Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


KONUŞAMAYAN ÇOCUKLARI GETİRİP SADRÂZÂMA OKUTURLARDI
Sadrâzâm, padişahtan sonra devletin bir numaralı adamıdır. Dünyanın en güçlü şahsiyetlerindendir. Bir sözü mühim bir icraattır. En ufak bir hatası hayatına mâl olabilir.

İlk Osmanlı veziri Orhan Gâzi’nin kardeşi Alâaddin Paşa’dır. Vezirlere paşa denme âdeti de buradan gelir. Sonradan diğer vezirlere üstünlüğünü tebârüz ettirmek maksadıyla vezirievvel veya veziriâzam denilmiş; XVI. asırdan sonra sadrâzâm tabiri kullanılmıştır. Padişahın mutlak vekili ve icrânın başıdır.



Ya mektepli, ya alaylı
Sadrâzâm, umumiyetle enderûndan yetişen, muayyen rütbeleri aşıp devlet hizmetinde liyâkat ve sadâkati ile temâyüz eden vezirlerden tayin olunur. Osmanlı bürokrasisinde yükselenler ya mekteplidir veya alaylıdır. Mektepliler de ya medreseden veya enderûndan yetişmedir. Ötekiler, ya bürokrasi kalemlerine şâkird (kâtip çırağı) olarak girip liyakatiyle yükselenlerdir veya bunun dışında kalan devlet memurlarından, meselâ saray ağalarından sivrilenlerdir.

İlk vezirler ekseriya Anadolu Türklerindendir. Sultan Fâtih devrinden itibaren pençik (esir) veya devşirme asıllı olup Enderûn-ı Hümâyun’da (saray akademisinde) yetişmiş paşalar vezirlik makamına getirildi. Padişah, hânedanın yanında, başka güçlü âilelerin ve bir aristokrasi sınıfının doğmasını istememiştir. Hatta bu vezirler saraya dâmâd yapılarak, aralarında akrabalık kurmak suretiyle bir güç odağı olmalarının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Hıristiyan asilzâdelerinden de ihtidâ ederek Osmanlı hizmetine geçen çok devlet adamı vardır. İçlerinden Mahmud Paşa, Hersekzâde Ahmed Paşa, Dukakinzâde Ahmed Paşa gibi sadrâzâmlar çıkmıştır. Bunlardan birincisi Bizans, ikincisi Hersek, üçüncüsü Arnavud kral âilesinden birer prens idi.

Mühr kimdeyse sadrâzâm odur
Sadrâzâm, padişahın mührünü tevdi etmesiyle tayin edilir. Padişaha ait bütün salâhiyetleri kullanabilir. İcraatı, padişah fermânıyla ilân olunur. Ancak mühim meseleleri ve tayinleri telhis (üst yazı) şeklinde padişaha arzedip tasvibini alır. Padişahın doğrudan tayin ettiği kimseleri azledemez. Akçeli işlerde defterdara danışması mecburîdir. Vezirler de dâhil her türlü devlet memurunu sadrâzâm tayin eder. Yalnızca ilmiyye sınıfının tayinlerini şeyhülislâm yapar; sadrâzâm da bunu padişaha arzeder. Seferde salâhiyetleri daha geniştir. Padişah gibi fermân neşredebilir. Mühr-i hümâyunun geri istenmesi de azil mânâsına gelir. Sadrâzâm mührü yanından ayırmazlar. Hatta Âli Paşa’nın hamama bile mühr-i hümâyunla girdiği meşhurdur.

Padişah, icraatında sadrâzâma müdahale etmez. Tasvip etmiyorsa, azledip yerine başkasını getirebilir. Kanunî Sultan Süleyman, ava gittiği Kâğıthâne’de eski bir suyoluna rastlamış; bunun tamir edilip şehre su getirilmesi için Nikola adında bir Rum mimar ile anlaşıp kendisiyle birkaç defa görüşmüştü. Bunu işiten Sadrâzâm Rüstem Paşa mimarı hapsetti. Padişah, sebebini sadrâzâma sorduğunda, kendisinin haberi olmadan padişahla görüşerek devlet hazînesine önceden planlanmamış bir masraf açtığı için hapsedildiğini söyledi. Bir başka deyişle kendi işine müdahale etmesinden dolayı padişaha serzenişte bulundu. Aynı padişah, Trablusgarb fâtihi Turgut Reis’e kaptan-ı deryâlık ve Cezâyir Beylerbeyiliği verilmesini istediği halde, rütbesinin bu terfiye müsait olmadığı gerekçesiyle Sadrâzâm Rüstem Paşa tayini yapmadı. Turgut Reis yıllar sonra Trablusgarb Beylerbeyi oldu, ama kaptan-ı deryâlığa ömrü yetmedi. Koçi Bey, sadrâzâmın işinde müstakil olması gerektiğini söyler. Böyle başbakanlara İngiltere’de bile ancak XIX. asır başlarında rastlanır.


Sadrâzâm (sağda), Sultan II. Mahmud'un huzurunda. Ortada Kâhya Bey

7/24 mesai
Sadrâzâm, Divan-ı Hümâyun toplantılarına riyâset eder. Salı ve Perşembe dışında her gün öğleden sonra kendi konağında divan kurup vazife sahasına giren işleri müzâkere eder. Buna İkindi Divanı denir. Kabine zamanla böyle teşekkül etmiştir. Cuma günü kazaskerlerle ve Çarşamba günü de İstanbul (Suriçi, Galata, Üsküdar ve Eyüb) kâdıları ile toplantı yapar. Sadrâzâmın huzurunda yapıldığı için bunlara Huzur Mürâfaası denir. Cuma Divanı’nda, kâdıların verdiği kararlar kontrol edilir. Burası bir nevi temyiz mahkemesidir. Belediye meclisi hüviyetindeki Çarşamba Divanı’nda ise İstanbul’un meseleleri görüşülür. Toplantıdan sonra kol gezilerek çarşı teftiş olunur. İstanbul’un vâlisi yoktur. İstanbul kâdısı aynı zamanda belediye reisidir.

"Sadrâzâmın kapı halkının (maiyetinin) başında kâhya bey bulunur. 1835’de Dâhiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) adını aldı. Sadrâzâm sefere çıktığında yerine sadâret kaymakamı vekâlet eder. Bugünki başbakanlık müsteşarının yerindedir. Bâbıâli’de sayısı 300’ü aşkın memur çalışırdı. Her biri işinde fevkalâde mahirdir. Bir o kadar da sadrâzâmın kendisiyle gelip giden kapı halkı vardır.

Nimet külfet karşılığıdır!
Sadrâzâma mertebesiyle mütenâsip bir gelir tahsis edilmiştir. Güzel giyinişi, konuşması, yaşantısıyla, gelişmiş estetik zevkiyle bir Osmanlı eliti olması beklenir. Halkın, konuşmayan çocukları sadrâzâma getirip okutma âdeti, devletin sonuna kadar sürmüştür. Padişahtan sonra devletin bir numaralı şahsiyetidir. Bir sözü veya işi mühim bir icraat sayılır. En ufak bir hatası, devlet ve millet bakımından çok ağır neticeler doğurur. Hatta hayatına bile mâl olabilir. Siyaset meydanı kadar, harb meydanında da hayatını kaybeden çoktur. Tarih boyunca 215 sadrâzâm gelmiş; 292 defa sadrâzâm tayini yapılmıştır. İçlerinde mührü 22 sene taşıyan da vardır, birkaç saat taşıyan da…


Bâbıâli

Sadrâzâmlar önceleri kendi konaklarında vazife yapardı. 1656’da Sadrâzam Derviş Paşa’ya, yerinde bugün İstanbul Vâliliği’nin bulunduğu konak, alt katı ofis ve üst katı mesken olarak tahsis edildi. Artık burası sadrâzâmlığın resmî merkezi oldu. Vezirkapısı, Paşakapısı, Bâb-ı Âsâfî ve nihayet Sultan II. Mahmud zamanında Bâbıâli (Yüce Kapı) denilen bu konağa, Avrupalılar Suplime Porte adını vermiş ve bununla Osmanlı hükûmetini kasdetmiştir.



Hanedanın sürgün edilmesinden sonra, büyük devletler tarafından kendisine Türkistan tacı teklif edilen Şehzâde Abdülkerim Efendi’nin hayatı hem meraklı, hem de iç burkucudur.

Saltanatın kaldırılması ve hanedanın sürgün edilmesinden sonra, bazı şehzâdelerin yeni teşekkül edecek Müslüman devletlerinin başına geçirilmesi projelerine rastlanır. Daha saltanat devrinde Sultan Abdülhamid’in oğlu Burhaneddin Efendi‘ye Arnavutluk ve daha sonra da Kuzey Irak tahtı teklif edilmiş; fakat Osmanlı tahtındaki hakkını kaybetmek istemeyen şehzâde bu teklifleri reddetmişti. Sonraki teşebbüsler arasında en enteresan ve bir o kadar da hazin olanı Şehzâde Abdülkerim Efendi‘nin başına gelendir.

ASYA’DA KURTLAR SAVAŞI
Mehmed Abdülkerim Efendi (1906-1935), Sultan Hamid’in en büyük şehzâdesi Selim Efendi’nin yegâne oğludur. Galatasaray Sultanîsi mezunudur. Mekteb-i Harbiye talebesi iken sürgüne gitti. Babası ile Lübnan’daki Cünye’de yaşadı. Şubat 1930’da komşuları olan Marunî bir ailenin kızı ile evlendi. Kız, Müslüman olup Nimet adını aldı. Buna rağmen Selim Efendi, oğlunun evliliğini tasvip etmeyince, Abdülkerim Efendi Şam‘a yerleşti. Ancak burada çok maddî sıkıntıya düştü.
Tam bu esnada Ruslar, Şam’daki elçileri vasıtasıyla şehzâdeye müracaat ederek Uygurların yaşadığı Şarkî Türkistan ve Moğolistan‘da kurulacak bir devletin hükümdarlığını teklif ettiler. Bu arada Japonya da aynı mealde haberler yaymaya başladı. Bunun üzerine şehzâde 1932’de Hindistan’a, oradan da Japonya’nın daveti üzerine Tokyo‘ya gitti.
Bu arada Çin ile savaşan Japonlar kendisini Şarkî Türkistan İmparatoru ilan etmek istiyordu. Amerika, Japonya’nın güçlenmesini istemediği için el altından Çin’i destekliyordu. Rusya da Japonya ile savaşmaktan çekiniyor; Şehzâde Şarkî Türkistan İmparatoru olursa, nüfuzunun kendi işgali altındaki Türkistan ülkelerine de sirâyet edeceğinden korkuyordu.

İŞLER TERSİNE DÖNÜYOR
Bu şartlar altında Hindistan’dan Tokyo’ya gidip Japon devlet ricâli ile görüşen Şehzâde, beklediği alâkayı göremeyince bizzat Şarkî Türkistan’a gelerek yerli halkı teşkilatlandırmaya girişti. Ancak kendi imkânlarıyla kurduğu derme çatma birlikler Çinliler karşısında yenilince canını zor kurtararak siyasî mülteci sıfatıyla Kaliforniya’ya, buradan da amcazâdesi Orhan Efendi ile New York‘a geçti. Burada Carlyle Oteli‘ne yerleşti.
Bir gün amcazâdesi Orhan Efendi sigara almak üzere dışarı çıkıp geri döndüğünde Abdülkerim Efendi’nin tabanca ile vurulmak suretiyle vefat ettiğini gördü. Talihsiz şehzâdenin, Rus ajanları tarafından Amerika’nın bilgisi dâhilinde öldürüldüğü veya bu husustaki politikasını değiştiren Japonya’nın ajanları tarafından katledildiği zannedilmektedir. New York‘taki Müslüman Gençler Cemiyeti kendisini kalabalık bir Müslüman cemaatin iştirak ettiği İslâmî merâsimle bu şehirde defnetmiştir. Mezarının yeri kaybolmuşken, yıllar sonra torunu tarafından tesbit edilmiştir.

ŞAM'DAN İSTANBUL'A
Selim Efendi, oğlunun vefatından sonra torunları Dündar ve Harun Efendiler ile alâkadar oldu. Dedelerinin iki sene sonra vefat etmesi üzerine, Beyrut’tan ayrılıp Şam’ın Muhâcirîn semtinde oturan aileye şehzâdenin arkadaşı Nizameddin Efendi arka çıktı. Suriye Evkaf İdaresi de yardım etti. Fedâkâr ve dindar bir hanım olan Nimet Hanım, sürgün kararı kaldırıldıktan sonra oğlu Harun Efendi ile İstanbul‘a yerleşti. 1981’de burada vefat etti. Sürgünden sonra doğdukları halde, şehzâdelerin ikisi de güzel Türkçe konuşur ve İslâm kültürüyle yaşamaktadır. Şam’da askerî bir fabrikanın müdürlüğünden emekli Dündar Âliosman, hâlen Şam’dadır ve 82 yaş ile ailenin en yaşlı ikinci şehzâdesidir. Askeriyede muhasiplik yapan ve 1977’de ailesiyle İstanbul’a yerleşen Harun Osmanoğlu, geçenlerde 80’inci yaşgününü kutladı.

“ŞAMLILARIN SULTAN SELİM'İ”

Mehmed Selim Efendi (1870-1937), sürgüne çıkarken I. ferik (orgeneral) rütbesindeydi. Sürgünde Şam‘a yerleşti. 1925 Şeyh Said kıyamında Diyarbekir Ulu Câmii’nde halife sıfatıyla adına hutbe okundu. İsyanın, Şehzâde’nin çok popüler olduğu Suriye’ye sıçramasını Fransa kanlı şekilde önledi. Mamafih hâdise ile şehzadenin bir alâkası yoktu. Suriye’de çok itibarlı olup halk tarafından Sultan Selim diye anılır; kaldığı eve de Kasrü’l-Melik (Hükümdar Evi) denirdi. Ankara hükûmetinin isteği üzerine Fransızlar tarafından Beyrut’un sayfiyesi Cünye‘ye nakledildi. Yazları Âliye’de otururdu.
Selim Efendi, hanedan mallarını kurtarabilmek için hanedan reisi Abdülmecid Efendi’nin de izniyle 1920-1924 arası Fransa Cumhurreisi olan avukat Etienne Millerand’a umumî vekâlet verdi. Millerand, Ankara’ya müracaat ederek hanedana emlâk-ı hümayundan [yani vaktiyle Sultan Hamid’in şahsî mülkü olup, hükûmetçe el konulan mallardan] sembolik bir yer verilmesini istedi. Buna istinaden La Haye Adalet Divanı‘nda dava açarak Türkiye dışındaki arâzide hak iddia edeceğini bildirdi. Filistin’de 4000 km2 arazi ile Musul petrollerindeki padişah hissesi de bunlar arasında idi. Böylece sürgündeki hanedan perişan hâlinden bir nebze kurtulacak; petrol sebebiyle bu işten Türkiye de kazanacaktı. Ancak Ankara talebi reddetti. Bunun üzerine hanedanın bütün ümitleri mahvoldu.
Şehzâde, Cünye’de vefat etti. Cenazesi Şam’a götürülerek Süleymaniyye Câmii hazîresine defnolundu. Şehzâde’nin Abdülkerim Efendi’den başka Emine Nemika Sultan adında bir de kızı vardı.



Parya tabiri dilimizde kullanılır ama menşei pek bilinmez. Bu kelime, Hindistan’da akıllara durgunluk verecek kast sistemini hatıra getirmektedir.

Hindistan’da önceleri Hâmî ırkına mensup kavimler yaşardı. Avcılık ve balıkçılıkla geçinen kısa boylu koyu esmer insanlardı. ME 2500-3000 senelerinde kuzeybatıdan gelen ve daha medeni olan Âriler kıtaya hâkim oldu. Yeni gelen ırkın rahipleri, halkı sınıflara ayırarak dinî bir aristokrasi idaresi kurdu. Hindistan’ın dini, Milattan yaklaşık iki bin yıl önce doğan Brahma dinidir. Bu dinde Brahma adında bir yüce yaratıcı yanında, bunun yarattığı ve muhtelif işlere bakan tanrılar vardır. Brahma dini, mabudlar için Sanskritçe yazılmış dünyevî şiirlerden doğmuştur.
Herkes yerini bilecek
Rahipler cemiyeti her birine kast denen dört sınıfa ayırdı: 1- Mabedlere bakan ve Brahman denilen din adamları; 2-Kşatriya denilen idareci ve muhariplerden müteşekkil eşraf; 3-Vayşiya denilen ziraat ve ticaret ehli; 4-Sudra denilen ve oduncu, sucu gibi aşağı seviyedeki işlere bakanlar. İnanca göre, Brahmanlar Brahma’nın ağzından, kşatriyalar kollarından, vayşiyalar bacak ve sudralar da ayaklarından yaratılmıştır. Brahmanlar en evvel yaratılan sınıftır ve üstünlüğünü de buradan alır. Mukaddes kitapları Manu der ki: “Brahman saadet, kşatriya kudret, vayşiya servet ve sudra da itaati ifade eder”.


Hepsinin dışında ve aşağısında, hukukî sınıflandırmaya dâhil olmayan parya adında bir sınıf daha vardır. Paryalar köy ve kasabalarda oturamaz. Eşek ve köpekten başka hayvana mâlik olamaz. Ancak ölülerden kalma elbiseler giyebilir. Kendi sınıflarından kimse ile münasebet kuramaz, kimseye dokunamaz. İş için köy ve kasabalara geldiğinde geceleri dolaşamaz. Parya olduğunu gösteren bir işaret taşır. Kimsesiz ölüleri bunlar kaldırır. Bugün sayıları 180 milyonu bulan paryalar, Ârilerin hâkimiyet altına aldığı kıta yerlilerinin soyundandır.
Brahmanlar, diğer ırkları hâkimiyetleri altına almak için böyle bir düzen kurmuşlar; sonra askerleri buna razı ederek kendi aralarında da vazife taksimi yapmışlardır. Bununla Hind kıtasındaki halkların asırlar boyu devam eden mücadele ve muharebelere son vermek istemiş, muvaffak da olmuşlardır. Hindistan, ilkçağlarda müzik ve matematikte ileri gitmiş; bu kültür Müslümanlar vasıtasıyla Avrupa’ya geçmişti. Ancak kast sistemi, Hind medeniyetini geriye götürmüş; onu yabancı tecavüzlerinden koruyamamıştır.
“Sonraki hayatımda belki!”
Bu kastlar, başka cemiyetlerdeki sınıflara benzemez. Sınıflar arasında geçiş her zaman mümkündür ve bu sınıf mensupları kanun önünde eşittir. Şaşılacak şeydir ki, dinlerinin icabı olduğu için insanlar kast sisteminden razıdır. Sokaklarda yaşayan bir paryayı, farklı bir hayata ikna edemezsiniz. O, iyi işler yaparak, sonraki hayatında bir üst sınıftan olacağına inanır.


Brahmanlar gençliğinde ömrünün 20 senesini dinî metinleri tetkikle geçirir. Sonra brahman ve kşatriya sınıfından gençlere muallimlik yapar. Ömrünün son kısmında bir kenara çekilerek zâhidâne yaşar. Böylece Brahmanların vazifesi okumak, okutmak, ilahlara kurban takdim etmek, başkaları tarafından kurban takdim edildiği zaman merasime riyaset etmek ve dinî işlerde bütün sınıflara rehberlik etmektir. Brahman fakir dahi olsa bütün sınıfların hürmet etmesi gerekir. Brahmanlar siyaset, ticaret ve ziraatla uğraşamaz. Ama cemiyetteki tesiri çok büyüktür. Kral seçimine iştirak ederler. Mahkemelerde hazır bulunurlar. Krallar, brahman müşavirler tayin eder; bunlara danışmadan kanun çıkaramaz. Şimdi Brahmanların bir kısmı din adamıdır.
Krallar kşatriya sınıfındandır. Askerlerce seçilir, brahmalar tarafından da bu seçim tasdik olunur. Hâkimler ekseriya brahmadır. Bir sınıf üst sınıf hakkında şahitlik yapamaz. Hâkim sorgu esnasında sınıf farkına riayet eder ve şahit brahman ise nazikçe sorguya çeker.
Aşçı Brahma ise mesele yok
Kastlar, birbirine karışamaz, evlenemez, aynı sofrada yemek yiyemez, beraber seyahat edemez. Üst sınıf alt sınıfın hazırladığı yiyecekleri yiyemez. Bu sebeple günümüzde zengin Hindliler, umumiyetle yemeğini herkesin yiyebildiği Brahman sınıfından aşçı tutarlar.
Her kastın kendine has hukuku vardır. Üst veya kendi kastındaki birini öldüren kimsenin cezası idamdır. Ancak alt sınıftaki birini katleden kimse idam edilmez. Miktarı kâtilin sınıfı yükseldikçe artan diyet öder. Buna mukabil yüz kızartıcı olduğu için hırsızlıkta üst sınıfın ödeyeceği ceza daha fazladır. Çalan ve çalınanın kastı ile malın kime ait olduğu da cezalandırmada mühimdir. Zina, kastların karışmasına sebebiyet verebileceğinden, aynı kasttan kişilerin zinası cezalandırılmaz. Üst sınıftan biriyle zinada, erkek yakılır, kadın köpeklere parçalatılır.
Brahmanlar dört, kşatriyalar üç, vayşiyalar üç ve sudralar da bir kadına evlenebilir. Kastlar arası evlilik kişiyi kast dışı vaziyetine düşürür. Kadının, aşağı sınıftaki erkekten doğurduğu çocuk parya sayılır. Bu erkek ve kadın da cezalandırılır.

Üst sınıfın çalışması ayıptır
Brahmanlar hediye, kşatriyalar fetih, diğerleri de emekleriyle mülk sahibi olabilir. Brahmanlar toprak satın alamaz. Hediye edilen toprağı da kendisi ekemez, başkasına kiralar. Kşatriya arazi satın alamaz, fetih ile eline geçeni de alt sınıfa işletir. Vayşiya arazi satın alabilir. Bu sebeple en zengin sınıftır. Sudra sadece menkul mal sahibi olabilir.
Vayşiya ve sudra, üst sınıfa borç vermeye mecburdur. Ancak alacaklısını ödemeye zorlayamaz. Alacağını alamıyorsa açlık grevi yapar; ölürse üst sınıf çok ayıplanır. Alacaklılar birden fazla ise, üst sınıfın önceliği vardır.
Kast sistemini ne Müslüman idareciler, ne İngilizler ortadan kaldırabildi. Hindistan anayasasının açıkça yasakladığı bu sistem, bugün bile cemiyet hayatında bilhassa evlilik ve yemek âdetleri bakımından izlerini sürdürür. Çok kimse başka kasttan biriyle evlenmemeye ve aşağı kastın dokunduğu yiyeceği yememeye dikkat eder. Servet sahibi olup, Hindistan’daki fabrikasında yüzlerce kişi çalıştıran bir paryanın hikâyesini geçenlerde New York Times yazdı.



Rauf Denktaş, hayatı, bir mücadele ile adeta aynîleşen bir dava adamıydı. Her bakımdan Süleyman Demirel’e benzetilen liderin şahsiyeti, siyasî geçmişi kadar renklidir.

Rauf Denktaş, kendisi gibi Kıbrıs davasında mühim rol oynamış Baflı hâkim Raif Beyin oğludur. İngiliz lisesini bitirdikten sonra, İngiltere’de okudu. İngiliz hâkimiyeti zamanında adada avukatlık yaptı. 1948’den beni siyasî hayatın içinde ve Rum teröristlere karşı, mensupları Türkiye’de talim gören Türk Mukavemet Teşkilâtı’nın kurucularındandır. Menderes hükümetini adaya asker çıkarmaya ikna etti. 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Türk Cemaat Reisi sıfatıyla Fazıl Küçük’ten sonra adanın iki numaralı adamı oldu. 1963’teki Rum terörü üzerine Türkiye’yi adaya müdahaleye yönlendirdi. Bu sebeple adaya girişi yasaklandı. Ancak 1968’de affedilerek aday dönebildi.

Financial Times dediğine göre, tüm siyasî kariyeri boyunca kendi halkı için müstakil bir devlet istedi ve adanın birleştirilmesine karşı çıktı. 1960 öncesinde Rum EOKA hareketi İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele ettiği ve adanın Yunanistan'la birleşmesini sağlamaya çalıştığı halde; Kıbrıslı Türkler, İngiliz idaresinin devamından ya da eğer bu olmazsa, adanın Türkiye ile Yunanistan arasında bölünmesinden yana bir hareket başlattı. Adanın tek adamı oldu. Denktaş, Kıbrıslı Rumlarla pek uzlaşmaya varmak istemedi. Büyük nüfuza sahip Türk ordusu da dâhil olmak üzere Türk siyasetçilerini maniple etmekte ustalaştı. Bu bakımdan asrın en büyük liderlerinden birisi olarak tanındı. 2000 seçimlerinde halk desteğini kaybetti. Adanın birleşmesini öngören BM (Annan) planının referandumda kabul edilmesi, Denktaş siyasetinin mağlubiyeti manasına geldiği için siyasî hayattan çekildi. Adanın Atatürk’ü olarak görülmüştür. Türkiye’deki Ergenekon hareketinin lideri olduğu bile söylenmiştir. Şakacılığı, fotoğraf ve yazarlık merakı itibarıyla renkli bir şahsiyete sahipti. Doğru bildiğinden şaşmadı. Allah taksiratını affetsin. ODTÜ mezunu gitarist oğlu Raif Denktaş’ın adı, Yunan komplosu olduğu iddia edilen bir esrar kaçaklığına karışmış, sonra da askerî bir kamyonun çarpması neticesi 1985’te şüpheli bir şekilde vefat etmişti.

Laik bir zihniyete sahip olmakla beraber, Fazıl Küçük gibi açıktan din aleyhtarı olmadı. Ancak adanın manevi kalkınması için bir şey yapmadığı söylendi. Bir mülâkatta şöyle bir itirafta bulunmuştur: “İngiliz sizi câmiye götürmek istiyor, sizi milli duygularınızdan arındırmak istiyor, sizi Atatürk aleyhdarı yapacak demek suretiyle çocuklarda ve gençlerde bir ürkeklik meydana getirdik.. Kıbrıs’ta, Kur’an okumayı Atatürk inkılâplarına karşı olma, manevî her hangi bir telkinde bulunmayı da gericilik telakki ettiğimiz için Kıbrıs’ta ne hoca, ne imam, ne din adamı yetiştiremedik. Büyük bir boşluk bıraktık. Biz anavatanın ekseriya takipçisi oluruz. Atatürkçülük dinsizliktir dendiği an, burada bunun en ucuna gitmek suretiyle din ile alay edildi. Din adamlarına küfürler savruldu ve din mevzusu açılamaz, konuşulamaz hâle geldi”.

Kıbrıs’ta dinî hayat

Kıbrıs, 93 harbi mağlubiyetinden asgarî zararla kurtulmak isteyen Osmanlı hükûmetine yardımcı olması şartıyla, geçici olarak İngiltere idaresine bırakılmıştı. İngiltere, 1914’te adayı ilhak etti. Lozan’da bu ilhak resmen tanındı. Adada İstanbul tarafından tayin edilen müftü ve kâdı vardı. Şer’î kanunlar ise varlığını devam ettirdi. İçinde Rauf Denktaş’ın babası Raif Bey’in de bulunduğu bir heyet, artık müftü istemediklerini bildirince, İngilizler müftülüğü kaldırdı. Müslüman cemaatinin reisi sıfatıyla Kıbrıs Müftüsü, vâliden sonra adanın protokolde en önde gelen şahsiyeti idi. Müftülük kaldırılınca, Ortodoks Patriği kendiliğinden bu mevkiyi almış oldu. Adadaki zengin vakıfların hâkimiyeti de böylece laik otoritelerin eline geçmiş oldu.

Son medrese olan Lefkoşa Ayasofya Medresesi 1940’da kapandı. Batı Trakya’daki gibi, halk şer’î geleneklerin muhafaza edilip edilmemesi hususunda Evkafcı-Yenilikçi olmak üzere ikiye ayrıldı. Fazıl Küçük’ün başını çektiği Yenilikçiler gâlib geldi. Fazıl Küçük 1942’de, “Kıbrıs Türkü, İslâm sıfatını kabul ederse, ya anavatan Kıbrıs’tan, ya Kıbrıs anavatandan uzaklaşacaktır” dedi. Nitekim ada halkı açık fikirli bir topluluktu. Şapka ve Latin harfleri, Türkiye ile beraber adada da benimsenmiş; Arapça ezan yasaklanmıştır. 1943’de de hafta tatili Cuma’dan Pazar’a alındı. İçinde Rauf Denktaş’ın da bulunduğu Türk cemaat meclisi, artık İslâm kanunlarının tatbikine karşı çıktılar ve İngilizlere rapor sunarak Türkiye gibi laik kanunlar istediklerini beyan ettiler. Bunun üzerine kadılıklar lağvedildi ve ilk defa mahallî halkın arzusu üzerine bir İslâm memleketinde şeriat tamamen kaldırılmış oldu. Adada şimdi bile bir müftü ve imam-hatip mektebi yoktur. Kandillerin tatil oluşu da 1991’de kaldırılmıştır. Bugün merkezi Lefke’de bulunan ve Şeyh Nâzım Âdil’in liderlik ettiği The Cyprus Turkish Islam Society, manevî hayatın güçlendirilmesini hedefleyen çalışmalar yapmaktadır.

Kıbrıs’ta neler olduydu?

Jeopolitik vaziyeti sebebiyle Kıbrıs’ın tek bir devletin otoritesi altında olması İsrail’in işine gelmemiştir. Cumhurbaşkanı Makarios’un Sovyet Rusya ile yakınlık kurması, dolayısıyla Rusya’nın Akdeniz’e, hem de İsrail’in tam karşısına çöreklenmesi, ne Amerika’nın, ne de İsrail’in işine gelirdi. 1959’da Menderes hükümeti, İngiltere ve Yunanistan’a rağmen, Lozan’da bütün haklarından vazgeçtiği ada üzerinde, yeniden hâkimiyet elde etmeyi başardı. Adada federatif Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. 1967’de Yunanistan’da iktidara gelen albaylar cuntası, hamasi bir hava meydana getirip içteki hoşnutsuzluğu kamufle edebilmek için Kıbrıs’ı ilhaka kalktı. Bunun için Nikos Sampson Kıbrıs’ta darbe yaptı. Darbe, görünüşte Amerika ve İsrail’in lehine, Türkiye ve Rusya’nın aleyhine idi. Bu arada Türklere karşı provokatif olduğu çok açık katliâmlar başladı. Ankara, 1959 Zürih ve Londra Anlaşması ile adada kendisine garantörlük tanınan üç devletten biri idi. Bu hakkını kullandı. Makarios, Türkiye sayesinde makamına döndü. Son zamanlarda söz dinlemez olan albaylar cuntasının devrilmesi Washington’u sevindirdi. Ankara’daki solcu hükûmeti Kıbrıs’a müdahaleye kışkırtan Rusya idi. Ancak Türkiye düzeni sağladıktan sonra geri çekilmedi. Ada, Denktaş ve ekibinin istediği gibi bölündü. İki halk, yer değiştirmek zorunda kaldı. Amerika, Ankara’ya ambargo koydu. Türkiye ekonomisi çökmeye yüz tuttu.

Kahraman olmayı hedefleyen Amerika aleyhdarı CHP-MSP koalisyonu düşünce, Washington bu sefer Türkiye’nin adada kalışını teşvik etti. Böylece adayı üs olarak kullanabilecek, İsrail de rahat nefes alacaktı. Rusya bile, adada Türkiye’nin bulunmasını ehven-i şer gördü. Neticede kimsenin tanımadığı, Türkiye tarafından beslenen güdümlü bir devletçik kuruldu. Türkler için dünyadan tecrit edilmiş, millî geliri Rumların hayli altında ümitsiz bir hayat başladı. Türkiye’nin adadaki tek yatırımı kumarhaneler oldu. Rumlar, güneyde Türklere ait mülkiyet haklarına dokunmadığı halde, kuzeyde Rumlara ait mülkler talan edildi veya yerini sağlamlaştırmak isteyen politikacılar tarafından sağa sola peşkeş çekildi. Denktaş’ın telaffuzuna bile tahammül edemediği mülkiyet meselesi sebebiyle, Türkiye her sene Rumlara yüklü tazminatlar ödemektedir. Hâsılı bu iş, Kıbrıs meselesinden geçinen mutlu bir azınlık dışında kimseye bir hayır getirmemiştir.



Kadim dost ve müttefik Fransa, iki asırdır yapılan reformlara da ilham kaynağı olmuştur. Gerçi ne kadar iyi müttefik, ne kadar doğru bir ilham kaynağı olduğu söz götürür.

Osmanlı Devleti asırlardır sürdürdüğü dışa kapalı hayat tarzını XIX. yüzyılın başlarında değiştirmek zorunda kaldı. Avrupalı tüccarlar Osmanlı ülkesine yayılıyordu. Peşpeşe mağlubiyetler, askerî hususlarda üstünlük gösteren Avrupa ile temasa zorluyordu.

Osmanlı-Fransız ittifakınınbir bakıma mimarı sayılan Kral I. François ile Kanuni Sultan Süleyman

Neden Avrupa? Niçin Fransa?

Müesseselerin ıslahı için her zaman bir ilham kaynağına ihtiyaç vardır. Daha üstün olduğu düşünülen bir sistem örnek alınır. Osmanlılarda da böyle olmuştur. Avrupa daha iyi olduğu için değil, güçlü olduğu için örnek alınmıştır. Hayranlıktan değil, mecburiyetten taklit edilmiştir. Kaptan-ı Deryâ Halil Paşa’nın “Eğer Avrupa’yı taklitte acele etmezsek, Asya’ya çekilmeğe mecbur olacağız!” sözü bunu ifade eder.

Fransız sefiri Osmanlı kıyafetinde

Tanzimatçılarının önünde örnek olarak Avrupa’nın en güçlü dört devleti vardı: İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya. Bunlardan Fransa tercih edildi. Her şey tepeden tırnağa bu örneğe göre yeniden yapılandırıldı. Neden acaba farklı halkları bünyesinde barındıran imparatorluklar olmak itibariyle Osmanlı Devleti’ne daha çok benzeyen Avusturya, Rusya veya İngiltere değil de millî bir devlet olan Fransa tercih edildi?

Sultan III. Ahmed'in Fransız sefirini kabulü

Fransa ile dostâne münasebetler çok eskiye dayanır. Osmanlı Devleti’nin de düşmanı olan Almanya’ya düşmandı. “Düşmanımın düşmanı dostumdur!” prensibi, iki ülke arasında yakınlık meydana getirdi. Sultan III. Selim, Fransa’nın askerî zaferlerine hayrandı. Daha şehzâdeliğinde Fransa Kralı ile mektuplaştığı söylenir. Hatta Avrupa’nın parçalanmış hâli işine geldiği için, ihtilâl hükümetini ilk tanıyan İstanbul oldu. Yeni kurulmaya çalışan Osmanlı ordusunu Avrupa usullerine göre yetiştirmek üzere Fransız subayları getirtildi. Hattâ Napoléon, bu askerî müşâvirler arasında yer almak için başvurmuş, ancak son anda kralcı isyanını bastırmak üzere geri kalmıştır.

Sultan III. Selim

Fransa’nın Mısır’a asker çıkarması, yıllar sonra Mısır Vâlisini isyana teşvik etmesi bile bu dostluğu bozamadı. Napoléon’un otoriter merkeziyetçi reformlarıyla Fransa’yı dünyanın en güçlü devleti hâline getirmesi, İstanbul’un gözünü kamaştırdı. Bu hâliyle Fransa, ıslahatçıların gözünde en iyi örnekti. Fransızca lingua-franca olup her yere yayılmış; Fransızca konuşmak, hele Paris’i görmek yüksek bir irfan sayılarak evlere Fransız mürebbiyeler alınmıştır. Aklı başındalar, bu “Frengi illetine” dikkat çekmiş, ama söz dinletememiştir. Fransa, Jön Türklere kucak açmış, rejim aleyhdarı neşriyat Paris’i yurt tutmuştur. Fransa, Bâbıâli’ye karşı hep ikiyüzlü bir politika takip etmiştir. Ortadoğu’ya yerleşip tutunmak emeli için her şeyi göze almıştır. Bugün de böyledir.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa (Sağda), Napoléon Bonaparte (Solda)

Kötü bir kopya

Sultan II. Mahmud, dışarıdan hoca getirmektense, Mısır Vâlisi Mehmed Ali Paşa’nın yaptığı gibi, Fransa’ya talebe göndermeyi tercih etti. 1827’den itibaren gönderilen talebeler, Fransız dilini, kültürünü iyice öğrendi, siyasî ve sosyal müesseselerini tanıdılar. Dönünce de tabiî olarak bu örneğe göre hareket ettiler. Fransız hükümeti de bunlara kolayca hulûl edebildi. Âli ve Fuad Paşaların Fransız hayranlığı dillere destandır. Reşid Paşa bile İngiliz hayranı olmakla beraber, icraatında Fransa’yı örnek almıştır. Kendi memleketinde laikliği kuran Fransa, Osmanlı Hıristiyanlarının hâmisi pozu takınmış; bu yolda Bâbıâli’ye baskılar yapmıştır. Böylece Osmanlı adliye, idare ve maarifi, Fransa’nın kötü bir kopyası hâline gelmiştir. Cumhuriyetçiler de bu yolda daha da ileri gitmiştir.

Kapitülasyon beratlarından iki nüsha (Sağdaki 1536, soldaki 1569 tarihli)

İngilizler kültürlerini kimseye lâyık görmedikleri için, başkasına empoze derdleri de yoktur. Fransa, böyle değildir. Kendisini Batı medeniyetinin beşiği olarak lanse etmeye bayılır. Üstelik İngiltere, bizde fazla tanınmaz. İngiliz demokrasisi, memlekette kendi baskıcı idarelerini kuran bu bürokratların işine gelmemiştir. Merkeziyetçi bir imparatorluk olması bakımından belki en uygun örnek olan Avusturya’ya, biraz da eski düşmanlığın tesiri ile, uzak durulmuştur. Zaten Avusturya başbakanı Metternich, Bâbıâli’ye kimseyi örnek almadan, kendi millî bünyesine göre hareket etmesini tavsiye ediyordu. Modernleşmeye 150 sene evvel başlayan Rusya ise, Osmanlılar için kaba-saba bir doğuluydu.

Prens Metternich

Seçim isabetli miydi?

Fransız sistemi, kendi içinde pek mükemmel işlemekteydi. Ama Osmanlı Devleti, Fransa değildi. Fransa örnek alınarak yapılan reformlar bu sebeple hep problem doğurmuştur. Bizde siyaset, adliye, maliye, maarif hâlâ kötü birer Fransız taklididir. Şimdi bile yaşanan sıkıntıların arkasında bu vardır. Sadrâzam Prens Said Halim Paşa 1919 yılında diyor ki: “Sistemimizi ıslâh etmek için Fransa’yı esas aldık. Halbuki Fransız cemiyeti, bizimkine aslâ benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hâli, âdetleri ve gelenekleri, irfânı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir cemiyetti. Fransız sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezbetti. Bu da, bizce kabul olunması için kâfi görüldü. Halbuki kimse, Fransa’ya hiçbir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için bu sistemin uygun olup olmadığını düşünmedi. Bu ıslâhatın bunca seneler çalıştıktan sonra hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir.”

Said Halim Paşa

Fransa, zaman içinde bu sistemi ıslâha tâbi tutarak yenilenen bünyesine uydurabilmişti. Bizde bu yapılamadı. Fransa, laiklik prensibini bile iyice yumuşatmıştır. Sarkozy, laikliğin insanlığa fayda getirmediğini, dinden ise zarar gelmeyeceğini bile açıkça söyleyebilmiştir. Bugün katolik mekteplerinde binlerce talebe okur; rahipler cüppelerini savura savura gezer. Fransa’yı örnek alanlar ise, demode olmuş prensiplere hırsla sarılmaktadır. Madem ıslâhat kaçınılmazdı, bir sistem örnek alınacaktı, Osmanlı sistemine yakınlığı sebebiyle, İngiltere modelinin tercih edilmesi, belki uzun vadeli bir fayda temin edebilirdi.



Salâhaddin Eyyûbî, bu yüksek şahsiyet, bütün Müslümanlar için iftihar kaynağı olduğu gibi, dünya tarihinde de teşkilâtçılığı, kahramanlığı ve âlicenaplığı ile parlak bir nâm ile anılmaktadır.

Ürdün’de iken Filistinli gençler arasında çok meşhur Yecib Salâhaddin (Salâhaddin lâzım) adlı bir marş dinlemiştim. Kasdedilen Salâhaddin Eyyûbî idi tabii. Hıristiyan Arapların bile, Kudüs’ü “menfur” Yahudilerden kurtaracak bir “Saladin” beklediklerini hayretle görmüştüm. Salâhaddin Eyyûbî, sadece İslâm âleminde değil, Avrupalılar tarafından da tanınan ve takdir edilen bir şahsiyettir. Hayatı filmlere mevzu olmuştur. Bunda mağluplarına gösterdiği ve Avrupalıların pek yabancı olduğu âlicenaplığın da rolü vardır elbette.

Mısır’ın ikinci fatihi

Gerçek ismi Yusuf’tur. Doğum yeri olan Irak’ın kuzeyindeki Tikrit, şimdi Salâhaddin diye anılıyor. Saddam’ın da memleketidir. Zavallı, kendisini II. Salâhaddin ilan etmişti. Salâhaddin, ilme ve dine düşkün babası tarafından iyi yetiştirildi. Hâfız ve fakih idi. Selçukluların Tikrit muhafızı oldu. Harblerde dikkat çeken kahramanlığını Suriye Atabeyi Nureddin Zengî’ye anlattılar. O da kendisini yanına aldı. Mısır’da hüküm süren Şiî Fâtımîleri bertaraf etmek üzere gönderdi. Haçlılardan yardım alan Fâtımîler, herkesin geçilmez dediği Tîh çölünü aşan ve Nil’i yüzerek geçen Salâhaddin’in önünde duramadı. Salâhaddin, Fâtımîlerin veziri olup kaleyi içeriden fethetti. İslâm tarihinde çok uğursuz bir rol oynayan bu hanedanı devirip, Mısır’da tekrar Sünnî akideyi hâkim kıldı. 1171’de hutbeyi Abbasî halifesi adına okuttu. O da kendisini sultan ilan etti. Nureddin Zengî vefat edince, Salâhaddin, Suriye, Irak ve Güneydoğu Anadolusu’na da hâkim oldu. Müslümanları Haçlılara karşı birleştirdi. Eyyûbîler, tarihin kısa ömürlü, fakat en parlak devletlerindendir. Bu sayede arkadan gelen Memlûk Sultanı Baybars, hem Haçlıları, hem Moğolları yenerek, Salâhaddin’den de büyük bir iş başardı.

Hıttîn Harbi sonrası Haçlı Kumandanı Guy de Lusignan ile

Papa kahrından öldü

Bu sırada Filistin ve Lübnan’da hüküm süren Haçlılar, anlaşmayı bozup Hazret-i Peygamber’in kabrini yıkarak na’şını kaçırmaya karar verdiler. Salâhaddin, süratle üzerlerine yürüdü. Hıttîn’de hepsini bozguna uğrattı. Akkâ, Beyrut, Sayda ve nihayet Kudüs düştü. 88 yıldır Haçlıların elinde olan Kudüs’ün düşüşü Avrupalıları şaşkına uğrattı. Papa kahrından öldü. Alman Kralı Friedrich Barbarossa, Fransız Kralı Philippe ve İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard, eli silah tutan kim varsa toplayıp Kudüs’ü kurtarmaya geldiler. 1189’da Akkâ kuşatıldı. Salâhaddin Eyyûbî, iki sene kaleyi müdafaa etti. Zaman zaman huruç hareketleri ile düşmana zâyiat verdirdi. Tarihe geçen bu emsalsiz mukavemet neticesinde Akkâ düştü ise de, Haçlılar elli bin zâyiat verdiler. Bunun intikamını halkı kılıçtan geçirerek aldılar. Halbuki Salâhaddin, Kudüs’ü aldığında, halkın 40 gün içinde serbestçe şehri terk etmelerine izin vermişti. Böylece III. Haçlı Seferi muvaffak olamadı. Kaleden çıkan bir avuç mücahidi gören Haçlılar çok şaşırdılar. “Bizi iki sene uğraştıran bunlar mıydı?” demekten kendilerini alamadılar.

Kingdom of Heaven (Cennetin Krallığı) filminden Salahaddin'in canlandırıldığı bir sahne

Şam’a çekilen Salâhaddin, Mescid-i Aksâ’yı tamir ettirdikten sonra hastalandı. Ölüm döşeğinde iken hazırlattığı kefenini bir mızrağın ucuna bağlatıp bir tellâlın eline vererek sokaklarda; “İşte Sultan Salâhaddin, şan ve şerefe kavuşmuş olduğu halde, dünyadan bu kefenle gidiyor!” diye bağırttırdı. 1193’te vefat etti. Geride mezarını kaldırmaya bile yetecek parası olmadığı görüldü. Tarihte ender yetişen şahsiyetlerdendir. Hayatı hep hizmetle geçti. Rahat yüzü görmedi. Basit bir mümin gibi yaşadı. Ahlâklı, eli açık, merhametli ve âdildi. Zamanı, İslâm tarihinin parlak bir sayfasıdır. İlmi himaye etti. Şam medreselerinde 600’den fazla fakih ders verirdi. Maiyetine arkadaş gibi davranırdı. Kendisini gören, sultanın huzurunda olduğunu anlamazdı. Akka müdâfaası sırasında, bir şikâyette bulunan kadıncağıza “Şimdi sırası mı?” diyecek oldu. “Madem ki başımıza sultan olarak geçtiniz, işimizi halletmeye mecbursunuz” deyince kadının işini halletti. Böylece Salâhaddin (Dinin iyiliği) adını hakkıyla taşıdı. Alman imparatoru bu büyük kahraman için mermer bir lahit göndermiş; Sultan Hamid eskisinin yanına konulmasını emretmiştir. 1920’de Şam Fransızların eline düşünce, General Gouraud'nun, Salâhaddin’in kabrine ayağıyla bir kaç defa vurup, “Haçlı Seferi asıl şimdi bitti! Uyan Saladin! Biz döndük!” dediği meşhurdur.

Salahadin'in Şam'daki türbe ve sandukası

Fransız General Gouraut

Kürt mü, Türk mü?

Salâhaddin Eyyûbî, ırk itibariyle ne Kürt, ne de Türktür. Dedesinin babası Mervan, tarihçi İbni Haldun’a göre Himyer soyundan bir Arabdır. Azerbaycan’ın Düvin şehrinde Revâdiye aşiretinin reisi idi. Sonra Selçuklu atabeyleri tarafından Kuzey Irak’taki Tikrit'e kale muhafızı tayin edildi. Revâdîler, Kafkasya’ya da sonradan gelmişlerdir. Asılları Yemen’den Basra’ya gelip yerleşen bir Arap aşiretidir. Zamanla Kürt Hizbânê cemaati arasında yaşayarak Kürtleşmiştir. İbni Hallikan, İbni Esîr ve Şerefhan da böyle söyler. Salâhaddin’in annesi Türk idi. Nitekim kardeşlerinin Turanşah, Tuğtekin, Tokuş, Böri gibi otantik Türk isimleri taşıması tesadüfî değildir. Eniştesi Erbil Emiri Muzaffereddin Gökbörî idi. Parlak Mevlid cemiyetleri tertiplemesiyle tanınmıştır. Zevcesi Nureddin Zengi’nin dulu idi.

Salahadin tarafından bastırılan dirhem (gümüş para)

Salâhaddin, Kürtleşmiş bir Arab ailesinden gelmekle beraber, yaşadığı vasat itibariyle Türkçe konuşuyordu. Selçuklu Atabeylerinden vazife almıştır. Umumi kaidelere göre biyografisi verildiği zaman “Selçuklu devlet adamı” denilmektedir. İmparatorluklarda devlet adamlarının, hatta hükümdarların bile muayyen bir ırktan olması bahis mevzuu değildir. Bugün milliyetçi Kürtlerin çok sahip çıktığı Salâhaddin Eyyûbî, bu sebeplerden dolayı tarihî bakımdan Türk sayılıyor. Mısır ve Suriye’de kurduğu Eyyûbî Devleti ise tam bir Arap devleti karakterindedir. Bu yüksek şahsiyet, bütün Müslümanlar için iftihar kaynağı olduğu gibi, dünya tarihinde de parlak bir nâm ile anılmaktadır. Salâhaddin Eyyûbî’ye bu sual sorulsa idi, muhtemelen şaşırır, “Elhamdülillah Müslümanım” derdi.



Osmanlı mutfağı dünyanın sayılı mutfaklarından birisi. Ama modern hayat, her an sofralarımızdan bir şeyi silip götürüyor.

Zaman zaman insanlara en çok sevdikleri yemek soruluyor. Pizza, patates kızartması, hamburger diyorlar. Etli sarma, mantı, suböreği unutulmuş. Demek ki ne bunları usulüyle yapacak aşçı kalmış, ne de yiyecek erbâb-ı zevk.

Müslüman yemeği

Vaktiyle bir sofraya uzaktan bakınca bunun şarka mı, garba mı ait olduğu anlaşılırdı. Şarkta yemek çorba ile başlar. Garpta çorba menüde istenirse bulunur. Kim ne derse desin, çorba Müslüman yemeğidir. Garba da Araplardan geçmiştir. Şurbe içilecek şey demektir. Garp dillerindeki ismi de buradan çıkmadır. Çorba, ardından gelecek hücumlara karşı mideyi hazırlar.

Sofranın efendisi

Etli soğanlı yahni, bir geçiş yemeğidir. Sofranın efendisi etli pilavdır. Pilav ve yağda yumurta yapabilen, her yemeği yapabilir. Eskiden aşçıların ustalık imtihanıydı. Pilavsız sofra düşünülemez. Meşhur mânidir: Ramazan geldi ulaştı, Sofralar doldu taştı, Davette pilav yoktu, Birden iştahım kaçtı. Bakliyat bilhassa kış mevsiminin vazgeçilmezidir. Nohut, fasulye, mercimek çok sevilir ve yenir. Yanında turşu eksik edilmez. Her şeyin kızartması sevilir, haşlamasına burun kıvrılır. Hatta patlıcan mevsimi geldi mi, milleti bir korku sarar. Çok yangınlar, patlıcan kızartırken çıkmıştır. Koyun eti makbuldür. Sığır eti sevilmez, yenmez, bulunmaz. Ancak hastalara verilir. Az olduğu için tavuk kıymetlidir; mühim misafirlere ikram edilir.

Fakir yiyeceği

Şarkta baharat çok sevilir. Pilav karabibersiz, bakliyat kimyonsuz, et kekiksiz, sütlaç tarçınsız olmaz. Bunlar, aynı zamanda o yemeğin yan tesirlerini giderici hususiyet taşır. Amerika’nın keşfine kadar bilinmediği için domates, yemekte kullanılmaz. Yemeğe kuyruk yağı, soğan ve baharat lezzet verir. Sebze ve meyve ancak mevsiminde yenir. Salça evde yapılır, nadiren kullanılır. Böreksiz sofra olmaz: Çok çeşidi vardır. Şark sofrasında zeytinyağlı bilinmez. Hem her yerde yetişmediği, hem de ağır ve pişerken kötü koku neşrettiği için olsa gerek. Akdenizliler vasıtasıyla mutfağımıza girmiştir. Balık da çok tutulmaz. Bizans zamanında bile ucuzluğu, pişerken kötü koktuğu ve çabuk bozulduğu için ancak fakirlerin yiyeceği idi. Zeytinyağı ve balık, Rumlar sayesinde mutfağımıza girmiştir. Bugün bile çok eve balık ve zeytinyağlı girmez. Balık yenmişse, beraber yoğurt, peynir, süt yenmez; sonunda mutlaka tahin helvası yenir.

Akılsız ihtiyar

Yeşilliksiz sofra akılsız ihtiyara benzer, denir. Bol yağlı, sirkeli salata yemeğin yanında suyuyla seliyle kaşıklanır. Yahya Kemal, hiç sevmediği halde her sofrada marul bulundururmuş. Avrupa’da salata bir öğündür. Ana yemekten önce yenir. Fransa’ya ilk gittiğimde küçüktüm. Lokantadayız. Bir türlü yemek gelmiyor. Garsona sordum. “İyi ama salatanızı daha bitirmemişsiniz” demesin mi! Yalnızca sebze ile de ömür geçmez. Bir ihtiyar amca sebzeyle süslü sofraya bakıp “Yanlış yapıyorsunuz. Bunları koyunlara yedireceksiniz; siz onları yiyeceksiniz” demişti. Mamafih “Kırkına kadar koyunu, sonra koyunun yediğini yemeli” derler.

Sofranın sultanı

Tatlı sofranın sultanıdır. Doyduktan sonra bile yenir. Nitekim hatırlı biri geldiği zaman, meclis ne kadar kalabalık olursa olsun, ona yer açılır. Her mevsimin, günün tatlıyı ayrıdır. Ramazanda güllaç, bayramda baklava, kandilde lokma, Muharremde aşure, düğünde kadayıf, ölüde helva yapılır. Yemekle, bilhassa pilav ile hoşaf yemek âdettir. Hoş-ab, güzel su demektir. Hazmı kolaylaştırır, lezzeti nötrleştirerek, her lokmadan ayrı zevk almayı sağlar. Bu da şimdi sofralarımızdan silindi. Garplılar yemekle şarap içer; Şarkta su içilir. Yemekle beraber su içmek midenin debbağıdır demişler. Ama yemeğin hemen öncesinde veya sonrasında su içmek, hazma zararlıdır. Şarkta ekmek sofranın esasıdır. Ekmeksiz doyulmaz. Pilavla, hatta neredeyse börekle bile yenir. Yemek azsa, “Biraz da ekmek buyurun!” diye hatırlatılır.

Yemeği gösteren

Kahvaltıya çok ehemmiyet verilir. Çay henüz hayatımıza girmemiştir. Her evde çorba içilir. Paça çorbası çok rağbettedir. Sabah namazından dönüşte, çok kimsenin elinde tas, paçacıdan çorba alıp kahvaltıya götürür. Fransızların önpöfromaj dedikleri yemekten sonra peynir yeme âdeti şarktan çıkmadır. Şarkta yoğurtsuz sofra yoktur. Hatta yoğurt ekmekle beraber müstakil bir öğün, içine bal veya pekmez konarak orijinal bir tatlı bile sayılır. Bir Alman profesörü “Türklerin yoğurdu bulmaları, medeniyete katkı bakımından kâfidir” demiştir. Yemeği gösteren yağıdır. Tereyağı ve kuyruk yağı kullanılır. Urfa ve Trabzon tereyağı makbuldür.

İyi ye, iyi çalış!

Şarkta yer sofrasında ve ortadan yemek, sofraya başı örtülü oturmak, lokmaları küçük alıp çok çiğnemek, başkasının yediğine bakmamak, yemeğe üflememek, sofrada üzücü ve iğrenç şeyler konuşmamak adaptandır. Herkes sevdiğini çok yiyebilsin diye bütün yemekler sofraya birden getirilir. Getirilemezse, yemekte neler olduğu önceden söylenir. Kaşık, çatal ve bıçak bilinmesine rağmen, daha sıhhî ve lezzetli görüldüğü için yemek elle yenir. Önce ve sonra mutlaka eller yıkanır. Ziyafetlerde bu iş için sofraya leğen-ibrik getirilir. Ecnebilerde yemekten önce, bizde sonra dua edilir. Nimetleri için Allaha hamd, sofra sahibine de teşekkür edilir. Eskiden dua edilirken, sofra sahibi ayağa kalkardı. Eskiler iyi yer, iyi çalışırdı. İyi yemek devam etti, iyi çalışmak geride kaldı. Eskiler çok hareketli idi. Otomobil, asansör, beyaz eşya atâlet getirdi. Bu da şişmanlık ve hastalıklara yol açtı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Muharrem 1439
Miladi:
18 Ekim 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter