Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Hindistan’da 800 sene evvel hüküm sürmüş Râziye Begüm, Türk-İslâm tarihinin yegâne kadın hükümdarıdır. Parlak muvaffakiyetleri yanında, acemice hataları acı sonunu hazırlamıştır. Ömrü de saltanatı da kısadır.

Hindistan’a Müslümanlığı X. asırda Gazne Türkleri götürdü. O zamandan itibaren XIX. asırdaki İngiliz işgaline gelinceye kadar bu kıtayı asırlarca Türk asıllı hanedanlar idare etti. Bu Müslüman Türk devletlerinden birisi de Kutubşahlardır. Taht şehri Delhi’deki en eski eserler ve dünyanın en zarif ve yüksek minarelerinden Kutub Minar bunlardan kalmadır. Sultanları köle asıllıdır. Tıpkı Mısır’daki Memlûkler gibi liyakat ve talihleri yardımıyla sultan olurlardı. Bunların en meşhurlarından birisi de İltutmuş’tur. Yerine geçen kızı Râziye Begüm ise Türk-İslâm tarihinin yegâne kadın hükümdarıdır. Begüm, bey kelimesinin müennesidir. Hindistan’da hükümdar ailesinden hanımlar için kullanılır.

Râziye Begüm

“Oğullarımdan üstündür!”

İltutmuş’un ömrü seferlerde geçti. Ehl-i sünneti Bâtınî cereyanlara karşı korudu. Cengiz Han tehlikesini Hindistan’a sokmadı. 1236 senesinde seferde vefat etti. Oğulları bulunduğu halde, cesaretine şahit olduğu ve âdet hilafına evlendirmediği kızı Râziye’yi yerine vasiyet etti. Vezirler, bir kadının ordu kumandanı olamayacağı, kadınlarla erkeklerin beraber yaşamasını engelleyen din prensipleri çerçevesinde Râziye’nin halkça hüsnü kabul görmeyeceğini söyleyerek itiraz ettiler. Hazret-i Peygamber’in “Devletin başına bir kadını geçiren millet iflah olmaz” sözünü hatırlattılar. Ancak İltutmuş dinlemedi. “Benim oğullarım zevklerine düşkündür. Hiç birisinde memleket idare edecek kabiliyet yoktur. Râziye kadındır ama zekâ ve basiret bakımından biraderlerinin hepsinden üstündür” dedi.

1236’da İltutmuş vefat edince vezirler Râziye’yi başa getirmek istemedi. İltutmuş’un oğlu Firuzşah’ı sultan yaptı. Firuzşah, nâzik, cömert, fakat fevkalâde müsrif idi. Fil üzerinde sokaklardan geçerken sağa sola altın saçardı. Vezirlerin nasihatlarına kulak asmadı. Firuzşah’ın annesi, oğlunun saltanatını garantiye almak için İltutmuş’un Râziye ile aynı anneden doğan oğlu Kutbeddin’i öldürttü. Râziye’yi de öldürtecekken, galeyana gelen halk ve bazı beyler sarayı kuşatıp sultanın annesini tevkif etti. Bu buhrandan istifade eden Râziye, memleketi sadece kendisinin kurtaracağına dair vezirleri inandırarak tahta geçti. İlk işi, Firuzşah ve annesini öldürtmek oldu.

Tahta çıkar çıkmaz bir Bâtınî isyanı ile karşılandı. Şiîlerin aşırılarından olan isyancılar Delhi’deki meşhur Cuma Mescidi’ni basıp Müslümanları katle cüret etmişti. Râziye Begüm usta siyasetiyle bizzat harekete geçip isyanı bastırmaya muvaffak oldu. Ancak beylerin bir kısmı kendisini tanımamakta direniyordu. Râziye Begüm ordusuyla bunların üzerine yürüyüp hepsine boyun eğdirdi. Böylece Hindistan’daki mahallî hükümdarlar Râziye Begüm’e itaat etti. Râziye Begüm bu defa Hinduların kuşattığı Bedenpur üzerine yürüdü. Hinduları yenip buradaki Müslümanları kurtardı. Sonra karışıklıklar çıkan Guvalyor üzerine yürüdü. Sükûnu sağladı.

Râziye Begüm tahtını sağlama alabilmek için mühim mevkilere kendisine yakın gördüğü kişileri getirdi. Habeş asıllı imrahor Yakut, melikenin en yakını hâline geldi. Bu ise memnuniyetsizliği arttırdı. Üstelik beyler, kadın elbiseleri giymediği, erkek gibi cüppe giyip yüzü açık bir şekilde file binerek halkın arasında dolaştığı için Râziye Begüm’ü tenkid ediyorlardı.

Kutubşahların Delhi'deki muhteşem eserlerinden Kutub Minar

Çölde son yemek

Bu sebeple kendisine karşı muhalefet giderek yayıldı. Râziye Begüm, muhaliflerinden bazılarına makam ve mevki vererek aralarındaki işbirliğini önleyeceğini zannettiyse de yanıldı. 1240 senesinde Türk beyleri ayaklanarak Yakut’u öldürdü. Râziye Begüm de tevkif edilerek bir kaleye hapsolundu. Yerine kardeşi Behramşah geçirildi. Râziye Begüm bir çare düşündü. Kalede tutuklu iken, güzelliğiyle tesiri altına aldığı beylerin ileri gelenlerinden Melik Altunay ile evlendi. Kocasının birliklerine halktan topladığı gönüllüleri de katarak Delhi’ye yürüdü. Ancak yenildi. Kocası öldü. Birlikleri kendisini terk etti. Kihtel yakınlarında sahrada tek başına yorgun, aç ve susuz bir hâle düştü. Hindu bir köylüden ekmek istedi. Sonra da yorgunluğun tesiriyle uyuyakaldı. Üzerindeki kıymetli elbiselere tamah eden köylü, Râziye Begüm’ü öldürüp bir tarlaya gömdü. Sonradan vaziyet anlaşıldı. Cesedi teşhis edilip dinî merasimle tekrar aynı yere gömüldü. Saltanatı 4 sene sürdü. 31 yaşındaydı. Oğlu Seyyid, seneler sonra 1299’da annesinin tahtını iddia ettiyse de muvaffak olamadı. 6 asır sonra Râziye’nin tahtına yine bir kadın oturdu: Kraliçe Viktorya.

Râziye Begüm, Hindistan’ın en mühim hükümdarlarından olduğu gibi, Türk-İslâm tarihinin de en enteresan şahsiyetlerinden birisidir. Küçük yaşta tahta çıkan hükümdarlara nâibelik yapan anneleri sayılmazsa, Türk-İslâm tarihinin yegâne kadın hükümdarıdır. Tarihçiler iyi bir tahsil gördüğünü, güzel Kur’an-ı kerim okuduğunu söyler. Âlimleri hoş tutar, cömert ve adaletli bir hükümdardı. Şirin-i Dehlevî mahlasıyla Farsça yazdığı güzel şiirleri vardır. Bir tarihçi “Fakat yaradılışta erkeklerin hesabından nasibini almamıştı. Bu sebeple müstesna sıfatları ona fayda vermedi” der. Saltanatının son zamanlarında tam bir erkek hüviyetine bürünmüştü. Yay kuşanır, ata biner, erkek kıyafetleri giyip yüzünü örtmezdi. Fil üzerinde halkın arasına çıkar, toplantılara katılırdı. Halbuki hükümdarların asker ve halk içine çıkıp yüzünü fazla göstermesi hoş karşılanmazdı. Râziye Begüm, demir yumrukla tahtını bir müddet daha elde tutabildi. Saltanatını babasından yâdigâr Türk beylerine dayandıracak yerde, Habeş asıllı köleleri tercih etti. Bunları mühim makamlara getirdi. Güç sahibi beyleri küstürdü, hatta düşman etti. Bu, en büyük hatasıdır. Bedelini tahtını, hatta hayatını kaybederek ödedi.



Arapça öğrenmeye ilk defa Türk-Libya Uhuvvet (Kardeşlik) Cemiyeti’nde başlamıştım. Cemiyet Libya Melikliği zamanında kurulmuş; o zaman başta olan Kaddafi’yi tanımamıştı. Salonunda asılı melikin büyük resmi garibime giderdi. Şimdi ne o cemiyet kaldı, ne de binası…

İtalyanlara karşı vatanlarını müdafaa eden Libyalı mücahidler

Bi-hürmeti Durugut Bâşâ!

Libya, Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp (Tripoli) ve Bingazi eyaletiydi. Trablus batıda, Bingazi doğudadır. Libya, memleketin antik çağdaki ismidir. Ekserisi çöl olan ülkede az nüfus yaşar. Bir de güneyde Fizan vardı ki, umumiyetle siyasî muhaliflerin sürgün yeriydi. Sürgün derken, sürgün edilen şahıs bir memuriyete tayin edilip maaşını alır, evinde yatardı. Libya’da Osmanlı hâkimiyeti 360 seneden fazladır. Osmanlılar gelmesiydi, Libya İspanyol hâkimiyetine girer; belki de halkı o zaman Maltalılar gibi Arapça konuşan Katolikler olurdu. Beldenin fatihi Turgut Reis, Malta’da şehid düşmüş, na’şı Trablusgarb’a getirilmiştir. Beldeye gelen vâliler ilk önce türbeyi ziyaret edip dua ederdi. Trablus halkı da “Durugut Bâşâ”ya veli muamelesi yapar. Osmanlı izlerini silmek isteyen Kaddâfî, na’şı Türkiye’ye göndermeyi çok istedi. Bizde de bazı akıllılar alkış verdi ama çok şükür tahakkuk etmedi.

Osmanlılar, Zenci Afrika’yı da buradan idare ederdi. Garp Ocakları denen Cezayir, Tunus ve Libya merkeze uzak olduğu için, Bâbıâli imtiyazlı idareyi tercih etmiştir. Libya’nın Osmanlı hazinesine katkısı yoktu. Aksine merkezden tahsisat giderdi. Ama Akdeniz hâkimiyeti bakımından stratejik ehemmiyeti vardı. Akdeniz’de Osmanlı hâkimiyeti Garb Ocakları’nın desteği ile uzun müddet devam edebilmiştir. Garp Ocakları’nda beylerbeylerinin maiyetinde Anadolu’dan getirilmiş askerler ve yeniçeriler vardı. Bunlar zamanla idareye el koydu. 1603’ten itibaren kendi aralarından seçtikleri bir ağayı dayı adıyla başa geçirdi. Trablusgarb, 1711’de Türk asıllı Karamanlı hânedanının elinde irsî bir beylik hâline geldi. Gerektiğinde donanmasıyla Osmanlı Devleti’ne yardım ederdi. Zamanla malî bakımdan zayıfladı. İç mücadeleler de eklenince, ecnebiler Libya’nın iç işlerine müdahaleye kalkıştı. Fransa 1830’da Cezâyir’i işgâl etti. İstanbul, az sonra akıbetinden endişelendiği Trablusgarb ve Tunus’a bir donanma göndererek imtiyazlarını kaldırdı. Doğrudan merkeze bağladı. Bu hâdise, sıranın kendisine geleceğini anlayan Mısır Vâlisi Mehmed Ali Paşa’nın ısyanına yol açtı.

Libyalı mücâhidlerin lideri Şeyh Ahmed Sünûsî

Afrika’daki son vatan toprağı

1860’da kurulan İtalya, İngiltere, Fransa gibi sömürgeci devletlere bakıp gözünü burnunun dibindeki Libya’ya dikti. 1911’de de işgal etti. İttihatçılar, başa geçince kendilerinden olmayanları ordudan atmış; Libya’da da 4000 asker kalmıştı. Balkan Harbi çıkınca Bâbıâli Afrika’daki son vatan toprağını müdafaa edemeyeceğini anladı. 1912 Uşi Muahedesi ile vezirlerden bir saltanat nâibi tayin etmek şartıyla Libya’yı İtalyanlara bıraktı. Ancak halk dağlara çıkıp mücadeleye devam etti. Başlarında Sünusî tarikati şeyhi Seyyid Ahmed vardı. Şeyh Ahmed, el-Hükûmetü's-Senûsiyyeti'l-Celîle adıyla imzaladığı beyannâmeler neşretti ve böylece Libya’da müstakil bir hükûmet kurmuş oldu.

Trabslugarbin son Osmanli Vâlisi Çerkes Şemseddin Paşa

İtalya, Cihan Harbi’nde müttefiklerin yanında harbe girince, Şehzâde Osman Fuad Efendi kumandasında bir birlik mücahidlere yardım etmek üzere Libya’ya çıktı. Mondros Mütarekesi’ne kadar mücadele sürdü. Ama sonunda şehzâde esir düştü. İttihatçılar, Ahmed Sünûsî’yi Mısır’a hücuma zorladılar. Halbuki Mısır, Libya’nın yegâne dışarı açılan kapısı ve İngilizler de İtalyan işgaline karşıydı. Şeyh Ahmed zorlamalara dayanamayarak Mısır’a saldırdı. Bu, Libya’nın felâketi oldu. Şeyh Ahmed İstanbul’a kaçmak zorunda kaldı. Burada çok itibar gördü. Tahta çıkan Sultan Vahîdeddin’e kılıç kuşandırdı. Sonra Ankara’ya geçti. Mustafa Kemal Paşa, dünya Müslümanlarının alâkasını çekmeye vasıta olmak üzere bu büyük İslâm mücahidini yanına aldı. Türkiye, 1923 Lozan Muahedesi ile Libya üzerindeki haklarından vazgeçti. Şeyh Ahmed Hicaz’a giderek 1933’te vefat etti.

Şeyh Ahmed Sünûsî Kudüs'te

Tahtı boş bırakmamalı

İtalyanlar binlerce sivili öldürdükleri halde Libya’nın bütününde senelerce hâkimiyet kuramadılar. Ömer Muhtar gibi kahramanların mücadelesi onları engelledi. Mussolini başa geçince orijinal bir usul buldu: Vahalara baskın yapıp, kabile reislerini kaçırılıyor; tayyarelere bindirilip kabilesinin bulunduğu mıntıkaya atılıyordu. Bu usul halkı yıldırmaya yetti. İtalya, Libya’yı umumiyetle sert, bazen merhametli askerî valilerle idare etti. İslâm hukuku ve mahkemelere dokunmadı. Mahallî geleneklere ilişmedi. Hatta hazırladığı kanunların, beldenin mezhebi olan Mâlikî fıkhına uygun olmasına dikkat ederdi. II. Cihan Harbi’nde mağlup olan İtalyanlar 1943’te Libya’dan çıkarıldı. Trablus ve Bingazi’de İngiliz, Fizan’da Fransız hâkimiyeti kuruldu.

1951 senesinde Libya istiklâlini kazandı. Şeyh Ahmed Sünûsî’nin yeğeni İdris (1889-1983) melik oldu. Türkiye ile iyi münasebetler kuruldu. Halk Türkleri çok severdi. Libya’da Türkiye’ye katılmayı müdafaa eden parti bile vardı. Sünûsî tarikatine mensup Derneli bir kuloğlu ailesinden olan ve İstanbul’da mülkiyeyi bitiren kaymakam Sadullah Bey, 1949’dan 1952 senesine kadar o zaman tam müstakil olmayan Emir İdris’in isteğiyle Libya başbakanlığı yaptı. Gazeteci Orhan Koloğlu’nun babasıdır.

Libya Meliki İdris Sünûsî

Melik İdris 1969 senesinde Bursa kaplıcalarında iken, 27 yaşındaki genç bir subay Muammer Kaddâfî darbe yaparak iktidarı eline aldı. Memlekette sosyalist bir diktatörlük kurdu. Melik İdris, Kâhire’de yaşadı. Yakın tarihin en eksantrik şahıslarından olan darbeci albay, Hâricî mezhebinde bir kabiledendir. Kaddâfî, kan fışkırtan demektir. Annesi hakkında da çeşitli iddialar vardır. Annesinin Yahudi olduğu; Albert Berizusi (1915-1943) adlı Fransız pilottan hâmile iken Kaddafi’nin babasına kaçtığı söylenir. Zengin petrol servetine güvenip sağa sola kafa tutan Kaddâfî, sonunda Amerika’ya boyun eğdi. 1990’larda Rus nüfuzundan kurtulan Orta Doğu’yu Amerika Avrupa’nın eline bırakacağa benzemiyor.

Libya Meliki İdris Sünûsî Türkiye'de



Ezan, dünya Müslümanları arasında müşterek bir paroladır. Yer yüzünün her an her yerinde ezan okunmaktadır.

Câmilerde cemaatle namaz kılınırken müezzinlerin pirleri olarak Bilâl Habeşî’yi hayırla anmaları âdet olmuştur. Bazı câmilerde âmâ sahâbi Abdullah ibni Ümmi Mektûm da zikredilir. Ama Hazret-i Peygamber’in bir müezzini daha vardı ki, nedense ismini pek kimse bilmez ve anmaz. O da Ebû Mahzûre’dir. Ebû Mahzûre’nin enteresan bir de hikâyesi vardır.

Şanını yükseltmedik mi?

Ezan, dünya Müslümanlarını câmiye davet eden müşterek bir paroladır. Yüksek bir yerde her namaz vakti girdiğinde Arapça olarak okunur. Hazret-i Peygamber tarafından şimdiki sözleriyle okunması emrolunmuştu. Tarihte ilk ve son defa ezanın aslına uygun olarak Arapça okunması 1932’de Türkiye’de yasaklanmış; Müslümanları derin infiale uğratan bu yasak 1950 senesinde son bulmuştu.

Enteresandır ki, batıya doğru her meridyen aşıldıkça namaz vakti 4 dakika (28 km) ileri gittiğinden, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunur. Yeryüzünün her yerinde her an ezan işitilir ve Hazret-i Peygamber’in ismi anılır. Böylece Kur’an-ı kerimde Hazret-i Peygamber’e hitaben söylenen “Senin şânını yüceltmedik mi?” sözünün hakikati ortaya çıkar.

Ezan okunduğu zaman, müsait olanlar câmiye gider. Özrü sebebiyle gidemeyecek olanlar ezanı hürmetle dinler ve cümlelerini tekrar eder. Hazret-i Ebû Bekr, ezan okunurken, Hazret-i Peygamber’in ismini işitince, iki başparmağının tırnağını öpüp gözlerine sürdü. “Niye böyle yaptın?” buyurulunca, “Senin mübârek isminle bereketlenmek için Yâ Resûlallah” dedi. Hazret-i Peygamber bu sözü beğendi ve “Güzel yaptın. Böyle yapan, göz ağrısı çekmez” buyurdu. Namazla niyazla alâkası bulunmayanların bile ezana hürmet etmesi bir gelenek olmuştur.

Ne güzel sesin var!

Hazret-i Peygamber’in dört müezzini vardı: Bilâl Habeşî, İbni Ümmi Mektûm, Sa’d bin Âbid Kurezî ve Ebû Mahzûre Evs bin Mi’yer Cümahî Mekkî. Sa’d Kubâ’da ezan vermiştir. Bilâl ezanda terci etmez, yani sesini alçaltıp yükseltmezdi. Kaamette tekbirleri ikişer, hayye ale’s-salâh ve hayye ale’l-felâh’ları birer kere okurdu. Ebû Mahzûre ezanda terci yapar, kaamette ilk tekbirleri dörder, hayye ale’s-salâh ve hayye ale’l-felâh’ları ikişer kere okurdu. İmam Ebû Hanîfe ve Irak âlimleri Bilâl’in ezanı ve Ebû Mahzûre’nin kaameti ile, İmam Şâfiî ve Mekke âlimleri Ebû Mahzûre’nin ezanı ve Bilâl’in kaaameti ile, İmam Ahmed bin Hanbel Bilâl’in ezan ve kaameti ile amel ettiler. İmam Mâlik tekbirde ve kaamette hayye ale’s-salah ve hayye ale’l-felâh’ları ikişer kere söylerdi.

Hanefîlerin kaamette itibar ettikleri Ebû Mahzûre, İslâmiyet ile Mekke-i Mükerreme’nin fethedildiği sene tanıştı. O sene Resûl-i Ekrem Tâif Muhasarasından Ci’râne'ye dönüyordu. Namaz vakti ge­lince müezzin ezan okumaya başladı. O zamanlar Resûlullah'a karşı büyük bir kin ve düşman­lık besleyen Ebû Mahzûre ile Kureyşli on genç ezan sesini işitince bir yere gizlen­diler ve alaylı bir şekilde müezzini taklit ederek yüksek sesle ezan okudular. İç­lerinden birinin güzel sesli olduğunu farkeden Hazret-i Peygamber onları yanına ça­ğırttı ve kendilerine birer birer ezan okuttu. En son okuyan Ebû Mahzûre'nin se­sini çok beğenerek ona ezanı öğretti. Daha sonra namaz vakti gelince elini ba­şına koyup alnını okşadı ve ezan oku­masını emretti. Ebû Mahzûre bu emri isteksiz bir şekilde yerine getirdikten sonra Hazret-i Peygamber ona bir miktar gü­müş para verdi ve kendisine dua etti. Gönlü İslâmiyet'e ısınan Ebû Mahzûre orada müslüman oldu ve Hazret-i Peygamber'den kendisini Mekke'deki Harem-i Şerif’e müezzin yapmasını istedi. Bu arzusunu kabul eden Hazret-i Peygamber, Mek­ke Valisi Attâb bin Esîd'e gitmesini ve yeni vazifesini ona bildirmesini söyledi. Ebû Mahzûre, Resûl-i Ekrem'in Mek­ke'den ayrılmasına kadar Kâbe'de Bilâl-i Habeşî ile birlikte ezan okudu. Resûlullah'ın okşadığı alnına düşen saçları hiç kestirmedi. 59 senesinde vefatına kadar Mekke'de müezzinlik yaptı. Kendisinden sonra Mescid-i Haram müezzinliğini oğlu ve torunları yüzyıllar­ca devam ettirmişlerdir. Kureyş'in nesebini çok iyi bilen Ebû Mahzûre'den hadîs-i şerifler rivâyet olunmuştur. Ezan ve kaamet hakkındaki rivayeti pek meşhurdur. Hanefî Müslümanlar bununla amel etmiştir.

Ca'ferîlerde ezan okunurken iki defa (Eşhedü enne Muhammeder Resulullah) dedikten sonra iki defa (Eşhedü enne Aliyyen Veliyyullah) denir. (Şehâdet ederim ki Ali Allah’ın velîsidir) demektir. (Hayye ale’l-felâh) dedikten sonra iki defa (Hayya alâ hayri’l amel) denir. (Haydin en hayırlı amele) demektir. Bunun Hazret-i Peygamber zamanında okunduğuna, Hazreti Ömer tarafından kaldırıldığına inanırlar. Ayrıca sabah ezanında (Essalâtü hayrün minen-nevm) demezler. Kaamet okunurken de ezanda ilk okunan (Allâhu Ekber) cümleleri iki defa; ezanın sonundaki (Lâ ilâhe illallah) cümlesi de bir defa okunur. (Hayye alâ hayri’l amel) cümlesinden sonra iki defa (Kad kaameti’s-salâh) cümlesi okunur.



Semerkand’ın en güzel, zeki ve ilim sahibi kızıydı. Onunla evlenmek üzere sultanlar, şehzâdeler sıraya girdi. O da evleneceği erkeği tayin etmek üzere bir müsabaka teklif etti…

Bundan 9 asır evvel Semerkant’ta Alâaddin isminde büyük bir fıkıh âlimi yaşardı. Çevresi kendisinden ilim öğrenmek ve fetvâ sormak isteyenlerle dolup taşardı. Bu âlimin yegâne çocuğu Fâtıma isminde bir kız idi. Bu kız sıradan bir çocuk değildi. Zekâsı ve çalışkanlığı babasının dikkatini çekti. O da kızını bir fıkıh âlimi olarak yetiştirdi. Fâtıma Hanım devrin büyük fıkıh âlimlerinden birisi oldu. Öyle ki babasının Tuhfetü’l-Fukahâ adlı meşhur eserini ezberledi. Babası, verdiği fetvâlarda kızının da imzasının bulunmasını isterdi. Fâtıma Hanım’ın yazısı da çok güzeldi. Çoğu zaman babasının verdiği fetvâları o yazardı. Aynı zamanda fevkalâde güzeldi. İffetine düşkün ve güzel ahlâk sahibiydi. Hanımlara ders ve fetvâ verirdi.

Tuhfe’sini şerhetti, kızını nikâhladı!

Fâtıma Hanımın ilimdeki şöhretini, iffet, ahlâk ve güzelliğini işiten çok kimse kendisiyle evlenmek üzere tâlib oldu. Bunlar arasında bazı sultanlar ve şehzâdeler de vardı. Ancak Fâtıma Hanım’ın ne makamda, ne de yakışıklılıkta, ne altında, ne de ipekte gözü vardı. Evleneceği erkek için çok enteresan bir kıstas koydu. Babasının Tuhfe adındaki kitabını en güzel kim şerhederse, onunla evleneceğini söyledi. Bu vesileyle zamanın âlimleri Tuhfe’ye şerhler hazırlamaya koyuldular. Bu sayede çok kıymetli eserler yazıldığı için, Fâtıma Hanım’ın fıkıh ilmine çok hizmeti geçti.

Bu şerh edenlerden birisi Türkistanlı fakir bir âlim olan Alâaddîn bin Mes'ûd Kâsânî idi. Kâsânî, aynı zamanda Alâaddin Semerkandî’nin de talebesiydi. Kâsânî, hocasının kitabını en güzel şerhederek imtihanı kazandı. Fâtıma Hanım ile evlenmeye muvaffak oldu. Fâtıma Hanım, bu kitabı mehr olarak kabul etti.

Kâsânî için, “Şeraha Tuhfetehu, zevvece bintehu” (Tuhfe’sini şerhetti, kızını nikâhladı) sözü meşhurdur. Bu kitap Bedâyi diye bilinir. Hanefî mezhebinde yazılmış en kıymetli kitaplardan birisidir. O zamana kadar alışılmadık bir üslûp ve tertipte yazılmıştır. Fıkhî hükümlerin delilleri verilmiştir. Yedi cilttir. Kâsânî bu eserinden sonra çok itibar kazandı. Melikü’l-Ulemâ (Âlimlerin Sultanı) unvanı ile anılmaya başlandı. Başta Mutezile olmak üzere bid’at fırkalarına parlak zekâsıyla cevaplar verdi.

Üçü imzâlamadan aslâ

Fâtıma Hanım, Alâaddin Kâsânî ile evlendikten sonra üçü beraber oturmaya başladılar. Hanımı Fâtıma, evlendikten sonra da zevcinin fetvâlarına yardımcı olurdu. Kâsânî, müşkil hususlarda zevcesinin fikrini almadan fetvâ vermezdi. Fâtıma Hanım hüsn-i hattı ile fetvâyı yazar, ikisi şâhid olmak üzere üçü birden imzalayarak fetvâyı sorana verirlerdi.

Baba Alâaddin Semerkandî 1144 tarihinde vefat etti. Kâsânî, zevcesiyle Konya’ya gitti. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mes’ud’dan itibar gördü. Fakat buradaki bazı âlimlerin hasedini çekince, sultan kendisini aynı zamanda damadı olan Zengî Atabeyleri’nden Nureddin Şehid’e elçi olarak gönderdi. Suriye, Mısır ve Irak’ın sultanı olarak Haleb’de müstakilen hüküm süren Nureddin Şehid, Kâsânî’yi itibar gösterdi. Onu Halâviyye Medresesi’ne müderris tayin eyledi. Böylece karı-koca Haleb’e taşınmış oldu. Nureddin Şehid, Kâsânî ailesine çok hürmet etti. Her ikisini de sık sık saraya aldırıp mühim işlerinde istişare ederdi. Saraylı hanımlar da Fâtıma Hanım’ın sohbetini dinlemek için birbirleriyle yarışırdı.

Alâaddin Kâsânî'nin Haleb'de ders verdiği Halâviyye Medresesi. Daha evvel Aya Elena adında bir Bizans kilisesi idi.

Hocamın kızı böyle istiyor

Haleb’de ne kadar itibar görürlerse görsünler, Kâsânî ailesi memleketlerini özlediler. Haleb’den ayrılmak üzere Nureddin Şehîd’e arzettiler. Nureddin Şehid gitmemeleri için ısrar etti ise de, “Hocamın kızı dönmek istiyor” diye özür beyan etti. Alâaddin Kâsânî, hocasının hatırını sayarak zevcesinin bir dediğini iki etmezdi. Bunun üzerine Nureddin Şehid, kaleyi içerden fethetmek üzere Fâtıma Hanım’a saraylı bir hanımı ricacı gönderdi. Fâtıma Hanım bu ricayı kıramayarak Haleb’de kalmaya razı oldu.

İlim, iffet, ahlâk ve güzelliği kadar, cömertliği de bol olan Fâtıma Hanım, kolundaki bilezikleri satarak, Halâviyye Medresesi imâretinde fakirlere her Ramazan gecesi iftar verme âdetini başlatmıştır. Fâtıma Hanım’ın fıkıh ve hadis sahasında eserleri de vardır. Mahmud adında bir oğulları oldu. Karı-koca onu da bir âlim olarak yetiştirdiler.

Fâtıma Hanım Haleb’de vefat etti. Zevci Alâeddin Kâsânî de çok geçmeden 1191 senesinde fâni dünyayı terketti. İkisi, Haleb’de Burrü’s-Sâlihîn kabristanında yan yana yatmaktadırlar. Halk arasında bu iki kabir “Kabrü’l-Mer’e ve Zevcihâ” (Hanım’ın ve Zevcinin Mezarı) diye bilinir ve ziyaret olunur.



Mısır halkı, vaktiyle İngiliz işgaline karşı ayaklandıkları zaman bu slogana sarılmışlardı. Nitekim Mısır ta firavunlar zamanından 1952’ye kadar binlerce sene Mısırlı olmayanlar tarafından idare olundu. 1952’den sonra iktidara geçenler ise yabancıları mumla arattı.

Mısır dünyanın en eski medeniyetlerinden birisiydi. Bilhassa astronomide çok buluşlar Mısır’a aittir. Mısır’ı asırlarca demir yumrukla idare eden firavunların ekserisi Mısırlı değildi. Ya Nubyalı, ya Yemenli, ya İranlı idi. Küfr ve zulmün sembolü olarak görülen firavunlar arasında mümin olanlar da yok değildi. Tarihçiler IV. Amenofis’in Allah’a ibadet ettiğini söyler. Muhtemelen Hazret-i Yusuf zamanındaki firavun buydu ve kendisini maliye nâzırı yapmıştı. Mısır firavunlarından II. Pepi 94 yıllık saltanatıyla en uzun tahtta kalan hükümdar olarak bilinir.

KAHREDİCİ GARNİZON

Mısır sonra Büyük İskender’in hâkimiyetine girdi. Son firavun ailesi Ptolomeler Makedon idi. Bu aileden meşhur Kleopatra Yunanca konuşur ve tek kelime Mısır dili bilmezdi. Derken Romalılar Mısır’ı ele geçirdi. Mısır, Roma’yı besleyen zengin bir tahıl ambarı idi. Hazret-i Muhammed’in mektup gönderip imana davet ettiği Mukavkıs, Mısır’daki Roma idarecisiydi. Mısır bilahare Müslüman Arapların eline geçti. Amr bin As Mısır fâtihidir. Mısır’ın ilk ve en büyük câmiini inşa ettirmiştir.

Mısır’ın yerli halkına Kopt (Kıptî) denir. Mısır’ın Avrupa lisanlarındaki ismi Egypt de buradan gelir. Araplar Kopt memleketini fethedince burada bir garnizon kurular. Adına da el-Mısrü’l-Kâhire (Kahredici Garnizon) dediler. Mısır adı buradan gelir. Bilinen tahıl cinsi ile alâkası yoktur. Arap fethinden sonra Hâmi asıllı bu yerli halktan Müslüman olanlar Araplarla karıştılar. Karışmayanlar Hıristiyan olarak kaldı. Bunlara bugün Kıptî denir. Butros Gali Kıptî idi. Mısır’dan geldikleri zannedildiği için Çingenelere de herkes yanlış olarak Kıptî der. Asılları Hindistan’dır.

Kleopatra

ed-DEVLETÜ’T-TÜRKİYYE

Arap hâkimiyetinin yerini Eyyübîler aldı. Salâhaddin Eyyübî, Kürtleşmiş Arap asıllı bir Selçuklu kumandanı idi. Mısır’a hâkim olan Şiî Fâtımîleri altedip Mısır’da Arapça konuşan sünnî bir devlet kurdu. Haçlıları kovdu. Eyyübî ordusu, Kıpçak ve Çerkes asıllı kölelerden müteşekkildi. Bunlardan Aybek adında bir subay, hanedanın son ferdi melike Şeceretüddür ile evlenip sultan oldu. Bundan sonra bu kölelerden liyakati ve şansı olanlar sultan seçildi. Bunlara Memlûkler (Kölemenler) denir. Mısır o zamanlar baştaki Kıpçak sultanlar sebebiyle ed-Devletü’t-Türkiyye diye anılır. Memlûkler, Moğolların Bağdad’ı işgali ile yıkılan Abbasî halifeliğini Kahire’de ihya edip İslâm dünyasında çok prestij kazandılar. Kimsenin yenemediği Moğolları yendiler.

Memlûkler, Şah İsmail ile ittifak kurma hatasını işleyince, 1517’de Mısır Osmanlıların eline geçti. Yılda birkaç mahsul alınan Mısır, en zengin Osmanlı eyâleti idi. XVIII. asırda sömürgeci İngiliz ve Fransızlar gözünü Mısır’a dikti. Fransızlar, Napoleon kumandasında Mısır’ı işgale kalkıştı. Osmanlı ve İngiliz ordusu, Fransızları kovdu. Bu arada gönüllü olarak Kavala’dan Mısır’a gelen gönüllülerden Mehmed Ali talihin yardımıyla sivrilerek 1805 yılında Mısır Vâlisi oldu. Fransızların kışkırtmasıyla ayaklanıp, Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı. Böylece Mısır muhtariyet kazandı. Mısır vâlileri hıdiv adıyla Mehmed Ali Paşa’nın ailesinden tayin edilmeye başlandı. Aile Türk ise de, Rumelililere Arnavut demek adet olduğu için Mısır’da bu aile Elbânî (Arnavut) olarak bilinir. Mehmed Ali Paşa’nın büyük dedesinin Gümüşhane’den Kavala’ya göçmüş bir Türk olduğunu son Mısır melikesi sayılan Neslişah Sultan’dan işittim. Isyanı bir yana, Paşa, müspet bir şahsiyetti. Mısır’a çok hizmeti geçmiştir.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa

İNGİLİZLER MISIR’A ÇÖREKLENİYOR

Hindistan’ın eşiği sayılan ve Süveyş Kanalı’nın yapılmasıyla kıymeti artan Mısır’a, 93 Harbi bahanesiyle İngilizler yerleşti. Hıdiv ve bazı memurları yine İstanbul tayin ediyordu. Bu arada “Mısır Mısırlılarındır” slogan İngilizlere ayaklanan Urabî Paşa muvaffak olamadı. 1914’de harbe girilince İngilizler Mısır’ı ilhak etti. İstanbul’a sadık Abbas Hilmi Paşa’yı sürerek, aynı aileden Fuad’ı melik (kral) ünvanıyla başa geçirdi. Fuad, kendisine paşalık verilmediği için İstanbul’a kırgın idi. İngilizlerin maşası oldu. 1936’da ölünce yerine oğlu Faruk geçti. İran Şahı bunun kızkardeşi ile evliydi. Faruk, babasının Mısır’a sokmadığı sürgündeki Osmanlı hanedanı ferdlerine iltifat gösterdi. Yakışıklı, fakat zayıf karakterli Faruk sefih hayatı sebebiyle herkesin gözünden düştü. 1952’de İngilizler Mısır’ı terk etti. Aynı sene çıkan askerî ihtilal, Faruk’u tahtından etti. Faruk’un amcazâdesi ve Neslişah Sultan’ın zevcesi Prens Abdülmünim kral nâibi oldu. Faruk, 1965’de İtalya’da vefat etti.

Mısır'ın son Meliki Faruk

Başa geçen ihtilal lideri General Necib de ertesi sene arkadaşı Cemal Abdünnâsır tarafından devrildi. Nâsır, sosyalist bir idare kurdu ve memleketi Sovyet Rusya’nın peyki hâline getirdi. Müslümanları ezdi. Öldükten sonra yerine geçen Enverü’s-Sâdât, Rusları Mısır’dan kovdu. Müslümanlara hürriyet verdi. İsrail ile sulh yaptığı bahanesiyle 1981’de bir resmî geçitte İslâmcı bir terörist tarafından öldürüldü/öldürtüldü. Yerine geçen Hüsnü Mübarek, o zamandan beri demir yumruğu ile memleketin başındadır. Binlerce sene Mısırlı olmayanların hüküm sürdüğü Mısır 1952’den beri Mısırlılar tarafından idare olunmaktadır ama halk Kavalalılar zamanındaki günleri çok aramaktadır.

Enverü's-Sâdât



Macaristan Cumhurbaşkanı, ''Türkler tarafından 150 yıl boyunca idare edilmemizi şans olarak tanımlıyorum. Başkası olsaydı, dilimizi ve dinimizi değiştirmemizi isteyecekti. Biz de asimile olacaktık” dedi. Bu sözler akla şu fıkrayı getiriyor: Soğuk Harb zamanında Sovyet Rusya’nın lideri olan Kruşçev, rüyasında Kanuni Sultan Süleyman’ı görmüş. Kendisine, “Siz Macaristan’da neredeyse iki asır kaldınız. Biz 10 sene bile kalmadan, halk ayaklandı. Bunu nasıl becerdiniz?” diye sormuş. Padişah tarihî bir cevap vermiş: “Biz fethettikten sonra Macaristan’ı vatan edinip oturduk. Halka Türkçeyi mecbur kılmadık. Fethettiğimiz günü sizin gibi Macar millî bayramı ilan etmedik”.

Gül Baba, fetihle gelen Osmanlı dervişlerinden idi. Budin’de vefat etti. Namazını Şeyhülislâm Ebussuud Efendi kıldırdı. Padişah cenazesinde bulundu. Bugün burası Macarların da kıymet verip ziyaret ettiği bir yerdir. Etrafı da Budapeşte’nin en zengin mahallesidir.

MACARİSTAN'DA VEFAT EDEN PADİŞAH

Macaristan’da Osmanlı hâkimiyeti 1526 senesinde başladı. Macaristan Osmanlıların hedefi değildi. Hedef, Viyana üzerinden Roma’ya inmekti. Avrupa’nın en güçlü kara ordularından birine sahip olan Macarlar, yaklaşan tehlikeyi bertaraf edebilmek maksadıyla tarihî bir hata yaparak, bir yandan Osmanlıların can düşmanı İran’la ittifak kurdu; bir yandan da Eflâk-Boğdan’ı Osmanlılara karşı kışkırttılar. Son Macar Kralı Layoş, Alman imparatorunun eniştesiydi ve çocuksuzdu. Vefatı hâlinde Macar tahtı Avusturya’ya geçecekti. Bu ise Osmanlıların hiç istemediği bir şeydi.

1526’da iki ordu Belgrad ile Budapeşte arasındaki Mohaç sahrasında karşılaştı. İki ordu daha evvel Varna ve Kosova’da da savaşmıştı. Kanuni Sultan Süleyman, kahramanca savaşan Macar ordusunu 2 saatte yendi. Kral Layoş harb meydanında öldü. Macar ordusunun kayıpları 25 bin kişi idi. Sultan Kanuni, kendiliğinden teslim olan Budapeşte’de 13 gün kaldı. Talihin garip bir tecellisidir ki, bu padişah bir Macar toprağı olan Zigetvar’da vefat etmiştir. Macarlar buraya bir âbide yaparak padişahın büstünü koymuştur.

Macaristan 173 sene Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Münbit ovalarıyla Macaristan zengindi. Ama Osmanlılar burayı stratejik ehemmiyeti sebebiyle elde tuttular. Bunun için de çok masraf ettiler. Beylerbeyi ve kadılar Macarca bilir, bu dilde yazışılırdı. Sokullu Mustafa Paşa senelerce Budin Beylerbeyi olarak eyâleti idare etti ve çok hayır eseri yaptırdı. Müslümanlar daha ziyade şehirlerde otururdu. İstilâ devrinde Macar köylüsü, kendi dininden olan yabancı ve soyguncu toprak ağalarından kurtulmak için Osmanlıların tarafına geçmeyi ehven görürdü. Hatta Macar kıyafetleri bile Osmanlı tesirine girmiş, ağır elbiselerin yerini, pamuklu hafif giysiler almıştı.

Budin'in son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa

BETERİN BETERİ VAR

1683 tarihli 2. Viyana Kuşatması hüsranla neticelendi. Osmanlı orduları bozguna uğrayıp geri çekilmeye başladı. 1699 Karlofça Muahedesi ile Macaristan Avusturya’ya geçti. Macarlar için eskisinden daha iyi olmayan bir devir başlıyordu. Osmanlılar Macarların din ve kültürüne ilişmemişti. Ama şimdi güçlü bir Alman tesiri mevzubahisti. Macarlar Alman asimilasyonuna uğramamak için çok mücadele ettiler. Hatta Almanca’nın yayılmaması için resmî işlerde ölü bir lisan olan Latince’yi kullandılar.

1848’de Macarlar Avusturya’ya ayaklandı. İsyan bastırıldı ise de Macaristan’a serbesti verildi. 1868’de Avusturya-Macaristan denilen devletin iki eşit âzâsından biri hâline geldi. Avusturya İmparatoru, aynı zamanda Macar Kralı ilan edilip Budapeşte’de Macarların millî sembolü Sen Stefan tacını giydi. 1918’de Avusturya’da monarşi yıkılınca, Macaristan monarşiyi muhafaza etti. Amiral Horthy, 1944’e kadar Kral Nâibi olarak memleketi idare etti. Kendisini Naziler düşürdü. Kızıl Ordu’nun işgal ettiği Macaristan’da cumhuriyet ilan olunarak ülke Sovyet Rusya’nın bir peyki hâline geldi. Hürriyetine düşkün Macarlar 1956’da ayaklandı ise de, Büyük Macar İhtilâli kanlı bir şekilde bastırıldı. Binlerce kişi öldürüldü. Başbakan İmre Nagy’nin de bulunduğu yüzlerce kişi idam edildi. Onbinlerce Macar genci vagonlarla Sibirya’ya sürüldü. 160 bin Macar ülkeyi terk etti. Macarlar, Mohaç’da bile bu kadar kayıp vermemişti. Ruslar Macaristan’da ancak otuz sene kalabildiler.

Budin’i Almanlara karşı müdafaa ederken şehid düşen son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa’nın kabrini Macarlar yaptırmış; başına da Türkçe bir kitâbe koyarak “Kahraman düşmandı. Rahat uyusun” yazmıştır.

Budin’i Almanlara karşı müdafaa ederken şehid düşen son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa’nın kabrini Macarlar yaptırmış; başına da Türkçe bir kitâbe koyarak “Kahraman düşmandı. Rahat uyusun” yazmıştır.

TÜRKLERİN AVRUPALI AKRABALARI

Macar, Fin ve Estonlar Türklere akrabadır. Macarlar, Batı Sibirya’da yaşarlardı. Türklerin On Ugr dediği on kabilenin en kalabalığı idiler. Macaristan’ın Avrupa lisanlarındaki ismi olan Hungary buradan gelir. Hun ile alâkası yoktur. Macarlar atlı bir kavim olmanın avantajıyla IX. asırda Macaristan’a yerleştiler. Burası Hun İmparatoru Attila’nın ülkesiydi. Attila’nın ordusu, yerli kızlarla evlenip yerli halka karışmıştı. Macarlar onun mirasına sahip çıkarak torunlarından Arpad’ı kral yaptılar. Bugün, Macar halkının % 80’inde Türk kanı dolaşmaktadır. Attila en yaygın Macar ismidir. Bütün Avrupa’ya akınlar yaptılar. Ama 933’de Almanlara yenildiler. Böylece tarihî Macar-Alman düşmanlığı başladı. Avusturya hâkimiyetinden kurtulmaları Macarları köklerini aramaya sevketti. Bu sayede Türklerle akrabalıklarını bir bakıma yeniden keşfedip ciddi araştırmalar yaptılar. Türkler de menşelerini büyük ölçüde Macarlar sayesinde öğrenebildiler. Dünyada Türkoloji ilminin kurucusu Macarlardır. Lisanlarında hayli Türkçe kelime vardır. Osmanlılar gibi Macarlarda da soyadı isimden önce gelir. Macar millî yemeği gulaş (kulaşı) da Osmanlı yadigârıdır. Avrupa’da hiçbir yerde Macaristan kadar Türklere sempati ile bakılan bir yer yoktur. Osmanlı eserleri de hiçbir yerde burası kadar bakımlı değildir. Halbuki Türkler, iki asır kadar ülkelerini istilâ eden ayrı dinden insanlardı.



Afrika’da asırlarca ilim ve kültür merkezi olmuş bir Müslüman şehri vardır: Timbuktu. Aynı zamanda altın ticaretinin de merkezi olan bu şehre Avrupalılar eskiden beri alâka duymuşlardır.

Bir Afrika atasözü der ki: “Tuz kuzeyden, altın güneyden, gümüş beyaz adamın ülkesinden gelir; Allah’ın kelâmı ve bilgeliğin hazineleri ise sadece Timbuktu’da bulunur”. Timbuktu bugün Afrika’da Mali sınırları içinde eski bir Müslüman şehridir. XI. asır sonlarına doğru Kuzey Afrika’nın efsanevî halkı Tuareglerin ticaret merkezi olarak kuruldu. Giderek büyüdü. Mühim bir şehir hâline geldi. Avrupalılar yıllarca nerede bile olduğunu bilmedikleri Timbuktu’nun, “Evleri altından bir şehir” olduğu efsanesine inandı. Timbuktu aynı zamanda İslâmiyetin ilim ve kültür merkezlerinden birisi idi.

Timbuktu Câmii

Profesyonel yayıncılar

Avrupa’da Timbuktu ile ilk alâkadar olan papadır. Papa, XVI. asırda Afrika’ya gezip gördüklerini rapor etmesi için birini gönderdi. Leo Africanus diye tanınan Hasan bin Muhammed el-Vazzan el-Zeyyatî der ki: “Timbuktu’da hükümdar tarafından cömertçe desteklenen çok sayıda din hocaları, hakîmler, âlimler ve allâmeler var. Ayrıca buraya Kuzey Afrika’dan muhtelif yazma veya basma kitaplar getiriliyor. Bunlar herhangi bir ticari eşyadan daha fazla paraya satılıyor”. 1627’de vefat eden Ahmed Bâbâ’nın ilim adamlarının hayatlarını anlattığı ansiklopedi o zamanki Timbuktu’nun ilmî seviyesini göstermeye yeter. Buranın ilmî bir merkez oluşu, kitap yazma, çoğaltma işinin ve ticaretinin ehemmiyetini arttırdı. Sadece Kuzey Afrika’dan değil, hac için gittikleri Mekke’den ve dönüş yolunda tahsil gördükleri Kahire’den kitaplar getirdiler. Kitaplardaki yayınevi amblemleri (colophon), yazma işlerinin gerçekten profesyonelce yapıldığını göstermektedir. Bugün bile kütüphanelerde yüzlerce yıllık nâdide yazma eserler bulunmaktadır. Mahmud Kati’nin kütüphanesinde 600 senelik bir mushaf vardır. Son sayfa Osmanlıcadır ve Şerife Hadice Hanım adına vakfedildiği kaydedilmiştir. UNESCO 1988 senesinde Timbuktu'yu Dünya Mirası Listesine aldı. Yüzbinlerce yazmanın digital ortama aktarılarak koruma altına alınması için Ford Vakfı'nın destekleriyle 2000 yılında Timbuktu Yazmaları projesi başlatıldı.

Dünyada çok az şehir ve yer Timbuktu kadar efsanelerle çevrilmiştir. Şehir, sahrada ticaret kervanlarının kesiştiği yerdedir. Sahra ticaretinin esas metâı altın idi. Ortaçağ boyunca dünya altın ihtiyacının hemen üçte ikisini Batı Afrika karşılıyordu. Daha sonraları, 17 ve 18. asırda altın Gine’den geldiğinden, altın para “gine” olarak adlandırıldı. Yüklü miktarda altın kuzeye gönderilir ve Timbuktu piyasasında satılırdı. Altın buradan develerle Sahra’yı geçerek Fes veya Trablusgarb gibi şehirlere taşınırdı. Bu altının çoğu Avrupa’ya satılırdı. Zaman geçtikçe, altının Timbuktu’dan geldiği bilgisi yaygınlaştı. Bu ise Timbuktu’nun Avrupa’daki imajının şekillenmesinde mühim yer tuttu. Timbuktu’dan geçen altın ticaretinin uzun zaman evvel sonlanmasına rağmen, Timbuktu efsanesi Avrupa’da büyüdü.

Timbuktu'da hususî kütüphanelerde yüzlerce kıymetli yazma eser bulunuyor.

Timbuktu kadar uzak

Yeni pazarlar, yeni kaynaklar ve yeni ticaret rotaları arayan Avrupalı kâşifler, maksatlarını gerçekleştirmek için dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Afrika onlar için enteresan olduğu kadar mühim kaynaklara da sahipti. Bu kâşiflerden bir kısmı Timbuktu’ya varan ilk Avrupalı olmak arzusundaydı. Ancak çok azı hedeflerine ulaşabildi. Bu da Timbuktu’nun Altın Şehir imajına, “Uzak ve ulaşılmaz bir şehir” imajını da ekledi. İngilizce’deki “To Timbuktu and back”, “It's a long way to Timbuktu”, “I'll knock you clear to Timbuktu”, “Go to Timbuktu” gibi tabirler bunun ifadesidir. Avrupa’nın Timbuktu’ya karşı olan tutkusu şiirlere de yansımıştır. İngiltere’de saray şairi (Poet Laureate) olan Alfred Tennyson (1809-1892) 18 yaşındayken “Timbuctoo” şiiriyle Cambridge Üniversitesi’nin verdiği “Chancellor's Gold Medal”ı kazandı. Bu şiiri yermek amacıyla İngiliz roman yazarı William Makepeace Thackeray (1811-1863) Timbuctoo isimli bir başka şiir kaleme almıştır.

Dünya’nın hiçbir bölgesinde altın ve gümüş Afrika’daki kadar bol değildi. Altın ve gümüşe karşı aşırı ve tatminsiz arzularına rağmen ne eski ve ne de modern çağ Avrupalıları kendilerine Amerika ve Doğu Hindistan’dan daha yakın olan ve arzu ettikleri nesnelerin bolca bulunduğu bu ülkeye esaslı bir şekilde yerleşemedi. Yine de Avrupa’nın Afrika macerası çok eskilere dayanıyor. Ancak 18. asırdan sonra bu macera sistemli bir keşif faaliyetine dönüştü. 1788 senesinde Londra’da Afrika İçlerinin Keşfini Destekleme Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin gayesi Timbuktu’yu bulmaktı. O zaman Afrika sahillerinin ve Mısır’ın ötesinin haritası neredeyse yoktu. Bu zamana kadar Avrupalılar kıtaya talan ve köle temini maksadıyla uğramışlardı. Cemiyet, gayesini “Bilim ve insanlığı ilerletmek, esrarengiz coğrafyayı keşfetmek, kaynakları araştırmak ve talihsiz kıt’anın şartlarını iyileştirmek” olarak gösteriyordu. Olabildiğince kıtanın içine girmek, alâka çekici mevzularda bilgi toplamak maksadıyla tecrübeli seyyahlar çalıştırıldı. Bu sayede hem bilginin sınırlarını genişlettiler, hem de sağlam bir şöhret kazandılar. Ancak cemiyetin varlığı devam etmedi. Araştırmaya mevzu olan bölgeler giderek Fransız sömürgesi hâline geldi ve 1960 yıllarına kadar böyle kaldı.

Afrika Cemiyeti'nin 1790'da hazırladığı Afrika haritası

Timbuktu, bugün her ne kadar tedrisata devam edilse de, eski günlerdeki ışıltısından çok uzak, evlerin mahzenlerinde binlerce yazma eserin bulunduğu, fakir bir şehirdir. Nedense Türkler Afrika tarihine pek alâka duymaz. Halbuki bu kıtanın bir kısmı yakın zamana kadar Osmanlı ülkesine dâhildi. BBC Timbuktu’ya gelip dokümanter film hazırlıyor; muhabiri evlerdeki kütüphanelerde yazma astronomi ve matematik kitapları görünce çok şaşırıyor. Bizde Timbuktu’nun adını duyan acaba kaç kişi var?

1300'lürde Timbuktu'ya gelen bir Berberî ticaret kervanı

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
20 Eylül 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter