Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Üç kıtaya yayılmış altı asırlık Osmanlı Devleti’nin son imparatoru, sürgünde vefat ettiğinde, esnafa olan borcu sebebiyle tabutu haczedilmiş, cenaze ortada kalmıştı.

Sultan Vahideddin, oğlu Ertuğrul Efendi ve maiyeti ile Malta'ya çıkarken

Geçen hafta son padişah Sultan Vahideddin’in enkaz üzerine tahta oturduğu ve bu şartlarda Anadolu hareketini başlattığı anlatılmıştı. Padişah, Anadolu’daki mukavemet hareketlerini bir elden sevk ve idare ederek, bunu düşmanlara karşı bir koz olarak ileri sürmeyi ve bu sayede avantajlı bir sulh yapabilmeyi umuyordu.

Seni Sultanahmed’de asacağız!

Anadolu’da birbiri ardına zafer haberleri geliyordu. Muzaffer Ankara artık başka bir otoritenin altında hareket etmeye niyetli değildi. Malta sürgününden dönen İttihatçılar Anadolu’ya geçerek burada tekrar hâkimiyeti ele geçirmeye başlamıştı. Nihaî zaferin kazanılmasından iki ay sonra Rıza Nur’un saltanatın kaldırılması hakkında Ankara’daki meclise verdiği kanun teklifi reddedildi. Bunun üzerine 1 Kasım 1922 günü Kemal Paşa “Buradakiler bu oldu-bittiyi kabul ederse ne âlâ! Aksi takdirde bu iş yine olacak, ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir” meâlindeki tarihî konuşmasını yapınca muhalif mebuslar “Biz hâdiseyi başka açıdan değerlendiriyorduk. Şimdi aydınlandık” dediler. Kanun sadece (1926’da asılan) Lâzistan Mebusu Ziya Hurşid’in muhalefetiyle kabul edildi.

Padişaha içeriden ve dışarıdan gelen baskılar dayanılmaz bir hâl aldı. Gazetelerde her gün aleyhte ve hakaretâmiz yazılar neşrediliyordu. Kanun-ı Esasî gereğince padişah hükûmet icraatından mes’ul olmadığı halde, her kötü işin sebebi olarak görülüyordu. Saraya tehdit mektup ve telgrafları yağıyordu. Nitekim Kırşehir Mebusu Yahya Galip padişaha “İstanbul’a geldiğimizde seni Sultanahmed meydanında asacağız. Karılarını kızlarını da askerlere vereceğiz” diye telgraf çektiğini yıllar sonra neşredilen hatıralarında itiraf etmiştir. O arada Nureddin Paşa, Ali Kemal Bey’i linç ettirdi; padişaha da böyle yapacağını açıkladı.

Bu esnada Ankara meclisi padişahı vatana hıyânet ile itham eden teklifi kabul etti. Padişah can ve ırzının emniyette olmadığını anladı. Siyasî bir buhrana ve iç savaşa sebep olmak istemedi. Ortalık yatıştıktan sonra tekrar geri dönmek niyetiyle hicrete razı oldu. Sonradan “Yaşamak imkânsız olan yerden hicret, Hazret-i Peygamber’in sünnetidir” diyerek kendisini müdafaa etmiştir. Nihayet saltanatın kaldırılmasından iki hafta kadar sonra, 17 Kasım 1922 Cuma sabahı Malaya adlı İngiliz kruvazörü ile şehri terketti. O zaman İstanbul işgal altında olup, bunun haricinde bir vasıta ile seyahate çıkmak zaten mümkün olmadığından İngiliz gemisiyle gidişini tenkit etmek yersizdir. Ankara padişahtan kurtulduğuna çok sevindi.

Acı ve mahrumiyet günleri

Yanında oğlu ve yakın bendegânıyla Malta’ya çıktıysa da İngilizlerin niyetini anlayarak buradan Mısır ve Hicaz’a gitti; ama fazla kalamadı. Padişahken yaşadıklarını anlatan iki beyannâme neşretti. Gençliğinde İstanbul’a gelen ve o zamanlar veliahd olan Vahîdeddîn Efendi’den yakın alâka gören İtalya Kralı Vittorio Emanuele vefâ göstererek kendisini İtalya’ya davet etti. Padişah 1923 senesinde San Remo şehrine yerleşti. İçinde düştüğü büyük sıkıntıya rağmen, kendisine bir generalini göndererek, yardımcı olmak ve saraylarından herhangi birini tahsis etmek isteyen Kralı’n teklifini, “Ben bütün müslümanların ruhanî reisiyim. Peygamber postunda oturuyorum. Bu sıfat, kendi dinimden olmayan bir zâtın teklifini kabulden beni men eder” diyerek kibarca geri çevirmişti.

Padişah artık memlekete dönmekten artık ümidini kesmişti. Burada acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926 günü yatsı namazını müteakip geçirdiği kalp krizinden vefat etti. Cenazesi Şam’a getirilerek Selimiye Câmii hazîresine defnedildi. Vefat haberini, Adana’da bir akşam yemeği sırasında, Roma büyükelçisinin telgrafından öğrenen Reisicumhur Mustafa Kemal’in, “Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi sarayın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki..” demekten kendisini alamadığı söylenir.

Yaparsa o yapar!

Sultan Vahîdeddin zeki ve çabuk kavrayışlıydı. Sakin, ciddî ve tedbirli idi. Az konuşurdu. Mütevazı ve iktisatlı bir yaşantısı vardı. Sultan Hamid’in en çok bu kardeşini sevdiği, tahttan indirildikten sonra bir gün: “Vahîdeddin Efendi devleti iyi idare eder. Yaparsa o yapar. Şayet ona da mâni olurlarsa, bizim hâne dağılır, yok olur!” dediği rivayet olunur. Arada Sultan Reşâd olmayıp da, Sultan Hamid’den sonra tahta çıksaydı, belki de İttihatçıların hatalarını önleyecek, felâketlerin önüne geçip, devleti, asrının güçlü devletleri arasına sokacak kudret ve kıymette idi. Babası gibi Nakşî olup, Gümüşhânevi tekkesinden Ömer Ziyâeddin Dağıstanî’nin muhibbiydi. Hatta vefatı üzerine şeyhin bastonunu hatıra olarak almıştır. Eşi az görülebilecek kadar namuslu olduğu, vatanından koparken yanında pek cüz’î şahsî varlığından başka bir şey götürmeyişi, hatta son maaşını da “O ay çalışmadığı” gerekçesiyle hazineye iade edişinden bellidir. Ayrılışının üzerinden henüz 4 yıl geçmeden vefatında esnafa olan borçlarından dolayı tabutu 15 gün haczedilerek cenazesi kaldırılmamış; sağdan soldan toplanan para ile borcu kapatılarak tabut kurtarılmıştır. Yastığı altında parasızlıktan alamadığı ilaç reçeteleri çıktı.

Sultan Vahideddin'in son günleri

Milletimin ocağı yanıyor

1919 Ramazan ayında bir sabah Yıldız Sarayı’nda yangın çıktı. Kısa zamanda büyüyen alevler, sultanın dairesini de sardı. O geceyi tesadüfen Cihannümâ Köşkü’nde geçirmiş olan Sultan Vahîdeddin yangını haber alınca, gecelik entarisi üzerine pardösüsünü giyerek dışarı çıktı. Köşkün önünde hiç telâş göstermeden yangının söndürülmesini seyrederken, müstahdemlerden birinin teessüründen ağlamaya başlaması üzerine canı sıkılarak, “Benim milletimin ocağı yanıyor. Ben onu düşünüyorum. Kendi evim yanmış, ne ehemmiyeti var!” dedi.



1 Kasım 1922 saltanatın kaldırıldığı tarihtir. Böylece 6 küsur asırlık bir devlet maziye gömülüyor, onun mirası üzerinde yeni bir rejim kuruluyordu. Artık bir hükümdar bulunmadığına göre bu rejimin adı cumhuriyet idi. O halde cumhuriyetin ilânı 29 Ekim değil, 1 Kasım demektir. Türk tarihinde bir dönüm noktası olan bu gün tahtını kaybeden hükümdar da tarihin en münakaşalı şahsiyeti hâline gelmiştir.

Bir enkazın üzerine oturdu

Sultan Vahîdeddin, Sultan Abdülmecid’in oğullarının en küçüğüdür. Üç aylıkken annesini ve bir ay sonra da babasını kaybetti. Şehzâde iken, yaveri Mustafa Kemal Paşa ile beraber, Almanya ve Avusturya’ya resmî ziyarette bulundu. İttihatçılara şiddetle muhalifti. Onların memleketi felâkete sürüklediğini görüyordu. Bu sebeple İttihatçı erkânı şehzâdeyi devamlı göz hapsinde tuttular; hatta bir ara ortadan kaldırmaya teşebbüs ettilerse de muvaffak olamadılar. 4 Temmuz 1918’de ağabeyi Sultan Reşad’ın vefatı üzerine tahta çıktı. Osmanlı Devleti’nin son kılıç alayı 31 Ağustos’ta tertiplendi.

Ancak bu sıralarda Cihan Harbi’nin korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Suriye cephesinin çökmesi üzerine 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi imzalandı. Mağlubiyetin vesikası olan bu mütârekeyi imzalayan Rauf Bey (Orbay) ve diğer delegeler saraya arz-ı tazimat için geldiklerinde, padişah kendilerini kabul etmedi. Memleketi harbe sokan İttihatçı reisleri mütârekeden hemen sonra yurt dışına kaçtılar. Sultan Vahîdeddin’in elinde ancak düşmana teslim olmuş ve milletin sefalet içine düştüğü bir ülkeyi idare etmek kaldı.

Paşa! Devleti kurtarabilirsin!

8 Şubat 1919 tarihinden itibaren düşman askerleri memleketi işgale başladı. Fiilen işgal altındaki İstanbul’dan vatanın kurtarılamayacağını anlayan padişah, yakınlarının “Dünyaya karşı harb edilemez!” sözüne aldırmayarak Anadolu’da teşkilat kurmak üzere bir başkumandan göndermeyi kararlaştırdı. İttihatçı muhalifi üst rütbeli Palabıyık Ziyâ Paşa ve Çerkes Ferid Paşa buna dair teklifi özür dileyerek reddetti. Bir ara kendisi Anadolu’ya geçmeyi düşündüyse de, İngilizlerin, “Eğer Anadolu’ya geçersen İstanbul’u Yunanlılara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız” tehdidi üzerine vazgeçti.

İngilizler, mütârekenin tatbikini yerinde teftiş etmek üzere Anadolu’ya bir müfettiş gönderilmesini istediler. Padişah bunu fırsat bilerek, İttihatçılarla arası açılmış bulunan ve kendisine gösterdiği sâdıkâne ve mültefit tavrıyla öne çıkan yaveri Mustafa Kemal Paşa’yı saraya çağırdı. Paşa, İttihatçı aleyhdarlığı sebebiyle İngilizlerin kabul edebileceği nâdir isimlerdendi. Üstelik bu vazifeye uygun üst bir rütbedeydi. Nutuk’ta anlatıldığına göre kendisine, “Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettiniz. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsiniz” dedikten sonra, 9. Ordu Müfettişi olarak, fevkalâde geniş salâhiyet ve malî imkânlarla Anadolu’ya gönderdi. Vazife yazısını Sadrâzam Ferid Paşa’nın imzaladığı Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da İngiliz işgali altındaki Samsun’a çıktı. Vatanseverlerin tertiplediği kongrelere delege olarak katıldıktan sonra Ankara’ya gelerek burada bir meclis topladı ve geçici bir hükûmet kurdu. Burada İstanbul hükûmetiyle işbirliği içinde çalıştı ve meclisin bütün gayesinin padişahı fiilî esaretten kurtarmak olduğunu her fırsatta deklare etti.

İngiltere’nin yegâne maksadı

Padişah bundan sonra İstanbul’daki işgal kuvvetlerini oyalamak ve Anadolu’daki mücadeleyi gözden uzak tutmak için türlü siyasî gayretler içine girdi. El altından milleti teşvik ederek Anadolu’ya silah, mühimmat ve subay yolladı. Mektepler, mescidler yollama memurluğu hâline geldi. İstanbul câmilerinde zafer müyesser olması için Kur’an-ı kerîm ve mevlidler okutturdu. Bunları görüp sarayı sıkıştıran işgal kuvvetlerine, “Benim haberim yok. Bunları önleyeceğim” diyordu. Hatta onları inandırmak için Kuvvâ-yı İnzibâtiye’yi kurdu. Bu kuvvetlere el altından Anadolu’daki harekete katılma emri verildi. İzzet, Ali Rızâ, Sâlih, Tevfik Paşa gibi Anadolu hareketini açıkça destekleyen sadrâzamlar vazifelendirildi. Zaman zaman İngiliz baskısını tolere edebilmek üzere Damat Ferid Paşa gibi İngiltere’ye yakın bir diplomatı sadrâzam yapmak mecburiyetinde kaldı.

İstanbul’da toplanan Osmanlı Meclis-i Meb’usânı, vatanın her ne şekilde olursa olsun müdafaasına dair meşhur Misak-ı Millî’yi kabul edince, İtilâf Devletleri meclisi dağıttı. Padişah, şahsını korumak için bırakılan 700 kişilik maiyyet-i seniyye kıt’asını Ayasofya etrafında mevzilendirip câmiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. 11 Mayıs 1920’de paraf edilen Sevr Muâhedesi’ni bütün baskılara rağmen imzalamadı. Böylece karşı devlet reisleri de imzalamadı ve anlaşma hükümsüz kaldı. Bu arada dünyanın çeşitli beldelerinde yaşayan müslümanlar, bilhassa Rusya ve Hindistan müslümanları, halifeye olan hürmetleri sebebiyle Anadolu’daki mücâdele için aralarında külliyetli yardım toplayıp gönderdiler. Fakat İngiltere de halifeliği kaldırarak müslüman halkın yaşadığı sömürgelerindeki nüfuzunu kırabilmek için padişah aleyhine çalışmaktan geri kalmıyordu.

Sonra neler olduğunu inşallah gelecek yazıda ele alırız.



Kızıl Elma, tarihte Türk cihan hâkimiyeti idealini temsil eden bir semboldür. Bu idealin esasını i’lâ-yı kelimetullah da denilen gazâ ruhu teşkil eder. Bu da İslâm dininin her yerde işitilmesini temin etmek demektir. Kızıl Elma, Eski Türklerden beri hükümet erkânının da, askerin de, halkın da haberdar olduğu bir ideal idi.

“HAKKIN BENİ GÖNDERDİĞİ YER”

Kimine Vaktiyle “Kızıl Elma’ya!” sözü, askeri cesaretlendirir, zaferin şifresini çözerdi. İyi de, Kızıl Elma ne idi, nerede idi?
göre Kızıl Elma müşahhas (somut) bir semboldür. Bizans tahtının üzerinde veya Ayasofya kubbesinden sarkan ve Hazreti İsa’ya ait olduğu söylenen altın top yahud Ayasofya önünde İmparator Iustinianus heykelinin elindeki altın küre sebebiyle İstanbul Kızıl Elma olarak anılmıştır. Fetihten az evvel bu küre düşmüş ve bir daha yerine konamamış; bu da Bizans’ın düşüşüne işaret sayılmıştı. Üstelik imparatorun eli yeni fâtihlerin memleketi olan doğuyu gösteriyordu.

İstanbul’un fethinden sonra, Papalığa ait San Pietro Kilisesi’nin bakır renkli kubbesi veya mihrabındaki altın toptan dolayı Roma Kızıl Elma sayıldı. Roma’nın fethedileceğine dair hadîs-i şerif sebebiyle Müslümanlar Roma’nın fethini hedef edinmişti. Bundan dolayı Kızıl Elma tabiri en çok Roma için kullanılmıştır. Yıldırım Sultan Bayezid, cülûs tebriki için gelen ecnebilere, “Roma’ya kadar gidip, atımı San Pietro mihrabında yemleyeceğim” demişti.

Zaman ilerleyip fetihler arttıkça Kızıl Elma mefhumu da değişmiştir. Evliyâ Çelebi Kızıl Elma’nın cihan hâkimiyeti idealinin hedefini teşkil eden ve Hıristiyanlığın merkezi pozisyonundaki altı meşhur “Frenk Şehri” olduğunu söyler. Bunlar Kızıl Elma Sarayı’nın bulunduğu Budin, Kızıl Elma Kilisesi’nin bulunduğu Estergon, İstolni Belgrad, çan kulesinde altın top asılı Sen Stefani Kilisesi sebebiyle Beç (Viyana) ve Köln gibi fetih planı içindeki şehirlerdir. İlk üçü Macar, diğer ikisi Avusturya Kralı’nın pâyitahtı idi. Budin’in fethi üzerine şairler padişahı Kızıl Elmayı aldığı için tebrik eden şiirler yazmıştır. Sâbit’in mısraı şöyle: Kızıl Elmayı tığiyle kim aldı şah dedim tarih. Hayretî de der ki: Çıktı bir sahibi kemal dedi ana tarih/Şahım Kızıl Elma’yı ayva ile doldurdun.

Üç kıtanın birleştiği yerde devlet kurmadan evvel, Osmanlılar bunu millî vicdanlarında kurmuşlar ve bütün hamlelerinde o büyük ülkünün gittikçe uzaklaşan hudutlarına doğru atılmışlardır. Ana vatana her taraftan genişleyen bir harita çizilmiş gibidir. Gönüllerdeki bu haritanın türlü istikametlerindeki büyük merkezlerine hep Kızıl Elma denmiştir. Ömer Seyfeddin’in 1917’de yazdığı Kızıl Elma adlı hikâyesinde Kanuni Sultan Süleyman Kızıl Elma’yı “Hakkın beni gönderdiği yer” olarak tarif eder. Nitekim bu padişah arada bir askerlerin kışlalarını ziyaret edip şerbetlerini içer, sonra bardakları para ile doldurur, ayrılırken “Kızıl Elma’da görüşürüz” derdi. Asker de “Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalarız, padişahım seninle biz, Kızıl Elmaya dek gideriz” derdi. Yahya Kemal de bu ülküyle coşup şöyle söylemiştir:
Çıkdı Otranto’ya pür velvele Ahmed Paşa,
Tuğlar varsa gerekdir Kızıl Elma’ya kadar.

Roma'da San Pietro kilisesinin kızıl elma görünümündeki mihrabı

KIZIL RENK MURAD RENGİDİR

Kızıl renk ve elma eski Türk töresinde derin mânâlara sahiptir. Elma muradı ifade eder. Masallar “Gökten üç elma düştü” diye biter. Kızıl renk de murad rengidir. Bayrak kırmızıdır. Gelinlik kırmızıdır. Lohusa yatağı kırmızıdır. Kırmızı, her gün doğuşuyla dünyaya hayat ve ümit veren güneşin rengidir. Doğarken ve batarken altın top şeklindedir. Sadece Çingeneler değil, bütün Şark bu renge tutkundur. Eski düğünler oğlan evinden kalkan bayrakla başlardı. Tepesine kızıl bir elma yerleştirilen bayrak düğün müddetince kız evine dikilir; sonra tekrar oğlan evine getirilirdi. Kızıl Elma aynı zamanda altın top demektir. Çünki kızıl, altın için de kullanılır. Böylece harbin ganimet faslına da işaret ederek heyecanı kabartır, cesareti arttırır.

Yunan mitolojisinde de Atlas’ın dört kızı (hesperides) altın elma ağacını korur. Altın Elma (küre) her yerde olduğu gibi Türk mitolojisinde de cihan hâkimiyetini ifade eder. Halk kültüründe de bilinir ve dile getirilir. Destan şöyle: Atam olur öğrendim ata binmeyi/pirimden öğrendim kılıç çalmayı/Dilerim Mevlâdan Kızıl Elmayı/Yan anam yan, bana derler Genç Osman.

Saltuknâme’de Avrupa içlerine yapılan bir sefer anlatılır: “Bir ulu şehre çıktılar. Bir ulu kilise kapısı üstünde bir altın top dururdu. Pes anda Sarı Saltuk eğitti, ‘Bu nedir?’ Eğittiler, ‘Buna kızıl elma derler’. Kasdetti ki o ulu altın topu indire. Hızır aleyhisselam geldi. ‘Hazreti Muhammed halifesi gele, o indire’ dedi.” Bir de Alman efsanesi var: Kıyamete yakın Türkler Köln’ün altın elmasına (golden apfel) kadar gelip atlarını katedralin sütunlarına bağlayacak; ama sonra hepsi yok olacaktır. Buna Liechtenstein Kehâneti derler. Hatta Anadolu Felâketi’nden önce fazla coşkulu bazı Yunanlılar “Türkleri Anadolu’dan sürelim, ta Kızıl Elma’ya kadar” demişlerdi.

HAYALDEN HAYAL KIRIKLIĞINA

Kızıl Elma, Yeniçeri Ocağı’nın bozulmasıyla hayal kırıklığına dönüştü. Şair bunu şöyle terennüm eder:
Kızıl Elma kapusunu feth ederken nacağı,
Ne revâdır bozula Hazreti Bektaş ocağı.

Son devirde Ziya Gökalp’in öncülük ettiği “Yeni Milliyetçilik” telâkkisinde Kızıl Elma artık “Türk kavminin” cihan hâkimiyetinin sembolüdür. 1913’te yazdığı şiirinde şöyle der: Buymuş meğer Türk’ün Kızıl Elma’sı/Böyle demiş Oğuz Hanın yasası. Tarih boyunca hep batıya doğru olan Türk fetihlerinin yönü artık Orta Asya’dır. Yani “Kızıl Elma Turan’dır” demek istenmiştir. Nehirlerin doğuya akanı makbuldür, ama şehirler hep batı yönünde büyür.



Din derslerini CHP kaldırdı. Yine CHP seçmeli olarak geri getirdi. Anayasa da mecburî yaptı. Bazı kesimlerin buna reaksiyon gösteriyor. Derslerin ne derece ciddi verildiği de ayrı bir münakaşa mevzuu. İşte Osmanlı’dan günümüze din derslerinin hikâyesi…

Osmanlı Devleti’nde din tahsili öncelikle aileler tarafından verilirdi. Müslüman çocukları ailelerinin yanında ilk dinî terbiyelerini aldıktan sonra mahallesindeki sibyan mektebine giderdi. Burada hem dinî dersler, hem de okuma-yazma, güzel yazı, hesap, coğrafya, tarih vs öğrenilirdi. Gayrımüslimler kendi ruhanî merkezlerinde buna mümasil dinî tahsil görürdü.

Medrese mi, mektep mi?

Sibyan mektebini bitiren çocuk sanata gitmeyip okumak isterse, kabiliyeti de varsa hemen her kazâ merkezinde bulunan vakıf medreselere devam ederek hem dinî, hem de dünyevî bilgiler öğrenirdi. Mezuniyetten sonra din adamı ve muallim olabileceği gibi, devlet memuriyetine de girebilirdi. Tanzimat’ı müteakip devletin ihtiyacı olan kâtip, hâkim, tabip, baytar, mühendis gibi teknik personeli yetiştirmek üzere mektepler kuruldu. Medreseler yalnızca din adamı yetiştirmeye hasredildi. Ancak sivil ve askerî mekteplerin hepsinde Arapça, Farsça, ulûm-i diniye, Kur’an-ı kerim, siyer-i nebi, akâid, fıkıh ve ahlâk dersleri vardı. İlkmekteplerde çocuklara bir formalık ilmihal kitabı ezberletilir; ertesi sene kitabın muhtevası biraz daha genişletilirdi.

Anayasaya aykırılığı iddia edilmesi yasaklanmış inkılâp kanunlarından sayılan 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile sayısı 600’ü bulan medreseler Maarif Vekâleti’ne bağlanıp hemen ardından kapatıldı. Yerine bazı şehirlerde orta seviyede 4 yıllık İmam-Hatip Mektepleri kuruldu. Ancak bu mekteplere tahsisat ayrılmadı. Mezunlarına da memuriyet verilmedi. Birkaç yıl içinde de “talebesizlik” gerekçesiyle hepsi kapandı.

Kütahya İmam-Hatib Mektebi talebeleri (1930)

CHP kaldırdı, CHP koydu

Kanunun ardından ilk mekteplerin 2 ve 3. sınıflarında haftada 2 saat, 4 ve 5. sınıflarında 1 saat "Kur’an-ı Kerim ve Din Dersleri" kondu. Orta mekteplerin ilk 2 sınıfına da haftada 1 saat “Din Bilgisi” dersi kondu. 1927’de bu derslere iştirak velinin iznine bağlandı. 1931’de orta, 1935’te de ilk mekteplerden din dersleri kaldırıldı. 1933’te de Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) İlâhiyat Fakültesi kapatıldı.

Demokrat Parti’ye rağbet üzerine paniğe kapılan CHP hükûmeti muhafazakârlara hoş görünmek üzere 1948’de ilk mekteplerin son 2 sınıfına haftada 1 saat seçmeli ve program dışı “Din Bilgisi” dersi koydu. Ertesi sene de Ankara’da İlâhiyat Fakültesi ve İstanbul’da İmam-Hatip Mektebi açıldı. Demokrat Parti iktidara gelince din dersini program içine aldı ve isteğe bağlı olmaktan çıkarılarak bütün talebelere verilir hâle getirildi. Çocuğunun bu dersi almasını istemeyenler istida vererek muafiyet elde edebiliyordu. 1956 senesinde orta mekteplerin ilk 2 sınıfına, 1967 senesinde de lisenin ilk 2 sınıfına seçmeli din dersi konuldu.

İmam-Hatib Mektebi şahâdetnâmesi (diploması)

Mecburî din dersleri

1982 Anayasası ile din dersleri mecburî hâle getirildi. İlk mektep 4. sınıftan itibaren orta 3. sınıfa kadar haftada 2, liselerin bütün sınıflarında da haftada 1 saat okutulmaya başlandı. İsmi “Din Kültürü ve Ahlâk” olan bu derste, İslâm inanç ve tatbikatından ziyade umumî olarak din mefhumu anlatılacaktı. Din, inansın veya inanmasın, hayatın mühim bir realitesi olduğundan, herkesin bu mevzuda doğru bilgi edinmesi hedefleniyordu. Nitekim Avrupa Konseyi’ne bağlı 47 ülkenin 43’ünde din dersi vardır; İsveç, Norveç, Finlandiya ve Yunanistan’da ise mecburîdir. Ancak bununla ihtilâlciler mavi boncuk dağıtarak muhafazakârları yanlarına çekmeye çalışmakla itham olundu. Bir kültür dersi olmasına rağmen, ilâhiyatçılarca verildiği için hep farklı gözle bakıldı; hatta çoğu mekteplerde ders ve hocası alay mevzuu hâline getirildi. 28 Şubat’tan sonra ailelerin çocuklarına hususî din dersi aldırma imkânı neredeyse ortadan kaldırıldı. Çocuklar mekteptekinden başka din dersi göremez hâle geldi.

İhtilâl korkusu ve kokusu azalınca, mecburi din derslerine reaksiyon doğmaya başladı. Bunun üzerine 1990’dan itibaren gayrımüslimler dersten muaf tutulmaya başlandı. Bu ise bir kültür dersinin sadece Müslümanlık öğretilen bir ders olarak görüldüğü mânâsına geliyordu. Bu sefer nüfus sicilinde Müslüman yazan bazı Alevîler harekete geçti. Ancak adliye safhasında bir şey elde edilemedi. Müracaat edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2007 senesinde mecburi din dersinin varlığını makul buldu; ancak müfredatın objektif ve ebeveynlerin inançlarına hürmetkâr olması gerektiğine hükmetti. 2005’te Norveç aleyhine aynı istikamette karar vermişti. Avrupa Konseyi’nin 1999 tarihli kararına göre devlet okullarında verilen din dersi ile ailelerin inançları arasında bir uyuşmazlık bulunmaması icap ediyordu. Hususî okullara ise devlet karışmıyordu. Buna rağmen Danıştay, salâhiyetini aşarak anayasa hükmünü hukuka aykırı buldu. Devlet ise dini kontrol altında tutma geleneğinin tesiriyle din dersinin devlet eliyle verilmesinin faydalarını ve böylece gençlerin “cemaatlerden” din öğrenmesinin önüne geçilmiş olacağını savunmaktan geri durmadı. Bir yandan dersin müfredatında değişiklik yapılıp Alevîliğe de yer verildi. Bazı entelektüeller problemin aslında sistemin kendisinden kaynaklandığını, “tek elden tek tip insan” yetiştirme alışkanlığından vazgeçilmesi ile çözüleceğini dile getirmektedir. Din kültürü dersi mekteplerde mutlaka olmalı, fakat her çocuğun kendi dinine göre dinî terbiye almasına da engel çıkarmamalıdır. Yeni anayasa hazırlama safahatında bakalım memleketin en çok konuşulan meselelerinden birinin encamı ne olacak?



Geçenlerde bir fuhuş baskını ile gündeme gelen Savarona, vaktiyle Amerikalı bir milyarder için yapılmış ihtişamı dillere destan bir yattı. Sonra satın alınıp Türkiye’ye getirildi ve Büyük Önder’e tahsis edildi. Ancak 54 gün kullanılabildi.

Savarona, Hindistan’da yaşayan kuğu benzeri siyah bir mitolojik kuşun adıdır. Meşhur Brooklyn Köprüsü mühendisinin torunu ve bir bankacının eşi olan Mrs. Emily Cadwalader-Roebling kendisine 10,4 milyon dolara mal olan yata bu ismi takmıştı. (Altının onsu 30 dolar iken) Savarona 29 Temmuz 1930 günü Hamburg’ta Blohm&Woss tezgâhlarında kızağa verildi. 28 Şubat 1931 günü denize indirildi. Merasim günü gelenek üzere kırılan şampanya şişesinin bir parçası geminin salonunda sahibesinin resmi altına asıldı.

Şöminesi için alınan şato

Beş katlı yüzen saray, 136 m. uzunluk, 16 m. genişlik ve 6310 ton ağırlığı ile dünyanın en büyük yatı idi. Safrası cıvalı olduğu için 90 derece yatmadıkça batmayacak şekilde inşa edilmişti. Gemiyi dünya çapında tanınmış gemi mühendisi William Gibbs planlamıştı. Gösteriş meraklısı milyarder kadın yat için hiçbir masraftan kaçınmamıştı. Fransa Kralı XVI. Louis’ye ait bir çift karyolayı servet ödeyerek satın alıp yata koydurmuştu. Portekiz’de bir şatoda görüp beğendiği bir şömine için şatoyu o zamanın parasıyla 500 bin dolara satın almış; şömineyi söktürüp yatına taktırmıştı. Gemi bacasıyla bağlantılı olduğu için bu şöminede odun yakılabiliyordu. O sıralarda Amerika’da içki yasağı olduğundan, gizli ve döner barlar yaptırmıştı. Güzel bir kütüphanesi, müzik seti ve geniş klasik plak koleksiyonu vardı.

Geminin ön tarafı personele aitti. Personel kamaraları bile maun dolaplı, banyolu idi. Bunların üzerinde muazzam yemek salonu vardı. Ortada 20 kişilik bir masa bulunuyordu. Misafirleri hayran bırakan Bohemya kristalinden bardakları, açık yeşil yaldız işlemeli porselen tabakları ve beyaz keten örtüleri vardı. İki mutfak ve fırınında aynı anda 300 kişiye yemek hazırlanabilirdi. Alttaki soğuk hava deposu et, balık, yumurta ve sebze için ayrı kısımlara ayrılmıştı. 10 ton et, 2 ton balık aylarca saklanabilirdi. İçerde biri kalırsa haber verebilmesi için bu depoda bir imdat düdüğü emre amade idi. Geminin kıç tarafı misafirlere mahsustu. Her kamara halısından fayansına kadar ayrı renkte döşenmişti. En meşhuru siyah mermer banyolu olanı idi. Geminin sahibesi bunu kullanırdı. Sonraları yatta misafir edilen devlet adamları bu kamarada kalmıştır. Kamaranın ayrı bir kısmında üzeri halı kaplı bakılınca koridor zannedilen yerde bir kapak vardı. Bu kapak açılınca içindeki gizli merdiven alt kısımdaki kamaraların koridoruna çıkardı. Buradan herkesin görmemesi gereken misafirler girip çıkardı.

Amerikan Hükûmeti malî kriz sırasında yurt dışında yapılmasına kızarak yata mâliyetine yakın bir vergi koydu ve ödenmedikçe yatın Amerikan sularına sokulmasını yasakladı. Yeni oyuncağını New York sosyetesine gösteremeyen zengin sahibe, bununla iki defa dünya turu yaptı. Birkaç sene Panama bandırasıyla gezip hevesini aldı. Sonra da İngiltere’nin Southampton limanına çekip satışa çıkardı. Hitler yata talip oldu; üzerine de haciz koydurdu. Tam bu sırada gemiye Ankara da talip çıktı. Sıhhati giderek bozulan Atatürk, istirahatı için bir yat almayı düşünüyordu. Savarona en uygun namzet idi. Gerçi Gülcemal ve Ege Vapuru ile Ertuğrul Yatı kendisine tahsis edilmişti. Ama daha modern bir yata ihtiyaç duyuldu. Amerikan Hükûmeti Savarona’yı Hitler yerine Atatürk’ün almasına taraftardı. Savarona karşılığında bir Alman transatlantiğini haczedeceğini bildirince Hitler haczi kaldırttı. Gazeteler bu hâdiseyi günlerce manşete taşıdılar. Gemiye “Denizlerin Uğursuz Perisi” adını takmışlardı.

Benim mezarım olacak!”

Savarona’nın Ankara’ya maliyetini bilen yoktur. Almanya’dan krom ihracatı sebebiyle 17 milyon liralık alacağa mahsup edildiği söylenir. (O sıralar Türkiye’nin dış borcu 102 milyon liraydı.) 24 Mart 1938 günü Türk bayrağı çekilip Hamburg’da bakımı yapıldıktan sonra İstanbul’a getirildi. 1 Haziran 1938’de Dolmabahçe önüne demirledi. Acar motoruyla yata çıkan Atatürk yatı çok beğendi. O günden itibaren burada kalmaya karar verdi. Boğaz ve Marmara’da gezintiler yaptı. Resmî misafirler burada kabul olundu. Romanya’nın çapkın kralı II. Karol, meşhur sevgilisi Madam Lupescu ile gizlice İstanbul’a geldi ve yatta ağırlandı. Bakanlar Kurulu bile yatta toplandı. Yatta 54 gün kalan Büyük Misafir’in hastalığı ağırlaşınca “O kadar beklediğim bu yat benim mezarım olacak” dedi. Sedyeyle Dolmabahçe Sarayı’na nakledildi ve bir müddet sonra burada vefat etti.

Harb sırasında silahlandırılan Savarona 1951’den itibaren bahriye talebesi için mektep gemisi olarak kullanıldı. Mezun olan her subay ilk açık deniz tatbikatını burada yapardı. Yabancı misafirler yine burada ağırlandı. İran Şahı Rıza ve Şahbânu Süreyya, Yunan Kralı Paulus, Irak Meliki II. Faysal bunların en meşhurları idi. Reisicumhur Celâl Bayar Savarona ile Pakistan’ı ziyaret etti. 3 Ekim 1979 sabaha karşı gemide çıkan ve 24 saat süren yangın neticesinde gemiden geriye sadece teknesi kaldı. Atatürk’e ait eşyaların bazısı denize atılarak kurtarıldı ise de, tüm salon ve kamaraları değerli eşyasıyla beraber kül oldu. İhmal dendi, sabotaj dendi, ama sebep anlaşılamadı. Savarona artık sıradan bir gemiydi. Ertesi sene tamir edilip denize indirildi. 1989’da 49 yıllığına işadamı Kahraman Sadıkoğlu’na 20 milyon dolara ihâle olundu. 425 işçi 24 saat mesai ile 2,5 sene içinde Savarona’yı restore etti. Harap vaziyetteki gemiden 3,5 ton fare atıldığı söylendi.



Mecburi askerlik Sultan II. Mahmud zamanında getirildi. Ancak askerlikten muafiyeti ve tecili gerektiren sebepler de az değildi

Osmanlı kara ordusu kapıkulu ve eyâlet askerleri olmak üzere iki sınıf idi. Kapıkulu askerleri ücretli ağır piyade, ağır süvari, topçu, istihkâm ve levâzım sınıflarından müteşekkil profesyonel bir orduydu. Eyâlet askerleri tımarlı sipahilerin beslediği hafif süvâri ve piyâdelerden teşekkül ederdi.

Kudüs'te Osmanlı ordusu

ASKERLİK KURA İLE

Sultan II. Mahmud zamanında 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra mecburî askerlik getirildi. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye diye bilinen bir ordu kuruldu. Askerî mektepler açıldı. Mektepli zâbitlerin yanısıra, askere alınan istidadlı gençlerin tezkere bırakarak alaylı zâbit olarak paşalığa kadar yükselmeleri mümkündü.

1843 tarihinde Prusya’dan mülhem Kurâ Nizamnâmesi kabul edildi. Beş yıllık muvazzaf askerliği bitirenler, yedi senelik redif sınıfına geçirilerek terhis edilip memleketlerine gönderilirdi. Gerektiğinde askere çağrılmak üzere senede bir ay tabur merkezlerinde tâlime tâbi tutulurdu. 1848’de bahriye askerleri için muvazzaflık 8, rediflik 5 sene olarak tesbit olundu. 1869’da kara ordusu nizâmî, redif ve mustahfız olarak üç kısma ayrıldı. Askere alınanlar 4 yıl nizâmî askerlikten sonra, terhis edilip 2 yıl ihtiyat sınıfına geçirilirdi. Bu 6 yılın bitimiyle redif sınıfına geçilirdi. 32 yaşını dolduranlar, bedel verenler, muînsiz (ailesi kimsesiz) olanlar da hemen redif ordusuna ayrılırdı. 6 yıl rediflikten sonra seferberlik vukuunda çağrılmak üzere mustahfız sınıfı gelirdi.

1886’da Ahz-ı Asker Kanunu çıkarıldı. 20 ile 40 yaş arası askerlik çağı olarak tesbit oludu. 6 yıllık nizâmiye müddetinin piyâdede 3, diğer sınıflarda 4 yıldan sonrası ihtiyat idi. Sonra 8 yıl sürecek olan ve yarısı mukaddem, yarısı tâli olmak üzere rediflik başlardı. Mustahfızlık da 8 yıldan 6 yıla indirildi. 20 yaşını takib eden Mart ayında her redif taburu bölgesindeki gençler kurâya girerdi. Ordunun ihtiyacı olan sayı dolana kadar olanlar tertib-i evvel (birinci tertip) adıyla muvazzaf asker olurdu. Tertib-i sâni (ikinci tertip) denilen geri kalanı tertib-i evveller ihtiyata geçince muvazzaf hizmete alınırdı. Sâhil ahâlisinden gençler bahriye ihtiyacı karşılanmadıkça kara ordusuna alınmazdı.

İSTANBULLULAR MUAFTI

Kâdılar, müderrisler, imamlar, müezzinler, tekke şeyhleri, muayyen derslerini vermek şartıyla medrese talebesi, Harem-i şerif (Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ) hademesi, Peygamber kabirlerinin türbedarları, bizzat padişah hizmetinde ondört sene bulunanlar (bendegân), mızıka-ı hümâyun efrad ve hademesi, muhtedîler (sonradan Müslüman olanlar), beş seneden çok prangabend cezâsı alan cinâyet suçluları, askerliğe yaramayacak derecede sakat ve mâlüller, İstanbul ahâlisi ile başka yerde otursa bile İstanbul’da doğmuş olanlar askerlikten muaf idi. Tıbbiye, baytar, hendese, mülkiye gibi yüksek mektepten mezun olup devlet hizmetinde bulunanlar tertib-i sânide addolunurdu. Ancak tabib, cerrah, baytar gibiler ihtiyaç olduğunda askerî sıhhiyede hizmet ederlerdi. Medreseyi muvaffakiyetle bitirenler redif sınıfında sayılırdı. Yukarıdaki muafiyetleri devam etmeyenler askerlik çağında ise askere alınırdı.

70 yaşını geçen veya sakat birinin başka kimsesi yoksa askerlik çağına gelmiş ve işe yarar tek oğlu askere alınmayıp tecil edilirdi. Evinde veya köyünde kendisine bakacak 15 ile 70 yaş arası, iki gözü görür, sağlam oğul, torun, peder, kardeş, damat gibi kimsesi olmayan erkek veya dul kadının tek oğlunun askerliği ertesi seneye tecil edilirdi. Başka yakını bulunsa bile, iki oğlu olup, biri askerde bulunan kimsenin ikinci oğlu, ağabeyi terhis olmadan askere alınmazdı. Müstakil evi olup, köyü içinde evinin işini görecek baba, kayınpeder, 25’ini geçmiş kayınbirader gibi yakını bulunmayan veya yakını olsa bile evinde bakmakla mükellef olduğu küçük çocuk ve yetimler bulunan gence muînsiz (yardımcısız) denirdi ve askerliği tecil olunurdu. Bu sebeple bir günlük yol mesafedeki köylerden evlenenlerin sayısı az değildi.

İhtiyat zabitleri talimde

ATINI GETİR, ERKEN TERHİS OL!

Askere gönüllü gidenler, istedikleri yerde askerlik yapabilirdi. Adına kurâ isâbet edenler, 50 altın bedel-i nakdî ödeyip en yakın askerî kıt’ada 5 ay askerlik yaparak mükellefiyetten düşmüş olurlardı. Gayrımüslimler üçte bir fazla bedel ödeyip askere gitmezdi. Yerine bir başkasını göndermek (bedel-i şahsî) veya askeriyeye iki hayvan beslemeyi taahhüt etmekle de askerlik mükellefiyeti yerine getirilmiş sayılırdı. Bu usul sonradan lağvolundu. Askere kendi atıyla gelenler yarım müddet askerlik yapardı.

1909’da rediflik kaldırıldı. Müslüman-Gayrımüslim herkes için mecburî askerlik getirildi. Askerlik müddeti 3, bahriyede 5 senedir. Liseden yukarı tahsili bulunanlar ihtiyat zâbiti (yedek subay) olur. Ancak uzun süren harbler halkı bezdirmiş; son asırda askere gitmek kaçınılması gereken bir eziyet olarak görülmüştür. Asker kaçaklarının sayısı artmıştır. 1921 Yunan Harbi’nde bile binlerce asker kaçağı sebebiyle İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş, çok sayıda kaçak ve yatakçısı ağır cezalandırılmıştır. Cumhuriyetten sonra askerlik normalde 18 ay, mızıkada 2, jandarmada 3 ve bahriyede 5 senedir. Sonra ihtiyat (yedek) gelir. 1927’de jandarma 2,5 ve bahriyede 3 seneye indirildi. 1950’de deniz 3 yıl, jandarma 30 ay ve diğerleri 2 yıl oldu. 1963’te 24, 1970’de 20, 1984’te 18, 1992’te 15 aya indirildi. Önceki muafiyetlerin çoğu kaldırıldı. Tecil imkânı da tahdit edildi. 600 lira bedel ödeyenler diledikleri birlikte 6 ay askerlik yapardı. Birkaç sene sonra bedelli askerlik kaldırıldı. 1984 ve 1999’de asker fazlasını eritmek için muvakkaten tatbik edildi.

İstanbulluların askere alınma merasiminde Harbiye Nâzırı nutuk irad ediyor



Osmanlı cemiyetinde Müslüman görünüp de, gizli din taşıyanlar vardı. Sebebi de zannedilenin aksine baskı değildir. Üstelik 19. asırda ecnebilere istismar edebilecekleri bir fırsat vermiştir.

Kromni'de bir av partisi

Geçenlerde Yüreğine Sor diye bir film oynadı. Doğu Karadeniz’de filizlenen bir aşk hikâyesini anlatan film, mekânlar, kostümler ve oyuncu seçimi bakımından takdire değer olmakla beraber, senaryo insanı hayal kırıklığına uğratıyor. Kız Müslüman, fakat oğlan krifos, yani gizli Hıristiyan. Bu ortaya çıkınca âşıklar kavuşamayacaklarını anlıyor ve film acı sonla bitiyor. Daha evvel Yabancı Damat, Sıla, Elveda Rumeli gibi dizilerde olduğu gibi din ayrılığının sevenleri ayırmasından dert yanılıyor. Müslüman ve Hıristiyanlara sanki ellerindeymiş gibi “Dinler aynıdır, sevenleri ayırmayın!” mesajı veriliyor. Müslüman bir kızın gayrımüslim bir erkekle evlenmesini gelenekler değil, Kur’an-ı kerim yasaklıyor. Yedi düvel bir araya gelse bunu nasıl değiştirsin? Servet, soy, tahsil, yaş evliliğe engel görülürken, din ayrılığını hafife almak ne kadar gerçekçi olabilir? Üstelik oğlan müslüman olsa mesele kalmadığı gözden saklanmış. Filmde bir köylü kızının “Padişahların bile Hıristiyan hanımları var” diye ahkâm kesmesi de gülünç kaçmış. Saraya alınan kızlar dinibütün müslüman olarak yetiştirilir, uymayan çıkarılırdı. Şimdiye kadar değil padişah eşi, Hıristiyan bir câriye bile işitilmiş değildir. Okumuşların kendi kültürüne bu kadar yabancı oluşuna, böyleyken bir de cemiyeti terbiye etme pozu takınmalarına ne kadar teessüf edilse azdır.

“Uzun sokak çamur oldi, Krumilar gavur oldi”

Gizli din taşımanın sebebi zannedilenin aksine baskı değildir. Filme ilham kaynağı olan Yorgo Andreadis Gizli Din Taşıyanlar adlı kitabında sebebi gayet açık bildiriyor: Menfaat. Trabzon ile Gümüşhane arasındaki Kromni (Kurumlu, Kromlu) denilen dağlık mıntıkada yaşayan bazı Rum köylüleri 1650’lerde (fetihten 2 asır sonra) maden imtiyazı alabilmek için müslüman görünüyor. Madenler o devirde stratejik ehemmiyet taşıdığı için idare imtiyazı gayrımüslimlere verilmezdi. Bunlar gizlice vaftiz oluyor, sadece birbirleriyle evleniyor, ölülerini Müslüman mezarlığına Hıristiyan usulünce defnediyor. Etrafa renk vermemek için kapalı devre yaşıyor. Her köyde zaten câmi yok. Olanları da namaza gidiyor; orucun yanısıra kendi perhizlerini de tutuyor. Papazları imamlık yapıyor. Evlerin altında gizli birer şapel var.

Zamanla madenler gözden düşüyor. Müslüman görünmenin avantajı kalmıyor. Üstelik askerlik mecburî oluyor. Şimdi “Biz Hıristiyanız!” deseler, İslâmiyet dinden dönmeyi yasaklıyor, dönene de ölüm cezası getiriyor. 1828’de Ruslar mıntıkayı işgal edince fırsat ele geçiyor. Türkler bunu “Uzun sokak çamur oldi, Krumilar gavur oldi” diye alaya alıyor. Ama kendini ifşâ eden Kurumluların sevinci uzun sürmüyor. Ruslar çekilince mâlum akıbete uğramamak için Rusya’ya kaçıyorlar. Andreadis de bunların soyundan geliyor.

Yorgo Andeadis ve ailesi

Avantaj için gizli din taşıyanlar Makedonya, Kıbrıs, Girit, Lübnan ve Mısır’da da vardı. İngiltere ve Rusya bunu farkedince, Tanzimat’tan sonraki hürriyet ortamında kendilerini ifşâ etmek üzere bunları kışkırttı. Bir yandan da Bâbıâli’ye baskı yaptı. Hükümet direndi. Neticede bunlar Rusya ve başka ülkelere hicret etti. “Biz hep Rumduk. Böylece dinden de dönmüş olmadık” diyen bazısının Ortodoksluklarına göz yumuldu. Buna cesaret edemeyen veya gereksiz gören bir kısmı da tamamen Müslümanlaştı. Kurumlu’daki gizli Hıristiyanların sayısı 19. asır ortalarında birkaç bin kişiydi.

Osman Paşa Müslümanı mı?

Pontus, Rumca Karadeniz’e verilen isimdir. Trabzon fethedildiğinde burada Rum-İran menşeli bir halk yaşardı. Buradaki Rumların ileri gelenleri fethin ardından gemilerle Rusya’ya göçtü. Kalanların bazısı Anadolu’nun başka yerlerine göçtü, bazısı müslüman oldu. Mıntıkaya Türkler de yerleşti. Tonya, Çaykara, Maçka ve Torul kazâlarının bulunduğu dağlık mıntıkada hâlâ Rumca konuşan samimi müslümanlar vardır. “Aslınız Rummuş” deseniz size silah çekerler. Girit, Arnavutluk ve Tesalya’daki Rumcadan başka lisan bilmeyen çok sayıda müslüman mübâdeleyle Anadolu’ya geldi. Bunların samimiyetinde şüphe yoktur. Gizli din, müslümanlara mahsus avantajlar elde edebilmek, devlet memuru olabilmek, askere gitmemenin karşılığı olan cizyeyi ödememek ve devşirme vermemek gibi maksatlarla belli yerlerde mevzubahis olmuştur. Osmanlı Devleti’nde baskı sebebiyle dinini gizlemek diye bir şey olamaz. İslâmiyet bir yer fethedildiği zaman oradaki gayrımüslimlere vatandaşlık tanınmasını emreder. İstemeyenler hicret eder. İnsanların zorla müslüman edilmesini yasaklar. Bu, malî bakımdan da pek istenen bir şey değildir. Mamafih Trabzon’daki bazıları bir mahallî bey tarafından müslümanlaştırıldıklarını söyler, kendilerine bundan dolayı “Osman Paşa Müslümanı” derlerdi. Rivayetin sıhhati meçhuldür.

Gizli din daha ziyade Avrupa ve Japonya’da hakiki mânâsını bulur. Endülüs’ün işgalinde İspanyollar burada yaşayan Müslüman ve Yahudileri vaftiz ile kılıç arasında muhayyer bırakmıştı. Bir kısmı görünüşte vaftiz olmuş, dinlerini gizlice yaşamıştır. Ancak bu birkaç nesil devam etmiş, sonra hepsi gerçek Hıristiyana dönüşmüştür. Gizli din taşımak kolay değildir. Nasıl olmuş da Osmanlı ülkesindekiler bunu başarmış? İslâmiyet görünüşe itibar eder. İnsanların niyetini ve yaşantısını araştırmayı yasaklar. Müslüman görünen, müslüman kabul edilir. Osmanlılar, cemiyet ve devlet düzenini tehdit etmeyenlere, neye inanırsa inansın, nasıl yaşarsa yaşasın, karışmazdı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter