Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Şark dünyasında tecrübeli devlet adamı ve âlimlerin yazdığı siyasetnâmeler, iyi devlet idaresinin yollarını göstermiştir. Siyasetin mektebi olmadığı zamanlarda, hükümdarlar, bu tavsiyelere kulak vermeyi önemsemiştir.

Siyaset, seyislik ile aynı köktendir. At idaresi ne kadar zormuş ki, devlet idaresine de bu isim verilmiştir. Uydurukçanın revaçta olduğu zamanlarda, siyaset kelimesinin, aslında Farsça se (üç) ve Moğolca yasağ (kanun) kelimesinin birleşmesinden meydana gelen ve yasama-yürütme ve yargıyı ifade eden üç kanun manasına seyasa’dan geldiği safsatasına inanılmış; hatta zamanın ideologlarından birisi Acun Siyasası adıyla bir de kitap yazmıştı. Siyasete Frenkler politika der. Eski Yunanca’da aynı zamanda devlet için de kullanılan polis (şehir) kelimesinden gelir. Politikos, devlet idare etme sanatıdır. Poli (çok) ve tik (yüz işareti) kelimelerini birleştirerek, çok yüzlülük diye, yanlış olmakla beraber, realiteye pek münasip düşen bir mana da verilmiyor değildir.

İlmin en üstünü siyaset

Siyaset bir ilim olmakla beraber, mektebi yoktur. Çocuk yetiştirmek gibi tecrübe ile öğrenilir. Tam bu sanatı öğrendiğinde, elinden kaybeden de çoktur. Siyaset, sadece devlet idaresinde değil, insanlarla geçinmek ve ev idare etmek için de lüzumlu görülmüştür. Bunun için “İlimlerin en üstünü tefsirdir. Bundan da üstünü ilm-i siyasettir. Bunu bilmeyen, arzusuna kavuşamaz” demişlerdir.

Bu sebeple tarih boyu filozoflar, âlimler, hatta tecrübeli devlet adamları, siyaset ehline tavsiyeler ihtiva eden eserler kaleme almaktan geri durmamıştır. Eflatun ve Aristo’nun Politici (Siyaset) adlı eserleri çok meşhurdur. Çin’de MÖ VI. asırda Konfüçyüs, İran’da MÖ I. asırda Beydaba başı çeker. İran’da bu gibi eserlere Pendnâme denir. Pend, nasihat demektir. Beydaba’nın meşhur Kelile ve Dimne’sini Abbasî Halifesi Mansur’un saray nazırı İbnü’l-Mukaffa VIII. asırda Arapçaya tercüme etti.

Eflatun ve talebesi Aristo

Siyasetnâme adından da anlaşılacağı gibi, İran tesiriyle bu gelenek İslâm dünyasında da devam etti. Hazret-i Peygamber’in, ardından halife Hazret-i Ömer ve Ali’nin vâlilere yazdığı tavsiyeler, bunun ilk numuneleridir. Daha sonra âlimler, iyi devlet idaresinin nasıl olacağı yönünde yazdıkları eserleri, hükümet adamlarına takdim etmişlerdir. Bunlar mevcut devlet teşkilâtı, hukukî hayat ve cemiyet yapısı hakkında etraflı bilgiler verir. Ayrıca devlet ve cemiyet yapısındaki bozukluk ve deformasyonlara cesurca işaret eder. İfadeler âyet ve hadîslerle desteklenir, tarihî hâdiselerden misaller verilir.

Doğru söze ne denir

Daha IX. asırda İbnü’r-Rebi’in Abbasî halifesi Mutasım’ın arzusu üzerine yazdığı Sülûkü’l-Melik fî Tedbiri’l-Memâlik (Hükümdarın devlet idaresinde tutacağı yol) adlı eseri bu türün en eski örneklerindendir. Aynı devirde yaşamış Fârâbî'nin el-Medinetü'l-Fâzıla eseri, ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini anlatır. Asırlar sonra İngiliz devlet adamı Thomas More’un meşhur Ütopya adlı eserine ilham kaynağı olmuştur.

Farabi

XI. asırda Mâverdî’nin el-Ahkâmü’s-Sultâniye ve Keykâvus’un Kâbusnâme’si zamanın despot hükümdarlarının frenlenmesinde çok müsbet rol oynamıştır. İmam Gazâlî, Kimyâ-yı Seâdet kitabında siyasete uzun bir bahis ayırmıştır. XII. asırda Sühreverdî’nin Nehcü’s-Sülûk ve Şeyzerî’nin Nehcü’l-Meslûk adlı eserleri çok şöhret kazanmıştır.

Türkler de bu hususta Arap dindaşlarından geri kalmamıştır. X. asırda Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilik ve XI. Asırda Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme adlı eserleri tanınmıştır. Kelile ve Dimne ile Kâbusnâme XIV. asırda Türkçeye tercüme edilip zamanın padişahlarına takdime dildi. Amasyalı Hüsameddin Efendi’nin Çelebi Sultan Mehmed'in arzusu üzerine yazdığı Kitâbu Mir'âti’l-Mülûk Osmanlılarda ilk yazılan siyasetnâmedir.

Nizamülmülk

Padişahların şehzâdelere nasihatleri de vardır. Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi’ye atfedilen iki manzum nasihatten başka, Sultan II. Murad'ın oğlu Fatih Sultan Mehmed'e, Yavuz Sultan Selim'in oğlu Kanunî Sultan Süleyman'a nasihatleri meşhurdur.

Gayeye ulaşmak için her yol mübah

Siyasetnâmelerin Avrupa’daki en eski benzeri XV. asırda Floransalı Machiavelli’ye aittir. Il Principe (Hükümdar) adlı bu eseri Sultan IV. Murad tercüme ettirip okumuştur. Machiavelli, siyaseti, ahlâk ve dinden arınmış bir ilim hâlinde takdim eder. Hatta gayeye ulaşmak için her yolu mübah görmeyi ifade eden Makyavelizm tabirinin de babası sayılır. Siyasetnâmeler ise, idarecilerin işlerinin güçlü bir ahlakî zemine oturtulmasını siyasetin esas prensibi olarak görür. Böyle bir zemin oluşturulmadan ülke idaresinde muvaffak olunamayacağını söyler. Adaleti, devletin temeli olarak takdim eder. Şark hükümdarları, teb’ayı memnun ederek saltanatlarını muhafaza etmek maksadıyla da olsa, her zaman tecrübeli devlet adamı ve âlimlerin tavsiyelerini mühimsemiştir. Doğru söyleyeni domuzlu köyden kovsalar da, hükümdarlar kendilerine dürüstçe söylenen sözlere kulak vermeyi tercih etmiştir.

Ne yazık ki, bizde siyaset ilmini öğretmek iddiasındaki fakültelerde ne siyasetnâmelerden bahsedilir, ne de İslâm ve Osmanlı siyaset geleneği anlatılır. Siyasetçiler, bunlardan habersiz yetişir. Avrupalılar, her iyiliğin, Yunan’da doğup, Roma’da gelişerek Avrupa’da kemale erdiğini düşünür; bunun dışındaki dünyayı görmezden gelirler. Bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde de bu fikir, körü körüne benimsenir.

Siyasetnâmelerden bir anekdot

Fars Meliki Şahpur, sarayının dış sütunlarını altından yaptırmıştı. Bu, halkın ve düşmanların gözünde hükümdarın şanının artmasına sebep olmuştu. Şahpur ölüp oğlu başa geçince, israf olarak gördüğü bu sütunları eritmek istedi. Ancak eritileceği zaman sütunların içinin kum dolu olduğu görüldü. Sütunların sırrı yayılınca, hükümdar halkın gözünden düştü. Düşmanları üzerine saldırmak hususunda cesaretlendirdi. Demek ki devletin gücü ve hükümdarın şanı, hazineyle artmaktadır.



Osmanlı tarihinden en büyük 10 isim sayılsa, Evliya Çelebi’nin burada yer alacağına şüphe yoktur. Evliya Çelebi hem parlak kişiliği, hem de emsalsiz eseri Seyahatnâme sayesinde ismini tarihe altın harflerle yazdırmıştır.

Unesco, meşhur seyyahın 400. doğum yılı olan 2011’i, Evliya Çelebi Yılı ilan etti. Bu vesileyle İskoçyalı tarihçi Caroline Finkel, Evliya Çelebi’nin gezdiği yerleri dağ bayır demeyip gezerek dokümanter çekiyor.

Ailesi aslen Kütahyalıdır. Unkapanı’nda 1611’de dünyaya geldiğinde, babası Kuyumcubaşı Derviş Mehmed Zillî, 105 yaşında imiş. 142 yıl da yaşamış. Evliya Çelebi’nin o devirde o zorlu seyahatleri yapabilmesi için gereken zindeliğin, babasından veraseten geçtiği anlaşılıyor. Büyük dedesi, tebdil-i kıyafetle gezen Sultan Fatih’i tanımayıp parolayı bilmediği için surdan içeri almayan, bu sebeple “Yavuz Er imişsin!” diye taltif edilen Yavuzer Sinan’dır. Böylece soyu Ahmed Yesevî’ye kadar ulaşır. Devrin büyük imamlarından Evliyâ Mehmed Efendi’ye hürmetinden babası bu ismi koydu. Annesi Sadrazam Damad Melek Ahmed Paşa’nın akrabası bir Abaza kızıydı.

Seyahat yâ Resûlallah!

Enderun’dan yetişti. Tatlı sesi ve güzel yüzü ile Sultan IV. Murad’ın alâkasını çekti. Hünkâr müezzini ve nedimi oldu. Sultan Kanuni devrinden kalma babasının hoş sohbeti kendisinde seyahat arzusu uyandırdı. Bir Aşure gecesi rüyasında Eminönü’ndeki Ahî Çelebi Câmii’nde kalabalık bir cemaat içerisinde Hazret-i Peygamber’i gördü. Huzuruna varınca; “Şefaat yâ Resûlallah!” diyecek yerde heyecanlanarak; “Seyâhat yâ Resûlallah” demesi üzerine, Hazret-i Peygamber tebessüm buyurup, bu gence hem şefaatini müjdeledi, hem de seyahate izin verdi. O cemiyette bulunan Sa’d bin Ebî Vakkas da gezip gördüklerini yazmasını tavsiye etti. Uyanınca ilk iş rüyasını Kasımpaşa Mevlevîhânesi Şeyhi Abdullah Dede’ye anlattı. Abdullah Dede, rüyayı tabir edip, “İbtidâ bizim İstanbulcağızı tahrir eyle” tavsiyesinde bulundu. Evliyâ Çelebi ilk faaliyeti olan İstanbul gezileri neticesinde başlıbaşına bir İstanbul tarihi sayılabilecek Seyahatnâme’nin birinci cildini yazdı.

Babasının muhalefetine rağmen 29 yaşında ilk seyahatini Bursa’ya yaptı. Sonra Trabzon ve Kırım’a gitti. Girit seferine katıldı. Defterdarzâde Mehmed Paşa’nın müezzin ve musahibi olarak Erzurum’a gitti. Anadolu’nun büyük kısmını dolaştı ve Tiflis ile Bakü’ye kadar uzandı. Azerbaycan ve Gürcistan seferine katıldı. Şam beylerbeyi Mustafa Paşa ile Suriye’ye gitti. 1650’de Melek Ahmed Paşa’nın sadrâzam olunca, maiyetinde gezmeye başladı. Rumeli’yi hep dolaştı. Elçilik heyetinde Viyana’ya kadar gitti. Avrupa’yı gezdi. 1671’de hacca gitti. Mekke’de 8-9 sene kaldı. “22 gazâya katıldım, 50 sene seyahat ettim” der.

Her yerde bir mezar taşı

Senelerce at üzerinde seyahat etmesi, cirit oynaması, iyi silâh kullanması, kendisine çeviklik ve sıhhat kazandırdı. Evlenmedi. Aileden zengindi. Gezmesine imkân verecek memuriyetlerde bulundu. Katıldığı harblerden aldığı ganimetler ve verilen hediyeler ile gezdiği yerlerde yaptığı ticaretten bir servet kazandı. Muhtemelen 1682’de vefat etti. Mezarı Şişhâne’de Meyyitzâde türbesi yanındaki aile mezarlığındaydı. Tek Parti devrinde yol bahanesiyle kaldırıldı. Taşları da bir çukura gömüldü. Mamafih şakacı mizaca sahip olduğundan, gördüğü yerlerde adına mezar taşları yazdırarak diktirirdi.

Evliya Çelebi gerek padişahlar, gerekse devlet erkânıyla ahbablık kurmuş olmasına rağmen, makam hırsına kapılmadı. Ömrünü gezmek, yeni insanlar ve beldeler tanımakla geçirdi. Seyahatnamesinde kendisini “seyyah-ı âlem ve nedim-i benî âdem” diye takdim eder. Gerçekten gezip dolaştığı her yerde güler yüzü ve tatlı dili ile herkese kendisini sevdirmiştir. Nabza göre şerbet vermesini bilir, karşısındakinin huyuna gider, kalender olduğu kadar zeki bir zat idi. Maiyetinde bulunduğu herkesle hoş geçinmek gibi zor bir işi başaran meşhur seyyah, bu sayede meclislerin neş’esi olup, her yerde aranırdı. Yakışıklı ve sevimli idi. Bütün bunlara rağmen çok vartalar atlatmış; fakat her defasında bunlardan sıyrılmayı becermiştir. Nice muharebelere katılmış cesur bir silahşör ve usta bir okçu olduğunu da hatırlamak gerekir.

Ölümsüz bir eser

Evliya Çelebi, gördüğü yerleri ve hâdiseleri dikkatle gözden geçirir, yerlerin tarihini, hâdiselerin sebeplerini anlamaya çalışır; elde ettiklerini mümkün olduğu kadar meraklı bir ifadeyle anlatırdı. Seyahatnamesini eksik bırakmamak için görmediği yer ve hâdiseleri de, ya başkalarından öğrenerek yahud eski kitaplarından alarak görmüş gibi yazmıştır. Şark tarihçilerinin âdeti, her çeşit rivayeti tenkit süzgecinden geçirmeden yazmasıdır. Böylece her çeşit malzeme toplanmış olur. Bu sebeple Seyahatnâme’de bazen tezadlar görülür. Van’da fil doğuran kız, Erzurum’da çatıdan çatıya atlarken soğuktan donan kedi, imparatora padişahın imparatora hediyesi olarak Viyana’ya götürülen atın, etrafını saran şapkalılara bakıp üzüntüsünden ölmesi gibi hoş mübalağalara rastlanır.

Seyyahımız, kelimelerin menşeine öyle meraklıdır ki, bazen şehir isimlerinde gülünç benzetmeler yapar. Meselâ kalesi angarya ile yapıldığı için Ankara’ya böyle dendiğini söyler. Sultan Fatih ile eli kesilen mimarın muhakemesini anlatan ve eski İran mitolojisinden alınma menkıbe veya kitabesinde Kürtlere beddua edilen Muş’taki çeşme gibi nice rivayetler ihtiyatla değerlendirilmelidir. Hele Hezarfen Ahmed Çelebi figüründen, her şeyi en ince teferruatına kadar yazan Osmanlı tarihçilerinin ve arşivlerin ehemmiyetine rağmen hiç bahsetmemesi, bu kişinin hayalî bir şahsiyet olduğu hissini uyandırmakla beraber, mantık ölçüsüne vurulmadan her yerde kabul görmüştür.

Kendinden sonrakilere tarih ve coğrafya sahasında büyük bir hazine olarak bıraktığı ölümsüz Seyahatnâme, çarşılarından muharebe meydanlarına kadar o devrin renkli bir albümü gibidir. Aslı 10 cilddir. İstanbul’da beş ayrı yazma nüshası vardır. Eserin imlâsındaki tutarsızlık, her memleketin ağzına göre kaleme alınmasından ileri gelir. Bu bakımdan büyük bir diyalektik malzeme teşkil eder.



Eskiden bir dinin mensuplarına millet demek âdetti. İslâm milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti gibi. Nitekim İlmihal kitaplarında “Din ve millet, ikisi birdir” yazardı. Millet kelimesinin mânâsı sonradan başkalaştı.

Eskiden çocuklara “Rabbin kim? Kitabın ne?” suallerinin cevaplar öğretilirdi. Çocuk Âdem aleyhisselâmın zürriyetinden, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden ve İbrahim aleyhisselâmın milletinden olduğunu öğrenirdi.

İngilizlere karşı Kahire gösterilerinde ayyıldızlı bayrak taşıyan Mısırlı hanımlar (1919)

Millet-i Osmâniyân!

Millet, Arapça bir kelimedir. Aynı dine mensup olanları ifade eder. Kur’an-ı kerimde Hazret-i İbrahim’in milletine uymak emrolunur. Niçin İbrahim milleti? Çünki zamanında kendisinden başka tevhid inancını taşıyan kimse yoktu. Etrafından hemen herkes putlara tapınırken, o tek tanrıya ibâdet etmekteydi. Kur’an, Allah’ın kendisini bütün insanlara ve inananlara imam, önder yaptığını söyler. Tevhid inancı sonraki nesillere bu peygamberden intikal etmiştir. Semâvî dinlerin hepsi kendisini büyük bilir ve inanır. Bütün dinlerdeki itikadî ve ahlâkî prensipler hep O’ndan intikal etmiştir.

Kudüs'te Rum milletinin mukaddes Çarşamba âyini

Bundan dolayıdır ki İslâm inancında, Müslümanlar Hazret-i Muhammed’in ümmeti ve Hazret-i İbrahim’in milleti olarak vasıflandırılır. Eski ilmihal kitaplarında “Din ve millet, ikisi birdir”, diye geçer. Meselâ Sultan Fatih devri ulemâsından Muhammed İznikî’nin, baş sayfasındaki mızrağa benzer motiften dolayı halk arasında Mızraklı İlmihal diye şöhret bulmuş Miftâhül-Cenne kitabında böyle yazar. XII. asır İslâm âlimi Şihristânî’nin dünya milletleri ve dinî fırkalar üzerine yazılmış en eski ve en mükemmel eserlerden biri kabul edilen el-Milel ve’n-Nihâl’de (Milletler ve Mezhepler) de millet tabiri din mensupları için kullanılır.

Osmanlı Devleti’nde gayrımüslim teb’a dinlerine göre gruplandırılmış ve hepsine dinî/hukukî imtiyazlar tanınmıştı. İslâm milleti, Rum (Ortodoks) milleti, Ermeni milleti, Yahudi milleti gibi. Buna “millet sistemi” denir. Gayrımüslim milletlerden her birinin ruhânî reisleri, devlet ile bu millet arasındaki resmî birer temsilcidir.

Kayseri Ermenileri

Slogan milliyetçiliği

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi der ki: “Milliyet, aynı vatanda doğup yetişenlerin, din, örf, âdet ve menfaat birliğidir. Doğuşta ele geçer. İslâm dini, bu milliyetçiliğin ayrılmaz parçasıdır. Milliyetçilikten çok faydalanmak için çalışmayı, sevgiyi, başka milletlere de aynı hakları sağlamayı, adaletten, sosyal haklardan eşit olarak istifade edilmesini emreder. Milliyetçilik, aynı dine bağlı, aynı dili konuştuğu, aynı topraklarda yaşadığı, müşterek bir maziye ve ideale sahip insanların, birbirine yakınlık duyması; mensubu olduğu milletin saadet, refah ve ilerlemesini arzu edip bu yolda gayret sarfetmesidir. Irkı ön plana çıkarmak, kafatası ölçmek yoktur. Bir de otoriter rejimlerin, halkı baskı altına tutmak için kullandığı slogan milliyetçiliği vardır. Nitekim Komünist memleketlerde II. Cihan Harbi’nde cephede döğüşüp şeref kazananlar, geri dönünce hükümeti ele geçirmesinler diye kurşuna dizildiler. Kur’an-ı kerim, insanların hep bir ana ve babadan geldiğini, üstünlüğün ancak Allah korkusuyla olduğunu söyler. Müslümanlar bölünürse, birbirleri ile çarpışmak tehlikesi baş gösterir. Bu ise milliyetçiliğe sığacak bir şey değildir.”

Bugün kullanılan millet kelimesinin Arapça’daki karşılığı kavim, şa’b ve kabiledir. Kur’an-ı kerim insanların birbirini tanıyabilmek üzere şa’b ve kabilelere ayrıldığını söyler. Bir kavme mensup olmak, soyunu tanımak, kavmini sevmek kötülenmemiştir. Kötülenen, üstünlüğü soyda zannetmek, gülünç zanlarla başkalarını aşağı görmektir.

Osmanlı Kudüs'ünde bir Yahudi ailesi

Nereden nereye…

Milliyetçiliğin bugünki gibi anlaşılması İttihatçılarla başlamıştır. Gerçek milliyetçilik anlayışından mahrum, çoğu Türk aslından bile olmayan bu komitacılar, harbden harbe sürükledikleri imparatorluğun çökmeye yüz tuttuğunu görünce, kendilerince bir ideale sarıldılar: Türkçülük. Ziya Gökalp’in ideologu olduğu bu fikirle zafere ulaşacaklarını düşündüler. Esir Türkleri kurtarma hülyasına kapıldılar. Bu istikamette önce imparatorluğu ulus-devlet hâline getirmeye koyuldular. Avrupalıların Turkification (Türkleştirme) dediği icraata giriştiler. Ege sahillerinden 120 bin Rum’u sınırdışı edip, milyona yakın Ermeni’yi Suriye çöllerine sürdükten sonra, Müslüman teb’aya yöneldiler. “Ne mutlu Türküm diyene!” vecizesi, daha 1911 yılına aittir. Avrupalılar, bu toplu intiharı şaşkınlıkla izliyordu.

Ziya Gökalp

Önce Arnavutlar o zamana kadar görmediği kötü muameleler sebebiyle ayaklandı. Arnavutluk ve Kosova elden gitti. Ardından İttihatçıları, kendi çocuklarını Avrupa mekteplerinde okuturken, Arapça konuşmayı yasaklayıp çocuklarını Türk mekteplerinde okumaya zorlamakla suçlayan Araplar ayaklandı. Uçsuz bucaksız İslâm toprakları elden çıktı. Rumları korumak bahanesiyle Yunanlılar Anadolu’yu işgal etti. Tam Kürtlere sıra gelmişti ki imparatorluk çöktü. Bu sayede Esir Türkler daha büyük bir esaretin pençesine düştü. İttihatçıların büyük kısmı, Ankara hareketine sızarak emellerine kaldıkları yerden devam etmeye çalıştılar. Millet yerine Moğolca hisse mânâsına gelen ulus kelimesini koydular. Bugüne kadar süren ve herkesin başına belâ olan düşmanlıkların tohumlarını attılar.



Osmanlı Devleti’nin altı asır yaşamasının sırlarından birisi, devlet adamı yetiştirmeye verilen ehemmiyettir. Bu maksatla daha ilk yıllarda sarayda bir mektep kurulmuştur. Buradan, koca imparatorluğu idare eden, müstesna meziyetlere sahip nice vezirler, serdarlar çıkmıştır.

Devlet adamı olarak yetiştirilmek üzere saraya alınan gençler, Enderun Mektebi’nde burada ciddî bir tahsil görür. Sıkı bir terbiye altında bir anları bile boş geçmezdi. Burada tahsil müddeti takriben 14 senedir. Talebe, güneş doğmadan evvel kalkar. Enderun hamamında yıkanır. Sabah namazını ağalar mescidinde padişahla beraber kıldıktan sonra kahvaltı edip derse başlar. Bu derslerin hocaları saray mensuplarından olduğu gibi, dışarıdan da meşhur âlimler hoca olarak getirtilir.

Topkapı Sarayı'nda Enderun Mektebi'nin bulunduğu kısım

Bamyalar-Lahanalar

Başta Kur’an-ı kerîm, kıraat, tecvid, ilmihâl dersi verilir. Sonra tefsir, hadîs, kelâm, fıkıh, şiir ve inşâ, musıki, astronomi, geometri, coğrafya, tarih, mantık, edebiyat ve hikmet okutulur. Öğleden sonra, yüksek zâbitler tarafından spor ve tâlim dersleri verilir. Talebe, gerektiğinde uhdelerine tevdi olunmuş saray vazifelerini yerine getirir. Bundan sonra serbest saatler vardır. Yatsı namazından sonra yatılır. Enderun’da, spor müsabakaları yaygındır. “Bamyalar” ve “Lahanalar” adıyla iki spor klübü bile vardır. Müsabakalarını padişah da seyreder. Her iki takımdan nişan rekoru kıranlar için nişan taşı dikilir. Padişahlar bu takımdan birini tutar. Çelebi Sultan Mehmed’in vaktiyle valilik yaptığı Amasya ile Merzifon’un gençleri müsabaka yapardı. Merzifon’un lahanası, Amasya’nın bamyası meşhur olduğu için iki takıma bunlar sembol olmuştur. Lahanacılar yeşil, bamyacılar mavi kadife esvap giyer.

Ağalar arasında bir hobisi olmayan, bir sanat ile uğraşmayan yok gibidir. Sultan Kanunî devri vezirlerinden Dâmâd Lütfi Paşa fıkıh âlimi idi. Devlet adamlarına, bilhassa vezirlere tavsıyeleri ihtivâ eden Âsafnâme adlı eseri meşhurdur. Enderun’dan meşhur sanatkârlar çıkmış; hatta bu sanatlarıyla tanınmışlardır: Nakkaş Hasan Paşa, Kemankeş Mustafa Paşa, Hattat Hasan Paşa gibi. Bazıları da Enderun’daki hizmetleriyle şöhret bulmuştur: Tırnakçı Hasan Paşa, Sarıkçı Mustafa Paşa gibi. Ağaların kendi aralarında birbirlerine taktıkları lakaplar, sonradan devlet adamı olduklarında da kullanılmıştır: Pılak Mustafa Paşa, Kavanoz Ahmed Paşa gibi. Pılak, Arnavudça, yuvarlak, şişman demektir. Bazılarının da Enderun’a gelmeden önceki isimleri kullanılmıştır. Uluç Ali veya Cağaloğlu Sinan gibi. Uluç, Kılıç Ali Paşa’nın önceki ismi olan Culyo’dan bozmadır. Cağaloğlu Sinan Paşa ise Cenevizli kont Cigala’nın oğlu idi.

(Solda) Topkapı Sarayı'nda lahanacı ve bamyacılar âbidesi. Lahana taşını, Sultan III. Selim; bamya taşını da Sultan II. Mahmud diktirmiştir. (sağda) Çengelköy'de Lahanacılar âbidesi

Sarayda terbiye olmayan…

Enderûn ağaları ve içoğlanları bekârdır. Zamanı gelen enderûn ağaları, sancakbeyilik gibi muhtelif vazife ve rütbelerle enderûndan çırak edilir. Gerekirse harem-i hümâyundan çırak edilecek câriyelerden biriyle de evlendirilir. Enderun’da otuz yaşından büyük kimse pek kalmaz. Bu ağalar, hem üstün meziyetleri sebebiyle gönderildikleri vazifeleri bihakkın yerine getirirler; hem de zevceleriyle beraber sarayda aldıkları terbiyeyi halka aksettirirler. Nezâket ve terbiyenin, saraydan İstanbul’a, oradan da bütün Osmanlı ülkesine yayıldığı söylenir; “Sarayda terbiye olmayan, hiçbir yerde olamaz!” denir.

Enderûn’dan içlerinde Davud Paşa, Hersekzade Ahmed Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Dâmâd İbrahim Paşa, Sinan Paşa, Sokullu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Şehid Ali Paşa gibi meşhur zâtların da bulunduğu 64 sadrâzam yetişmiştir. Ama Osmanlı devlet ricâlinin hepsi Enderûn’dan değildir. Ordudan, birûn halkından, akağalardan, kâtiplerden yetişen, hatta halktan bu makama getirilen vezirler olmuştur. İş, liyâkat ve talihe bakar. Şurası bir gerçektir ki, hem Enderun-ı Hümâyun ağaları, hem de Harem-i Hümâyun cariyeleri fevkalâde yüksek meziyetli, estetik duyguları gelişmiş zâtlardı. İşte Osmanlı’nın muvaffakiyet sırlarından birisi de budur: Devleti elitler idare eder, ayak takımı değil. Ama bu elitler servet veya nesep eliti değildir. Halka rol modeli olabilecek hakikî seçkinlerdir.

Bir hayalin sonu

Padişahların Topkapı Sarayı’nı terk etmesiyle, Enderûn ehemmiyetini kaybetmeye başladı. Bu parlak mektebe de artık talebe alınmaz oldu. Enderûn mektebinin fonksiyonunu yerine getirmek üzere zamanın icapları üzere Mekteb-i Mülkiye kuruldu. Galatasaray Acemî Oğlanlar mektebi de sonradan Galatasaray Sultanîsi’ne (liseye) dönüştürüldü. Sultan II. Mahmud 1833’de bütün Enderûn teşkilâtını lağvetti. Mâbeyn-i Hümâyun adıyla yeni bir Enderûn teşkil etti. Mâbeyn, arasındaki demektir. Sarayın içi (harem) ile dış dünya arasında kaldığı için bu ismi almıştır. Mâbeyn Müşirliği kurularak çuhadar, rikâbdar, sırkâtibi gibi memurların vazifesi buraya verildi. Tülbend ağası, esvapçıbaşı oldu. Mâbeynciler kapıcıbaşıların; yaverler çavuşların; mâbeyn müşiri de hasodabaşının yerini aldı. Sır kâtibi, mâbeyn kâtibi oldu.

Bu devirde harem teşkilâtı aynı kaldı. Osmanlı saray teşkilâtı giderek Avrupa’daki küçük krallıkların saray teşkilâtları gibi gösterişsiz bir hâle geldi. Son devirde Enderûn erkânı, sadece Topkapı Sarayı’nın hizmetini görüp hazîne ve mukaddes emânetlerin muhâfızları ile merâsim hademesi durumuna geldi. Sarayda ecnebi misafirlere yemek verileceği zaman Enderun hademesi hizmet eder; güzel endamları, beyaz eldivenli ihtişamlı kıyafetleri ve an’anevî nezâketleriyle göz doldururdu. Enderûn mektebi de bu memurların yetişmesi için faaliyet gösteren orta dereceli bir mektep olarak varlığını sürdürdü. Cumhuriyetten sonra Topkapı Sarayı müzeye dönüştürülerek Enderûn erkânı bir müddet müze memuru olarak faaliyet icrâ ettiler.

(Solda) Topkapı Sarayı'nda Enderun Kütüphanesi. (Sağda) Ederun içoğlanı.



Mecliste kavga dövüş eksik olmaz. Bir defasında silahlar konuşmuş; milletvekili Deli Hâlid Paşa öldürülmüştü. İşin garibi, katilin hüviyeti bugüne kadar açığa çıkmadı…

Geçenlerde gazetelerde sessiz sedasız bir haber neşredildi. Asker meclisten çekilecekmiş. Tabii burada kastedilen meclisin emniyetini artık askerler değil, hususi ekipler yapacakmış. Bu haberi okuyunca, aklım eskilere gitti. 1925 meclisinde mebusların ekserisi askerdi. Asker olmayanların da çoğunun belinde silah vardı. Reisicumhur ve başvekili bile henüz askerlikten emekli olmamıştı. Yukarıya yakınlığına güvenen mebuslardan Kel Ali (Çetinkaya) ve ekibi Rauf, Kılıç Ali, Avni ve Salih Beyler, 5 silahşörler diye bilinirdi. Halbuki salona silahlı girmek yasaktı.

Meçhul silah patladı…

9 Şubat günü Ardahan mebusu Hâlid Paşa ile Afyon mebusu Kel Ali ekibi arasında malûl gazilere dair bir kanun teklifinin imzalanması hususunda kavgaya dönüşen bir münakaşa çıktı. Kel Ali ekibinin kendisine pusu kurduğunu düşünen Paşa, Kel Ali’ye ateş etti, ama keskin nişancı olmasına rağmen Kel Ali merdivenlerden yuvarlandığı için vuramadı. Sonra üzerine atıldı. Bu arada meçhul bir silah Hâlid Paşa’ya ateş etti. Paşa, sol göğüs altından fena yaralandı ve mecliste bir odaya taşındı. M. Kemal yanına gelip “Seni Ali Bey mi vurdu?” diye sordu. “Hayır. Kel altımdaydı, nasıl vurabilir. Beni i… Rauf arkamdan vurdu” dedi.

Hâlid Paşa hastaneye kaldırılmayarak, 5 gün o odada yattı. İstanbul’dan tanınmış cerrah Orhan Tahsin Bey gelene kadar yarası açıldı. Bu zaman zarfında ifadesinin alınması engellendi ve böylece vefat etti.14 Şubat gecesi vefat etti. İş, adliyeye zabıta vakası olarak intikal etti. Savcılık Hâlid Paşa’yı Kel Ali’nin vurduğuna ve bunun nefsi müdafaa olduğuna hükmetti. Dosya kapandı. Paşa, sözünü esirgeyen biri değildi. Nitekim daha evvel İş Bankası’ndaki yolsuzluğun ayyuka çıktığını söyleyip Celal Bayar ile Kel Ali’yi reisicumhura şikâyet etti. O da telâşa düşerek cesaretinden dolayı sevdiği Hâlid Paşa’yı sinirleri bozuk olduğu gerekçesiyle dinlenmek üzere yurt dışına göndermek istedi. Bunun üzerine Paşa, Halk Partisi’ne muhalif yeni kurulan Terakkiperver Parti’ye girmeye karar verdi.

Deli Hâlid Paşa: Çerkez bir zâbitin oğludur. Yemen, Trablusgarb, Kafkasya ve Sakarya cephelerinde çarpıştı. Kars, Ardahan, Erzurum ve Erzincan’ı kurtardı. 9 defa yaralandı. Gözüpekliği sebebiyle deli lakabını aldı. Cepheden cepheye gezdiği için evlenemedi. Dersim’de ailesini kaybetmiş üç çocuğu evlat edinmişti. Perhizkârdı. Vefatında cebinden 19 lira 35 kuruş çıktı. En sağdaki, milletvekili iken çekilmiş son fotoğrafıdr.

Paşayı kim vurdu?

İşin aslını bilenler, Rize mebusu Rauf’un arkadaşı Kel Ali’yi kurtarmak için paşayı vurduğu, fakat suçüstü hallerinde mebus dokunulmazlığı olmadığı için, Kel Ali’nin nefsi müdafaadan faydalanabilmek üzere suçu üzerine aldığına inandı. Ama her şeyin, açık sözlülüğü sebebiyle çok düşman edinen Hâlid Paşa’nın ortadan kaldırılması için tertiplendiğini ve paşanın tahrik edildiğini; meselenin İsmetçi-Fethici (Eİsmet İnönü-Fethi Okyar) ihtilafından kaynaklandığını; hükümetin Kel Ali ekibini kullanarak bu işi düzenlediğini söyleyenler az değildir. Hâlid Paşa’nın annesi ve kardeşi işi kurcalamak istediyse de, vazgeçmeye ikna edildiler.

Hâlid Paşa, Eyüp’te köşkünün üstündeki kabristana defnedildi. 15-20 sene sonra, kabristan kaldırıldı; yerine evler yapıldı. Paşa da Edirnekapı Şehidliği’ne nakledildi. Soyadı kanunundan evvel öldüğü halde, başına Hâlid Karsıalan yazılıdır. Enteresandır, Rauf Bey de birkaç ay sonra yatağında ölü bulundu.

Afyon milletvekili Ali Çetinkaya, nam-ı diğer Kel Ali (1878-1949). Asker menşelidir. Sonradan İstiklâl Mahkemesi reisliği yaparak nice canlar yakmıştır.

Rize milletvekili Rauf (1881-1925). Rıza Nur, kendisini Milletvekili Ali Şükrü Bey’in öldürülmesinden de mesul tutar. Enteresandır ki, Hâlid Paşa’dan birkaç ay sonra, 3 Mayıs’ta yatağında şüpheli biçimde ölü bulunmuştur.

Muhafız subayının hatırası

Pederin Hüseyin Bey adında muhterem bir lise hocası vardı. Zaman zaman ziyaretine giderdik. Bir defasında enteresan bir hatıra anlatmıştı. Benimle beraber gitmesin, size nakledeyim:

Bendeniz Eyüplüyüm. Bizim yokuşun tepesinde meşhur Deli Hâlid Paşa’nın evi vardı. Babam bir bayram günü ziyarete çıkmış. Orada malûl gazilere rastlamış. Paşa’dan maaşlarına zam yapılmasına yardımcı olmasını rica etmişler.

1932 senesiydi. Askeri tıbbiyede müzâkereci teğmendim. O zaman eczacı, dişçilik ve veteriner mektepleri, Tıbbiye Mektebi’nin şubeleri idi. Tıbbiye Mektebi de, Bayezid meydanında, elektrik şirketinin karşısındaki köşede, bahçe içerisindeydi. Sultan Hamid zamanında burası Maliye Nezâretiymiş. Her sınıfın bir müzâkerecisi vardı. Mesela Doktor Cezmi Bey, sonra Kızılay Genel Müdürü oldu. Her sınıfın da bir tane sınıf subayı vardı. Bunlardan biri Yüzbaşı Dâim Bey idi. Sonradan dişçi mektebine devam etti. İstifa edip sivile geçti. Ankara’da muayenehane açtı.

Müzâkerecilerin 2. katta geniş bir odası vardı. Orada otururduk. Subaylar burada traş olurdu. Aşağıdan sınıf subayları da bazen gelirdi. Nöbetçi olduğumuz zaman geceleri bu odada toplanır görüşürdük. Sohbet edilir; hikâyeler anlatılırdı. Dâim Bey bir gün odaya geldi. Kalabalıktı. Bize bir vak’a anlattı: Ben, Çankaya’da muhafız alayındaydım. Birgün iki üsteğmeni ayırdılar. O zaman ben üsteğmendim. Muhafız alayı kumandanı Albay İsmail Hakkı Bey emir verdi. “Yarın mecliste bütçe müzâkeresi olacak. Sen tabanca belinde, kürsünün bir tarafında ayakta bekleyeceksin” dedi. Öbür üsteğmen arkadaşıma da kürsünün öte tarafında ayakta beklemesini söyledi. Sonra bana, “Bahriye Vekili İhsan Bey kürsüye çıkarsa, kürsüde konuştuğu müddetçe, sen hep locaya bakacaksın. Locadan işaret geldi mi, tabancanı çekeceksin, İhsan Beyi kürsüde vuracaksın”; arkadaşıma da “Sen de, Hâlid Paşa’yı böyle vuracaksın” diye emir verdi. Tesadüfen o gün İhsan Bey hastalandı, meclise gelmedi. Hâlid Paşa kürsüye çıktı. Malûl gâzilerin maaşlarının arttırılmasını müdâfaa ediyor; sert konuşuyordu. Adı üstünde Deli Hâlid. Kel Ali ekibi yuh diye bağırıyor, bir yandan da sıra kapaklarına vuruyorlardı. En sonunda “Para yok; bütçe müsâit değil” dediler. Bunun üzerine Hâlid Paşa, “Ben Kars’ta Ermenilerden yetmiş araba mücevher alıp Ankara’ya gönderdim. Ne oldu bunlar?” dedi. Tam bu sırada işaret geldi. Arkadaşım tabancasını çekip Hâlid Paşa’yı vurdu. Hâlid Paşa, kürsüden yıkıldı. Fakat ölmedi. Kel Ali, kürsüye geldi. Kendi tabancasının dipçiğiyle Hâlid Paşa’ya vurmaya başladı. Hemen götürdüler. Birkaç sonra da öldü."

Bu hatıraya bakılırsa, Halid Paşa’yı vuran Rauf bey değil, bir başkasıdır. Kel Ali ve ekibinin İş Bankası ve Nâfia Vekâleti’ndeki (Bayındırlık Bakanlığı) yolsuzluklarını devamlı dile getiren, Fethi Bey ve Terakkiperver Fırka’ya meyleden, doğru bildiği işlerde yukarısını bile takmayan, gözü pek tabiatı sebebiyle deli lakabını alan bir milletvekilinin muhtemelen ortadan kaldırılması gerektiğine hükmedilmiştir. Bu da o zaman âdet olduğu üzere muhafız alayına verilmiştir. Muhafız subayı Halid Paşa’yı vurup çekilmiş; herkes Rauf Bey’i gerçek katil bilmiş, ama suçu Kel Ali üzerine almış, bu sebeple hâdisenin üzerine gidilememiştir.

Kel Ali (Çetinkaya) İstiklâl Mahkemesi reisi iken (önde sağdan ikinci)



13 Ekim 1923’te Ankara’nın başşehir yapılması için verilen kanun teklifi görüşülürken, meclis kürsüsünden böyle haykırılıyordu.

Cihan Harbi mağlubiyetinin ardından halk mukavemetini teşkilatlandırmak ve böylece hükümetin elini güçlendirmek için Anadolu’ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa, 1919 sonunda Ankara’ya geldi. Ankara o zamanlar eski ve güzel bir vilâyet merkezi olmakla beraber, yakın zamanda geçirdiği yangın ve sâri hastalık gibi âfetler sebebiyle harab vaziyette idi. Ancak mühim bir avantajı vardı: Demiryolu.

Gelecek bayram namazı Ayasofya’da

İstanbul’daki meclisin İngilizlerce dağıtılması üzerine, son Osmanlı meclisinin burada toplanması kararlaştırıldı. Meclisin açılış günü en yaşlı aza sıfatıyla reislik eden Sinop Mebusu Şerif Bey konuşmasında “Meclisin gayesi, padişah-halifenin ecnebi kayıtlardan kurtulması ve ebedî payitaht İstanbul’un işgalden kurtarılmasıdır” dedi. Ankara’daki ilk bayram namazını Hacı Bayram Câmii’nde kıldıktan sonra mebuslar birbirleriyle bayramlaşırken, gözyaşları içindeki Tunalı Hilmi Bey’in “Gelecek bayram namazını Ayasofya’da kılacağız paşam” sözlerine, M. Kemal Paşa “Elbette... Şüphesiz... Yalnız ağlamamak şartıyle…” diye cevap vermişti.

40 bin nüfuslu şehrin 15 kadar taş binadan başka bütün binaları, hatta Hacı Bayram Câmii bile kerpiçtendi. Ne kalacak otel, ne yemek yenecek lokanta, ne de binecek otomobil vardı. Mebuslar heybeleri, çantaları ile ortada kaldığı için şehrin en elverişli binası olan Dârülmuallimin’de (Muallim Mektebi) kalıyordu. Fayton ve merkeple langur lungur meclise gelmeyi göze alanlar Etlik, Keçiören’deki bağ evlerinde otururdu. Memurların çoğunun makam eşeği vardı. M. Kemal Paşa, şehre 20 km mesafede eski İttihat ve Terakki Lokali olan ziraat mektebine yerleşmişti.

Yunanlıların Ankara’ya yaklaşması üzerine, meclisin Kayseri’ye taşınması gündeme geldi ise de, rivayete göre yeni şehirde iyi-kötü bir düzen kuran mebus hanımlarının muhalefeti sayesinde vazgeçildi.

Mikroplar tamamen temizlenmedikçe

Zafer kazanıldıktan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’un tahliyesi merasimine katılmak üzere Ankara hükümeti bir heyet gönderdi. Heyeti Haydarpaşa’da karşılayan olmadı. Hâdise Ankara’da patırtı koparttı. Zaten İstanbul’a karşı öteden beri bir husumet inkişaf etmişti. Bunun başlıca sebebi İstanbul gazetelerinin Anadolu hareketini bir macera olarak görmesiydi. M. Kemal Paşa, “Böyle heyetleri karşılamak için hususi kanun mu var?” diyerek galeyanı yatıştırmaya çalıştıysa da muvaffak olamadı. Malatya mebusu İsmet Paşa, 10 Ekim’de Ankara’nın başşehir yapılmasını için kanun teklifi verdi. Bu bir anayasa değişikliği manasına geldiği için anayasa komisyonuna havale edildi. Komisyon da bir rapor hazırlayarak, bunun ileride yapılacak anayasada nazara alınmasına karar verdi.

Rapor meclise gelince meşhur muhalif Gümüşhane mebusu Zeki Bey “İstanbul’a bu küskünlüğünüz niye?” diye başlayan bir konuşma yaptı ise de meclisin galeyanını yatıştıramadı. Gelibolu mebusu Celal Nuri Bey Anadolu’nun ortasında yer aldığı için, düşman istilası olursa, mahfuz kalır gibi gerekçeler gösterdi. Eski hocalardan Aksaray mebusu Besim Atalay ise, “Mikroplardan tamamen temizlenmedikçe İstanbul’a gidilmeyeceğini” söyledi. İki sene önce ağlayarak Ayasofya’da bayram namazı kılmayı hayal eden Tunalı Hilmi de teklifin müdafilerindendi.

Hizaya sokulan İstanbul basını

Neticede anayasa komisyonunun raporu 13 Ekim 1923’te oylanarak ekseriyetle kabul edildi. Yalnız kabul edilen sadece rapor olduğundan, bir usul hatası doğdu. Ankara’nın başşehir oluşu, mevzuata aykırı bir şekilde kabul edildi. Üstelik anayasa değişikliklerinde aranan vasıflı çoğunluk da yoktu. Ancak saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı da vasıfsız çoğunlukla olmuştur. İhtilâllerde işlerin böyle yürümesi normaldir. Böylece yüz sene evvel yaşamış Bitlisli Müştak Baba’nın Ankara’nın başşehir olacağına dair keşfi de gerçekleşmiş oluyordu. Hâdiseyi İstanbullular hayal kırıklığı, İslâm dünyası ise şaşkınlıkla karşıladı. Ankara’nın başşehir olmasının esas sebebi, İstanbul’un muhalif tavrı ve Anadolu’nun bundan çekinmesinden ziyade, Lozan Anlaşması ile İstanbul’un milletlerarası bir idarenin eline verilmesidir.

İki şehrin birbirine soğukluğu bir müddet devam etti. İstanbul gazeteleri Ankara’yı küçümsemeye devam etti. 1925’te Şeyh Said hâdisesi vesilesiyle çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile bu gazeteciler tevkif edilerek hizaya getirildi. İstanbul basını susturuldu. Buradaki çok sayıda gazeteden sadece hükümetle uyumlu iki tanesi bırakıldı. Bundan sonra iki şehir arasındaki münasebetler düzeldi. Reisicumhur M. Kemal Paşa bile gitmeye çekindiği bu şehre, ilk defa 1927 senesinde gitme imkânı buldu ve bir daha da merasimler haricinde ayrılmadı. Sosyal hayattan mahrum mütevazı Ankara’ya, gençliğini geçirdiği canlı ve eğlenceli İstanbul’u, Çankaya’daki basit bağ evine de Dolmabahçe Sarayı’nı haklı olarak tercih etti. Buna rağmen bozkırda Alman şehirlerine benzer mamur, fakat soğuk bir şehir inşa edilirken, eski payitahta bunun binde biri yatırım yapılmadığı için, İstanbul büyükçe bir köy hâline dönüştü.



Anayasa tecrübemiz 200 yıldan fazla…

1808’den beri modern anayasa tarihinin baş aktörlerinden biriyiz. Türkiye'de ilk modern yazılı anayasa 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’dir. Bununla Osmanlı Devleti anayasalı bir parlamenter monarşi hâlini almıştır.

Anayasaya bir adım: Sened-i İttifak

Osmanlı Devleti’nin en eski anayasası Sultan Fatih’in meşhur teşkilât kanunnamesidir. Ama modern anayasalar temel hak ve hürriyetlerin de yer aldığı metinler olduğu için, tarihçiler, Sultan II. Mahmud ile taşrada güç kazanarak adeta birer derebeyi hâline gelen âyân arasında 1808’de imzalanan Sened-i İttifak’ı, ilk modern anayasa metni olarak görür. Hassas bir zamanda tahta geçen Sultan II. Mahmud, tahtını sağlama almak istemiştir. Karşılığında bir takım teminatlar verilmiş; onların hayatları, malları ve mülkleri üzerinde keyfî fiillerde bulunulamayacağı hususu yazıya bağlanmıştır. İngiltere’de 1215 tarihli Magna Carta’ya çok benzer.

Sultan II. Mahmud, Sened-i İttifak'ı imzaladığı sıralarda..

Bürokrat hâkimiyeti devri: Tanzimat

Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın isyanı üzerine İngiltere, bu meselenin halline yardım etme karşılığında gayrımüslim teb’anın statüsünde değişiklikler yapılmasını istedi. 1839’da tahta çıkan genç padişah Sultan Abdülmecid’e İngiliz sempatizanı Reşid Paşa’yı sadrazam yapmasını telkin etti. Nihayet Reşid Paşa’nın hazırladığı bir Tanzimat Fermanı, Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu adıyla ilan edildi. Teb'anın tümü için mevcut hak ve hürriyetler yazılı teminat altına sokuldu. Tanzimat Fermanı’nın en mühim yanı, şer’î hukukun tanıdığı siyaseten cezalandırma hakkından padişahın vazgeçmesidir. Böylece bürokrat hâkimiyeti devri başlamıştır. Bu bakımdan bir anayasadır.

Mustafa Reşit Paşa

Ve Kanun-i Esasî

1876’da Balkan isyanları sebebiyle zor durumdaki Osmanlı hükûmeti ile Rusya arasında savaş rüzgarları esiyordu. Avrupa devletlerini teskin etmek için anayasa ilanını şart gören Midhat Paşa ve arkadaşları darbe ile Sultan Aziz’i tahttan indirip yerine Sultan V. Murad’ı geçirdiler. Ancak yeni padişah anayasa ve meşrutiyete yanaşmayınca, yerine anayasa sözü veren Şehzade Abdülhamid Efendi çıkarıldı. O da derhal anayasa hazırlamak üzere bir encümen kurdu. Namık Kemal’in de bulunduğu encümende üçü Hıristiyan 16 bürokrat, 10 ulema ve 2 de paşa vardı.

Mütercim Rüşdü, Tunuslu Hayreddin ve Ahmed Cevdet Paşa, Avrupa siyasî müesseselerinin taklidine karşı çıktı. Adliye Nazırı Cevdet Paşa, encümende, “En mükemmel devlet şekli İslâmiyettedir. Çünki menşei ilahîdir. Halbuki anayasalar beşerî oldukları için değişmeye müsaittir. Farklı inançtaki milletlerin, bu inançlarına dayalı müesseselerini iktibas etmek doğru değildir” mealinde bir konuşma yaptı. Hatta son toplantıda “Artık başta akıllı bir padişah vardır; o halde Kanun-ı Esasî ilânına lüzum kalmamıştır” dediyse de, Midhat Paşa ağır bastı.

Midhat Paşa

Çocuk oyuncağı

Bu arada Meclis-i Mebusan toplandı. Herkes bir anayasa projesi hazırlıyordu. Ancak encümenin kabul ettiği proje, kabine toplantısında görüşülüp 119 maddeye indirilerek kabul edildi. Kanun-ı Esasî, Avrupalı murahhasların Balkan meselesi sebebiyle İstanbul’da toplandığı sırada ilan edildi. Fakat konferansa katılan devletler buna hiç değer vermedi. “Çocuk oyuncağı” dediler.

Padişah, Midhat Paşa'yı meşrutiyeti tam manasıyla bilmeyip, hiçbir devletin anayasasını tetkik etmemiş olmakla itham eder. Zannedilenin aksine ıslahatçı bir kişiliğe sahip padişah, muhtemelen ülke idaresinin bu buhranlı devrinde, mesuliyeti başkalarıyla paylaşabileceği bir rejim tarzı istemiş; ancak hâdiseler buna elvermemiştir.

Meclis-i Meb'usan'ın açılış merasimi

Ne değişti?

Kanun-i Esasî, 1831 Belçika ve 1850 Prusya anayasalarından mülhemdir. Ancak Belçika’nın aksine Prusya’daki kuvvetler birliği prensibi alınmıştır. Padişahın otoritesi aynen korunarak mevcut düzen tescillendi. Padişah eskisinden farklı olarak sistemin dışındadır. Böylece eski Türklerdeki hakan statüsü ile Osmanlıların sultanı ve müminlerin halifesi sıfatlarını uhdesinde birleştiren padişaha, bir de Avrupa hükümdarı imajı eklenmişti. Mamafih, değişen fazla bir şey olmadığı içindir ki, Kanun-ı Esasî'nin ne ilânı, ne de kısa bir zaman sonra da tatili halk arasında hiçbir reaksiyon doğurmamıştır. Şu var ki halkın daha geniş bir kitlesi siyasetle meşgul olmaya başlamış; 1908 Meşrutiyeti böylece ortaya çıkmıştır.

Kanun-i Esasî’nin padişaha asayişi bozan kimseleri sürgüne göndermek salâhiyeti tanıyan meşhur 113. madde itiraza sebep oldu. Padişah bunun Tanzimat’a aykırı olduğunu söyledi ise de, Midhat Paşa ısrar etti. Sadrazamlığı sırasında da, içlerinde 2 kazasker ile 1 paşa olmak üzere 20 kişiyi muhakemesiz sürgüne göndertti. Mamafih sonradan kendisi de bu tuzağa düştü. Mahmud Celâleddin Paşa der ki: "Padişah aldığı dersi, evvela üstadı hakkında kemal-i maharetle tatbik etti".

En uzun ömürlü anayasa

Rumi takvimle 1293 senesine denk geldiği için 93 Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbi mağlûbiyetinin ardından, 1878 senesinde Sultan Hamid, harbden mesul gördüğü meclisi feshederek seçimleri askıya aldı. Devleti 30 sene fiilen saraydan idare etti. Bu zaman zarfında Kanun-ı Esasî yürürlükten kaldırılmadı. Meclis dışındaki devlet müesseseleri, Kanun-ı Esasî’ye göre çalıştı. Salnâmelerin (devlet yıllıklarının) başında her sene yer almaya devam etti. Kanun-ı Esasî’nin esas gayesi, devlet idaresinde Tanzimat Fermanı’yla başlayan bürokrat hâkimiyetini resmîleştirmekti. Ancak iki sene geçmeden, padişah bu gayeyi akim bıraktı. Dedesi Sultan Mahmud gibi, siyasî otoriteyi sarayda toplamaya muvaffak oldu.

1908 senesinde seçimler yapılarak yeni bir meclis teşkil edildi. Ertesi sene Kanun-ı Esasî’de mühim değişiklikler yapıldı. Salâhiyetleri kırpılan padişah, günümüz Avrupa kralları gibi sembolik mevkiye geldi. II. Meşrutiyet denilen bu taçlı demokrasi devri, kısa bir müddet sonra İttihatçıların diktatörlüğüne yol açtı. 1918’de eski duruma dönüldüyse de, uzun sürmedi. Anadolu hükûmeti, 1921 tarihinde Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu hazırladı ise de, burada bulunmayan hususlar için Kanun-ı Esasî’nin tatbiki öngörüldü. 1924 cumhuriyet anayasası ile Kanun-ı Esasî bütünüyle kalktı. Böylece 48 yıllık ömrüyle tarihimizin en uzun anayasası oldu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter