Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Haftalarca Muhteşem Yüzyıl konuşuldu. Herkesin merakı şuydu: Avrupalıların Muhteşem Süleyman dediği tarihin en meşhur şahsiyetlerinden Kanuni Sultan Süleyman ve zamanı acaba hakkıyla tasvir edilebilecek mi?

Tarihî filmlerin tarihi sevdirerek öğrettiğine şüphe yok. Bu işte en ileri olan da bence İngilizlerdir. 1950’lerde parlak Hollywood prodüksiyonlarını da yabana atmamak lâzım. Biz maalesef bu hususta geriyiz. Geçenlerde çok konuşulan Muhteşem Yüzyıl dizisine de bu cihetten bakılacak olursa söylenecek bazı şeyler var. Günlerdir hakkında o kadar konuşuldu ki seyredince bir bardak suda fırtına koparıldığı hissine kapılıyorsunuz. Ama menfi reaksiyon gösterenleri de mazur görmek lâzımdır. Senelerdir Osmanlılar hakkında öyle şeyler yazılıp çizildi ki, insanlar ister istemez endişeleniyor. Mamafih film yapımcıları bundan memnun olsa gerek. Reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler. Dizide çok şükür ideolojik bir hava sezilmiyor. Hatta tarihe alâkayı arttırmaya yardımcı bile olabilir. Namazı ile, duası ile, güçlü karakteri ile, zengin iç dünyası ile yerinde bir Kanuni Sultan Süleyman portresi çizilmeye çalışılıyor.

Bir kere dekor ve kostümlere diyecek bir şey yok. Bu bakımdan Tudors dizisinden geri kalmıyor. Ancak senaryo ve diyaloglar zayıf. Tempo ağır. Daha çok dokümanter filmlerin drama kısımlarına benziyor. Çok muvaffak şahıslardan seçilmiş başrol artistleri, diziye uymamış. Uzun boylu, uzun boyunlu, elâ gözlü, zayıf ve o tarihte 26 yaşında bir genç olan Kanuni Sultan Süleyman rolünü, yüz hatları sert, yapılı, mavi gözlü kırkında bir karakter artisti oynuyor. Çok güzel yüzlü, mağrur Makbul İbrahim Paşa rolü, romantik komedilere yakışan sevimlilikte bir aktöre verilmiş. Hafsa Vâlide Sultan gibi çekik gözlü ve hanım hanımcık bir şahsiyete Nebahat Çehre uymamış. Bunları geçelim.

Dilimizi nasıl biliyor?

1) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktıktan sonra babasının nedimi Hasan Can’la görüşüyor. Enderun muallimlerinden, âlim ve sanatkâr Hasan Can burada 60’lı yaşlarda ezik memur tipleriyle tanınan bir aktör tarafından canlandırılıyor. Halbuki bu tarihte 30 yaşında idi. Hasan Can’in oğlu Hoca Sadeddin Efendi meşhur eseri Tâcü’t-Tevârih’te böyle bir konuşmadan bahsetmez. Film için kurgulandığı farzedilse bile, babasının ölüm döşeğinde kendisini sorup sormadığına dair Kanuni’nin suali üzerine Hasan Can “Sürekli sizden bahsederdi” demesi de tarihe aykırıdır. Tâcü’t-Tevârih Yavuz Sultan Selim’in ölüm döşeğini anlatır ama bundan hiç bahsetmez.

2) Hafsa Vâlide Sultan saraya yeni gelen Hürrem Sultan’la kendi dilinde konuşuyor. Bir kaç sahne sonra Hürrem Sultan birine "Dilimizi nasıl biliyor?" diye sorunca "Kırım hanının kızıdır da ondan" cevabını alıyor. O devirde Kırım yarı müstakildir, Rusya ile münasebeti de harb üzerine kuruludur. Kırım’da Rus tesiri bahis mevzuu değildir. Hafsa Sultan’ın Rusça veya Ukranca bilmesi beklenmez.

3) Padişah İbrahim Paşa’yi hasodabaşı yapınca, bir vezir "Bu dönmeyi nasıl hasodabaşı yapar" diye sızlanıyor. Has Oda ve hatta Enderun’un tamamı zaten köle ve devşirmelerden müteşekkildir. Hal böyleyken bir vezirin bu sözü etmesi abestir. Üstelik İbrahim Paşa devşirme değil, 6 yaşında esir edilmiş Rum asıllı bir köle idi. Sonradan ailesini getirtti. Hepsi Müslüman olup Osmanlı hizmetine girdiler.

4) Bir sahnede askerler "Cülûs bahşişimiz verilecek" diye seviniyorlar. Askerlere bakıyoruz, en genci 45-50 yaşında hımbıl adamlar. O yaşta kimse orduda kalmaz.

5) Cafer Ağa idam edildikten sonra Venedik elçisi geliyor ve biri onun idamı kaçırdığını söylüyor. Bir kaç sahne sonra başka biri "Venedik elçisi de idamdaydı, ödü patlamıştır" diyor. hangisi doğru? Üstelik idam böyle ulu orta yerde değil, balıkhanede yapılırdı.

6) Dizinin başından sonuna "sultan" kelimesi defalarca kullanılırken, "padişah" kelimesi hiç kullanılmıyor. Hakikat böyle değildir.

İngiltere’yi kim takar!

7) Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk işi divan toplantısına katılıp bazı kararlarını açıklamak oluyor. Sultan Fatih’ten itibaren padişahlar divan toplantısına katılmaz, belki kafes arkasından dinlerdi. Kanuni Sultan Süleyman’ın katıldığına dair hiç delil yoktur. Ama katılmadığına dair delil vardır.

8) Padişah divan toplantısında Cafer Ağa’nin muhakeme edilmesini emrediyor. Bir kaç sahne sonra bir münâdi padişahın Cafer Ağa’nın idamını emrettiğini söylüyor. Hangisi doğru?

9) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken Alman imparatoru Şarlken ve Fransa kralı Fransuva’nın mücadelesi için "Bakalım kim kayzer olacak?" meâlinde bir söz ediyor. Burada kayzer kelimesinin kullanılmasının doğru olup olmadığı bir yana, bu cümleyle padişah ne demek istemektedir, anlaşılır değildir. Kayzer Roma imparatoru için kullanılır. “Benim rakibim Şah İsmail değil, Şarlken, François, Heny Tudor” derken, İngiltere o zaman Avrupa’nın büyük devletleri arasında bile değildi. Şah İsmail de zaten sığındığı ininde 6 sene sonra öldü.

10) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken "Venedik dükü" diyor. Bunun doğrusu "Doç" olacaktır. Doç’un İngilizcesi dük’tür. Mânâsı da başkadır.

11) Dizide Yavuz Sultan Selim oğluna Rodos’u almak üzere kalyonlar yaptırmayı vasiyet ediyor. Halbuki denizcilik tarihine kalyonun girişi bu tarihten bir asır sonradır. Yani o zaman ortada kalyon diye bir gemi sınıfı yoktu.

12) Yavuz Sultan Selim vefat etmiş. Ortada bir matem var. Bir yanda havai fişekler atılıyor, bir yanda padişah eğlence tertib ediyor. Olacak iş değil.

Harem bir mektepti, eğlence yeri değil!

13) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığı tarihlerde Topkapı Sarayı'nda bir harem dairesi yoktu. Sultan Fatih’in sarayı, İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerde idi. Eski Saray diye bilinir. Halkın Topkapı Sarayı dediği Yeni Saray ise devlet ofislerinin bulunduğu yerdi. Padişah akşamları yatmak için Eski Saray'a giderdi. Topkapı Sarayı harem dairesi Sultan Kanuni’nin torunu Sultan III. Murad devrinde kurulmuştur.

14) Bir sahnede Hurrem Sultan’ın ailesinin intikamını almak üzere saraya giren bir kadın intibaı uyandırılmış ki çok yanlıştır. Ailesinin öldürüldüğü bilinmiyor. Muhtemelen esir edilmediler. Hurrem Sultan, saraya 12 yaşlarında girdi. O zaman Kanuni Sultan Süleyman padişah değildi. Çok güzel değildi ama zekâsı ve sempatikliği ile temayüz etti. Hurrem (sevimli) ismi bu yüzden kendisine verildi. Şiirler yazan, edebiyat, dikiş-nakış, musiki bilen entelektüel bir hanımdı. Hurrem Sultan hataları ve zaafları bir yana, Kanuni Sultan Süleyman gibi herkesin övdüğü bir cihan padişahının gönlünü kazanmış; kocasına destek olmuş; hayır hasenatıyla kendisini sevdirmiş bir şahsiyettir. Kocasının sevdiği kadınlar kıskanılır, iftiraya uğrar.

15) Harem bir mektepti, eğlence yeri değildi. Hıristiyan kız haremde kalamaz. Hepsine yeni isim verilir. Hiçbiri Hıristiyan ismiyle anılmaz. Hurrem Sultan’ın ikide birde bakıp imrendiği gözdeler balkonu başka bir âlem. Filmlerde tasvir edilen kibar randevuevlerini andırıyor. Balkonda mânâsızca salınan şuh bir sürü kadın. Gerçeği aksettirmiyor. Padişah, şatafatı, güzel yaşamayı severdi. Ama zannedilenin aksine kadınlara düşkün değildi. Dört hanımı vardı. Hürrem’den sonra da kimseye iltifat etmemiştir. Fevkalâde prensipli, protokole çok bağlı, aynı zamanda pek zarif bir zât idi.

16) Padişahı eğlendirecek cariyeleri hasodabaşı seçiyor. Hasodabaşı hareme bile giremez. Cariyeler saraya alındığında haremin mutfak, kiler, hamam, hastane gibi muhtelif kısımlarına ihtiyaca göre dağıtılır. Zeki ve güzel olanları vâlide sultan dairesine alıp yetiştirir. Padişaha takdim eder. Bunlar padişahın cariyesi olduğundan hepsi nikâhlı zevce statüsündedir. Câriyelerin örtünmesi dinen farz değildir. Haremde zaten herkes başı açık dolaşabilir. Zaten erkek sinek bile hareme giremez. Ama Osmanlı terbiyesi muayyen şekilde kapalı giyinmeyi icab ettirir. Bilmeyen, haremdekiler niye tesettüre uymuyor diye sorar!

17) Haremde bir kız serkeşlik yaparsa, bir gün tutmaz, saraydan çıkarırlar. Hurrem de karnı sıcak yemek gördü diye sevinmiştir. Ülkesinde kalsaydı belki de acından ölürdü. Mendil atma, padişaha bağırma, kucağına düşme gibi hafiflikler haremde yoktur. Hele dizide cariyelerin dansı tamamen uydurmadır. Düğünde dernekte oynamak vardır ama Osmanlı eğlence telâkkisi bu değildir. Oryantal dans bize son yıllarda gelmiştir. Bunları bilmeyenler, padişahı gayrımeşru münasebet içinde zannedecek.

Kafe gençliği Türkçesi

19) Padişah ve devlet adamları ekseriya, Hasodabaşı İbrahim Paşa ise dizinin hemen her sahnesinde başı açık geziyor. Bu mümkün değildir. Resmiyette kavuk, evde ise işlemeli takke giyilir. Şarkta başı açık durmak çok ayıptır. Üstelik devlet adamları arasında sakallı kimse neredeyse yok. Bunlar süklüm püklüm halleriyle daha çok köy ihtiyar heyetine benziyor. Hele uzun saçları, kirli sakalıyla genç bir adam, kaptan-ı derya Cafer Ağa rolüne hiç yakışmamış.

20) Dizide kullanılan Türkçe bugün kafe gençliğinin kullandığı Türkçeye çok benziyor. Evet, ağdalı Osmanlıca kullanılsın denemez ama madem ki bu bir “dönem dizisi”, o halde Hatırla Sevgili kadar herkesin bildiği eski kelimeler kullanılmalıydı. Şu haliyle çok itinasız duruyor.

Türkiye’de yıllarca sanat ciheti zayıf, tarihî gerçeklere aykırı, hatta koyu ideolojik filmler yapıldı ve romanlar yazıldı. Seneler boyu tarih öğretilmedi, kültür anlatılmadı. Nesiller bir öncekinden o kadar kopuktur ki, ne lisanını anlar, ne terbiyesini bilir, ne dünya görüşünü çözebilir. Bir yandan mekteplerdeki sıkıcı tarih dersleri, bir yandan da bu ideolojik film ve romanlar insanları tarihinden soğuttu. Şurası memnuniyet vericidir ki, insanlar artık hâdiselere daha nötr bir havayla yaklaşılıyor. Ancak tarihî hâdiseleri doğru bilmek yetmiyor; analize de ihtiyaç duyuluyor. Bu da fıkıhtan tasavvufa, edebiyattan sosyal hayata kadar İslâm-Osmanlı kültürünü iyi bilmeyi gerektiriyor. Burada hassas davranarak, zamanla hiç menfi reaksiyonla karşılaşmadan reytingi yüksek, ama aynı zamanda bilgilendiren, tarihe yönlendiren ve tarihi sevdiren filmler, romanlar yapılacağından ümitliyiz.



Yeni dünyanın 7 harikasından biri seçilen Tac Mahal dillere destan bir aşk hikâyesinin mahsulüdür. Hindistan’daki Müslüman Türklerden kalma bu emsalsiz eseri dünyanın her köşesinden sayısız insan gezer de, çoğu hikâyesini bilmez.

Hindistan’a İslâmiyeti Türkler getirdi. Burada muazzam bir devlet kurdular. Emir Timur’un torunu Bâbür, şansını denemek üzere Kâbil’den dedesinin vaktiyle işgal ettiği Hindistan’a yürüdü. Az bir kuvvetle burada yerleşti ve insanlığa emsalsiz eserler hediye eden muazzam bir imparatorluk kurdu. Bâbürlü hükümdarlarının herkesçe bilinmeyen ve doğrusu güçlü asker hüviyetlerinden de beklenmeyen bir hususiyeti vardır. O da hanımlarına duydukları emsalsiz bağlılıktır. İşte 2007’de yeni dünyanın yedi harikasından biri seçilen ve UNESCO dünya kültür mirası listesinde yer alan Tac Mahal de böyle romantik bir aşkın mahsulüdür. Niçin romanı yazılmaz, filmi yapılmaz, doğrusu anlaşılacak gibi değildir.

İnsanlar ikiye ayrılır…

İngiliz Lordu Edward Lear, “İnsanlar ikiye ayrılır: Tac Mahal’i görenler ve görmeyenler” demiş. Tac Mahal, Hindistan hükümdarı Hürrem Şah Cihan’ın çok sevdiği zevcesi Ercümend Banu-Begüm Mümtaz Mahal için Agra şehrinde yaptırdığı bir türbedir. Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve güzel âbidedir.

Mümtaz Mahal’in babası Âsaf Han, Karakoyunlu Türkmenlerinden İranlı bir vezirdi. Ancak Şiîliği terk edip Sünnî olmuştu. Vaktiyle soylular yaptıkları el işlerini Mina Pazar denilen bir kermese götürüp satar ve parasıyla hayır işlerlerdi. O zamanlar şehzâde olan Şah Cihan, anne tarafından akrabası 20 yaşındaki Mümtaz Mahal ile burada tanıştı. Güzellik ve zekâsına hayran oldu. Tarihin en büyük aşklarından birisi burada doğdu. Evlilikleri 20 sene sürdü. Bu zaman zarfında Şah başka kadına bakmadı. 14 çocukları oldu. 7’si yaşadı. Mümtaz Mahal sonuncuyu doğururken vefat etti. Çocuk doğururken ölen kadınlar Hind kültüründe muhterem kabul edilir.

Bu elim hâdise Şah Cihan’ı mahvetmeye yetti. Şah’ın gözü dünyayı görmez oldu. Sevgili zevcesi için Yamuna Nehri kıyısında bir türbe inşa ettirmek üzere İstanbul’dan mimar istedi. Mimar Sinan’ın talebesi ve Sultanahmed Câmii mimarı İsa Efendi gönderildi. 1632’de temeli atılıp günde 20 bin işçi çalışarak 22 senede tamamlandı. Racistan’dan gelme şeffaf mermer iç duvarlar, yakut, safir, pırlanta, zümrüt, akik, firuze, sedef ve inci ile süslendi. Türbenin iç ve dış çevresine Yâsin Sûresi mermerin içine siyah mermer hakkedilerek yazıldı. Köşelere zelzelede yıkılırsa binaya zarar vermesin diye dışa doğru eğik dört minare eklendi. Türbenin giriş kapısı 33 m. yekpare mermerdir. Solda zarif bir câmi, sağda bunun simetriği mihmanhâne (misarfirhane); havuzlarla bezeli bahçe ve kırmızı taştan muhteşem dış kapı insanı büyülemektedir. Sömürge devrinde açgözlü bir İngiliz Vâlisi bu muhteşem binâyı satışa çıkardıysa da, borsadaki kriz sebebiyle alıcı bulamamıştı.

Şah Cihan, kendisi için de Tac Mahal’in yanına siyah matem renginde bir benzerini yaptırmak isteyince, hazineyi büyük masraflara sokacak bu teşebbüsü engellemek üzere oğlu Âlemgir Evrengzib kendisini tahttan indirip Agra Kalesi’nde ikamete mecbur etti. Şah Cihan hiç itiraz etmedi. Ömrünü, sekizgen şekli sebebiyle Müsemmen Burç denilen odada kimseyle görüşmeksizin Tac Mahal’i seyrederek geçirdi. Ölüm döşeğinde de önüne ayna koydurarak Tac Mahal’i seyretmeye devam etti. Vefat edince zevcesinin yanına gömüldü. Şimdi iki âşık sesin yedi kere yansıdığı bir odada ebedî uykularını uyuyor. Âlemin yedi köşesinden gelen sayısız ziyaretçi de bu mümtaz aşkın iki kahramanını anıyor. Bütün dünya, 4 asır evvel ilim, duygu, emek ve bilgelikle inşa edilen bu muazzam eserin karşısında hayranlıkla eğiliyor.

Ah şu Bâbürlü erkekleri…

Bâbür Şah’ın burada anlatılması gerekmeyen bir aşk hikâyesi vardır. Çok büyük riskleri göze alarak evlendiği zevcesi Masume Begüm’ün çocuk doğururken ölümüne çok üzülmüştür. Oğlu Hümâyun Şah’ın böyle bir aşkla sevdiği zevcesi Hamîde Begüm, kocası için Delhi’de muazzam bir türbe yaptırmıştır. Oğlu Ekber Şah’ın hanımına bağlılığı ise pek iç açıcı değildir. Ekber Şah, müttefiki Racput racasının kızı ile evlendi. Sonra bu Hindu kızının öyle tesiri altına girdi ki dinini terk ederek başka bir din kurdu. 40 sene işkence çeken Müslümanlar, ölümüyle rahat bir nefes aldı. Ancak ümit bağladıkları oğlu Selim Cihangir, onları sukutu hayale uğrattı. İran asıllı vezirinin Şiî kızı Nurcihan Begüm ile evlendi. Kadın müstesnâ güzelliği, zekâ ve zarafeti ile Cihangir’i büyüledi. Sünnîliği müdafaa ettiği için meşhur mutasavvıf İmam Rabbânî’ye karşı kocasını kışkırttı. Zayıf karakterli Cihangir, karısına uyup her şehirdeki halifeleri vasıtasıyla nüfuz kurduğu gerekçesiyle kendisini üç sene hapsetti.

Cihangir’in oğlu Hürrem Şah Cihan’ın dillere destan aşk hikâyesi ise hepsinden meşhurdur. Şah Cihan, İmam Rabbânî’yi severdi. İcraatını tasvip etmediği babasını tahttan indirebilmek için hocasından yardım istedi. “İsyan etme, az sonra baban ölecek, taht sana kalacak” buyurdu. Öyle oldu. Zamanında herkes rahat nefes aldı. Dehâ sahibi Şah, şehirler kurdu, çok muazzam eserler yaptırdı. Ancak biri vardır ki bugün dünyada en çok bilinen ve ziyaret edilen yerlerdendir: Tac Mahal. İmam Rabbânî’nin oğlu Şeyh Masum’un müridi ve büyük bir fıkıh âlimi olan sağlam karakterli Âlemgir Şah ile haleflerinin böyle bir meyli doğrusu bilinmiyor.



Modern harblerde tank ne ise, eski ordularda da filler aynı işi görürdü. Hususi yetiştirilen harb filleri zaferi kazanmakta başlıca âmil olurdu. Fili olan ordular çoğu zaman muzaffer olmuştur. Ancak fil sahibi olmak da her ordunun harcı değildir.

Tarih kitapları, fili ehlîleştirip, üzerine insan bindirerek harb etmeyi, ilk defa Pers hükümdarlarından Feridun Ferruh’un ihdas ettiğini söyler. Gerçekten eski devirlerde Asya’daki harblerde filler birinci derecede rol oynardı. Hususî surette yetiştirilen harb filleri zaferi kazanmakta başlıca âmil olurdu. Bir harb fili, müteharrik kale gibi kullanılırdı. Vücudu demirden ve boynuzdan bir zırh ile muhafaza edilirdi. Hortumuna da eğri bir kılıç bağlanırdı. Bununla üzerine gelen atlar ve develer ikiye biçilirdi.

BENİM ORDUMU KİMSE YENEMEZ!

İran hükümdarı Hüsrev Perviz’in bin tane beyaz fili vardı. Bunlardan bahsederken “Benim ordumu yenecek hiçbir kuvvet yoktur” derdi. Kartaca hükümdarı Hannibal, filler sayesinde Roma’yı titretmiş; Alp dağlarını bunların üzerinde aşmayı başarmıştı. Hint hükümdarları ihtişamlarını fazla mikdarda file malik olmakla gösterirdi. Hazret-i Peygamber’in dünyaya gelişinden bir sene evvel Yemen hükümdarı Ebrehe filleri ile Mekke’ye saldırmış; ama hikmet-i ilahî, mağlup olup geri dönmüştü.

AMAN ÜRKMESİN!

Emir Timur , Hindistan’ı istilâ ederken başta düşmanı mağlup etmişti. Sonra Hindistan hükümdarı fillerden istifade etti. Bunun üzerine Timur geri çekilmek zorunda kaldı. Sonra buna bir çare düşündü. Harb meydanına ot yüklü develer gönderdi. Harb başlar başlamaz otlar ateşe verildi. Filler sırtında yangın çıkan develerden ürkerek kaçtılar. Fillerin küçük gözlü olması sebebiyle ateşten çok ürktükleri anlaşılıyor. Timur Han’ın bu tedbiri işe yaradı. Hindistan hükümdarı yenilerek dağlara kaçmak zorunda kaldı.

Emir Timur , Hindistan’ı istila ettikten sonra ordusunu kuvvetlendirmek için bu mühim silahtan çok faydalandı. Hatta Anadolu’ya yürüdüğü zaman ordusunda otuz iki tane fil vardı. 1402 yılında cereyan eden Ankara Meydan Muharebesi’nde bunları alayların önüne koymuş; Osmanlı ordusunda dehşet hâsıl etmek istemişti. Beklediği oldu. Rumeli ve Anadolu askeri, o zamana kadar görmedikleri bu muazzam harb vasıtasının önünde çözüldü.

FIKRA BU YA!

Emir Timur, Anadolu’ya getirdiği filleri, Ankara Savaşı’ndan sonra, beslenmek üzere şehir ve kasabalara dağıtmıştı. Akşehir’e de bir tane fil düşmüştü. Filin bakımı o kadar zor ve masrafları o kadar çok idi ki, kasaba halkı bizar oldu. Nasreddin Hoca’dan, gidip Emir Timur ile konuşmasını ve kasabayı bu mükellefiyetten kurtarmasını istediler. Nasreddin Hoca bir heyetle beraber gidip Emir Timur'un huzuruna çıkmayı teklif etti. Kabul ettiler. Korku belası, yola çıktıklarında her biri bir vesile ile sıvıştılar. Timur Han’ın huzuruna gelindiğinde heyette Nasreddin Hoca’dan başka kimse kalmamıştı. Selam ve tazimden sonra Nasreddin Hoca geliş sebebini Emir Timur’a arzetti. “Efendim, zat-ı devletlileri beslenmek üzere Akşehir kasabasına bir fil tevdi etmişti” dedi. Emir Timur : “Evet, ne olmuş bu file?” diye sordu. Nasreddin Hoca: “Efendim, fil yalnızdır. Eğer bir de eşini gönderirseniz, fil yalnızlıktan kurtulur” dedi.

İşin doğrusu, Nasreddin Hoca ile Emir Timur arasında bir asır vardır. Nasreddin Hoca fıkralarında adı sıkça geçen Timur , aslında o zamanlar Anadolu’yu işgal eden Moğol ordusu kumandanı Keyhatu idi. Nasreddin Hoca, müstevfi (defterdar) sıfatıyla zaman zaman kendisiyle görüşüp, itimadını elde etmeyi başarmış; zulümlerine engel olarak halkın şükranını kazanmıştır.



Bugün yaygın olarak kullanılan güneş takviminin ayları Bâbil’den, Süryânîlerden ve Romalılardan günümüze gelmiştir. Hepsinde yıl 12 aydır.

Antik Roma’da Venüs, Mars, Terminus (gençlik) ve Iuventas (yaşlılık) adında dört ay ismi vardı. Diğerleri sonradan sayıyla verilmiş veya bazılarına hususi isimler takılmıştır. Süryânî ayları sırasıyla şöyledir: Âzar, Nisan, Âyar, Haziran, Temmuz, Âb, Eylûl, Tişrin (2), Kânun (2), Şubat. Bugün Araplar Süryânî ay isimlerini hâlâ kullanır; Teşrinievvel, Teşrinisâni, Kânûnıevvel ve Kânûnısâni derler. Osmanlılar ay takvimi yanında güneş takvimini de kullanır ve bu ay isimlerini Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, temmuz, Ağustos, Eylül, Teşrinievvel (İlkteşrin), Teşrinisâni (İkinciteşrin), Kânûnıevvel (İlkkânun) ve Kânûnısâni (İkincikânun) olarak kullanmıştır. 1917’de yılbaşı Kânûnısâni (Ocak) ayına alınmış; 1944’te İlkteşrin, İkinciteşrin, İlkkânun ve İkincikânun isimleri, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirilmiştir.

Eski Türklerde ay isimleri Aramay, İkinçay, Üçünçay, Törtünçay.. diye giderdi. Halk dilinde aylara şu isimler verilmiştir: Gücük, Mart, Avril, Kiraz, Haziran, Orak, Harman, Çürük, Avara, Koç, Karakış, Zemheri. İran’da da ay isimleri değişiktir: Nevruz 21 mart (3 nisan) yılbaşıdır. Ay isimleri şöyledir: Ferverdin (30), Ordibeheşt (31), Tir (30), Hordad (30), Şehriver (31), Mordad (30), Aban (31), Azer (30), Dey (31), Behmen (30), Esfend (31).

Maya takvimi

Sene başı Mart idi

Mart: Bâbil’de Abdaru, Süryanice Adar, Roma’da Martius idi. Mars, Romalıların savaş tanrısıdır. Senenin ilk ayıdır. 1582’de Papa XIII. Gregorius’un tanzim ettiği takvimde ilk ay Ocak olmuş; bu değişiklik İtalya, Portekiz, İspanya ve Almanya’da kabul görmüş; İngiltere 1752, İsveç 1753, Japonya 1873, Çin 1912, Rusya ve Balkan ülkeleri 1918, Yunanistan 1923, Türkiye 1926’da bunu kabul etmiştir. Mart ayı bizde malî yılbaşı olma hüviyetini 1980’lere kadar devam ettirmiştir.

Nisan: Bâbil-Süryanî takvimindendir. Roma’da Aprilis denirdi. Apricus, güneşli, apricare güneşlenmek demektir. Avrupalılar April der.

Mayıs: İsmi Bâbil-Süryanî takviminde Ayru, Roma’da Maius idi. Maia, Merkür’ün annesi ve Romalıların bitkileri büyüten tanrıçasıdır.

Haziran: Süryânîcedir. Roma’daki adı Junius idi. Juvenis, gençlik, iunius genç demektir.

Temmuz: Sümerlerin bereket tanrısı ve festivalinin adı Dumuzi idi. Dam Sümerce kadın demektir. Eski Mısırda dama bir araya gelme, damuzu kadının erkek arkadaşı demektir. Sanskritçe dam ev, eş manasına gelir. Latince domina hanım, demeter ziraat tanrıçasıdır. “Damızlık” ve “Damsız Girilmez” tabirleri buradan gelir. Roma’daki adı Quinutilis (beşinci ay) idi. Sonra Sezar Roma takvimini tashih ederken bu aya Julius adını verdi. Juli, Sezar’ın aile ismidir.

Ağustos: İsmi Bâbil-Süryanî takviminde Ab idi. Roma’da Sextilis (altıncı ay) iken, İmparator Octavius ünvanı olan Augustus’u bu aya verdi; Sezar’dan geri kalmamak için Şubat’tan bir gün alıp buna ekleyerek 31 güne çıkarttı.

Eylül: Süryanîcedir. Bâbil’de Ulul, Roma’da September (yedinci ay) idi.

Ekim: Süryânî takvimindeki adı Tişrin, Roma’da October (sekizinci ay) idi.

Kasım: Roma’da November (dokuzuncu ay) idi.

Aralık: Bâbil’deki adı Kânun idi. Ocak, mangal demektir. Roma’da December (onuncu ay) idi.

Ocak: Roma’daki adı Januarius idi. Janua, kapı, giriş demekti. Janus, Romalıların taklar tanrısı idi.

Şubat: Roma’daki adı Februarius idi. Februum, arındırma demektir. Februa, Romalıların günah kefâreti olarak kurban kesildiği arındırma festivaline verilin isimdir. Bu ayda yapılırdı.

Fransız İhtilâl takvimini gösteren tablo

İhtilâlciler ayları bile değiştirmişti

1789 Fransız İhtilâli’nden sonra eski devre ait her şeye alerji duyulduğundan takvim de değiştirilmiştir. 1793’te kabul edilen ve bu yılı I. yıl sayan Fransız ihtilâl takvimi, 22 Eylül’den başlayan 12 aya tabiattan isimler uydurmuştur. Mamafih on sene geçmeden eskiye dönülmüştür.

Vendémiaire. Vendange, bağ bozumu.

Brumaire. Brume, sis.

Frimaire. Frimas, kırağı, kış.

Nuvôse. Neige, kar.

Pluviôse. Pluie, yağmur.

Ventôse. Vent, rüzgâr.

Germinal. Germe, tohum.

Floréal. Fleur, çiçek.

Prairial. Prairie, çayır.

Messidor. Moisson, orak, hasat.

Thermidor. Thermeque ısıya dair, thermes ılıca.

Fructidor. Fruit meyve.



Son günlerde İran Şahı İsmail’i Türklük şuuruna sahip bir Türk büyüğü olarak tanıtma furyası var. İyi de açılım uğruna tarihî hakikatleri tahrif etmek ne derece mümkündür?

Meşhur şeyh Safiyeddin Erdebilî’nin soyundan gelen ve bu sebeple Safevî diye anılan Şah İsmail’in, dedelerinin yolundan büsbütün farklı bir yol tutuşu, zamanında herkesi şaşırtmıştı. Şeyhin büyük dedesi Sincarlı bir Kürt idi. Şu kadar ki aile tamamen Türkleşip, Türkçe konuşur olmuştu. Hanefî mezhebinden olan Şeyh Safiyeddin (1252-1334), kendisi gibi Kürt asıllı Şeyh Zâhid Geylânî’nin kızıyla evlenip postuna oturdu. Emir Timur ve Osmanlı padişahları bile şeyhin tekkesine yardımda bulunurdu. Erdebil Tebriz yakınındadır.

Düzmece şecere

Şeyhin torunlarından Cüneyd, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’in kardeşiyle evliydi. Siyasî emel uğruna ömrünün sonunda Şiîliğe girdi. Şirvanşahlar ile savaşırken ölünce, oğlu Haydar’ı dayısı himaye edip kızını verdi. Haydar, 12 imamı sembolize eden 12 dilimli taç ile Hazret-i Hüseyn’in kanını sembolize eden kırmızı börk ve sarık giyer; adamlarını da böyle giydirirdi. Anadolu halkı bu sebeple bunlara Kızılbaş demiştir. O da babası gibi Şirvanşahlarla savaşırken öldü. Yerine 6 yaşındaki oğlu İsmail geçti. Sonra Hazret-i Hüseyn’in 32. kuşaktan torunu olduğunu gösteren bir şecere düzdürüp itibar temin etmek istedi. Şah İsmail’in Hatay Türklerine mensup olduğu söylenirse de doğru değildir. Böyle bir kabile yoktur. Şah Hatâî mahlasıyla şiirler yazardı. Arapça hatâ kelimesine nisbettir.

İsmail kendisini koruyan Akkoyunlulara başkaldırıp devletlerini tarihten sildi. Dedesi Uzun Hasan’ın Tebriz tahtına oturup, Akkoyunlu ailesini katletti. Pek azı Osmanlılara sığınabildi. Sünnîlikten dönmediği için annesini bile öldürdü. Ardından büyük bir Sünnî katliâmına girişti. Yüzbinlerce kişiyi katletti. Bu soykırımı torunu Şah Abbas tamamlayarak İran’da tek bir Sünnî bırakmadı. Sonra Özbekler üzerine saldırdı. Mağlup ettiği Şeybânî Han’ın kafatasından şarap içtiği, derisine de saman doldurup Sultan II. Bayezid’e gönderdiği rivayet olunur.

Koyun beni Şah’a gidem

Irak, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’yu işgal etti. Anadolu’da Şiî propagandasına girişti. Türkmenlere beylik va’dederek yanına çekmeye çalıştı. Gelenlere hüsnü kabul de gösterdi. Saz şairleri köy köy gezip “Güzelce Şah der ki gelin/katımda itibar bulun/Dağlar eğilin, eğilin/Koyun beni Şah’a gidem” nağmeleriyle bu propagandayı yürütüyordu. “Şaha doğru giden kervan” veya “Kâtip arzıhalim yaz şaha böyle” mısraları, devlet otoritesine alışmamış göçebelerin bu devirdeki İran taraftarlığını terennüm etmiştir.

İsmail’in gönderdiği ajanlardan Şah Kulu (Şeytan Kulu da denir), 1511’de Anadolu’da ihtilâl çıkarmaya çalıştı ise de yenildi. Yavuz Sultan Selim 1514’te Şah İsmail üzerine yürüdü. Ağır bir bozguna uğrayan şah, hazinelerini, hatta hanımını harb meydanında bırakıp canını zor kurtardı. Pâyitahtını bile kaybetti. Alman İmparatoru Şarlken’den yardım istedi. Ama Haçlı ordusunun Mohaç’ta yenildiğini göremeden 1524’te 37 yaşında Erdebil’e yakın Serab’da sefahat içinde öldü.

Siyaset ve askerlikte deha derecesinde mâhir, fakat mağrur, kindar, kan dökücü ve sefih idi. Şia’nın Gulat (aşırı) kolundandı. Türkçe, Farsça ve Arapça şiirler yazardı. Son günlerinde hayal kırıklığı içinde yazdığı şu gazeli pek meşhurdur: “Ayâ gönül kuşu derler bahar imiş mene ne/Bisat-ı ıyş aceb rüzgâr imiş mene ne/Bu baht-ı bed ki menem var Hatâî ol şuhu/Gam ehline diyeler gamküsâr imiş mene ne!” Görenler kendisini uzun boylu, kızıl saçlı, sakalsız ve yakışıklı biri olarak tasvir eder.

Şah İsmail'in Şeybanîlere karşı kazandığı zaferi tasvir eden minyatür

Şah’ta Türklük şuuru?

Safevîler İran’da 236 sene hüküm sürdü. Devletleri yüksek kültürlü ve güçlü idi. Ama yüzbinlerce Sünnîyi katlederek İran’ı Şiîleştirdiler. Osmanlılar aleyhine Hıristiyan devletlerle ittifaklar yaptılar. Sünnî Türk devletleriyle mütemadiyen savaşarak Türk ve Müslüman kanı döktüler. Büyük bir Sünnî Türkmen kitlesini Şiîliğe soktular. Böylece Türklüğün manevî yapısını bölerek bozdular. Doğu Anadolu’dan hayli Türkmeni İran’a göçürerek nüfus azalmasına sebep oldular. Türkistan’ı tazyik ederek zaafa uğrattılar. Bu sebeple Türk-İslâm tarihinde çok menfi bir rol oynadılar. Kendileri de giderek Farslaştılar. Çaldıran Zaferi olmasaydı Anadolu’nun akıbeti de bu idi.

Bazıları Şah İsmail’i Farsça şiir yazan Yavuz Sultan Selim ile kıyaslayarak, Türkçe şiir yazdığı için Türklük şuuruna sahip biri gibi lanse eder. Halbuki İsmail’de ne Türklük, ne de İslâmlık şuuru vardır. Üstelik Araplık iddiasında idi. Şah, Farsça ve Arapça şiir yazdığı gibi, Sultan Selim’in de Türkçe şiirleri vardır. Anadolu’nun cahil göçebelerini tatlı vaadlerle kandırmasından, Türklerin kendisini Osmanlılara tercih ettiği mânâsını çıkarmak gülünçtür.

Böyleyken Şah İsmail’in bir Türk büyüğü gibi lanse edilmesi, son günlerdeki açılımlar rüzgârının bir parçası olarak görülüyor ise, bilinmelidir ki Şah İsmail’in dinî tolerans ve insan hakları açısından hiç de iyi bir karnesi yoktur. Düşmanına saygı göstermek başka, onu olmadığı vasıflarla medhetmek başkadır. Bu, Kırım’a Stalin heykeli dikmeye benzer. Sultan Selim’i Alevî katliâmıyla suçlayanlar, Safevîleri hiç dile getirmezler. Şah’a yardım eden Alevîlerin öldürüldüğü doğrudur. Ama bütün Alevîler için böyle söylenemez. Aksi halde Anadolu’da milyonlarla ifade edilen Alevî varlığını izah etmek güçleşir. Osmanlılarda dirlik ve birliği bozanlar, hanedandan bile olsa cezalandırılır. Bu yolda ölen Sünnîlerin yanında Alevîlerin lafı bile edilmez. Halbuki Safevî katliâmına uğramak için yalnızca Sünnî olmak kâfiydi.

Şah İsmail'in de yattığı büyükdedesi Şeyh Safiyyeddin'in türbesi



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız! Bazı günler vardır ki tarihte meşhur hâdiseler hep bu günde cereyan etmiştir. Aşure günü de denilen Muharrem ayının onuncu günü böyledir. Bugünde pişirmek âdet olan tatlıya da aşure denmiştir.

İslâm tarihlerinde yazar ki, Hazreti Âdem’in tövbesinin kabulü, Hazreti Nuh’un gemisinin tufandan kurtulması, Hazreti Yunus’un balığın karnından çıkması, Hazreti İbrahim’in Nemrud’un ateşinde yanmaması, Hazreti İdris’in göğe çıkarılması, Hazreti Yakub’un oğlu Yusuf’a kavuşup gözlerindeki perdenin kalkması, Hazreti Yusuf’un kuyudan çıkması, Hazreti Eyyüb’ün şifaya kavuşması, Hazreti Musa’nın Kızıldeniz’den geçip, firavunun boğulması ve Hazreti İsa’nın doğumu ve göğe çıkarılması Aşure günündedir. Bu sebeple İslâmiyet Aşure gününe kıymet verir. Hazreti Peygamber Medine’de iken Yahudilerin oruç tuttuğunu görüp sebebini sordu. "Allah, bu günde Beni İsrail'i düşmanlarından kurtardı. Şükür olarak Hazret-i Musa o gün oruç tuttu'' dediler. Bunun üzerine Hazreti Peygamber “Kardeşim Musa’nın yaptığını yapmaya ben daha layığım” buyurarak oruç tuttu. Ramazan orucu farz kılınana kadar Müslümanlar bu günde oruç tuttular. Sonra bu gün oruç tutmak sünnet olarak kaldı. Âşûra, İbranice 10. gün demektir.

Ambarda ne kaldıysa

Aşure günü aynı zamanda Hazreti Hüseyn’in Kerbelâ’da şehid edildiği gündür. Iraklılar, Müslümanların bu gözbebeğine yardım etmeyip kaçtıkları için o gün matem yapmışlar; Muhtar Sekafî de bu bahaneyle ayaklandığında halkı yanına çekebilmek için adamlarına bu günde matem yaptırmıştı. İran’da hâlâ bu gelenek sürer. Mamafih İslâmiyette matem tutmak yoktur. Olsaydı Hazret-i Peygamber’in vefatı için tutulurdu. Müslümanlar Kerbelâ için her zaman üzüntü duyar. Nitekim şair “Küllü ardın lenâ arzu Kerbelâ/Küllü yevmin lenâ yevmü Âşûra” (Her yer bize Kerbelâ/Her gün bize Âşûra) demiştir.

Bu günün bir hususiyeti de aşure tatlısıdır. Eskiden her tatlının bir zamanı vardı. Baklava bayramda, kadayıf düğünde, güllaç Ramazan’da, lokma kandilde, helva ölümde yapılırdı. Başka gün birine lokma verseniz, “Hayırdır kandil mi?” diye şaşardı. Rivayete göre Hazreti Nuh’un gemisindekiler tufandan kurtuldukları gün ambarda kalan az sayıda zahire ve yemişi çıkarıp birbirine katarak bu tatlıyı yapmışlar. Bu sebeple hemen her cemiyette birbirine benzer şekilde aşure yapılır. İçine en az yedi çeşit katmaya da itina edilir. Yarma, nohut, fasulye, pirinç, kayısı, üzüm, dut, erik, incir, fıstık, portakal kabuğu ve elma (veya armut) konur. Nar, ceviz, badem, kuşüzümü, fındık ve tarçın ile süslenir. Lokma, helva gibi konu komşuya dağıtılır. Bunun için en az yedi kapı dolanılır. Nitekim bazı sayıların hususiyeti olduğuna inanılır. Kendinden başkasına bölünemeyen 7 de böyledir. Haftanın günleri, yerler, gökler, cehennem yedidir. Tavafta Kâbe yedi kere dönülür. Şeytan taşlama yedişer taşladır. Bir sığırı en çok yedi kişi kurban eder. Kur’an-ı kerim yedi lehçe üzeredir. Secde yedi uzuv üzerinde olur. Fâtiha yedi âyettir. Eshab-ı Kehf yedi kişidir.

Din âlimleri Hazret-i Nuh’un gemideyken pişirdiği rivayet edilen aşure tatlısını 10 Muharrem’de ibadet niyetiyle pişirmeye cevaz vermemiştir. Çünki Hazret-i Nuh’un böyle bir tatlı pişirdiği, Hazret-i Peygamber ve sahabe-i kiramdan bildirilmiş değildir. Demek oluyor ki bugün veya başka zaman ibadet maksadı olmaksızın aşure veya başka tatlı pişirip dağıtmak mahzurlu değildir. Hatta sevaptır. Nitekim İbni Âbidîn’in nakline göre İslâm dünyasında Aşure günü bu tatlıyı pişirmenin âdet olması, Hazret-i Muhammed’in “Kim Aşure günü çoluk çocuğunun maişetini geniş tutarsa, bir sene boyu onun da maişeti geniş olur” hadîsine uymak içindir. Çünki aşure tatlısında çok çeşitli gıda maddeleri bulunmaktadır. Bu genişlik onlara da şâmildir. Dinî hususlarda gayrımüslimlere benzemeye cevaz verilmemiş; ama âdetlerde benzemekte mahzur görülmemiştir. Bu sebeple aşure orucu da yalnızca bugün tutulmaz. Hazret-i Peygamber bu günün orucunu, 9’u veya 11’i ile beraber tutmuştur.

Golifa mı sandın?

Rumlar aşureye koliva derler ve yeni yılın ilk ayında bol bol pişirirler. Türklerden farklı olarak bakliyat yerine kuruyemiş koyarlar. Kıbrıs Türkleri kolivayı kendi lehçelerinde golifa yapmışlar. Hatta Kıbrıs’ta “Golifa gibi dağıtmak” diye tabir vardır. Bir şeyi çarçur edene de “Golifa mı sandın?” denir. Ermeni aşuresi Rumlarınkine benzer. Anuş abur (Tatlı çorba) denir. Alevîler, Muharrem’in ilk 12 günü 12 imam orucu tutarlar. Sahura kalkılmayan, su içilmeyip et ve mahsullerinden kaçınılan ve gece yıldızlara görülene dek süren bu oruç günlerinin sonunda en az 12 malzemeden aşure pişirilir.

Anadolu’da bazı yerlerde aşure cıvık yapılır, adına da aşure çorbası denir. Kazanlarla yapılıp herkese dağıtılır. Fevkalâde gıdalı ve lezzetli, ama pişirilmesi zor bir tatlıdır. Malzemesi farklı zamanlarda ve ayrı ayrı pişer. Usulünce zamanı geldiğinde karıştırmak, şekerini en son katmak, biraz daha pişirip sonra kaplara koymak gerekir. Şekeri fazla olursa tadından yenmez, az olsa bir şeye benzemez. Buğday, fasulye, nohut diri olsa, ağza gelir, tadı bozar. Eriyip gitse olmaz. Malzemeden birisi bulunmasa, neyin eksik olduğunu anlaşılmasa bile hissedilir. Çalışan kadınların çoğaldığı günümüzde aşure yapmak kolay değildir. Ama şimdi hazır aşure bile imal edildi. Eskiler aşure sevmişler. Çocuklara yedirmişler. Misafirlere yedirmişler. Konu komşuya dağıtmışlar. Geleneği devam ettirmek bakımından bu insanlık tarihi kadar eski tatlıya sahip çıkmak vecibe olsa gerektir.



Ayların isimlerini çocuklara bile vermek âdet olmuştur. Ama bunların mânâsı ve hikâyesi pek bilinmez.

Aylara isim veriliyor

Hemen bütün takvimlerde ayların sayısı on ikidir. Kur’an-ı kerim, Arabî aylar da denilen kamerî takvim aylarının dünya yaratıldığından beri bu sıraya göre 12 tane olduğunu söyler. Ancak bunlardan sadece Ramazan ayını ismen zikreder. Diğer bazısı Hazreti Peygamber’in sözlerinde geçer. Bu ay isimleri Hazret-i Peygamber'in beşinci dedesi ve Mekke reisi Kilâb bin Mürre tarafından tayin olunmuştur. Şehr Arapça, mah da Farsça ay demektir.

1-Muharrem. Eşhuru’l-hurûmdan, yani dört haram aydan biridir. Daha evvel bu aya mu’temir ve mûcib denirdi. Câhiliye devri Arapları bu aylarda savaşmayı kendilerine yasaklamışlardı. Sonradan Kur’an-ı kerim bunu kaldırmıştır. Muharrem, haram kökünden, hürmete lâyık ve yasak gibi mânâlara gelir. Haram, harem, ihram, hürmet, muhterem, hurma, mahrum hep aynı köktendir. Bu ayda silahlar elden bırakılır; harb terk olunurdu. Hatta Câhiliye Arablarına üç ay boyunca silahını bırakıp oturmak zor geldiği için bazen Muharrem’in yerini Safer ile değiştirip, silaha sarılırlardı. Eskiden Muharremü’l-Harâm diye anılırdı. 10. Günü Âşura olarak anılan mübarek bir gündür.

2-Safer. Başka mânâları olmakla beraber burada boş mânâsına kullanılmıştır. Bu ayda Mekkeliler zahîre temin etmek veya savaşmak üzere etrafa yayılır; Mekke boşalırdı. Safer, Arap mitolojisinde midede bulunup insanı içten kemiren bir yılanın da adı olduğu için, bazıları Safer ayını uğursuz saymışsa da, İslâmiyet uğursuzluğu reddeder.

3 ve 4-Rebî’ülevvel ve Rebî’ülâhir. Rebî’ bahar mânâsınadır. Birincisi çiçeklerin açıp mantarların bittiği mevsim; ikincisi meyvelerin yetiştiği mevsimdir. Halk arasında bunlara Mevlid Kandili’nden dolayı Büyük Mevlid ve Küçük Mevlid denilirdi. Hazreti Peygamber 12 Rebî’ülevvel’de dünyaya gelmiştir.

5 ve 6- Cümâdelûlâ ve Cümâdelâhire. Câmid, donmuş, susuz kalmış demektir. Daha evvel bunlara Hanîn ve Rübeyy denirdi. Araplar arasında ikinci defa aylara isim verildiği zaman yağmursuz devreye rastladığı için su kaynakları kurumuş ve bu iki aya böyle isim verilmiştir. Üç aylardan hemen önce geldiği için bu ikisine halk arasında Büyük Tövbe ve Küçük Tövbe adı verilmiştir. Yanlış olarak Cemâziyelevvel ve Cemâziyelâhir de denirdi. Türklerde “Cemâziyelevvelini bilmek” gibi bir tabir vardır. Araplar “Hayret verici işler iki Cümâdlar ile Receb arasında olur” derler.

7-Receb. Göze büyük ve heybetli görünen kimseye hürmet mânâsına gelir. Bu ayda sular bollaşır, nehirler coşar ve bu hâdise göze büyük gözükürdü. Câhiliye devrinde Receb ayına çok hürmet edilirdi. Receb, Şa’bân ve Ramazan aylarına eşhuru’s-selâse (üç aylar) denir ve dinen pek mübârek sayılır. Osmanlılarda Recebü’l-Mücerreb demek âdetti. Regâib ve Miraç kandilleri bu aydadır.

8- Şa’bân. Şu’beler demektir. Bu ayda kabileler su talebi veya haram aydan çıktıklarından dolayı harb ve yağma için şu’belere ayrılıp dağılırlardı. Üç aylardan olduğu için hürmeten Şa’bânü’l-Muazzam denirdi. Berat Kandili bu aydadır.

9-Ramadân. Güneşin hararetinin kum ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. Eskiden bu aya Nâtık denirdi. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğinden dolayı da mecâzen bu isim uygun düşmektedir. Kur’an-ı kerîmin inmeye başladığı aydır. Kadir Gecesi ekseri bu aydadır. Ramadânü’l-Mübârek diye anılırdı. Halk ağzında Ramazan olmuştur. “Ramazan geldi, Ramazan gitti demeyiniz! Ramazan ayı geldi, Ramazan ayı gitti deyiniz. Zira Ramazan (günahları mahvedici mânâsına) ilahî bir sıfattır” meâlinde bir hadîs-i şerif var ise de, mehazlar daha sahih başka bir hadîs-i şerifte “Ramazan geldiği zaman Cennet kapıları açılır; Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır” buyurulmakla bunun câiz olduğu anlaşılmaktadır, diyor.

10-Şevvâl. Kaldırmak demek olan şevl kökündendir ve dişi develerin çiftleşmek için kuyruğunu kaldırması bu ayda cereyan ettiği için böyle isimlendirilmiştir. Müslümanların iki büyük bayramından biri ile başlar. Adı Iydü’l-Fıtr, yani oruç açma bayramı olan bu bayrama, bazıları alerji duysa bile, Osmanlılar Şeker Bayramı demişler, ulemâ da tatlı yeme sünnetini hatırlattığı için bunu tasvip etmiştir. Nitekim bu bayramda güne tatlı bir şey yiyerek başlamak sünnettir.

11- Zü’l-ka’de. Ka’de oturmak olduğuna göre, zü’l-ka’de oturan demektir. Haram aylardandır. Arablar bu ay gelince sefer ve muharebeden vazgeçip memleketlerinde otururlardı.

12- Zü’l-hicce. Hacc sahibi demektir. Haram aylardan olan bu ayda Araplar Kâ’be-i Muazzama’yı ziyaret ederlerdi. Bu ayda Müslümanların iki büyük bayramından Iydü’l-Adhâ (Kurban Bayramı) vardır. Adhâ, udhiyenin cemidir. Kurbanlar demektir. Kurban, duhâ (kuşluk) vakti kesildiği için bu ismi almıştır. Kurban, Türklere mahsus bir tabirdir. (Allah’a) yakınlık demektir.

Yerimiz Arabî ayların tarihçesine ancak yetti. Öteki ayların tarihçesini de inşallah başka bir yazıda ele alırız.

Şevval çocuk ismi olur mu?

Araplarda ve önceki Müslümanlarda ay isimlerini çocuklara vermek âdet değildir. Müslüman Türkler arasında çocuklara doğduğu ayın ismi verilmesi yayılmıştır. Muharrem, Receb, Şaban ve Ramazan bu meyanda yaygın isimlerden idi. Sefer ismi yaygın ise de, bunun Safer ayı ile bir alâkası yoktur. Sefer, yolculuk demektir. Babası sefere giden veya yaylaya vs göçmek üzere iken doğan çocuğa verilirdi. Mevlüt, Bayram, Kurban, Hacı, Aşir, Kadir, Berat gibi isimler hep bir mübarek güne atfen konulurdu. Son zamanlarda kız çocuklarına Şevval koymak âdet oldu ise de, mânâsındaki hafiflik düşünülürse pek uygun bir kız ismi olmadığı ortadadır.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Muharrem 1439
Miladi:
25 Eylül 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter