Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!




Halife Muaviye’nin 670 yılında İstanbul’u fethetmek üzere gönder-diği 50 bin kişilik orduda, hayatta olan 30 kadar sahabi bulunuyordu. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensarî de bunlar arasındaydı.

Geçenlerde nevzuhur bir tarihçiden, Eyüp Sultan türbesinde yatan zâtın Eyüp Sultan olmadığını öğrendik. Yazarımız, vaktiyle Hz. Ali ile birlikte Hâricîlere karşı savaşan birinin, 80 yaşında iken, o devrin şartlarıyla deve üstünde İstanbul önlerine gelmesini garipsediğini; bunu anlatan kaynakların hâdiseden iki asır sonra yazıldığını; kara ordusunda ölen birinin kabrinin Avrupa’da ne aradığını; Hammer, Babinger, İnalcık gibi tarihçilerin, kabrin bulunuşu aldatmacasını! askere şevk vermek gibi bir psikolojik ihtiyaca bağladığını söylemiş.

Kabir nasıl bulundu?
Halife Muaviye, Süfyan bin Avf kumandasında elli bin kişilik bir orduyu 670’de İstanbul’u fethetmek üzere gönderdi. Ardından oğlu Yezid’i bu orduya kumandan tayin etti. Hazret-i Peygamber Kostantiniye’nin fethini müjdelemiş ve bu şehre ilk sefer yapan ordunun mağfiret olunacağını söylemişti. Hayattaki sahâbiler, yaşlarına bakmadan bu müjdeye kavuşmak için yarıştı. Hâlid bin Zeyd, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zübeyr, İbni Zürâre’nin de bulunduğu o zaman hayattaki 30 kadar sahâbi orduya katıldı. Ordu binlerce tekne ile önce Rodos’a, oradan da İstanbul önlerine geldi. [Kıbrıs ve Rodos Halife Muaviye zamanında fethedilmiştir.] Muhasara uzun sürdü. Bu arada asker arasında dizanteri hastalığı yayıldı. Hâlid bin Zeyd de bu hastalığa tutuldu. Vefatına yakın Yezid’e kendisini surlara mümkün mertebe yakın defnetmesini vasiyet ederek “Peygamberimiz İstanbul surlarının dibine sâlih bir insan defnedilecektir, buyurmuştu. Umarım ki o insan ben olayım” dedi. Bir rivâyette kaleden atılan bir okla şehid düştü. Yezid, cenâze namazını kıldırarak vasiyeti yerine getirdi. Rumlar haraca râzı olduklarından, otuz bin kişinin kaybedildiği muhasara mecburen kaldırıldı.
Ordu dönerken, bu olup bitenlere şâhit olan imparator haber göndererek “Siz gittikten sonra o mezarı açıp, ölüsünü köpeklere atacağım” tehdidinde bulundu. Yezid, imparatorun adamına: “Bu kabrin başına bir iş geldiğini işitirsem, ülkemde ne bir Hıristiyan, ne bir kilise kalır” dedi. Telâşlanan imparator kendini bilmezin birisi kabre zarar verir diye bir müfreze asker vazifelendirdi. İmparatorun sinir hastalığına yakalanan kızı gördüğü bir rüya üzerine kabrin yanında çıkan ayazmadan içerek iyileşti. Kabir Rumların ziyaretgâhı oldu. Asırlarca böyle korunan kabir, 13. asırdaki Lâtin istilâsından sonra kayboldu. İstanbul’un fethi sırasında Akşemseddin’in keşfiyle ortaya çıkarıldı. Hâzâ merkadü Hazreti Hâlid (Bu, Hazret-i Hâlid’in yattığı yerdir) yazan bir taş bulundu. Üzerine türbe ve yanına câmi yapıldı. Sultan Fatih’in o zaman diktiği çınarın bir kısmı bugün bile ayaktadır. Kuşatma esnasında sur dibinde vefat eden sahâbilerin kabirleri ile geri dönebilenlerin mevzilendikleri yerler sonradan ehli tarafından keşfedilip ziyaretgâh olmuş, Sultan II. Mahmud da hepsinin üzerine birer türbe yaptırmıştır.

Kabirde kimin olduğu mühim değil!
İslâmiyet kabir ziyaretini ölen din kardeşlerine bir vazife olarak Müslümanlara tavsiye eder. Kabirdeki Allah’ın rızasına kavuştuğuna inanılan bir zât (evliyâ) ise, ziyaretçilerin manevî istifadesi umulur. Kabir ziyaretinden maksat, ölünün ruhâniyetine hürmettir. Anne ve babasının kabrini bilmediğini söyleyen birine Hazret-i Peygamber “Yere iki çizgi çiz! Birini annen, diğerini baban olarak ziyaret et!” buyurmuştur. Bu bakımdan kabirlerde zannedilen kişi yatmıyor olsa bile, iyi niyetle ziyaret eden fayda görür. Zaten ruh manevî bir mekândadır. Kabriyle irtibatı devam eder. Ziyarete gelenlere icabet eder.
Sahâbiler, yaşlı halde sefere çıkmaktan daha zor işlere imza atmış insanlardır. Aralarındaki mücadeleler de şahsî husumet değil; hakkın tecellisi içindir. Tabakât kitapları sonra yazılmakla beraber, içindeki bilgiler hadis-i şerifler gibi rivâyet silsilesi ile nakledilir. Tarih kitapları zaten bu devirde yazılmaya başlanmıştır. Şehir fethedildikten sonra askere şevk lâzım değildir ki psikolojik bir harb oyunu oynansın. Yukarıda ismi geçen tarihçiler, daha mühim mevzularda bile taraflı ve mutaassıp tavırlarıyla tanınır. Sandukaya örtü örtme âdetinin Bizans’tan geçmesinin zararı yoktur. Kıymetli zâtlara saygı göstermek için, mezarlarının üzerine sanduka, örtü ve sarık koymanın, üzerine türbe inşa etmenin câiz olduğu; aynı zamanda, ziyaret edenlerin sıcak ve yağmurdan korunmasını da temin ettiği fıkıh kitaplarında yazar. Bizans’ta ölü kişinin yatırılma şekli, gözlerinin ve ağzının kapatılması ile yıkanmasının Anadolu’da hâlâ tatbik edilmesi de normaldir. Dünyanın her yerinde ölü katılaşmadan yapılır. Ölüyü yıkamak İncil’de de vardır.
İstanbul’daki erken devir Müslüman izleri bundan ibaret değildir. İstanbul’daki Çifte Sultanlar ile Anadolu’daki Battal Gazi türbeleri hakkındaki kafa karışıklığını da başka bir yazıda ele alırız.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!




BESTE İLE GÜFTE UYUMSUZ
İstiklâl Marşı ne mektepte, ne askerlikte, ne maçlarda, ne solo ve ne de koro olarak rahatça söylenebilmektedir. Peki bu beste ile güfte arasındaki ahenksizlik nereden gelir?




Mehmed Âkif’in güftesinin 1921 senesinde millî marş olarak kabulünden sonra sıra besteye geldi. Mustafa Kemal Paşa, güftenin ilk iki kıtasının bestede çalınmasını istedi. Meşhur bestekârlardan gelen 55 kadar beste değerlendirmeye alındı ise de bir karara varılamadı. Ahmed Yekta Bey’in bestesi Edirne; İsmail Zühdü Bey’inki İzmir ve Eskişehir; Mehmed Zâti Bey’inki İstanbul ve Ali Rıfat Bey’inki de Kadıköy tarafında çalınır oldu.

EVSAFI HÂİZ MARŞ HANGİSİ?
Maarif Vekâleti’nin vazifelendirdiği Musiki Encümeni, 1923 senesinde Ali Rıfat (Çağatay) Bey’in Acemaşirân makamındaki bestesini “millî marşların tanziminde nazar-ı dikkate alınması lâzım gelen vasıfları hâiz” buldu. Beste bütün mektep ve askerî birliklere tamim edildi. Gramofona okundu. Mamafih marş bir türlü halka mâl olamadı. İnsanlar milli marşın ne demek olduğundan haberdar değildi. Toplu yerlerde okunduğunda birisi ikaz etmedikçe kimse ayağa bile kalkmıyordu. Aka Gündüz’ün basit bir kahramanlık türküsü olarak vasıflandırdığı marş, alaturka musikinin izlerini taşıdığı için de bazı kesimleri memnun edememişti. Marşın güftesi bile hâlâ münakaşa mevzuu idi.
Bütün bu münakaşalar 1930 senesinde Osman Zeki (Üngör) Bey’in bestesinin millî marş olarak kabulüyle neticelendi. Zeki Bey’in şefliğini yaptığı Sultan Vahideddin’e bağlı Mızıka-ı Hümâyun, Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti adıyla Ankara’ya taşınmıştı. Zeki Bey müsabaka müddeti geçmiş olmasına rağmen yaptığı besteyi bir baloda reisicumhura dinletip aferin aldı. Zeki Bey bunu İzmir’e giren Türk atlılarının nal seslerinden ilham alarak bestelediğini söylerdi. Batı formundaki bestenin orkestrasyonunu Ermeni Edgar Manas yapmıştı.

LARDA YÜZEN ALSANCAK!
Münakaşalar bununla bitmedi. Besteyi çok ölgün bulup cenaze marşına benzeterek “Dört nala atlılar nerede?” diye soranlara Zeki Bey şöyle cevap verdi: “Eseri orkestra ile plağa aldığımız zaman teknisyenler bunun çok süratli olduğunu söyleyip, bu sebeple plağın aynı yüzüne bir başka marş daha çalmamızı istediler. Kabul edemezdim. Aklıma bir şey geldi: ‘Marşı biraz ağır çalalım, böylece plak dolar. Sonra çalınırken gramofon biraz hızlıya ayarlanır, olur biter’ dedim. Bu fikir pek münasip görüldü ve dediğim gibi yapıldı. Fakat bilahare böyle bir fikir vermekle hata ettiğimi anladım. Çünkü marş çalınırken gramofonun hızlıya ayarlanması icab ettiğini kim bilebilirdi?”
İstiklâl Marşı ne mektepte, ne askerlikte, ne maçlarda, ne solo ve ne de koro olarak rahatça söylenebildi. Müzik tahsili yapanlar bile bunda çok zorlandı; okumak adeta işkence oldu. Peki bu prozodi bozukluğu, yani beste ile güfte arasındaki ahenksizlik nereden geliyor? Öncelikle bu marş, bu güfte için bestelenmemiştir. Üstelik geniş bir ses aralığı vardır. Güfte, uzun mısralarıyla bir marş güftesi hiç değildir. Ancak alaturka yürük semailere belki yakışacak bir güftedir. Ali Rıfat Bey’in bestesi alaturka motifler taşıdığı için, prozodisi çok daha iyidir. Zeki Bey, Türk müziği bestekârı değildir. Marşın Türkçe konuşur gibi okunması gerekirken, heceler yerini bulmadığı gibi, kelimeler ortadan bölünmekte ve nefes de yetmemektedir. Milletin millî marşını “kemal-i zevk ve şevk ile” okuyamaması üzücüdür. Halbuki meselâ İngiliz millî marşının mısraları kısa ve besteye uygundur. Bir ara bu sebeple istiklâl marşı bestesinin değiştirilmesi gündeme gelmiş; ancak anayasanın değiştirilemez maddeler arasına sokulduğu için herkes geri durmuştur.
Bursa milletvekili Dr. Osman Şevki (Uludağ) Zeki Bey’in bestesinin o zamanlar pek moda olan Carmen Silva adlı valsten adapte edildiğini ilk defa meclis kürsüsünden dile getirdi. İyi viyolonsel çalan birinin, iyi bir bestekâr sayılamayacağını; üstelik reisicumhura yakınlığını kullanarak Ali Rıfat Bey’in bestesini yasaklattığını söyledi. Tuna Dalgaları valsiyle de tanınan Rus bestekâr İvanovici’nin Carmen Silva valsi de İtalyan Bellini’nin Uyurgezer Kız operasındaki bir aryadan ilhamla yazılmıştı. Zeki Bey bu hususta suskun kaldı. Batı müziğine vâkıf olanlardan istiklâl marşını dinleyenler, bu iki besteyi hatırlayıp muhtemelen bıyık altından gülmektedir.

Bir tek o mu?
Mamafih bu ilk intihal marş değildir. 1938’de kanunen gençlik marşı olarak ilan edilen Dağ başını duman almış marşı da Tre Trallade Jantor (Şakıyan Üç Genç Kız) adındaki müstehcen bir İsveç şarkısının Türkçe söz yazılmış hâlidir. Selim Sırrı (Tarcan) bir İsveç seyahatinde işitmiş; Ali Ulvi (Elöve) Bey’e sözlerini yazdırmıştı. 28 Şubat’tan sonra kendilerini yurtsever olarak gören bir zümre, İstiklâl Marşı’ndaki prozodi bozukluğu sebebiyle, güftesi 1930’ların Alman/İtalyan ideolojilerden etkilenen 10. Yıl Marşı’na rağbet etti. Lüküs Hayat operetiyle tanınan Cemal Reşit Rey’in bestesi bu marş da orijinal değildi. Rousseau’nun 1752 senesinde Kral XV. Louis huzurunda sahnelenen Le Devin du Village (Köy Büyücüsü) adlı operasındaki “J’ai perdu tout mon bonheur/J’ai perdu mon serviteur” (Bütün saadetimi kaybettim/Hizmetçimi kaybettim) diye başlayan aryasından alınmıştı. Cemal Reşit, müzik tahsilini Paris’te görmüştü. Sadece bu kadar mı? Bir zamanlar herkesin coşkuyla dinlediği Memleketim şarkısı bir hahamın aşkını anlatan Rebe Elimelekh adlı bir Yahudi şarkısından; Çırpınırdı Karadeniz ise Sayat Nova adında XVIII. asır Ermeni bestekârının Kamança isimli şarkısından alınmadır. Müzik böyle beynelmilel bir şey işte...



Geçenlerde bir millî maçta meşhur bir popçu kızımız İstiklâl Marşı’nı okumaya çalıştı. Hâdise oldu. Millet verip veriştirdi. İyi ama bir millî marşı okumak bu kadar zor mu?..

İYİ YÜREKLİ KRALIMIZ
Avrupa’da marşın tarihi 16. Asra dek gider. İngiltere’de God save the Queen/God save our land/God save us all (Allah iyi yürekli kralımızı, vatanımızı ve hepimizi korusun!) nakaratlı marş 1740’lardan beri millî marştır. Hatta XIX. asırda Danimarka, İsveç, İsviçre, Rusya, Almanya ve Amerika bunu millî marş olarak çaldılar. Kral, vatan ve milleti yücelten bu marş, güfte, beste ve ahenk bakımından en güzel millî marşlardandır. 1792’de bir subayın bestelediği “İleri kardeşler, vatan için ileri/Şan şeref günü işte geldi çattı” diye başlayan La Marseillaise (Marsilyalı) Fransız ihtilâlinin sembolü oldu. İmparator Napoléon ihtilâlci muhtevası sebebiyle yasakladı ise de, 1879’da milli marş olarak kabul edildi. Almanlar, Haydn’ın Deutschlandlied parçasını 1922’de millî marş olarak kabul ettiler. Naziler düştükten sonra bunun Deutschland über alles (Almanya her şeyin üzerindedir) kısmının okunması yasaklandı. The Star Spangled Banner (Yıldız Serpiştirilmiş Bayrak), 1931’de Amerika’da millî marş kabul edildi. Bugün millî maçlar dışında okunmayan marşı ezbere bilenler de %1’i bulmaz. 40 senedir senatörlük yapan biri bilmediğini itiraf etti. Bir beyzbol maçı öncesinde okuması teklif edilen Michael Jackson bilmediğini söyledi. Sözleri şiddetli savaş sahnelerini tasvir ettiği için değiştirilerek başka bir marş kabulü yönünde ciddî bir cereyan vardır.

MARŞ BESTELENECEK ZAMAN DEĞİL
Osmanlılarda Mehter Şark tarzında askerî havalar çalardı. Sultan II. Mahmud zamanında Avrupa usulünde bando kurulup marşlar bestelendi. Bizzat bu padişah yeni kurulan ordu için Asâkir-i Man-surei Muhammediye Marşı’nı besteledi. Meşhur İtalyan bestekâr Donizetti 1828’de bandoyu çalıştırmak üzere İstanbul’a davet olundu. Henüz millî marş âdet olmamıştı. Her hükümdarın kendi marşı vardı. Donizetti de Sultan II. Mahmud için Mahmudiye Marşı’nı besteledi ki ilk millî marştır. Sultan Abdülmecid tahta çıkınca Donizetti Paşa Mecidiye Marşı’nı (Marş-ı Sultanî) besteledi. Liszt, Rossini ve o zamanlar Osmanlı Devleti’nin Paris sefâretinde bando şefi olan Johann Strauss bile padişah için marş besteledi. Donizetti’nin halefi Guatelli Paşa Aziziye ve Hamidiye Marşlarını besteledi. Meşrutiyet ilan edilince İttihatçılar modern bir millî marş aradılar. Beethowen’in Türk Marşı teklif edildiyse de “Bir fedâi milletiz/Merd oğlu merd Osmanlıyız” diye başlayan marş benimsendi. Sonra Salvalo’nun Reşadiye Marşı resmen ilan edildi. Sultan Vahideddin tahta çıktığında “Marş bestelenecek zaman değil” dediği için bu devirde Mahmudiye Marşı çalındı. Osmanlı Devleti’nin son millî marşıdır. Protokolde hükümdarın şerefine çalındığı için bu marşların muayyen güfteleri yoktu.

Osmanlı bahriye bandosu. Köşede Donizetti Paşa


MARŞ MÜSABAKASI
1920 senesinde Ankara’da meclis açılınca, bir millî marş kabulü gündeme geldi. Maarif Vekâleti bir müsabaka açarak güfte için 500, beste için 1000 lira mükâfat koydu. Gelen 724 şiirin hiçbiri beğenilmedi. Rıza Nur’un Maarif Vekilliğinden ayrılması üzerine yerine geçen Hamdullah Suphi, güfteyi Burdur milletvekili Mehmed Âkif’in yazmasını istedi. Âkif on gün içinde şiiri tamamladı. Hamdullah Suphi Mecliste okudu; muhaliflerin hararetli itirazlarına rağmen marşın kabulünü temin etti. Mehmed Akif, mükâfatı kimsesiz kadınlara iş öğretmek için kurulan Dârülmesâi’ye bağışlayacağını açıkladı.
Muhalifler şiirde Türk kelimesinin hiç geçmeyip, ırk tabirine yer verilmesini tenkid ettiler. Kâzım Karabekir marşı ilahiye benzetti ve kendisi bizzat bir marş güftesi yazdı. Rıza Nur ise marşın empoze yoluyla kabulüne karşı çıktı. Üstelik edebî seviyesi yüksek olmayan ağır ve monoton bir şiir olarak vasıflandırarak Mozart’ın Türk Marşı, hatta Hamidiye Marşı’nın kabulünü bile yeğ tuttuğunu söyledi. Muhafazakârlar ümmet yerine ırk dendiği, üstelik şairinin Efganî-Abduh çizgisindeki reformistliği ve İttihatçılığı sebebiyle; modernistler ise aşırı militer vurgularından dolayı İstiklâl Marşı’ndan memnun olmadı. İstiklâlini hiç kaybetmemiş bir millet için istiklâl hasretiyle marş yazılması hayretle karşılandı. Millî marşın güfte hikâyesi herkesçe malumdur. Ama bestesinin hikâyesi çok bilinmez. Onu da inşallah sonraki bir yazıda ele alalım.

SALTANATLI TEKBİR

Danimarka’daki bir beynelmilel fuarda sırayla limana giren gemilerin taşıdıkları bayrağa göre millî marşları çalınmakta iken, limana bir Osmanlı gemisi girince, elinde millî marşın notası bulunmayan sahildeki orkestra telâşlanmış, sonra geminin bayrağına bakıp içinde ay-dede ve yıldız geçen bir halk türküsünü çalmışlardı. Bir Osmanlı zâbiti anlatıyor: I. Cihan Harbi esnasında Alman karargâhındaki bir müşterek kutlama sonunda Almanlar hep bir ağızdan millî marşlarını söylediler. Sıra bize geldiğinde ne yapacağımızı şaşırdık. Sonra hep bir ağızdan meşhur saltanatlı tekbiri (teşrik tekbirini) iki defa okuduk. Bu, çok müsbet bir tesir hâsıl etti. Üstelik çıkarken Alman orkestra şefi bu millî marşın notalarını istedi. Kendisine “Harbiye Nezâreti’ne telgraf çekeriz, gönderirler” demek zorunda kaldık.



Osmanlı ülkesi, Yahudilerin tarih boyu dünya yüzünde en rahat ve serbest yaşadıkları yer olmuştur. XIX. asırda çoğu Avrupa ülkesinde din hürriyetine, hattâ hayat hakkına bile sahip değildiler.

Osmanlı Devleti, Bizans’tan fethettiği topraklarda Yahudilerle karşılaştı. Rumca konuşan bu Yahudilere Romanyot denirdi. Zamanla yeni Yahudi grupları Osmanlı vatandaşı oldu. Sultan II. Murad zamanında Fransa’dan tardedilen Yahudiler; 1470’de de Bavyera kralının kovduğu Yahudiler Osmanlı ülkesine sığındı. Sultan II. Bayezid, 1492’de İspanyolların elinden kaçan yüzbin kişilik Yahudi topluluğunu kabul etti. Bunlar başta Selânik, İzmir, İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlere yerleştiler. 1660 yılında Polonya ve Ukrayna’daki katliâmdan kurtulan bir grup Yahudi de Osmanlı ülkesine yerleşti.

Bir Osmanlı Yahudi ailesi

YAHUDİ DE ÇEŞİT ÇEŞİT

Aşkenaz (=Almanyalı) adıyla tanınan Doğu Avrupa Yahudileri, İbranî, Slavca ve Almanca karışımı Yidiş konuşur. Sefarad (=İspanyalı) Yahudileri ise, Ladino denilen İbranî-İspanyolca karışımı bir dil konuşur. Arapça konuşan Yemen Yahudileri de ayrı bir sosyal cemaattir. Talmud’u kabul etmeyen iki Yahudi grubunu da unutmamalıdır. Ellerinde farklı bir Tevrat nüshası bulunan Nablüs civarında yaşayan Sâmirîler ile bir kısmı Türk asıllı Hazar kalıntısı Karaylar. Hepsinin inanç ve ibâdetlerinde ufak tefek farklılıklar vardır. Osmanlı ülkesinde hepsinden yaşıyordu ama % 90’ı Sefarad idi. Osmanlı Yahudileri şehirlidir. İstanbul, Selânik, Edirne, Bursa, Kudüs, Safed, Şam, Kahire, Ankara, Tokat ve Amasya gibi şehirlerde yaşardı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde İstanbul’da kırk bini buluyordu. Dünyanın en büyük Yahudi şehri sayılan Selânik‘te yarıdan fazlaydı.

Antisemitizm takıntısından uzak Osmanlı ülkesi, Yahudilerin tarih boyu dünya yüzünde en rahat ve serbest yaşadıkları yer olmuştur. XIX. asır Avrupasında, değil amme hizmetine girebilmek, din ve âyin hürriyeti, hattâ hayat hakkından bile mahrum, getto denilen mahallelerde çok kötü şartlarda yaşarlardı. Mal-mülk edinme, tahsil, seyahat, matbaa kurma, gazete çıkarma hakkını hâiz değillerdi. Yahudilerin en serbest olduğu ülkelerden Avusturya‘da Yahudilere şehirlere yerleşme, bazı sanatları icra etme ve Cizvit üniversiteleri dışındaki üniversitelere gidebilme hakkı, biraz da Fransa ihtilâlinin endişesiyle, 1792 tolerans beratı ile tanınmıştı. Bu kısıtlamaları Osmanlılar tasavvur bile edemezdi.

Yahudilikte mâbedlerin hizmetine bakan, dini öğreten, ibâdetleri yöneten hahamlar (kohen/rabi) Hazret-i Hârun soyundandı. Toprakları olmadığı için, maişetlerini diğer kabileler karşılardı. Yetmişler Meclisi (Yeşiva/Sanhedrin) hahambaşının reislik ettiği en yüksek dinî mercidir. Çok eskiden kullanılamayacak kadar eskiyen dinî metinler imhâ edilemediğinden, Yahudi mâbedlerinde knesset adında bir odada saklanırdı. Knesset, Yunanca sinagog (toplanmak) sözünden gelir. Araplar da havralara kenîse der. Türkler, İbrânîce havra demeyi tercih etmiştir. Şimdi İsrail parlamentosuna da knesset deniyor.

Ruhban sınıfı bulunmadığı için, Osmanlı ülkesinde tek hahambaşı yoktu. Irk, eyâlet, hatta şehir orijinine göre ayrılmış her cemaat (kehillah), kendi seçtiği ve merkezden berat verilen hahambaşısına tâbi idi. Her cemaatin kendi hahamı, havrası, mektebi, muallimi, mahkemesi, mezarlığı, hastanesi vardı. Haham, bet-din denilen ruhânî mahkemenin başıydı. Nişan, evlenme, doğum, sünnet, cemaate kabul, cenaze, hayvan kesimi gibi seremonileri yönetirdi. Vergilerin toplanıp hükûmete tesliminden mesuldü.

ETME BULMA DÜNYASI

Öteki gayrimüslim gruplar Yahudileri hep aşağı görürdü. 1865 tarihinde Hahamhâne Nizamnâmesi neşredilerek, statüleri diğer milletlere paralel tanzim olundu. Öyle ki Rumlar “Yazıklar olsun Osmanlıya, bizi Yahudilerle beraber etti. Biz İslâm’ın üstünlüğüne râzı idik!” demiştir. Mamafih bu devirde diğer milletler gibi Avrupa’dan himâye göremediler. 1844‘de 35 milyon 350 bin kişilik Osmanlı nüfusunun 170 bini; nüfusun 20,9 milyon olduğu 1905‘te 256 bini; nüfusun 18,5 milyona düştüğü 1914‘de 187 bini Yahudi’dir. XX. asır başında nüfusun % 1.1 Yahudi idi. Nüfus değişiklikleri, çeşitli toprak kayıpları ve göçler ile alâkalıdır.

Bütün bu müsâmaha ve rahatlığa rağmen, Yahudiler arasında Filistin’de devlet kurmak isteyen bir grup (Siyonist), bu emellerine engel olan Sultan Hamid‘i tahttan indirmek üzere İttihatçılara yardım etti. Yunan isyanı ile Rumlar gözden düşünce, Yahudiler ön plana çıkmayı umarken, Anadolu’nun her yerinde sanat sahibi Ermeniler sermaye birikimleriyle ön sıraya yerleşiverdi. 1915’te Ermeniler sürülünce ekonomi tamamen Yahudi sermayesinin eline geçti. Rivayete göre Ermenileri sürmesi için hükûmeti kışkırtan bunlardı. Nitekim meşhur banker Emanuel Karasu hem Sultan Hamid’e hal kararını tebliğ eden heyetin reisi; hem de tehcir kararını veren Talât Paşa’nın bankeri idi. 1940’larda yıldızı sönen Anadolu Yahudilerinin çoğu, hükümetin antisemitik icraati sebebiyle paralarını ceplerine koyarak 1948’de kurulan İsrail‘e göçtü...




İsrail, bir milletin acıları pahasına bir vatan sahibi olmak istiyor. Ama yıldırma siyasetiyle koca bir halkı yok etmek mümkün olmadığı gibi, ıztırap üzerine kurulan saadet de uzun ömürlü olmaz. Bunu en iyi tarih boyunca çok acılar çeken Yahudilerin bilmesi beklenir.

Almanya’da Naziler 1933’te iktidara geldi. Atatürk Almanya’ya soğuk baktığı ve beynelmilel politikada İngiltere’nin yanında yer alınmasını düşündüğü halde, Türkiye’de öteden beri Alman taraftarı güçlü bir ekip vardı. Başını başvekil İsmet İnönü‘nün çektiği bu ekip, CHP’ye de hâkimdi. Naziler başa gelince, hemen Türkiye’de de Yahudi aleyhtarı bir hava esmeye başladı. Hükûmet sefaretlere Yahudilere vize vermemesi talimatını yolladı. Halbuki tarafsız olduğu için, İspanya ve İsviçre ile beraber Türkiye Yahudilerin kaçabileceği ender kapılardandı.

BİZİ ÖLDÜRÜN, GÖNDERMEYİN
1939’da 860 Yahudi mülteci taşıyan Parita gemisi İzmir’e sığındı. Yolcuların “Bizi öldürün ama geri göndermeyin” çığlıkları arasında iki polis motoru gemiyi İzmir’den çıkardı. Ertesi sene Romanya’nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul’dan geçmek isteyen 40 kişilik Salvator teknesi de karaya çıkarılmadı. Silivri açıklarında fırtınadan battı ve 219 yolcusu boğuldu. Kurtulanlardan 63’ü geri gönderildi. Kalanı başka bir gemiyle Filistin’e ulaşabildi. Ölüler soyulduktan sonra Silivri’ye gömüldü. Geçenlerde İsrail mezarları ülkesine nakletti.
Bu faciadan sonra hükûmet azami 4500 mülteci kabulüne izin verdi. Ancak aynı sene ülkedeki bütün gayrimüslimler enterne maksadıyla tekrar askere alındı. Terhis olunanlar Varlık Vergisi felâketiyle karşılaştı. Ödeyemeyenler Aşkale’ye sürüldü. 18 Haziran 1941’de Türk-Alman Dostluk Anlaşması imzalandı. Alman taraftarları bayram ediyordu. Türkiye, Alman istihbarat faaliyetlerinin merkezi olarak Nazilere hizmet veriyordu.

Struma gemisindeki yolcular “Bizleri kurtarınız!” yazılı beyaz bir bayrak açmasına rağmen Karadeniz’e geri gönderilmekten kurtulamadı.

STRUMA FACİASI
15 Aralık 1941’de İstanbul sularında bir gemi görüldü. Struma adlı bu gemi 300 çocuk ve 200 kadın olmak üzere 769 Yahudi mülteci taşıyordu. Naziler Romanya’da 4000 Yahudi’yi katledince, ülkedeki Yahudiler kaçmaktan başka çare bulamadı. Panama bandıralı bir Bulgar gemisi imdada yetişti. 74 yaşındaki Struma, 100 yolcu kapasiteliydi. Geminin ilanlarında Queen Mary transatlantiğinin resmi kullanılmış ve yolculardan 1000 $ ücret alınmıştı. Gemiye binerken polisler üzerlerindeki kıymetli şeyleri de aldılar. Gemiye binince kandırıldıklarını anlamasınlar diye acente esas geminin açık sularda beklediğini söyledi. Gemide sadece bir tuvalet ve dört lavabo vardı. Su denizden alınıyordu. Üç günde bir çay ve yiyecek olarak herkese bir portakal ile biraz fıstık ve şeker dağıtılmıştı. Portakal sandıkları yakılarak ısınılıyordu. Cankurtaran ve can yeleği kâfi mikdarda değildi. Yangın söndürme ve telsiz çalışmıyordu. Aydınlatma motoru ârızalıydı.
İstanbul Boğazı’na gelindiğinde geminin motoru çatladı. Gemi Sarayburnu açıklarına demirledi. Gemiden ayrılmak ve resmî va-zifeliler dışında kimsenin çıkması yasaklandı. İstanbul Yahudileri bin bir zorlukla hükûmetten izin alıp 10 gün sonra gemiye yiyecek götürebildi. Kaptan yolcuları indirip Bulgaristan’a dönmek istiyor; İngiltere ise işgali altındaki Filistin’e gelecekler için kota koyduğundan, yolcuları göndermemesi için Ankara’ya baskı yapıyordu. İngiltere sadece 28 çocuğa izin verdi. Ama Ankara İngiltere’yi zora sokmak maksadıyla bunların inmesini kabul etmedi. Böylece 62 gün geçti. Gemiye Karadeniz’e çıkma emri verildi. Yolcular güverteye “Yahudi mülteciler” yazılı bir pankart ve “Bizleri kurtarınız!” yazılı beyaz bir bayrak açınca, 200 polis gemiye çıkarak tekme tokat güvertedeki yolcuları ambara kapattı. Geminin çıpası kesilerek Karadeniz’e çekildi. Yolcular gemi uzaklaşırken “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti! Kurtarın bizi!” yazan beyaz bir çarşaf açtılarsa da artık nafileydi.
Gemi Boğaz’dan 23 mil açığa çıkmıştı ki 24 Şubat 1942 gecesi bir Sovyet denizaltısı tarafından batırıldı. Gemiyi bir daha mülteci gelmesini önlemek üzere Türklerin batırdığı da söylendi. Nitekim kurtarma çalışması yapılmamıştı. Geminin mayına çarptığı da rivayet olundu. Yolcuların bir kısmı patlama ile, bir kısmı da soğuk sularda donarak öldüler. 769 yolcudan sadece 19 yaşındaki David Stoilar‘ın kurtulduğu anlaşıldı. Genç ilk geceyi fenerde istirahat ederek geçirdi. Sonra askerî hastaneye götürülerek burada bir hücrede üç gün polis nezâretinde tutulup sorguya çekildi.
Gemiden başka kurtulanlar da vardı. Gemi Karadeniz’e açılmadan Mobil’in Romanya müdürü Martin Segall ile eşi ve iki çocuğu Vehbi Koç’un tavassutu sayesinde karaya çıkarılmıştı. Bir de kanama geçiren hamile bir kadın, Balat Yahudi Hastanesi’ne yatırılmıştı.
Hükûmet faciadan sorumlu olmadığını, kanun dışı yollardan ülkeye girmek isteyenleri engellemekten başka bir şey yapmadığını açıkladı. 1943’de Nazilerin işgalindeki Bulgaristan‘dan kaçan ve Filistin’e gitmek isteyen 20 bin Yahudi geri çevrildi. Yunanistan Yahudileri de Nazi işgali müddetince Türk hükûmetinin kuracağı bir kampta yaşamayı teklif ettilerse de, Ankara reddetti.


Sturma'daki yolcular

KARABORSADA SATILAN VATANDAŞLIK VESİKALARI
Harb esnasında yurt dışında yaşayan 3000 kadar Yahudi asıllı Türk vatandaşı “Kurtuluş Savaşı’na katılmamak” ya da “Beş yıldan
fazladır konsolosluğa uğramamak” gibi gerekçelerle vatandaşlıktan çıkarılmıştı. Bunlardan sadece 114 tanesinin Türkiye’ye gelmesine izin verildi ve böylece genositten kurtuldular. O sıralarda pasaport teslimi karşılığında konsoloslukların verdiği Türk vatandaşlık vesikaları karaborsada kapışılıyordu. Bununla beraber bütün harb müddetince Türkiye 17 bin Yahudi’nin Filistin’e göçüne izin verdi. 1990’larda Struma Faciası’nın dokümanter filminin çekilmesi ve dışişleri arşivinde araştırma yapılması kabul edilmedi. Bu Alman taraftarlığı İnönü’ye iktidarı kaybettirdi; halka ise demokrasiyi kazandırdı.



Osmanlı Devleti’nin kazandığı son zafer Tesalya Harbi de denilen 1313 (1897) tarihli Yunan Harbi’dir. Yunanlıların Girit’e taarruzu üzerine kopan harbde Osmanlı ordusu, Avrupalı askerî otoritelerin “Altı ayda geçilemez” dediği Termofil geçidini 24 saatte geçip Atina önüne gelmişti.

Sakarya ve Dumlupınar bir yana bırakılacak olursa, Osmanlı Devleti’nin kazandığı son harb, 1313 (1897) tarihli Yunan Harbi’dir. Tesalya Harbi adı da verilen bu harbden kimsenin fazla haberi yoktur. Mekteplerde bahsedilmez. Merasimi yapılmaz. Bu harb vesilesiyle yakılan meşhur Dömeke Türküsü bile Çanakkale’ye mâl edilir. Sebebi çok basit; bu harbi Sultan Hamid kazanmıştır da ondan. Sadece Yunan Harbi mi, Niğbolu, Mohaç, Preveze, hatta Malazgirt bile unutulmuştur. Bilmeyen Türk tarihini Çanakkale’den ibaret zannedecek. Halbuki Çanakkale büyük bir harb içinde lokal bir savunma muharebesidir. Mağlubiyeti engelleyememiş; hatta harbi geciktirerek kaybın faturasının ağır olmasında rol oynamıştır. Son zamanlarda sürekli ön plana çıkarılmasının sebebi, iktidarlarını resmen kaybedeli 100 yıl geçmesine rağmen, bazılarının şahsında hâlâ varlığını sürdürmeye çalışan İttihatçı zihniyete sunî bir şeref pâyesi kazandırmak arzusudur. 250 bin kayıp verilen, en güzide vatan evlâtlarının toprağa düştüğü bir zafer! “Çanakkale’de destanlar yazdığı” için milletin Enver Paşa ve arkadaşlarına borçlu olduğuna inananlar bile vardır. Herkes bunların bütün bu belâları milletin başına açıp, sonra da “Tavşana kaç! Tazıya tut!” hesabı belâyı savmak için biraz uğraşarak kahraman kesildiklerini bilmez değildir.




SULH HAYIRLIDIR

Harbin sebebi Yunanlıların Osmanlı topraklarına taarruzudur. 19. asır başlarında istiklâlini kazanan Yunanistan, kuzeye doğru genişletme hevesinde olmuştur. Bunu yaparken de Rusya’yı hep arkasında bulmuştur. 1864’te Yedi Adalar‘ı, 93 Harbi’nin ardından da Tesalya‘yı elde etti. 1890 senesinden beri el altından tahrik edip ayaklandırdığı Girit‘e 1897 Şubat’ında asker çıkardı. Ahalisinin ekseriyeti Hristiyan olan Girit’te o zaman muhtar bir idare vardı. Rumlar ve Müslümanlar adanın idaresinde müştereken söz sahibi idi. Yapılacak bir muharebede gâlip gelse bile Avrupalıların rahat bırakmayacağını ve Yunanistan’ın Atina’dan idare edilmediğini bilen Sultan II. Abdülhamid işi sulh yoluyla halletmek istedi. Ama muvaffak olamadı.

17 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilân edildi. Edhem Paşa kumandan tayin olundu. Osmanlı ordusu hududu ihlâl eden Yunanlıları durdurup, hücuma geçerek meydan muharebesinden ziyade çete harblerine alışkın Yunanlıları perişan halde geri çekilmeye mecbur etti. Bilahare Osmanlılar harbin insiyatifini ele aldı. 23 Nisan’daki hücum üzerine Yenişehir (Larissa) ve Tırnova Osmanlıların eline geçti. Ertesi günkü Milonya Meydan Muharebesi‘nde Yunan ordusu tamamen bozuldu. Osmanlı ordusu Tırhala’ya geldiğinde şehri boşaltılmış buldu. Bu arada halk Atina ve Pire’de sokaklara döküldü ve hükûmet istifa etti. Yeni hükûmet harbe devam kararı aldı.

BOZGUNA UĞRATILDI

Bunun üzerine 5 Mayıs’ta taarruza geçen Osmanlı birlikleri, Prens Konstantin kumandasındaki 25 bin kişilik Yunan ordusunu yeniden bozguna uğrattı. Prens, kalan askerlerle Dömeke‘ye çekildi. Bu arada Epir cephesinde hücum eden Yunanlılar püskürtüldü. Avrupa devletleri araya girip Osmanlı hükûmetine sulh teklif etti. Padişah buna cevabını yaklaşan Kurban Bayramı‘ndan sonra vereceğini söyledi. Osmanlı ordusu taktik gereği geri çekildi. 13 Mayıs’ta Yunanlıların Garibova‘daki Osmanlı birliklerine taarruzu üzerine padişah mütârekeden vazgeçti. Edhem Paşa birlikleriyle çeşitli kollardan ilerledi. Müstahkem mevkilere yerleşmiş Yunan birlikleri sökülüp atıldı. Düşman askerleri mühimmatını geride bırakarak dağınık bir şekilde kaçmaya başladı.

Osmanlı ordusu, Avrupalı askerî otoritelerin “Altı ayda geçilemez!” dediği Termofil geçidini 24 saatte geçti. Antik çağda koskoca İran ordusunu 300 Ispartalı bu geçitte durdurmuştu. Osmanlı ordusuna Atina yolu açılınca telâşa kapılan Yunan hükûmeti istifa etti. Yunanistan, Rusya’yı aracı koydu. Rus Çarı II. Nikola telgrafla bizzat padişaha müracaat ederek sulh istedi. 19 Mayıs’ta harekât durduruldu. Böylece büyük kahramanlık destanları yazılan Tesalya Harbi Osmanlıların son zaferiyle bitti. Mamafih neticede padişahın korktuğu gerçekleşti. Osmanlı ordusu gâlip geldiği halde, zaferden istifade etmek şöyle dursun, ağır bir mâlî buhrana düştü; bir daha da belini doğrultamadı. Bu da Sultan Hamid’in sonunu hazırladı. Maaşlarını zamanında alamayan askerlerin hürriyet sloganıyla dağa çıkıp ilân ettirdikleri 1908 Meşrutiyeti ile Yunanistan cesaret bulup Girit’i topraklarına kattığını açıkladı. 1913 Balkan Bozgunu ile Rumeli’deki çoğu vatan toprağı gibi Tesalya ve Girit de resmen Yunanistan’a verildi. Böylece İttihatçılar Osmanlı Devleti’nin mezarcısı oldular.



Vaktiyle sakalsız ve bıyıksızlar adamdan sayılmazdı. Sakal rağbetten düştüğü zaman bile bıyık saltanatını korudu. Her bıyığın ayrı bir ismi ve raconu vardı.

Geçenlerde gazeteler başvekilin İsmet İnönü’yü bıyığından dolayı Hitler’e benzettiğini yazdı. İyi ama o zaman zaten badem bıyık pek moda idi. Kulağı az işitiyor diye de Beethowen’e benzetilecek değil ya! Bana kalırsa İnönü’nün Hitler’e daha çok benzediği hayli hususiyeti var. Dersim ve Varlık Vergisi vesilesiyle ayyuka çıkan faşistliği ve bilhassa Yahudi düşmanlığı mı, önce yenip sonra yenilmesi mi, tek parti diktatörlüğü mü, Führer’in Türkçesi olan Milli Şef unvanını taşıması mı desem!

BIYIĞA RAĞBET ARTIYOR MU?

Neyse biz bıyığa dönelim. CNN, bıyıklı erkeklerin son elli seneye nisbetle arttığını söylüyor. Daha evvel bıyık ve sakal dünyanın her yerinde erkekliğin sembolü sayılır; bıyıksızlık masonluk alâmeti görülürdü. 50’lerden sonra geylerin bıyığa rağbet etmesi üzerine millet ürküp bıyığı terk etti. Biz Türkler hâlâ bıyıklarımızla tanınıyor olsak da bizde bıyık bırakanların sayısı artık eskisi kadar değil. Osmanlılarda sakalsız ve bıyıksız, adamdan sayılmazdı. Din kaynakları erkeklerin bıyıkla beraber sakal bırakmasını, sakalının alt dudaktan bir kabza, bıyığının ise kaşları gibi olmasını şiddetle tavsiye eder.

Yavuz Sultan Selim ve Sultan Vahideddin dışında bütün padişahlar sakallıdır. Osmanlıların son zamanlarında sakal kırkını aşkın veya makam mevki sahibi Yahud ilmiyeden zâtlara inhisar eder olmuş; ama bıyık saltanatını sürdürmüştür. “Sultan Fatih gibi sakalımız yok ise de, bari Sultan Yavuz gibi bıyığımız olsun” diyenler çoktu. Bıyığa söğmek çok ağır neticeler doğururdu. Şimdi erkekler pırıl pırıl yüzleriyle piyasada boy gösteriyor. “Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık; ikisi de yok şimdi, tükürebildiğin kadar tükür!” sözü artık bu devrin terânesi olmuştur.

HER BIYIĞIN BİR İSMİ VAR

Sakal gibi bıyığın da çeşitleri vardı. Ahmed Rasim Bey bunları, pis bıyık, yastık bıyık, karanfil bıyık, pos bıyık, pala bıyık, akrep kıskacı, dudak örten, keçiboynuzu, kırpık bıyık, fırça bıyık, tavşan bıyık, tek bıyık... diye sayar da karanfil bıyığı beğenir. Uçları fırça gibi hafif yukarı kalkık bıyığa karanfil bıyık denirdi. Bu oluşundan kıvırcık bıyıktır. Üst dudak açıktadır. Şairler, kalem kâtipleri karanfil bıyık bırakırdı. Bu asır başlarında gençler arasında pek moda idi. Son halife Abdülmecid Efendi ile gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ın bıyığı böyle idi.

Yavuz Sultan Selim’in bıyığına yastık bıyık denirdi. Harbde düşmana korku salmak için erkeklerin bıyığını uzatması tavsiye olunurdu. Yeniçeri zâbitleri de böyle bıyık bırakırdı. Pala bıyık kabadayıların rağbet ettiği bıyıktır. Alt dudak kenarı kırpılıp üstü öylece bırakılır; uçları burularak sivriltilip dört beş parmak yanaktan dışarı çıkarılır. Bunun incesine burma bıyık denirdi. Esnafın rağbetiydi. Dolu dolu dudağın iki tarafa yayılana pos bıyık denirdi. Yastık bıyığın alttan az, üstten derin alınıp uçları ağız kenarından aşağı biraz sarkanına kaytan bıyık denirdi. Orta halli gençler kaytan bıyıklıydı. Nitekim “Olmaz ne çare o nişanlıdır; Kaytan bıyıklı delikanlıdır” diye türküsü vardır. Babayâni ve kalenderler pos bıyık bırakırdı. Üst dudak ve ağzı örten Bektaşi bıyığı bunun bir çeşididir. Filozof Rıza Tevfik ile Tamburi Cemil Beylerin ve Dr. Besim Ömer Paşa’nın bıyığı böyle idi. Bununla güya dünyaya ehemmiyet vermiyormuş gibi görünülürdü. Yemek yerken suyu bulaşır, pilav yerken taneleri asılı kalırdı. Seyrek, adeta üç numaraya vurulmuş gibi kısa bıyığa pis bıyık denirdi. Posbıyığın tersi olduğu için kedi (pisi) bıyığına benzeterek bu isim verilmiştir. Pis bıyık kimsenin elinde değildir ve umumiyetle alay mevzuudur.

Hitler’in bıyığı badem bıyık bize bugün gülünç gibi geliyor ama 30’lu yıllarda badem bıyığı olmayan erkek neredeyse yok gibiydi. Bunun iki tarafa hafifçe uzatılanına kelebek bıyık denirdi. Necmeddin Erbakan‘ın bıyığı böyleydi. Bilhassa 20’li yıllarda kibar ve muhafazakâr beyler rağbet ederdi. Bıyık düzeltmek görünüşüne dikkat eden beyler için mühim bir işti. İnce makaslarla bıyığı alttan almak, üstten düzeltmek, tarayıp yağlamak vazgeçilmez bir alışkanlıktı. Çapkınlar, bıyık uçlarını burarken bir yandan da gözlerini süzerdi.


KAYZER BIYIĞINI UNUTMAMALI

Alman Kayzeri’nin iki ucu süngü gibi yukarıya kalkık bıyığı bizde Enver Paşa ve bazı İttihatçı zâbitlerce taklit edilmişti. Muhafazası çok zordu. Gece pomatlanıp, yağlanıp, uçları bezle karyolanın başına bağlanır; gece hiç hareket etmeden sırt üstü yatılırdı. Ahmed Hikmet (Müftüoğlu), Yeğenim adlı hikâyesinde bunu gülünç bir şekilde tasvir eder.

Refik Halid Bey anlatıyor: Sultan Hamid zamanında erkekte bıyık merakı son haddine varmıştır. Maşa ile kıvrılır, briyantin ile yağlanır, cendereye konup kalıplanır, bir tek kılı beyaza uğrasa matemi tutulur. Bu devirde hâlâ “Seni tutar bıyıklarını tıraş ederim!” tehdidi tesirlidir. “Eğer dediğim çıkmazsa, bıyıklarımı tıraş eder, halkın içinde gezerim” sözü de en büyük şart ve teyitlerden bir tanesidir. İnsan kendisini rüyada bıyıkları tıraş edilmiş görse, haykıra haykıra uyanır ve o korku ve hicâbın (utancın) tesiri altında günlerce heyecanlı ve sersem dolaşır. Matruş (tıraşlı) bir İngilize benzemeye, böyle bir çehre ile gezmeye yüz, surat ister.”

Bir ara Douglas bıyığı moda olmuştu. Dudağın üzerinde ince bir şerit hâlindeydi. Aktör Douglas Fairbanks moda etmişti. Amerika’da bıyığa konulan ilk isimdir. Clark Cable ve bizde Ayhan Işık bıyığı da bunun gibidir. Bizim çocukluğumuzda solcu, ülkücü, hoca bıyığı gibi ideolojik bıyık tipleri teşekkül etmişti.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter