Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ali Dede Bosnevî hazretleri 1566'da Sigetvar seferine katıldı. Bu sefer Kânûnî Sultan Süleymân'ın son seferi oldu. Pâdişâh çok hasta idi ve kalenin günler süren kuşatmasına rağmen düşürülememesine çok üzülüyordu. Nitekim vefâtından bir gün önce Sokullu Mehmed Paşaya gönderdiği hatt-ı hümâyûnda; "Şu ocağı yanası dahi alınmaz mı?" demişti. Ertesi gün Ali Dede Bosnevî'nin, askeri duâlarla teşyî edip cesâretlendirmesi ile kale zabtedildi. Bu sırada Kânûnî de vefât etmişti.

Sigetvar Kalesi civârında Kânûnî Sultan Süleymân Han için bir türbe inşâ edildi. Ali Dede Bosnevî hazretleri de türbedârlığa getirildi. Türbenin yanına bir de zâviye yaptıran Ali Dede, böylece Osmanlı Devletinin bu serhat boyunda İslâmı yaymaya, dînin emir ve yasaklarını öğretmeye başladı. Bundan sonra "Türbe Şeyhi" ünvânıyla tanındı. Sohbet halkası kısa sürede genişledi. Yaşayışını, davranışlarını, iyi hallerini, cömertliğini kısaca tam uygulamaya çalıştığı Resûlullah efendimizin ahlâkını gören gayr-i müslimler seve seve müslüman oluyorlardı. Sohbet ve derslerinde hep İslâmiyete uyulması, dînin emirlerinin yerine getirilip yasaklarından kaçınılması üzerinde konuşurduAli Dede Bosnevî hazretlerine uykuda nasıl yatılacağı hakkında sordular. Buyurdu ki:"Evlatlarım! Dört çeşit uyku şekli vardır. Birincisi kafa üzere uyumak yâni sırtüstü yatmak. Bu peygamberlerin uyumasıdır. Böyle yatarken göklerin ve yerlerin yaratılışı ve dolayısıyla Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünürler. İkincisi, sağ taraf üzerine yatmak. Bu, âlimlerin ve âbidlerin, çok ibâdet edenlerin uykusudur. Üçüncüsü sol tarafa yatmak. Bu, meliklerin, hükümdârların uyuma şeklidir. Bunların mideleri dolu olduğu için daha kolay hazmedilmesi maksadıyla böyle uyurlar. Dördüncüsü, yüzükoyun uyumak. Bu da şeytanların uyuma şeklidir. Siz her zaman birinci ve ikinci şekli tercih ediniz."Vücudun sıhhat bulması, hastalıklara yakalanmaması üzerine sordular. Dedi ki:"Dostlarım! Dört şey bedene kuvvet verir. Et yemek, güzel koku koklamak, gusl abdesti îcab etmediği hâllerde dahi ve bilhassa Cumâ günü sabahları gusl abdesti almak, keten giymek.Dört şey ise bedeni zayıflatır. Çok cimâ etmek, çok düşünmek, aç iken çok su içmek ve mayhoş yemek."Bir talebesi gözünün iyi görmediğinden bahsedince buyurdu ki: "Evlâdım dört şey göze kuvvet verir. Kıbleye doğru oturmak. Uyurken gözlere sürme çekmek. Yeşilliğe bakmak. Elbiseyi temizlemek."Yemek yemenin âdâbı üzerine sorulunca da:"İmâm-ı Şâfiî hazretleri buyuruyor ki: "İnsanlar arasında yemek yemede şu haller vardır. Bir parmakla yemek yemek kerihliktir, hoş değildir. İki parmakla yemek kibirdendir. Üç parmakla yemek sünnettendir. Dört ve beş parmakla yemek, aceleciliktendir." dediler."Tâat ve ibâdet hakkında soru soranlara da:"Dört şey ibâdettendir. Abdestsiz yürümemek, bir adım dahi atmamak. Çok secde etmek. Mescidlere bağlı olmak ve çok Kur'ân-ı kerîm okumak." buyurdular.Ali Dede Bosnevî hazretleri uzun yıllar o dergâhta etrâfa fen ve din ilimlerini yaydı. İnsanlara Allahü teâlâya giden hak yolu gösterdi. 1593 yılında Sultan Üçüncü Murâd tarafından Makâm-ı İbrâhim'i yenilemek göreviyle Mekke'ye gönderildi. Bu sırada, Temkînü'l-Makâm fî Mescidi'l-Harâm adlı eserini yazdı.1597 senesinde Serdar-ı ekrem Satırcı Mehmed Paşanın dâveti üzerine Varat Seferine katıldı. Avusturya ordusuna karşı askeri teşyî ederek zaferin kazanılmasını sağladı. Sefer dönüşü 1598 (H.1007)de Sigetvar Kalesi yakınlarında ikindi namazını edâ ederlerken dördüncü rekatta Hakk'ın rahmetine kavuştu. Sigetvar'daki makâmına defnedildi.Ali Dede hazretleri, sohbetlerinde buyurdu ki:"Ey Kardeşim! Bu eseri yazmaktan maksadım sana mürşid, yol gösterici, rehber olmak ve nasîhat etmek değil, burada zikrettiğim büyüklerin rûhâniyetlerinden istifâde edebilmek içindir. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine;"Din büyüklerinin kitaplarını okumanın faydası nedir?" diye sordular. Buyurdu ki:"Din büyükleri, evliyâlar, Allahü teâlânın askerleridir. Onların rûhânî sözleri de böyledir ve bu sözlerde garîb sırlar, acâib tavırlar, hâller vardır. Bunları ehlinden başkası bilmez. Allahü teâlâ, onlar sebebiyle kalpteki değişmeyi ve şüphe hâllerini giderir. Nitekim Kur'ân-ı kerîmde Allahü teâlâ meâlen; "Peygamberlerin haberlerinden onunla kalbini (tatmin ve) tesbit edeceğimiz her çeşidini sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda (bu sûre ile) da sana hak ve müminlere bir öğüt vardır. (Hûd sûresi: 20)" buyurdu. O büyüklerin, evliyânın hallerini, sözlerini dinlemekle insan çok şeyler istifâde eder. Bu fakîr, hâlis bir kalb ile onların kitaplarını mütâlaa ederek nice şeylere kavuştum."Ali Dede Bosnevî hazretleri her zaman, her yerde büyüklerin sözlerini naklederek konuşurdu. Bir defâsında kime tâbi olunup kimlerden uzak durulacağı hakkında âlimlerden şu sözü nakletti."İnsanlar dört kısımdır. Birincisi bilir, fakat bildiğini bilmez. Bu kimse uykudadır, onu uyandırmak lâzımdır. İkincisi bilir, bildiğini de bilir. Bu âlimdir ona uyunuz. Üçüncüsü bilmez, fakat bilmediğini bilir. Bunun irşâda, yetiştirilmeye ihtiyâcı vardır. Buna bilmediğini öğretiniz. Dördüncüsü bilmez, bilmediğini de bilmez. Bu câhildir, onu terkediniz



1893 yılında, İstanbul’un ticaret merkezi olan kapalıçarşı yakınlarındaki Vezir Han içindeki dükkanlardan birindeyiz. Konya’dan gelen kumaş tüccarı Ahmet Sabri efendi, devamlı olarak mal aldığı bezzaz Hayri efendi ile sıkı bir pazarlıktan sonra, bazı malların siparişlerini verdi. Bu arada namaz vakti de yaklaştı. Misafir tüccar, abdest hazırlığı yapmak için, yakındaki Atik Ali Paşa camiine gitti. Önce helaya girmesi gerekiyordu. Caminin helasına geldiği sırada birisi heladan çıktı ve hemen o girdi. Biraz sonra dışarı çıktığında kapıda bir kimse onu bekliyordu ve büyük bir telaşla helaya girdi, fakat hemen dışarı çıkarak Ahmet Sabri efendiye yaklaştı:-Efendi, dedi, sizden önce bu helaya ben girmiştim. Para kesesini kapının arkasına asmıştım, fakat çıkarken unutmuşum. On dakika sonra aklıma geldi, geri döndüm. Şimdi içeri baktım, fakat keseyi göremedim. Acaba siz mi aldınız?

-Hayır, ben öyle bir şey görmedim. Hem ben helaya gireli beş dakika bile olmadı ve benden hemen önce oradan birisi çıktı.-Bu söylediklerinizi nasıl ispat edersiniz? Keseyi almadığınıza yemin eder misiniz?-Evet, keseyi ben almadım, fakat benden yemin etmemi istemeyin!-O halde mahkemeye gidelim!İkisi de camide namazlarını kıldıktan sonra mahkemeye gittiler. İçeride görülmekte olan bir dava vardı, bir müddet bekledikten sonra, hakim onları mahkeme salonuna aldı. İki tarafı da dinledi. Konya’dan gelen Ahmet Sabri Efendi’ye:-Parayı sizin almadığınıza dair yemin etmeniz lazım. Kanun böyle emrediyor.-Tekrar söylüyorum, parayı ben almadım, ama yemin edemem.Hakim, bunun üzerine mahkemeye yarım saat ara verdi. Duruşmayı takip eden mübaşir, davacı ve davalı mahkeme salonundan çıkınca, gözleri yaşlı, hakimin yanına geldi ve süklüm püklüm bir vaziyette:-Efendim, bir maruzatım var. Mahkemeyi takip ettim ve vicdan muhasebesi yaptım. Bu davaya konu olan hadise esnasında ben de bir iş için o semte gitmiştim. Namaz vakti gelince de abdest almak için, Atik Ali Paşa camiinin abdesthanesine girdim. Davacı olan zat, heladan çıktıktan sonra hemen ben girdim ve kapının arkasındaki para kesesini gördüm. Nefsime aldanıp o keseyi aldım ve heladan hemen çıktım. Sonra da dava edilen zat girdi. Bu sebeple davacı, onu hırsız zannetti. Buyurun keseyi, sahibine geri verin, beni de affedin, yaptığım bu günaha tövbe ettim, dedi.Hakim, yarım saat sonra tarafları tekrar mahkeme salonuna aldı. Sanıktan, tekrar yemin etmesini istedi. Fakat Ahmet Sabri efendi, yine yemin etmemekte ısrarlıydı ve:-Hakim efendi, keseyi ben almadım, fakat yemin edemem. Eğer benim aldığıma kanaat getirdiyseniz, kesedeki para ne kadarsa tazmin edeyim, dedi.Bunun üzerine hakim;-Esasında kese bulundu ve tarafımıza teslim edildi. Fakat ben sizi imtihan etmek için bunu hemen söylemedim. Buyurun kesenizi, diyerek, keseyi sahibine verdi. Sonra da Ahmet Sabri Efendiye dönerek:-Keseyi sizin almadığınız belli oldu, fakat defalarca sizden yemin etmeniz istendiği halde niçin yemin etmediniz?-Hakim Efendi, biz esnafız. Ticaretimize yalan karıştırmayız. Hele yalan yere yemin hiç etmeyiz. Eğer doğru olan bir şeye yemin etmeye alışırsak, daha sonra, farkına varmadan yalan yere de yemin edebiliriz. Böylece temiz ve helal olan kazancımız lekelenir ve bizden türeyen nesiller haramzade olur diye çok korktum. Bu yüzden, almadığım o parayı ödemeyi kabul ettim, ama çok şükür yemin etmedim, dedi.



Sultan Bayezid, şehzadeliği sırasında ava olan merakından dolayı cins tazılar besletirmiş. Maiyetinde bulunan sipahilerden birisi, şehzadenin gözüne girmek için cins bir tazı alır. Fakat ne talim yaptırdıysa, ne kadar uğraşdıysa nafile. Sipahinin tazısı bir türlü Şehzade Bayezid’in tazılarının hızına ve çevikliğine ulaşamaz.

Sipahi, çareyi civarda yaşayan Buharalı Mustafa Dede’nin kapısında arar. Bir gün Kızılırmak’ta tuttuğu balıkları bir söğüt dalına dizip Mustafa Dede’nin kapısına dayanır. Kapıyı onbeş yaşlarında bir delikanlı açar. Bu, şeyhin oğlu Hamdullah’dır. Delikanlı sorar:- Babam evde yok, hacetiniz ne idi?Sipahi boyun büküp der ki: -Balıkları babanıza hediye getirmiştim. Tazıma muska yazdıracaktım.Hamdullah bakar ki balıklar taze:- Ağam, gam çekmeyin. Muskayı ben de yazarım, babamdan ruhsatım var, der.Muska yazılır, tazının boynuna asılır. Artık sipahinin tazısı şehzadenin tazılarına göz açtırmaz. Nerede bir av varsa, ilk önce sipahinin tazısı avlar. Bayezid’in emri ile tazı huzura getirilir. Bakar ki boynunda bir muska asılı, emreder açtırır. Muskada şunlar yazılıdır:Tamah ettim semeğe (balığa)Muska yazdım köpeğeYa geçsin tazılarıYa dayansın köteğe...Şehzade Bayezid muskanın macerasını dinledikten sonra yazının güzelliğine hayran olur. Hamdullah ile tanışıp dost olurlar. Sultan Bayezid Han’ın 1481’de tahta çıkmak için İstanbul’a giderken yanında götürdüğü Hamdullah, zaman gelir hat sanatının en büyük üstadlarından Şeyh Hamdullah olur.



Yıldırım Bayezid Han’ın oğlu Musa Çelebi, çocukluğunda da çok zeki ve haşarı idi. Gönderildiği mektepte, arkadaşları ve bilhassa hocası, ondan çok çekiyorlardı. Bir gün hocası dayanamadı ve onu dövdü. Küçük Musa, akşam ağlayarak eve geldi ve babası Sultan Yıldırım Bayezid’e:-Sizin gibi bir sultanın oğlunun darb edilmesi layık mıdır? Dedi.Bunun üzerine Sultan Bayezid:-Demek bir Sultanın oğlunu dövdü, öyleyse yarın ben de mektebe geleyim de hocaya bunun hesabını sorayım, cevabını verdi. Oğlunu gönderdikten sonra mektebe gitti ve hocası ile görüşerek, icabeden talimatları verdi.

Ertesi gün Yıldırım Bayezid Han, oğlu ile beraber mektebe gitti. Daha sınıfın kapısından içeri girerken, hocası onu gördü ve:-Sultanım, şimdi derse başlayacağım, lütfen dışarı çıkın,dedi.Padişah:-Sen benim oğlumu dövmüşsün, buna nasıl cür’et ettin? Dedi.Hoca, daha önceden aldığı talimat gereği:-Burada benim yaptığım hiçbir icraata kimse müdahale edemez. Sultan dahi olsa, dedi ve eline bir sopa alarak padişahı kovalamaya başladı. Sultan kaçarak sopa yemekten kurtuldu. Bu manzarayı gören Musa Çelebi, korkudan ne yapacağını bilemedi.Akşam eve gelen küçük Musa, sessizce bir köşeye sindi. Babası sultan Bayezid:-Aman oğlum, senin hocan yavuz bir kişi imiş. Sakın bir daha karşı gelme. Neredeyse beni bile dövecekti, dedi. Musa Çelebi de bundan sonra iyi bir talebe oldu.



Osmanlı devletinin Avrupa'ya açılmaya başladığı ilk yıllarada yurtdışına gönderilen elçiler gelecek yüzyılın mimarları olmaya aday kişilerdi. Bu insanların oralara gidip gördükleri, yaşadıkları tecrübeler yeni kurulacak devlet yapsının en önemki taşları olacaklardı. Osmanlı Devleti’nin ilk Fransa daimi elçisi Moralı Ali Efendi 2 Nisanda Osmanlı sancağı taşıyan Venedik gemisiyle, Ege denizinden Akdenize açılarak yol çıkar. 38 günlük bir yolculukdan sonra Messına, akabinde Marsilya'ya varan Ali Efendi hemen karantinaya alınır. Bu uygulama, o devirde tüm Avrupa limanlarında veba vb. salgınlara karşı uygulanan yöntemdir. Yolcuların bu karantina süresinde de pasaport,gümrük vs. işleride yapılmaktadır.

Ali Efendi, Marsilya'da karantina süresince, Fransızların tavrında pek hoşlanmaz, onlara soğuk davranırsa da karantina akabinde ilişkiler yine samimileşir. Ali efendi bekleninin aksine Marsilya'da sarayda değil Hotel de L'Europe de beş gün kalır.Elçinin bu günlerinin boyunca proğramı çok yoğun geçer. Şehir ileri gelenlerinin yemek leri, geceleri gidelen tiyatrolar, halkın elçiyi görmek için birbirleriyle kıyasıya yarışmaları elçi tarafından hep gözlemlenir. Nihayetinde, iki ordu arabası, askeri dört yük arabasıyla, bir tercüman ve dört hizmetkarıyla Ali Efendi Paris’e hareket eder. Ali Efendi yol boyunca uğradığı yerlerin ileri gelenlerince karşılanmakda, onuruna ziyafetler verilmekte, hatta onun da iştirak etmesi için geçiktirilen Franklin savaş gemisinin denize indirilmesi töreninin baş konuğu Osmanlı elçisi oluyordu. Ayrıca Toulondaki görevlilerin karılarıyla Türkleri görmek merakıyla kente gelen yabancı bir çok kadının katılacağı akşam yemeğine kadar resmi bazı ziyafetler ve iade-i ziyaretlerle vakit geçirildi. Ali Efendi Codrika kentinde farklı bir olayla karşılaşır.Şehrin Doğu kütüphanesindeki Osmanlı ve Arap eserlerini gördükden sonra fizik profesörü Malletnin gerçekleştireceği elektriklenme deneyinde yeni süprizler bekliyordu. Türk kendi adının elektrik kıvılımcımlarıyla aydınlatılmasını görmekden çok etkilendi...Profesör Mallet bu deneylerden hareket ile ona şimşek ve yıldırımı açıklamayı denedi ama bu konuda hiç başarılı olmadı.Ali Efendi Paris’e gelir gelmez kendisine daha sonraki yıllarda uzun süre Osmanlı elçilik binası olacak Saint Dominique sokağındaki Monaca prensesinin konağı maiyyeti ile beraber şahsına verilir. Akabinde, kabul için protokol hazırlıklarını dışişleri bakanı ile görüşme başlar. Bu aşamada kurnaz politikacı Talleyrand'da yeni dışişleri bakanı olmuştur. Ali Efendi bu olay büyük şansızlığın ilk adımı olacaktır. Osmanlı elçisinin kabülü, Paris'in gündeminin ilk konusudur..Nihayetinde ince düzenlemlerden sonra, özgürlük bayramı kadar Türk’ün kabul töreninde daha çok görkem verebilmek için Directoire sarayının avlusu bir bayram salonu gibi düzenlenir. Nihayetinde, elçi maiyyeti ile beraber huzura gelmesiyle tören başlar. Birinci katibininin saygı göstermek için başının üstünde tuttuğu kırmızı bir kumaş içinde sarılı ve beyaz bir tafta ile tekrar sarılmış III.Selim’ in fermanı ve itimat mektubunu onun ellerinden alıp üç kere öptü ve bir adım daha atıp ayağa kalkan ama şapkalarını çıkarmayan beş direktörü yani Carnot, Barros, La Révelliere Lé peaux, Barthélemy ve Reubell’i selamladı.Bu sırada Talleyrand Ali Efendiyi takdim etti o da padişahın fermanını başkana sundu. Directoirelerin elçiye bu kadar değer vermelerinin iç ve dış politik uzantıları vardı. İç boyutundaki durumu ihtilal sonrası oturturulmaya çalışılan bir yapı ile iç hesaplaşma öncesi, rejim kendini o devir dünyasının en büyük devletine kabül ettirip, bir manada bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemektedir. Rejimi dünya'ya kabül ettirmeyi, buna paralel olarakda içerdeki muhalefeti bastırmayı amaçlamaktadır. Bu tören Paris’de o kadar büyük bir olay haline gelir ki, Moniteur Universelle, Censeur des Journaul, Analyse des journaux, Journal de Paris gibi resmi yarı resmi gazeteler ile sıradan haber gazeteleri törenin özelliğini belirtmekden geri kalmayarak karşılıklı nutukları yayınladılar ve törende eğemen olan mükemmel düzeni kutladılar. Muhalif gazeteler ise aksine düşünüle bileceği gibi eleştirelecek bin tane konu buldular. Bundan sonra Ali Efendi artık “Paris’in kralı” idi. Bir ay boyunca sakalından sarığına, davranışlarına kadar Parisin ilegi odağı haline geldi. Paris İstanbul’un bir semti olmuştu. Moda olan malları satmakla ünlü tüccarlar dişlerini tırnaklarına takarak türban şeklinde şapka,Türk usulü başlık,Türk usulü elbise ve odalık giysileri siparişlerini yetiştirebilmek için çalışıyorlardı. Artık, Paris'de özellikler hanımlar arasında bir “Türk Modası” esmeye başlamıştı. Ali Efendi Paris'li kadınların baş dedikodu malzemesiyidi. Bu da bize o devir Paris’in ahlaki,sosyal ve psikolojik boyutunu sergilemesi açısından önemli ipuçları vermektedir.Onu görmek için tiyatroya gidenler ,onunla tanışmak için kocalarının önünde yaptıkları yakışıksız davranışlar hep konuşulmaktaydı. Bu hareketler, kadınlar arasında yarış haline gelmişti. Hatta gazeteler de elçinin hareketlerinin hangi manaya geldiğini anlatan uzun yazılar çıkmaya başlamıştı. Mesela “...saygı ile egilme yapan kadına bir baş eğmesi...kocalarıyla birlikde takdim edilen kadınlara iki lokum, yalnız kadınlara bir düzene lokum, genç kızlara bir kaç damla gülsuyu, kocalara iyi iyi, neşeli güzellere çekici, peri gibi ince kızlara, bir el sıkması, tanıksız başbaşa buluşmada bir şal, aşk ilanı, kuru reçeller..”gibi. Bunun yanında “...bütün erkekler onlara dil dökerken kadınlar Moralı Türkden başkasından söz etmiyorlar. Bu elçi aşıklar için büyük bir beladır...” deniliyordu. Tiyatro sahipleri ve diğer organizatörler elçiyi davet edip, onun üzerin den binlerce frank kazanıyorlardı. Ali Efendi bir tür seyirlik kazanç kaynağı olmuştu. Fakat bu seyirlik sadece bir ay sürdü zira sahneye Napolyon yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. Moralı Ali Efendi, Paris’de beş yıla yakın kaldı. Bu süre zarfında, 1798 sonbaharında Fransa ile Osmanlı devleti arasında savaşın başlaması, elçi içinde kabus dolu günlerin başlamasına neden oldu. Ali Efendi bir aydan sonra hemen diplomatik ilişkilere girişti. Özellikle de iki ülke arasındaki, Osmanlı aleyhine Fransa lehine olan kapitülasyonlarla, ticari anlaşma ları, Osmanlı lehine düzeltme çabaları içine girdi. Fakat kurnaz Talleyrand’ın usta manevraları ile bu çabalarından istenilen sonuç alınamadı. Bu görüşmelerin sürdüğü sırada Napolyon’un Mısır seferi Fransa’nın gerçek yüzünüde göstermiş oldu. Artık Ali Efendi için bir skandal ve eziyet yılları da resmen başlıyordu. hadiseNapolyon’un Mısır seferi o devir Osmanlı diplomasisi için tam bir skandal dönüştü. Bu olayın baş mimarı Talleyranddan başkası değildi. Usta politikacı Talleyrand, Napolyon’un Mısır seferini elçiden gizlemeyi başarır. Öyle ki Napolyon’un Mısır’a vardığı haberi İstanbul’a geldiğinde, Moralı Paris’den Napolyon’un Malta’da olduğuna dair haberler göndermekteydi. Bu durum karşısında, III.Selim bizzat kendi hatıyla yazdığı hatt-ı hümayununda “be hey eşşek herif” ifadesini kullanrak kızgınlığını ifade etmişti. İki devlet artık savaş halindedir.Bu durumda o devir adetlerine göre savaşan ülkenin elçisinin harb boyunca hapsedilmesini öngörmekteydi. Bunu bilen Ali Efendi de kendisi için hazırlıklara başlamıştı. Zira İstanbul'daki Fransız maslahatgüzarı Ruffin Yedikule'ye hapsedil mişti. Fransızlar ise uzun vadede ilişkilerde gelişmelere göre elçiyi kullanmak için onu haps etmeyerek pasifize edecek bir yöntem izlediler. Paris’den ve Ülkeden çıkışını yasakladılar. Artık Moralı Ali Efendi, eski Osmanlı elçisi olarak daha üç yıl Paris’de oturmak zorunda kalacaktı. 1789 yılı Osmanlı elçisi yönünden kötü bitti. Çünkü Directoire’in ihtiyatlı yaklaşımına göre artık o elçi değil yalnızca bir takas öğesi haline gelmişti.Şüphesiz değerli bir öğeydi, protokol deki yeri maiyyetine elli kişi bulunan bir üst derece generale eşdeğerdi. Bundan dolayı Fransız hükümeti çok iddialı düşünüyor ve Bâb-ı âlî’nin eski elçisini kurtarabilmek için İstanbul’da ve Doğu limanlarında tutuklu bulunan bütün Fransızları mevkii ve cinsiyet farkı göstermeksizin serbest bırakacağı hayalini kuruyorardı. Fakat O, eski Osmanlı elçisi Ali Efendi idi.Ali Efendi savaş yüzünden, İstanbul hükümetince de unutulmuştu. Bir müddet sonra oturduğu konakdan atılıyor, akabinde de Fransız hükümeti ödeneğini kesince, Ali Efendi Paris’de beş parasız kalıyordu. Bununla birlikde savaş bitip barış zamanı belirince, Ali Efendinin itibarı da birden artmaya başlıyordu. Bu sefer de, Ali Efendi özellikle Fransızlara karşı ihtiyatlı bir poltika izleme ye başladı. İstanbul’dan gelen emirlere daha fazla riayet eden, hassaten barış görüşmelerinde bunu fazlasıyla kullanan bir insan potresi ortaya çıkdı. Müzakareler sonunda Fransızlar Mısır'ı boşaltılar. Öte yandan Bâb-ı âlî olağanüstü elçi göreviyle, Galib Said Mehmed Efendi’yi yeni elçi olarak Paris’de göndermesiyle, Ali Efendinin diplomatik görevide resmen sona ermiş oldu. 14 Temmuz 1802 de dönüş hazırlıklarına girişti. Maiyyetinde iki Türk üç Rum yardımcıyla yola çıkmıştı. Ona ne olayların gelişmesini ihtiyatlı bir şekilde Fransa’da beklemeyi tercih eden Codrika, ne mihmandar, ne Cumhuriyetin çevirmeni ne Jandama binbaşısı ne de muhafız birlikleri refakat ediyordu. Paris halkının ilgisizliği ise apaçık belliydi. Paris gazeteleri hiç önemi olmayan bu olaya çok az yer verdi ve Directoire yönetiminde onun nasıl bir şöhret olduğu hakkında okurlarına daha çok bilgi vermeyi gereksi buldular... Kısaca gelişi muhteşem dönüşü sessiz oldu.



Sultan Orhan Gâzi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir zât-ı muhterem idi. O mübârek kimse, birgün Alâeddîn Esved hazretlerini ziyârete gitti. Onun mahalline vardığında, Alâeddîn Esved hazretleri nâfile namaz kılmakta idi. Orhan Gâzi, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi. Orhan Gâzî ve orada bulunan Alâeddîn Esved'in talebeleri namaz için hazırlandılar. Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca, Kara Halîl imâmete geçti. Cemâata namazı kıldırdı. Alâeddîn Esved de, odasından çıkıp namaza katıldı. Namazdan sonra bir müddet sohbet ettiler. Orhan Gâzi edeble dinledi. Sonra başını kaldırıp;"Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip, hak ile bâtılı ayırmak, şer'î hükümleri beyân etmek için bir hâkim-i samedânî lâzımdır. Talebenizden birini benim ile sefere gitmek için tâyin etseniz." deyip, merâmını arzetti.

Alâeddîn Esved hazretleri Orhan Gâzi'nin bu arzusunu kabûl ettikten sonra talebelerine baktı. Herbirinin; "Ne olur beni gönderme!" diye yalvarır bir hâli vardı. Çünkü onlar, sultanlara yakın olan ulemâyı dünyâya düşkün addediyorlar, sultanların, kötülüklerine, ulemânın ilimleri ni âlet etmelerinden korkuyorlardı. Ancak, Sultan Orhan öyle bir kimse değildi. Yanına ulemâyı, emretmek için değil, Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için, kendisini Allahü teâlânın yasaklarına meyletmekten sakındırması için istiyordu. Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu. Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu. Devletin bekâsı için sultana, sultanın yanlış yola sapmaması için ulemâya ihtiyaç vardı. Alâeddîn Esved diye anılan Kara Hoca'nın talebelerinden birinin bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü. Kara Hoca, en gözde talebesi Çandarlı Kara Halîl'i Sultan Orhan Gâzi'ye verdi. Kara Halîl de, "Memur, mâzûrdur" hükmünce, hocasının emrine uyup Orhan Gâzi ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde, Sultana müşâvirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı. Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın emir ve yasaklarının, Devlet-i âliyye-i Osmâniye içerisinde sünnet-i şerîfe uygun şekilde tatbikine gayret eyledi.Kara Hoca Alâeddîn Esved Karahisârî, sâlih ameller işledi. Allahü teâlânın nice sevgili kullarını gördü. Gecesini gündüzünü ibâdet ve ilimle geçirdi. İnsanlara hizmet etti. Herkese karşı merhametli oldu. İsteyeni geri çevirmedi. Kimseye kötü muâmele yapmadı. Herkese nasîhat etti. İnsanların doğru yolu öğrenip, Allahü teâlâya hakîkî kul olmaları için çalıştı. Her işini Allahü teâlânın rızâsı için yapar, her sözünü O'nun emrine uygun söylerdi. Uzun bir ömür sürdükten sonra, 1397 yılında İznik'te vefât etti. İznik Şerefzâde mahallesindeki türbesinde medfûndur.



Sultan I. Murad’ın Karamanoğulları üzerine sefere çıkmasını fırsat bilen Sırplar ve Bulgarlar, sınırlardaki Osmanlı köylerine saldırdılar ve 20.000’den fazla müslümanı katlettiler. Bunun üzerine derhal Sırplar üzerine sefere çıkan Sultan I. Murad, mevcudu 40.000’i bulan bir orduyla Kosova sahrasına kadar geldi. Bundan büyük bir telaşa kapılan Sırp kralı Lazar, Osmanlı ile tek başına başedemiyeceğini bildiği için Bulgar, Macar, Ulah, Arnavut, ve Boşnaklardan yardım istedi. Böylece, mevcudu 150.000’i aşan kalabalık bir haçlı ordusu Kosova’ya hareket etti. iki ordu arasında 9 Ağustos 1389 günü şiddetli bir muharebe başladı. Şehzade Yıldırım Bayezid ve şehzade Yakub beylerin olağanüstü gayretleri ile kısa zamanda kalabalık haçlı orduları mağlup edildi. Düşman ordusunun kaybı yüzbinden fazlaydı. Sırp kralı da esir alınmıştı.

Savaşın sonunda Sultan Murad, harp meydanını gezerken, bir şey dikkatini çekmişti ve bunu da yanındakilere sordu:-Dikkat ettiniz mi, ölü ve yaralılar arasında hiç yaşlı kimse yok.Bu soru üzerine orada bulunanlardan birisi şöyle cevap verdi:-Bunların içinde eğer yaşlı bir adam olsaydı, hiç böyle hareket ederler miydi ve bize saldırmaya cesaret edebilirler miydi?

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter