râkımıyla geminin konabileceği en uygun yegâne yüksek dağdır. Tufanın bitip bitmediğini anlamak için gönderilen güvercin ağzında zeytin dalı ile dönmüştü. Ağrı Dağı’nda, değil zeytin, hiçbir ağaç yetişmezken, Cûdî’nin güneybatısı zeytinliktir. Dağın eteklerinde tufandan kurtulan gemideki seksen kişinin ilk kurduğu Semânîn veya Heştan (Seksenler) denilen bir köy vardır. Dağın hemen altında Şırnak vardır ki Şehri Nuh demektir. Hazreti Nuh’un kabri de buraya çok yakın Cizre’dedir. Ararat Doğu Anadolu mânâsına geldiğine göre, Cûdî’nin Tevrat’taki Ararat Dağları’ndan sayılmaması için bir sebep yoktur.

Bazıları Cûdî’nin her dağa şâmil bir cins isim olduğunu söyler. Nitekim Zeyd bir Amr bin Nüfeyl bir şiirinde “Allah’ı tekrar tekrar tesbih ederim. Bizden önce de zaten cûdî (dağlar) ve yerdeki diğer cansız varlıklar da tesbih etmişlerdi” diyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki Kur’an-ı kerim indiğinde Cûdî artık belli bir dağın ismi hâline gelmişti. Çünki kısa bir zaman sonra gelen âlimler bu dağın bugünki Cûdî Dağı olduğunu tasrih etmişler, hatta diğer dağlara nazaran tevâzu ettiği için bununla şereflendirildiğini söylemişlerdir. Derler ki: “Allah üç dağa üç kişi ile ikram etti. Hazreti Nuh ile Cûdî’ye, Hazreti Musa ile Tûr’a ve Hazreti Muhammed ile Hira’ya.” Başka bir âyette geçen “Onu, yani Nuh’un gemisini sizin için bir ibret kılalım” ifadesinden, bazı tefsir âlimleri geminin kalıntılarının kaybolmayacağı neticesini çıkarmıştır. Hazret-i Peygamber’den “Bu gemiden, bu ümmetin ilklerinin yetişeceği bir şeyler geri kalmış bulunuyor” dediği rivâyet olunur. İnsanları gemiyi aramaya sevk eden biraz da bunlar olsa gerektir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Muharrem 1439
Miladi:
25 Eylül 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter