Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hazret-i Ömer’in “Adalet mülkün temelidir” sözünü kendisine kâide edindiği için, Osmanlılar adaletin tecellisine çok ehemmiyet verirdi. Mülk burada hem devlet, hem de mülkiyeti ifade eder. Bu bakımdan adliye teşkilatı, klasik zamanlarda devletin en iyi işleyen uzvu olmuştur. İyi yetişmiş hâkimler, süratli muhakeme ile adaleti tevziye çalışmıştır. Ancak her devrin hükmü bir değildir. Devletin malî bakımdan zayıflaması, askerî, siyasî ve adlî zaafı da beraberinde getirdi. Devletin esasını teşkil eden adalet sistemi bozulunca, başka unsurların ne halde olduğu pek de mühim değildir. 19. asra gelindiğinde çözülme artık su yüzüne çıkmıştı. Bunun önüne geçmek için hukuk sistemi ve adliyede çok mühim ıslahatlar yapıldı. Bu değişim, imparatorluğun sonuna kadar devam etti. Nitekim Osmanlılarda hâkim olan telâkkiye göre, hayatın kanunu inkılâp (değişme) değil, nizam (düzen); ideal olan da evrim değil, dengedir.

ADLİYE ISLAHATINA SEBEP NE?

Zamanla geliri düşük, dedikodusu bol olan kâdılık tercih edilmez oldu. Bu sebeple mahkemeler hukukî ehliyet ve ahlakî meziyetçe pek de yüksek olmayan kâdı vekilleri elinde kaldı. Hediye ile rüşvetin arasının çok iyi ayrılamaması suiistimallere yol açtı. Mahallî güçler, adliyeye nüfuz etmeye kalkıştı. Sanâyi inkılâbını takiben dış ticaret gelişti. Pek çok Avrupalı tüccar Osmanlı ülkesine gelip gitmeye, hatta yerleşmeye başladı. Bunlar hukukî ihtilaflarını, bu sahadaki baş döndürücü gelişmeyi hâliyle takip edemeyen ve dolayısıyla ticarî örfleri pek bilemeyen kâdı mahkemelerine götürmek yerine; tüccar hakemlere havâle ediyordu. Bundan da Müslümanlar zarar görüyordu. Devlet, bu işi düzene sokmak istedi. Avrupa devletleri, Osmanlı ülkesindeki gayrimüslimleri himâye bahanesiyle müdahalelerde bulunmaya başlamıştı. Bunların kışkırtmalarından çekinen Bâbıâli, gayrimüslimlerin de memuriyete alınmasına izin vererek, bunların da katılabilecekleri yeni mahkemeler kurmayı düşündü.

Bu gibi sebeplerle adliye reformuna kalkışan hükümet, hem merkezî idareyi güçlendirmeyi, hem de iç ve dış meseleleri çözmeyi maksat edindi. Bunu yaparken de şer’î hukuka uygun davranmayı ihmal etmedi. Bütün icraat, şeyhülislâmlığa arz edilerek buradan gelen teklif ve tavsiyelere uymaya itina olunmuş; ıslahatla vazifeli meclislerde birer müftü bulundurulmuştur. Bu devirde adlî ıslahatın mimarının Ahmed Cevdet Paşa gibi itibarlı bir âlim oluşu da bu hususta teminat teşkil etmiştir. Hukuk ve adliye ıslahatı yapılırken dengeler fevkalâde gözetilmiş; halk ve ulemânın reaksiyonuna sebebiyet vermekten kaçınılmıştır. Bu sebeple Tanzimat devrine bir düalite (ikicilik) hâkim olmuştur. Medrese yanında mektep, şer’iyye mahkemeleri yanında da nizâmiyye mahkemeleri varlığını sürdürmüştür. Siyasî ve sosyal hayatımızda düalite hep var olagelmiştir.

FRANSA ÖRNEĞİ

Adlî ıslahat yapılırken kadı mahkemeleri muhafaza edildi. Ancak vazifeleri şahıs, aile, miras, vakıf ve kısas ile sınırlandırıldı. Öteden beri mahkeme hâsılâtıyla çalışan kadılara maaş bağlandı. Suç işlemedikçe azledilmeyecekleri esası getirildi. Kadı mahkemelerinin yanında Fransa örneğine göre yeni mahkemeler kuruldu. Ceza, ticaret, toprak davalarına bakmak bunlara verildi. Nizamiye Mahkemesi denilen bu yeni mahkemelere ehil hâkim olmadığı için kadılar riyaset ederdi. Ayrıca halktan seçilmiş biri Müslüman, diğeri gayrimüslim iki âzâsı vardı. Sulh, bidayet ve istinaf derecelerinin en üstünde temyiz mahkemesi olarak Divan-ı Ahkâm-ı Adliye vardı ki Cumhuriyetten sonra Yargıtay adını aldı. Ticaret, idare ve askerî mahkemeler de bu devrin mahsulüdür. Kadı ve hâkim yetiştirmek üzere hukuk fakülteleri kuruldu.

Bu ıslahatın modeli Avrupa olmuştur. Avrupa sistemi iyi olduğu için değil, öncelikle güçlü olduğu için örnek alınmıştır. Tanzimat ricâli, o devirde liberal mutlak monarşinin hâkim olduğu Fransa’nın idare tarzını, Osmanlı bünyesine uygun, ideal bir sistem olarak görmüştür. Tanzimat ıslahatının hepsinde olduğu gibi, adliyede de kültür bakımından o zamanlar Avrupa’nın en gözde ülkesi Fransa’dan ilham alınmıştır. Bunda, bu ülkeyle eskiden beri süregelen dostâne münâsebetlerin yanında; Osmanlı reformcularının Fransa’da tahsil görerek bu ülkenin kültürünü benimsemeleri; Fransa’nın büyük ihtilâlden bu yana dünyaya kültür ihracı iddiasında bulunması; ayrıca Fransa adliyesinin İngiltere, Avusturya ve Rusya’daki adlî sisteme göre örnek alınmaya daha elverişli görülmesi de tesirli olmuştur. Bu devirde neşrolunan mevzuatın büyük ekseriyeti Fransa’dan iktibas edilmiştir. Yeni kurulan mektepler ve vilâyet teşkilatında da aynı şey bahis mevzuudur. Bunlar yapılırken şer’î prensiplerle ters düşmemeye itina edildi. Bu sistem cumhuriyetten sonra aynen muhafaza edildi, ancak şeriatin sembolü olan kadı mahkemeleri ve medreseler kaldırıldı.

BÜNYE MESELESİ

Gelin görün ki Fransa’da iyi yürüyen sistem, Osmanlı bünyesine uymadı. Geniş topraklar üzerinde vasıflı hâkim sayısı hiçbir zaman istenen seviyeye gelemedi ve adliye eskisinden de problemli hâle düştü. Osmanlı adlî sistemi yüz yıl öncesine ait bir modelin taklidinden öteye geçemedi. Fransa gibi kültür ihracı politikası izlemediği ve esasen Osmanlı ülkesinde de iyi tanınmadığı için İngiltere taklide değer bulunmamıştı. Halbuki hiç değilse hukukî ve adlî yapısı Osmanlı Devleti’ne daha çok benzeyen bu ülke örnek alınsaydı, ıslahattan daha çok fayda elde edilebilirdi. Bizde siyaset ve cemiyetteki problemlerin kaynağı, her şeyin ucunun Fransa’ya dayanmasındadır. Meşrutiyet sadrâzamı ve İslâmcılık cereyanının liderlerinden Said Halim Paşa 1919 yılında şu itiraflarda bulunuyor: “Adalet sistemimizi ıslâh etmek için Fransa adalet sistemini esas aldık.

Fransız cemiyeti, bizimkine aslâ benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hâli, âdetleri ve gelenekleri, irfanı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir cemiyetti. Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezbetti. Bu da, bizce kabul olunması için kâfi görüldü. Halbuki kimse, Fransa’ya hiçbir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için bu sistemin uygun olup olmadığını düşünmedi. Bu tarzda icrâ eylediğimiz adliye ıslâhatının da bunca seneler çalıştıktan sonra mâlûm şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir. Bu yeni kurulan mahkemeler, Fransız mahkemelerinden üstünkörü alınmış olduklarından, getirildikleri muhit ile hiç ilgisi yoktu. Memleketimize Fransa’nın kendisi kadar yabancı idiler”. Yargı reformu kaçınılmaz ise, o halde herhangi bir devletin numune alınmasının veya millî karakterde olmasının esasen pek önemi yoktur. Mesele tamamen pragmatiktir. Hele reformcuların bu işi kerhen yaptıkları düşünülürse...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Halifelik dünya tarihinin en eski müesseselerinden birisiydi. Emperyalizmin önünde engel teşkil etmesi sonunu hazırladı. 3 Mart 1924’te 13 asırlık ömrüyle tarihe gömüldü...

Halife ve emîrül-müminîn, Hazret-i Peygamber’e vekâleten devlet reisliği yapan hükümdara verilen isimdir. XVI. asırdan sonra Osmanlı padişahları için de kullanılmıştır. Padişahın aynı zamanda “Dünya Müslümanlarının Lideri” olduğunu ifade eder. İlk devir padişahları, Kahire’deki halifeye sembolik de olsa tazim gösterirdi. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra, Abbasî halifeliği son buldu. Sultanlık ile halifelik sıfatı Osmanlı padişahında birleşti. Böylece yaklaşık beş asırdır yalnız ruhânî otoriteyi hâiz bulunan halifelik, tekrar dünyevî otorite kazandı. Türkistan’daki Şeybânî Hanlığı, Hindistan’daki Gucerat Sultanlığı ve Hümâyun Şah’tan itibaren Gürgâniyye Devleti, Kaşgar Hanlığı ve 1727’de İran, Osmanlı padişahını bütün Müslümanların halifesi olarak tanıdığını ilan etti.

İNCE DİPLOMASİ

Padişahların halife sıfatına ayrı bir ehemmiyet verişleri, sonraki asırlara rastlar. Çünkü bunun devlet reisi demek olduğunu, İslâmiyette ruhânî liderliğin bulunmadığını biliyorlardı. 18. asırdan itibaren, Kırım gibi Müslümanların yaşadığı bazı topraklar elden çıkınca, Osmanlı padişahı bu topraklarda yaşayan Müslümanların dinî ve dünyevî menfaatlerini korumayabilmek için, kurnazca halifelikten gelen bir manevî/ruhânî otorite iddiasında bulundu. Bunu dünya devletlerine de kabul ettirdi. Nitekim sonu mağlubiyetle bitmiş ilk Osmanlı-Rus Harbi’nin ardından imzalanan 1774 tarihli Kaynarca Muahedesi ile bu husus resmiyet kazandı. Böylece o zamana kadar ancak kendi topraklarında yaşayan halkın üzerinde dünyevî otoritesi bulunan padişah, halife sıfatıyla, bu topraklar dışındaki Müslümanlar üzerinde de, Papa’nın Papalık Devleti dışındaki Katolikler üzerindeki otoritesine benzer bir şekilde ruhânî bir mevki kazanmış oldu.

Osmanlı padişahlarının, halife sıfatını bilhassa milletlerarası platformda vurgulamaları, daha evvel halife sayılmadıklarını veya halifeliğin münhasıran ruhânî/sembolik bir makam olduğunu göstermez. Bu politikanın altında tamamen pragmatik ve diplomatik mülâhazalar yatar. Bilhassa Sultan II. Abdülhamid, İslâm birliği siyasetine yardımcı gördüğü bu sıfatı daha çok vurguladı. İşgal altındaki Müslüman beldelerine medreseler yaptırdı; kitap ve âlimler gönderdi. Ekserisi esaret altındaki Müslümanlar bu vesileyle yüzlerini İstanbul’a çevirdi. “Sizden olan emir sahiplerine uyun!” meâlindeki âyet-i kerîme ile zamanın halifesine biat etmeden ölenin câhiliye ölümüyle öleceğini bildiren ve sultan olmayan beldede oturmayı yasaklayan hadîsler gereği; halifenin bulunmadığı yerde âlimlere ve onların sözlerine göre hareket eden bir vekile manevî de olsa bağlılık öngörülmüştür. İstanbul’daki halife, siyasî gücü sınırlı olsa bile, dünya Müslümanlarının birlik ve istiklâl emelini canlı tutmuştur.

İNGİLTERE ÜRKÜYOR

Gayrimüslimlerin hâkimiyeti altına giren ülkelerde, Rusya, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, Kıbrıs, Bosna-Hersek ve Yunanistan’da İstanbul’dan tayin edilen müftü ve kadılar varlığını devam ettirdi. Bunlar, beldelerindeki Müslümanlar üzerinde halifenin vekili sıfatıyla şer’-i şerîfi tatbike çalıştılar. Vakıflara, Müslüman mekteplerine, neşriyata sahip çıktılar. Yunanistan’da hâlâ müftüler Müslümanların dinî ve hukukî işlerine bakar. Bu siyasetin semeresi 20. asır başlarında da görüldü. Başta Türkistan ve Hindistan olmak üzere, müstemleke Müslümanları, Anadolu’nun işgali münasebetiyle akıl almaz maddî ve manevî yardımlarda bulundular.

Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, halifenin bu nüfuzundan çekinerek, 19. asırda politikasını halifeliğin gücünün azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etmişti. II. Meşrutiyet ve Cihan Harbi neticesinde bu emeline nâil oldu. 1909’da halifenin dünyevî gücü budandı. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanatın ilgâsıyla saltanat ve hilâfet birbirinden ayrılarak icrâî bir salâhiyeti bulunmayan sembolik bir halifelik tesis edildi. Sultan Vahîdeddin’in yerine veliahd Abdülmecid Efendi Ankara’daki meclis tarafından bu makama getirildi. Ülkeden ayrılmak zorunda kalan Sultan Vahîdeddin neşrettiği deklarasyonla anayasa değişikliği sayılan bu kanunun padişahın tasdiki olmaksızın yürürlüğe giremeyeceğini, bu sebeple anayasaya aykırı olduğunu, üstelik saltanat ile hilâfetin birbirinden ayrılamayacağını beyan etti. Böyle bir makamı kabul ettiği için de amcazâdesini kınadı.

BASKI NETİCE VERİYOR

M. Kemal Paşa’nın dünya siyasetinde mühim rolü bulunan halifeliği muhafaza etmek istediği; Lozan müzâkerelerinin kesilmesinin de bu yüzden olduğu söylenir. Sömürgelerinde milyonlarca Müslümanın yaşadığı İngiltere‘nin baskısına dayanamayan Ankara Hükümeti, 3 Mart 1924 tarihinde çıkarttığı bir kanunla halifeliği kaldırdı. Dünyanın en eski ailelerinden Osmanlı hânedanı yaşlısından beşiktekine kadar kadını ve erkeğiyle sınır dışı edildi. İslâm dünyasında hayret ve infialle karşılanan bu hâdise üzerine Mısır Meliki Fuad ve Mekke Şerifi Hüseyin gibi kimseler halifeliği kendi şahıslarında ihyâ etmek istedilerse de, gerek Müslümanların hüsnü kabul göstermemesi, gerekse İngiltere’nin engellemesi sebebiyle bir şey elde edemediler. Dünya Müslümanları tarafından birkaç defa toplanan Hilâfet Şûrâsı‘ndan da bir netice çıkmadı. Böylece İslâm tarihinin bu en eski müessesesi tarihe karışmış oldu. Son zamanlarda Amerika ve İngiltere, terörü önlemek ve İslâm dünyasını bir elden kontrol etmek maksadıyla, hilâfetin ihyâsını gündeme getirmektedir...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Hükümdar ailelerinin evliliği her zaman ve her yerde mühim bir mesele teşkil etmiştir. Mavi kanlılar ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla bitecek evlilikler yapmışlardır. Avrupa’da asiller ancak kendi sınıflarından biri ile ve hükümdarın iznini alarak evlenebilirdi. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber morganatik sayılır; bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının unvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu.

Osmanlı harem hayatını tasvir eden bir tablo.

BEREKETLİ GELİNLER

Padişahlar, Kanunî Sultan Süleyman’a kadar umumiyetle Anadolu beyliklerinden kız alıp vermiş; Hıristiyan komşu devlet prensesleriyle de siyasî evlilikler yapmıştır. Şer’î hukukta Müslüman bir erkek, Ehl-i kitap bir kadınla evlenebilir. Böyle evlenen ilk padişah Orhan Gâzi’dir. İki Bizans prensesi ve bir tekfur kızıyla evlenmiş; Murad Hüdâvendigâr, Müslüman olan tekfur kızı Nilüfer Hatun’dan doğmuştur. Murad Hüdâvendigâr Bulgar; Yıldırım Sultan Bayezid ve Sultan II. Murad Sırp kralının; Sultan Fatih Mora despotunun kızlarıyla evlenmiştir. Ayrıca Yıldırım Sultan Bayezid Germiyan ve Aydınoğlu, Çelebi Sultan Mehmed, Sultan Fatih ve Sultan II. Bayezid Dülkadir, Sultan II. Murad İsfendiyar prensesleriyle, Yavuz Sultan Selim ise Kırım Hanı’nın kızıyla evlenmiştir. Yıldırım Sultan Bayezid, Germiyanlı Devletşah Hatun ile evlenirken tantanalı bir düğün yapılmış; bütün beyler düğüne çağrılmıştı. Gelin hanım Kütahya, Tavşanlı, Emet ve Simav’ı çeyiz olarak getirmişti.

Zamanla Balkan ve Anadolu beylikleri ortadan kalktı. Osmanlı hânedanından başka bir aristokrasinin teşekkülüne imkân vermek istemeyen padişahlar, küçük yaşta saraya alınıp yetiştirilen câriyelerle evlenmeyi tercih etmeye başladı. Padişahlar böylece hem saray terbiyesiyle yetiştirilen güzel, zeki ve iyi huylu kızlarla evlenmiş; hem de bazılarının padişaha hısımlık yoluyla devlet içinde nüfuz kazanmalarının önüne geçmiş oluyorlardı. Klasik devirde hür kadınla evlenen iki padişah vardır: Sultan Genç Osman ile Sultan İbrahim. Talihin ne cilvesidir ki ikisi de taht ve canını kaybetmiştir.

Şer’î hukukta şartları hâiz bir erkek en fazla dört hür kadınla evlenebilir. Câriyelerle evlenmekte ise bir sınır yoktur. Bu câriyeler padişahın mülkü olduğu için, ayrıca nikâh da kıyılmazdı. Câriyeden çocuk doğduğu zaman statüsü değişir ve ümmü veled olurdu. Efendi ölünce hürriyetini kazanırdı. Çocuk ise hür doğardı. Padişah, hanımlarına Sultan Kanunî devrinden itibaren bir asır boyunca haseki denilmiştir. Bunların daha ziyade padişaha çocuk veren hanımlar olduğu anlaşılıyor. XVII. asır sonundan itibaren bu hanımların ilk dördüne padişah tarafından kadınefendi unvanı verilmiş; sonraki dördüne de ikbal denilmiştir. Bunların dışındaki padişah câriyelerine gözde veya odalık denirdi. Bu unvanları padişah dilediği hanımına verir ve geri alabilirdi. Birisi ölür veya boşanırsa bir başkası onun yerine geçerdi.

SOY BABADAN DEVAM EDER

İlk zamanlar saray câriyeleri Balkan asıllı idi. Sonra güzelliğiyle meşhur Ukraynalıların sayısı arttı. Bu kızlar harb ganimetlerinden padişahın hissesine düşer veya ecnebi hükümdarlarca hediye edilirdi. Bir kısmı haremde hizmet eder, bir kısmı padişah hanımı olmak üzere yetiştirilirdi. Fetihlerin azaldığı devirlerde Kırım Hanı’nın esir alıp İstanbul’a hediye gönderdiği câriyeler saraya alındı. Fetihler tamamen durunca da esir tüccarlarından istifade edildi. O devirde dünyanın her tarafında köle ve câriyeler Osmanlı ülkesindekilerle kıyaslanamayacak kadar kötü şartlarda yaşıyordu. 19. asırda sarayda artık Kafkasyalı câriyeler vardı. Bu devirde aslı hür olma ihtimaline karşı câriyelerle ihtiyaten nikâh-ı tenezzühî kıyılıyordu.

İslâmiyet, ırk yerine din kardeşliği esasını koyduğu için başka ırklardan kadınlarla evlenmekte beis görülmemiştir. Üstelik bu kadınların hepsi sarayda Müslüman-Türk terbiyesiyle yetişmiş; dindarlıkları ve hayır-hasenatları dillere destan olmuştur. Üstelik nesep ilminin umumî prensibine göre soy babadan devam eder. Sultan Abdülmecid zamanında köle ticaretinin yasaklanmasıyla câriye sayısı çok azaldı. Bunun üzerine Anadolu’ya hicret etmiş olan Kafkasyalı ailelerin kızları küçük yaşta saraya alınıp terbiye edildi. Ama bunlar hür olduğu için artık nikâhla alınıyor ve dört kadın sınırına dikkat ediliyordu. Padişah yeni bir hanımla evlenmek isterse, bunlardan birini boşardı. Ama bu kadın, hele çocuğu varsa, saraydan ayrılmayıp dairesinde oturur, rütbesini de kaybetmezdi. Şehzâde anneleri dul bile olsalar başkasıyla evlenemezlerdi. İleride padişah olacak birisinin üvey babası ve üvey kardeşleri olması düşünülemezdi.

SEÇİMİ VÂLİDE SULTAN YAPARDI

Padişahla evlenecek kız ve câriyelerin seçimi, haremin reisi olan vâlide sultana aitti. Kendi dairesinde hususî terbiye ettiği kızlardan uygun gördüğünü oğluna takdim ederdi. Sarayda çok çocuk doğması hânedanın devamı için arzu edilen bir şeydi. Padişahın harem câriyeleriyle alâkası büyük bir ciddiyet içinde cereyan ederdi. Bu kızlarla oturup zevk ve safa yapması vâki değildi. Hele câriyeleri yola dizip istediğinin önüne mendil atması, çırılçıplak soyup havuzda oynatması, sonra da seyrederek eğlenmesi gibi hâdiseler, Batılı roman yazarı ile ressamlarının uydurmasıdır. Gerçi câriyeler hür kadınlar gibi başlarını kollarını örtmeye mecbur değildir. Ama birbirlerine ve başkalarına karşı geri kalan yerlerini örtmeleri gerekir. Padişah hareme gelmeden haremağası haber verir, herkes dairesine çekilir, yol üzerinde kimse kalmazdı. Hatta Sultan III. Osman‘ın, yürürken ses çıkarsın da herkes padişahın geldiğini anlayıp çekilsin diye pabuçlarının altına demir ökçe çaktırdığı söylenir.

Nazar-ı hümâyuna kavuşup padişahla evlenen kız büyük bir talihe kavuşurdu. Çocuğu olur, hele oğlan doğurursa statüsü değişirdi. Kendisine tahsis edilen dairede hizmetkârlarıyla yaşardı. Ancak bunların padişah üzerinde vâlide sultan gibi nüfuzu yoktu. Sultan Kanuni’nin çok sevdiği hanımı Hürrem Sultan’ın tesirinde kaldığı mübâlağa edilmiştir. Padişahın gönlünü başka birinin çalması da muhtemeldi. Ancak câriyeler çok iyi yetiştirildiği için buna her zaman hazırlıklı idi. Kıskançlık tabiî olmakla beraber sarayda ayıp karşılanırdı. Padişah hanımları birbirine kardeş veya yoldaş diye hitap ederdi. Bazı padişahlar hanımlarından birine çok bağlanmışlardır. Meselâ Sultan İbrahim, Hadice Terhan’a ve Sultan II. Abdülhamid, Müşfika Kadınefendi’ye çok düşkündü. Padişahın haremde, bahçede veya başka bir yerde görüp beğenmesi de mümkündü.

Şehzâdenin kendi dairesinde câriyeleri vardı. Padişah olunca haremini bunlardan kurar; eski padişahın hareminden de isteyenleri alır, geri kalanları eski saraya taşınırdı. Âdile Sultan gibi bazı sultanların yetiştirdikleri câriyeler de Sultan Mecid ve Sultan Hamid gibi padişahlar tarafından tesadüfen görülüp hareme alınmıştır. Saraya geldiklerinde câriyelere Dilfirib, Nazikeda, Gülruh, Mihrişah, Perestû gibi Farsça ahenkli isimler verilirdi. Hepsi güzel okuyup yazar, dikiş-nakışta mahir, edebiyattan anlar, şiir yazar, çok nazik ve vakur, oturmasını kalkmasını iyi bilirdi. Ecnebi lisan öğrenenler de vardı. Padişah haremlerini tanıyanlar hayranlıklarını gizlememişlerdir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız! Masonluk, son asırların üzerinde en çok tartışılan müesseselerinden birisidir şüphesiz. Dünya barışı, din ve ırka bakılmaksızın insanların kardeşliği, sosyal dayanışma gibi ulvî maksatlara hizmet iddiasındadır. Ancak halk arasındaki yaygın kanaat, masonluğun dünyayı yer altından idare etmek üzere kurulmuş gizli teşkilât olduğudur. Siyonizm’e hizmet ettiğine inananlar da çoktur. Son iki asırdaki hâdiselerin hepsinin ardında masonluk aranmış; her ülkede iktidardaki kilit isimlerin mason olduğu hayretle görülmüştür. Kulübe giriş çok enteresan ritüellerle gerçekleşir. Mensuplar gözleri bağlı bir şekilde merkeze götürülüp, sadakati sınandıktan sonra mukaddes kitaba yemin ettirilir. Tantanalı kıyafet ve semboller kullanılır. Bu halleri de masonlara karşı umumî bir ürküntü hâsıl etmiştir. Bilinmez, belki cemiyetin arzusu da budur. ATEŞTEN DOĞAN KULÜP Cemiyetin menşeini Haçlı Seferleri sırasında 1118’de Kudüs’teki Süleyman Mâbedi’ni Müslümanlara karşı korumak için kurulan Templier (Tapınak) Şövalyeleri’ne kadar götürenler vardır. Bunlar Hasan Sabbah ile Müslümanlara karşı iş birliği yapmış; dünyada ilk bankacılık faaliyetini yürütmüştür. Filistin’e gidenler, soyulma tehlikesine karşı paralarını tarikata teslim eder; bunlar yolcuya mühürlü bir kâğıt verir; parasını tarikatın Filistin’deki temsilcisinden alırdı. Bunların çoğu yolda öldüğü için tarikat çok zenginleşmiş; krallara bile borç verir olmuştu. Böylece giderek güçlenip devlet içinde devlet hâline geldi. Artık kendilerini dine uymak zorunda pek hissetmemeye başlayınca, Papa bunları aforoz etti. Tarikata borcunu ödeyemeyen Fransa Kralı IV. Philippe 1314’te şövalyeleri muhakeme ettirip yaktırdı. Rivâyete göre duvarcı kılığında İskoçya’ya kaçan bir grup sayesinde gizliden gizliye devam eden tarikat; tarih sahnesine masonluk olarak çıktı. Fransız ihtilâliyle Fransa krallarından; İtalyan ihtilâliyle de Papalık’tan intikamını aldı. Da Vinci Şifresi gibi kitaplar hep bu irtibatı mevzu edinir. Masonluk, kökü Roma‘ya kadar giden bir meslek dayanışmasıdır. Şark dünyasındaki benzeri âhiliktir. Orta Çağ’da zanaatkârlar hükümdarın emrinde faaliyet gösterirdi. XIII. asırdan itibaren bir grup zanaatkâr, kilisenin desteği ile hükümdarlarının kontrolünden çıkıp serbestçe faaliyet gösterme ve hür biçimde dolaşma imtiyazı elde etti. Bunların başında duvarcılar geliyordu. Farmason hür duvarcı demektir. Zamanla zanaatkârların yanı sıra burjuvalar da masonluğa kabul edilince hür ve kabul edilmiş masonluk ortaya çıktı. Masonluk, mensuplarını bilhassa siyasî otoriteye karşı koruyup kollar; onlara elit bir hayat sağlardı. Siyasîler, kendilerine karşı hareketlerin odağı olabileceğinden korktukları için masonluğa karşı çıkardı. Ama zamanla masonlar ileri gelen devlet adamlarını aralarına alarak rahatladılar. Sembollerle dolu esrarlı ritüelleri çok kimseyi ürkütürken, masonları gülünç bulup, “kafayı çekmek için bir araya toplanmış zengin ve yakışıklı çocuklar” olarak alaya alanlar da az değildi. Rousseau, Voltaire, Diderot, Montesquieu gibi mason filozoflar, hürriyet savunucuları idi. Hükümdarların salâhiyetlerinin kısılması, faaliyetlerinin serbestçe yapılmasına imkân hazırlayacaktı. Lafayette, Danton, Mirabeau gibi Fransız İhtilâli’nin önde gelenlerinin ekserisi; Birleşik Amerika’yı kuranların üçte biri; Rusya’da komünist ihtilâlini yapanların çoğu masondu. Masonlar, bunu iftiharla açıklar. İtalyan ve Yunan ihtilâlcileri de masondu. Washington’daki yapılarda hayli mason sembolleri vardır. Dolarlarda “dünyayı gören göz” sembolü bile, masonların “Evrenin Yüce Mimarı” adını verdikleri Tanrı’yı ifade eder. Masonlar popülaritelerini arttırmak için dünyada başarılı hemen herkesi mason olarak göstererek propaganda yapardı. Artık böylelerine fahrî mason rütbeleri verilmektedir. Masonlar, İskoç ve Fransız masonluğu olmak üzere bazen birbirine rakip iki grupta faaliyet gösterir. Birincisi geleneklere bağlı, ikincisi modernisttir. Ateistler mason olamaz. Bütün dinlere eşit mesafede bakılır; ama fiiliyatta Yahudiler ve kadınlar kulübe alınmaz. Yahudilere kapılar son asırda açılmıştır. Kadınlar için merkeze bağlı ayrı teşkilatlar (soroptimistler gibi) kurulur; ayrıca Rotary ve Lions gibi kulüpler vasıtasıyla da faaliyetler daha nötr biçimde yürütülür. Masonluğun dünyadaki en büyük muhalifi Katolik Kilisesidir. Papa XII. Clementus, 1738’de masonları aforoz etmişti. Bununla beraber bugün yüksek rütbeli din adamlarından bile mason olanlar vardır. Hatta 1978’de kısa bir müddet papalık yapan I. Ioannes Paulus’un, mason karşıtlığı sebebiyle düzenlenen bir komploya kurban gittiği söylenir. Osmanlı ülkesinde masonluk 1721 yılında Paris’e Osmanlı sefiri olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu ve kethüdâsı Said Çelebi, mason olan ilk Türk kabul edilir. Diplomatların, bilgi alabilecekleri elit çevrelere girebilmek için mason olması o zaman tabiî karşılanmıştır. İlk loca 1723’de Galata’da; sonra 1747’de Haleb, 1760’da İzmir’de açıldı. Sultan II. Mahmud, Yeniçeri ve Bektaşîlerle irtibatlı görüp masonluğu yasaklayınca, kulüp yer altına indi veya Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye gibi cemiyetler şeklinde teşkilâtlandırıldı. Zamanla bütün dünyada olduğu gibi masonlar idarede söz geçirmeye başladı. Paris sefiri iken masonluğa giren Reşid Paşa, İngiltere’nin baskısıyla sadrazamlığa getirildi. Sadullah Paşa, Fuad Paşa, Mithat Paşa, Vefik Paşa masondu. Sultan Aziz zamanında meşrutiyet idealini ateşleyen Ziya Paşa, Şinasi, Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemal, Besim Ömer Paşa gibi Genç Osmanlılar masonluğa girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle polisin bile giremediği ecnebi evlerinde toplanıldığı için, mason locaları serbestçe faaliyete imkân veriyordu. Bazıları için de din kaideleri ve geleneklerle biçimlenmiş cemiyet baskısından kurtulup rahatça içki içme, kumar oynama ve kadınlarla serbest münasebet kurmayı kolaylaştırıyordu. Geçen asırda Avrupa hükümdar ve prenslerinin çoğu bu tesirli cemiyete mensuptu. O devirde masonluk, âzâlarını sosyal bakımdan destekleyen bir kulüp hüviyetinden öte bir imaja sahip değildi. Bugün bile masonluğa girenlerin çoğunun maksadı sosyal ve malî imkânlarını arttırmaktır. Hakikî misyonu bunları pek alâkadar etmemektedir. Bu bakımdan masonluğun dünya siyasetindeki rolü bugün hayli azalmış; skandallarla prestijini oldukça kaybetmiştir. Şurası bir gerçektir ki masonlar ne dünyayı yer altından idare eden güçlerin lobisi, ne de kafayı çekmek için bir araya gelmiş şık ve zararsız erkeklerdir. İkisinin arasındadır. Sultan II. Abdülhamid, dünya siyasetindeki rolünü görüp masonluğa açıkça tavır almadı. Siyasetle uğraşmamak şartıyla serbest bıraktı. Hatta maddî yardım yaptı. Ama hep sıkı kontrol altında tuttu. Bununla beraber çoğu mason olan İttihad ve Terakki Cemiyeti mensupları Makedonya Risorta locasında toplanıp, mason ritüellerine uyardı. Çoğu cumhuriyet devrinde de siyaset sahnesinde rol aldı. Derken Kemalistlerden Turancılık idealine bağlı olanlarla (Mahmut Esat, Recep Peker gibi), milliyetçiliği reddedip mason kardeşliğini benimseyenler (Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü, Hasan Saka gibi) arasında şiddetli bir ihtilaf çıktı. Halkçılık prensibi, vatandaşların ancak Halk Partisi çatısı altında teşkilâtlanabileceğini öngördüğünden, 1935’te Türk Ocağı dâhil, bütün sivil cemiyetlerle beraber mason cemiyeti de kapandı. Masonlar bu devreye “uyku devresi” derler. İnönü, 1948’de mason faaliyetlerine dernekler kanunu çerçevesinde çalışmak üzere izin verdi.


Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İslâm tarihinde Hazret-i Peygamber devrinden beri, ihtisab (hisbe) teşkilâtı, bugünkü belediyelerin işini görürdü. Bu işi yapana da muhtesib denirdi. Muhtesibin salâhiyetleri, şimdiki belediye reislerinden daha genişti. Hem adlî ve hem de idarî salâhiyetleri haiz olarak, kanunları icra eder; uymayanları engellerdi. Ahlâk ve âdâba uygun davranılıyor mu, umumî yollar muntazam mı, halk sağlığına riayet ediliyor mu, çevre temizliği yerinde mi, binalar nizama uygun mu, köle ve hayvan haklarına uyuluyor mu, esnaf ve tüccar ölçü ve tartıda âdil mi, karaborsa yapılıyor mu, narha uyuluyor mu; bunları kontrol eder; gerekirse kabahatlilere ceza verirdi.

KADILAR BELEDİYE REİSİ İDİ

Osmanlılarda kadılar, Avrupa şehirlerinde olduğu gibi, adlî işler yanında başka vazifelerle de mükellef tutulmuştu. Kadı, aynı zamanda bulundukları şehrin belediye reisi idi. Devlet, belediye hizmetlerinin zaten çok inkişaf etmediği bir zamanda, bu işi ulemâdan birisine vererek şehirlerdeki muhtemel çekişmelerin önüne geçmek istemiştir. İstanbul gibi büyük şehirlerde kadının mesuliyeti daha ağırdı. Şehrin iaşesine kadı bakar; kıtlık ve pahalılık olmaması için azami dikkat sarf ederdi. Şehrin çevresi İstanbul’u beslemekle mükellefti. Zahire Trakya, Bursa ve Romanya’dan; yetmezse Sivas, Tokat ve Amasya’dan gelirdi. Et, Balkanlardan, sonra Konya ve Mersin’den; tavuk eti Trakya ve İzmit’ten; balık ise Karadeniz kıyılarından getirtilmekteydi. Sebze ve meyve hem şehre bitişik Ortaköy, Kadıköy, Kemer, Maltepe gibi banliyölerdeki bostan ve bahçelerde yetiştirilir, hem de Bolu, Trakya gibi yerlerden getirtilirdi. Şehirde kapan denilen iç gümrükler vardı. Mallar buraya indirilip tartıldıktan sonra esnafa dağıtılırdı. Unkapanı ismi hâlâ yaşamaktadır. Büyük şehirlerde kadı, bu vazifelerini ihtisap ağası denen vekili vasıtasıyla yerine getirirdi. İhtisap, bazı devlet memuriyetlerinde ve amme hizmetlerinin görülmesinde âdet olduğu üzere, her sene bir meblağ karşılığında kapıkullarına veya güvenilir birisine iltizam (ihale) olunurdu. İhtisap ağası, bu iş için ödediği parayı, para cezaları ve esnaftan alınan vergiyle karşılardı.

KİMSEYE GÖZ AÇTIRMAZDI

İhtisap ağası, iş yeri açma ruhsatı verir; esnafı teftiş eder; ihtisabiye rüsumu (belediye vergisi) toplar; ibadetlerin icrasını kontrol eder; alenî oruç yiyenleri, açık-saçık gezenleri, umumî adap ve nizamı bozanları ikaz eder; ihracat yasağı olan malların satışına ve küçük çocukların çalıştırılmasına engel olur; para râyicine dikkat eder; posta işlerine ve hıfzıssıhhaya nezaret ederdi. Sık sık çarşıda kol gezip, narha ve ölçülerde hassasiyete uyulup uyulmadığını teftiş eder; karaborsayı önler; halkın şikâyetlerine bakar ve suçu görülen esnafı gerekirse hemen oracıkta cezalandırırdı. Şehirlerin asayişine ise yeniçeri ocağından vazifeliler bakardı. Bunlar yeniçeri ağasına tabiydi. Küçük şehirlerde ve kazalarda subaşı, polis ve zabıta işleri yanında, ihtisap ağasının vazifesini de yerine getirirdi. Ayrıca İstanbul, Galata, Eyüp ve Üsküdar kadıları her çarşamba sadrâzam riyasetinde toplanıp İstanbul meselelerini görüşür; toplantıdan sonra hep beraber çarşıda kol gezilerek esnaf ve halkın şikâyetleri dinlenirdi.

BELEDİYE TEŞKİLATI KURULUYOR

1826 senesinde İhtisab Ağalığı Nizamnâmesi ile İhtisab Nezâreti kurularak ihtisap ağası sadrâzama bağlandı. 1846’da Zabtiye Müşirliği kurulup, ihtisap ağalığı buraya bağlandı. 1854’de İhtisab Nezâreti kaldırılıp, Avrupa’daki belediye teşkilâtının benzeri olarak İstanbul Şehremâneti kuruldu. Belediye teşkilâtı taşraya da teşmil edildi. Şehreminini hükümet tayin ediyordu. Belediye, topladığı vergileri mâliyeye ödüyor; kendisine mâliyeden tahsisat veriliyordu. Şehremininin vazifeleri, ihtisap ağasından farklı değildi. Şehremânetinin meclisi; ayrıca maiyetinde mühendis ve kavaslar bulunurdu. [Klasik devirde, resmî binalardan mesul şehremini başkadır. Bunların inşa ve tamiri, suyolu, köprü yapımı, İstanbul’daki resmî ve sivil binaların inşaat tekniği, sıhhat ve estetik bakımından kontrolü ile vazifeli mimarbaşı buna bağlıydı. Mimarbaşının maiyetindeki suyolu nâzırı şehrin su ihtiyacına, tâhir subaşı da temizlik işlerine bakardı.] 1857’de Şehremâneti’ne bina ve kadastro işlerinde yardımcı olmak üzere Beyoğlu’nda Paris modeli Altıncı Daire-i Belediye kuruldu. Sonra 1868’de bu daire örnek alınarak İstanbul 14 belediye dairesine ayrıldı. 1877’de Vilâyât Belediye Kanunu çıkarıldı. Buna göre belediye reisini, âzâları halk tarafından tayin olunan belediye meclisi seçiyordu. Kanun, belediyelere, imar işlerini tanzim ve kontrol, nâfia (bayındırlık), tenvirat (aydınlatma), tanzifat (temizlik), belediye mallarının idaresi, emlâk tahriri (yazımı), nüfus sayımı, pazar ve esnaf kontrolü, hıfzıssıhha tedbirleri alma, mezbaha kurma, mektep açma, yangın söndürme, belediye vâridâtını tahsil etme vazifelerini yüklemişti. Belediye teşkilâtı, cumhuriyet sonrasında da bu hâliyle faaliyetine devam ettiyse de zamanla bazı fonksiyonları budandı.

İHTİSAP AĞASI OSMAN BEY

sultan II. Mahmud zamanında ihtisap ağalığı yapan Osman Bey ve hikâyeleri çok meşhurdur. Osman Bey, bir teftiş esnasında, Edirnekapı surları dibinde bir merkebi güneşin altında sırtında yükle beklerken görüp çok kızmış. Hayvanın sahibini aratmış. Sur dışında bir köyden pazara gelmiş. Karşıdaki bir kahvede dinleniyormuş. O zamanlar Edirnekapısı şehrin girişi olup, canlı bir meydan idi. Merkebin ne kadar zamandır bu halde olduğunu öğrenmiş. Adamı yere yıktırıp, yükü sırtına vurdurmuş. Merkebin beklediği kadar böyle güneşin altında dört ayak üzere beklemesini emretmiş. Bir pazar teftişinde de satılan hindilerin kursağını yoklamış. Bir hayvanın kursağını boş görünce, hayvanı aç bıraktığı için sahibini azarlamış. Adamcağız “Ağam bir de sahibinin kursağını yoklasan?” deyince Osman Bey mahcup olmuş.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sultan Fatih Kanunnâmesi’ndeki kardeş katline dair meşhur madde çok münakaşalar doğuruyor. Kardeş katlinin basit bir polisiye vak’ası olmadığı âşikârdır. Hukukî bir zemine oturtulmuş; ulema tarafından desteklenmiştir.

DİN VE DEVLET EVLATTAN DAHA MÜHİM

Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet’in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. Bir kimse iktidarı ele geçirmek için meşru hükûmete ayaklanırsa, buna isyan denir. Cezası da bütün hukuk sistemlerinde idamdır. Hazret-i Muhammed, bir yerde bir meşru hükümdar varken, hükümdarlık iddiasıyla ortaya çıkan ve kendisine bîat edilen kimsenin hayat hakkının bulunmadığını söyler. Nitekim “Bir ormanda iki arslan olmaz” atasözü meşhurdur. Şehzâde idamları çok acıdır, ama devletin dirliği ve milletin birliği endişesi başka çare bırakmamıştır. Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki Avusturya elçisi Busbecq, İslâmiyet’in Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta olduğunu, hanedan yıkılırsa dinin de yıkılacağını, din ve devletin selâmetinin evlâddan daha mühim görüldüğünü söylemektedir. İslâmiyet, devletin i’lâ-yı kelimetullah misyonunu akâmete uğratacak her şeyi bertaraf etmeyi tabiî ve meşru sayar.

İCTİHAD İLE İCTİHAD BOZULMAZ

Henüz ayaklanmamış bir şehzâdenin, ileride ayaklanma korkusuyla idamı Fatih Sultan Mehmed’in Teşkilat Kanunnâmesi’ndeki meşhur maddeye dayanır: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar.” Ulemânın çoğu buna cevaz vermiştir. “Ekser-i ulemâ tecviz etmiştir” ifâdesi bunu gösterir. Bazı âlimlerin karşı çıkması, bu tatbikatın gayrimeşru olduğunu göstermez. Hazret-i Muhammed, âlimlerin ilmî meselelerdeki ihtilâfının, ümmete rahmet olduğunu söyler. Birinin cevaz verdiği işe diğeri cevaz vermeyebilir. Bu durumda söz konusu görüşlerden birine uyanın yaptığı iş meşru olur. Çünki ictihad ile ictihad nakzolunmaz. Kaldı ki bir iş hakkında zamanın ulemâsının itirazda bulunmaması, zımnen tasvip edildiği mânâsına gelir.

Ulemâ, hukuka aykırı gördükleri en küçük hâdisede, Yavuz Sultan Selim gibi celâlli bir padişaha bile itiraz ve ikazda bulunmaktan çekinmemiştir. İslâm hukuku, hükümdara birtakım suçlar ihdas edebilme ve bunlara cezalar koyabilme salâhiyetini tanımıştır. Hükümdarın, devletin birliği ve milletin dirliği için yaşaması zararlı görülen kimseleri öldürtmesi meşrudur. Buna siyaseten katl denir. Bazı âlimler, henüz suç işlemeyen, ancak ileride işlemesi muhtemel kimselerin say bi’l-fesad suçu çerçevesinde cezalandırılmasını meşru görmüştür. Şunu da söylemek gerekir ki, bu tatbikat Osmanlılara mahsus ve münhasır değildi. Sâsânîlerde, Roma ve Bizans‘da, hatta Müslüman Endülüs, Mağrib ve Hindistan devletlerinde sıkça rastlanmaktadır. Ancak bunlarda maksat, devletin birliği ve milletin dirliğini korumaktan ziyâde, tahtı ele geçirmektir. Bu esnada Avrupa‘da yıllarca süren verâset harplerinde ülkelerin harab olduğunu, binlerce insanın öldüğünü de hatırlamak lâzımdır.

İŞ İŞTEN GEÇMEDEN

Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi bir şehzâdenin cezalandırılması için ayaklanmasını beklemek, düşman ülkelerle anlaşıp, arkasına silâhlı binlerce kişi alarak, âsâyişi esaslı tehdit eden bir kimseyle karşı karşıya kalmak demektir. Böyle bir vaziyette artık cezalandırmaktan söz edilemez. Günümüzde terörle mücâdele çerçevesinde Amerikalı üst düzeyde yetkililer, “Terör eylemi düzenlenmeden önce tedbir almak zorundayız. Bir kişiyi tutuklamak için suç işlemesini bekleyemeyiz. Çünkü suç işlenirse, binlerce kişinin ölmesi söz konusudur” diyor. Kaldı ki bu şehzâdeler öldürülmediği zaman, diğerlerini öldürecektir.

Kur’an-ı kerîmde Hazret-i Mûsâ ile Hazret-i Hızır arasında geçen bir kıssa anlatılır. Hazret-i Mûsâ, kendisine masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca, “Bu çocuğun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bu çocuk ileride onları fesada ve küfre sevk edecekti. Ümid ederim ki Allah onlara daha iyisini verecektir” demiştir. Kur’an-ı kerîm, fitnenin adam öldürmekten daha şiddetli ve büyük olduğunu söyler. Şeyhülislâm İbni Kemal, Şeyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi, Kazasker Nişancızâde Mehmed Efendi, Kazasker Bostanzâde Yahya Efendi ve Kazasker Bosnevî Hüseyn Efendi gibi âlimler, kardeş katlini bu âyetlere dayandırıp meşru görür. Gerektiğinde umumî menfaat için hususî zararın tercih edileceği hukuk kâidesidir.

Fıkıh kitaplarında konuyla alâkalı bir misal zikredilir: Düşman, Müslümanların üzerine taarruz etmiş ve birtakım Müslüman esirleri de siper yapmıştır. Atış yapılmadığı takdirde ülke düşman eline geçecektir. Bu sebeple, siper edilen esirlere, düşmana niyetle atış yapılır. Bunda umumun menfaati vardır. Eğer bu esirler ölmesin diye atış yapılmazsa, düşman ülkeyi işgal eder; ülke halkıyla beraber neticede bu esirleri de öldürür.

FIRSAT BULSALAR YAPARLAR

Şeyhülislâm Hâherzâde, fesatçıların ortalık sâkinken bile öldürülebileceğini fetvâ vermiş; zarureten geçici olarak fesatçılığı bırakıp gizlendiklerini söyleyerek, “Geri gönderilseler bile kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir” meâlindeki âyet-i kerimeyi delil göstermiştir. Hazret-i Ömer, fitne ve fesada sebebiyet vermesinden endişe ettiği Nasr bin Haccac’ı henüz suç işlemediği halde Medine’den Basra’ya sürgüne göndermiş; “Senin suçun yoktur. Ama ileride senin yüzünden burada bir fitne doğarsa, o zaman ben suçlu olurum” demişti. Râşid halîfelerin tatbikatı, İslâm hukukunda delildir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Osmanlılarda şehzâde katli meselesini doğru anlayıp değerlendirebilmek için öncelikle İslâm-Osmanlı hukuku ve siyaset geleneğini bilmeye ihtiyaç vardır. Hâdisenin çok esaslı tarihî, siyasî ve hukukî sebepleri bulunmaktadır. İktidarın, hanedan mensuplarının müşterek malı olduğu yolundaki eski Türk siyasî geleneğine (ülüş sistemi) göre, tahta kim çıkarsa, Allah onun hakan olmasını istemiş ve ona kut vermiş demektir. Bu ortaklık geleneği, tarih boyu menfi neticeler doğurmuş, ülkelerin parçalanmasına ve Türk devletlerinin yıkılmasına sebebiyet vermiştir.

NİZAM-I ÂLEM İÇİN..

Osmanlı Devleti’nde de XVII. asra kadar muayyen bir verâset sistemi yoktu. Güçlü ve talihi de yaver giden herhangi bir şehzâde padişah olabilirdi. Şehzâdeler merkeze eşit uzaklıktaki sancaklara bey olarak gönderilir, burada bir nevi staj görür; babalarının vefatında kim önce merkeze gelirse o padişah olurdu. Bu usulün de birtakım mahzurları vardı. Her şehzâdenin arkasında o sancağa ait büyük bir askerî güç teşekkül ediyordu. Saray halkı, asker, ulemâ veya vezirlerin teşkil ettiği birtakım klikler de, istikballerini bağladıkları bir şehzâdeyi taht iddiasına itiyordu. Nitekim hayattaki hemen her şehzâde arkasına düşman devletlerin de desteğini alarak ayaklanmış, binlerce insan ölmüş, ülke harap, millet perişan olmuştu. Anlaşılıyor ki, Osmanlılar, gerek önce ve gerekse kendi devirlerinde yaşanan tecrübelerden ders alarak, bu musibete uğramamak için bizzat aile mensuplarını fedâ etmekten gayri bir yol bulamamıştır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, kanunnâmesinde, şehzâde katlini düzenleyen bir hüküm koymuştur: “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar.”

Titizlikle yazıldığı anlaşılan bu maddenin metni, hanedan mensuplarının öldürülme sebeplerine ve bunun hukukî mesnedine de açıkça işaret ediyor. Bir de kanun maddesinin, kardeş katli için, lâzımdır veya vâcibdir demeyip, yalnızca izin vermesi dikkat çekicidir. Kanunnâmede bir verâset usulü getirilmemiş; tahta en güçlü ve talihi yâver giden şehzâdenin geçeceği ve hanedanın taht iddiasında bulunabilecek diğer erkek mensuplarını bertaraf edebileceği esası formüle edilmiştir. Böylece İslâm hukukundaki hâkimiyetin bölünmezliği prensibi, hanedan mensuplarının canı pahasına da olsa, Osmanlı siyaset hayatına yerleşmiştir. Eğer muayyen bir kimsenin padişah olması önceden şart edilseydi, tahta daha uygun şehzâdelerin önü kapanmış olacaktı. Maddede geçen “nizâm-ı âlem” ifadesi, cemiyetin çoğunluğunun menfaati demektir. Nizâm-ı âlem, yani dünyanın düzeni, umumun menfaati ile ayakta durur.

ÖLDÜRÜLMEYENLER İSYAN ETMİŞTİR

Kosova Harbi neticesi Sultan Murad şehid düşünce, vezir, kumandan ve âlimler Şehzade Bayezid’e biat edip, kardeşi Yakub Çelebi‘yi derhal öldürmesini öğütlediler. Bu, Osmanlı tarihindeki ilk kardeş katli sayılabilir. Öldürülmeyen şehzâdeler mutlaka isyana kalkışmıştır. Yavuz Sultan Selim, tahta çıktığında kardeşi Şehzâde Korkut’u öldürtmeyip, kendisine vâlilik vermişti. Bu arada merkezden eski padişaha mensup bazı vezirler ve askerler mektup yazarak kendisini padişah görmek istediklerini, bunun için şartların hazır olduğunu bildirdiler. Bu teklife müsbet cevap vermek, üstelik padişah olduğunda maaşlarını arttıracağını va’detmek talihsizliğinde bulunan Şehzâde Korkut‘un mektubu Yavuz Sultan Selim’in eline geçti. Aynı zamanda bir fıkıh âlimi olan şehzâde, hâdiseyi inkâr edemedi ve bu onun sonu oldu.

Bundan sonra Osmanlı tarihi boyunca 39 şehzâde katledilmiştir. Ekserisi Fatih Kanunnâmesi’ni takib eden 150 yıl içindedir. Tarihî hâdiseler, çok da isteyerek yapılmadığını göstermektedir. Osmanlı tarihinde sıkça rastlanan isyanlarda, sözgelişi Sultan IV. Murad zamanındakilerde, askerin şehzâdeleri tahta çıkarmakla padişahı tehdit ettiği de bir vâkıadır. Bir başka deyişle biçare şehzâdeler, isyanlarda parmakları olmasa bile sadece varlıklarıyla devletin ve milletin emniyetini tehdit eden potansiyel bir tehlike teşkil etmiştir. İstediği verilmeyen askerler “Allah kardeşini eksik etmesin!” diye bağrışırlar. Bu, onu tahta getirmek istediklerini anlatmak içindir. Sultan I. Ahmed‘in tahta çıktığı 1603‘ten sonra kardeş katli tavsamıştır. XVII. asır başından itibaren şehzâdeler sancağa çıkarılmayıp sarayda oturmaya; sırası gelen, yani ailenin en yaşlısı tahta çıkarak, diğerleri sıralarını beklemeye başladı.

ACI BİR REÇETE

Hâdiseleri ve şahısları, mekân ve zamanı nazara alarak değerlendirmek gerekir. Osmanlı tarihine ideolojik yaklaşımlarla, kardeş katli tatbikatını hemen hunharlık ve vahşilik, en azından egoizm olarak vasıflandırmak, meseleyi izah etmekten çok uzaktır. Kardeş katlini gayrimeşru görmekle beraber, Osmanlı Devleti’nin bekası bakımından faydalı bulanlar da çoktur. Bu tatbikat, Osmanlı hanedanı için kusur değil, bilakis bir övgü vesilesidir. Çünki devletin dirliği ve milletin birliği için büyük bir fedâkârlık yaparak, acı reçeteyi kendileri içmiş; ciğerpârelerini fedâ etmiştir.

Böylece alınan tedbirlerle Osmanlılarda ne eski Türk devletlerinde olduğu gibi ülke parçalanmış ve ne de Avrupa verâset harplerindeki gibi sıkıntılar yaşanmıştır. Bu devrede taht babadan oğula geçtiği ve böylece padişahların ortalama tahtta kalma müddetleri daha uzun olduğu için, siyasî istikrar bakımından bir üstünlük vardı. Şehzâde katli sebebiyle, Avrupa hanedanlarının aksine, hanedanın yan dallarından yürüyen bir aristokrasi teşekkül edememiştir. Bu bakımdan kardeş katli, devleti altı yüz yılı aşkın bir zaman ayakta tutan âmillerden biri olmuştur. Bir iki asır içinde Osmanlı Devleti’nde de bir verâset usûlü yerleşerek, hanedanın en yaşlısı tahta çıkmaya başlamış; bundan sonra şehzâde katli de hemen hemen tarihe karışmıştır.

Peki bu yapılanlar şer’î hukuka uygun mudur? Bunu da gelecek yazıda ele alalım.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter