Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı Devleti’ne gelen ecnebilerin; can, mal ve dinleri zimmîler gibi teminat altına alınırdı.

Osmanlı ülkesindeki iki çeşit gayrimüslim yaşardı: Bir kısmı zimmî denilen Osmanlı vatandaşları; diğeri müstemen denilen ecnebi devlet vatandaşlarıdır. Ecnebiler, ticaret, hac veya başka maksatlar için izinle (pasaportla) Osmanlı ülkesine gelirler. Huduttan girdikten itibaren can, mal ve dinleri zimmîler gibi teminat altındadır. Bunun dışında ecnebilerin tâbi olduğu statü, Osmanlı Devleti ile bu ecnebinin devleti arasındaki anlaşma ile tanzim olunurdu. Osmanlı vatandaşları da yabancı ülkeye gitseydi, onlar için de aynı imtiyazların tanınacağına şüphe yoktu. Çünkü milletlerarası imtiyazlar mütekabiliyet (karşılıklılık) üzerine kurulur. Ancak o zamanki sosyal ve siyasî telâkkiler sebebiyle bir Müslümanın cihad veya elçilik dışında “gavur yurduna” gitmesi mevzubahis bile olmamıştır.

OSMANLILARA HAS MI?

Amerika ve Ümitburnu’nun keşfedilmesi sebebiyle İpek Yolu Osmanlı topraklarından uzaklaştı. Ticaretin batıya kaydı. Böyle bir zamanda Osmanlı Devleti hem ecnebilerle sulh içinde yaşamak, hem bu devlet vatandaşlarının ülkesine serbestçe gelip gitmesine izin vererek ticareti faaliyetleri geliştirmek, hem de ele geçen transit yollarını canlı tutmak; ayrıca ecnebiler arasında ikilik meydana getirmek gibi maksatlarla birtakım imtiyazlar tanıdı.

Öncelikle söylenmelidir ki bu imtiyazlar Osmanlı Devleti’ne has değildir. İtalyan şehirleri, bilhassa Cenova 1275’ten beri Bizans ile yaptığı ticarî anlaşmalar gereği birtakım adlî ve hukukî imtiyazları hâizdi. Kapitülasyon kelimesi ilk olarak bu vesileyle kullanıldı. Bu imtiyazlara, madde hâlinde yazılı olduğundan kapitülasyon denildi. Kelime Lâtince kapitula (madde) kelimesinden gelir. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethedince, bu imtiyazları yeniledi. 1479’da Venedik’e Kırım ve Trabzon’da ticaret imtiyazı tanıdı. Daha 1365 senesinde Sultan I. Murad, Dalmaçya kıyılarındaki Dubrovnik’e imtiyazlar vermişti. 1397’de Osmanlı ülkesine gelen Bizanslılara bazı imtiyazlar tanındı. Bunun karşılığında İstanbul’da bir Türk mahallesi kurma ve buraya kâdı ve müftü tayin etme hakkı alındı.

Mısır’da da Memlûkler 1252 senesinde Fransa’ya bazı adlî ve hukukî imtiyazlar tanımıştı. Yavuz Sultan Selim, Kahire’yi fethedince, kendisini karşılayan Akdenizli tüccarların temsilcisi olan Katalan konsolosun arz ettiği imtiyaz beratını tasdik etti. Kanuni Sultan Süleyman, Almanya-İspanya İmparatoru V. Karl ile İran Şâhının Osmanlı Devleti aleyhinde birlik kurmak istediklerini tesbit edince, V. Karl’ın rakibi Fransa’yı destekledi. Fransızlara verilip 1569’da yürürlüğe giren imtiyazlarla Fransız tüccarın yüzde 5 gümrükle her iki devlete ait gemilerle serbestçe dolaşması; Osmanlı ülkesindeki dâvâlarına Fransız konsoloslarının Fransa kanununa göre bakması; borcunu ödemeden kaçarsa Fransa hükümeti aleyhine dâvâ açılması kabul olundu. Fransa’ya verilen imtiyazlar sonra diğer devletlere de teşmil edildi. Ecnebilere Osmanlı Devleti’nde yerleşmek, dolaşmak ve ticaret yapmak hakkı tanındı. Bu imtiyazlar, Avrupa’da Osmanlı idaresi lehine propagandaya zemin teşkil ederek Luther’in bölücü reform hareketine yardımcı oldu. Tek taraflı bu imtiyazlar, her padişah zamanında yenilenirdi. Sultan I. Mahmud zamanında 1740 tarihinde iki taraflı ticarî anlaşma hâline getirildi. Bunlara, imtiyâzât-ı ecnebiyye veya uhûd-i atîka denildi.





TEK TARAFLI OLARAK KALKTI

1914 tarihinde Birinci Cihan Harbi’nin başlaması üzerine Osmanlı hükûmeti bu kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdığını açıkladı. 1923’te Lozan Muahedesi ile diğer devletler bunu kabul etti. Osmanlı Devleti’nin tanıdığı kapitülasyonlar, kendi menfaatine idi. Ülkenizde ecnebiler bulundukça, onlar için bir düzenleme şarttır. Ya kabul etmeyeceksiniz, ya da sisteminizi uyumlu hale getireceksiniz. Osmanlı bunu yapmaya çalışmıştır. Yaparken belki bazı aksaklık ve zaaflar gösterilmiştir. Ama sistem iyi kötü işlemiştir. Bu gibi imtiyazların, güçlü devletlerin lehine olduğu unutulmamalıdır.



İslâmiyette emeklilik mefhumu yoktur. Herkes çalışabildiği kadar çalışır. Çalışamayacak hâle gelince, zenginler kendi servetlerini yerler. Fakirler ise sosyal güvenlik imkânlarından istifade ederler...

İslâm devletinde çalışamayacak durumda olanların geçimini, sosyal sigortalar değil, yardım sandıkları karşılar. Vakıflar ve beytülmâl gibi müesseseler vâsıtasıyla muhtaç Müslüman veya gayrimüslim vatandaşların hayatlarını idâme ettirmelerine yardımcı olmak da devletin vazifesidir. Devlet hazînesinin dördüncü kaleminden bu masraflara tahsis edilmiştir.

KAZANAN HEPSİNİ ALIR!

Osmanlı Devleti’nde devlet adamları maaş almazdı. Kâdılar mahkemeye başvuranların ödediği harçlarla geçinirdi. Kâtip, mübaşir gibi maiyetin maişetini de buradan karşılardı. Vezir, vâli gibi diğer devlet adamlarına ise devlet topraklarından muayyen bir parçanın kira geliri tahsis olunurdu. Bunların maiyetine kapı halkı denirdi. Bunları kendisi seçer ve maaşlarını da kendisi verirdi. Bunlar o yüksek memur ile gelir ve onunla giderdi. Ekserisi o zâtın kölelerinden olurdu. Böylece hem sadakat, hem de uyumlu çalışma sağlanırdı. Merkez memurları için tatbik olunan liyâkat sisteminin zıddı olan ve kayırma sistemi de denilen bu usul, İngiltere’de 1833’e kadar tamamen, bundan sonra kısmen tatbik olunmuştur. Ganimet (Kazanan hepsini alır!) sistemi adıyla bugün Birleşik Amerika’da da büyük ölçüde câridir. Adamları başkanla gelir, onunla gider.

Yüksek veya düşük rütbeli kâdılar muayyen müddetler için vazife yaparlar; müddet bitince azlolunmuş sayılırlardı. Bu mazuliyet devresinde maaşları olmadığı için, vazife yaparken biriktirdiklerini yerler veya medreselerde ders verirlerdi. Eğer vazifeden alınan yüksek memurlar başka bir vazifeye tayin edilmemişlerse, biraz sıkıntılı bir mazuliyet devresi geçirirlerdi. İşte bu devrede yüksek devlet ricâline de bir yerin vergi gelirleri tahsis olunurdu. Bu gelirleri toplamak üzere oraya vekillerini gönderirlerdi.
Vezirler, vâliler de vazifeden alınıp daha düşük bir mevkideki bir vazifeye tayin edilebilirdi. Vazifeden alınıp sıradan bir vâliliğe tayin edilen sadrâzamlar; azledilip sıradan bir kâdılığa tayin edilen şeyhülislâmlar vardır. “Ben daha aşağı rütbeli memuriyete gitmem” diyen bir Osmanlı devlet adamı çıkmamıştır.

Devlet ricâli, ulemâ ve tımarlı sipahiler bakımından tekâüde (emekliye) sevk edilme ve bir tekâüd maaşı bağlamak usul idi. Yüksek rütbeli ulemâ, tekâüd maaşı mahiyetinde bazı uzak kazâlara tayin olunurdu. Bunlar rütbe ve yaşları itibariyle buraya gitmez; yerlerine vekil gönderirlerdi. Buna arpalık nâibi denirdi. Arpalık sözü, “Sizin gibi bir zâta maaş vermek bizim haddimiz değil; atınız için arpalık olsun” şeklinde bir inceliği gösterir. Nâib orada dâvâlara bakar; mahkeme harçlarını toplar; bunlardan kendisi için tahsis olunan mikdarı aldıktan sonra kalanını nâibi olduğu zâta gönderirdi.

Kapıkulu askerleri, ihtiyarladıkları zaman oturak adıyla bir tekâüd maaşı alırlar; öldükleri zaman vârisleri yoksa malları ocağın orta sandığına kalırdı. Bu sandık, askerlerin aidatları ile kurulmuş yardım sandığı idi. Tekâüd, zaten ka’de (oturuş) kelimesinden gelir. Taşradaki tımarlı sipahiler de sefere gidemeyecek hâle gelirse, yerine işe yarar oğulları veya kardeşleri tayin edilir; kendileri bir tımar meblağı ile tekâüde ayrılırdı.

Saraylarda çalışan haremağaları, maaşlarından ayırıp aidat ödeyerek kendi aralarında yardım sandığı teşkil etmişlerdi. Saltanat kaldırılıp saraylar dağıtılınca, bu sayede birbirlerine yardım etme imkânı buldular.

İhtiyarlık, hastalık veya sakatlık nedeniyle çalışamaz duruma gelmiş olan esnafa efrad-ı gayriâmile denir ve kendilerine esnaf loncasının teâvün (yardımlaşma) sandığından yardım edilirdi. Bu sandığına esnaf aidat öder; bunlar emin bir kimsenin elinde toplanıp nemâlandırılırdı. Umumiyetle esnafın oğlu esnaf, yeniçerinin oğlu yeniçeri, müderrisin oğlu müderris olur; babalarının işini devam ettirip kendisine bakardı. Cemiyet nizamı böyle kurulmuştu.

EMEKLİ SANDIĞI’NA DOĞRU

Tanzimat‘tan (1839) sonra devlet ricâli ve kâdıların kapı halkı devlet memuru sayıldı. Memurlara derecesine göre maaş bağlandı. Kusurları olmadıkça azledilmeme esası getirildi. Gayrimüslimlere de memur olma imkânı tanındı. Artan ihtiyaçlar sebebiyle memur kadrosu genişletildi.

Osmanlılarda devlete ait toprak kiralarını tımarlı sipahiler toplar, karşılığında asker beslerdi. Sultan Abdülmecid zamanında (1847) tımar kaldırıldı. Mevcut tımarlı sipahiler, yarım tımar geliriyle tekâüde sevk edildi. Bunlardan bir kısmı da atlı jandarma yapıldı. Zaten Tanzimat’tan sonra bütün memurlara tekâüd imkânı getirilmişti. Bu devirde ilmiye, askeriye ve mülkiye mensupları için ayrı ayrı tekâüd kanunları çıkarıldı. Bunlardan ilki 1866 yılında kurulmuş olan Askerî Tekâüd Sandığı idi. Bunu sivil memurlar için 1881 yılında kurulan Emekli Sandığı takip etti. Ardından muhtelif sanayi kollarında çalışan işçiler için ayrı tekâüd sandıkları kuruldu.

ZENGİNLER FAKİRDEN MESULDÜ

İslâmiyette tekâüd (emeklilik) mefhumu yoktur. Herkes çalışabildiği kadar çalışır. Zenginler, çalışmadıkları zaman kendi servetlerini yerler. Fakirler, sosyal güvenlik imkânlarından istifade ederler. Zaten fakirlere zekât, fıtra, adak, nafaka gibi temliklerde bulunmak zenginlere dinî ve hukukî bir vecibe olarak yüklenmiştir. İslâm cemiyetinde herkes birbirinden mesuldür. Zenginler de fakirlerden mesuldür. Klasik din kaynakları, “Bir şehirde açlıktan birisi ölse, bunu bilip de yardım etmeyen zenginler kâtil sayılır” der.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sultan İbrahim Osmanlı padişahlarının en talihsizlerindendir. Evet, ağabeyi Sultan IV. Murad kadar güçlü değildi. Ama heybetli idi. Heybetinden huzuruna çıkan Rus elçisinin ödünün patladığını tarihler yazar. Zamanında Azak Kalesi Ruslardan geri alındı. Almanya içlerine akınlar yapıldı. Girit’in Venediklilerden fethine başlandı. Uzun ve zorlu bu kuşatmadan evvel padişah her gün tersânedeki hazırlıklara nezaret ederdi. Osmanlı hanedanı kendisinden devam ettiği için Sultan İbrahim “Elhamdülillah bir ocağın başı oldum” derdi. Şiddetli migrene müptelâ olup, memleketin en buhranlı zamanlarında, felâketleri üst üste görüp, elinden bir şey gelmemenin ızdırabıyla zaman zaman asabi buhranlar geçiren, üstelik hislerini saklamayı bilmeyen ve haksızlığa da tahammül edemeyen padişahın iyi niyeti istismara uğradı.

MAHPUS BİR PADİŞAH!

Girit fethi uzayıp; Venedik donanması Ege’de dolaşırken; şiddetli bir kış İstanbul’u kasıp kavuruyordu. Haliç ve Boğaz donduğu için şehre iâşe getiren gemiler yanaşamamış; pahalılık artmıştı. Memnuniyetsiz bir kitle, olup biteni padişahın uğursuzluğuna yükledi. Yeniçeri ağaları sadrâzamla takışıp, sonra da padişahı tahttan indirmeye karar verdiler. Fatih Câmii’nde toplanıp âdetleri üzere sadrâzamı istediler. Sadrâzam kaçıp saklandıysa da âsiler kendisini bulup öldürdüler. Cesedini paramparça yapıp etlerini Sultanahmed meydanındaki bir ağaca astılar. Bu sebeple Ahmed Paşa, tarihe Hezarpâre (binparça) diye geçti. Bu feci hâdiseye de Vak’a-yı Vakvakiye denir. Vakvak, Şark mitolojisinde meyvesinin insan olduğu bir ağaçtır. Âsiler daha sonra saraya yürüyüp padişahı ayak divanına çağırdılar. Padişah kabul etmeyince, âsilerin yanındaki bazı ulemâ padişahın yanına çıkıp azledildiğini bildirdi. Heyetin başındaki Karaçelebizâde Abdülaziz padişaha ağza alınmayacak hakaretlerde bulundu. Padişah da kendisini hıyanet ve huruc alessultan (padişaha isyan) ile suçladı. Bu arada âsiler sarayı basıp padişahı iki câriyesiyle beraber bir odaya hapsetti. Tarihte emsaline rastlanmayacak biçimde penceresi örülüp, kilidine kurşun akıtılarak, sahan girecek bir delik bırakıldı. Böylece padişah diri diri mezara gömüldü.

Ertesi günü, isyana katılmayan sipahiler vaziyeti işitip padişahı tekrar tahta çıkarmak üzere harekete geçince, âsiler padişahın intikamından çekinerek dehşete kapıldı. Şeyhülislâm Abdürrahim Efendi’den düzmece bir fetvâ alındı. Sadrâzam, şeyhülislâm ve yeniçeri ağası [Bugüne uyarlarsak bürokrasi, yargı-üniversite ve ordu temsilcileri] padişahın hücresine geldi. Tarihçi Nâimâ’nın tasvirine göre padişah bu esnada üzerinde gül kurusu bir entâri olduğu halde Kur’an-ı kerim okuyordu. Kararı işitince, “Beni bundaki hangi hükme göre öldürüyorsunuz?” dedi. “Yüzünde neûzü billah nur kalmamış” Cellat Kara Ali bile vaziyete dayanamayıp kaçmaya çalıştı ise de yeniçeri ağası mâni oldu. 33 yaşındaki padişah, feryadlarına aldırılmaksızın gözü yaşlı saraylıların önünde boğduruldu. Sene 1648 idi. Tahta yedi yaşındaki oğlu Şehzâde Mehmed çıkarıldı. Osmanlı hanedanının sonraki nesli hep Sultan İbrahim’in soyundandır. Padişahın kanını dava eden sipahiler kanlı biçimde sindirildi. Sultan IV. Mehmed, babasını öldüren 70 kişinin isimlerini bir deftere yazıp saklamış; zamanı gelince hepsinin icabına bakmıştır.

“BEN DE PADİŞAHIM!”

Sultan İbrahim, cömert ve merhametli idi. Fakirlere çok ihsanları vardır. Hazine gelirlerinin muntazam toplanıp, yerli yerince sarfına, maaşların gecikmeden ödenmesine dikkat ederdi. Tebdil-i kıyafetle şehirde dolaşır, halkın ihtiyaçlarını yerinde gözlerdi. Sadrâzama şu fermanı meşhurdur: “Sen ki lalamsın; şehirde gezerken fırın önünde ekmek almak için bekleyenler gördüm. Teb’a-yı şâhânemden hiçbirinin ekmek almak için bir an beklemesine rızam yoktur. Bir hoşça mukayyed olasın. Ve illâ başın keserim!” Bir defasında padişah Edirne’de iken halktan biri ileri çıkıp padişahı selâmladıktan sonra, “Padişahım! Benim şikâyetim vardır” deyince, Sultan; “Söyle de tedbir edelim. Haklıysan haksızı cezalandıralım” dedi. O adam; “Padişahım! Kerim Ağa denen eşkıya bana zulmetti. Malımı, mülkümü alıp çoluk çocuğumla sokaklara attı. Memleketin varlıklı ailelerinden iken, bir lokmaya muhtaç oldum” dedi. Padişah şahitleri dinledikten sonra, Kerim Ağa’yı getirtti. “Ağa! Hakkında şikâyet var. Mazlumları soyar, mallarını alarak sokaklara atarmışsın. Doğru mudur?” diye sordu. Ağa özür dileyeceği yerde, ileri geri konuşmaya başladı. “Ben yeniçeriyim” diye diklendi. Bunun üzerine padişah hiddetle yerinden kalkıp adamın yakasından tutarak yere çarptı. “Bre densiz! Sen yeniçeri isen, ben de padişahım!” dedi. Ağa cezalandırılıp haklıya hakkı teslim edildi...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Sultan I. Ahmed’in sevgili hasekisi Mahpeyker Kösem Sultan’dan doğan en küçük oğludur. Bir ağabeyi Sultan II. Genç Osman askerler tarafından tahttan indirilip boğdurulmuş; amcası Sultan I. Mustafa iki defa tahttan indirilmişti. Anadolu’daki Celâlî İsyanlarının, İstanbul’daki yeniçeri ihtilâllerinin dehşetinin unutulmadığı bir zamanda, sertliği herkesçe bilinen bir başka ağabeyi Sultan IV. Murad’ın yerine 25 yaşında tahta çıkmıştır. Sene 1640 idi. Ağabeyinin vefatı ve padişahlığı kendisine tebliğ edildiğinde inanmak istememiş, ağabeyinin kendisini tecrübe ettiğini zannetmiş, “Allah padişahımızın ömrünü uzun etsin. Bize sultanlık lâzım değildir!” diye mukabelede bulunmuştu. Ağabeyinin naaşı kendisine gösterildikten sonra tahta çıkmayı kabul etmişti. Hırka-i Seâdet dairesinden getirilen Hazret-i Ömer’in sarığını başına giydikten sonra tahta oturup ellerini açarak: “Yâ Rabbî! Benim gibi zayıf bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoşhâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle!” diye duâ etmişti. Bu hâdise, padişahın hiç de deli olmadığının açık bir delilidir.

Girit’in fethinde bir Osmanlı askerini gösteren gravür.

YALANDAN KİM ÖLMÜŞ!

Kaynaklar içinde bir tek Ravzatü’l-Ebrâr adlı tarih kitabında Sultan İbrahim kötülenir. Müellifi Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi’nin padişahı tahttan indirenlerin elebaşı olduğu düşünülürse, bunun sebebini anlamak kolaylaşır. Bazı mektuplarından öğrendiğimize göre Sultan İbrahim şiddetli baş ağrısından muzdaripti. Bu sebeple asabi nöbetler geçirirdi. Muhtemelen beyninde bir ur vardı. Ayrıca şiddetli bir çarpıntısı bulunuyordu. Bugün bile Anadolu’da başı devamlı ağrıyana deli derler. Sultan IV. Murad Revan seferinden dönerken Revan Kalesi muhafızı Emirgûneoğlu’nu rehine olarak İstanbul’a getirmiş; Emirgân’da da bir köşk tahsis etmişti. Ara sıra uğrar, bilgilerinden istifade ederdi. Nitekim bu semtin ismi ondan gelir. Sultan IV. Murad’ın vefatını müteakip, kontrolden çıkıp, İran lehine casusluk faaliyetine başlayınca, Sultan İbrahim bunu idam ettirdi. Başının gömülü bulunduğu yeri bazıları Kesikbaş Türbesi diye ziyaretgâh yapmış; padişah hakkında delilik iddiasını yaymışlardır. Tıpkı Sultan Hamid’e Kızıl Sultan dendiği gibi.

Sultan İbrahim hakkında, samur kürkler içinde, sarayında güzel kızlarla gününü gün eden asabi ve sefih bir padişah tablosu çizilmiş; herkes de buna inanmıştır. Kaloriferin, hatta sobanın bile bulunmadığı bir zamanda, İstanbul gibi rutubetli bir şehirde, yüksek tavanlı geniş ve evlerde, insanlar ocaklarda odun yakarak ısınırdı. Bu sebeple hemen herkes kürk giyer, ancak kürk bugünkünden farklı olarak kaftanın içine dikilirdi. Sultan İbrahim zamanında çok şiddetli soğuklar olmuş, Haliç, hatta Boğaz donmuştu. Bu sebeple samur kürke rağbet artmış; sonra gelenler bundan haberi olmadığı için Samur Devri dediği bu zamanı bir sefahet devri zannetmiştir. Bunda İttihatçı tarihçi Ahmed Refik Altınay’ın da rolü vardır. Kadınlar Saltanatı, Ağalar Saltanatı, Samur Devri, Lale Devri gibi abartılı tabirler ona aittir.

GİRİT’İN FETHİ GECİKTİ, PADİŞAH TAHTINDAN OLDU

Zamanındaki en mühim hâdise Girit’in Venediklilerden fethidir. 1644 senesinde İskenderiye’ye giden 10 gemilik hususî bir yolcu filosuna Malta’daki St. Jean Şövalyeleri saldırdı. Gemide devlet ricâlinden mühim kimseler de vardı. Gemidekilerin bir kısmı şehid, bir kısmı da esir düştü. Esirler ve gemideki mallar Girit’e götürülüp satıldı. Venedik de bundan vergi aldı. Bu ise anlaşmaya aykırı idi. Bunun üzerine padişahın dâmâdı ve kaptan-ı derya Yusuf Paşa serdarlığında Girit’e sefer yapıldı. Hanya, ardından Resmo fethedildi. Kandiye kuşatıldı ise de bu sırada Sultan İbrahim tahttan indirildiği için fetih gecikti...

NE DESEM KABUL EDİYORSUN

Halbuki tam aksine padişah saraylı hanımları, hatta annesi Mahpeyker Vâlide Sultan’ı bile devlet işine karıştırmamıştır. Sultan İbrahim, Osmanlı hanedanının son ferdi idi. Çocuk sahibi olmak için gösterdiği çabalar sefahet olarak değerlendirilmiştir. Baş ağrısını tedavi için doktorlar âciz kalmış, İstanbul’da nefesi kuvvetli diye bilinen kazasker Safranbolulu Hüseyin Efendi’nin padişaha okuyup biraz muvaffakiyet elde etmişti. Bu sayede çok iltifat görüp nüfuz kazanan Hüseyin Efendi, Cinci Hoca adıyla tanınmış ve padişahın hasımlarının artmasına sebep olmuştu. Nihayet padişahın bir oğlu olmuş ve hanedan Mehmed adı verilen bu şehzâde ile devam etmiştir. Haksızlığa tahammülsüz tabiatı, sevenlerini azaltmış ve uzaklaştırmıştı. Halbuki fermanlarında vezirine hitaben “Eğer bir yanlış yazdım ise bildiresin” diyecek kadar mütevazı idi. Veziriazam Semin Mehmed Paşa’ya “Önceki lalam (vezirim) Mustafa Paşa bazen bana itiraz edip, bu iş makul değildir, derdi. Senden hiç böyle bir söz çıkmadı. Ne desem sualsiz kabul ediyorsun. Bunun aslı nedir?” diye sormuştu. Böylece etrafında işe yarar adam kalmamış, dalkavuk ve ikiyüzlü kimseler padişahın sonunu hazırlamıştı.

Nasıl mı? Gelecek yazıda ele alalım...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

31 Mart 1909 isyanı tarihimizin dönüm noktalarındandır. İttihatçı diktatörlüğüne karşı gerçekleşen isyan, İttihatçılar ile sömürgecilere yaramıştır. İsyanı bastırmak üzere İstanbul’a gelen Hareket Ordusu Yıldız Sarayı’nı sarıp ablukaya alarak açlığa mahkûm ederken; bir yandan da Mecliste padişahın tahttan indirilmesi müzâkere ediliyordu. Padişah muhakeme edilmek istediyse de, İttihatçılar “Ya beraat ederse, hâlimiz nice olur?” diyerek çekindiler. Zaten anayasaya göre padişah gayrı mesul idi. Hal’ için fetvâ gerekiyordu. Fetvâ Emini Nuri Efendi fetvâyı yazmak istemedi, zorlanınca da istifa etti. Mebus Elmalılı Hamdi Efendi‘nin hazırladığı metin, Meclise zorla getirilen Şeyhülislâm Ziyaeddin Efendi’ye aksi takdirde padişahı öldürme tehdidiyle imzâlatıldı. Fetvâda, isyana sebep olmak, masum insanları öldürtmek, din kitaplarını yaktırmak, devlet malını israf etmek gibi gülünç sebepler yer alıyordu.

Sultan II. Abdülhamid Cuma selâmlığında -1908

HALİFEYE SAHİP ÇIKAN RUM

Meclis Reisi Gazi Ahmed Muhtar Paşa padişahın tahttan indirilmesi hususunda kanun teklifi verdi. Tarihte görülmemiş bir garabet örneği olarak fetvâ Mecliste oylandı. Mebusların müsbet oy vermekte çekinmesi üzerine kürsüye gelen Talat Bey komitacı kimliği ile mebusları tehdit ederek muhaliflerin ayağa kalkmasını istedi. Kimse ayağa kalkmadı. Sadece İstanbul mebusu Rum Yorgiyadis Efendi kalkıp, “Yazıktır! Günahtır!” diye bağırınca, “Alçak, hâin, mürteci!” haykırışlarıyla yaka paça Meclisten atıldı. Müslümanların halifesine Meclisteki onca sarıklının değil de, bir Rum’un sahip çıkması enteresandır.

27 Nisanda Meclis kararının padişaha tebliği, bir Ermeni, bir Yahudi, bir Gürcü ve bir Arnavut’tan müteşekkil heyete verildi. Heyetin reisi Emanuel Karaso, Talat Bey’in bankeri ve sırdaşı olup, Filistin’de bir Yahudi devletine karşı çıktığı için padişaha diş bileyenlerden idi. Sonradan padişahın “Müslümanların halifesine tahttan indirildiğini tebliğ edecek başka kimse bulamamışlar mı?” diyerek garipsediği heyet huzura çıkınca yekten, “Millet seni azletti. Canın emniyettedir” dedi. Olup biteni metânetle karşılayan Sultan Hamid “Kader böyle imiş. Allah biliyor ki benim bu isyanda hiç dahlim yoktur. Ömrüm boyunca devletin, milletin iyiliğine çalıştım. Şimdiden sonra Çırağan’da oturmama müsaade olunursa, milletime dua etmeye devam ederim” diye cevap verdi. Ancak hâlâ padişahtan çekinen hükûmet, kendisini Selânik’e sürgün etti.

Böylece İttihatçılar, kendilerine karşı tertiplenen bu isyan sayesinde büyük bir problemi çözerek padişahtan kurtuldular. Yıldız Sarayı tarihte görülmemiş bir yağmaya sahne oldu. Hareket Ordusu zâbit ve erleri saraydaki para, mücevherat ve mefruşatı paylaştı. Bunların listeleri sonradan neşredilmiştir. Sultan Hamid’in bütün mal varlığına el konuldu. Saraydaki kadınlar ve hizmetkârlar sokağa atıldı. Bunlardan bazılarını kabileleri gelip aldı. Bazıları Dârülaceze’ye girebilme saadetini buldu. Bazıları bekçi, polis, hamal, kayıkçılar tarafından götürüldü. Bazıları soğuk ve açlık şiddetiyle hayatını kaybetti. Bazıları karşılaştıkları felâkete dayanamayıp hayatına son verdi. Bazıları kötü niyetli kimselerce himaye vaadiyle Beyoğlu batakhânelerine sürüklendi. Birkaç sene evvel Harem-Suare adlı filmde bütün açıklığıyla tasvir edilen bu sahneler, tarihimizin en acı sayfalarından biridir. Sultan Aziz’in ailesine de benzer muameleler revâ görülmüştü. Nitekim ihtiyarlardan “Bu millet Sultan Aziz’e yaptıklarının cezâsını çekiyor. Sultan Hamid’e daha sıra gelmedi” sözünü çok işittik. Tahta çıkarılan Sultan Reşad, İttihatçıların elinde bir kukla olmaktan öte geçemedi ve üst üste gelen felâketleri buğulu gözleriyle seyretmekle iktifâ etti.

Heyeti, Sultan II. Abdülhamid'e tahttan indirildiğini tebliğ ederken gösteren tablo...

İNGİLİZ PARMAĞI MI?

31 Mart Vak’ası’nın ardında kimin olduğu bugün bile tam olarak ortaya çıkmamıştır. Çünkü İttihatçılar (Ermeni tehciri de dâhil olmak üzere) iktidarları sırasındaki hâdiselerle alâkalı bütün vesikaları kaçmadan önce imhâ etmişlerdir. İsyanın ardından kurulan mahkemeler alelacele karar verip infaz etmiştir. İsyanı İttihatçıların ve Almanya’nın tertiplediği zannedilmektedir. Ancak şurası bir gerçek ki İngiltere de isyanın ardındaki başlıca aktörlerdendir. Nitekim İttihatçılar arasında Germanofil ve Anglofil olmak üzere Alman ve İngiliz taraftarı iki muhalif cereyan vardı. Partinin Germanofillerin eline geçmesi üzerine İngiltere iktidarı kendi muhipleri eline verebilmek için bu isyanı tertiplemiştir. Nitekim Prens Sabahaddin, Derviş Vahdetî, Mizancı Murad Anglofil temsilcileri idi. İsyan muvaffak olsaydı, İngiltere kendi politikasına taraftar adem-i merkeziyetçi bir meşrutî idare kurmayı düşünüyordu. Böyle olsaydı, Osmanlı Devleti Birinci Cihan Harbi’nde İngiltere tarafında yer alır veya hiç girmezdi. Bu da tarihin seyrini değiştirirdi. Ülkedeki İttihatçı muhalifleri de isyanı destekledi. Ancak isyan en çok İttihatçılara yaradı. Bu vesileyle ipleri iyice ellerine aldılar. Muhaliflerini de tehdit, sürgün, hatta ölüm ile kolayca sindirdiler.

Sultan Hamid’in tahttan indirilmesi ile dünya Müslümanları güçlü bir hâmiden mahrum kaldılar. Bu da İslâm dünyasında geniş bir sömürge imparatorluğu kuran İngiltere, Fransa ve Rusya’ya rahat bir nefes aldırdı. Sultan Hamid’in bir yandan dünyanın süper güçleri, öte yandan Balkan devletleri, beri taraftan da imparatorluk içindeki halklar arasında kurduğu dengeler altüst oldu. Bu kargaşa bugün bile çözülememiştir. 31 Mart Vak’ası’nın hemen ardından Kanun-ı Esasî’de mühim değişiklikler yapılarak Osmanlı Devleti’nin rejimi tam manasıyla demokratik monarşi hâline getirildi. Padişahın bütün salâhiyetleri elinden alındı. Kısa bir zaman sonra İttihatçılar demokrasiyi askıya alıp kendi diktatörlüklerini kurdular. Böylece Saray’ın istibdadına dayanamayanlar, çok daha ağırına maruz kaldılar. Memleket, peş peşe savaşlar ve toprak kayıpları ile büyük bir felâkete uğradı. Sultan Hamid’in ülkede yürüttüğü bayındırlık, maarif ve sağlık hizmetleri akamete uğradı. Amansız bir partizanlık yanında, komitacılık, yani her şeyi en iyi bilmek ve fikirlerini gerekirse öldüresiye kabullendirmek iddiası hayatımıza girdi.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

1889 senesinde kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti, süratle yayılarak 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyeti ilan ettirmeye, parlamentoyu toplamaya muvaffak olmuştu. Sansürün kaldırılması üzerine gazete ve mecmualar Sultan Hamid aleyhine bir karalama kampanyasına girişti. Bu sayede hemen herkes padişaha yüz çevirdi.

FİKİR HÜRRİYETİNE KURŞUN!

Zamanla İttihatçıların da içyüzü ortaya çıktı. Baskıcı politikalarına her yerden muhalefet sesleri yükselmeye başladı. Telaşlanan İttihatçılar, ipleri ele almaya karar verdiler. 6-7 Nisan gecesi önde gelen muhaliflerden Serbesti gazetesinin yazarı Hasan Fehmi Bey Galata Köprüsü üzerinde İttihatçı fedailerce öldürüldü. On binlerin katıldığı cenaze, İttihatçılara karşı gövde gösterisi hâline geldi. Sonraları Ankara hükûmetine karşı çıkmasıyla tanınacak Ali Kemal Bey, mülkiyedeki dersinde “Bu kurşunlar fikir hürriyetine sıkılmıştır” diyerek talebeyi coşturdu; binlercesi kâtillerin bulunması isteğiyle Bâbıâli’ye yürüdü. Halktan katılmalarla binleri bulan kalabalık, Bâbıâli ve Meclis-i Mebusan’da yüz bulamadı; üstelik üzerlerine ateş açıldı.

İttihatçılar, darbeci mensuplarına yer açabilmek için orduda devr-i sâbık (eski devir) taraftarı gördükleri zâbitleri (subayları) tasfiye etmişti. Orduda Harbiye’den yetişen mektepli zâbitler yanında, erlikten başlayıp liyâkatiyle paşalığa kadar yükselen ve ordunun üçte ikisini teşkil eden alaylı zâbitler de vardı. Bunların da tasfiyesi reaksiyon doğurdu. O zamana kadar askerlikten muaf olan medreselilerin askere alınmak istenmesi, ayrıca mektepli zâbitlerin askerlerin ibâdetine engel olması, din aleyhtarı söz ve tavırları, üstelik askere siperlikli şapka giydirme teşebbüsü bardağı taşıran son damla oldu.

ALAYLI MISIN, MEKTEPLİ Mİ?

İttihatçıların, havası bulanık İstanbul’a asayişi korumak üzere Selânik’ten getirdikleri avcı taburları ayaklandı. İsyancılar önlerine çıkan Adliye Nâzırı Nâzım Paşa ile İttihatçı yazar Hüseyin Cahit zannettikleri Lazkiye Mebusu Aslan Bey‘i vurdu. Hükûmet ve mebuslar korkuyla dört bir yana sindi. Kimse askerin neden ayaklandığını bilmiyordu. Çokları, İttihatçıların diktatörlüğüne karşı fırsat bildiği isyana katıldı. Birinci Ordu kışlaları ve harb gemileri ele geçirildi. Yıldız Sarayı’nın bombalanacağı şâyiası üzerine torpido kumandanı Ali Kabulî Bey linç edildi. 31 Mart Vak’ası resmî ifadelere göre mürtecilerin (gericilerin) “Şeriat isteriz” diyerek ayaklandığı, hürriyete, demokrasiye, ilericiliğe karşı bir irticâ hareket olarak lanse edilir ve Sultan Hamid aleyhtarı propagandanın mühim bir vasıtası olarak kullanılır. Hatta baskı ve zulme karşı çıkanlar bugün bile irticâ (gericilik) ile suçlanır.

Bir saatte bastırılabilecek isyanın 11 gün sürmesi dikkat çekicidir. Mahmud Şevket Paşa’nın ekserisi Bulgar asıllı gönüllülerden topladığı ordu Selânik’ten hareket etti. 15 bin kişilik bu orduya, o zamanlar kolağası (önyüzbaşı) Mustafa Kemal Bey Hareket Ordusu adını verdi. Ordu Yeşilköy’de bazı mebuslarla görüşüp padişahı tahttan indirmeyi kararlaştırdı. Yıldız Sarayı sarılıp muhafızların silahları toplandı. Birkaç çatışma neticesi vaziyete hâkim oldu. İsyancılar teslim oldu. Kaçmak isteyenler vuruldu. Kurulan divan-ı harb neticesi 500 kişi mahkûm oldu. 70’i asıldı. İsyancılardan 300, hareketçilerden 150 kişi öldürüldü. İsyancılardan ölenler bir Ermeni mezarlığında açılan çukura dolduruldu. İttihatçılardan ölenler için Şişli’de Âbide-i Hürriyet adıyla bir anıt-kabir yaptırıldı. Sonradan yurt dışından Enver, Talat gibi İttihatçı naaşları da getirilip buraya defnedildi. Asılanlar arasında en muhalif Volkan gazetesi sahibi ve İttihatçıların İngiliz taraftarı koluna mensup Kıbrıslı Derviş Vahdetî de vardı. Volkan yazarı Said Nursî, Serbesti yazarı Mevlanzâde Rıfat, hatta İttihatçıların muhalif kanadından Prens Sabahaddin ve Mizancı Murad da sürgün edildi.

31 Mart Vak’ası’nın mesuliyeti İttihatçılar tarafından padişaha yüklenmişti. Halbuki padişahın bu işte en ufak bir dahli yoktu. Bunu zaman içinde İttihatçılar bile itiraf etmiştir. İstese isyanı yönlendirip destekleyerek muvaffak olmasını temin edebilirdi. Ancak padişah hâdiseyi uzaktan izleyip, her zamanki gibi “Bekle gör!” siyaseti takip etmiştir. Nitekim İttihatçıların muhaliflerinden Şefik Paşa “Padişah, derhal isyanı bastırıp, bu vesileyle İttihatçıları idareden uzaklaştırabilirdi. Hatası budur” diyor. Muhtemelen “isyan muvaffak olursa İttihatçılardan kurtuluruz; olmazsa beni kimse mesul tutamaz” diye düşünmüştür.

ASKERLERE GÜVENMİYORDU

Hareket Ordusu’na kardeş kanı dökmek istemediği için müdahale etmediği söylenir. Ancak bunlara karşı çıkması beklenenlerin İttihatçı olduğu nazara alınırsa, padişahın İstanbul’daki askerlere güvenmediği daha doğru olsa gerek. Şurası da bir hakikattir ki tahta çıktığından bu yana en ufak teferruatla bile uğraşmak zorunda kalan veya kendisini öyle hisseden padişah yaşlanmış, yorulmuş ve usanmıştı. Yapayalnızdı. Vezirler, askerler, ulemâ, hatta kendi ailesi bile padişahtan yüz çevirmişti. Memleket menfaatini düşündüğü için etrafındakilerin haksız emel ve beklentilerine cevap vermekten kaçınan idareciler hep bu akibete maruz kalır.

İsyan neticesinde neler mi oldu? Ardında kimin parmağı var? Onu da gelecek yazımızda ele alalım. Nasılsa aktüalitesi devam ediyor...



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Din hissi ve vatan millet sevgisi, orduları harb meydanında motive eden, onları zaferden zafere koşturan en mühim âmil olmuştur. Moral bakımından güçlü ordular, zor şartlar altında kendilerinden üstün güçleri mağlup edebilmiştir. Osmanlı Devleti’nin misyonunu gazâ ruhu teşkil ederdi. Gazâ, Allah’ın ismini her yere yaymak demektir. Taarruz esnasında “Allah! Allah!” diye bağırmak da bunu sembolize eder. Buna katılana da gâzî denir. Gazâda ölen de Cenneti müşâhede ettiği için şehid unvanıyla anılır. Başka hiç kimseye gâzî ve şehid denilmez. İşte bu ruhun, Osmanlıları üç kıtada muzaffer ettiğini ecnebi tarihçi Wittek söylüyor. Bu sebeple Osmanlı ordusunda dinî prensiplere riayet mühim yer tutardı. Asker ve zâbitlerin (subayların) ibâdetlerini yerine getirmesi ve günah işlememesine ehemmiyet verilirdi. Mütedeyyin asker ve zâbitler terfi ve mükâfata nâil olur; lâkayt davrananlar orduda barınamazdı. Orduya Peygamber Ocağı denmesinin hikmeti de bu idi.

KIŞLADA CEMAATLE NAMAZ

Osmanlı ordusunun profesyonel kısmını teşkil eden yeniçerilerin Aksaray’daki kışlasında “Orta Câmii” vardı. Askerler namazlarını burada yeniçeri ağasıyla beraber ve cemaatle kılardı. Yeniçeri Ocağı’nda imamlık vazifesini “İmam-ı Hazret-i Ağa” ve yardımcıları yürütür; bir müderris de burada ders verirdi. Her yeniçeri ortasında (bölüğünde) efrâda dinî bilgiler vermek, namaz kıldırmak ve cenaze hizmetlerini yerine getirmek üzere bir imam vardı. Yeniçeri ocağının kuruluşunda rivâyete göre Hacı Bektaş Velî (veya ona mensup bir zât) bu orduya dua ederek yeniçeri adını vermiştir. Çeri, asker demektir. Bu hâdise, yeniçeri ocağında aynı zamanda tasavvuf kültürünün hâkimiyetini de doğurmuştur. Bir de ordu şeyhleri vardı. Bunlar harb zamanında askeri şevke getirmekle vazifeli idi.

Sultan III. Selim’in kurduğu Nizâm-ı Cedid adlı yeni ordunun her bölüğüne bir imam tayin edilip, namazların cemaatle kılınması ve efrada Birgivî Vasiyetnâmesi diye meşhur ilmihal kitabının okunması emredildi. Sultan II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye (Hazret-i Muhammed’in muzaffer askerleri) adlı orduyu kurdu. Her bölükte bir imam bulunup bir mektep açılmasını, burada efrada her gün Kur’an-ı kerim ve ilmihal dersleri verilmesini kararlaştırdı. Ayrıca büyük Hanefî âlimi İmam Muhammed’in Siyer-i Kebîr adlı harb hukuku kitabını Türkçeye tercüme ettirip askerlere okunmasını emretti.

ASKERÎ OKULDA DİN DERSİ

Sultan II. Mahmud’dan itibaren Osmanlı ordusu yeni baştan tanzim olundu. Alaylarda imam ve müftü bulundurmak âdeti devam etti. Alayların birinci taburunda yüzbaşı ile kolağası (önyüzbaşı) arasında alay imamı bulunurdu. Kendilerine mahsus üniformaları vardı. Cemaatle namaz kıldırır, askere vaaz ve nasihat verir, cenâze işlerini görürdü. Terfi ettiğinde alay müftüsü olurdu. Bunun rütbesi kolağası ile alay emini arasında idi. Askerî imam ve müftülerin, muharebe esnasındaki cesaret ve kahramanlıklarına dair hâtıralar çoktur.

Orta Câmii’nin bahriyedeki muadili olan Tersâne Câmii’nde imam, hatip, müezzin, vaiz, ikinci imam, ikinci müezzin, cüzhan gibi vazifeliler istihdam edilirdi. Gemi imamları gemide cemaatle namaz kıldırır; askere Kur’an-ı kerim ve ilmihal öğretir, vaaz verir, cenâze hizmetlerini yerine getirir, harb zamanında da askerin maneviyatını yükseltmeye çalışırdı. Gemi imamlarını Bahriye Meclisi ulemâ arasından imtihanla seçerdi. Sarık cübbe giyer, kollarında rütbesini gösteren sırmalı şeritler olurdu.

Osmanlı donanması, Noel, Paskalya gibi günlerde gayrimüslim zâbit ve erler evlerine gidebilsin veya âyine katılabilsin diye limana demir atardı. Yeni kurulan askerî mekteplerde Arapça ve Farsça‘dan başka, esas dinî bilgilerin verildiği ulûm-i diniye, Hazret-i Peygamber’in hayatının anlatıldığı siyer-i nebî ve güzel ahlâkın telkin edildiği ilm-i ahlâk dersleri de vardı. Harbiye Mektebi’nde bunlara ilâveten fıkıh ve usul-i fıkıh okutulurdu. Harbiyeliler mezuniyetlerinde mushafa el basarak Allah’a yemin ederlerdi.

MORAL SUBAYLARI DEVRİ

Sultan Hamid’e bağlı bürokrat ve askerler tasfiye edilip yerlerine İttihatçıların getirildiği II. Meşrutiyet devri, orduda dine bağlılığın gözle görülür derecede azaldığı bir devirdir. Zâbitlerin namaz kılmak isteyen askerlere izin vermeyip, alenî oruç yemeleri, 31 Mart Vak’ası’nın sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Cihan Harbi’ne dair yazılan hatıratlar, bu devir zâbitlerinin dinî vaziyetini anlamaya büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Cumhuriyet’ten sonra genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak’ın dine yakın mizacı sebebiyle ordudaki din subayları fonksiyonları çok azalmış olsa da varlığını devam ettirdi. Diyânet İşleri Reisi Hamdi Akseki’ye ait “Askerin Din Kitabı” ve Şerâfettin Yaltkaya’ya ait “Benim Dinim” bastırılıp askerlere dağıtıldı. Asker ve talebelerin mushaf üzerine yeminleri ve yemin merasimlerinde dua geleneği devam ettirildi.

1940’lı yıllarda Çakmak’ın emekliye sevk edilmesi üzerine orduda din hizmetleri tâtil edildi. Türkiye NATO’ya girince, Amerikan ordusunda bulunan din işleri subayı kadrosunu kendi ordusuna adapte edip buraya ilâhiyatçı subaylar tayin edildi ise de bunların eski devre benzer şekilde din işleriyle meşguliyeti elbette mevzubahis değildi. Bu kadro 1980 darbesinden sonra moral subayı adını aldı ve KKK komutanı Kemal Yamak’ın emriyle bütün birliklerde câmi yaptırılarak bunların mesuliyeti din işlerinden anlayan erlere tevdi edildi. Sonra bunların bir kısmı cemaatsizlikten kapandı, bir kısmına da üniformayla girilmemesi emrolundu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Ramazan 1438
Miladi:
23 Haziran 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter