Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Geçen gün Malta’da enteresan bir referandum yapıldı. Halkın % 52’si boşanmayı yasaklayan kanunun değiştirilmesini istedi. Böylece dünyada Vatikan’dan başka boşanmayı yasaklayan bir tek Filipinler kaldı.

“Hayır”cı Başbakan

Malta, Akdeniz’in ortasında küçücük bir adadır. İstiklâlini 1964’te İngiltere’den aldı. 408 bin nüfusun % 95’i Koyu Katoliktir. Maltızca, Arapça’nın bir lehçesidir. Anketlere göre halkın % 72’si muntazaman kiliseye gider. Nikâhlar kilisede kıyılır. Kampanyada Muhafazakârlardan Pullicino Orland ve İşçi Partili Evarist Bartolo başı çekiyordu. İki rakip parti bu işte müşterek hareket etti. Kilise hayır kampanyası yürüttü. Hatta rahip Mario Grech, evetçileri “Koyun postuna bürünmüş kurtlar” olarak vasıflandırdı. İşin garibi başbakan Lawrence Gonzi de hayırcılar arasında idi.

Referandum, kanunun hemen değişeceği manasına gelmiyor. Parlamento bu istikamette tanzimlerde bulunmak için çalışmaya başlayacak. Malta, boşanmaya izin vermekle beraber, buna katı şartlara bağlamak niyetinde. Buna göre boşanmaya ancak evliliğin tamir edilmez bir yara aldığı kanaatine varılırsa gidilebilecek. Ayrıca çiftin son 5 yılın en az 4 yılında ayrı yaşamış olması ve çocukların bakımı konusunda anlaşmış olmaları gerekecek.

Bilboard'da "İsa'ya evet, boşanmaya hayır!" yazıyor.

Kilise isterse…

Kilise prensip itibariyle boşanmaya izin vermiyor. Ancak zinâ ve dinden çıkma gibi hallerde Kilise evliliği feshedebiliyor. Matta ve Markos İncilinde Hazret-i İsa’ya atfedilen “Eski zaman adamlarına, kim karısını boşarsa ona boş kâğıdını versin denilmişti. Fakat ben size derim ki, zinâdan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zâniye eder ve kim boşanmış bir kadınla evlenirse zinâ eder!” sözü, boşanmanın yasak olduğu şeklinde tefsir ediliyor. Paulus’un mektuplarında da buna benzer ifadeler vardır.

Protestanlar boşanma yasağına muhaliftir. Bu, bir mânâda Tevrat’taki hükümlere bir dönüşü ifade eder. Tarihlere göre, ilk Hıristiyanlar arasında boşanmaya dair bir ihtilâf vuku bulmamış ve Tevrat’ın hükmü ile amel olunmuştu. Boşanma yasağının MS IV. asırda Saint Augustinus adlı piskopos tarafından getirildiği bilinmektedir.

Ortodokslukta bazı sebeplerin varlığı hâlinde ruhânî makamlardan boşanmaya hükmedilmesi istenebilir. Bunlar zinâ, delilik, âdi suçlarda beş seneyi aşan mahkûmiyet, beş sene süren terk veya gâiplik, frengi gibi hastalıklar ve eşin hayatına kasttır.

Yasağı ilk Fransızlar deldi

Katolik ülkelerden ilk Fransa’da, 1789 ihtilâlinden sonra boşanma yasağı kaldırıldı. Katolik kilisesi, boşanmanın yasak olduğu şeklindeki görüşünden bugün bile vazgeçmiş değildir. Boşanma yasağı Avrupa’da yakın zamana kadar mevcuttu. Hatta yakın zamanda Katolik Avrupalılar turistik gezi için geldikleri meselâ İzmir’de TC mahkemesinde boşanırdı. Bu memleketlerle aramızda mahkeme kararlarının karşılıklı tanınma anlaşması vardı.

Katolik memleketlerden Portekiz 1910, İtalya 1974, İskoçya 1976, Brezilya 1978, İspanya 1981, İrlanda 1997, en son da Şili 2004’te boşanmayı kabul etti verdi. İtalya’da da referandum olmuş ve ancak %51 evet çıkmıştı. Şimdi bile bu memleketlerde boşanmak çok zordur. Laiklik iddiamıza rağmen, bizim İsviçre’den alınma 1926 tarihli medeni kanunumuzun boşanmaya dair hükümleri Katolik prensiplerine göreydi. Eşler anlaştığı halde, mahkemenin boşanmayı kabul etmediği çok olurdu.

Erkeğin iki dudağı

Yahudilikte boşanma kolaydır. Erkek dilediği zaman hanımını boşayabilir. Üç kişiden müteşekkil bir dinî mahkeme/haham önünde ve en az cemaatten on şâhid huzurunda boşama kâğıda geçirilip kadına teslim edilir. Kadının hazır bulunması bile gerekmez.

İslâm hukuku, boşanma hususunda, Yahudi ve Hıristiyanlıktakine göre orta bir yol takip etmiştir. Bununla beraber İslâmiyet hoş bakmadığı için, müslümanlar arasında boşanmaya fazla rastlanmaz. Erkek de, kadın da dilediği zaman boşanabilir. Erkek mehrini ve nafakasını ödemek şartıyla hanımını boşayabilir. Kadın ise evlenirken şart koşulmuşsa kendini boşayabilir. Padişah kızları hep böyle evlenirdi. Evlenirken bu şartı koşmamışsa, ama kocası akıl hastası, iktidarsız, kayıp ise, nafaka vermiyor veya kötü muamele ediyorsa, kadın mahkemeye gidip evliliği bozdurabilir. Görülüyor ki “İslâm hukukuna göre kadının akıbeti erkeğin iki dudağı arasındadır” sözü doğru değildir.

Boşanan kadın takriben üç ay ıddet denilen bir zaman bekler ve kimseyle evlenemez. Bu zaman zarfında pişman olurlarsa, yeni bir nikâh gerekmeden tekrar evlenebilirler. Bu zaman geçerse yeni bir nikâh gerekir. Üç defa boşandıktan sonra tekrar evlenebilmek için, kadının bir başka evlilik yapması, zifafa girmesi ve bu evliliğin sona ermesi gerekir. Buna hulle denir. Hulle, Arapça’da eşleri birbirine helâl kılmak manasına gelir. Bu tehdit, sebepsiz yere boşanmayı engellemeye matuf bir tedbirdir.

Kral VIII. Henry ve hanımları

Boşanamayınca yeni mezhep kurdu

İngiltere Kralı VIII. Henry, 1527’de İspanyol hânedânından olan karısı Catherine’den ayrılıp, âşık olduğu Anne Boleyn adlı ikinci sınıf bir İngiliz soylusuyla evlenmek için Papa VII. Clementus’dan izin istedi. Papa, ilk eşin yeğeni olan Almanya İmparatoru V. Karl’dan çekindiği için reddetti. Bunun üzerine VIII. Henry, Şansölye (başbakan) Kardinal Wolsey ile anlaşıp, İngiliz, Fransız ve İtalya üniversitelerinden mütâlaa sordurdu. Kralın arzusunu bilen ilahiyat hocaları, Catherine kralın ağabeyinin dulu olduğu ve Tevrat’a göre bu evliliğin zaten hükümsüz olduğunu söylediler. Bu vesileyle Papa’nın otoritesine son vermek isteyen Kral, Anglikan mezhebini kurduğunu ve aynı zamanda reisi olduğu bu mezhepte boşanmanın serbest olduğunu ilân etti.



Sünnet, çok eski bir gelenek… Mumya ve papirüs resimlerinden anlaşıldığına göre Antik Mısır’da vardı. Kolomb, Kızılderililerin sünnetli olduğuna çok şaşmıştı. İngiltere’de sünnet bir sınıf ve statü sembolüdür.

ABD’nin San Francisco şehrinde Kasım ayında bir referandum var. Sünnet yasaklansın mı, yasaklanmasın mı? Kadın sünneti zaten ABD çapında yasaklanmış vaziyette. Ne kadar sıhhî faydası olursa olsun, sünneti insan vücuduna izinsiz bir müdahale olarak görenler mevcut. Referandumdan evet çıksa bile, işin yüksek mahkemeye kadar yolu var. Nitekim yüksek mahkeme 1972’de teknoloji kullanmayışlarıyla meşhur Amiş adlı Hıristiyan mezhebindekilerin çocuklarını mektebe göndermemesini haklı bulmuştu. Yahova Şahitleri’nin çocuklarının mekteplerde günlük merasimler esnasında Amerikan bayrağını selamlamaya zorlanamayacağı, çünki bunun dini inançlarına aykırı olduğuna; Quackerların harbe katılıp kan dökmeleri dini inançlarına aykırı bulunduğu için muharip olmayan sınıflarda askerlik yapmalarına karar vermişti. Amerika’daki Yahudi ve Müslümanlar, din ve vicdan hürriyetine aykırı gördükleri bu yasakla mücadele ediyor. Yahudiler daha evvel de kendi dinleri için bir tehdit olarak gördükleri Amerika’nın dinler arası diyalog projesini ne yapıp yapıp tesirsiz hâle getirmişti. Yasak, Yahudi ve Müslümanları muaf tutsa bile ayrımcılık olarak görülebilir.

Buzullar sünneti unutturdu

Kaynağı Tevrat olarak görülse de sünnet çok eski bir âdettir. Mumya ve papirüs resimlerinden anlaşıldığına göre Antik Mısır’da vardı. Ergenlik çağı başında rahipler yaptığına göre tek sebebi de hijyen değildi. Üst sınıf Aztekler sünnetliydi. Kolomb, Kızılderililerin sünnetli olduğuna çok şaşmıştı. Mezopotamya’da ilk erkek çocuğun kurban edilme âdetinin, Akadlar arasında sünnete dönüştüğü iddia edilir. Afrika’nın Müslüman olmayan kısmında da sünnet yaygındır. Bazı ilim adamları 50 bin sene evveline kadar bütün insanların sünnet olduğunu, ancak buzul devrinin aşırı yoklukları sebebiyle bu âdetin Avrupa’da kaybolduğunu, ancak sıcak mıntıkalarda varlığını koruduğunu söyler.

Tevrat, Hazret-i İbrahim’in ileri yaşında sünnetle emrolunup bizzat kendisini sünnet ettiğini ve bu sayede çocuk sahibi olduğunu anlatır. İbrahim şeriatinde câiz iken; Musa şeriatinde vâcib kılınmıştır. Öyle ki Tevrat’ta sünnetsiz sözü dinsizler için kullanılır. Sünneti terk, Yahudiler için aforoz sebebidir. Barnabas İncili’ndeki rivayete göre, havârîler Hazret-i İsa’ya sünnetin sebebini sormuşlar; O da “Hazret-i Âdem cennetten çıktığında derisini kesmeye yemin etti; Cebrâil de ona sünnet olmayı öğretti” demiştir. Hazret-i İsa 8 günlükken sünnet olmuştu. Bugün bazı Hıristiyanların kutladığı 1 Ocak, Hazret-i İsa’nın sünnet tarihidir (sirkonsizyon). Paulus, Hıristiyan inancını yayarken, Yunanlıların sünnet olmak istemediklerini görmüş; İncil’in Tevrat hükümlerini neshettiğini ileri sürerek sünnet olmayı kaldırmıştır. Süryânîler sünnete karşı çıkmaz; Habeş Kopt kilisesi ise sünneti tatbik eder. Hindu-Budist inancı, sünneti yasakladığı için, Hindistan ve Çin’de sünnete rastlanmaz.

İslâmiyette erkeklerin sünnet edilmesi, Hazret-i Peygamber’in tatbikatıyla meşru olmuştur. Nitekim asıl ismi hitan olduğu halde, Hazret-i Peygamber’in sünneti olduğu için bu isimle anılagelmiştir. Farz olmadığı halde, sünnetsiz bir Müslüman düşünülemez. Bugün İslâm âliminde sünnet, çocukların süslü elbiseler giydiği, hediyeler aldığı; eğlencelerin tanzim edildiği; ziyafetlerin verildiği hususî bir bayram gibi kutlanır.

Dünya Sağlık Teşkilâtı gibi milletlerarası müesseseler sıhhate faydalı olduğu gerekçesiyle sünnete taraftardır. Avrupa ve Amerika’da 1860’larda frengiyi önlemek ve mastürbasyonu engellemek maksadıyla sünnet teşvik edilirdi. Amerika’da 1887’de %10, 1971’de %90 sünnetli bulunmasına mukabil, aleyhte propaganda sebebiyle 1994’te yeni doğanların %60’ı, 1999’da ise %57’si sünnetlidir. San Francisco’nun bağlı bulunduğu Kaliforniya’da bu nisbet %33’tür. 1948’da İngiltere’de sağlık işleri devlet eliyle verilmeye başlanıp, sünnet masrafı karşılanmaz olunca, sünnet nisbeti de giderek azalmaya yüz tuttu.

Sünnetli prensler

İngiliz kraliyet ailesi erkekleri sünnetlidir. Prens Charles, saraya çağrılan bir haham tarafından sünnet edildiği gibi, kardeşleri de sünnetlidir. Prenses Diana, oğullarını sünnet ettirmek istemiyordu. Ancak annesinin ölümünden birkaç ay sonra bir fıtık operasyonu bahanesiyle hastanede sünnet oldu. Kardeşi Harry de onu izledi. Kraliçe Victoria’nın, ailesinin Hazret-i Davud’un soyundan geldiğine inandığı, bu sebeple çocuklarını sünnet ettirdiği söylenir. Kraliyet ailesinin esir bir Endülüs prensesi vasıtasıyla Hazret-i Hasan’ın soyundan geldiği, hatta Kral II. George’un gizli Müslüman olduğu rivayetleri de nazara alınırsa mesele iyice çetrefilleşir. İngiltere’de sünnet bir sınıf statü sembolüdür. Asil ve zenginler hep sünnetlidir. Amerika ve Avustralya’da da böyledir. Beyazlar, zenginler, tahsilliler ve dindarlar arasında sünnet daha yaygındır.

Bellini'nin Sünnet isimli tablosu

Eller gider Mersin’e…

Bizde cumhuriyetin ilanından sonra inkılâpçılar arasında sünnet aleyhdarı bir cereyan baş göstermişti. Operatör Cemil Topuzlu 1934’te şöyle diyor: “Gûyâ sünnetin temizlik bakımından faydası varmış; sünnetsizlik yüzünden hastalıklar oluyormuş. Pekâlâ bunu kabul edelim. Lâkin binde bir kişide tesadüf olunan bu hastalıklar için bütün Müslüman çocukların mühim bir uzuvlarını hayatları bahasına ve din uğruna kestirmekte mana nedir? Bence ileride vukua gelmesi muhtemel hastalıklar için sünnet ettirmek, ileride apandisiti patlar diye bütün çocuklarımızın apandisitlerini çıkartmayı tavsiye etmekten farklı değildir”.



Osmanlılarda yükselmek için tek şart liyâkattir. Hangi ırka ve dine mensup olursa olsun, kabiliyetli gençlerin önü açıktır. Devşirme denilen bu usul, devleti 6 asır ayakta tutan prensiplerden biri olmuş; Amerika’ya da numune teşkil etmiştir.

Osmanlı devlet adamları ilk devirlerde medrese mezunlarından seçilirdi. Zamanla devlet büyüdü. Devlet adamlarında daha fazla siyaset tecrübesi aranır oldu. Devlet, kendi idarecilerini kendisi yetiştirmeye başladı. Medreseliler devletin hukuk ve din adamları olarak pozisyonunu sürdürdü. Küçük memurlar ise hükümet ofislerinde usta-çırak münasebetiyle yetiştirildi. Devlet ricali, saraydaki Enderun Mektebi’nde yetiştirilir. Burası hem padişahın hususî hizmetinin görüldüğü idarî ofisler; hem de devlet ricâlinin yetiştiği bir akademidir.

Topkapı Sarayı'nın üçüncü avlusundaki Enderun

Adam olacak çocuk!

Harblerde alınan esirlerden devlet hissesine düşen beşte birine pençik denirdi. Pençik, Farsça beşte bir demektir. İslâm hukuku, esirler hakkında hükümdara muhayyerlik tanımıştır. Hepsi öldürülebilir veya fidye karşılığı serbest bırakılır ya da köle yapılır. Bu üçüncü halde beşte biri devlete aittir. Bunlardan istikbal va’d edenleri kabiliyetlerine göre mekteplerde Müslüman Türk kültürüyle devlet adamı ve asker olarak yetiştirilirdi. Geri kalanı devlete ait toprak ve ahırlarda çalışırlardı. Bunlara ortakçı kullar denirdi.

Pençik kanunu Sultan I. Murad zamanında çıkarıldı. Ankara Harbi’ni müteakip fetihler durup kâfi mikdarda pençik ele geçmediği için Sultan II. Murad zamanında devşirme kanunu çıkarıldı. Gayrımüslim çocukları, ebeveyninin de rızasıyla yetiştirilmek üzere devlet hizmetine alınmaya başladı. Bunlar 8 ilâ 15 yaşlarında, zekâ, terbiye ve fizikî görünüş bakımından en mükemmel olanlar arasından ilm-i kıyâfet (fizyonomi ilmi) bilen hususî memurlarca muhtelif imtihanlardan geçirilerek seçilir.

Yeni devşirilmiş bir acemi ile akağaları tasvir eden bir resim

Kim devşirilir, kim devşirilmez?

İmam Şâfiî, İslâmiyetin zuhurundan sonra Ehli kitap olanların kölelikten kurtulamayacağını söyler. Devşirme usulü bu kavle göredir. Nitekim Yahudi ve Ermeni çocukları devşirilmez. Terbiye kabul etmez görülen gözü açık şehirli çocuklar devşirilmez. Saray ahırlarına bağlı Üsküdar çayırlarına bakmak ve hariçten gelenlere kılavuzluk yapmak karşılığında Kartal ve Kadıköy’den çocuk devşirilmez. Hâkim sınıfa dayanarak halkı ezer yahud firar ederler endişesiyle Müslümanlardan devşirme alınmamıştır.

Devşirme, bir şehirde 40 evden bir çocuk nisbetindedir. Tek oğul devşirilmez. Çocukları devşirilenler, vergiden muaf tutulur. Az da olsa çocuğunu vermek istemeyen çıkar, bunlar çeşitli yollarla iknâ edilir. Devşirildikten sonra firar edenlere çok az rastlanır. Böylece köyünde kalsa en fazla papaz olabilecek çocuğun önünde icabında sadrazamlığa kadar giden bir yol açılır. Fakir Balkan köyleri için devşirilmek aslında bir kurtuluştur.

Sultan Fatih’ten itibaren idarede devşirmeler tercih edilmiş; padişahın kulu oldukları için bu usulün çok faydaları görülmüştür. Bu usulle yetiştirilenler, kökünden koparılmış, cemiyetle her hangi bir kan veya mahallî bağı bulunmayan, padişaha sadık ve tarafsız bir bürokrasi ve ordu teşkil etmiştir. Devşirme usulü, gayrımüslimlerin ekseriyette bulunduğu eyâletlerin daha itaatli olmasına yardım etmiştir. Buralarda eli silah tutabilecek gençler, umumiyetle devlet hizmetinde idi. Nitekim devşirme usulü kalktıktan sonra, bu eyâletler birer ikişer istiklâl mücâdelesine girişmiştir.

Devşirmelerin ailesiyle irtibata geçenleri azdır. Bunlar da ailesini Müslüman yapmıştır. Hırvat asıllı Sokullu Mehmed Paşa, daha silahtarken Bosna’nın Sokol kasabasındaki ailesiyle temasa geçmiş; kardeşi ve amcazâdesini İstanbul’a getirterek Enderun’a aldırmış; bilahare anne ve babası da gelmiş ve hepsi Müslüman olmuştu. Sokol’da yalnızca papaz olan bir kardeşi kalmıştı. Devşirmelerin hemen hepsi Müslüman Türk kimliğine uygun yaşamış; sâdıkâne hizmetleri ve hayır eserleriyle öne çıkmışlardır. Devşirmeler hâlis Müslüman ve Osmanlıdır. Hadîs-i şerif, “Bir kavmin köle ve azatlıları da o kavimden sayılır” der.

Devşirilen çocuklar huzurda (Minyatür-Topkapı Sarayı)

Gücün sebebi

Devşirme kanunundaki evsafı taşımadığı görülen çocuklar, tophaneye işçi verilir. Diğerleri önce Müslüman Türk çiftçilerin yanına yerleştirilir, Türkçe ve İslâmiyeti öğrenmeleri sağlanır. Sonra İstanbul ve Edirne’deki acemî oğlanlar mektebine alınır. Burada muvaffak olanlardan hüsnü cemal sahipleri Enderun’a geçer. Güçlü kuvvetli olanları da saray bahçelerine ve sâhil emniyetine bakan bostancı ocağına ayrılır. Geri kalanları yeniçeri olur.

Mahmud Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Davud Paşa, Hersekzâde Ahmed Paşa, Koca Mustafa Paşa, Dukakinzâde Ahmed Paşa, Şehit Hadım Sinan Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Kılıç Ali Paşa, Rüstem Paşa, Lala Mustafa Paşa, Cağaloğlu Sinan Paşa, Cerrah Paşa, Kuyucu Murad Paşa, Koca Yusuf Paşa, Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Tiryaki Hasan Paşa gibi meşhur vezirler, hatta Mimar Sinan köle yahut devşirme asıllıdır. 1633 yılından itibaren devşirme usulü zaafa uğradı. Müslüman halkın çocuklarından da okumaya hevesli olanları Enderun’a alındı. Yeniçeri ocağı kaldırılana kadar devşirme usulü cereyan etti.

Liyâkati ön planda tutan, din ve ırkına bakmaksızın halkın istidadından faydalanmayı ön gören devşirme sistemi, Osmanlı Devleti’ni altı asır ayakta tutan prensiplerdendir. Süper güç dâvâsındaki Amerika’ya da numune olmuştur. Amerika, ırkı ne olursa olsun, zeki ve kabiliyetli insanlardan istifadeyi şiar edinmiştir.



Osmanlı hanedanının en yaşlısı sıfatıyla hanedan reisi olan Osman Bayezid Efendi İstanbul’daydı. Nâzik, mütevâzı ve entelektüel şehzâde yaşadığı New York’a döndü. İşte şehzâdenin sürgünle başlayıp New York'a uzanan hikâyesi...

Seneler evvel zamanın Osmanlı hanedanı reisi Orhan Efendi İstanbul’a gelip, çocukluğunu yaşadığı yerleri gezerek hasret gidermişti. Enteresandır ki, hanedan aleyhtarı neşriyatıyla tanınan bir magazin gazetesi günlerce şehzâdeyi manşetten vermişti. Ondan daha evvel hanedanın erkek mensuplarının sürgün kararı kalktıktan sonra ilk defa bir hanedan reisi sıfatıyla Ali Vâsıb Efendi İstanbul’a gelmişti. Yıllar sonra Ertuğrul Osman Efendi İstanbul’a geldi. Hatta burada vefat eden ilk hanedan reisi oldu.

Sözünde mutlaka durur!

Hâlihazırdaki hanedan reisi Osman Bayezid Efendi de son günlerde İstanbul’u teşrif etti. Fransız Edebiyatı tahsil etmiş; New York Kütüphanesi’nde 30 sene çalışmış ve hiç evlenmemiştir. Fevkalâde sevimli, mütevâzı ve naziktir. 6 lisan bilir. Sürgünde doğduğu ve hiç ihtiyacı olmadığı halde Türkçeyi çok güzel konuşur. O kadar naziktir ki, beklendiği bir davete gelmeyince kardeşi Cem Efendi “Mutlaka ölmüştür. Yoksa gelirdi” diye latife etmiş, hakikaten Bayezid Efendi’nin rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldığı anlaşılmıştır. İki kardeşin isimleri Cem ve Bayezid olmakla beraber münasebetleri iyiydi.

87 yaşındaki Osman Bayezid Efendi, Sultan Abdülmecid’in oğlu Şehzâde Mehmed Burhaneddin Efendi’nin torunudur. Sürgünde doğan ilk şehzâde olsa bile, ana rahmine İstanbul’da düştüğü anlaşılmaktadır. Burhaneddin Efendi, Sultan Hamid’in en sevdiği kardeşlerinden idi. 1876 senesinde 27 yaşında veremden vefat edince, bir harb gemisine ve kendi oğullarından birine onun adını verdi. Yegâne oğlu İbrahim Tevfik Efendi’nin annesi Mestiniyaz Hanımefendi şehzâdeden sonra epey yaşayıp, 31 Mart vak’asında heyecanlanarak sekte-i kalbden vefat etti.

Tevfik Efendi, babasının vefatından iki sene evvel dünyaya geldi. Sultan Hamid onu kendi oğullarıyla beraber büyüttü. Hatta amcasını babası zannederdi. Hakikati bir şehzâdeden öğrendiğinde üzüntüden ağlamıştı. Eksantrik bir zât idi. Şakacı, fevkalâde titiz ve mahcup tabiatlıydı. İyi bir nişancıydı. Beşiktaş’taki sarayında köpek, sülün, papağan, kuzu gibi çeşitli hayvanlar beslerdi. Bu saray şimdi Galatasaray Üniversitesi’nin elindedir.

Şehzade Burhaneddin Efendi

Buna paramız yetmez!

Tevfik Efendi hanedan sürgün edildiğinde bahriye feriki (koramiral) idi. Sürgüne oğlu Şehzâde Burhaneddin Cem, kızları Fethiye ve Nilüfer Sultan Efendiler ile anneleri Şâdiye Hanımefendi, ayrıca Cenan Kalfa ile çocukların dadısı Rengin ile beraber çıktı. Şâdiye Hanımefendi, Bâyezid Efendi’ye hâmileydi. Tevfik Efendi’nin ilk izdivacından olan kızları evliydi ve aileleriyle beraber ayrıca sürgüne çıktılar. Hepsinin de sürgün hayatı iç burkucudur.

Şâdiye Hanımefendi’nin o zaman Paris’te bulunan biraderi İbrahim Bey’den kalacak bir yer bulmasını rica ettiler. O da aileyi Etoile yakınında mütevazı bir otele yerleştirdi. Bir ay kadar sonra Şâdiye Hanım otelin masrafını öğrenince, “Bizim bütün paramız buna ancak iki ay yeter” dedi ve otelden çıkarak Boulogne Ormanları yakınında basit bir apartman dairesine taşındılar. Bayezid Efendi anlattı: Yanımızda aşçı yoktu. Annem kalfalara “Yemek yapmayı bilen var mı?” diye sordu. Birisi çıktı. Meğer onun da bildiği yemek, kaynar suya yumurta atmak, çatlayınca çıkarıp servis yapmaktan ibaretmiş. Sonra komşulardan yemek yapmayı öğrendik.

Aile zamanla maddî sıkıntıya düştü. Tevfik Efendi usta bir piyano virtüözü olmasına rağmen, mahcubiyeti sebebiyle kimsenin yanında çalamaz, ancak perde arkasında icra ederdi. Londra’daki Playel Salonu’ndan kendisine konser piyanistliği teklif edildiyse de kabul etmedi. Haftada yalnızca bir gün evinden dışarı çıkardı. Sürgün acılarına fazla dayanamayarak 1931 senesinde vefat etti.

Şehzâde İbrahim Tevfik Efendi

Çürüksulu bir güzel hanım

Şâdiye Hanım, 93 Harbi kahramanı Çürüksulu Gürcü Bahri Paşa’nın kızıdır. Çok güzel, endamlı bir hanımdı. Şehzâde’nin vefatı üzerine müşkül vaziyete düşünce, ısrarla kendisine talip olan bir Amerikalı ile evlenmeye mecbur kaldı. İki oğlu daha oldu. Ama sıkıntılar bitmedi. Bayezid Efendi anlattı: Cihan Harbi sıralarıydı. Paris bombardıman altındaydı. Alarm verilince, biz sığınağa iniyorduk. Bir bomba tam yanımızdaki binanın asansör boşluğunda patlayınca, bina ve içindekilerden eser kalmadı. Annem “Bu yine olabilir, yatağımızda ölelim” dedi. Fransa’dan çıkmak için vize istedi. Türk olduğumuz için vermediler. Annem “Bunlar Türk değil; Türkiye bunları tanımıyor” dediyse de dinlemediler. Bunun üzerine dadımla beraber Gestapo önüne gidip, vize verilinceye kadar buradan gitmemekte diretti. İki gün orada kaldı. Bunun üzerine vize verdiler.

Şâdiye Hanımefendi

Şâdiye Hanım, Amerikan ordusunda zâbit bulunan diğer oğlu Cem Efendi’yle beraber İstanbul’a döndü. Cem Efendi “Çocukken annemle beraber saraydan çıkıp köprüyü geçerek Sirkeci’de tavukgöğsü yemeğe giderdik. 1978’de memlekete ilk döndüğünde annem bu dükkâna gitmek istedi. Dükkânı bulmak için bütün İstanbul’u dolaştık” derdi. Şâdiye Hanım 1986’da İstanbul’da vefat etti. Bayezid Efendi anlattı: Annem çok vatanperverdi. İstanbul’u çok severdi. “İsterim ki memleketi benim gözümle tanıyasın” derdi. Bizi vatanımızdan çıkarttıkları için dönmeye çekiniyordum. İlk defa 1986’da geldim. Çok beğendim. Sokakta neredeyse hiç ak saçlı adam yoktu. Bankaya gidiyorum, beni en öne alıyorlar; otobüse biniyorum, bana yer veriyorlardı. Halbuki New York’ta ölsem yer vermezler. Anladım ki burası fevkalade bir yer ve Türkler çok nâzik. Ben artık gelirim dedim”.



Altın soylu bir madendir. Soyluların da tutkusu olmuştur. Altın, sarı rengi ile sükûneti, kızıl ışıltısıyla da hırsı ilham eder.

Altın, hiçbir madenle birleşmez. Onun için tabiatta saf halde bulunur. Işıklı hâlini de hep korur. Bozulmaz, asitlenmez. Çok yumuşak olduğu için geçmişte sanayide pek kullanılmamıştır. Ancak bakır ve gümüş halîtaları ile sertleştirilip lehime yarar. Paslanmadığı için elektronik kablo bağlantılarında kullanılır. Feza mekiklerinin güneşin sıcaklığına dayanması için üzerlerine çok ince bir altın kaplama geçirilir. Güneşin sıcaklığını aynen geri yansıtma hususiyeti sadece altında vardır. Yani feza yolculukları altın sayesindedir. Boeing 747’lerin pencere çerçeveleri altındandır. Altın, hem diş, hem romatizma, hem de depresyon tedavisinde kullanılır. Mücevher, altınsız düşünülemez. Tarihin en usta kuyumcuları Etrüsklerdir. Altını, kumaş dokur gibi işlemişlerdir.

Tutankhamon'un altın maskesi ve tahtı

Soylu maden

Altın asalet ve ebediyetin sembolüdür. Madem ki altın soyludur; insanların soyluları da kendilerini ancak altınla ifade etmiştir. Krallar altın taç takar. Firavun Tutankhamon’un tabutu baştanbaşa altındır. Oğuz töresinde büyük oğul Günhan altın çadırda otururdu. Cengiz Han’ın kardeşleri “Altın Kalpaklı”, “Altın Sadaklı” idi. Cengiz Han’ın soyunu yazan kitabın adı “Altın Defter”, imparatorluktan bölünen en büyük devletin adı Altınordu idi. Eski Türk dininde gök tanrının altın kapılı sarayı, altın tahtı vardı. Hatırlı misafirleri Altın Kazık (Kutup Yıldızı) karşılardı. Görülüyor ki, altın devlet hayatında başköşededir. Çin seddini inşa edip Çin’e adını veren Chin (Altın) sülâlesidir.

VI. asır ortasında, Asya’da hâkimiyeti Göktürklere kaptıran Avarlar kitle halinde Orta Avrupa’ya göçüp güçlü bir devlet kurmuştu. Etrafı haraca kesip, bilhassa Bizans’tan aldığı altınlarla Avrupa’da bir Avar efsanesi doğmasına sebep olmuştu. Avarların altınları Frank krallığının iştahını kabarttı. Şarlman bir dizi savaştan sonra 796’da Avar Devleti’ni yıktı. Elde edilen altın Batı Avrupa piyasasını çok düşürdü.

Etrüsklerden kalma altın mücevher

Altın hırsı

Güney Rusya’daki Altınordu Devleti’nin en güçlü zamanında ordu kumandanı olan Mamay Mirza, Rusların son yıllarda zenginleştiğini fark edip, 1380’de eski vergileri alma bahanesiyle buraya saldırdı. Çok kötü yenildi. Mamay’ın altın hırsı Altınordu’nun sarsılıp yıkılmasına, Rusların Tatar hâkimiyetinden kurtulmasına sebep oldu.

Üç asır sonra Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Amerika’dan 150 yıldır taşınan İspanyol altınlarla zenginleşmiş Viyana’yı almak istedi. O zamanlar İspanya ve Avusturya bir devlet idi. Padişaha haber vermeden sefere çıktı. Gururu sebebiyle tedbirde kusur etti. Çok fena yenildi. Osmanlı’nın talihi döndü. Avrupa’dan geri çekilmemizin başlangıcı oldu.

Bu altınlar İspanya’ya da yaramadı. İspanyollar 1936’da iç harbe tutuştu. Cumhuriyetçi komünistler, rakibi Frankocu kralcıların eline geçmesin diye 80 vagon altını tekrar geri almak üzere dost saydıkları Sovyet Rusya’ya kaçırdılar. Franko kazandı. Ruslar altınları vermek şöyle dursun, bir de komünistlere sattıkları silahların parasını istedi. Yıllar sonra demokrasi kurulup sosyalistler iktidara gelince bir daha istediler. Cevap olarak altınların üstüne bir bardak soğuk su içmeleri gerektiğini öğrendiler. Altın, ideoloji falan dinlemiyor.

Gözünü hırs bürümüş İspanyol istilâcıları El Dorado (Altın Ülkesi) efsanesini uydurdular. Yıllarca orayı burayı yakıp yıkmalarına rağmen, böyle bir yer olmadığını fark ederek bu sevdadan vazgeçtiler. Fakat bu arada birkaç şehrin adı El Dorado kaldı. Sonra Kuzey Amerika’da altın hırsı başladı. Hatta “Altına Hücum” isimli meşhur bir film çevrildi.

Lidyalılardan kalma eldeki en eski altın para Sultan II. Selime ait altin para

Göz kamaştıran ışıltı

Altının ışıltısı hâlâ devam ediyor. Eldeki en eski altın para Lidyalılara aittir. Salihli’deki Sart şehrinde basılmıştır. İlk altın rafinerisi de bunlara aittir. Altın XIX. asra kadar para olarak kullanıldı. Büyük miktarda altın taşımak güçlüğü kâğıt parayı (banknot) doğurdu. Ancak altın bir değer ölçüsü olarak tahtını muhafaza ediyor.

Altın, coğrafyada daha çok yaşıyor. Türk ırkının türediği Altay dağına Çinliler Kinşan (Altındağ) der. Altındağ, Altay’a dönüşmüştür. İnsanda, her yeri altına benzetme hevesi vardır: Altınova, Altıntepe, Altın ırmak, Altın başak gibi. Arap coğrafyacıları Orta Asya’ya bir zamanlar Mürûcü’z-Zeheb (Altın bozkırlar) derdi. Orta Asya’da Zerefşan nehri var. Altın saçan demektir.

Osmanlılara ait altın merasim tahtı

İnsanların, devletlerin hayatında mükemmel zamanlar için Altın Çağ denir. Mükemmel adamı tarif etmek için “altın gibi” yakıştırması yapılır. Yeryüzünde güneşi en çok hatırlatan altındır. Güneşin altın ışıkları denir. Haliç’e ilkçağda Altın Boynuz denirdi. Kuzey Amerika Kolombiyasında Gold Range (Altın Dağlar); Batı Afrika’da ise beş yüz km uzunluğunda Gold Coast (Altın Sahili) diye bir ülke yer alır. Altın Post adında bir şövalye tarikatı bile vardı. İnsanoğlu, bakırdan altın yapmaya çok uğraşmıştır (simya). Tarih boyu çıkarılan altın ise 100 bin tonu aşmıştır.

Bazı dilciler Al-don (Al renk) sözünün zamanla altına (halk dilinde altun) döndüğünü tahmin ediyor. En iyi temennilerden biri “Tuttuğun altın olsun” sözüdür. Altın için hem sarı, hem kızıl lafzı kullanılır. Çünki eskiden bu iki renk arasında çok da fark görülmezdi. Sarı rengi ile sükûneti, kızıl ışıltısıyla da hırsı ilham eder.



İslâmiyet, Türklerin millî benliğini koruyan ve onları dünyaya hâkim kılan başlıca kuvvet olmuştur. Nitekim Müslümanlığa girmeden Avrupa’yı istilâ eden Türkler, millî benliklerini koruyamadı.

Türklerin Müslüman oluşu, İslâmiyete ve Müslümanlara çok fayda sağladığı gibi; kendileri de İslâmiyetten pek istifade etti. Bünyesine uyan kuvvetli bir dinin, bir milleti ayakta tutup istikbale taşıyacak en mühim âmil olduğu inkâr edilemez. Nitekim bu sayededir ki, Yahudilik bir milleti asırlarca ayakta tutmuş, birleştirmiş ve hatta devlet kurmaya muvaffak kılmıştır. Sultan Alparslan’a izafe edilen şu kadirşinas söz bu hakikati ifade eder: “Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı”.

Hani Kumanlar? Hani Peçenekler?

XI. asır içinde Türklerin üç büyük dalga hâlinde, üç istikamette yayıldı:

Birincisi, Gazne hükümdarları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan’a yayılmalarıdır. Buraya Müslüman olarak gittiler ve buralara İslâm dini ve medeniyetini de götürdüler. Bugün Hindistan ve havâlisinde 500 milyona yakın Müslüman topluluğunun varlığı, bu istilâ hareketinin neticesidir.

İkincisi, Oğuz Türklerinin, İran’dan geçerek Anadolu’ya yayılmasıdır. Oğuzlar buraya Müslüman olarak gelmişti. Şimdi o sayede bu topraklarda oturmaktadırlar.

Üçüncü istilâ hareketi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğrudur. Peçenek, Bulgar, Kuman ve Avarlar Balkan yarımadasına yerleşti. Avrupa içlerine kadar akarak asırlarca halkı titrettiler. Ne çare ki bunlar Müslümanlığa girmeden buraya gelmişti. Etraflarını saran Hıristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda dinlerini, dillerini ve benliklerini unuttular; geleneklerini kaybettiler. Bunlar arasında eriyip yok oldular. Görülüyor ki, İslâmiyet, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet olmuştur. Macaristan, Güney Almanya, Polonya, Romanya, Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan’da binlerce Türk kabilesi eriyip gitti. Bugün bile buradaki Hıristiyan halk % 50 ilâ % 80 nisbetinde Türk kanı taşır.

Türkler esasen cengâver bir milletti. İslâmiyet yardımıyla birlik ve beraberliklerini korudular. Bu dinin alevlendirdiği cihad ruhu sayesinde sağlam, büyük ve uzun ömürlü devletler kurdular. Geniş topraklara hükmettiler. Gerek savaş ganimetleri, gerekse sulh ve âsâyiş ortamının geliştirdiği ticaret sayesinde dünyanın en zengin milleti hâline geldiler. Memleketlerine asırlarca servet aktı. Orta Asya’da yaşayan ve Müslüman olmayan Moğollar ise, dünyayı işgal ettikleri halde, medeniyet bakımından geri ve maddeten fakir kaldılar. Hıristiyanlık bizâtihi terakki sebebi olsaydı, bu dine çok bağlı Habeşistan, Peru gibi ülkelerin hâli böyle olmazdı.

Macaristan'da Kumanların bugünki torunları

İlmi hazır buldular

Kur’an-ı kerim insanların kavimler hâlinde yaratıldığını, bunun birbirlerini tanımakta elverişli olduğunu söyler. Bununla beraber ırk, güzellik veya zenginliği değil, ancak Allah korkusunu üstünlük sebebi olduğunu kabul eder. Bu prensip kabile asabiyetini yıkmış ve millet şuurunu pekiştirmiştir. Müslüman Türkler, diğer halklarla evlenmek suretiyle karışarak, genlerindeki istidadı tazelemiştir. Kültürleri zenginleşmiştir. Zeki ve kabiliyetli Balkan çocukları, en fazla bulundukları kasabanın papazı olabilecekken, saraya alınıp hususî tahsil ve terbiye ile devletin en üst kademesine çıkabilmiştir. Böylece hem imparatorluk unsurlarının meziyetlerinden istifade edilmiş, hem bunlar İslâmiyet ile tanışmıştır. Böylece kavimler arasında kaynaşma meydana getirilmiştir. Amerika bu genetik avantaj sayesinde süper güç olabilmiştir. Dahası var, Avrupa, hele Amerika’da bir zenci ile beyaz aynı mekânda bile bulunmazken, Müslüman Türkler kendi ırkından olmayan Müslümanlarla evlenip yuva kurmakta mahzur görmediler. Bu da cemiyette demokrat bir yapının varlığına delâlet eder.

İlk müslümanlar ilim ve teknikte ileri giderek, parlak bir medeniyet kurmuşlardı. İslâm dünyası pek çok buluşa ev sahipliği yaptı. Türkler, bu medeniyete halef oldular. Bir bakıma çok şeyi hazır buldular. Ama bu kültürü geliştirip yüksek bir estetik seviyeye getirdiler. Müslüman denince bugün Avrupalıların aklına Türklerin gelmesi boşuna değildir. Osmanlılar önceki Müslüman âlimlerin koyduğu ilim lisanını aynen benimsediler. Zaten Türklerin Müslüman oluşunun ardından yeni mefhumları karşılamak üzere çok sayıda Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeye geçmişti. Böylece Türkler, çok zengin ve ahenkli bir lisana sahip oldular. Bunda da Türklerin coğrafya itibariyle yakın temasta bulundukları İranlıların mühim tesiri olmuştur. Arapça kelimeler bile Türkçe’ye Farslardan geçmiştir. Böylece Arap ve Farslarla müşterek bir ilim lisanı doğmuştur. Türklerden mühim sayıda fıkıh âliminin yetişmesi de, bu ilme dair tabirlerin Türkçe lisanına girişini kolaylaştırmıştır. Osmanlı Hukuku’nun dili, önceki yüzyıllarda İslâm hukukçularının teşkil ettiği sağlam bir hukuk mantığı ve buna bağlı edebiyatını yansıtmaktadır. İlk Osmanlı hukukçuları muayyen bir hukuk mantığını, felsefesini ve edebiyatını hazır buldular. Bu birikimi Osmanlı kültürü içinde geliştirerek onu klasik üslûbuna ulaştırdılar. Eğer Osmanlılarda yerleşik ve zengin birikim olmasaydı, Batı kültürüne geçiş tam bir fiyaskoyla neticelenirdi.



Avrupalı asillerin her istediğiyle evlenme lüksü yoktur. Aksi takdirde taht üzerindeki haklarını kaybeder. Ama Prens William ile Kate Middleton’ın evliliğinde olduğu gibi artık bu prensipler tavan arasına atılmışa benziyor.

Prens Charles ile Lady Diana’nın 1981 senesindeki düğünü bir peri masalı havasıyla geçti ve yılın düğünü sayıldı. Diana güzel ve zarif tavırları ile herkesin alâka ve beğenisini kazandı. Ancak evlilik saadet getirmedi. Diana, asil bir aileden gelmesine rağmen saray adabına uyamadı. Çift önce ayrıldı, sonra boşandı. Prenses, dedikodusu hâlâ bitmeyen bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Gazetecilerle iyi geçinmesi gerektiğini anlayan prenses, herkeste iyi bir nam bırakmıştı. Şimdi oğulları Prens William’ın düğünü var. Böylece ilk defa İngiltere tahtının vârisi, halktan biriyle evlenmektedir. Eskiden olsa izin verilmezdi. Ama artık devir değişti. Monarşi de zamana uymak zorunda kaldı. Vaktiyle mavi kanlılar, ekseriya siyasî sebeplerle ve memleket menfaati için kendilerini feda ederek bazen mutsuzlukla biten evlilikler yapardı. Yaptığı evliliklerle bir sürü memleket kazanan Habsburg hanedanı için eski bir Latin şiirinden ilhamla şu söz söylenir: Bella gerant alii, tu felix Austria nube (Bırak başkaları savaşsın; sen ey mesut Avusturya, evlen!)

Göl perisinin hilesi

Avrupa asaletinde, imparator ve krallar ile hükümran prens, dük, marki ve kontlar birinci; hükümran olmayan prens, dük, marki ve kontlar ikinci; baron ve vikontlar üçüncü; senyör ve şövalyeler de en alt sınıfı teşkil eder. Bunlar ancak kendi sınıflarından biriyle ve hükümdarın iznini alarak evlenebilir. Aksi takdirde bu evlilik hukuken muteber olmakla beraber, morganatik sayılır. Bu kimse ve çocukları taht üzerindeki haklarını kaybeder, karısı da kocasının ünvanını alamazdı. Meselâ bir kralın oğlu, bir baronun kızıyla evlense, bu evlilik morganatik olurdu. Düğünde damat gelinin sol elini tuttuğu için buna Sol El Evliliği de denir. Morgana, İlkçağ Avrupa mitolojisinde erkekleri hileyle Avalon’a çekip burada tutan göl perisine verilen isimdir.

Asiller, geleneğe uygun evlilik yaptıkları halde, çocuk sahibi olmadıkları zaman boşanamamış; metres tutmaya mecbur kalarak geride pek çok gayrımeşru çocuk bırakmıştır. Mesela 1830-1837 arası İngiltere Kralı olan IV. William’ın çocuğu olmadı. Ama tanınmış bir tiyatro aktrisi olan metresi Mrs. Jordan’dan 10 tane çocuğu doğdu. Çok kadınla evlilik kabul edilmediği için, bu gelenek, Avrupa hanedanlarının çoğunun soyunun kesilmesine, tahtın veraset yoluyla ecnebi hanedanların eline geçmesine sebebiyet vermiştir.

İngiltere Kralı IV. William ve Mrs Jordan

Ya evlilik, ya taht!

İngiltere’de 1772 tarihli Kraliyet Evlilik Kanunu, yabancı ülkeden biriyle evlenen prensesler dışında, Kral II. George’un soyundan gelen herkesin hükümdardan izin almasını gerektirir. Aksi takdirde 25 yaşını bekleyip kraldan izin alması gerekmeden, yazılı olarak bildirdiği talebini parlamentonun 12 ay içinde reddetmemesi üzerine evlenebilir. Kanun, Kral III. George’un kardeşi Henry’nin halktan biriyle evliliğini tasvip etmemesi üzerine çıkarılmıştır. Ayrıca Anglikan Kilisesi boşanmayı kabul etmediği için, hanedan mensupları, boşandığı eşi hayatta biriyle evlenemezler. Kraliçe’nin amcası VIII. Edward, uçarı ve çapkın bir kraldı. İki kocadan dul Amerikalı Mrs. Simpson’a âşık oldu. Ancak ailesi ve hükümet kralın evliliğine karşı çıktı. Kral, aynı zamanda kilisenin başı olduğu için, parlamento izni vermeyince, 1936’da 10 ay kaldığı tahttan feragati tercih etti.

İngiltere Kralı VIII. Edward ve Wallis Warfield Simpson

Kraliçe’nin kızkardeşi Prenses Margareth, babasının muhafız subaylarından Albay Townsend’e âşık oldu. Albay, yakışıklı, dindar, hassas ve idealist kişiliğiyle kendisini sevdirdi. Fakat dul oluşu iki âşığın kavuşmasını engelledi. Kraliçe, monarşinin zaten zayıflamış itibarını düşünerek bu evliliğe izin vermeye yanaşmadı. Topu parlamentoya attı. Parlamento evliliğe izin vermedi. Prenses de vazifeyi aşkına tercih etti. Saraylılardan birisi “Kraliyet ailesine âşık olmak her zaman büyük bir hatadır” demiştir.

Prenses Margaret ve Albay Peter Townsend

1701 tarihli Kraliyet Verâset Kanunu taht vârislerinin ve eşlerinin Anglikan Kilisesi’ne mensup olmasını arar. Kraliçe’nin kocası Prens Philip, Ortodoks Kilisesine mensuptu. Evlenince Anglikan Kilisesi’ne geçti. Ne var ki Prens Charles’ın şimdiki eşi Camilla da boşandığı kocası hayatta olan bir kadındır. Bu sebeple Prens kilisede evlenemedi. Acaba bu tahta çıkmasını engeller mi? İngiltere’de boşanma epeydir serbest. Amme efkârı artık buna pek takılmıyor.

Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip

Tahtı göremeden öldü

Romanov hanedanı mensupları ancak kendi eşitleri olan soylularla çarın rızasıyla evlenebilir, eşlerinin de Rus Kilisesi’ne mensup olmaları gerekirdi. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu Alexandra, son Rus Çarı II. Nikola ile evlendikten sonra Protestanlıktan ayrılmış, üstelik sofu bir Ortodoks olmuştu. Avrupa hanedanlarının “Şarklı” bulduğu için evlenmeye pek sıcak bakmadığı Romanovlarda o kadar morganatik evlilik vardır ki, bugün monarşi devam etseydi, tahta çıkacak adam bulmak zor olurdu.

Çar II. Nikola ve Çariçe Alexandra

Eski müttefikimiz Avusturya İmparatoru Franz-Joseph’in oğlu Arşidük Franz Ferdinand, Çek asıllı Chotek Kontesi Sophia ile evlenmişti. İmparator oğluna söz geçiremedi. Bu morganatik evliliğin, taht üzerinde hakkı bulunmayan meyveleri için Hohenberg Prensliği titrini ihdas etti. Zavallı Prens tahtı göremeden Bosnasarayı’nda bir Sırp terörist tarafından öldürüldü. Bu cinayet, I. Cihan Harbi’nin sebebidir.

Arşidük Franz Ferdinand ve Kontes Sophia Chotek

Holanda’da hanedan mensupları evlenmek için parlamentodan izin almalıdır. Geçenlerde Holanda Prensi Johan-Friso, daha evvel bir uyuşturucu patronu ile münasebeti olduğu söylenen halktan bir kızla evlenmek istedi. Kız, kimliğini öğrenince adamdan uzak durduğunu söylese de, bunun mesele çıkaracağını tahmin eden prens, taht üzerindeki haklarından vazgeçmek pahasına parlamentodan izin almadan evlenmeyi tercih etti.

Holanda Prensi Johan-Friso ve gelin Mabel Wisse Smit

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
22 Ağustos 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter