Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Şimdi Amerikan vatandaşı olmak için insanlar yarışıyor. Vaktiyle Osmanlı vatandaşı olmak böyle itibarlıydı.

İnançları, ırkları, gelenekleri sebebiyle baskıya uğrayanlar için Osmanlı vatandaşlığı bir can simidi vazifesi görürdü.

Günümüzde Osmanlı Devleti’nde halkın teb’a olduğunu söylemek moda oldu. Teb’a ile modern vatandaşlık arasında mühim farklılıklar varmış. Cumhuriyetten sonra teb’alıktan vatandaşlığa geçilmiş. Halbuki tâbiyet ile vatandaşlık arasında fark yoktur. Teb’a ile vatandaş da aynı mânâya gelir. Vatandaş, bir devletin kanunlarına uyma sözü veren; mukabilinde temel hak ve hürriyetleri üstün otorite tarafından korunan kimsedir.

1912 senesinde Singapur Konsoloshanesi'nden verilen Dsmanli pasaportu

Teb’a=Vatandaş

Vatandaşlıktan kasıt, seçme, seçilme ve hükûmeti kontrol ise, bu demokrasi demektir. Ayrı bir mevzudur. İmparatorluklarda tâbiyet kriterleri, bir ırkın hâkim, diğerlerinin azınlık görüldüğü ulus-devlete benzemez. Hangi ırk ve dine mensup olursa olsun, halk hükümdarın çocukları sayılır. Nasıl bir baba çocukları arasında ayrım yapmazsa, imparatorluk vatandaşları da kanun önünde eşittir.

Osmanlı Devleti, ulus-devlet değil; imparatorluktur. Vatandaş telâkkisi, azınlık hakları bakımından çağdaşlarından daha ileridir. Osmanlı vatandaşları çeşitli dinlere mensup olmakla beraber, hukuken eşittir. Sadece gayrı müslimlerin amme hizmetine girme imkânı Tanzimat’tan sonra genişletilmiştir. O devirde dünyanın hiçbir yerinde hâkim unsur dışındakilere bu hak tanınmamıştır.

Kars'ta yaşayan Molokanlar'dan bir grup

Ne olursan ol gel!

Müslüman veya gayrımüslim, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetini kabul eden herkes vatandaş statüsündedir. Devletten din, vatan ve milleti koruma vazifesini bekler. Modern telâkkiye uygun olarak devlet ile teb’a arasında hukukî münâsebet bahis mevzuudur. Başka ülkelerde yaşayan Müslümanlar da Osmanlı ülkesine hicret etmek istedikleri zaman, dârülislâm olmak hasebiyle, devlet, kendisini, sınırlarını açmak ve gelenlere vatandaşlık vermek mecburiyetinde hissetmiştir. Hangi ülkede yaşarsa yaşasın, dünya Müslümanlarına Osmanlı vatandaşı muamelesi yapılmıştır. Hatta Osmanlı ülkesine sığınan gayrımüslim mültecilere de karşılıksız teb’a statüsü tanınmıştır.

1848 ihtilâlinden sonra giriştikleri istiklâl mücâdelesinden mağlup çıkan Macar ve Leh vatanseverleri, Avusturya ve Rusya’nın elinden kaçıp Osmanlı ülkesine sığındı. Bâbıâli, kendisini çok kritik siyasî vaziyete düşüren bu mültecileri her ne pahasına olursa olsun iâdeye yanaşmadı. Bu hâdise, İngiltere ve Fransa gibi hürriyete düşkün ülkelerde çok müsbet karşılandı. Hatta Londralı gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp kendileri çekerek tezahürat gösterdi. Bu mülteciler, Müslüman olarak Osmanlı hizmetine girdi.

18. asırda Rus Çarı Deli Piyotr’un sakal yasağına karşı çıktıkları için Osmanlı ülkesine sığınan Hıristiyan Kazaklar, Manyas’a yerleştirildi. Bazı inançlarında Ortodoks Ruslardan ayrılan Molokanlar Kars’ı yurt tutmuştu. Kazaklar ve Molokanlar, cumhuriyetten sonra Anadolu’yu terk etmek zorunda kaldı. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Levantenler de birer birer hayattan sıyrıldı. Ulus-devletin, farklı renklere tahammülü yoktur.

Rusya, XIX. asırda Anadolu’dan göçen her Hıristiyan’a para ve toprak verdiği halde, Rusya’ya göçenler, Rusya’dan Anadolu’ya gidenlerin yanında çok ehemmiyetsiz sayıda kalmıştır. Başka Endülüs olmak üzere Avrupa’dan kaçıp Osmanlı ülkesine sığınan yüzbinlerce Yahudi de hatırlanmalıdır.

Manyas'ta yaşayan Kazaklar'dan bir grup

Şimdi yüzümüze bakan yok!

Eskiden Osmanlı ülkesine gelenlere Osmanlı hükümeti sınırda pasaport yerine geçen bir mürur tezkeresi verirdi. XIX. asırda bu usul değişti. Pasaportu, yolcunun kendi devleti verir oldu. 1838 tarihinde yurtdışına çıkacak olan Osmanlı vatandaşlarına Hâriciye Nezâreti tarafından Avrupa’daki teamüle uyarak pasaport verilmeye başlandı. Osmanlı ülkesine girecek ecnebiler de Avrupa şehirlerindeki Osmanlı konsolosluklarından vize alacaktı. Osmanlı vatandaşı olmak itibarlıydı. Yaşlı Arablardan, “Eskiden Osmanlı pasaportunu görünce ecnebiler selâma dururdu. Şimdi yüzümüze bakan yok” sözünü çok işittim.

1869 tarihinde de Osmanlı Tâbiyet Kanunu çıkarıldı. Artık reâyâ, zimmî, müstemen, harbî yerine, Teb’a-yı Devlet-i Aliyye (Osmanlı vatandaşı) ve Ecnebi tabirleri kullanılmaya başlandı. Babası Osmanlı teb’ası iken dünyaya gelen çocuklar, Osmanlı teb’asındandır. Anne ve babası ecnebi olduğu halde, Osmanlı ülkesinde doğan çocuklar, reşid olduktan sonra üç sene içinde Osmanlı tâbiyetini talep edebilir. Reşid olduktan sonra fâsılasız beş sene Osmanlı ülkesinde oturan ecnebiler de Hâriciye Nezâreti’ne istidâ verip Osmanlı tâbiyetini talep edebilir. Osmanlı teb’ası iken, izinle ecnebi tâbiyete geçenler, bu tarihten itibaren ecnebi sayılır. İzinsiz terkedenlerin yeni tâbiyeti hükümsüzdür. Osmanlı ülkesinde ikamet edenler, aksini isbat etmedikçe Osmanlı vatandaşı sayılır.

1918 tarihli bir Osmanlı pasaportu (İsmail Semuh Bey'e ait)



Kurban bayramı bitti, ama münakaşası bitmedi. Bu sene bayram İslâm memleketlerinde üç farklı tarihte kutlandı. Türkiye, Perşembe; Pakistan ve Malezya Cumartesi; diğer bütün Müslüman memleketler Cuma günü bayramı başlattı.

Her sene Suudi Arabistan, bir gün evvel bayram yaparken, bu sene Türkiye onun gerisinde kaldı. Bunlar, hicrî ayların başlangıcının hesaplanmasındaki usullerin farklığından kaynaklanıyor.

Hilâli görünce oruç tutun!

Mukaddes günler, oruç, hac ve kurban, hicrî takvime göre, yani ayın hareketleri esas alınmak suretiyle tayin edilir. Yıl on iki ay, her ay 29,5 gündür. Aylar, hilâlin doğmasıyla değil, dünyadan görülebilmesiyle başlar. Ulemânın ekseriyeti “Allah hilâli vakit ölçüsü kıldı. Hilâli görünce oruç tutun; hilâli görünce bayram edin! Görülmezse, önceki ayı otuza tamamlayın!” hadîsini nazara almış ve hesaba itibar etmemiştir. Hesap ile ancak hilâlin görülebileceği tarih tesbit edilebilir. Dolunay, yani 15. geceden itibaren 14 gün sayıp gece hilâl gözetlenir. Bu tarihte hilâlin gözetlenmesi farz-ı kifâyedir. Görülürse, o geceden itibaren yeni ay başlar. Görülmezse, tekmîl-i selâsin yapılır, yani önceki ay otuza tamamlanır. Hilâli gören iki kişi hâkim huzurunda şâhidlik edince bu hüküm ilan edilir ve herkesi bağlar. Şer’î hâkim olmayan yerlerde, herkes kendi gördüğü ile amel edebilir.

Hilâlin çıplak gözle görülebilmesi de, bir takım fizikî şartlara bağlıdır. Hilâlin ne zaman ve nereden görülebileceğini iyi bilmek lâzımdır. Ufku açık olmayan (tepeler, yüksek binalar bulunan veya seması bulutlarla kaplı) şehirlerde, hava kirliliği, rutubet ve şehir ışıkları da eklenince rü’yet mümkün olamaz. Ay, dünya ile güneş arasına geldiği zamana ictima’ (Yeni Ay, New Moon) denir. Ancak karanlık yeri dünyaya dönük olduğu için görülemez. Bu zaman 3 gündür. Ay harekete geçip bu çizgiden 8 derece ayrılınca, yani mevsime göre takriben 10-16 saat sonra, dünyada güneş nerede batıyorsa, o yerlerde garb ufkunda güneşin solunda uçları semâya doğru görülebilir. Fakat hilâl ufka 5 derece yaklaşmışsa görülemez. Ayın, güneşten takriben en az 25 dakika sonra batması da görülebilmesi için şarttır. Aksi halde güneşten ufka akseden ışıklar hilâlin görülmesini engeller. Sonraki saat veya gecede, bunların garbındaki memleketlerde de, güneşin batışından sonra görülebilir.

Hesaba itibar

Bu sebeple zamanımızda hiç değilse hilâlin görünebilir olması kâfi sayılmıştır. Nitekim Hanefîlerden Muhammed bin Mukâtil Râzî, Kâdı Abdülcebbar, İbnü Kuteybe, İbnü Dakîki’l-Iyd, Şeyh Bahît ile Şâfiîlerden Sübkî, Kaffâl, İbnü Süreyc, Ebü’t-Tayyib Taberî gibi meşhur âlimler, hilâlin görülebileceği zamanı tesbit eden hesaba itibar etmişlerdir. Türkiye’de ve dünyanın hemen her yerinde bir zamandan beri bu kavle uygun olarak kamerî aylar rasathâne tarafından bir cedvel hâlinde tayin edilmektedir. Bundan evvel hilâl tepe ve kulelerde hususî memurlarca gözetlenir; görülürse hükümet tarafından ilan edilirdi. Sultan Hamid, Çamlıca, Keşiş ve Erciyes tepelerinde rüyet istasyonu kurmuştu. Kandilli Rasathanesi, 1925-1974 arasında hilâlin Fas’tan görülebilir olmasını esas aldı.

Ramazan hilâli, dünyanın herhangi bir yerine görülürse, başka yerdekiler oruca başlar. Yani ihtilâf-ı metâli’a (hilâlin farklı yerlerde doğuşuna) itibar edilmez. Ama namaz vakitleri ile hac ve kurban böyle değildir. Ekseriyetin görüşüne göre bunlarda hilâlin, her beldede ayrı ayrı görülebilmesi esastır. Reddü’l-Muhtar gibi muteber fıkıh kitaplarında böyle yazıyor. Bayramın bir beldede diğerinden bir gün sonra olması, dine aykırı düşmüyor. Şimdi dünyanın bir yerinde görülünce, takvimler Zilhicce ayını başlatıyor. Problem de bundan doğuyor. Bu sebeple ihtiyatlılar, Zilhicce hilâli, takvimlerde yazdığı gün Hicaz'da görünmemişse, ertesi gün tekrar Arafat’a çıkıyor; kurbanları ikinci gün kesiyor. Mamafih ulemâ, sıradan insanlar bu incelikleri bilemeyeceği için, takvimle bulunan güne göre kesilen kurban ve yapılan vakfenin muteber olduğuna fetvâ vermiştir.

Bazı Arab memleketlerinde rü’yete itibar edildiği söylenmekte ise de, usuller ciddiyetten uzaktır. Vaktiyle Suudi Arabistan’da hilâli gözetleme heyetinin reisi, iki gözü âmâ Abdülaziz bin Bâz idi. Hilâl daha doğmadan rü’yetin ilan edildiği çok olmuştur. Bu sebeple 1978’de Müslüman ülkeler İstanbul’da bir araya gelip, ayların başlangıcında hilâlin dünyanın herhangi bir yerinde görülebilir olması kriterini kabul etmişlerdir. Zilhicce için muteber olmayan bu kıstasa, bu sene bir tek Türkiye uymuştur.

Kiminki doğru?

Bu sene 15 Ekim 2012 Pazartesi günü Greenwich saatiyle 12:03'de ictimâ, 16 Ekim 2012 Salı günü 01:20'de de rü’yet (hilâlin görülmesi) vâki oldu. Hilâl ilk defa Güney Amerika'nın güney doğu sahillerinden itibaren görülmeye başlandı. İctimâ günü olan 15 Ekim 2012 Pazartesi günü ay güneşten Ankara’da 15 dakika, Mekke'de ise 8 dakika önce battı. Güneş battığı anda hilâl Ankara'da 2° 30', Mekke'de ise 1° 41' ufkun altında bulunduğundan görülemezdi. Dolayısıyla 10 Zilhicce 1433 günü olan 25 Ekim 2012 Perşembe, takvime göre Kurban Bayramı'nın birinci günüdür.

16 Ekim 2012 Salı günü ay güneşten; Ankara'da 29 dakika sonra Mekke'de ise 43 dakika sonra battı. Güneş battığı anda hilâl Ankara' da 4° 16', Mekke' de ise 8° 27' ufkun üstündeydi. Bu sebeple hilâl, Ankara'dan görülemezken, Mekke'den görülebilir haldeydi. Zilhicce hilâlinin her yerde ayrı ayrı görülmesi prensibinden dolayı, fıkhî bakımdan Hicaz ve Türkiye için Zilkade’nin otuza tamamlanması; bayramın da 26 Ekim 2012 Cuma olması daha doğruydu. Pakistan ve Malezya, hilâlin kendi memleketlerinden görülmesini esas alarak bayramı Cumartesi yaptılar. Ancak bu gördükleri ikinci günün hilâli idi. Hilâl hesapla bulunan tarihte görülmezse, artık ertesi gün gözetlenmez; önceki ay otuza tamamlanır.



Mübadele dışında kalan Batı Trakya Türklerinden en az 50 bin kişi Türkiye’ye göç etmiştir. Kavala’daki Türkler ve buraya sığınan 7 bin muhacir toplu katliama maruz kaldılar. Balkanlar’da Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya ve Sırbistan’da öldürülen Müslümanların sayısı 1.5 milyonu bulmuştur. Balkanlar’daki Müslümanların yüzde 35’i sürgün edilmiş ve yüzde 27’si katledilmiştir. Ve vahşet 1878’den 2000 yılına kadar devam etmiştir. 1912’den 1923 yılına kadar sağ olarak göç edenlerin sayısı 413 bin 922’dir. Kayıp yani katledilen ve yolda ölenlerin sayısı 650 bindir. (Sözde) Ermeni soykırımını devamlı gündeme getiren zalim Batı, Balkanlar’da ve Kafkasya’daki soykırım ve tehciri mana gözleri kör olduğu için göremiyor daha doğrusu görmezlikten geliyor. Bulgaristan’a bağımsızlık verilince 515 bin kişi göç etti. Bu göçten 5 yıl sonra 52 bin kişi daha göç etti. Burada 250 bin kişi katledildi. Bugün Balkanlar’da Müslümanların sayısı en az 14 milyon olup toplam nüfusun yüzde 20’sidir. Arnavutluk’ta Müslümanların oranı yüzde 70, Bosna’da yüzde 40, Kosova’da yüzde 90’dır. Bulgaristan’da 7 milyon nüfusun yüzde 10’u Türk’tür. Makedonya’da Türklerin sayısı 150 bindir. (Yüzde 5) Arnavutluk’ta yüzde 25’tir. Sırbistan’da Boşnak Arnavut ve Karadağlı sayısı 1.5 milyondur. Bulgaristan’da Türk asıllı Müslüman Pomakların sayısı 300 bin, Romanların sayısı 350 bindir. Hristiyan misyonerler Pomakları, Kosovalı ve Arnavutluk’taki Arnavutları Hristiyan yapmak için milyarlarca dolar harcıyorlar. Balkanlar’da Müslümanlara yapılan zulüm ve insanlık dışı muameleyi ciltlerle anlatmak mümkün değildir. Amerikalı tarihçi Justin Mc.Carthy’nin hazırladığı haritalara göre 1770-1922 arasında Osmanlı topraklarında göç eden Müslümanların sayısı 5 milyon, Hristiyanların sayısı 1.9 milyondur. Ve ölen Müslümanların sayısı Hristiyanların 4 katıdır. Bu tarihçiye göre 1912-1914 Balkan Savaşında zorunlu göçe zorlanan ve öldürülen Müslümanların sayısı 1.5 milyonun üstündedir. ABD’nin Kentucky eyaletinin Lovisville Üniversitesinde tarih profesörü olan Austin Mc.Carthy tarafından hazırlanan haritada toplu katliam ve soykırımlar gösterilmektedir. Prof. Austin ve Mc.Carthy’ye göre Balkanlar’daki soykırım, tarihin en büyük soykırımıdır...


İlkmekteplerde çocuklara süt dağıtılıyormuş. Bazısı rahatsızlanmış. Süte alışkın olmadığı için bünyenin hassasiyet gösterdiği söylenmiş. Eskiden süt tozu dağıtılırdı. Bana sorsanız, süt yerine yoğurt dağıtsalar daha makbule geçer. Ne de olsa millî gıda. Bünye alışık olsa gerek.

Bir Alman profesör “Türklerin medeniyete hiç katkısı olmasa, yoğurdu bulmaları yeter” demiş. Efsaneye göre yoğurt yapmayı ilk defa bir melek Hazret-i İbrahim’e öğretmiş. İlmî tedkikler yoğurdun Türk buluşu olduğunu söyler. İsmi bile yoğurmak menşeindendir. Sütün, yoğrulmuş hâlidir. Dünya lisanlarına da bu isimle geçmiştir. Katık da derler. Turfan vadisinde Uygurlara ait bulunan X. asra ait vesikalarda ilahî yemekler arasında zikredilir. Asya ve Afrika’da yayılışı, Türk göçleri vesilesiyledir.

Ebedi Hayatın Sütü

Avrupa, yoğurtla XVI. asırda Türkler sayesinde tanıştı. Fransa Kralı I. François ateşli ishale tutuldu. Tabibler âciz kaldı. Kralın annesi Sultan Kanuni’den yardım istedi. İstanbul’dan gemi ile gönderilen tabib, yanında götürdüğü keçinin sütünü yoğurt yapıp hastaya yedirdi. Kral iyileşti. Yoğurda “Ebedî Hayatın Sütü” ismi verildi ve tıp literatürüne ilaç olarak girdi.

Kebab, lokum, kahve gibi, yoğurda da sahip çıkamadık. Avrupa’da yoğurda daha ziyade Bulgar Sütü denir. Sebebi 1905’te Dr. Grigorov adlı bir Bulgarın, yoğurdun mayalanmasında iş gören lactobacillus bulgaricus adlı bakteriyi keşfetmesidir.

Stamen Grigorov (1878-1945) hatirasina cikarilmis bir Bulgar pulu

Çok yaşamanın sırrı

Yoğurt, laktik asit fermantasyonuna uğramış bir süt mamulüdür. Güçlü bir bağırsak antiseptiğidir. Çok hastalığın hazımsızlıktan neşet ettiği düşünülürse, ehemmiyeti daha iyi anlaşılır. Sütteki protein mideye ağırlık vermeden vücuda güç temin eder. Süt yağı, sinirler ve beyin için lüzumlu lesitin maddesini ihtiva eder. Göz için mühim A, gelişmeye yarayan E, sinir ve kalbe faydalı B2 ve kemikleri geliştirilen D vitaminleri bolca bulunur. Ayrıca kalsiyum da boldur. Bazıları süt içemez, peynir yiyemez. Ama yoğurdun seveni daha çoktur.

Yoğurdun Avrupa’da çok rağbet görmesinin başka sebebi daha var. Pasteur Enstitüsü’nden Nobel mükâfatlı (1908) Rus bakteriyolog Dr. Metchnikoff, yoğurdun bağırsaklardaki kokutucu bakterileri tesirsiz hâle getirerek ömrü uzattığını söyledi. Yüzü deviren Kafkasyalıların bunu yoğurda borçlu olduklarını söylemeleri boşuna değildir.

Avrupa’da böyle tutulunca, Amerika’ya götürüldü. 1932 senesinde Dr. Russell kliniğinde yoğurt kültürü üretti. Hollywood artistlerinin beslenme mütehassısı Dr. Houser, sağlık, güzellik ve gençliğin muhafazası için yoğurdu tavsiye etti. Böylece yoğurt Amerika’da da revaç buldu.

Panzehir

Eskiden yoğurt sofranın vazgeçilmeziydi. Bakla, ıspanak, yeşil fasulye, biber-kabak-patlıcan kızartması yoğurtsuz yenmez. İçine ekmek doğranır, ayaküstü besleyici bir yemek olur. İçine bal, pekmez, reçel, ya da şeker katılır; hafif bir tatlı olur. Kış mutfağının gediklisi tarhana yoğurttan yapılır. Kızgın yağdaki zehre panzehirdir, kızartmalara dökülür. Zehirlenene yoğurt yedirilir. Yanan yere yoğurt sürülür. Bir tek balık yanında yenmez. Süt mamulleri ile balık uyuşamaz.

Biraz sulandırıldı mı, içmeye doyulmaz ayran olur. Kebaba, etli pideye, kıymalı böreğe pek yakışır. Şark’ta bazıları çayı bile yoğurtla içer. Atasözü ve mânilerde de yer tutmuştur. “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır”. “Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer”. “Yoğurt koydum dolaba/Yârin başı kalaba”. “Yoğurt çaldım ye de git/Kalbindekin de de git”. “Kalaylı tas yoğurdu/Seni kimler doğurdu?”.

Sırtındaki sırığın iki ucuna asılmış bakraçta veya tepesindeki tepside yoğurt satan yoğurtçular mahalle arasından eksik olmazdı. Hemen herkes yoğurt mayalar; sütü olmayan dışarıdan alırdı. Bıçakla kesilen bembeyaz pırıl pırıl yoğurtların seyrine bile doyulmazdı. Ne çare, eskisi kadar yoğurt yemiyoruz. Modern sofralardan yavaş yavaş çekildi. Ama iyi olmadı. Ellere bakıp, yoğurda iade-i itibar etmek lâzım.

Munzur Baba’nın yoğurdu

Efsaneye göre Münzir adında Allah dostu bir çobanın elinden yoğurt bakracı devrilmiş. Döküldüğü yerden Munzur Çayı doğmuş. Su, kayaların arasında birbirine yakın dokuz gözeden bembeyaz halde çıkmaktadır. Munzur Baba havalinin büyük velisi kabul edilir. Suya ve dağlara adını vermiştir. Her sene Eylül’de köylüler, yoğurtlarını muhtemelen içinde yoğurt bakterisi bulunan bu sudan mayalayarak tazeler.

Dr. Élie Metchnikoff (1845-1916) laboratuvarında

Yüzün ak olsun!

Adam yüz koyununu çobana katmış. Yaz sonu çoban elinde bir bakraç yoğurtla gelip raporunu takdim etmiş: “Baştan atladı baş toklu; ardı sıra beş toklu. Yağmur yağdı, gök çatladı; sekseninin ödü patladı. Hırsız çaldı onunu; alamadım sonunu. Kurt kaptı birisini; getirdim derisini. İkisi gitti kasaba; birini katma hesaba. Sağdıydım yemeden onu; işte bir okka yoğurdu. Pöstekideki hakkımı bağışladım sana. Yoğurdun yarısını verirsin bana”. Yüz koyunun acısı yüreğine oturan adam yoğurt bakracını çobanın başına geçirmiş. Bembeyaz yoğurt başından aşağı akarken, huzur içinde mırıldanmış: “Çok şükür, hesabını doğru verenin, yüzü böyle ak olur!”



Osmanlı ekonomik hayatına liberal prensipler hâkimdir. Ama bu başıboş bir liberalizm değildir. Millî gelirin ferdlere taksiminde sosyal adalet esastır.

Devlet, hazine sayesinde ayakta durur. Hazineyi hem dolu tutmak, hem de bunları yerince sarfetmek ince bir sanattır. Buna dair kitaplardan günümüze gelen en eskileri İslâm dünyasında yazılmıştır. İmam Ebû Hanife’nin gözde talebesi Ebû Yusuf’un halife Harun Reşid’in arzusu üzerine yazdığı Kitabü’l-Harac buna misaldir.

Az vergi=Çok itaat

Beytülmâl de denilen İslâm devletinin hazinesi dört kısımdır: 1-Zekâtlar, Kur’an-ı kerîmde sayılan 8 sınıf insana verilir. 2-Ganîmet, maden ve define vergisi, fakir, yetim ve parasız yolcularındır. 3-Gayrımüslimlerden alınan vergiler, memur maaşlarına ve millî müdâfaaya gider. 4-Sahipsiz miras ve buluntu mallar, bakıma muhtaç insanlara harcanır. Yetmezse, ayrıca vergi toplanabilir. Ancak işini bilen hükûmetler, halkın kendisinden hoşnud olmasını ve daha gönülden itaat etmesini sağlamak için, bunlarla iktifa eder. Beytülmâl gelirleri sağlıklı bir şekilde toplanıp yerli yerince sarfedilirse, halktan ayrıca vergi toplamaya veya borç almaya gerek kalmaz.

Osmanlılar beytülmâl yerine hazine tabirini tercih etmiş; bu tabir, vâris bırakmadan ölenlerin miraslarıyla meşgul olan merkezdeki Beytülmâl Müdürlüğü’nde yaşamıştır. Tâ Hunlardan gelen geleneğe uygun olarak, Osmanlılarda devlete ve hükümdara ait olmak üzere iki çeşit hazine vardır. Birincisine Bîrûn Hazînesi (dış hazîne), ikincisine Enderûn Hazînesi (iç hazîne) denir. Sultan II. Mahmud’dan sonra birincisine Hazine-i Âmire, ikincisine Hazine-i Hâssa denmiştir.

Osmanlı ekonomisinin kalbi Eminönü'nde atardı

Özelleştirmenin tarihi eski

İslâm devleti ekonomik hayata karışmaz. Ticaret ve sanayi ile uğraşmaz. Bunları ferdler yapar. Bu bakımdan komünizme yer yoktur. Devletin yegâne işi içte ve dışta emniyeti temindir. Bu vazifesini yerine getirmek için beytülmâli kullanır. Maarif ve sağlık hizmetlerini vakıflar yapar. İmar işlerine, o hizmetlerden faydalananlar bedenen veya mâlen iştirak eder. Mahkemelerin masrafları bile buraya mürâcaat edenlerden karşılanır. Geriye askerî masraflar kalır. Osmanlılar, devlet arazilerini halka kiraya vererek, buradan alınacak ücret karşılığında sipahi denilen vazifelilere asker besletmiştir.

İslâm devleti, cemiyette düzenin sağlanması ve sürmesi için gereken tedbirleri alır. Bunun için elverişli şartları hazırlar ve ferdler arasında bir çeşit koordinasyon vazifesi yapar. Ekonomik düzen, sosyal adalet üzerine kurulmuştur. Özel teşebbüse, herkesin meşru dairede dilediği işi yapmasına imkân vermiştir. Alın teri ile elde edilen bir kazanca kimse müdahale edemez. Mülk edinme ve tasarruf hürriyeti tamdır.

Bu ekonomik sistem, hür dünya ülkelerinde tatbik edilen liberal sisteme yakındır. Ancak narh koymak, zekât, cizye gibi hazine gelirlerini toplamak ve sarf etmek devletin elinde olduğu için başıboş bir liberalizm de değildir. Üretimde mümkün olduğunca hususi teşebbüsü; millî gelirin ferdlere taksiminde de sosyal adaleti esas almaktadır.

Edirnekapı'dan şehre mal getiren deve kervanı

Paranın üstündeki resim

*Hususî mülkiyet dokunulmazdır. Yol inşaı gibi umumun menfaati gerektirdiğinde, şahsî malları hükûmet satın alabilir. Devlet memurlarının haksız kazançları müsâdere edilerek ellerinden alınır ve tekrar hazineye konur.

*Ticaret serbesttir. Ancak gerektiğinde ekmek, et gibi bir takım ihtiyaç mallarına narh (kâr haddi) konulabilir.

*Esnaflık, gedik usulüne tâbidir. Kalite ve arz-talep dengesini muhafaza endişesiyle, her beldede muayyen sayıda esnaf tutulur. Usta olmadan ve o işi yapan bir dükkân boşalmadan yeni dükkân açılmasına izin verilmez.

*Hükûmet, kıtlığa yol açmamak maksadıyla, hububat başta olmak üzere bazı mühim maddelerin kazâların dışına çıkarılmasını yasaklayabilir. Pamuk, sahtiyan, tiftik gibi bazı stratejik maddelerin de yurt dışına ihrâcını men edebilir.

*Yed-i vâhid (tekel) usulü vardır. Bazı malların alım ve satımı devlet eliyle yürütülür. Maliyet farklarından dolayı halkın zarara uğramaması veya stratejik malların dolaşımını kontrol etmek içindir. Tuz, tütün, afyon, palamut, ipek, zeytinyağı, pamuk, tiftik, yapağı zaman zaman yed-i vâhide bağlanmıştı. Bu usul Tanzimat’tan sonra kaldırılmıştır.

*Amme hizmetleri vakıflar yoluyla yerine getirilir. Devlet, mâbed, hastane, çeşme, köprü, imâret, mektep gibi hizmetlerin yapılmasını şahıslara bırakmıştır. Bunların yaptırdığı vakıfları da arazi ve gelir tahsis ederek destekler.

*Eyaletler, kendi harcamalarını kendi gelirlerinden karşılar. Artanı merkeze gönderilir. Onun için bazı yerler daha mamurdur.

*Ecnebi tüccarın faaliyetlerine müsaade olunmuştur.

*Devlet para basmış; ama başka devletlere ait paralar da dolaşmıştır. Altın ve gümüş paranın üzerinde kimin resmi bulunduğu kıymeti bakımından mühim değildir.



Atatürk, cumhuriyetin ilanından sonra hep iki kişiyle beraber anılır. Bunlar İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’tır. Çokları, esaslı mizaç ve dünya görüşü farklılığına rağmen, Ulu Önder’in Çakmak’a olan teveccühünün sebebini anlamakta güçlük çeker.

Çakmak, Atatürk’ü iyi teşhis etmiş ve onda kimseye karşı göstermediği bir itimat uyandırmayı başarmıştır. Bunun sebebi hemşerilik değildir elbette. Hatta her ikisinin İttihadcı mazisi de kâfi bir sebep sayılamaz. Çünki nice İttihadcılar vardır ki, cumhuriyetin ilk yıllarında sert bir şekilde tasfiye edilmiştir. Bu yakınlığın arkasında, denenmiş bir sadakat yatar.

Ordu emrinizdedir paşam!

Mustafa Kemal Paşa, 1918’de Suriye cephesinin çökmesi üzerine ordusunu bırakıp İstanbul’a geldiğinde Divan-ı Harb’e çıkarılarak kurşuna dizilecekken, bunu Harbiye Nâzırı Fevzi Paşa engellemiş; M. Kemal’in Enver Paşa aleyhdarlığını bilen İttihadcı düşmanı padişah da arka çıkmıştır. Buna benzer bir hâdise Sakarya Harbi öncesinde, ordusu mağlup olan İsmet İnönü için bahis mevzuu olmuş; Ankara Meclisi, İnönü’nün hâin sayılarak kurşuna dizilmesini istediğinde, Çakmak, engellemiştir ki, İnönü’nün Çakmak’a teveccühünün bir sebebi budur.

Başka sebepler de vardır. Cumhuriyetin ilânında karşılaştığı güçlüklerden ürken M. Kemal Paşa, Çakmak’a cumhurbaşkanlığı teklif etmişti. Denendiğini düşünen Çakmak teklifi zekice geri çevirmiş; “Senin cumhurbaşkanlığını bütün varlığımla desteklemeye hazırım” diyerek M. Kemal’in önünü açmıştır. Birkaç sene sonra M. Kemal’in icraatlarını diktatörce bulan Karabekir ve arkadaşları, Çakmak’a gelerek bir hükümet darbesi yapıp kendisini cumhurbaşkanlığına getirmeyi teklif etmişler; çakmak bunu da reddetmiş ve teklifi M. Kemal’e bildirmiştir. M. Kemal’in milletvekilliğinden ayrılma teklifini hemen yerine getirmiştir. Bu hâdiseler, Çakmak’a olan itimadı perçinlemiştir. Atatürk’ün ölümünde, imkânı olduğu halde cumhurbaşkanı olma tekliflerini geri çevirmiş; “Ordu emrinizdedir paşam!” diyerek İnönü’yü cumhurbaşkanı yapmıştır.

Mareşal ne der?

Cumhuriyet devrinde hep çekinilen birisi olmuş; herkeste “Mareşal ne der?” korkusu bulunmuştur. Atatürk bile, bir iş yaparken “Şimdi sıra mareşali iknâya geldi” derdi. Emniyet hususunda evham derecesinde zaafı vardı. Rus çıkarmasından korkarak, asırlardır dış ticaret merkezlerinden birisi olan işlek Trabzon limanını kapattırmıştır. Rus işgalinde kolayca kullanılır diye kara ve demiryolu yapılmasına karşı çıkmıştır. Antalya Vâlisi Haşim İşcan, “Finike yolunu mareşalden gizli yaptım. İşitirse, İtalyan çıkartmasına kolaylık olur diye engelleyeceğinden korkuyorum” demiştir.

Rumlar o zaman fazla olduğu için İstanbul’da radyo anteni kullanılmasına izin vermemiş; Rusya korkusundan demir-çelik sanayinin Karabük, silah sanayinin Kırıkkale’ye sürülmesini temin etmiştir. Kırık dökük birkaç geminin de toplarını söktürerek İzmit körfezine yerleştirmiştir. Tayyare ve tankı hep küçümsemiş; ordunun teknik teçhizatına ehemmiyet vermemiştir. İktidar dalkavuklarından Falih Rıfkı bile, “Allah vere de Çakmak devrinde bir harbe girmesek” demekten kendisini alamamıştır.

Galeyana getiren oyun havaları

Rivayete göre, 1939’da veremden vefat eden kızının defninden dönerken uğradığı Kaşgarî Tekkesi’nde damadı Burhan Toprak’ın muhibbi olduğu Şeyh Abdülhakîm Arvasî ile görüşmüş; Arvasî, büyük bir cesaretle kendisine “İnönü hiçbir şey değilken, kendisini reisicumhur yaptınız. Korkarım bunun mesuliyeti size râcidir” demiş; bu söz, İnönü ’ye karşı soğumasına sebebiyet vermiştir. Yaş haddinde girdiği halde, vazife müddetin uzatmak elinde iken İnönü kendisini 1944’te tekaüde sevketti. Böylece fasılasız 23 sene Genel Kurmay Başkanlığı yaptı. Makam arabası elinden alındı; kömür tahsis edilmedi; hatta Atatürk’ün verdiği tapulu evini bile boşaltması istendi. Hastayken kaldırıldığı Teşvikiye Sağlık Yurdu’nda kendisini ziyaret etmek isteyen İnönü’yü kabul etmedi. Ama ertesi gün Anadolu Ajansı, Milli Şefin mareşali hastanede ziyaret edip sağlık dileklerini bildirdiği haberini geçti.

1945’te demokrasiye geçiş üzerine, Çakmak muhalifler arasında yer aldı. Bunun üzerine inkılâplara ve İnönü’ye aleyhdarı bir zümre tarafından bayraklaştırıldı. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden müstakil İstanbul milletvekili seçildi. Bayar’ın İnönü’den demokrasi için icazet alırken verdiği tavizi ifade eden “Devr-i sâbık yapmayacağız” (yani eskilerden hesap sormayacağız) sözü üzerine kendisine danışıklı dövüş içinde görerek istifa etti. Millet Partisi’ni kurdu. 10 Nisan 1950 tarihinde öldü ve vasiyeti üzerine Eyüb’e kızı ve dedesinin yakınına gömüldü. Ailesi na’şının sonradan Devlet Mezarlığı’na nakline karşı çıktı. Muhaliflerince öldürüldüğü rivayeti de vardır.

Radyonun matem neşriyatına girişmeyip oyun havaları çalması, milleti galeyana getirmiş; cenâzesi on binlerce gencin katıldığı siyasî bir mitinge dönüşmüştür. Böylece kalabalıkların sırtında Eyüb’e götürülen cenaze, iktidarın gözünü korkutmuş; Demokrat Parti’nin iktidarının da bir habercisi olmuştur.



Fevzi Çakmak, Yunan Harbi’nin kazanılmasında, Cumhuriyet inkılâplarının yerleşmesinde, Atatürk ve İnönü’nün iktidara gelişinde tarihî roller oynamış bir şahsiyettir.

Hem muhafazakâr, hem inkılâpçı görüntüsü bir tezat mıdır? Yoksa aslına her şey bir oyundan mı ibarettir?

Mareşal Fevzi Çakmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk genelkurmay başkanıdır. Rumelikavaklı Mustafa Fevzi, Babası Limnili Sırrı Bey de topçu miralayı idi. Arnavut asıllı olduğu söylenir. 1876’lı olduğuna göre Mustafa Kemal’den 5 yaş kadar büyük ve kıdemlidir. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Mitroviça şubesinde faaliyet göstererek yükselmiştir. Cesur ve itaatkâr bir asker olarak tanınmış; muhtelif cephelerde vazife yapmıştır. Mütâreke devrinde Harbiye Nâzırı olmuştur.

Tevkif etmeye gelmişti

Bu devirde Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına, padişaha itaat için nasihat vermek, dinlemezlerse tevkif etmek üzere Sivas’a geldi. Burada Kâzım Karabekir’le görüşüp, ibrenin ne tarafta olduğunu iyi anlayarak geri döndü. Sonra 1920’de İstanbul’un işgali üzerine Sultan Vahîdeddin’in arzusuyla Anadolu’ya geçerek Ankara hareketinin içinde yer aldı. Mustafa Kemal Paşa, önce Fevzi Paşa’nın geldiği yere geri gönderilmesini istedi. Ama sonra İstanbul hükûmetinin Harbiye Nâzırı’nın kendisine katılmasının getireceği itibarı düşünerek emrini geri aldı.

Kozan milletvekili olarak meclise girdi. İstanbul’da padişahla yaptığı mülâkatı ve padişahın Ankara harekâtı hakkındaki müsbet görüşlerini mecliste anlattı. Albay İsmet İnönü’nün Eskişehir ve Kütahya’da yenilmesi ve Yunan ordusunun Ankara’ya yaklaşması üzerine kumandayı bizzat eline aldı. Başbakan, milli savunma bakanı ve genelkurmay başkanı sıfatını uhdesinde birleştirdi. Ric’at emri veren M. Kemal’i ikna ederek ve düşmanın Afyon üzerinden saldıracağını hesaplayarak Sakarya Muharebesi’nin kazanılmasını sağladı. Elinde Kur’an-ı kerim ile dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bunun ardından verdiği kanun teklifi ile kendisinden kıdemsiz olan M. Kemal Paşa’nın gâzi ve mareşal unvanı almasını sağladı. Böylece kendisi de Dumlupınar Muharebesi vesilesiyle mareşal olabildi. M. Kemal Paşa hariç tutulursa TC’nin yegâne mareşalidir. Mareşal, meydan muharebesi kazanan generallere verilen unvandır.

Çakmak, zaferden sonra bütün icraatlarında Ulu Önder’i destekledi. Onun planladığı inkılâpların icrasını nasıl İnönü yürüttüyse, Çakmak da elinde tuttuğu ordu gücü ile destek verdi. Bu ikisi, Atatürk inkılâplarının yerleşmesinde iki anahtar şahsiyettir. Toplantılarda Atatürk yalnızca kendisinin görüşünü alırdı. Emsalsiz sadakati sebebiyle Kuzu Paşa diye tanındı. Eski harflerle Fevzi ile kuzu kelimesinin yazılışı arasında bir nokta farkı vardır. Bununla da yetinmeyen mebuslar kendisini Öküz Paşa diye andılar. Reisicumhura çektiği ve 12 Eylül 1929 tarihli Milliyet'te neşredilen telgrafı şöyledir: “Yüksek dehâlarının ve mucizeler yaratan isabetli ve kuvvetli irade ve idarelerinin hârikanümâ bir yâdigârı olan zafer bayramını bütün silâh arkadaşlarım nâmına tebrike müsâreat eder, Cumhuriyet Ordusu'nun lâyezal merbutiyet ve tâzimatlarını arz ederim efendim.” Rivayete göre Atatürk, vefat ederken yerine Çakmak’ın geçmesini istiyordu.

Namaz kılan paşa

Babacan ve kalender tavırları, namuslu ve perhizkâr hâli müspet bir imaj çizmiş; dindarlığı ile göz doldurmuştur. Dinî terbiyesini annebabası Varnalı müftü Hacı Bekir Efendi’den almıştır. Dayısı kızı Fitnat Hanım ile yaptığı evlilikten Nigâr ve Muazzez adında iki kızı olmuş; soyu, Nigâr Hanım’ın Amerika’da yaşayan torunları Erika Leyla ve Lisa Ayla ile devam etmiştir. Uzun, esmer, toplu, simaca sevimli idi. Az konuşur; sadece işiyle meşgul olur; çok üşür; kılık kıyafetine pek dikkat etmez; traş olmaya, hatta saçını bile taramaya üşenirdi. Dostu da düşmanı da azdı.

Mareşalin, Nakşî Şeyhi Küçük Hüseyin’e bağlılığı bilinir. Askerlere “Benim Dinim” adıyla manzum dinî kitaplar onun emriyle dağıtılmıştır. Asrîlik hareketine verdiği destek nazara alınarak, Çakmak’ın dindarlığındaki samimiyeti zaman zaman şüpheyle karşılanmıştır. Anlaşılıyor ki, siyasete ilişmedikçe, bu kadarcık dindarlığa tahammül edilmiştir. Yıllar evvel Antepli bir harb gâzisinden şu sözleri işitmiştim: “Çakmak, sadece namaz kılan bir paşaydı, o kadar! Anteb’e geldiğinde, bütün hoca efendiler etrafına toplanıp o günlerde dindarların yaşadığı sıkıntıları şikâyet ettiler. Not aldı. Sonradan o hocalar zamanın hükûmeti tarafından tek tek cezalandırıldı.” Bu sözler, Çakmak’ın dindarlığının halk arasında pek de samimi görülmediği intibaını veriyor.

Şurası unutulmamalıdır ki, Çakmak öncelikle bir askerdi. Verilen emri her şeyin üzerinde tutardı. Bu sebepledir ki, bütün cumhuriyet kabinelerinde yer alıp, önüne gelen kararı tereddütsüz imzâlamış; Ankara’ya karşı çıkan isyanlarda ve bilhassa Şark harekâtında insanların başına suçlu-masum ayırmadan bomba yağdırmakta tereddüt etmemiştir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
9 Ramazan 1439
Miladi:
24 Mayıs 2018

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter