Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yangın, eskilerin en korktuğu afetlerdendir. Sadece can ve mal kaybına sebep olmakla kalmaz. Tarihimize ait nice kitaplar, vesikalar, sanat eserleri yangınlarda kaybolmuştur.

Osmanlı şehirlerini tehdit eden üç afet vardır: 1-Yangın, 2-Zelzele, 3-Sel. Bunların yanında bir de ârizî, yani insan eliyle gelen felâketi zikretmelidir. O da hicret, yani göçtür. İki göç, bir yangına bedeldir. Bunlar, sadece can ve mal kaybına sebep olmakla kalmaz. Nice kitaplar, vesikalar, sanat eserleri bu afetlerde yok olmuştur.

Lodos duvarı

Patlıcan mevsimi, yangınların da habercisidir. Patlıcanı tavada unutanların çıkardığı yangınlar az değildir. Hatta bir zamanlar gazetelerde “Patlıcan mevsimi geldi. Hanımlar yangına dikkat!” diye ikazlar çıkardı. Dalgın tütünkeşler de çok yangına sebebiyet vermiş, bu sebeple padişahlar tütün içilmesini sert cezalarla yasaklamıştır.

Osmanlı şehri ahşaptandır. Bunun da iki mühim sebebi vardır. Birincisi Anadolu zelzele mıntıkasıdır. Eğer binalar kârgir yapılırsa, yıkıldığı zaman insanların kurtulması zordur. Ama ahşap ev zelzelede beşik gibi sallanır, ama hemen yıkılmaz, insanlara kaçacak zaman verir. Zelzele aniden olur, kaçıp kurtulmak çok müşküldür. Yangın ise zelzeleye nispetle daha kendisini haber veren bir afettir. Bu sebeple zelzele yangına tercih edilmiş ve evler kârgir yerine, ahşaptan yapılmıştır.

1908 İstanbul yangını

Bir başka sebep de Anadolu’da zengin taş yataklarının bulunmamasıdır. Kaldı ki ahşap, o zaman için taş malzemeye nispetle daha ucuz ve nakliyesi kolaydır. Bundan dolayı Osmanlılar, Avrupalıların aksine, mabed, medrese, hastane, köprü gibi kamu binalarını taştan; evlerini ise ahşaptan yapmıştır. Ahşabın ömrü umumiyetle yüz senedir. Bu sebeple memleketimizde bir asır öncesine ait sivil mimarî örneği bulmak pek zordur.

İnsan bir afetle karşılaştığında, elbette önce canını düşünür. Mal da canın yongasıdır. Yangın, zelzele ve sel gibi afetler geçtikten sonra geride artık en kalırsa kurtarılır. Yangının bir hususiyeti vardır. Her zaman aniden çıkıp etrafını kül etmez. Geleceğini haber verir. İstanbul, Bursa gibi şehirlerde evler ahşap olduğu gibi, yer darlığı ve arazinin kıymetli oluşu sebebiyle bitişik nizamda yapılmıştır. Dolayısıyla bir evde çıkan yangın, kolaylıkla komşu evler vasıtasıyla diğer evlere ulaşır. Hatta lodos gibi yardımcılar varsa binlerce evin yanıp yok olmasına yol açabilir. Bunun için yan evdeki yangının kendilerine sirayet etmemesi için bazı evler lodos duvarı yaptırır.

1908 İstanbul yangınından geride kalanlar

“Yangında önce kurtarılacak”

Bir evde yangın çıktı mı, yangına karşı mütehassıs şehirliler hemen havanın vaziyetine ve mahallenin pozisyonuna bakarak yangının kendilerine sirayet edip etmeyeceğini kestirir. Ondan sonra hemen el birliği ile evdeki eşyalar dışarıya çıkarılır. Gerçi evler kalabalıktır. Komşunun yardımına ihtiyaç duyulmadan çoğu zaman evi tahliye etmek mümkündür. Ama bu telaşta ne kadar eşya dışarı çıkarılır? Nereye yığılır? Bunlar da birer meseledir.

Yangın her zaman geleceğini haber vermez. Aniden evde çıkar. İnsanlar neye uğradığını anlamadan her şey olup bitiverir. Bu halde hemen canı kurtarmak lazımdır. Maldan da en elzem kurtarılması gerekenler önceden tespit edilmiştir. Şimdi devlet dairelerinde bazı dolapların üzerinde “yangında en önce kurtarılacaktır” yazar. Onun gibi her evin yangında kurtarmayı elzem gördüğü eşyası vardır. Bunlar yükte hafif, pahada ağır şeylerdir.

Hakkı, malı, serveti kâğıtla ispat etme âdeti çıkalı beri, Osmanlı halkı resmî vesikaları saklamaya gayret göstermiştir. Cihan Harbi esnasında işgal edilen şehir ve kasabalar tahliye edilmişti. O hengâmede tapu defterleri de at arabalarına, kağnılara, hatta eşeklerin sırtına yüklenerek bin bir zahmetle kaçırılmıştı. Bu sebeple Türkiye’nin pek çok kazasında işgal görüp ateşe verilen şehir ve kasabalarda nüfus defterleri zayi olduğu halde, tapu kayıtları başından beri mevcuttur. Nüfus yazımı şifahî tahrir, yani sözlü beyan üzerine yapılmıştır. Bir tercih gerekmektedir. Kurtarıcılar haklı olarak tapu defterlerini tercih etmiştir. Zaten Şark dünyasında nüfus, maliye ve adliye arşivi ürkütür. Bunlar vergi, askerlik veya hapis gibi bir mükellefiyeti getirir.

1912 yangınzedeleri Sultanahmed Meydanı'nda

Aile fertlerine ait mücevherleri unutmamak gerekir. Klasik Osmanlı cemiyetinde kadın ziynetleri gümüşten olur. Her biri emsalsiz bir sanat taşıyan gerdanlık, küpe, bilezik, taç, köstek, broş gibi mücevherler, umumiyetle kadınların üzerindedir. Altının ziynet olarak kullanılması Müslümanlar arasında âdet değildir. Altın tasarruf vasıtasıdır. Kadın-erkek altın saklar. Yangında da eriyip yok olabilir. İşte bunlar yangında ilk kurtarılacaklar arasındadır. Çünki yangın sonrası geçirilmesi kuvvetle muhtemel sıkıntılı devrede bu altınlar imdada yetişecektir. Her evde umumiyetle demirden yapılmış bir yangın kutusu vardır. Kolayca taşınabilecek ve saklanabilecek ebattadır. Şimdiki deprem çantası gibidir. Artık sivil mimari değişmiş, yangın, sel ve göç korkulacak afet olmaktan çıkmıştır. Yangın kutuları da unutulmuştur.



Türkiye Gazetesi’nin kurucusu Enver Ören Bey, vefat etti. Türkiye Gazetesi 40 seneyi aşkın bir müddettir ülkenin siyasi ve sosyal hayatında mühim bir rol oynadığı gibi; Enver Bey de renkli şahsiyetiyle bir tarihe tanıklık etmiş olanların önde gelenlerindendir.

Enver Ören, Yanya’nın Grebene şehrinden mübâdil olarak Denizli’ye yerleşen bir ailenin çocuğudur. Bu sebeple Osmanlıları çok hayırla yâd eder, “Onlar olmasaydı, şimdi belki biz olmazdık” derdi. Demiryolcu ve inşaat ustası babası Nazif Efendi (1902-1953), dindar, dürüst ve cömert bir insandı. Elindekini muhtaçlara borç veya sadaka olarak dağıtır; isimlerini kimseye söylemez; ailesine de, “Düşünmeyin; fazlası gelir” derdi. Gerçekten vefatında borçluları ve sevenleri 10 bin lira toplayıp verdiler ki, senelerce kazanacağından fazla bir paraydı. Anne Melike Hanım da Grebene mübâdiliydi. Sıkıntılara asaleti sayesinde göğüs germiş cömert bir Osmanlı hanımıydı. Nazif Efendi, soyadı kanunu çıktığında Ankara Keçiören’de bir mektep inşaatının başında idi. Bu sebeple Ören soyadını aldı. 6 yaşından beri mahalle câmiinin müdâvimi olan Enver Bey’in güzel sesiyle okuduğu ezanlar işitenleri adeta büyülerdi.

Gençlik-1961

Zeynülmecâlis

Enver Bey, 15 yaşında iken, babası vefat etti. Ancak baba, oğluna yüksek tahsil yapmasını ve namazını bırakmamasını vasiyet etmişti. Bu sebeple o zamanlar fakir bir Anadolu ailesinin çocuğunun bedava okuyabileceği yegâne mektep olan İstanbul’daki Kuleli Askerî Lisesi’ne gitti. Bunun için yaşını bir yaş küçültmek gerekti. Bu sebeple Eylül 1938 doğumlu olduğu halde, nüfusunda 10 Şubat 1939 tarihi yazılıdır. Sonra Fen Fakültesi’ni bitirdi. Bahriyede yedek subaylık yaptı. Arar gemisi ile hidrobiyolojik araştırmalarda bulundu. 1966’da NATO bursuyla Napoli’ye gitti. İki sene sonra memlekete döndü. Doktorasının bitimine iki ay kala, asistanlığı bırakıp, gazeteciliğe başladı. 1970’de Hakikat (sonraki adıyla Türkiye) gazetesini kurdu. “Hakkı Söylemeyen Hakkın Sillesini Yer” sloganı ile o zamanki siyasî hayatta kendisinden beklenmeyecek kadar mühim rol oynadı. Eve dağıtım sistemini Türkiye’de ilk o tatbik etti. Tiraj rekoru kırdı. Üç ihtilâl geçirdi. Buna rağmen 40 yılı aşkın bir zamandır varlığını ilk sahibiyle sürdürmektedir.

Enver Bey, çocuk yaşta Abdülhakim Arvasi’nin talebeleriyle tanıştı. Arvasi’nin, kıraatini çok beğendiği harb malûlü Sâlim Bey’den Kur’an-ı kerim öğrendi. Arvasi’nin oğlu müftü Mekki Efendi’den ders aldı. Mekki Efendi kendisini çok sevdi; zeynülmecâlis (meclislerin ziyneti) adını taktı. 1954’te hocası olan Hilmi Işık’ın sevgi ve itimadını kazandı. Böylece 47 sene sürecek bir beraberlik başladı. 1968’de hocasının kızı ile evlendi. Hilmi Işık’ın çeşitli dillerde neşrettiği kitapların dünyaya yayılmasına çalıştı. Bunun için, tozsuz tebeşirden akupunktura derken, geniş finansman imkânları hâsıl etti.

Yeni evlendiği sıralarda kayınpederi ve kayınbiraderi ile (Solda), Mukaddes topraklarda-1986 (Sağda)

“İnsanlara hizmeti” hayat şiarı edindi. Misyonunu gerçekleştirmek uğruna hep ekonomik sıkıntılar çekti; sağlığını kaybetti; ama asla pes etmedi. Bir defasında da şöyle anlattı: Türkiye gazetesi bir ara Mehmed Ali Türksever’in Güneş matbaasında basıldı. Bana “Bu gazetenin arkasında kim var?” diye sordu. Kulağına eğildim. “Allah var!” dedim. İnanmadı; teminat mektubu istedi; bulup verdik. Seneler sonra birkaç gazete patronu ile toplantı hâlinde iken geldi. Gözleri görmüyordu. Bastonunu yere vurarak, “Arkamda şunlar var diyen battı. Arkamda örtülü ödenek var diyen (Yeni Ekspres) battı. Arkamda Allah var diyen batmadı, batmaz!” dedi.

Herkes onu iş adamı, gazeteci olarak tanıdı. Ama çok zengin bir manevî dünyası vardı. An’anevî din anlayışı ve politik tavrı sebebiyle bazı kesimler kendisine soğuk dururdu. Memleket şartlarından haberdar olmadıkları için ince siyasetini anlamakta zorluk çekenler, kendisini ve faaliyetlerini doğru değerlendiremedi. Ama güler yüzü, tatlı dili, mütevazılığı, merhameti, en mühimi cömertliğinden dolayı, seveni her zaman daha fazla oldu.

İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Rumca, Arapça ve Farsça bilirdi. Teknolojiyi anında takip ederdi. Bir defasında arabada beraber bir davete gidiyorduk. Bir ara cep kompüterinden haberleri okudu. Bu makinenin marifetlerini anlattı. “Sizin sosyal bakımdan emsallerinizin çoğu bunlardan anlamıyor” dedim. Gülerek “Ne kompüteri, cep telefonu bile kullanamayanlar var” diye cevap verdi. Kendisine fahri doktora unvanı verildiğinde, aynı zamanda hocam olan Selçuk Üniversitesi rektörü Halil Cin şu sözleri söylemişti: “Enver Bey, İslâmiyeti iyi biliyor. Türkiye’nin şartlarını da iyi biliyor. Onun için muvaffak oluyor”.

Hakikat Gazetesi'nin ilk nüshası (22 Nisan 1970); Enver Ören'in gazetede kaleme aldığı makalelerden biri (sağda)

Kimseyi düşman edinme!

Gazetenin bir yemeğindeydik. “Size muvaffakiyetinizin sırrını sorsalar, ne cevap verirdiniz?” diye sordum. “Güler yüz, tatlı dil, kimseyi kendine düşman edinmemek” diye cevap verdi. Gerçekten her hal ve şartta, yüzü gülerdi. Fikren uyuşmadığı kimselerle bile arası iyiydi. Sosyal pozisyonuna rağmen, aşırılıklardan uzak, sade bir Müslüman yaşantısından hiç vazgeçmedi.

Yıllar evvel radyoda tarih programları yapmamı istediğinde, “Aman tarih anlatma, dinlemezler. Lisedeki tarih derslerini kimsenin sevmediğini hatırla. Hikâye anlat!” tavsiyesinde bulunmuştu. Bu sayede, programlar çok alâka uyandırdı. Bir karşılaştığımızda, “Bugün radyoda çok acıklı şeyler anlattın. Neredeyse ağlayacaktım. Zaten insanların derdi başından aşkın” diye latife etti. İttihatçıların öldürttüğü muhalif gazetecilerden bahsetmişim. “Haklısınız. Bundan sonra daha neşeli şeyler anlatayım” dedim.

Hırka-i Şerif ziyareti

Hicaz dönüşü Enver Bey’e acve hurması ile Hacerü’l-Esved’e sürdüğüm bir tesbih getirmiştim. Yaşça büyük birine tesbih verilmez, ama o zaman düşünemedim. Memnuniyetle kabul etti. Epey zaman geçti. Ankara’da Hacıbayram Türbesi’nde karşılaştık. Ceketin sağ cebinden o tesbihi çıkarıp bana gösterdi. Göz kırpıp gülümsedi. Hayret ettim.

Holdingde çalışan iki kişi arasında bir borç ihtilafı çıkmış. Enver Bey’i hakem yapmışlar. Bir tanesi borcu ödediğini söylüyor; öbürü ödemedi diyor. Enver Bey, borç ne kadar diye sormuş. Sonra çıkarıp o kadar parayı alacaklıya vermiş. “Birine haklı desem, öbürü yalancı çıkacaktı” diye anlattı. Ben de “Kadı efendinin menkıbesine benzedi. O da iki taraf arasında karar verememiş. Benim vazifem ihtilâfı çözmektir diyerek borcu cebinden ödemiş” dedim.

Kalb ameliyatı geçiren Şehzade Harun Efendi ile (Aralık 2010)

Bilhassa Ehl-i Beyte ve Osmanlılara sevgi ve bağlılığı sonsuzdu. “Evlâda yapılan, babaya yapılmış gibidir” derdi. Napoli’de tesadüfen Sultan Hamid’in sürgündeki zevcesi Behice Sultan ile tanıştığını; her gün yanına gittiğini anlattı. Buna dair hatıralarını bir zaman evvel bir mecmuada neşretmiştim. Mediha Sultan ailesinin zaruret içinde olduğunu işitince, kendilerine maaş bağladı. Bu aileden Fethi Sami Bey, “Enver Bey, gerçek bir Osmanlı evladıdır” derdi. Sultan Hamid’in gelini Andelib Hanım’a çok hizmeti geçti. O da Enver bey’i manevî evlâdı saydı. Napoli’den dönerken Behice Sultan’, “Bizi kendine alıştırdın. Doğurduğum çocukları bile senin kadar sevmedim. Şimdi beni bırakıp gidiyorsun. Hak revâ mı bu?” demişti. Şimdi sevenleri de aynı şeyi söylüyor. Kendisini rahmet ve minnetle anıyoruz.



Papa XVI. Benedictus kişiliği ve kısa süren vazifesindeki gaf, hata ve skandallar sebebiyle pek de parlak bir isim bırakmadan tarihe geçecek. İşte Havari Petrus’un 265. vekilinin istifasının ardında yatan gerçek.

86 yaşındaki Papa’nın kardinalleriyle yaptığı rutin bir toplantıda Latince bir konuşma yaparak sağlık sebebiyle istifa etmesi sürpriz oldu. Zira tarihte papalığın bu şekilde sona ermesi çok nâdirdir. En son 1415’te XII. Gregorius istifa etmişti. Zaten 78 yaşında iken seçilmesi de sürpriz olmuştu. Papa olmayı hiçbir zaman istemediğini söylemişti. 1730’daki Papa XII. Clementus’dan bu yana en yaşlı papa oldu. Üstelik halkının çoğunluğu Katolik olmayan bir ülkeden gelen ilk papadır. Almanca konuşan, o zamanki Alman İmparatorluğu sınırları içinde doğan, ama Holandalı VI. Hadrianus (1523) sayılmazsa, 1058’de ölen IX. Stephanus’dan beri hiç Alman papa olmamıştır. Eskiden umumiyetle İtalyanlar papa seçilirdi. Son iki papa bunun istisnası oldu. “İstifasını kime verdi, Tanrı’ya mı?” diye latife yapanlar oldu. Hükümdarlar istifa değil, tahttan ferâgat eder. Papa, daha evvel bir kitabında papaların istifa edebileceğini yazarak işaret vermişti. Bu, Vatikanda inkılâp demektir.

Kırmızı elbisenin büyüsü

Asıl ismi ile Joseph Alois Ratzinger, Bavyeralıdır. Beş yaşında gördüğü bir piskoposun kırmızı elbisesinin tesirinde kalarak kalbinde kilisenin ilk ışığının yandığını anlatır. 14 yaşında bütün gençlerin katılması gereken Hitler’in gençlik kollarına girdi. İlahiyat talebesi iken orduya alındı, esir düştü. Savaştan sonra dünyanın ikiye bölünmesi, Ratzinger’in muhafazakârlığını perçinledi. Kilisedeki modernleşme teşebbüslerini Marksizm’e prim olarak görüp karşı çıktı. Üniversitede hocalık yaptı. 1977’de Münih Başpiskoposu ve kardinal oldu. Tarihteki engizisyonun yerine kurulmuş Mukaddes İnanç Konseyi’nin reisliği gibi mühim bir vazifede iken, 2005’de, tarihin en popüler papalarından Polonyalı II. Johannes Paulus’un ölümüyle papa seçildi. Böylece Katolik inancına göre İsa Mesih’in dünyadaki krallığının temsilcisi ve Havari Petrus’un 265. vekili oldu.

Müstakbel Papa XVI. Benedictus Hitler Gençlik Grubunda (1941), Ailesiyle (1951)

Âdet üzere ismini bırakarak, XVI. Benedictus adını aldı. Bir önceki Benedictus, Katolik hukukunu en son toplayan papadır. Komünizmin yıkılmasındaki rolü sebebiyle asrın en büyük siyasî şahsiyetlerinden biri sayılan önceki papanın aksine, muhafazakâr bir çizgide yürüdü. Başa geçer geçmez, gösterişi seven Bavyeralı mizacına uygun olarak, Ortaçağ’a ait tantanalı kilise başlık ve kıyafetlerini ihya etti. Homoseksüellik, doğum kontrolü, kadınların papazlığı gibi mevzularda kilisenin klasik görüşlerini sürdürdü. Buna mukabil insan hakları, tabiatın korunması ve fakirlikle mücadele hususunda öne çıktı. Ahlâkî çöküşün, Avrupa’nın da çöküşü olacağını vurguladı. Makama geçer geçmez, Katolik inancında vaftiz edilmeden ölen çocukların da cennete gidebileceğine dair esaslı bir değişikliği kabul etti.

Geleceğin Papası, genç bir papaz iken (1952), sağda Münih Piskoposu (1977)

Gafları ile tanındı

Hükümranlığına bazı rahiplerin çocukları taciz krizi damgasını vurdu. Bununla alâkalı tedbirler almaya çalıştı. Taciz mağdurlarıyla bizzat görüştü. Şaibeye karışan papazları vazifeden alınmasına dair hükümler koydu. Yine de Katolik kilisesinin bu yüzden yıpranmasını engelleyemedi. İşi ört-bas etmekle ve tacizci papazları korumakla suçlandı. Kilise, hâdiseyi gazetecilerin komplosu olarak değerlendirdi. Globalleşmenin zirveye çıktığı ve geleneklerin ehemmiyetini kaybetmeye başladığı bir zamanda başa gelmişti. “Gafları” da işin tuzu-biberi oldu.

Vaktiyle hocalık yaptığı Regensburg Üniversitesi’nde 2006’da tertiplenen bir konferansta Bizans İmparatoru II. Manuel’in “Muhammed, vaadettiği inancı kılıçla yayma emrinden başka hangi yeniliği getirmiştir, gösterin bana?” sözünü nakletmesi infiale yol açtı. Papa, üzgün olduğunu söylemekle yetindi. İlk ziyaretini Türkiye gibi bir Müslüman ülkeye yaparak gafını örtmeye çalıştı. Sultan Ahmed Câmii’ni ziyaret ederek câmi ziyaret eden ikinci papa oldu. Öte yandan giderayak Osmanlıların Sultan Fatih zamanındaki Otranto seferinde ölen/öldürülen Hıristiyanları aziz ilan etti.

Papa, Sultan Ahmed Câmii'nde (2006)

Tanıyanlar Papa’nın inatçı, ketum ve çekingen tabiatından bahseder. Vatikan koridorlarında yapayalnız bir insan olduğunu söyler. Papa, iyi piyano çalar. Birçok lisan bilir. Kedi sever. Bir zamandır kalbinde ritim bozukluğu vardı. Yaş sebebiyle fizikî ve zihnî melekelerinin zayıfladığını; bu halde vazifelerini yerine getirmeyeceğini ve “Kilisenin iyiliği için” vazifesinden ayrıldığını duyurdu. Papanın, Vatikan’daki hiyerarşiyi dağıtmak için istifa ettiği; öte yandan kara para aklamasıyla meşhur Vatikan Bankası’nı ele geçirmek isteyen Başbakan Bertone’nin şantajına maruz kaldığı söyleniyor. Meydan şimdi Bertone’ye kaldı. Rakibi Mario Monti’yi desteklediği için, Papa’nın gidişine bir başka sevinen de Silvio Berlusconi olacak. İşin garibi, Nostradamus’un kehânetine göre, dünyanın sonundan bir önceki papa bu idi.

28 Şubat’ta helikopterle ayrılarak, Roma’ya iki saat mesafede Papalığa ait Castel Gandolfo adlı yazlık saraya geçecek. Hususî papa yüzüğü çekiçle kırılıp imha edilecek. Kardinal unvanını taşıyacak; ama yalnızca kırmızı biyeli siyah cüppe giyecek. Yakın zamanda 117 kişilik kardinaller heyeti, Paskalya’dan evvel Roma’daki meşhur Sistin Şapeli’nde toplanarak enteresan ananevî usulleriyle yeni papayı seçecek. O zamana kadar papalık makamı boş kalacak. 80 yaşını geçtiği için önceki papa seçime katılamıyor. Yeni papa seçilince de eskisi Vatikan’daki Mater Ecclesia Manastırı'na geçip burada adeta bir keşiş hayatı yaşayarak ölümü bekleyecek.

Peki yeni papa kim olacak? Katolik nüfusun % 42’sinin yaşadığı Latin Amerika’ya şans verenler var. Ganalı zenci bir kardinalin güçlü olduğu da söyleniyor. Kim ne derse desin, papa seçiminde her zaman olduğu gibi, dünya politikasının gidişatı mühim rol oynayacaktır.

Papa'nın artık okumaya daha fazla vakti olacağa benziyor.



Osmanlı halkının bir kısmı şehirlerde; çoğu ise köylerde yaşar. Bir kısmı ise konar-göçer bir hayat sürdürür. Bunların statüsü aynı değildir.

Şehirliler, ya askerî sınıftandır, yani memurdur; yahud esnaftır. Şehir, kendine has kâidelerle idare olunan iskân merkezleridir. Mülkî âmiri, büyüklüğüne göre beylerbeyi, sancakbeyi veya kâdıdır. Bunların yardımcısı mesâbesinde belediye ve inzibat işleriyle uğraşan vazifeliler de vardır. Şehirler, ilk zamanlar emniyet için bir hisarla çevrilirdi. Sonra nüfus arttıkça, kalenin dibine de evler yapıldı. Banliyöler meydan geldi.

Şehir pazar ve ticaret demektir. Osmanlı Antakya'sında buğday pazarı.

Yahudi’nin köylüsü yoktur

Emniyet ve iâşenin istikrarlı biçimde temini için, şehirlerin nüfusu sâbit tutulur. Her isteyenin elini kolunu sallayarak şehre gelip yerleşmesi istenmez. Köylü, ekip biçmeyi taahhüd ettiği toprağı yıl kolay kolay terkedemez. XVI. asır sonlarından itibaren, Celâlî Isyanları ve İran Harbleri sebebiyle köylüler yakın şehirlere yerleşti. Böylece şehirlerde işsiz, fakir ve ümitsiz bir kitle teşekkül etti. Emniyet ve iâşe düzeni bozuldu.

Köylerdeki halk, ziraatle meşguldür. Tımarlı sipâhiden devlete ait araziyi kiralayarak çiftçilik yapar. Merkezden Cuma kıldırmak üzere beratla imam-hatip tayin edilmiş köylerde hükûmet temsilcisi bu imam-hatibdir. Mahallelerde de böyledir. Zira halkın en kültürlüsü odur. Resmî emirler halka tebliğ olunmak üzere köy imamlarına gelir. Mahkemede şâhidlik yapanların vasıfları da imamlardan sorulur. Sultan II. Mahmud, köy ve mahallelerde muhtarlık teşkilâtı kurdu. İmamlar, ihtiyar heyetinin içinde yer aldı.

Osmanlı Ermenileri sanatkâr olduğu için, yeni kurulan her şehre, ihtiyaç nisbetinde Ermeni gelip yerleşir. Rumlar da ticaretle uğraşır. Ermeni ve Rumların yaşadığı köyler de vardır. Ama Yahudiler hep şehirlidir.

Bir Osmanlı Yahudi ailesi

Göçebe milletiz vesselâm

Osmanlı halkının bir kısmı öteden beri göçebe bir hayat yaşardı. Koyun beslemek; hayatını buna göre tanzim etmek; kısacası kolayca göçmek Eski bir Türk geleneğidir. Arap ve Kürtlerde de bu hayat yaygındır. Arap göçebelerine a’rabî dendiği gibi; Türk göçebelerine de yürümek fiilinden yürük adı verilmiştir. Köylülere Türk, yarı göçebe hayat yaşayanlara Türkmen denir.

Göçebeler; kışın sıcak yerlerde yaşar; kışın ise serin ve otu bol beldelere göçer. Muayyen köyleri ve evleri bulunmaz; çadırlarda yaşar. Umumiyetle koyun besler; deve ve atlarla konup göçer. Kıl çadır (kara çadır), aleyçik (kamış ve sazdan küçük çadır) veya topak evlerde yaşar. Topak ev, çamdan iskelet üzerine kubbe şeklinde kurulan, üzerine keçe örtülen bir çadır tipidir. Detaylı ve haşmetlidir; ama kurup sökmesi pratiktir. Kışın soğuğa, yazın sıcağa geçit vermez.

Suriye, Irak, hatta Filistin’de çok sayıda göçebe Türk yaşar. Bunlar baharın kara çadırlarını, aleyçiklerini, topak evlerini söker; deve veya atalar yükler; önlerinde koyunları, keçileri, yanlarında köpekleri, kuzeye doğru yolculuğa başlar. Yüzlerce kilometreyi yaya aşarak Orta Anadolu’nun serin otlaklarına gelir. Yazı burada geçirir. Güzün tekrar geri dönüşe geçilir. Bu hâdise her sene tekrarlanır. Türklerin göçebe karakteri, bugün bile kendisini göstermektedir.

Bir Avşar topake vi

Vergisiz hayat

Osmanlı Devleti, yeni fethedilen topraklara göçebe Türkmenleri yerleştirmeyi tercih etmiştir. Hükümetler, göçebeliğe sıcak bakmaz. Binlerce insanın göçü, hâliyle göç yolunda yaşayanlara zarar verir; asayişi bozar. Göçebeler vergi vermez, askerlik yapmaz. Medenî hayattan mahrumdur. Üstelik bilgisizlik sebebiyle dinî yaşantı zayıftır.

Göçebeler, XV. asırdan itibaren bir nizama bağlandı. Kendilerine vergi ve bazı mükellefiyetler kondu. Hükûmet, bunlardan okur-yazar birisini kethüdâ (kahyâ) olarak tayin eder; resmî işlerde bunu muhatap alırdı. Hükümet, XVI. asır sonlarından itibaren muntazam asker ve vergi alabilmek; ziraati geliştirmek; boşalan köyleri şenlendirmek; göç yolları üzerinde verdikleri zararın önüne geçebilmek maksadıyla göçebeleri Anadolu’da boş köylere yerleştirmeye teşebbüs etti. Bilhassa Lale Devri’nde Anadolu’da yaygın bir iskân faaliyetine rastlanır. Alışageldikleri hayattan vazgeçmek istemeyen göçebeler, buna sertçe direndi. Ama ellerinden bir şey gelmedi. XVIII. asır sonlarından itibaren büyük ölçüde muvaffakiyetle neticelendi. Bilhassa Orta Anadolu, bu göçebelerle iskân edildi. Bunlar da kışın köy ve kasabalarda oturup; yazın yakın yaylalara çıkmak suretiyle göçebe hayatını sürdürdü.

İzmir Tahtacı Yörükleri



İnsan hayatında inkılâp (devrim) değil; tekâmül (evrim) esastır. Bu sebeple inkılâplar her zaman gürültülü olmuştur.

Bir ideolojinin eseri veya bir liderin empozesi olduğu için de taraftarları kadar, aleyhtarları vardır. Hatta aleyhtarları daha çoktur. Ama inkılâbın coşkusu içinde muhalifler bir varlık gösteremezler.

Kız gibi meclis

Kemalist inkılâplar, müsait bir zamanda, siyasî ve sosyal bir buhranın hemen arkasından; 1923 seçimleriyle teşekkül eden ve Atatürk’ün tabiriyle “Kız gibi bir meclis” tarafından yapıldı. Ama gerçek mimar, “bir askerî kahraman”dır. Atatürk, tarihin yetiştirdiği en büyük inkılâpçılardandır. İnkılâpları sadece bir ideolojinin değil, ihtiyaçların eseri olarak göstermeyi başarmıştır. Böylece memleket birkaç sene evvel hayal edilemeyecek değişikliklere sahne olmuştur. İnkılâpların nüvesini ortaya atan Jön Türkler bile muhtemelen bu kadarını ummamıştır.

İnkılâba reaksiyon, daha Ankara hareketinin başladığı yıllara gider. Padişah otoritesine karşı İttihatçıların yeni bir atraksiyonu olarak görülen bu teşebbüs, Urfa, Yozgat, Konya, Bolu, Adapazarı, Gönen başta olmak üzere Anadolu’nun pek çok yerinde isyanlarla karşılanmıştır. İsyanların gerekçesi, Ankara’nın, bitmiş bir memleketin savaştan bezgin ve yorgun halkından yeni vergiler ve asker toplaması olmuştur. Ancak ciddi bir organize ve maddî güçten mahrum olan bu hareketler, kanlı ve zahmetli bir şekilde bastırılmıştır.

Zaferin ardından inkılâplara ilk reaksiyon Atatürk’ün yakın çevresinden gelmiştir. Bunlar gerici şahsiyetler değildir. Ancak inkılâpları millî bünyeye aykırı görmekte; rejimin diktatörlüğe kaydığını düşünmektedir. Bu muhalifler siyasî olarak tasfiye edilmiştir. Tâ Yunan Harbi sırasında Ankara’ya dudak büken; şimdi de inkılâplar tenkit eden muhafazakâr İstanbul matbuatı ve entelektüelleri de, İzmir suikasti ve ardından Şeyh Said hâdisesi vesilesiyle hizaya getirilmiş; hatta o zamana kadar İstanbul’a gelmekten çekinen M. Kemal Paşa, bu sükûnet üzerine ilk defa 1927’de İstanbul’a gelebilmiştir.

Halkın, inkılâplara karşı reaksiyonu ise cılız kalmıştır. Bunu sosyo-psikolojik bakımdan analiz eden pek yoktur. An’anevî itaat kültürü; yorgun, bitkin bir halkın zaruri suskunluğu; eski düzen aleyhinde ciddi bir propagandanın tesiri ve Avrupa’nın inkılâplara desteği ile izah etmek mümkündür. İttihatçılar, memleket çapında geniş ve güçlü bir teşkilat kurmuştu. Ankara hareketinin içinde yer alınca, bu gücü kullandılar. Muhalifler hiçbir zaman bu kadar güçlü olamadı. Başkaldırıyı teşkilatlandıracak tek güç olan ilmiye sınıfı, daha Meşrutiyet devrinde sindirilmişti. Kemalist inkılâp, bu bakımdan İttihatçılara borçlu sayılır.

İtaat kültürü

Saltanatın, ardından halifeliğin kaldırılması ile hanedanın sürgünü, pek bir reaksiyon almamıştır. Halktan bu kadarını beklemeyen Osman Gazi torunları çok şaşırmıştır. Mamafih Silifke, Reşadiye, Bursa, Adapazarı ve Konya’da kıpırdanmalar olmuşsa da, sert tedbirlerle bastırılmıştır. Şeriatın tamamen kaldırıldığı 1926 medenî kanun inkılâbına pek aldıran olmamıştır. Türklerin bin yıllık yazısının kaldırıldığı, an’anevî kültüre ağır bir darbe indirmiş olması lâzım gelen harf inkılâbına da ciddî bir muhalefete rastlanmaz. Sadece eski mebuslardan Seyyid Taha Efendi’nin “Keşke milletin boynuna haç assalardı da, bunu yapmasalardı. Millet dinini kaybedecek” diyerek felç geçirip vefat ettiği anlatılır.

Ancak dinî hayata bunlar kadar tesiri olmadığı halde, şapka inkılâbı, şaşırtıcı bir reaksiyona sebebiyet vermiştir. Konya, Rize, Erzurum, Sivas, Kayseri, Maraş, Erbaa, Giresun gibi şehirlerde çıkan isyanlar kanlı bastırılmış; Hamidiye zırhlısı Rize’yi denizden bombardıman etmiştir. İbret-i âlem için 57 sarıklı asılmış; hatta inkılâptan çok önce yazdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitabından dolayı kanunlar geriye yürütülerek eski müderrislerden İskilipli Atıf Efendi de idam edilmiştir. Rizeliler, “Atma Hamidiye atma din kardeşiyuk/Şapka da giyeceğuk, vergi de vereceğuk” diyerek boyun eğmiştir.

Osmanlı tarihinde inkılâp deyince ilk akla Sultan II. Mahmud gelir. Memurların fes, setre ve pantolon giymelerini emretmiş; ilmiye ve halkın kıyafetine karışmamıştı. Avrupa’nın alelâde bir taklidi değil, millî bünyeye uygun bir ıslahat olduğu halde, bazı kesimlerden “Gâvur Padişah” damgası yemekten kurtulamadı. İnsanlar, şekle düşkündür. Serpuşun, o zamanki İslâm kültüründe mühim bir yeri vardı. Şapka giymek, dinden çıkmakla bir tutulurdu. Avrupalılara “gâvurluklarının” şiddetini ifade etmek üzere “Şapkalı Gâvur” demek âdetti. Bunun dışında 1932 tarihli Arapça ezan yasağına karşı, Bursa’da patlak veren ciddi bir isyan, askerlerin müdahalesiyle durdurulabilmiştir.

Her inkılâp, muhaliflerini sindirmek üzere çeşitli tedbirler almıştır. Fransa’da, Rusya’da, Çin’de, Almanya’da da böyle olmuştur. Ankara da, 1793 tarihli Fransız İhtilâl Mahkemelerinden ilhamla 1920’de çeşitli şehirlerde İstiklâl Mahkemesi kurdu. Bunlara asker kaçaklarını takip etmek ve Anadolu halkından, Ankara hareketine karşı çıkanların cezalandırılması vazifesi verildi. Hâkimleri hukukçu değil de, mebuslardan seçilen, doğrudan meclis başkanına bağlı bu mahkemeler 7 sene boyunca 83 bin zanlıyı muhakeme etmiş; 4500 idam olmak üzere 50 bin kişiyi cezalandırmıştır. İnkılâplara reaksiyondan başka bir şey olmayan Kürt isyanlarını bastırma harekâtlarında imhâ edilen on binlerce köylü, bu sayıya dâhil değildir. Bursa, Yozgat gibi isyancı şehirler bile ceza almış; yatırımdan mahrum edilmiştir. İnkılâpları halkoyuna sunmaktan kaçınmanın ve demokratik bir meclis kurmamanın ne kadar isabetli olduğu da böylece ortaya çıkmıştır.



İslam Konferansı Teşkilatı İslam Tarih Sanat Kültür Merkezi, "Osmanlı Devletinin 700. Kuruluş Yıldönümü"nde ortaya koyduğu ve Osmanlı kültür ve bilim mirasını inceleyen projeyi 1985'ten bu yana ele alıyor. 2 cilt ve 1350 sayfalık Osmanlı Astronomi Literatürü tarihi 1998 yılında (Türkçe-Arapça-İngilizce) neşredildi. Eserin editörü, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu'dur. Eserin hazırlanmasında Türkiye başta olmak üzere 41 ülkenin kütüphaneleri tarandı. Bu esere göre, Osmanlı Devletinde 582 astronomi âlimi yetişti ve astronomi alanında 2434 (bazısı 10 cilt) eser neşredildi. 582 astronomi âliminin sadece ikisini biliyoruz. Maalesef bu 2434 eser tozlu raflarda çürümektedir. Mazimizle bağlarımız kopuk olduğu için okuyamıyoruz, okusak da anlamıyoruz. 1669 Karlofça Anlaşması'ndan 1918'e kadar 249 yıl içinde Batı'nın "Haçlı zihniyeti", Rusya'nın Panslavizm siyaseti, İngilizlerin Türk-İslam düşmanlığı ve diğerlerinin düşmanca siyaseti ve bazı Müslümanların gaflet ve ihanetiyle Osmanlı yıkıldı... Cemil Meriç "Mağaradakiler" ve "Bu Ülke" adlı eserlerinde Osmanlı ile Batı medeniyeti arasındaki farkı şöyle dile getirmiştir: "Bizde tarihin hiçbir döneminde ne sömüren ne de sömürülen görülmemiştir. Çünkü Osmanlı bahtiyar toplumdur. Bu toplumda insan kavga içinde değildir. Aksine barış ve uyum içindedir. Osmanlı'da ne ferdin fertle ne de ferdin toplumla kavgası görülmez... Osmanlı'da Batı'da olduğu gibi ya örs olacaksın ya da çekiç denmez. Tefekkür eder, kimseyi Doğululaştırmak istemez. Oysa Batı her çağda diğer toplumları Avrupalılaştırmak istemiştir... 18. asır Avrupa yazarlarına göre bir rüya beldesi kapitalizm, bu geniş, bu esrarlı, bu meşhul ülkeyi (Osmanlı'yı) hudutsuz iştahlarını doyurarak kolay fethedilen bir servet kaynağı olarak gördü. Devlet-i Aliye çöktükten sonra rayet-i İslamın dalgalandırdığı dünya, parsellere ayrıldı. Avrupa kıt'aları ve ülkeleri kendi çıkarlarına göre yeniden adlandırdı... Din, Avrupa için bir afyondur. Bütün ideolojiler gibi Avrupa'nın tarihi bir sınıf kavgası tarihidir. Osmanlı için şuurdur, tesanüttür, sevgidir. Osmanlı toplumu insan haysiyetine ve inanç birliğine dayanır." 


Eskiden evlat edinme çok yaygındı. Bazı aileler çocuklarını satardı. Ama geçim kaygısından dolayı değildi. Bu enteresan âdet, azalarak da olsa günümüze kadar devam etmiştir.

Eski Türkler arasında evlat edinme çok yaygındır. Antik cemiyetlerde, erkek çocuk, ataların ruhuna hizmet edecek yegâne kişi olduğu için, çocuğu olmayan hiç değilse evlat edinmelidir. Kırgızlarda kız çocuklar da evlat edinilir. Evlat edinme, bazen para karşılığı, bazen de karşılıksızdır. Evlatlık verene, süt sevinci ödenir. Çocuk, evlat edinen ailenin –varsa- diğer çocukları ile aynı statüdedir. Miras alır. Evlatlık veren, çocuğu geri almak isterse, ona yapılan masrafları ödemek mecburiyetindedir.

Lohusa şerbeti

Lohusayı al bastı!

Evvelemirde çocuğu olmayan aileler evlat edinir. Altaylarda, çocuğu ergenlik çağına gelmeden ölenlerin, çocuk kaçırması meşrudur. Fakirlik sebebiyle çocuğun başka bir aileye evlatlık verildiği de olur. Uygurlarda, borcunu ödeyemeyen kimsenin çocuğunun da bir teminat (rehin) olarak, evlatlık alındığı görülmektedir. Bu çocuk, ailenin diğer çocuklarından daha aşağıdır. Hizmetkâr kabul edilir.

Çocukları yaşamayan bazı aileler, bunu kötü ruhlardan (fena cin ve şeytanlardan) bilir. Yeni doğan çocuklarını, kötü ruhların zararından korumak maksadıyla bir aileye evlatlık verir. Böylece kötü ruhlar yanıltılmış olur. Yakın zamana kadar Anadolu’da, çocuğu yaşamayan aileler, böyle yapardı. İslâmiyet, nesebi belli bir çocuğu evlat edinmeyi yasaklamıştır. Ancak kendi çocuğu olarak ilan etmeksizin bir çocuğu alıp beslemek caiz; hatta makbul bir iştir.

Bir Mezopoamya kabartmasında Llith

Eskiler, alkarısı adında bir cinin varlığına inanır. Al, hile demektir. Alkarısı, iki çeşittir. Sarıkız diye de bilinen ilki, şarlatan ve hoppadır. Atların saçlarını örmeyi; ata binip koşturmayı sever. Bazen ahıra girenler, atın yelelerini örülmüş veya terden sırılsıklam bulurlar. Bu alkarısı, görebilene, sarı, uzun ve çözük saçlı, beyaz elbiseli, uzun boylu bir gelin gibi gözükür. Keçi veya kedi sesi çıkarır. Yolcuların yolunu şaşırttırır. Taşkent’te Alkarısı Köprüsü vardır. Alkarısını, ancak ocaktan kişiler görebilir. Bakan baktığı müddetçe kaçamaz; ama gözünü bir kaçırırsa, yok olur. Başkaca zararı yoktur. Ocak, eskiden metafizik dünyayla bağlantısı olan ailelere denir. Nesilden nesile el vermek suretiyle bu kabiliyet aktarılır. Okuyup üflemek, muska yazmak, kırık-çıkık tedavi etmek bile ocak işidir.

Ama diğeri çok tehlikelidir. Erlik Han (şeytan) avanesindendir. Tevrat’ta adı geçen Lilith’e benzer. Rivayete göre Lilith, Âdem aleyhisselâma eş olarak onunla aynı anda yaratılmış; ama bu sebeple ona tâbi olmayı reddetmiş ve Havva’ya düşman olmuş bir cindir. Bu alkarısı, pejmürde, saçları dağınık bir kocakarı şeklinde görünür. Süpürge veya oklava üzerinde uçar. Karabasan olur, kötü rüya gösterir. Çocuğu olmadığı için, hıncından hâmile veya loğusa kadına ve yeni doğmuş çocuklara musallat olur. Loğusa humması ve ümmü sübyan hastalığı yapar. Bu cine, ümmü sübyan da denir. [Nitekim hadis-i şerifte, “Çocuğun kulağına ezan ve ikamet okuyun ki, ümmü sübyan zarar vermesin” buyuruldu.] hâmile, çocuğunu düşürür; loğusa veya çocuk uyuyamaz; uykuda korkar; ateşlenir; havale geçirir ve ölür. Yani “al basar”. Sonra da kurbanlarının ciğerini yer.

Alkarısı çocuğu kaçırıyor (John Fuseli)

Alkarısını kandırmak

Alkarısı, tüfek sesinden, kırmızıdan ve demirden, hatta demirci mendilinden korkar. Gelinlik veya gelin kuşağı, loğusa yorganı, loğusa şerbeti, takılan altının kurdelesi bunun için kırmızıdır. Loğusa odasında makas veya çengelli iğne bulundurulur. Bunlar kırk gün yalnız bırakılmaz; dışarı çıkarılmaz.

Bazen gözü dönmüş alkarısı hiçbir şey dinlemez. Bunun için sanki bu ailenin çocuğu değilmişcesine, daha doğmadan elbiseleri bir başka aileye teslim edilir. Doğum bu başka evde gerçekleştirilir. Böylece alkarısı, o çocuğu doğduğu evin çocuğu zanneder ve ona zarar veremez. Veya çocuk ebeye satılır; ebe de üç-dört kapı dolaştırıp tekrar bu eve getirerek anasına satar. Bir başka yol da çocuğu kazan altına saklayıp, hamurdan bir bebek yapılır. Üç gün sonra bu hamur bebeğin başı kesilir, yani çocuk ölür. Böylece alkarısı kandırılmış olur.

Çocuğu olmayan veya yaşamayan kadın, kutlu su veya ağaçların yanında bir gece geçirir. İslâmiyetten sonra bunun yerini yatırda geceleme almıştır. Çocuğun elbisesi, daha doğmadan buraya bırakılır. Yani çocuk o yatıra satılır. Bu sebeple Satılmış, Satı, Satuk gibi isimler verilir. Veya o evliyanın adı takılır. Anadolu’da bazı yerlerde aynı ismi taşıyan çok sayıda kişi olması bundandır. Böylece o evliyanın, çocuğu alkarısından koruduğuna inanılır. Allah dostu olduğuna inanılan birini vesile yaparak dua etmek, dine aykırı görülmemiştir. İstanbul’da, çocuğu yaşamayanlar, bebek zıbınını çocukları doğana kadar Zindan Baba veya Sümbül Efendi türbesine bırakırdı.

Bayramiç'te Ünzile Ebe yatırında çocuğu olmayanların getirip bıraktığı çocuk çamaşırları

Seni ebeye sattık!

Avukat Muhtar Nasuhoğlu anlatıyor: 18 yaşına gelinceye kadar ismimi hep Âsım bildim. Bunun sebebini anneme sordum. Annemin benden evvelki altı çocuğu çeşitli sebeplerle vefat etmiş. Ablam dünyaya geldiğinde, Kasımpaşalı Satı Ana’ya iki kuruşa satmışlar. Beni Gümüşçakılı Ebe doğurtmuş. Annem de beni ebeme bir kuruşa satmış. Satılan çocukları büyüyene kadar adıyla çağırmazlar. Ablamın adı Adeviye iken Râbia, bana da Âsım demişler.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
24 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
13 Aralık 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter