Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bir zamandır gazeteler halifeliğin tekrar kurulacağını, buna mevzuatın da müsait olduğunu söylüyor. Halifelik nasıl ve niye kaldırıldı? Şimdi kim ve niye geri getirmek istiyor?

1922’de saltanatın kaldırılması, siyasî hâkimiyeti tek elden Ankara’nın kullanması içindi. Mustafa Kemal, İslâm dünyasındaki prestijini iyi bildiği için, halifeliği muhafaza taraftarıydı. Bu, dünya siyasetinde Türkiye’nin elini güçlendirecek bir kozdu. Gayrı Türk unsurları merkeze bağlayacak bir bağdı. Esir Müslümanlar Yunan Harbi sırasında Ankara’ya para akıtmış; İş Bankası bile bu paralarla kurulmuştu. Önce kendisi siyasî ve manevî nüfuzu haiz bir halife olmayı düşündü. Çizilen dindar imajın sebebi budur. (Nitekim 1924’ten sonra değişmiştir.) O zamanın gazetelerine göz atanlar, dünya müslümanlarının, “emperyalistlere karşı zafer kazanmış bir kahraman” gördükleri Kemal Paşa’ya biata hazır olduğunu düşünür. Bunun mümkün olmadığını anlayınca, hanedandan Abdürrahim Efendi gibi uyumlu bir şehzadeyi halife yapmak istedi.

Halifeliğin kaldırılması, Müslüman sömürgelere sahip İngiltere’nin öteden beri arzusuydu. Bu sebeple, halifelerin Kureyş’ten olması gerektiği propagandasını yaptı. Arab ulemâsı buna karşı çıktı. Bu arada Seyyid Bey adında medrese çıkışlı bir milletvekili, Hilâfetin Şer’î Mahiyeti adında, halifeliğin İslâmî bir müessese olmadığını, devlet reisliğinden ibaret bulunduğunu müdafaa eden tebliğini, mecliste alkışlar ve şaşkınlıklar arasında okudu.

Ağa Han (Solda) ve Lozan Anlaşması'nı imzalayanlar (Solda)

Lozan’da İngiltere’nin koştuğu ve müzâkerelerin kesilmesine sebep olan üç şarttan biri halifeliğin kaldırılması idi (Diğerleri Bolşevikliğin yasaklanması ve Musul’a girilmemesi idi.) İsmet Paşa Türkiye’ye dönüp, olup biteni Eskişehir’de trende buluştuğu Mustafa Kemal’e anlattı. Ankara şartları kabule yanaştı. Tam bu sırada İngiltere’nin adamı olduğunda şüphe bulunmayan İsmailî mezhebinin imamı Ağa Han, sanki Sünnî halifeyi metbu tanıyormuş gibi, Ankara’ya mektup yazdı ve halifenin siyasî gücünün arttırılmasını istedi. Mektup İstanbul gazetelerinde neşredildi. Ankara’nın bahanesi bu oldu. Lozan, Temmuz 1923’te imzalandı. Ankara, 3 Mart 1924 tarihli kanunla halifeliği kaldırdı. Halkın reaksiyonundan çekinerek hanedanı topyekûn sürgün etti. İngiliz parlamentosu, ancak bundan sonra Lozan’ı tasdik etti. Ekim 1923’e kadar da İstanbul’u boşaltmadı.

İslâm dünyasında büyük infialle karşılanan bu hâdise üzerine, Mısır Meliki Fuad ve Mekke Şerifi Hüseyn halifeliği kendi şahıslarında ihya etmek istediyse de, gerek Müslümanların hüsnü kabul göstermemesi, gerekse İngiltere’nin engellemeleri sebebiyle bir şey elde edemedi. Dünya Müslümanları tarafından birkaç defa toplanan Hilâfet Şûrâsı’nda da netice çıkmadı. Böylece İslâm tarihinin bu en eski müessesesi tarihe karışmış oldu.

Sağdan: Şerif Hüseyin Paşa, Melik Fuad, Seyyid Bey

“Siz isterseniz, halifeliği bile geri getirirsiniz”

1955’te merkez yoklamasına reaksiyon olarak 19 vilâyette ara seçimleri kaybeden DP grubunda milletvekilleri hükümeti sıkıştırdı. Adnan Menderes grubun meclisteki gücünü ima ederek “Siz isterseniz halifeliği bile geri getirirsiniz” mealindeki tarihî sözünü söyleyerek ortalığı yumuşatmıştı. Bu söze, sonraki yıllarda çeşitli kesimlerce farklı manalar yüklendi. Hatta Atatürk’ün son günlerinde bu yolda hazırladığı ve Ziraat Bankası’nda saklı bir vasiyeti olduğu, Menderes’in bunu gördüğü için böyle konuştuğu söylendi.

Kanun maddesi şöyledir: Halife hal’ edilmiştir. Hilâfet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan, hilâfet makamı mülgâdır.” Madem ki hilafet meclisin manevî şahsiyetinde mündemiçtir, o halde meclis isterse halifeliği geri getirmeye de salâhiyetlidir. Halbuki kanunun mânâsı, devleti hükümet idare eder; halifeye lüzum yoktur demektir. 1924, henüz Türkiye Cumhuriyeti’nin bir İslâm devleti olduğu bir yıldır. Halife, İslâm devletinin reisidir; papa veya patrik gibi ruhanî lider değildir. Klasik ifadeye göre “Bir elinde kılıç, diğerinde Kur’an-ı kerim tutar”. Ahkâm-ı İslâmiye’yi Hazret-i Peygamber’e vekâleten yerine getirir. Dolayısıyla laik devletin reisi, gerçek bir halife olamaz. Meclis, elinden gelirse anayasayı değiştirerek halifeliği geri getirebilir. Bunun için kanunda geçen o ibareye ihtiyaç yoktur. “Saltanatı, halifeliği kaldıran, cumhuriyeti ilan eden kanunlar birer anayasa değişikliğidir. Bunun için meclisin üçte ikisinin kabul etmesi lâzımdır. Halbuki böyle olmamıştır, dolayısıyla kanun baştan itibaren geçersizdir” bile diyebilir.

Halifeliğin ilgasını tasvir eden karikatür. Diğer ruhani reislerini de kovulduğunu gösteriyor, ama doğrusu hepsi yerindedir.

Bill Clinton, Türkiye ziyaretinde yaptığı bir konuşmada İslâm dünyasının bir halifesinin olmamasının getirdiği mahzurlar üzerinde durdu ve bu müessesenin Türkiye üzerinde yeniden kurulması hususunda imalarda bulundu. İngiltere ve ABD gizli servisleri, amme efkârını yoklamak adına böyle projeleri zaman zaman medyaya sızdırmaktadır. Mezkûr vasiyet bile her şeyi Atatürk’e refere etmeye alışmış kitleleri teskin için uydurulmuş olabilir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin de bir parçası olan bu teşebbüs, Türkiye’de bütün İslâm dünyasında sembolik, hatta diplomatik nüfuza sahip, geniş kabul görecek karizmada, Sünnî, hilafet geleneğine uygun bir namzedin çıkarılmasını gerektirir. Süper güçlerin istediği, dünya barışına hizmet edecek (yani İslâm dünyasını kontrol altında tutmaya yarayacak) sembolik bir halifeliktir. İster hanedandan biri olsun, isterse Tayyip Bey gibi Müslüman âleminde prestij kazanmış bir şahsiyet olsun, bu koca geleneğin kıyısından köşesinden ihyasının, İslâm dünyasında bir itimat ve ümit hâsıl etmesi; dünya barışına yardımcı olması bekleniyor.

Hindistan Hilâfet Şûrâsı Bombay 1920'ler



3 Mart 1924 Müslümanların en eski (1302 yıllık) müessesesi olan halifeliğin tarihe gömüldüğü gündür. Şimdi değişen şartlar ve ihtiyaçlar, halifeliğin ihyasını bahis mevzuu etti. Gazeteler buna kati gözüyle bakıyor. Namzet bile gösteriyorlar. İyi ama ne, nerede, nasıl, kim?

Hazret-i Peygamber 622’de hicret ettiği Medine’de bir İslâm devleti kurdu ve başına geçti. On sene sonra vefat ettiğinde yerine seçilen Hazret-i Ebu Bekr’e Resulullah’ın Halifesi dendi. Halife, yerine geçen demektir. Bundan sonra İslâm devletinin reisi, ister seçimle, ister vasiyetle, ister zorla başa geçsin, vazifenin şartlarını taşıyorsa halife diye anıldı.

Filistin cephesinde hilâfet sancağı

Halifelik diplomasisi

Sınırlar genişledi. X. asırda farklı beldelerde başka halifeler görüldü. İslâm imparatorluğu parçalanınca her vilâyette bir hükümdar oldu. Ama hepsi sembolik de olsa Bağdad’daki halifeyi tanıdı. Halife, Avrupa tarihindeki imparator; sultanlar da şeklen imparatora bağlı kral ve prenslerin statüsünde idi. Bağdad Moğolların eline geçince, Abbasî halifeliği Kahire’de devam etti. Hakikatte idare, görünüşte halifeye bağlı sultanlar tarafından icra edildi. Halife, Müslümanlara eski haşmetli birlik günlerini hatırlatan, ruhanî bir şahsiyet hâline geldi.

Yaygın kanaate göre, Yavuz Sultan Selim’in fethinden sonra, Kahire’deki Abbasî halifesi İstanbul’a getirilerek halifeliği padişaha devretti. Böylece sultanlık ile halifelik sıfatı Osmanlı padişahında birleşti. Beş asır sonra halifelik, tekrar dünyevî otorite kazandı. 1535’de Türkistan’daki Şeybânî Hanlığı, 1727’de İran, Gucerat Sultanlığı, Hümâyun Şah’dan itibaren Hindistan’daki Gürgâniyye Devleti ve Kaşgar Hanlığı, Osmanlı padişahını halife olarak tanıdı. Portekizlilere karşı Hicaz ve Açelilerin, Volga havzasını işgal eden Ruslara karşı da Türkistan Hanlarının, halife sıfatıyla Osmanlı padişahından istediği yardım talepleri yerine getirildi.

Osmanlı padişahlarının halife sıfatına ayrı ehemmiyet verişi, sonraki asırlara rastlar. Çünki devlet reisliğinden ayrı bir sıfat olmadığını, İslâmiyette ruhânî liderlik bulunmadığını biliyorlardı. 1774’te Kırım kaybedildi. Bundan sonra padişah kaybedilen topraklardaki Müslümanların dinî ve dünyevî menfaatlerini korumak için, onlar üzerinde halifelikten gelen bir manevî/ruhânî otorite iddiasında bulundu. Bunu dünya devletlerine de kabul ettirdi. O zamana kadar ancak kendi topraklarında yaşayan halkın üzerinde dünyevî otoritesi bulunan padişah, halife sıfatıyla, bu topraklar dışındaki Müslümanlar üzerinde de, Papa’nın dünya Katolikleri üzerindeki otoritesine benzer bir mevki elde etmiş oldu.

“Sizden olan emir sahiplerine itaat edin!” meâlindeki âyet-i kerîme ile zamanın halifesine bağlanmadan ölenin câhiliye ölümüyle öleceğini bildiren ve sultan olmayan beldede oturmayı yasaklayan hadîsler gereği; halifenin bulunmadığı yerde âlimlere ve onların sözlerine göre hareket eden bir halifeye manevî de olsa bağlılık öngörülmüştür. Bu da Osmanlı padişahlarının, hâkimiyeti dışındaki ülkelerde yaşayan Müslümanlar üzerindeki ruhânî otoritesine meşruluk temeli olarak alınmıştır.

Sultan Hamid, halifelik siyasetini en iyi tatbik eden hükümdardır. Bağdad ve Hicaz demiryolu bu siyasetin bir parçasdır.

İstanbul’da bir ümit!

Padişahların, halife sıfatını bilhassa milletlerarası platformda vurgulamaları; daha evvel halîfe sayılmadıkları veya halifeliğin yalnızca ruhânî bir makam olduğu mânâsına gelmez. Osmanlıların bu tavırlarının altında tamamen pratik, pragmatik ve diplomatik mülâhazalar yatar. Bilhassa Sultan II. Abdülhamid, İslâm birliği siyasetine yardımcı olarak gördüğü bu sıfatı daha çok vurguladı. Gayrımüslimlerin hâkimiyeti altına giren ülkelerde, Rusya, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, Kıbrıs, Bosna-Hersek ve Yunanistan’da İstanbul’dan tayin edilen müftü ve kadılar halifenin vekili sıfatıyla varlığını devam ettirdi. Bu gelenek, zayıflayarak da olsa günümüze kadar geldi.

Bu siyasetin semeresi XX. asır başlarında da görüldü. Sömürge idaresi altına düşen dünya Müslümanları, İstanbul’daki halifeyi hep bir ümit olarak gördü. Anadolu’nun işgali münasebetiyle akıl almaz maddî ve manevî yardımlarda bulundular. Zira şer’î hukukta kaidedir ki, halifeyi düşman esaretinden kurtarmak, müslümanlara farzdır.

Son halife Abdülmecid Efendi

Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, bu nüfuzdan çekinerek, XIX. asırda politikasını halifeliğin nüfuzunun azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etti. 93 Harbi’nde, Balkan Harbi’nde Osmanlılara yardım etmemesi, Sultan Hamid’in hal’i; hatta I. Cihan Harbi’ne sürüklemesi hep bunun içindi. Yunan Harbi’nde ne Ankara’ya, ne Yunanlılara destek vermesi de, Yunanlılar kazanırsa halife ellerinde esir olduğu; kaybederse Ankara’ya kolayca hulûl edebileceğinden dolayı idi.

II. Meşrutiyet, halifenin dünyevî gücünü budadı. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanat kaldırıldı. Saltanattan ayrı ve icrâî salâhiyeti bulunmayan tamamen sembolik bir halifelik tesis edildi. Sultan Vahîdeddin’in yerine, Veliahd Abdülmecid Efendi, Ankara’daki millet meclisi tarafından bu makama getirildi. Sultan Vahideddin, San Remo’da neşrettiği deklarasyon ile anayasa değişikliği sayılan bu kanunun padişahın tasdiki olmaksızın yürürlüğe giremeyeceğini; bu sebeple gayrımeşru olduğunu; üstelik saltanat ile hilâfetin birbirinden ayrılmasının dinen/hukuken mümkün olmadığını iddia etti. İngiltere emeline yavaş yavaş nasıl nâil oldu, sonraki yazıda görelim.



Memleketimizde idam cezası birkaç sene evvel Avrupa Birliği’ne intibak için kaldırılmıştı. Zaten uzun senelerdir tatbiki de tavsamıştı. Bugünlerde artan asayişsizliğe çare olmak üzere idam cezasının tekrar geri getirilmesi konuşuluyor.

Osmanlı hukukunda aslolan, bedenî cezadır. Çünki bedenî ceza, ırkı, cinsiyeti, serveti, sosyal pozisyonu ne olursa olsun, herkeste aynı elemi hâsıl ettiğinden, adaletin tecellisine daha elverişli görülmüştür. İdam, ademe (yokluğa) gönderme mânâsına gelir. Hukuk ilminde, suçlunun mahkeme kararıyla öldürülmesini ifade eder.

Cellatbaşı (sağda) ve cellat.

İdamlık 4 suç

Şer’î hukukta idam cezası çok istisnaî hallerde tatbik olunur. Bunların başında kasden adam öldürme gelir. Şartları tahakkuk eder ve ölenin yakınları da isterse, katil kısas edilir. Bunlardan biri bile affedebilir veya diyet ödemesi şartıyla kısastan vazgeçebilir. Bu takdirde kâtil idam edilmez; hükümet uygun bir ceza verebilir. Aldıkları diyetle vârisler mahrum kaldıkları desteği bir nebze telâfi edebilir. Adam öldürme suçuyla, maktulün, vârislerinin, cemiyetin ve Allah’ın hakkı olmak üzere dört hak ihlal edilmiştir. Kâtilin idamı, vârislerin ve cemiyetin hakkıdır. Tövbe edince, Allah hakkı yerine gelir. Maktulün hakkı âhirete kalır.

Eşkıyalık da idam sebebidir. Ama şehirlerarası yollarda yol keserek adam öldüren ve mal alanlar, idam edilirler. Yakalanmadan teslim olurlarsa, idamdan kurtulurlar.

Evli bir Müslüman, başkalarının yanında zina ederse, bu suç mahkemede sabit olursa, idam edilir. Erkek veya kadın fark etmez. Ancak bu suçun gerçekleşmesi ve mahkemede sâbit olması çok zordur. Bu sebeple tarihte tatbikine neredeyse rastlanmaz. XVIII. asırda bir defa İstanbul’da tatbik edilmiş; alışılmadık olduğu için padişah bile infazı seyretmek için saraydan Sultanahmed Meydanı’na çıkmıştı.

İrtidad suçunun cezası da idamdır. Müslümanlıktan çıkan kimseye tövbe teklif edilir. Ederse, kurtulur. Tarihte ferdî irtidad suçuna fazla rastlanılmaz. Çünki dinden döndüğünü açıklayan, öldürüleceğini bilir. Bu sebeple ya bunu ifşâ etmez; yahud pişmanlık bildirip kurtulmayı tercih eder. Bu sebeple, az sayıda da olsa irtidad edenler, umumiyetle dârülharbe intikali tercih etmiştir.

31 Mart 1909 hâdisesi vesilesiyle Çemberlitaş'ta asılanlar

“Kısas dışında idama karşıyım!”

Bu sayılanlarda idamın tatbik edilmeme ihtimali fazladır. Bunların hâricinde idam cezâsının tatbiki nâdirdir. Ermeni tehcirindeki faaliyetinden dolayı mahkûm olan Yozgat Vali Vekili Ali Kemal’in idam cezası imzalanmak üzere önüne getirildiğinde, Sultan Vahîdeddin’in “Ben kısas dışında idam cezasına karşıyım” dediği meşhurdur. Sultan Hamid de kısas dışındaki idam cezalarını küreğe çevirirdi. Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrindeki menfi tatbikata bakarak, idam cezasına sıcak bakmak insanın içinden gelmiyor. İllâ getirilecekse, hiç değilse, kasden adam öldürme suçlarına inhisar ettirilmesi yerinde olacaktır. İdam telâfisi imkânsız bir cezadır; ama amme vicdanının tatminine elverişlidir.

Muayyen hallerde kadı veya hükümdar, ta’zîr olarak idam cezası verebilir. Buna siyaseten katl denir. Hırsızlık, gasp ve adam öldürmeyi âdet haline getirenler, halktan kanunsuz vergi toplayanlar, livâta yapanlar, büyücüler, sapkın görüşlerin propagandasını yapanlar ve ısyancılar idam edilebilir. Siyaseten katl, ekseri devletin dirliği ve milletin birliğini bozdukları gerekçesiyle yüksek rütbeli devlet adamlarına tatbik edilmiş; halka pek şâmil tutulmamıştır.

İngiltere Kraliçesi Anne Boleyn'in infazı (1536)

Suça göre idam

İdam cezası verilen suçlar cemiyetten cemiyete farklılık gösterir. Antik Mısır’da mabede karşı suç işleyen idam edilirken; mülkiyete çok kıymet veren Sümerlerde mala karşı işlenen suçların cezası idamdır. Eski Yunan’da devlete karşı işlenen suçlar idama tâbidir. Sosyal fesad içindeki Asur’da ahlakî suçlara idam cezası verilir. Ortaçağ’da Franklar, idam cezasını sadece büyücülük ve zehirleme vakalarında tatbik etmiştir.

Mısır’da ME VIII. asırda istilacı Habeş Firavun Sabacos, idam cezasını kaldırarak, yerine kürek cezasını getirdi. Hitit İmparatoru III. Hattusilis (ME 1290) idam cezasını kaldırmıştır. Roma’da İmparatorluk devrinde idam cezasına mahkûm olanların köle yapılması kabul edilmiştir. Avrupa’nın yakın zamanda vazgeçtiği idam, Amerika ve Japonya’da hâlâ caridir.

Fransa Kraliçesi Marie Antoinette'in giyotinle infazı (1793)

Kırk katır mı, kırk satır mı?

İdam cezalarının infaz şekli de çeşit çeşittir. Yakılarak, asılarak, çarmıha gerilerek, taşlanarak, vahşi hayvanlara atılarak, suda boğarak, fillere ezdirilerek, zehirlenerek, başı kesilerek, dört yana koşan atlara bağlanarak parçalanma gibi şekilleri vardır. Ortaçağ’da Germenlerde idam cezaları, ilaha kurban olarak görülür. Nitekim tekerlekleme (suçlunun tekerleğe bağlanarak kemiklerinin kırılması) güneş ilahına; asarak öldürme de rüzgâr ilahına kurban sayılır.

Eski Türklerde kanı yere düşmesi dinen uygun görülmediği için, hanedan mensupları boğularak idam edilir. Bu gelenek Osmanlılarda da devam etmiştir. Ortaçağ boyunca idam cezaları şerefli kimseler için başı kesilerek, diğerleri için asılarak, din suçlularında ise yakılarak infaz edilmiştir. Fransa’da 1792’den itibaren ölüm cezaları Dr. Guillotin’in bulduğu ve idamı mümkün mertebe ıztırapsız hâle getiren giyotinle infaz edilmeye başlandı. Tesadüfe bakın ki, Dr. Guillotin, ihtilâl kurbanlarından olarak, kendi bulduğu aletle idam edilmiştir.

İslâm hukukunda idam, öldürmesi en süratli silâh (kılıç, kurşun vs.) ile yapılır. Asarak idam, çirkin ve insanlık haysiyetiyle bağdaşmadığı için caiz görülmemiştir. Yalnızca mal alınıp adam öldürülen eşkıyalık suçunun cezası ibret için asarak idamdır. Vârislerin hepsi hazır olmadıkça, kâtil idam edilmez. Bunlardan birinin kalben rikkate gelip, kâtili affedebileceği umulmuştur.

Dr. Joseph Ignace Guillotin ve insanlığın iyiliği için yaptığı alet.



Son günlerde gazetelerde ve internette Hazret-i Peygamber’e ait olduğu söylenen kabir resimleri dolaşıyor. Hatta yazılan yorumlarda bunu görmekten duydukları büyük hazzı ifade edenler bile var. Hatta bunu poster şeklinde büyütüp duvara asanlar bile olmuş.

Bu resimlerin, kabr-i şerif ile hiç alâkası yoktur. Bunlardan biri Osman Gazi’ye, diğeri de Mevlana Celâleddin Rumî’ye aittir. Hayret verici olan, bu kadar meşhur kabirlerin tanınmamasıdır.

Hazret-i Peygamber’in kabri, iç içe iki duvarla çevrili ve üzeri örtülü bir türbenin içindedir. Kapısı yoktur. İçeri girilmesi mümkün değildir. Resmi de yoktur. Eski kaynaklarda anlatıldığına göre, etrafı taş dizili toprak kabirdir. Yapıldığında hafif bombeli ise de, zaman içinde düzleşmiştir.

Üç dost bir arada

İslâm tarihinde ilk yapılan türbe, Hazret-i Peygamber’in medfun olduğu ve Hücre-i Muattara da denilen türbedir. Hazret-i Peygamber, çok sevdiği zevcesi Âişe’nin odasında vefat etti. “Peygamberler vefat ettiği yere defnolunur” buyurduğu için buraya gömüldü. Hazret-i Âişe, babası Hazret-i Ebu Bekr’i buraya defnettirdi. Hazret-i Ömer vefat ederken buraya gömülmek için Âişe’den izin istedi. “Ömer’i kendime tercih ederim” diyerek izin verdi. O gömülünce, nâamahrem olduğu için araya perde çekerek 57 senesindeki vefatına kadar burada yaşadı. Vefat ettiğinde, buraya defnedilemedi. Zira odada tek kişilik bir kabir yeri vardı. Burası da “İsa Mesih yeryüzüne indikten sonra vefat ettiği zaman, benim yanıma gömülür” hadis-i şerifi gereği İsa Peygamber’e ayrılmıştır.

Hazret-i Osman'a ait kabir. Hazret-i Peygamber'in kabri de böyledir.

Bu oda, 3 m. yüksekliğinde, kerpiçle hurma dallarından yapılmıştı. Biri garb, öteki şimal tarafında iki kapısı vardı. Garb kapısı, bugün Ravda-i Mutahhara tarafındadır. Halife Hazret-i Ömer, hicretin 17. senesinde, Mescid-i Nebevî’yi genişletirken, Hücre-i Saadet’in etrafına kısa bir taş duvar çevirdi. 73 senesinde vefat eden Halife Abdullah bin Zübeyr, teyzesinin odası etrafındaki bu duvarı yıkıp, siyah taş ile yeniden sağlam yaptırdı. Bu duvarın üstü açıktı. Şimal tarafında bir kapısı vardı. Hazret-i Hasen, 49 senesinde vefat edince, vasiyeti gereğince, Hazret-i Hüseyn, kardeşinin cenazesini [bugün Eyüp Sultan türbesinde yapıldığı gibi] Hücre-i Saadet kapısına getirip, dua ve istigâse edeceği zaman, buraya defn edeceklerini sanarak, içeri sokmasını istemeyenler oldu. Gürültüyü önlemek için, içeri sokulmayıp, Cennetü’l-Bakî’a defnedildi. İleride böyle haller olmaması için, duvarın ve odanın bu kapısını duvarla örüp kapattılar.

Solda, Hazret-i Peygamber'e ait olduğu iddia edilen resim. Sağda Konya'daki Mevlana türbesi

Emevî Halifesi Velîd, daha evvel Medine vâlisi iken, duvarı yükseltti ve üzerini küçük bir kubbe ile örttü. Üç kabir, dışarıdan görülemez ve içeri girilemez oldu. Ömer bin Abdülaziz, Medine vâlisi iken, 88 senesinde, Halife Velîd’in emri ile Mescid-i Saadet’i genişletirken, zevcât-ı tâhirâtın odalarını yıktırdı. Kabrin etrafına ikinci bir duvar yaptırdı. Bu duvar beş köşeli idi. Hiç kapısı yoktu.

Irak’ta Zengîlerin idare ettiği Atabekler devletinin veziri ve Salâhaddin Eyyûbî’nin amcazâdesi Cemaleddin İsfehânî, 584/1189 senesinde, Hücre-i Saadet’in dış duvarı etrafına sandal ve abanoz ağaçlarından bir parmaklık yaptırdı. Parmaklık, mescidin tavanına kadar yüksekti. O sene Mısır’dan gönderilen, üzerinde kırmızı ipekle Yasîn sûresi yazılı beyaz ipek settâre (perde), şebeke etrafına asıldı. Fakat şebeke yangında yandı. 688/1289’da demirden yapılıp yeşile boyandı. Bu parmaklığa Şebeke-i Saadet denir. Bunun kıble tarafına Muvâcehe-i Saadet, şark tarafına Kadem-i Saadet, garb tarafına Ravda-i Mutahhara ve şimâl tarafına Hücre-i Fâtıma denir. Mescid-i Nebevî’nin ortasında, yani Ravda-i Mutahhara’da, kıbleye dönen kimsenin sol tarafında Hücre-i Saadet, sağ omuzu tarafında ise, Minber-i Şerîf bulunur.

Solda, Hazret-i Peygamber'e ait olduğu iddia edilen resim. Sağda Bursa'da Osman Gazi türbesi

Yeşil kubbe

232/847’de Şebeke-i Saadet’in bulunduğu yer ile dış duvarlarının arasına ve bu yerin dışına mermer döşendi. Mermerler, zaman zaman değiştirildi. Son olarak Sultan Abdülmecid döşetti. Haçlılar, bir ara Hazret-i Peygamber’in na’şını kaçırmak için tünel kazdıklarından, Nureddin Zengî, kabrin etrafına hendek kazdırıp kurşun döktürttü.

Hücre-i Saadet’in beş köşeli duvarları yapılırken üzerlerine bir de küçük kubbe yapılmıştı. Bu kubbeye Kubbetü’n-Nûr denir. Osmanlı padişahlarının gönderdikleri Kisve-i Şerîfe, bu kubbe üzerine örtülürdü. Kubbetü’n-Nûr üzerine gelen, Mescid-i Saadet’in büyük yeşil ikinci kubbesine Kubbetü’l-Hadrâ denir. Mısır Memlûk Sultanı Salih Kalavûn tarafından 678/1279 senesinde kurşundan yaptırılmıştır. Şebeke-i Saadet denilen parmaklığın dış tarafına örtülen kisve, Kubbe-i Hadrâ altındaki kemerlere asılırdı.

Muvâcehe-i Saadet. Rakamlar, muhterem kabirlerin yerin işaret etmektedir. Kabirler, bu şebekenin ardındaki, iki duvarın arkasında yer alır.

Şebeke-i Saadet’in şark, garb, şimal taraflarında birer kapısı vardır. Şebeke-i Saadet içine harem-i şerîf ağalarından başka kimse giremezdi. Duvarların içine ise, hiç kimse giremez. Çünki kapıları ve pencereleri yoktur. Yalnız kubbe ortasında ufak bir delik olup, tel kafes ile kapalıdır. Bu deliğin hizasında olarak, Kubbe-i Hadrâ’ya da bir delik açılmıştır. Bu kubbe 1253/1837 senesine kadar kurşun renginde idi. Sultan II. Mahmud’un emri ile yeşile boyandı. Ağalar, belli zamanlarda hücreyi süpürüp yıkar; suları âşıklar içer, çıkan tozlar da teberrüken dağıtılırdı. Şebeke içinde, 70 kandilden başka, Hazret-i Peygamber’in başında büyük, diğer dostlarının başında iki küçük altın yanardı. Ziyaret, şebeke önünden yapılır.

Mescid-i Nebevî’nin son binâsı, Mısır Memlûk Sultanı Eşref Kayıtbay tarafından 888/1483 senesinde yaptırıldı. Osmanlı Sultanları tarafından tamir ve tezyîn edildi. Bugünki bina Sultan Abdülmecid’den kalmadır (1861).



Şimdi Amerikan vatandaşı olmak için insanlar yarışıyor. Vaktiyle Osmanlı vatandaşı olmak böyle itibarlıydı.

İnançları, ırkları, gelenekleri sebebiyle baskıya uğrayanlar için Osmanlı vatandaşlığı bir can simidi vazifesi görürdü.

Günümüzde Osmanlı Devleti’nde halkın teb’a olduğunu söylemek moda oldu. Teb’a ile modern vatandaşlık arasında mühim farklılıklar varmış. Cumhuriyetten sonra teb’alıktan vatandaşlığa geçilmiş. Halbuki tâbiyet ile vatandaşlık arasında fark yoktur. Teb’a ile vatandaş da aynı mânâya gelir. Vatandaş, bir devletin kanunlarına uyma sözü veren; mukabilinde temel hak ve hürriyetleri üstün otorite tarafından korunan kimsedir.

1912 senesinde Singapur Konsoloshanesi'nden verilen Dsmanli pasaportu

Teb’a=Vatandaş

Vatandaşlıktan kasıt, seçme, seçilme ve hükûmeti kontrol ise, bu demokrasi demektir. Ayrı bir mevzudur. İmparatorluklarda tâbiyet kriterleri, bir ırkın hâkim, diğerlerinin azınlık görüldüğü ulus-devlete benzemez. Hangi ırk ve dine mensup olursa olsun, halk hükümdarın çocukları sayılır. Nasıl bir baba çocukları arasında ayrım yapmazsa, imparatorluk vatandaşları da kanun önünde eşittir.

Osmanlı Devleti, ulus-devlet değil; imparatorluktur. Vatandaş telâkkisi, azınlık hakları bakımından çağdaşlarından daha ileridir. Osmanlı vatandaşları çeşitli dinlere mensup olmakla beraber, hukuken eşittir. Sadece gayrı müslimlerin amme hizmetine girme imkânı Tanzimat’tan sonra genişletilmiştir. O devirde dünyanın hiçbir yerinde hâkim unsur dışındakilere bu hak tanınmamıştır.

Kars'ta yaşayan Molokanlar'dan bir grup

Ne olursan ol gel!

Müslüman veya gayrımüslim, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetini kabul eden herkes vatandaş statüsündedir. Devletten din, vatan ve milleti koruma vazifesini bekler. Modern telâkkiye uygun olarak devlet ile teb’a arasında hukukî münâsebet bahis mevzuudur. Başka ülkelerde yaşayan Müslümanlar da Osmanlı ülkesine hicret etmek istedikleri zaman, dârülislâm olmak hasebiyle, devlet, kendisini, sınırlarını açmak ve gelenlere vatandaşlık vermek mecburiyetinde hissetmiştir. Hangi ülkede yaşarsa yaşasın, dünya Müslümanlarına Osmanlı vatandaşı muamelesi yapılmıştır. Hatta Osmanlı ülkesine sığınan gayrımüslim mültecilere de karşılıksız teb’a statüsü tanınmıştır.

1848 ihtilâlinden sonra giriştikleri istiklâl mücâdelesinden mağlup çıkan Macar ve Leh vatanseverleri, Avusturya ve Rusya’nın elinden kaçıp Osmanlı ülkesine sığındı. Bâbıâli, kendisini çok kritik siyasî vaziyete düşüren bu mültecileri her ne pahasına olursa olsun iâdeye yanaşmadı. Bu hâdise, İngiltere ve Fransa gibi hürriyete düşkün ülkelerde çok müsbet karşılandı. Hatta Londralı gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp kendileri çekerek tezahürat gösterdi. Bu mülteciler, Müslüman olarak Osmanlı hizmetine girdi.

18. asırda Rus Çarı Deli Piyotr’un sakal yasağına karşı çıktıkları için Osmanlı ülkesine sığınan Hıristiyan Kazaklar, Manyas’a yerleştirildi. Bazı inançlarında Ortodoks Ruslardan ayrılan Molokanlar Kars’ı yurt tutmuştu. Kazaklar ve Molokanlar, cumhuriyetten sonra Anadolu’yu terk etmek zorunda kaldı. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Levantenler de birer birer hayattan sıyrıldı. Ulus-devletin, farklı renklere tahammülü yoktur.

Rusya, XIX. asırda Anadolu’dan göçen her Hıristiyan’a para ve toprak verdiği halde, Rusya’ya göçenler, Rusya’dan Anadolu’ya gidenlerin yanında çok ehemmiyetsiz sayıda kalmıştır. Başka Endülüs olmak üzere Avrupa’dan kaçıp Osmanlı ülkesine sığınan yüzbinlerce Yahudi de hatırlanmalıdır.

Manyas'ta yaşayan Kazaklar'dan bir grup

Şimdi yüzümüze bakan yok!

Eskiden Osmanlı ülkesine gelenlere Osmanlı hükümeti sınırda pasaport yerine geçen bir mürur tezkeresi verirdi. XIX. asırda bu usul değişti. Pasaportu, yolcunun kendi devleti verir oldu. 1838 tarihinde yurtdışına çıkacak olan Osmanlı vatandaşlarına Hâriciye Nezâreti tarafından Avrupa’daki teamüle uyarak pasaport verilmeye başlandı. Osmanlı ülkesine girecek ecnebiler de Avrupa şehirlerindeki Osmanlı konsolosluklarından vize alacaktı. Osmanlı vatandaşı olmak itibarlıydı. Yaşlı Arablardan, “Eskiden Osmanlı pasaportunu görünce ecnebiler selâma dururdu. Şimdi yüzümüze bakan yok” sözünü çok işittim.

1869 tarihinde de Osmanlı Tâbiyet Kanunu çıkarıldı. Artık reâyâ, zimmî, müstemen, harbî yerine, Teb’a-yı Devlet-i Aliyye (Osmanlı vatandaşı) ve Ecnebi tabirleri kullanılmaya başlandı. Babası Osmanlı teb’ası iken dünyaya gelen çocuklar, Osmanlı teb’asındandır. Anne ve babası ecnebi olduğu halde, Osmanlı ülkesinde doğan çocuklar, reşid olduktan sonra üç sene içinde Osmanlı tâbiyetini talep edebilir. Reşid olduktan sonra fâsılasız beş sene Osmanlı ülkesinde oturan ecnebiler de Hâriciye Nezâreti’ne istidâ verip Osmanlı tâbiyetini talep edebilir. Osmanlı teb’ası iken, izinle ecnebi tâbiyete geçenler, bu tarihten itibaren ecnebi sayılır. İzinsiz terkedenlerin yeni tâbiyeti hükümsüzdür. Osmanlı ülkesinde ikamet edenler, aksini isbat etmedikçe Osmanlı vatandaşı sayılır.

1918 tarihli bir Osmanlı pasaportu (İsmail Semuh Bey'e ait)



Kurban bayramı bitti, ama münakaşası bitmedi. Bu sene bayram İslâm memleketlerinde üç farklı tarihte kutlandı. Türkiye, Perşembe; Pakistan ve Malezya Cumartesi; diğer bütün Müslüman memleketler Cuma günü bayramı başlattı.

Her sene Suudi Arabistan, bir gün evvel bayram yaparken, bu sene Türkiye onun gerisinde kaldı. Bunlar, hicrî ayların başlangıcının hesaplanmasındaki usullerin farklığından kaynaklanıyor.

Hilâli görünce oruç tutun!

Mukaddes günler, oruç, hac ve kurban, hicrî takvime göre, yani ayın hareketleri esas alınmak suretiyle tayin edilir. Yıl on iki ay, her ay 29,5 gündür. Aylar, hilâlin doğmasıyla değil, dünyadan görülebilmesiyle başlar. Ulemânın ekseriyeti “Allah hilâli vakit ölçüsü kıldı. Hilâli görünce oruç tutun; hilâli görünce bayram edin! Görülmezse, önceki ayı otuza tamamlayın!” hadîsini nazara almış ve hesaba itibar etmemiştir. Hesap ile ancak hilâlin görülebileceği tarih tesbit edilebilir. Dolunay, yani 15. geceden itibaren 14 gün sayıp gece hilâl gözetlenir. Bu tarihte hilâlin gözetlenmesi farz-ı kifâyedir. Görülürse, o geceden itibaren yeni ay başlar. Görülmezse, tekmîl-i selâsin yapılır, yani önceki ay otuza tamamlanır. Hilâli gören iki kişi hâkim huzurunda şâhidlik edince bu hüküm ilan edilir ve herkesi bağlar. Şer’î hâkim olmayan yerlerde, herkes kendi gördüğü ile amel edebilir.

Hilâlin çıplak gözle görülebilmesi de, bir takım fizikî şartlara bağlıdır. Hilâlin ne zaman ve nereden görülebileceğini iyi bilmek lâzımdır. Ufku açık olmayan (tepeler, yüksek binalar bulunan veya seması bulutlarla kaplı) şehirlerde, hava kirliliği, rutubet ve şehir ışıkları da eklenince rü’yet mümkün olamaz. Ay, dünya ile güneş arasına geldiği zamana ictima’ (Yeni Ay, New Moon) denir. Ancak karanlık yeri dünyaya dönük olduğu için görülemez. Bu zaman 3 gündür. Ay harekete geçip bu çizgiden 8 derece ayrılınca, yani mevsime göre takriben 10-16 saat sonra, dünyada güneş nerede batıyorsa, o yerlerde garb ufkunda güneşin solunda uçları semâya doğru görülebilir. Fakat hilâl ufka 5 derece yaklaşmışsa görülemez. Ayın, güneşten takriben en az 25 dakika sonra batması da görülebilmesi için şarttır. Aksi halde güneşten ufka akseden ışıklar hilâlin görülmesini engeller. Sonraki saat veya gecede, bunların garbındaki memleketlerde de, güneşin batışından sonra görülebilir.

Hesaba itibar

Bu sebeple zamanımızda hiç değilse hilâlin görünebilir olması kâfi sayılmıştır. Nitekim Hanefîlerden Muhammed bin Mukâtil Râzî, Kâdı Abdülcebbar, İbnü Kuteybe, İbnü Dakîki’l-Iyd, Şeyh Bahît ile Şâfiîlerden Sübkî, Kaffâl, İbnü Süreyc, Ebü’t-Tayyib Taberî gibi meşhur âlimler, hilâlin görülebileceği zamanı tesbit eden hesaba itibar etmişlerdir. Türkiye’de ve dünyanın hemen her yerinde bir zamandan beri bu kavle uygun olarak kamerî aylar rasathâne tarafından bir cedvel hâlinde tayin edilmektedir. Bundan evvel hilâl tepe ve kulelerde hususî memurlarca gözetlenir; görülürse hükümet tarafından ilan edilirdi. Sultan Hamid, Çamlıca, Keşiş ve Erciyes tepelerinde rüyet istasyonu kurmuştu. Kandilli Rasathanesi, 1925-1974 arasında hilâlin Fas’tan görülebilir olmasını esas aldı.

Ramazan hilâli, dünyanın herhangi bir yerine görülürse, başka yerdekiler oruca başlar. Yani ihtilâf-ı metâli’a (hilâlin farklı yerlerde doğuşuna) itibar edilmez. Ama namaz vakitleri ile hac ve kurban böyle değildir. Ekseriyetin görüşüne göre bunlarda hilâlin, her beldede ayrı ayrı görülebilmesi esastır. Reddü’l-Muhtar gibi muteber fıkıh kitaplarında böyle yazıyor. Bayramın bir beldede diğerinden bir gün sonra olması, dine aykırı düşmüyor. Şimdi dünyanın bir yerinde görülünce, takvimler Zilhicce ayını başlatıyor. Problem de bundan doğuyor. Bu sebeple ihtiyatlılar, Zilhicce hilâli, takvimlerde yazdığı gün Hicaz'da görünmemişse, ertesi gün tekrar Arafat’a çıkıyor; kurbanları ikinci gün kesiyor. Mamafih ulemâ, sıradan insanlar bu incelikleri bilemeyeceği için, takvimle bulunan güne göre kesilen kurban ve yapılan vakfenin muteber olduğuna fetvâ vermiştir.

Bazı Arab memleketlerinde rü’yete itibar edildiği söylenmekte ise de, usuller ciddiyetten uzaktır. Vaktiyle Suudi Arabistan’da hilâli gözetleme heyetinin reisi, iki gözü âmâ Abdülaziz bin Bâz idi. Hilâl daha doğmadan rü’yetin ilan edildiği çok olmuştur. Bu sebeple 1978’de Müslüman ülkeler İstanbul’da bir araya gelip, ayların başlangıcında hilâlin dünyanın herhangi bir yerinde görülebilir olması kriterini kabul etmişlerdir. Zilhicce için muteber olmayan bu kıstasa, bu sene bir tek Türkiye uymuştur.

Kiminki doğru?

Bu sene 15 Ekim 2012 Pazartesi günü Greenwich saatiyle 12:03'de ictimâ, 16 Ekim 2012 Salı günü 01:20'de de rü’yet (hilâlin görülmesi) vâki oldu. Hilâl ilk defa Güney Amerika'nın güney doğu sahillerinden itibaren görülmeye başlandı. İctimâ günü olan 15 Ekim 2012 Pazartesi günü ay güneşten Ankara’da 15 dakika, Mekke'de ise 8 dakika önce battı. Güneş battığı anda hilâl Ankara'da 2° 30', Mekke'de ise 1° 41' ufkun altında bulunduğundan görülemezdi. Dolayısıyla 10 Zilhicce 1433 günü olan 25 Ekim 2012 Perşembe, takvime göre Kurban Bayramı'nın birinci günüdür.

16 Ekim 2012 Salı günü ay güneşten; Ankara'da 29 dakika sonra Mekke'de ise 43 dakika sonra battı. Güneş battığı anda hilâl Ankara' da 4° 16', Mekke' de ise 8° 27' ufkun üstündeydi. Bu sebeple hilâl, Ankara'dan görülemezken, Mekke'den görülebilir haldeydi. Zilhicce hilâlinin her yerde ayrı ayrı görülmesi prensibinden dolayı, fıkhî bakımdan Hicaz ve Türkiye için Zilkade’nin otuza tamamlanması; bayramın da 26 Ekim 2012 Cuma olması daha doğruydu. Pakistan ve Malezya, hilâlin kendi memleketlerinden görülmesini esas alarak bayramı Cumartesi yaptılar. Ancak bu gördükleri ikinci günün hilâli idi. Hilâl hesapla bulunan tarihte görülmezse, artık ertesi gün gözetlenmez; önceki ay otuza tamamlanır.



Mübadele dışında kalan Batı Trakya Türklerinden en az 50 bin kişi Türkiye’ye göç etmiştir. Kavala’daki Türkler ve buraya sığınan 7 bin muhacir toplu katliama maruz kaldılar. Balkanlar’da Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya ve Sırbistan’da öldürülen Müslümanların sayısı 1.5 milyonu bulmuştur. Balkanlar’daki Müslümanların yüzde 35’i sürgün edilmiş ve yüzde 27’si katledilmiştir. Ve vahşet 1878’den 2000 yılına kadar devam etmiştir. 1912’den 1923 yılına kadar sağ olarak göç edenlerin sayısı 413 bin 922’dir. Kayıp yani katledilen ve yolda ölenlerin sayısı 650 bindir. (Sözde) Ermeni soykırımını devamlı gündeme getiren zalim Batı, Balkanlar’da ve Kafkasya’daki soykırım ve tehciri mana gözleri kör olduğu için göremiyor daha doğrusu görmezlikten geliyor. Bulgaristan’a bağımsızlık verilince 515 bin kişi göç etti. Bu göçten 5 yıl sonra 52 bin kişi daha göç etti. Burada 250 bin kişi katledildi. Bugün Balkanlar’da Müslümanların sayısı en az 14 milyon olup toplam nüfusun yüzde 20’sidir. Arnavutluk’ta Müslümanların oranı yüzde 70, Bosna’da yüzde 40, Kosova’da yüzde 90’dır. Bulgaristan’da 7 milyon nüfusun yüzde 10’u Türk’tür. Makedonya’da Türklerin sayısı 150 bindir. (Yüzde 5) Arnavutluk’ta yüzde 25’tir. Sırbistan’da Boşnak Arnavut ve Karadağlı sayısı 1.5 milyondur. Bulgaristan’da Türk asıllı Müslüman Pomakların sayısı 300 bin, Romanların sayısı 350 bindir. Hristiyan misyonerler Pomakları, Kosovalı ve Arnavutluk’taki Arnavutları Hristiyan yapmak için milyarlarca dolar harcıyorlar. Balkanlar’da Müslümanlara yapılan zulüm ve insanlık dışı muameleyi ciltlerle anlatmak mümkün değildir. Amerikalı tarihçi Justin Mc.Carthy’nin hazırladığı haritalara göre 1770-1922 arasında Osmanlı topraklarında göç eden Müslümanların sayısı 5 milyon, Hristiyanların sayısı 1.9 milyondur. Ve ölen Müslümanların sayısı Hristiyanların 4 katıdır. Bu tarihçiye göre 1912-1914 Balkan Savaşında zorunlu göçe zorlanan ve öldürülen Müslümanların sayısı 1.5 milyonun üstündedir. ABD’nin Kentucky eyaletinin Lovisville Üniversitesinde tarih profesörü olan Austin Mc.Carthy tarafından hazırlanan haritada toplu katliam ve soykırımlar gösterilmektedir. Prof. Austin ve Mc.Carthy’ye göre Balkanlar’daki soykırım, tarihin en büyük soykırımıdır...
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter