Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Lâle, o kadar millî bir çiçektir ki, tarihimizde Yahya Kemal’in tabiriyle “Lâle Devri” diye anılan bir devir bile vardır. Lale merakı hadde varmış; lale bahçeleri, lale müsabakaları, lale müzayedeleri, lale şiirleri herkesi alakadar eder olmuştur.

Zenginlik ve sulh devresi olan bu devir, sonradan tarihçiler tarafından küçümsenmiş; haksız yere zevk ve sefayı anlatmak için kullanılan bir tabir hâlini almıştır.

Osmanlı, sanayi inkılâbına girişiyor

1730’daki Patrona darbesine kadar devam eden 12 yıllık bu devirde padişah Sultan III. Ahmed idi. Tahttan indirilen ağabeyi Sultan II. Mustafa’nın yerine geçmişti. Yakışıklı, kültürlü ve zevk-i selim sahibi bir padişahtı. Hattat ve şairdi. Gerçi büyük bir asker, atak bir devlet adamı değildi. Ama günümüzün Avrupa hükümdarları gibi demokrattı. Değerli gördüğü vezirlere geniş salahiyet vermekten çekinmezdi. Köhnemiş müesseselerin ıslahını gaye edinmişti. Önce ağabeyini tahttan indiren darbeci zorbaları imha ederek işe başladı. Osmanlı ordusu, Prut’ta ordusu Rus Çarı Büyük Piyotr’u yendi; ama Petervaradin’de Avrupa’nın gelmiş geçmiş en büyük askerlerinden Prens Eugene’e yenildi. Padişahın damadı sadrâzam Ali Paşa alnından vurularak şehid düştü. 1718’de imzalanan Pasarofça Anlaşması ile memleket Avrupa’da uzun bir sulh devresine girdi.

Sultan III. Ahmed

Padişah, Ali Paşa’dan dul kalan kızı Ayşe Sultan’ı verdiği Nevşehirli İbrahim Paşa’yı sadrâzam yaptı. O da küçük bir köy olan memleketi Muşkara’yı şehir hâline getirerek Nevşehir adını vermekle işe başladı. Nev, farsça yeni demektir. Sulhun tesiriyle memleket iç huzur ve refaha kavuştu. Memleket zenginleşti. Kâğıt, porselen, halı fabrikalarıyla, Avrupa’dan çok evvel sanayi inkılâbı başladı. İlk Müslüman matbaası bu zamanda açıldı. Gerçi gayrımüslimler asırlardır Osmanlı ülkesinde matbaa işletiyorlardı. Şeyhülislâm Abdullah Efendi, bunun çok faydalı bir buluş olduğunu ifade eden fetvâyı vermiştir.

Nevşehirli İbrahim Paşa

Estetiğin zirvesi

Bu devirde mühendishane kuruldu. Dış ticaret arttı. Şiir ve edebiyat altın çağını yaşadı. Nâbi ve Nedim gibi şairler; Levnî gibi ressamlar; Ebubekir Ağa ve Tanburi Mustafa Çavuş gibi bestekârlar; Nâimâ gibi tarihçiler yetişti. İnsanlar okumaya, fikirler üretmeye, Avrupa’yı merak etmeye başladı. Lâle merakı memleketi sardı. Osmanlı zevki en rafine hâline bu devirde geldi. Şimdi bile Osmanlı usulü bir dekor kullanılmak gerektiğinde, bu devre ait çizgiler tercih edilmektedir. Eski Çırağan Sarayı, Üsküdar Yeni Câmii ve Sultan Ahmed Çeşmesi bu zevkin en güzel numuneleridir. Bunlar ve Sâdâbâd’da yaptırılan köşkler sayesinde inşaat sektörü gelişmiş; “tüketimin üretimi kamçılaması” hedeflenmiştir.

Bu sulh devresindeki tek harb, Rusya’nın İran’a müdahalesi üzerine başladı. İran’daki karışıklıklardan istifadeyle Rusya’nın Kafkasya’yı ele geçirmesinin ne demek olduğunu bilen sadrâzam, sulhsever siyasetine rağmen İran ile harbe mecbur oldu. Nahçıvan, Erivan, Azerbaycan, Hemedan fethedildi. Bu arada Asya’nın en büyük askerlerinden Nâdir Şah, İran tahtına geçti ve Osmanlı ordusunun karşısına dikildi.

Parlak devir uzun sürmedi

Herkes hâlinden memnun değildi elbette. En iyi iktidarlar bile, uzadıkça halkı usandırmıştır. Üstelik İbrahim Paşa çok kıskanılıyordu. Ancak namuslu, âdil ve iyiliksever olduğu için kendisini seven çoktu. Ancak alt tabaka arasında menfi propaganda yaygındı. Haberi bile olmadan paşaya düşmanlık peyda eden din yobazlarından eski İstanbul kadısı Zülâlîzâde ile Ayasofya vâizi İspirîzâde, tahrikçilerin başında geliyordu. Sadrâzam, son Alman harbinde hâl-i perişanına şahid olduğu yeniçeri ocağının ıslahında kararlıydı. Üsküdar’da bir kışla kurarak, Fransa’dan getirttiği subaylar nezâretinde modern usulde talim yapan bir birlik kurdu. Bu da orduyu kendisine düşman etmeye yetti. Aşırı merhametli ve yumuşak tabiatı, sonunu hazırladı.

Hükümetin, gümüşün değerini düşürerek paranın kıymetini artırma çabaları, Galata sarraflarının işine gelmedi. Darphaneye gümüş satmayı kesince, para basma işi aksadı. Ticarî hayat durma noktasına geldi. Hükümet imalatı arttırmaya çalışırken, ithalatı sınırlamak için tüccarlara ticaret vergisi koydu. Bu esnada İranlıların Tebriz’e girip katliâm yaptığı haberi İstanbul’a bomba gibi düştü.

Sâdâbâd Köşkü

Profesyonel isyancı

Patrona (amiral) gemisinde tayfa olduğu için Patrona Halil diye anılan Arnavut bir sergerde, vaktiyle Venediklilerin tahrikiyle ayaklanmaya karışmış; gemi süvarisi Abdi Paşa tarafından idamdan kurtarılmıştı. Sonra Rumeli’ye geçerek yeniçeri olmuş; Vidin’de bir isyana katılmıştır. Mısır’a kaçmış; burada tefecilerin tahrikiyle tertiplediği isyan bastırılınca; profesyonel bir ihtilâlci hüviyeti kazanarak İstanbul’a kaçmıştır. Burada bir seyyar tablada iğne-iplik satmaya başlamıştır.

Patrona Halil (Jean Baptiste Vanmour'un tablosu)

Patrona Halil, şehirdeki huzursuzluğu fırsat bilip, sarrafların, esnafın ve menfaat icabı sadrâzama muhalif olan ricâlin tahrikiyle bir ihtilâl tertipledi. İran seferi gecikince, padişahın yeniçeri ocağını dağıtmak niyetinde olduğunu yaydı. Bugün yanlış olarak Patrona Hamamı diye bilinen Beyazıt’taki Sultan II. Bayezid Hamamı’nda elebaşlarıyla toplanıp isyan bayrağını kaldırdı.

Ekserisi esnaf yeniçerilerden müteşekkil isyancılar kazandı. Sadrazamı ve damadı olan kaptan-ı deryayı linç ederek padişahı tahttan indirdiler. Padişah, yeğeni Şehzâde Mahmud’u önce alnından sonra elinden öperek tahtına oturttu. İstanbul’u süsleyen kasırlar, köşkler, bahçeler yok edildi. Osmanlı Devleti, sanayileşme yolunda büyük bir fırsatı kaçırmış oldu. Lâle Devri, Tanzimat’ın provasıdır; anlatıldığı gibi bir zevk ve sefa devri değildir. Sermayenin ajanı Patrona Halil’i, bir halk kahramanı sanmak da gülünçtür. Sultan I. Mahmud, kısa bir müddet sonra fırsatını kollayıp isyancıları sarayda tepeledi. Amcasının açtığı ıslahat yolunu devam ettirdi.

Sultan III. Ahmed Çeşmesi



İngilizler, daracık meclisinden soldan trafiğine kadar her şeyde “elden ayrıksı” oldukları gibi, ölçüleri de başkalarınkine benzemez. Onlar gibi bir imparatorluk olduğu için, Osmanlıların da kendilerine has ölçüleri vardı. Eski fıkıh kitaplarında geçen bazı ölçüler ise çok eskilerden kalmadır. İngilizler kimseye benzemeyen bu ölçülerinden hiç gocunmazken, Türkiye, 1931 senesinde kaç asırlık geleneğine yüz çevirip, Avrupalıların kullandığı ölçüleri kabul ediverdi. Buna da Avrupa ile -esasında o zaman pek cılız olan- ticarî işlerde paralellik gerekçe gösterildi. Avrupa ile münasebetleri daha eski ve güçlü olan İngiltere ve Amerika’nın aklında böyle bir uyanıklık nedense hiç aklına gelmemişti.


Uzunluk Ölçüleri

Arşın, parmak ucundan dirseğe kadar olan uzunluğu ifade eder. Farsça arş kol, in de bu demektir. Arş, eski Türkçede de adım manasına gelir. Arapların zra’ adlı 48 santimetrelik mikyasına (ölçüsüne) yakındır. İki arşın vardı. Mimar arşını, mimarî işlerde yer ölçüsüdür. 75,8 santimetredir. Çarşı arşını, kumaş ölçmekte kullanılır. 68 santimetredir. Kumaş, elde tutulup dirseğe dolandırılarak ölçülür. Çünki umumiyetle el ile dirsek arası bir zra’dır. İpekli kumaşları satarken, halka pahalı göstermemek için, bunlarda arşından biraz daha kısa olan endâze kullanılırdı. Farsça endaz (atan) kelimesinden gelir. 65,25 santimetredir. Arşının dörtte birine urub denir. Arapça dörtte bir demek olan rubu’dan bozmadır. “Ben Haleb’de iken şu kadar arşın atlardım” diye bol keseden atan birine “Haleb ordaysa, arşın burada” demişler. Bir halk türküsünde, sevdiğinin belinin ince olduğunu anlatmak için “Ölçelim de o güzelin ince belini, Bir gümüş endâze ile” mısraları kullanılmış.

Ağırlık Ölçüleri

Dirhem, küçük ve hassas şeyleri ölçmekte kullanılırdı. Dirhem, bir okkanın dörtyüzde biridir. Tarih boyu farklı yerlerde farklı ölçülere gelmekte ise de, Osmanlılarda 3.148 grama tekabül eder. Bir dirhem, 70 arpa ağırlığında olup, 14 kırât idi. Süsünde hiçbir şeyi ihmal etmeyenlere “İki dirhem bir çekirdek” denirdi. Çekirdek, 5 santigratlık bir kuyumcu ölçüsüdür. 1,5 dirhem bir miskal; 400 dirhem 1 okka, 6 okka 1 batman, 44 okka 1 kantar, 4 kantar da 1 çeki gelir. Çeki takriben 250 kilodur. Okka, Arapça ukıyye kelimesinden gelir. Şehir ve kasabalara göre değişmekle beraber, umumiyetle 1282 gramdır.

Hacim Ölçüleri

Kile, hububat ölçeğidir. Çeşitli şehirlere göre ölçüsü değişirdi. İstanbul kilesi zahîrenin cinsine göre 18-20 okka (ortalama 25 kilo) idi. Kilenin küsuratına kutu (god, kot, godik)denir. 8 kutu bir İstanbul kilesidir. Bir kutu 2,5 okka ve 3,21 kilodur. Bir İstanbul kilesi 4 şinik idi. Gemilerde de kile kullanılırdı. 36 kile bugünki 1 tonilatodur.

Fıkıh kitaplarında yer alan başka hacim ölçüleri de vardır. Bunların en meşhuru sa’dır. Sa’, 1040 dirhem buğday veya arpa alan bir ölçektir. 4,2 litre sudur. Bu ölçü, Hanefî mezhebine göredir. Fıtra, yarım sa’ buğdaydan verilir. 1 sa’ dört müd mercimek alır. Bir müd, iki avuç dolusu mikdar olup, 2 rıtldır. Böylece 1 sa’, 8 rıtl eder. 1 rıtl, 130 dirhemdir. Menn, batman demek olup, iki rıtldır. 1 farak, 36 rıtl, yani 4680 dirhemdir. 1 vesk, bir deve yükü demek olup, 60 sa’ eder ki, 62400 dirhem veya 250 litredir. 1 habbe, 1 dirhemin kırksekizde biridir. 1 kırba, 50 men, yani 13000 dirhem veya 32 okiyye olup, bazı mahsullerin vergisinin tahsilinde kullanılırdı. Bir de kafîz vardı ki, hem 12 sa’ mikdarında hacim, hem de 144 zra’ murabba mikdarında mesâhâ ölçüsü olarak kullanılırdı. Bir cerîb, 10 kafîz idi.

Mesâfe Ölçüleri

Bir konaklık, yani bir günde düz yolda yaya olarak gidilebilecek mesâfeye merhale denir. 6 fersah eder. Bir fersah üç mil eder. 1 mil, 4000 zrâ’ eder. Bir zra’ her biri 2 cm olan 24 parmak uzunluğundadır. Böylece 1 zra’, 48 cm, 1 mîl, 1920 metre, 1 fersah 5760 metredir. 1 merhale, 34,560 km eder. Bir de berîd vardır ki, 4 fersah uzunluğundadır. Mukayese gerektiğinde “fersah fersah ileri” denir.

Mesâhâ Ölçüleri

Mesâhâ ölçüsünde zra’-ı mimarî kullanılırdı. Bu, mimar arşını diye de bilinirdi. 75,8 santimetre idi. Başka ölçüler de vardı. 1 parmak, 3,15 cm; 1 hat, 0,263 cm; 1 kadem (ayak) ½ zra’; 1 kulaç 5 kadem veya 2,5 zra’ idi. Kulaç, daha ziyade hafriyatta kullanılırdı. 4 parmak 1 kabza; 6 zra’-ı mimarî 1 kasba idi. Uzunluğu ve genişliği birer kasba mikdarı yere aşir denirdi ki, 36 zra’-ı mimarî eder. 10 aşir, 1 kafîz idi. Bir çift öküz ile sürülüp ekilebilen yere 1 feddan denirdi. Anadolu’da arâziyi ölçmek için dönüm kullanılırdı. 1 dönüm, 1600 zra’-ı mimarî murabbaı (karesi) olup, 919 metrekaredir. Son zamanlarda takriben 1000 metrekare kabul edilirdi. Her dönüm, dört evlek idi. Bir dönümlük yer için, Şam’da hattâtî veya rummânî tabirleri de kullanılırdı.

1869 tarihli bir nizamnâme ile bütün ölçüler için vâhid-i kıyâsî (birim) tesbit edildi. Buna göre uzunluk ölçüsü olarak metre (veya zra’-ı âşârî) kabul edildi. 1 metre, 1 zra’-ı mimarî, 7 parmak, 7 hat ölçüsünde idi. Bin metreye, 1 miryametro (veya fersah-ı âşârî) denildi. Sonraları bir dönüm 1000 metrekare kabul olundu; 10000 metrekareye ise cerîb veya hektar adı verildi.



Lâle, eskilerin çok sevdiği, yüksek mânâlar yüklediği bir çiçekti. Üstelik tarihte bir devre de adını vermişti. Gelin, lâlenin Anadolu’da başlayan, Avrupa’ya, hatta Amerika’ya kadar uzanan hikâyesine kulak verelim…

Çiçek seven bir millet idik. Bahçedekilerle iktifa etmez; evlere, cam önlerine dikerdik. Çocuğuna bakar gibi bakardı annelerimiz, ninelerimiz. Hatta kerli ferli adamların hobisiydi çiçek yetiştirmek. Elbiseler çiçek desenliydi. Sultan Fatih gibi ciddi bir şahsiyeti bile ressam elinde çiçek ile resmetmişti. Kızlara çiçek ismi verilirdi. Beyler, sarıklarına çiçek iliştirirdi. Hanımların mezar taşları çiçek motifliydi. Hâsıl çiçek hem etrafı süsler, hem de kalbleri yumuşatırdı. Osmanlı, bir çiçek medeniyetidir.

Lâle bizim sembolümüzdür

Hele iki çiçek vardır ki, eskiler buna ruhaniyet atfetmiştir. Biri gül, diğeri lâledir. Gül, Hazret-i Peygamber’i, lâle ise Cenab-ı Allah’ı sembolize eder. Rivayete göre gül, Hazret-i Peygamber’in nurundan yaratılmıştır. O’nun gibi kokar. Lâle ise, Allah lafzının yazılışına benzer. Üstelik Osmanlıcada ikisi de aynı harflerle yazılır. Lâle, câmiyi andırır. Ortası kubbe, iki tarafındaki yapraklar ise minarelerdir. Ayrıca lâle, bir tek tohumdan yalnızca bir dal ve çiçek verdiği için Allah’ın birliğini temsil eder.

Mazhar-ı ism-i celâl olmasa idi lâle,

Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle.



Ebruda lâle

Nasıl zambak Fransa’nın, deve dikeni İngiltere’nin, sedir ağacı Lübnan’ın sembolü ise, lâle de Osmanlı’nın sembolüdür. Şark dünyası bir semboller dünyasıdır. Kullanılan her sözün, her bakışın, her hareketin arkasında başka mânâ vardır. Şarkın hisleri inkişaf etmiştir. Şark kalbi ile düşünür. Meramını açıkça değil, dolaylı anlatmayı sever. Bunun için insanî münasebetler daha ileridir. Aşk ve edebiyat hayatı canlıdır. Tezyinat daha ihtişamlıdır. Sanat ile insan iç içedir. Bir vezir, aynı zamanda şairdir. Bir asker, aynı zamanda nakkaştır. Okuma yazma bilmeyen kadınlar, şiirle, meselle konuşur. Tabirlere, atasözlerine, mecaz ve teşbihe, hiçbir yerde bu kadar yer verilmemiştir.


Kemerde lâle

Vakti geldi lâlezarın

Lâlenin anavatanı Anadolu’dur. Kırlık yerlerde gelincik çiçeğine lâle derler. Lâleler adlı Azeri türküsünde de anlatılan gelincik çiçeğidir. Selçuklulardan beri lâle çok sevildi. Çinilerde, kumaşlarda, halı ve kilimlerde, mücevherlerde, câmi, saray, çeşme bezemelerinde kullanıldı. Padişah kaftanlarını, pabuçlarını lale desenleri süsledi. Tarihimizde Yahya Kemal’in tabiriyle “Lâle Devri” diye anılan bir devir bile vardır.


Çinide lâle

Bir lâle soğanı 1000 altın

Lâleye düşkünlük, daha Kanuni Sultan Süleyman zamanında başladı. Bu küçük, yaprakları gayrı muntazam çiçekten, seçme ve melezleme yoluyla çiçeği badem, yaprakları hançer, uçları tığ şeklinde zarif bir çiçek yetiştirildi. Yüzlerce çeşidi üretildi. Bunlara Şuâ-ı Yakut (Yakut Işığı), Nûr-i Sefîd (Beyaz Nur), Rûy-i Mahbûb (Sevgilinin Yüzü-ala), Subh-i Bahar (Bahar Sabahı-beyaz), Goncaperver, Nâvek-i Gülşen (Gülbahçesinin oku) gibi tantanalı isimler verildi. Lâle müsabakaları tertiplendi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin yetiştirdiği Nûr-i Adn (Adn cennetinin nuru) adlı lâle bir defasında mükâfat kazandı. Lâlezarlar (lâle bahçeleri) popüler oldu. Lâleyi tasvir eden şiirler, lâlenâmelerde toplandı. Lâle ile uğraşmak üzere bir Encümen-i Dâniş (akademi) bile kuruldu. İran’dan gelme Duhterî (Kızlık) adlı lâle soğanının tanesi 1000 altına satıldı. Lâle fiyatları giderek arttı. Öyle ki Sultan III. Ahmed narh koymak zorunda kaldı. 1725 tarihli narh defterine göre 306 çeşidinden en pahalısı, 200 kuruş ile Nîze-i Rummânî (nar mızrağı) adlı lâledir.


Kaftanda lâle

Lâlenin Avrupa seyahati

İlk lâle soğanını, 1562’de Alman diplomat Busbecq İstanbul’dan Viyana’ya götürdü. Avrupalılar bu çiçeğe hüsnü kabul gösterdiler. Adına da tulip dediler ki tülbentten gelir. Lâlenin seyahati Holanda’ya uzandı. Çok renkli lâleler tutuldu. Amsterdam’da bir ev alabilecek paraya satıldı. İnsanların cemiyetteki yeri, bahçesindeki lâlelere göre tayin edilir oldu. Lâle borsası çöktüğünde, bir gecede zenginler fakir düştü. 1634-1637 yılları arasında tam bir tulipmania (lale çılgınlığı) yaşandı. Alexandre Dumas’nın Siyah Lâle romanı bu devri anlatır


Siyah lâle
.

Şimdi bile Holanda lâleden, Türkiye’nin dış ticaret geliri kadar gelir elde ediyor. Kraliçe II. Elizabeth tarafından II. Cihan Harbi’ndeki yardımlarına bir şükran nişânesi olarak gönderilen lâle, şimdi Kanada şehirlerinde sokakları, bahçeleri süslemekte; festivaller tertiplenmektedir. Avrupa, hatta Amerika ve Japonya sahip çıkarken, anavatanı lâleyi unuttu. Holanda’dan lâle ithaline kalkıştı. Bunlar kısırlaştırılmış soğanlar olduğu için, lâle sevdası pahalıya gelmeye başladı. Büsbütün vazgeçildi. Lâle kız ismi olarak kaldı. Son zamanlarda İstanbul belediyesinin lâleye yeniden sahiplendiğini görmek memnuniyet vericidir.


Mücevherde lâle

Kanı yerde kalmadı

Lâlenin bir de efsanesi vardır. Ferhat, âşık olduğu Şirin’in öldüğü haberini alır. Kendisini öldürür. Akan kan toprağa düşünce, bir çiçek hâlini alır. Kırmızı yapraklar Ferhat’ın ateşini, dibindeki siyah kısım ise yanarak kömür hâline geldiğini ifade eder.



Ortaçağ kültürünü ve medreselerin bu çağdaki konumunu anlatır mısınız?

Ortaçağ zannedildiği gibi karanlık bir çağ değildir. Hele Müslümanlar için hiç değildir. Üniversiteler bu devirde kurulmuş, sonra bütün dünyaya Müslümanlardan yayılmıştır. Kâğıt da öyledir. Üniversitelerde edebiyat, hukuk, ilahiyat ve felsefe okutulur. Medreselerde felsefenin yerini hikmet almıştır. Zira İslâmiyet’te felsefenin yeri yoktur. Felsefe aklın faaliyetidir.

Din ise nakildir. Ama din dışı eşyanın hakikatini anlamada felsefenin yeri vardır. Buna da hikmet-i tabiiyye demişlerdir. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi hep bu çerçevede okunur. Matematik (riyâziye), bilhassa hendese (geometri) ise mantık çerçevesinde dinin âlet ilimleri içinde okutulur. Medrese, cemiyeti yönlendiren en mühim yerdir. Bilgi, bir güçtür. Hatta bir silahtır.

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ KURULUŞ: 1453

Bugün Avrupa üniversiteleri kökleriyle ve gelenekleriyle övünürken medreselerin unutulmasını nasıl izah etmeliyiz?

Cemiyetin tercihi değişmiştir. Medreselerin temsil ettiği kültür terk edilmiştir. Böyle olunca medreseler ihmal edilmiş; sonra da cemiyetin ihtiyaçlarına yetmeyeceği hükmüne varılmıştır. Sonra da köhne bir dünyanın unsuru olduğu gerekçesiyle lağvedilmiştir. Ama şimdi gidin, İstanbul Üniversitesinin cümle kapısının üzerine bakın. Kuruluşu 1453 yazar. Hani ilk binanız, hani hususî elbiseleriniz, hani orijinal isminiz diye sormazlar mı? 1453’teki Fatih’in kurduğu Ayasofya medresesi idi. Turist otobüsleri park etsin diye otuzlarda yıkıldı. Medresenin camisi de müze oldu. İstanbul Üniversitesi 1933’te kuruldu. Osmanlının 1870’lerde kurduğu Dârü’l-Fünun ismine ve geleneklerine bile tahammül edemediler. Medreseler kalmalıydı. Zamana kolayca uydurulabilirdi. Nitekim Osmanlıların son zamanlarında medreseler ıslah edilmişti. 1854’te açılan ve Mekteb-i Nüvvab denilen kadı medresesinde okutulan dersler, Mekteb-i Hukuk’tan ileriydi. Medrese çıkışlı kadılar, mektep çıkışlı hâkimlerden daha bilgili, daha becerikli ve daha itibarlı idi.

MÜSLÜMANLAR İÇİN CAZİBE MERKEZİ İDİ

Medreseler, İslâm dünyasının kültür merkezi olmayı başarmış mıdır?

Büyük medreselerin bulunduğu İstanbul, Şam, Kahire, Buhara, Kazan gibi şehirler bir cazibe merkezi olmuş, dünyanın her tarafından Müslümanlar tahsil için buralara koşturmuş. Sonra birbirinden haberdar, ama kültürel farklılığını muhafaza eden ideal münevverler yetiştirmiş. Şimdi de bazı şehirlerde medreseler var. Ama eski parlaklığından eser kalmamış gibi. Şimdi kültür merkezleri az-çok mürekkep yalamış bir ilim yolcusunun, bir hocanın etrafındaki halkadan ibaret kaldı.

KOLEJ KÜLLİYEDİR

Medrese eğitimini anlatır mısınız?

Müfredat, Ortaçağ geleneği çerçevesindedir ve bugünden farklıdır. Talebeye bilgi yüklemek değil, doğru bilgiyi nereden bulabileceğini ve bunu nasıl analiz edeceğini öğretmektir. Küçük kitaplar okutulur. Birebir tedrisat mühimdir. Hoca, talebenin kalbine nüfuz eder. Neye ihtiyacı olduğunu keşfeder. Medresede talebeler yoktur. Tek tek talebe vardır. Bina fonksiyoneldir. Mabedi, kütüphanesi, aşhanesi, polikliniği, havuzu, bahçesi ile bir külliyedir. Talebe burada yatıp kalkar. Ailesinden, memleketinden kopmalı, ilim dünyasına tam yerleşmelidir. Böylece sadece ilim değil, aynı zamanda medreseli kimliğini de kazanır. İngiltere’de de üni versiteler, aynen medrese mimarisini benimsemiştir. Üstelik talebe hiç değilse ilk sene burada yatmak zorundadır. Yattığı yere de kolej denir. ülliyeden geldiği söylenir. Talebenin ibadetini yapması, temizliğe dikkat etmesi, edepli davranması, ahlâklı hareketi, giyim kuşamı, yemek yemesi hep kontrol altındadır. Talebe hem ilim öğrenir, hem edep.

MEDRESE BÜROKRAT YETİŞTİRİRDİ

Medrese mezunları hangi alanlarda devlet katında istihdam edilmiştir? Medrese mezunlarına yeni sisteme geçişte nasıl bir rol verilmiştir?

Osmanlılardan evvel ve Osmanlıların ilk zamanlarında her çeşit memuriyet medreselilerin elindedir. Medrese dışında ancak çok karizmatik, çok yüksek meziyetli, çok soylu ve de tabii talihli birisi memuriyete gelebilir. Zaman ilerleyip bürokrasi hususî ve teknik bilgi gerektirince, Osmanlılar bu işi sarayda hususî yetiştirilenlere hasretti. Medrese, diyanet, adliye ve maarif hizmetlerine adam yetiştirir oldu. Bunlara ulemâ-yı rüsûm denir. Resmî hizmet ifa eden ulema demektir. Cumhuriyet devrinde medreseliler cemiyetin en entelektüel kesimi idi. Muallimlikten hâkimliğe kadar pek çok hizmette istihdam edildiler. Tabii sadakat ibrazı şartıyla.

CEMİYETİN SEVİYESİ BİRDEN DÜŞTÜ

Bir medeniyetin gelişmesi ve devamı için, kaynaklarına bağlı kalması gerekir. Medreseler bizim medeniyet tarihimizde nasıl bir rol oynamışlardır?

Ehl-i Sünnet’e bağlı, geleneğe sıkı sarılan, cemiyete lider pozisyonunda, gerektiğinde idarecileri sınırlandırabilen, sınıf şuuruna sahip güçlü bir topluluk meydana getirdi. Güzel konuşan, güzel giyinen, ağzının tadını bilen, güzel evlerde yaşayan, estetik değerleri gelişmiş, edebiyattan anlayan, nüktedan, hoşsohbet bir elit sınıfı teşkil etti. Bunlar, şeriatın koruyucusu sıfatıyla umumiyetle halktan veya idarecilerden zulme kayanların, hevâsına uyanların karşısında yer aldılar. Halk da bunların arkasına sığındı. Ulema tasfiye edilince, cemiyetin seviyesi birden düştü.

ULEMA ASTRONOMDUR

Ulemanın siyasî hayat, devlet hayatı ve toplum hayatındaki karşılığı nedir?

Ulema, bürokrattır. Ulema, hâkimdir. Ulema, muallimdir. Ulema, imamdır, hatiptir, vaizdir. Ulema doktordur. Ulema astronomdur. Cemiyetin her kesiminde hürmet telkin eden, cemiyetteki çalkantıları sağlam kişiliği ile önleyebilecek mevkidedir. Mahallenin, köyün muhtarı yoktur. Devlet, imamı muhatap alır. Halk ile devlet arasında aracı, bazen de arabulucu imamdır. Medreseler ulemada sınıf şuuru meydana getirmiştir. Çürük meyvelerin ayıklanmasını sağlamıştır. Kötü niyetlilerin bertaraf edilmesini sağlamıştır. Ulemayı ayakları yere sağlam basan, kendi ile barışık, kendinden emin bir hâle getirmiştir. Üstelik medreseler vakıf olduğu için her türlü baskı ve yönlendirmeden masundur, korunmuştur. Kendisine baskı yapıldığından yakınan veya hüküm vermenin mesuliyetinden korkan bir kadı, istifa edip müderrislik yapabilir. Maişetini az da olsa buradan çıkarır. Zaten çok kimse, dedikodusu çok kadılığa, parası az müderrisliği tercih etmiştir. Kadılar da maaş almaz, mahkeme harçlarından geçinir. İmam maaşını ya vakıftan, ya halktan alır. Medreseler vakıftır. Resmî müesseseler değildir. Bu sebeple kimsenin baskısı olamaz. Müderris de maaşını buradan alır.



Osmanlı hanedanının sürgüne şahit olmuş son ferdlerinden Neslişah Sultan da 91 yaşında göçtü. Güzelliği ve zarafetiyle tanınan sultanın İstanbul’da başlayan hayatı Fransa’da sürgünde devam etmiş; Mısır’da melikeliğe kadar yükseldikten sonra ikinci bir sürgün yaşamıştı.

Fatma Neslişah Sultan’ı çocukluğumda 1950’li yıllara ait Hayat Mecmuası’ndaki resimlerinden tanıdım. Dünyanın en güzel kadınlarından birisi olarak tasvir ediliyordu. Yıllar sonra kendisini gördüğümde bu tarifin hiç de mübalağalı olmadığını gördüm; bunu kendisine de söyledim. Profilini dönerek, Osmanlı ailesinin karakteristik vasfı olan kemerli burnunu gösterip, “Bunu görmüyor musun?” der gibi güldü. Neslişah Sultan, her hareket ve sözüyle bir hükümdar torunu, aynı zamanda bir melike olduğunu isbat eden bir şahsiyet idi. Güzel konuşurdu. Kültürlüydü. Zarafeti, hem vakar, hem de tevazu ile çevrelenmişti.

Neslişah Sultan

Saraydan sürgüne

Neslişah Sultan, sürgünü yaşayan hanedanın hayattaki son ferdlerinden idi. Aile içi bir izdivacdan dünyaya gelmişti. Annesi Sultan Vahîdeddin’in dünya güzeli kızı Sabiha Sultan, babası son halife Abdülmecid Efendi’nin yakışıklı oğlu Ömer Faruk Efendi idi. Neslişah Sultan’ın güzellik ve zarafetini bu bakımdan yadırgamamak gerekir. Sabiha Sultan’a, Mustafa Kemal Paşa talib olmuş; böylece padişaha damat olarak istikbalde memleket idaresinde mühim rol oynamayı düşünmüştü. Ancak Sabiha Sultan’ın gönlü şehzâdede idi. Padişah da ikinci bir Enver Paşa tecrübesi yaşamamak için, kızının tercihini tasvib etmişti. İki genç, 1920’de evlendi. Şehzâdenin evi Rumelihisarı’nda bugün ikinci köprünün ayakları altında kalan Müşir Zeki Paşa yalısında; sultanın evi ise Nişantaşı’nda idi.

Sabiha Sultan

Şehzade Ömer Faruk Efendi ve Sabiha Sultan

Neslişah Sultan 4 Şubat 1921’de annesinin Nişantaşı’ndaki konağında dünyaya geldi. Sonra Rumelihisarı’nda oturdular. 3 yaşında ailesiyle sürgüne çıktı. “Etrafımdakilerin üzüntüsü ve kalfaların ağlaması sebebiyle kötü bir şey olduğunu hissettim. Fakat çocuk için gezme eğlenceli bir şey olduğu için pek üzülmedim. Seyahat uzayınca, fevkalâde bir şeyler olduğunu sezdim ve ‘Eve dönmek istiyorum’ diyerek ağladım” derdi.

Neslişah Sultan

Mısır tahtı

1940’da Kavalalı ailesinden Hıdiv Abbas Hilmi Paşa’nın oğlu Prens Muhammed Abdülmünim (1899-1980) ile evlendi. Abdülmünim veliaht iken, babası İstanbul’a sadakati sebebiyle 1914’te İngilizlerce azledilip sürülmüş; yerine aynı aileden Prens Fuad Mısır meliki yapılmıştı. Bir defasında “Kendinizden bu kadar yaşlı birisiyle evlenmeye nasıl razı oldunuz?” diye sorduğumda, Neslişah Sultan “O zaman her şeyi büyükler kararlaştırır; evleneceklerin fikri alınmazdı” diye cevap vermişti. Mamafih Neslişah Sultan da evliliğinden şikâyetçi değildi.

Prens Abdülmünim

Enteresandır, düğünü, aynı aileden Prens Mehmed Ali İbrahim (1900-1977) ile evlenen küçük kız kardeşi Zehra Hanzâde Sultan’dan bir hafta sonra olmuştu. Çünki Abbas Hilmi Paşa’nın müsaadeye dair cevabî mektubu harb sebebiyle gecikmişti. En küçük kızkardeşi Neclâ Hibetullah Sultan (1926-2006), 1943’de Prens Amr İbrahim (1903) ile evlenerek Neslişah Sultan ile elti oldu. Hanzâde Sultan’ın güzeller güzeli kızı Fâzıla, Irak meliki Faysal ile nişanlıydı. Faysal, Osmanlı günlerini tekrar geri getirmeyi hayal ediyordu. Ancak düğüne yakın ihtilâl oldu; Faysal ve diğer Hâşimîler katledildi.

Üç kızkardeş: Neslişah, Hanzade ve Necla Sultanlar

Yine sürgün yolunda

Neslişah Sultan, Mısır’da hoş bir hayat yaşadıklarını; 1946’da ailece diplomatik çerçevede İstanbul’a gelebildiğini anlatırdı. 1952’de askerî darbe oldu. Fuad’ın oğlu Faruk tahttan düştü. Darbeciler üç kişilik bir niyâbet konseyi kurup Prens Abdülmünim’i de aldılar. Sonra Abdülmünim tek başına bir sene nâiblik yaptı. Yani bir nevi Mısır tahtına oturdu.

Ertesi sene sosyalist Nâsır darbe yapınca, ailenin servetine el konuldu. Göz hapsine alındılar. Bunun üzerine memleketi terk edip İstanbul’da yaşamaya başladılar. Mısır reisicumhuru Enverü’s-Sâdât malların intifa hakkını iade etti.

Bir melike gibi yaşadı

Sultan’ın, Abbas Hilmi (1941) ve İkbal (1944) adında iki çocuğu oldu. Abbas Bey, bankacıdır. Şimdi Mısır’da yaşıyor. Zaman zaman İstanbul’a gelir. Dinine ve ailesine bağlı hoş bir insandır. Zevcesi Mısırlı Mümtaz Hanımefendi’den Sabiha ve Davud adında iki çocuğu vardır. İkbal Hanım, İstanbul’da Mürsel Saviç ile evlidir.

Neslişah Sultan'ın oğlu Abbas Hilmi Beyefendi

Neslişah Sultan, Ortaköy’deki evinde güzelliği ve vakarından hiçbir şey kaybetmeden sessiz sedasız yaşadı. Fazla kimseyle görüşmez; resim çektirmeyi sevmezdi. Oturduğu evin salonunun tavanı, değişik bir şekilde yüksekti. Dikkatimi çektiğini hissedince gülerek, “Yüksek tavanlı yerlerde yaşamaya alışmışım. Boyum da uzun. Onun için böyle bir yeri tercih ettim” demişti. Allah rahmet eylesin.

Halife oğlu, halife damadı

Hanedanın en yakışıklı mensuplarından Şehzâde Ömer Faruk Efendi (1898-1969), Halife Abdülmecid Efendi’nin oğludur. Viyana Theresianum Koleji ve Berlin Harb Akademisi’ni bitirdi. Prusya hassa alayında üsteğmen rütbesiyle staj yaptı. 1920’de Sabiha Sultan ile evlendi. Neslişah, Hanzâde ve Hibetullah Sultan isminde üç kızı oldu.

Şehzade Ömer Faruk Efendi

Yunan Harbi’nde askerî vazifesini ifa etmek üzere kayınpederi olan padişahtan habersiz bir geminin ambarında yolculuk yaparak Ankara’ya geçmek istediyse de, Mustafa Kemal Paşa kendisinin gelişinin millî birliği bozacağı ve nihaî zafere kadar İstanbul’da oturmasının daha uygun olacağını bildirerek geri dönmesini istedi. Şehzâde ısrar edince de, İnebolu’dan geri çevrildi. Bu hâdise, hanedanın Ankara hareketine karşı uyanmasına sebep oldu.

Sürgüne binbaşı rütbesinde ve babasıyla beraber çıktı. İsviçre ve Nice’de yaşadı. 1925’te Arnavutluk hükümdarlığı mevzubahis oldu ise de, Ankara hükümeti, hükümdarlığı kendisi için düşünen başvekil Ahmed Zogu’yu kullanarak bunu engelledi. Kızlarını müslüman erkeklerle evlendirmek endişesiyle 1938’de geldiği Kahire’de vatan hasretiyle vefat etti. Kabri 1977’de Sultan II. Mahmud türbesine nakledildi. Zevk-i selim sahibi şehzâde, memlekette iken Fenerbahçe Spor Klübü’nün reisiydi. Dillere destan bir aşk ile evlendiği Sabiha Sultan ile aralarında gurbet acılarından doğan bir huzursuzluk yaşandı. 1948’de boşandılar. Şehzâde, aynı sene amcazâdesi Mihrişah Sultan ile evlendi.

Babam olmadan aslâ!

Sultan Vahîdeddin’in kızı Rukiyye Sabiha Sultan (1894-1971), hanedanın en güzel kızlarındandı. Hanımların sürgününün kaldırıldığı 1952’de İstanbul’a döndü. Çengelköyü’nde vefat etti. Âşiyan kabristanındadır. Babası memlekete dönemediği için bir padişah türbesine defnedilmeyi istememişti.



Türk sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak kullanan Göktürk Hakanlığı’dır. Göktürk veya Köktürk, Gök’ten türemiş gibi bir mânâya gelir. Göktürkler, Hun İmparatorluğu’nun mirasçısıdır. Doğu Sibirya’daki Yakut Türkleriyle, batıdaki Ogur (Bulgar) Türklerinin bir kısmı dışındaki Türk asıllı bütün kitleleri, kendi idarelerinde birleştirdi.

Ötüken merkez

552’de Avar (Juan-Juan) Devleti doğuda çökünce, Göktürklerin boy beyi Uluğ Yabgu’nun oğlu Bumin ve İstemi Kağanlar, Ötüken merkez olmak üzere devlet kurdular. Avar Hakanlığı’nı yıktılar. O zamanki töreye göre, Bumin Kağan, devletin doğu kısmında, İstemi Kağan da batı kısmında hükümdar oldu.

Kültigin'in Başı

Doğu Göktürkler siyasî bakımdan hep Çin’le karşı karşıya geldiler. 630 yılında yapılan savaşlardan birinde Göktürk hakanı esir düştü. Türkler, Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kaldılar. Batı Göktürk Kağanlığı’nın ömrü de uzun sürmedi. Ülke tiginler (şehzâdeler) arasında taht kavgalarına sahne oldu. Nihayet Batı Göktürkleri de Çin hâkimiyeti altına girdi.

Ah şu fırtına!

630-680 arasındaki 50 yıllık zaman Göktürklerin istiklâllerini kaybettikleri bir matem devresi oldu. Her ne kadar Orta Asya’da millet olarak Türkler varlıklarını, dil, inanç ve geleneklerini muhafaza ettilerse de, müstakil bir devletten mahrumiyet, Göktürkler için haysiyet kırıcı bir ıstırap kaynağıydı. Bu arada bazı Türk prensleri zaman zaman ihtilâl teşebbüslerinde bulundularsa da hepsi kanlı bir biçimde bastırıldı. Bu hareketler arasında en hayret verici olanı, 639 yılında Göktürk Prensi Kürşad’ın ihtilâl teşebbüsüdür. T’ang imparatorunun saray muhafız kıt’ası subaylarından olan Kürşad, Göktürk Devletini ihyâ etmek için 39 arkadaşı ile, bazı geceler şehirde dolaşmaya çıkan imparatoru yakalayıp kaçırmak üzere gizlice anlaştı. İhtilâl muvaffak olursa, Kürşad hakan olmayacaktı. Böylece kimse onun siyasî emellerle harekete geçtiğini söyleyemeyecekti.

Kürşad

Fakat planın tatbik edileceği gece ansızın patlayan fırtına yüzünden imparator saraydan çıkmadı. Kararın geciktirilmesini mahzurlu gören Kürşad ve arkadaşları bu defa doğruca saraya yürüdüler. 40 Göktürk genci, sarayı ele geçirip başşehre hâkim olmayı düşünüyorlardı. Yüzlerce Çinli muhafız tesirsiz hâle getirildiyse de, dışarıdan sevk edilen orduyla başa çıkılamadı. Bunun üzerine saray ahırlarından seçme atları alarak Vey Irmağı’na doğru çekildiler. Ancak fırtına ve sel, köprüleri de yıkıp götürmüştü. Irmak kenarında Çin ordusuyla savaşa tutuşan Kürşad ve arkadaşları birer birer öldürüldü.

Kürşad

İki dost kardeş

Prens Kürşad liderliğindeki kırk yiğit başarısız kaldılarsa da, Türk milletinin kalbinde sönmez bir istiklâl ateşini tutuşturdular. Birkaç başarısız ihtilal teşebbüsünden sonra, nihayet 682 yılında Göktürk Prensi Kutluğ Şad, etrafına topladığı Türklerle istiklâlini ilan etti. Dağılmış boyları bir araya topladı. Bu sebeple İlteriş (Ülke Toplayan) ünvanını aldı. Çinli bir prensesle değil, bir Türk kızıyla evlendi. Bilge Kağan ve Kültigin adında iki oğlu oldu. Bu ikisi birleşerek idareyi ele aldılar. Bilge Kağan, Kültigin ise ordu kumandanı oldu. Böylece Türk tarihinde ilk defa iki kardeş devlet idaresinde birlikte hareket etmiş ve hiçbir kıskançlık duymadan birbirlerine yardım etmiş oluyorlardı. Bilge Kağan ile Kültigin iç ve dış bütün tehlike ve tehditleri ortadan kaldırdılar. Doğu Roma İmparatoru Göktürklere elçiler gönderip iyi münasebetler kurmuştu. Bu devirde Göktürk Devleti, Asya’da büyük bir prestij elde etti. Öyle ki Kültigin’in vefatında tertiplenen muazzam cenaze alayına, Çin, Tibet ve İran’dan temsilciler katıldı. Çin İmparatoru, bu kahraman düşmanının hatırasına Çince büyük bir âbide diktirdi.

Orhun Kitabeleri - Tonyukuk

Halkına hesap veren hakan

Kutluğ devrinin en mühim eseri Orhun Âbideleri’dir. Bunlar 725-735 seneleri arasında diktirilmiş üç taş sütundur. Orhun Nehri kenarındadır. Şimdi Moğolistan sınırları içindedir. Bugünki Moğolistan, Türklerin anayurdudur. Moğolların anayurdu ise daha kuzeydoğudur. Dünyanın eski ve mükemmel alfabelerinden birisi olan ve sağdan sola yazılan 38 harfli Göktürk yazısı ile yazılmıştır. Burada, Bilge Kağan ile kardeşi başkumandan Kültigin’in ve Bilge Kağan’ın kayınpederi olan Vezir Bilge Tonyukuk’un bir ara Çin esâretine düşen Türk Devletini yeniden kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifadeleri istenir. Ayrıca istiklâl fikri verilir. Bu kitâbelerdeki ifadeler parlak bir millet şuurunun göstergesidir. Hakan, kendisini halktan birisi gibi görüp teb’asına hesap vermektedir. Ayrıca teb’asını hatalarından dolayı bir baba gibi ikaz etmektedir.

Orhun Kitabeleri - Bilge Kağan

Orhun Kitabeleri - Kültigin (doğu)

Orhun Kitabeleri - Tonyukuk



Antik Roma’da bir memuriyet elde eden kimse hükümete para öderdi. Bu âdet Hıristiyanlık zamanında da devam etti. Simon Magnus adındaki Samiriyeli bir büyücü, havarilerden şifa verme hassasını kendisine satmasını istemiş; havariler reddetmişti. Resullerin İşleri’nde anlatılan bu hâdise sebebiyle bir makamın satılmasına simoni denir. Bu bir tayin harcı iken, zamanla yozlaşarak bir çeşit rüşvete dönüşmüştür.

Hâkim

Mahsulün onda biri kiliseye

Ortaçağ’da her şehirde bir piskopos; mahalle ve köylerde papaz vazife yapar. Papazları piskopos, piskoposu da papa veya patrik tayin eder. Her kilisenin köylülerce kira karşılığı ekilen bir arazisi vardır. Papazın maişeti ve âyinlerin masrafı bununla karşılanır. 800 yılında Mukaddes Roma-Germen İmparatoru olarak taç giyen Frank Kralı Büyük Karl (Şarlman), bütün halkına, Yahudilerdeki gibi, mahsullerinin onda birini (decima), kendi ruhanî dairelerinin papazına vermelerini emretti. Ama bu kâfi gelmeyince kilise, hayatını sürdürebilmek için dinî makamları, hatta mensuplarına af kâğıdını para karşılığı satmaya başladı. Bazı idealist din adamları ve imparatorlar bununla mücadele ettiyse de hakkından gelemedi. Meşhur Rodrigo Borgia bu yolla papa olmuş ve kendisi de büyük bir servet elde etmiştir.

Bir grup İngiliz hâkim

Kilisenin bu yolla zenginleşmesi kralların iştahını kabarttı. Onlar da başta hâkimlik olmak üzere bütün memuriyetleri para karşılığı vermeye başladılar. Bunun için ilki 1522’de Fransa’da kurulmuş resmî bürolar vasıtasıyla ihâle açılır; işe ehil olanlardan en yüksek parayı ödeyene memuriyet satılırdı. Fransa Kralı VIII. Charles, hâkimlerin vazifeye başlamadan evvel bu makamı satın almadığına ve satmayacağına yemin etmesini emretti. Böylece garip bir vaziyet doğdu. Hâkimlik gizlice alınıp satılmaya devam etti. Ama hâkimler daha vazifeye başlarken yalan yere yemin eder oldular.

Fransız hâkim

Satıyorum, sattım!

1567’de hâkimlere vazifesini başkasına devredebilme imkânı tanındı. IV. Henri devrinde daha da ileri gidilerek intikal vergisini ödemek şartıyla vârislere geçmeye başladı. Ölen bir hâkimin vârislerine para ödeyerek de hâkimlik elde edilebilir. Paris için bu fiyat 500 bin, taşrada 30-50 bin altın frank civarındadır. Bu usul, hâkimlere büyük bir serbestlik temin etmiş; icabında kralları karşılarında titretebilmişlerdir.

İngiliz hâkimi

Bu devirde halkın hâkimlere hediye vermesi âdettir. Bu hediyelere épices (baharat) adı verilir. Önceleri badem şekeri, baharat gibi ufak-tefek şeylerden ibaretken sonraları paraya dönüşmüştür. Bu hediyelerin verilmesi 1402 tarihli bir fermanla mecburi hale getirilmiştir. Hâkimlik için 80 bin altın frank ödemiş birinin yıllık geliri, ekseriya 2 bini geçmezdi. Bu sebeple hâkimler umumiyetle zengin arazi sahipleridir. Böylece hâkimliğin babadan oğula geçmesindeki mahzurlar, bu ailelerin namuslu ve bilge oluşu ile bir nebze giderilmiştir. 1537’de Paris Yüksek Mahkemesi reisi Michel de l’Hospital, sağlam karakteri ile tanınmış; 1560’da şansölye (başbakan) olup, sağlam kanunlar neşretmiştir. Daguesseau, hukuk yanında, Yunan-Latin kültürü, İbranice ve matematik üzerine eşsiz malumatı ile meşhurdur. 1789 ihtilâlinden sonra hâkimliğin parayla satılması ve hâkimlere hediye verme âdeti kaldırıldı. Bugün bile Fransız hâkimleri belli ailelerden, az maaşlı, fakat itibarlı kişilerdir.

Hâkimlik nâehillere kalmasın!

Kâdılık, İslâmiyette farz-ı kifâye hükmünde dinî bir vecibe olarak görüldüğü için, kâdılar eğer zengin iseler, fahrî olarak çalışır. Hâkimin taraflardan hediye alması, dâvetlerine gitmesi yasaktır. Ancak hediye ile rüşvet arasındaki sınırın pek açık olmadığı şark cemiyetlerinde, hâkimlere hediye geleneği -hele hâkimin geliri de az ise- adalete gölge düşürmüştür. Mamafih Hazret-i Ömer, Kâdı Şüreyh’i Basra kâdısı tayin ettiğinde kendisine aylık yüz dirhem ve kâfi mikdarda buğday tahsis etmişti. Emevîler ve Abbasîler zamanında kâdılara giderek artan mikdarda maaşlar verilirdi. Meselâ Halîfe Memun zamanında Mısır kâdısı olan İsa el-Münkedir’e aylık dörtbin dirhem (280 dinar, yani takriben 1400 gr altın) verilirdi.

Abbâsîlerin son devrinde, Şiî Büveyhoğulları Bağdad’a hâkim oldukları zaman, Sünnî âlimler, kâdılık makamına tayin için yüklü meblağlar ödemek mecburiyetinde bırakıldı. Onlar da adaleti Şiîlerin eline bırakmamak için bu yüksek meblağları ödeyerek kâdılıkları elde ettiler. İlk defa 961 tarihinde Abdullah bin Hasen eş-Şevârib, senede 200 bin dirhem ödemek şartıyla Bağdad kâdısı oldu. Böylece kâdılıkların, hükûmete muayyen bir meblağ ödemek suretiyle deruhde edilmesi âdet oldu. Sonradan bu meblağları telâfi etmek üzere dâvânın taraflarının mahkeme harcı ödemeleri esası konuldu.

Abbasi kâdısı

Hediye ile rüşvet arasındaki sınır

Osmanlılarda da resmî makamlara getirilen kimseler, hükûmete câize (pişkeş) adıyla bir meblağ öderdi. Her ne kadar rüşvetle kâdı olanın hükmünün sahih olmadığına fetvâ verilmişse de, buradaki rüşvet, başkalarına hükümdarın bilgisi dışında verilen para olarak tefsir edilmiş ve kâdı olmak üzere hükümdara verilen câizenin buna girmeyeceği ifade olunmuştur. Çünki hükümdarın kâdı tayininde yalnızca parayı gözetmesi, o şahsın kâdılığa ehil olmadığını göz ardı etmesi düşünülemez. Gerçi hazine dara düştükçe, câizelere bel bağlanmış; memurlar da ödediklerini halktan çıkarmak istemiştir. Bu da suiistimale yol açarak, siyasî ve sosyal mekanizmayı bozmuştur. Maamafih tayinlerde câize alınmayan haller çoktur. Dolayısıyla bu âdeti umumileştirmek doğru olmaz.

Yıldırım Sultan Bayezid zamanına kadar zengin ve itibarlı kimseler sırf şeref ve dinî bir vecibeyi yerine getirmek maksadıyla hâkimlik yapar, maaş almazdı. Böyle kimse bulunmaz olunca, hâkimlerin mahkeme harçlarıyla geçinmeleri esası getirildi. Yanındaki memurların maaşını da kâdı karşılardı. Bir bakıma adliyenin özelleştirilmesi mânâsına gelen ve hâkim istiklâli için çok elverişli olan bu usul, sonraları dâvâ sayısının azlığı ve başka sebeplerle kâdıların maddi sıkıntıya düşmelerine; rüşvet ve iltimasa yol açmıştı. Üstelik kâdılar vazifeye tayin edilirken hazineye câize ödedikleri için, vaziyetlerinin vehâmeti bir kat daha artmıştı. Bu sebeple Tanzimat’tan sonra kâdılara maaş bağlandı. Meselâ 1910 tarihinde Üsküdar kâdısı 35, müşâviri 15, başkâtibi 10, kâtibler 8, 6, 4, mübaşir 4 ve hademe 2 altın maaş alıyordu. (O zaman 7,2 gramlık bir Osmanlı altınının alım gücü şimdikinden çok fazla idi.)

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter