Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Girit en geç fethedilen vatan toprağıdır. Elden çıkışı da sancılı olmuştur.

Giritliler Rumca konuşur; ama şiveleri diğer Rumların anlamayacağı kadar farklıdır.

Yurt dışında yaşayan insanların millî hassasiyetlerinin daha fazla olduğu malumdur. Geçenlerde okuduğum bir kitapta bunu teyid eden bir hatıraya tesadüf ettim. Andreas Nenedakis, Büyükbaşlar 1922 adlı eserinde çocukluğunun Girit’ini anlatıyor. Bu kitapta belki basit ama hisli bir pasaj var. Okuyucularla paylaşmak istedim:

Hanya'da cumbalı bir Osmanlı evi

Başlar eğik, gözler nemli

“Babam 1912 tarihinde Osmanlıların mağlubiyetiyle biten Balkan Harbi’nde bulunmuştu. Memleketine dönerken, eline geçirdiği bir Osmanlı bayrağını da getirip dükkânına asmıştı. Türkler, dükkânın önünden başları eğik, temennâ ederek sessizce geçerlerdi. Bayrağın bir zayıflık emâresi olarak bir ganimet gibi çarşıda asılışı onları utanca boğdu. Her yerde bu konuşuluyordu. İmamlar şikâyet etti, müftü vâliye çıktı. Sonunda bir Türk dostunun ricâsı üzerine babam bayrağı indirmeye râzı oldu.

Küçük Asya macerası yılları idi (1921). Ali adında bir mektep arkadaşım bayrağı görmek istedi. Annemden izin aldım. İki ablası ile geldiler. Annem bir bohça açıp bayrağı gösterdi. Ali ile kızlar diz çöktüler, ellerini bağırlarına koyarak gözlerini hürmetle bayrağa diktiler. Şaşırmıştım, niye böyle davrandıklarını anlayamıyordum. Kızlar kırmızı kumaşı okşuyor, ay yıldızı öpüyorlardı. Çok duygulanmış olduklarını görüyordum. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Annem sonra bayrağı kaldırdı.

Bir gün Ali, arkadaşlarının da bayrağı görmek istediklerini söyledi. Davet ettim. O gün gördüklerimi hiç unutmadım. Bütün çocuklar diz çöktüler. Sonra yüzlerini yere sürerek bayrağın ay yıldızını öpüyorlardı. Bunu birkaç defa tekrarladıktan sonra sessizce evden ayrıldılar. Türk çocukları o günden sonra bana karşı çok değiştiler. Bana onlardan biriymiş gibi davranmaya başladılar.”

Girit'le alakalı eski bir kartpostal

Son fethedilen toprak

Girit, en son ele geçen vatan toprağıdır. Üstelik Rumlardan değil, Venediklilerden alınmıştır. Osmanlıların Akdeniz’deki emniyet ve asayişini tehdit eden ada, Sultan İbrahim zamanında kuşatıldı. Ada fethi zordur. Kuşatma senelerce sürdü. Çok zâyiat verildi. Ama neticede ada tamamen fethedildi. Girit, hep imtiyazlı şekilde idare olundu. Tımar sistemi burada tatbik olunmadı. Ada halkı pek çok vergiden muaftı. Geri kalan vergiler adanın ihtiyaçlarına harcanır; merkeze fazla bir şey alınmazdı.

Girit'te Venediklilerden kalma sahil kalelerinden biri

Yunanistan istiklâlini elde edince, Girit’i ilhak etmek için çok uğraştı. Adaya ajanlar gönderdi. Gençleri artık çökmeye yüz tutmuş olan Osmanlı hâkimiyetine karşı çete faaliyeti göstermek üzere yetiştirdi. Yunan isyanı üzerine bir ara Mısır Vâlisi Mehmed Ali Paşa’nın idaresine verildi. 1867’de nüfusunun dörtte üçü Hıristiyan olan Girit’te Rusya tahrikli bir isyan çıktı. Girit ve Sisam daha önce Yunan İsyanı’na da katılmıştı. Bu isyan neticesinde Yunanistan istiklâlini kazanmış; Sisam’a da muhtariyet (otonomi) verilmişti. Bu defa emel, Girit’in Yunanistan’a bağlanmasıydı. Girit isyanı uzun uğraşmalardan sonra bastırıldı. Ancak Bâbıâli’nin bu sert cevabı, ters tepti. Adadaki milliyetçilik cereyanını güçlendirdi. Üstelik Avrupa devletlerinin müdahalesine zemin teşkil etti. Bâbıâli kalıcı bir çözüm için Sadrazam Âli Paşa’yı fevkalâde memuriyetle adaya gönderdi. 1868 fermanı Girit’e imtiyaz tanıyan bir nevi anayasa hüviyetindeydi. Böylece Girit, neredeyse yarı müstakil oldu. Vâlinin, biri Müslüman ve diğeri Hıristiyan olmak üzere iki yardımcısı olacaktı. Mutasarrıf ve kaymakamlar yerli halkın ekseriyetinin dininden tayin edilecekti. Adanın her türlü işlerine yılda bir toplanan meclis-i umumî karar verecek; bu işlerin tatbikinde Bâbıâli’nin tasvibi aranacak; Girit’ten toplanan vergiler, eskiden olduğu gibi Bâbıâli’ye ödenecekti. Yazışmalar iki lisanda yapılacaktı. Âli Paşa, bu reformlarıyla Girit’in bir mânâda Osmanlı ülkesinden ayrılmasına sebep olmakla suçlandı. Hatta amansız muhaliflerinden meşhur şair Ziya Paşa buna dair şu meşhur beyti söyledi:

“Kapıcızâde ile Köprülü’nün farkı budur:

Birisi aldı Girit’i, birisi verdi bugün!”.

Burada Girit Fâtihi sayılan Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa’ya ve Âli Paşa’nın babasının Mısır Çarşısı’nda kapıcılık yapmasına işaret vardır.

Giritli Rum kadınları (1900)

Eriyen nüfus

Sakız, Kıbrıs, Girit gibi Rumların da yaşadığı Osmanlı kasaba ve köylerinde sulh mahkemesi ve belediye meclisi vazifesi yapmak üzere Müslüman ve Hıristiyanlar için ayrı birer ihtiyar meclisi bulunur. Buna dimoyrondiya denir. Şehirlerdekiler her cemaatin vakıf ve yetim mallarına da bakar. Girit kaybedildikten sonra, burada yaşayan Müslümanlar dimoyrandiya sistemine benzer Cemaat-i İslâmiyeler kurmak suretiyle teşkilatlanmıştır.

Adada emlâk ve temettuat (gelir) vergisi tahsil edilmezdi. Yalnızca aşar, müskirat, tuz, tütün ve gümrük resmi öderdi. Girit halkı fiilî ve bedelî askerlikten de muaftı. 1878 tarihli Halepa Mukavelesi ile adanın iktisadî muhtariyeti nihaî noktaya gelmiş; aşar vâridatı tamamen ada bütçesine terk edilmiştir. Halepa Mukavelesi adanın idaresinde yeni bir safha başlatmış; ada meclisindeki Müslüman âzâların sayısı azalan nüfus nisbetinde düşürülmüştü. 1889 tarihli fermanla bu muhtariyet biraz tahdid edilerek, nüfus sayımının âdil yapılmadığı gerekçesiyle Girit Meclisi fesholundu. Örfî idare mânâsına gelen bu ferman meseleyi çözmek şöyle dursun, Girit Buhranı’na yol açarak adanın kaybına giden safahatı başlattı.

Hanya'da bir Osmanlı sokağı ve minare

Bu sıkıntılar sebebiyle adanın Müslüman nüfusu her geçen yıl eridi. 1896’da adalı Rumların başlattığı isyan ve kargaşa bahanesiyle Yunanistan adayı işgale kalkıştı. Buna mukabil Düvel-i Muazzama (İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya, Rusya gibi büyük devletler) adaya asker çıkararak ilhakı önledi ise de Girit’te Osmanlı idaresi fiilen tahdid edildi ve adanın muhtariyeti genişletilmiş oldu. Almanya ve Avusturya buna karşı çıktı ama tesiri olmadı. Anavatandaki halk, hâdiseye büyük reaksiyon gösterdi. “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız” marşı dillerden düşmez oldu.

Ertesi sene Yunanistan ile harbe tutuşuldu. Harb kazanıldı; fakat adayı elde tutmaya yetmedi. Düvel-i Muazzama adanın yeni statüsünü ilân etti. Buna göre ada, Osmanlı hâkimiyetinde bîtaraf ve muhtar bir vilâyet olarak beş sene için Düvel-i Muazzama’nın muvafakatiyle Bâbıâli’nin tayin edeceği bir vâli tarafından idare olunacak; İstanbul’a senelik maktu vergi ödenecek; Osmanlı askeri peyderpey adadan çekilecekti. Böylece Girit meselesi, Osmanlı Devleti aleyhine ve tuhaf bir şekilde mağlup Yunanistan lehine çözülmüş oldu. Adaya padişahı metbu tanıyan Yunan Prensi Yorgi komiser tayin edildi. İstanbul’dan gönderilen vâli, bir nevi vâli vekili derekesine düştü. 1899’da adalı Rum milliyetçilerinin ilân ettiği Girit Kanun-ı Esasîsi ile Prens’e para ve pul basma, nişan verme, muahede yapabilme, bayrak edinme salâhiyeti tanındı. Müslümanlar için de Girit Ahâli-i İslâmiyyesi Nizamnâmesi çıkarıldı. Bâbıâli bunların hiç birini tanımadı ise de, elinden de bir şey gelmedi. Kanun-ı Esasî, kadıları tayin salâhiyetini Prens’e veriyor, adadaki bütün memurların Prens’e sadakat yemini ederek vazifeye başlamasını hükme bağlıyordu. Bu ise büyük reaksiyon doğurdu. 1910 senesinde İstanbul’ca tayin edilen Kandiye Kâdısı vazifeye başlatılmadı. Düvel-i Muazzama, kâdıların ehil kimseler arasından ada Müslümanlarınca seçilmesini Girit hükûmetine kabul ettirdi.

Osmanlı Girit'inin haritası

Prens’in milliyetçiliğinden şüphe duyan adalı bazı Rumlar, 1905’de meşhur politikacı Venizelos’un liderliğinde ayaklandı. Prens adayı terk etti. Yerine başka bir komiser vazifelendirildi. 1910 tarihinde toplanan Girit Meclisi’nin Yunan Kralı adına yemin etmesi tabiatı ile fırtınalar kopardı. Müslüman mebuslar yemine yanaşmayınca meclis 4 ay tatil edildi. Sonra yemin etmeksizin meclise kabul edildiler. İstanbul’un karşı çıkmasına rağmen meclis bir yandan da Atina’daki Yunan millî meclisine temsilci gönderiyordu. 1908’de Girit Meclisi Yunanistan’a ilhak kararı aldı ise de İngiltere mâni oldu. Balkan Bozgunu ardından 1913’te imzalanan Londra ve Atina Muahedeleri ile Girit Yunanistan tarafından ilhak edildi. Müslümanların din ve vakıf işleriyle meşgul olmak üzere Hanya, Kandiye ve Resmo’da müftü riyâsetindeki Cemaat-i İslâmiyeler salâhiyetli kılındı. Kâdı mahkemeleri de varlığını devam ettirdi.

Girit'e dair eski bir kartpostal. Üzerinde şu yazı okunuyor: Hükûmet-i Osmaniyye en şu'adâr olan nücûmdan fâriğ olmaz. Yani Osmanlı hükûmeti en çok parlayan yıldızlardan (yani Girit'ten) vazgeçmez.

Bostana giren Giritli

Girit, çok eski bir medeniyet merkezidir. Ada halkının antik çağda Mısır’dan geldiği zannedilmektedir. Ahali zaman içinde Ortodoks dini ve coğrafi yakınlık sebebiyle Rumca konuşmaya başlamıştır. Ancak şive, diğer Rumların anlayamayacağı kadar farklıdır. Osmanlı fethinden sonra ada halkının bir kısmı ihtida etmiştir. Mübâdele ile Anadolu’ya göçen ve Rumcadan başka lisan bilmeyip âdetleri de çok farklı olan Girit muhacirleri çok sıkıntı çekti. Çalışkan Giritliler, ot yemeklerine düşkünlüğü ile tanınır. Hatta “Baba, bostana bir inek ile bir Giritli girdi” diyen çocuğa babasının, “Giritliyi çıkar, inek doyunca zaten çıkar” dediği meşhur fıkradır.



Avrupa, kâğıt, pusula, barut ve ateşli silahlar gibi buluşlarla, Müslümanlar sayesinde tanıştı. Garb aydınlanmasının bir sebebi de budur.

Kâğıdın, Çin’de başlayan hikâyesi, Endülüs Müslümanları vesilesiyle Avrupa’da devam etmiştir.

Antik Mısır'da kullanılan papirüs parçaları ve papirüse yazı yazan kâtip

Eskiler, yerde gördükleri bir kâğıt parçasını hürmetle kaldırır, bir duvar sövesine koyardı. Bunun sebebi, kâğıdın mushaf yazmak gibi mukaddes bir işte kullanılmasıdır. Kâğıt, aynı zamanda hakkın hukukun da güçlü destekçisidir. “Kâğıt uçurmak”, haber vermek; “kâğıda dökmek”, yazmak demektir. Korkanın yüzü “kâğıt gibi” olur.

Para yerine kâğıt

Üzerine yazı yazılabilecek malzeme, insanlar için her zaman yazıdan bile mühim olmuştur. Mısırlılar, papirüs bitkisinden elde ettikleri kâğıt benzeri tabakalara yazardı. Kabuğu soyulmuş ince şeritler, su ile ıslatılarak çapraz bir başka dizi ile bitkinin yapıştırıcı hususiyetinden istifade ile yapıştırılır; taşla dövülüp güneşte kurutulduktan sonra; deniz kabuğu ile cilalanırdı. Bugün Avrupa dillerinde kâğıt için kullanılan paper kelimesinin menşei de budur. Papirüsün pahalıya mâl olması, ME II. asırda Bergamalıları bunun yerini tutacak bir şey bulmaya sevketti. Böylece inceltilip kirece yatırılan sığır ve koyun derisinden yapılmış ve adını şehrin o zamanki ismi Pergamon’dan almış parşömen doğdu. Bugünki kâğıt, bir Çin buluşudur. Çinliler ottan yaptıkları kâğıda yazıyorlardı. Ts'ai Lun adında bir memur, 105 yılında bugünkü kullanılan hâli ile kâğıdı imâl etti. Dut ağacı kabuğu, kendir ve kumaş parçalarını suyla karıştırarak ezip lapa hâline getirdi. Presleyerek suyunu çıkardı ve bu ince tabakayı kuruması için güneşin altında ipe astı.

Ts'ai Lun'u kâğıt imal ederken tasvir eden heykel

Hindliler beyaz ipek parçalarına; İranlılar ise manda, sığır, koyun ve vahşi hayvan derilerinden tabaklanmış (işlenmiş) derilere, beyaz ince taşlara, bakır, demir ve benzerlerine, düzgün ve yapraksız hurma dalına, koyun ve develerin kürek kemiklerine yazarlardı. Onlara komşu olmaları sebebiyle Arapların kullandığı yazı malzemesi de buydu. Hazret-i Peygamber, günlük yazıları hurma lifi veya kürek kemiğine; ama bazı mektupları ve ahidnâmeleri deriye yazdırırdı. Sahabe, uzun süre dayanması veya o zaman ellerinde mevcut olması sebebiyle, Kur'ân-ı kerimin ince deriye yazılmasında ittifaka varmıştı. Hazret-i Osman devrine ait mushaflar ceylan derisine yazılmıştır.

Parşomene yazılı Tevrat nüshası

Hindistan'dan getirilen kâğıtlar bollaşmadan önce sahabe ve takipçileri yazılarını yaprakları soyulmuş geniş hurma dallarına, kürek kemiklerinden elde edilen levhalara, kumaş parçaları ve ceylan derisi gibi derilere yazıyorlardı. Kâğıt vardı; ama az ve pahalıydı. Hazret-i Ömer, bazen para yerine kâğıt vererek alışveriş yapardı. İlk kâğıt parayı, XIII. asırda Çin İmparatoru Kubilay basmıştır. Halife Ömer bin Abdilaziz, Medine vâlisi Muhammed bin Hazm’a yazdığı mektupta şöyle nasihat eder: “Kalemi incelt, sözü kısa tut, yazıyı tek sahifeye topla! Yoksa Müslümanların hazinesine zarar vermiş olursun”. İmam Şâfiî, çok yazılarını kürek kemiğine yazardı. Çadırı, bunlarla doluydu. Bu hâl, Harun Reşid'in halife olmasına kadar devam etti. Onun zamanında kâğıt imâli yaygınlaşınca, kâğıttan başka şeye yazı yazılmamasını emretti.

Ceylan derisine (solda) ve papirüse (sağda) yazılı Hazret-i Osman devrinden kalma mushaf parçaları

Hürmet mevkiinde

Her ne kadar kâğıt sanatını Çinliler buldu ise de, bunu inkişaf ettirip mükemmelliğe ulaştıran Müslümanlar oldu. 650 senesinde Buhara ve Semerkand’da ipekten kâğıt yapılıyordu. Müslümanlar, 706’da Yusuf bin Ömer, Hicaz’da ipek yerine pamuk kullanarak Dımaşkî denilen kâğıdı imâl etti. Bundan birkaç sene sonra Mağrib’de keten ve kendirden kâğıt yapıldı. Müslümanlar 751’de Türkistan’ı fethettiklerinde, Türklerden Çin usulü kâğıdı öğrendiler. Kâğıt kelimesi, Uygurca ağaç kabuğu manasına gelir. Arablar ise, Arami ve Yunan dillerinde papirüs manasına gelen kırtas kelimesini kullanmaya devam etmiştir. Abbasîlerle beraber kâğıt imâli arttı. 794’de Bağdad’da, ardından Şam, Trablus, Hama, Ye­men ve Mısır'da kâğıt fabrikaları kuruldu. İmam Ebu Hanîfe’nin, mushaf yazılan kâğıda hürmetinden, yatarken ayaklarını fabrikanın bulunduğu tarafa uzatmadığı rivâyet olunur.

Müslüman şehirlerinde kullanılması çok yaygınlaşan kâğıt; Endülüs vâsıtasıyla XIII. asırda Avrupa’ya geçti. Avrupa’nın ilk kâğıt fabrikası Şâtıbe (Jativa) şehrindedir. 1276’da İtalya Fabriano’da ilk kâğıt imâl edilene kadar, Avrupa ihtiyacını buradan karşılıyordu. 1348’de Fransa, 1390’da Almanya, 1495’de İngiltere ve 1690’da Amerika’da kâğıt imâline başlandı. Fransız tarihçi Sedillot der ki, Avrupa, pusula, kâğıt, barut ve ateşli silahlar gibi buluşlarla, Müslümanlar sayesinde tanıştı. Garb aydınlanmasının bir sebebi de budur. Derinin az bulunması ve pahalı olması sebebiyle, herkes kolay bulamazdı. Kâğıt bunu ortadan kaldırdı. Böylece ilme ve insanlığa büyük bir hizmet edilmiş oldu. Bunun şerefi Müslümanlara aittir.

Hamidiye Kâğıt Fabrikası

Kalitesi, bakanın şekli kâğıt üzerinde görülecek seviyededir. Yapraklar, çeşitli renklerde, güzel nakışlarla süslü veya filigranlıdır. (Filigran, kâğıdın kendisindeki şeffaf desenlerdir.) En güzel ve kaliteli kâğıt, eskiden beri Semerkand’da imâl olunur. Kalın, koyu renkli ve sağlamlığı ile hattatlarca tercih edilirdi. Şam kâğıdı, ince, ucuz ve günlük işlerde yaygındı. Osmanlılar, her iş için başka çeşit ve kalitede kâğıt kullanır. Kâğıt, ekseriya Semerkand, Şam ve Venedik’ten gelirdi. Yazı dağılmasın diye kâğıt nişasta, yumurta akı gibi maddelerden müteşekkil bir mâyi ile aharlanırdı. Silinti ve kazıntıya elverişli olduğu için sahteciliğe yol açar endişesiyle, resmî yazılarda aharlı kâğıt kullanılması yasaktı. XV. asırda Bursa’da ve XVI. Asırda İstanbul’da Kâğıthane’de o zamanki adıyla kâğıt değirmeni vardı. 1741’de modern kâğıt imâline geçilerek Yalova’da kâğıt fabrikası kuruldu. Bunu Kâğıthane, Beykoz ve İzmir takib etti.

Yalova Kâğıt Fabrikası'nda kullanılan filigran 1158 tarihli

Avrupa, geriden geliyor

Matbaanın bulunması, kâğıda olan ihtiyacı artırdı. Ancak hammadde azdı. Kâğıt imâli de uzun işti. 1719’da Fransız bilgin Rene Antoine Ferchault de Reaumur, ormanda ağaçların arasında yürürken kâğıttan yapılmış boş bir yaban arısı kovanı gördü. Kovanı gözlemeye başladı. Yaban arıları ince dalları veya çürümüş kütükleri kemirir gibi ağızlarına alıyorlar; burada mide sıvıları ve salyaları ile karıştırıyorlar ve kovanlarını yapmada kullanıyorlardı. Reaumur, bundan yola çıkarak modern kâğıt imâlini buldu. 1798’de ilk kâğıt makinesi yapıldı. Bu, geniş bir kayışın dönerek fıçıdaki lapayı aldığı ve ince kâğıt haline getirdiği, her dönüşte tek bir kâğıt yapabilen basit bir makineydi. Silindirli makine çok geçmeden 1809’da John Dickinson tarafından bulundu. Kâğıdın ucuz ve bol olması, Avrupa’nın entelektüel seviyesini artırdı. Artık odun lifleri yanında, sun’î (sentetik) liflerden de kâğıt yapılmaktadır.

Solda Reaumur, sağda İngiltere'de XVIII. asırda kâğıt imali



Viyana, iki asır boyunca Osmanlıların hayallerini süsledi. Burayı alarak Roma’yı inmeyi düşlediler. İki Kayser (imparator) şehri, yani İstanbul ve Roma, Hazret-i Peygamber tarafından Müslümanlara va’dedilmişti. İstanbul’un fethi ile birincisi gerçekleşmişti. Sıra şimdi ikincideydi. Ancak Roma ümidiyle yaşayan Osmanlıların talihi, Viyana surları önünde döndü. Buna rağmen Viyana’da, Osmanlıların hatırası bugüne kadar canlı bir şekilde devam etmiştir.

Viyana Kuşatması'nı tasvir eden eski bir gravür

Yağma yok!

Osmanlılar ilk defa 1529’da Viyana önlerine geldi. Kanuni Sultan Süleyman, kışın bastırması üzerine kuşatmayı kaldırdı. 1683’de Osmanlı ordusu ikinci defa Viyana surları önüne geldi. Slovakya’da yaşayan Macarlar, Alman zulmüne karşı Osmanlılardan yardım istedi. Bunu vesile bilen, Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Almanya etrafında birleşen Katolik ittifakını daha başında bertaraf etmek istiyordu. Ancak bu kendilerine karşı birleşmiş bir Avrupa’yı yenebilir miydi? Ortodoks Balkanların istilâsına ses çıkarmayan, kendileriyle aynı ırktan olmayan Macarlara arka çıkmakta isteksiz davranan Katolikler, o zaman Avrupa’nın merkezi sayılan Viyana’yı hiç Türklere kaptırır mıydı? 1648 tarihli Vestfalya Anlaşması ile mezhep savaşlarını bitiren Avrupa devletleri, Viyana önlerine gelen ve ikinci defa kıtanın kalbini tehdit eden Osmanlılara karşı birleştiler. Bu ittifak, tarihin dönüm noktalarından birini teşkil edecektir.

Viyana Müzesi'nde Kara Mustafa Paşa portresi

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, gururlu ve pek kendine güvenen bir vezirdi. İzin vermeyeceğini düşündüğünden dolayı, Sofya’da bulunan padişah Sultan IV. Mehmed’e haber vermeden sefere çıkmıştı. Şimdiki Avrupa hükümdarları gibi, hükûmete müdahaleden çekinen padişah, “Haberim olsa, izin vermezdim” demiştir. Merzifonlu, şehrin hemen fethedileceğinden emin olduğu için, kuşatmaya tam hazırlıklı değildi. Meselâ yanında kuşatma topları yerine sahra topları vardı.

Viyana'yı müdafaa eden Kont von Starhemberg

Ordu Tuna kenarında Alamandağı da denen Kahlenberg tepesinde mevzilendi. O zaman Viyana, şimdiki 1. Bölgeden ibaretti. İmparator ve ailesinin terk ettiği şehri, ihtiyar, tecrübeli ve korkusuz Kont von Strahlemberg müdafaa ediyordu. Teslim teklifi reddedilince banliyöler ateşe verildi. Şehrin düşmesi an meselesiydi. Merzifonlu, şevklendirmek için askere yağma hakkı verilmesi teklifini reddetti. Şehri, bütün zenginlikleriyle ele geçirmek arzusundaydı. Kuşatma sırasında, gece çalıştığı için, şehre tünel kazan Osmanlı lağımcılarının seslerini duyan fırıncılar, bodrumları doldurarak teşebbüsü engellediler.

Vezir-i Azam çadırı (Arsenal Müzesi)

Anlasın Tatarın kıymetini!

Bu şartlar altında Viyana kuşatmasına karşı çıkan Kırım Hanı Murad Giray, Merzifonlu tarafından divandan hakaret edilerek kovulmuştu. Halbuki eski bir hanedandan geldiği için Osmanlı padişahı bile Kırım Hanı’na ayağa kalkardı. Buna içerleyen gururlu Han, Kral Jan Sobieski kumandasındaki Leh destek kuvvetlerinin, kollaması gereken Tuna’dan geçmesine “Osmanlı, anlasın Tatarın kıymetini!” diyerek seyirci kaldı. Kırım askerleri, Osmanlı akıncı kuvvetlerini teşkil ediyordu. Sobieski, yetişip ordunun sağ kanadını vurdu. Merzifonlu ile arası iyi olmayan kumandanlar, daha bozgun emaresi yokken geri çekildi. Ordugâh düşman eline düştü. Viyana bir kez daha kurtulmuştu. Yanıkkale’ye çekilen Merzifonlu, cepheden firar eden ihtiyar vezir Budin Vâlisi İbrahim Paşa’yı idam ettirdi. Kırım Hanı’nı da azletti. Jan Sobieski’nin popülerliğinden çekinen Avusturyalılar, ordusunu aç bırakarak minnetlerini gösterdi. Sobieski, kırgın bir şekilde yurduna döndü.

Jan Sobieski

Viyana Kuşatması, Türklerin yenilmez olduğu inancını yıktı. Avrupa’nın en güçlü askerlerinden Prens Eugene, Osmanlı ordusunu birbiri ardına bozguna uğrattı. 1071’den beri süregelen Osmanlı ilerlemesi böylece durmuş oldu. Merzifonlu Belgrad’da idam olundu; hasımları da ellerine mendil alıp oynadı. Ordu, Alman-Leh ve Venedikliler karşısında kâh yenerek kâh yenilerek geri çekildi. Muharebeler sürerken, padişah, tahtını kaybetti. Nihayet harb 1699 Karlofça Anlaşması ile bitti. Macaristan, Erdel, Dalmaçya ve Mora (356 bin km2 toprak) elden çıktı. Bu tarih, Osmanlı Devleti’nin gerileme devrinin başlangıcı sayılır. Asya’nın üstünlüğü, artık Avrupa’ya geçmişti.

Prens Eugene

Osmanlılardan kalma eşya ve silahlar ile veziriazama ait olduğu sanılan otağ Viyana’da müzeye kondu. 200 kadar top ve diğer metal silahlar eritilerek yapılan büyük bronz çan Stefan Katedrali’ne asıldı. Viyana, kahve ve hilâl şeklindeki kruvasan çöreği ile bu sayesinde tanıştı. Viyanalılar, her sene şehrin Türklerden kurtuluşunu kutlar.

Viyana Kuşatması'nın 300. yılında Merzifonlu'nun otağı şeklinde yapılan sanat evi

Osmanlı Silahları (Arsenal Müzesi)

Hofburg Kraliyet Sarayı'nda sarıklı Osmanlıları tasvir eden heykeller

Türklerden kurtuluşun 300. yılı (Leopold Kilisesi)

Türk Caddesi

Viyana Kuşatması ile alakalı kitaplardan Anno 1683

Viyana Kuşatması ile alakalı kitaplardan

Viyana Müzesi'nde Kara Mustafa Paşa'ya ait eyer, topuz ve sadak

Viyana'da çokca görülen hatıralardan Türk Kafası (Türkenkopf)



Eski bayramların tadı herkesin dilinde. Yenilen tatlılar daha tatlıymış, gezilen yerler daha güzelmiş, insanlar daha samimiymiş. Hayat, bayram gibiymiş! Bunlar pek çok kişiye masal gibi gelse de, eskiye nur yağıyor; bayramlar terapi gibi geliyor.

İnsanda muhafazakâr bir taraf var. Zaman geçtikçe eskiyi hep iyi hatırlar; her şeyin eskisini özler. Bu yüzden hep ‘Nerede o eski bayramlar’ der. Eskiden beşerî münasebetler daha iyiydi. Şimdi şartlar değişti, modernleşme hayatımızı değiştirdi. Bir sokakta herkes herkesi tanır, birbirine gider, gelirdi. Şimdi sitelerde, yüzlerce dairelik bloklarda kim kimi tanır? Küçük yerde insanın kıymeti vardır. Biri öldüğü zaman, günlerce evin kapısı açıktır. Yemek getirir, acınızı paylaşırlar. Bayramlar daha canlı geçer. Mamafih son yıllarda köy ve kasabaların da şehirlerden farkı kalmadı. Her inkılâp, kendi millî günlerini, dinî bayramların yerine koymaya çalışmıştır. Hatta Ankara’da mesela 29 Ekim’de takım elbisesini giyip, şapkasını başına koyarak komşu ziyaretine giden yüksek bürokratlar vardı. Ama pek tutmadı.

Geçmiş zaman olur ki

Bayramlar sevinç günleridir. Dinin ‘Eğlenin, neşelenin’ dediği günlerdir. Biz beraber sevinir, beraber üzülürüz. Tek başına eğlenip üzülmek, “beni yalnız bırakın” demek, ancak Amerikan filmlerinde olur. Bayramlar bir araya gelme vesilesidir. Hayatın monotonluktan çıktığı renkli günlerdir. Sevdiği kişiyi gördüğü zaman insan neşelenir. Bu psikolojik bir haldir. Akrabalarla görüşmek bir terapidir. Aynı sosyal seviyede olmasalar bile bir kişi onları görünce sevinir, morali düzelir. Toleransı artar, olup bitenleri daha geniş karşılar.

İnsanlar artık bayramı tatile çıkarak değerlendirmek istiyor. Aile bağları eskisi gibi değil. Vaktiyle amca çocuğu çok kıymetliyken, artık pek bir şey ifade etmiyor. Biri zengin, diğeri fakir; belki biri şehirde yaşıyor, öteki kasabada. Sosyal şartlar değişince, hele dışarıdan evlenince; müşterek hisse azalıyor, birbirine karşı bir yakınlık hissedilmiyor. Eskiden insanın işi evine yakındı; bu kadar çok çalışılmazdı. Bugün zorlu bir iş hayatı var. Kişinin kendisine ve ailesine ayıracağı zaman azalıyor. Yoğun hayat meşgalesine ancak bayram tatilleri ile mola veriliyor. Onun için tatile gideni mazur görmek lâzım.

Globalleşme, dünyayı küçük bir köy haline getirdi. İnsanlar da ister istemez değerlerini, en azından ruh sağlığını koruyabilmek için direniyor. Akrabalarıyla ilgileniyor, soyağacını araştırıyor, memleketine gidiyor, dededen kalma evini tamir ettiriyor. Ümitsizce de olsa bir geriye dönüş var. Geçmiş bir daha ele geçmez. Ama bayramları bayram yapan bir araya gelme, eğlenme, neşelenme, dünya meşgalesini unutma arzusu devam edecektir. Çünkü bunlar, cemiyetleri ayakta tutar. Yapmadığınızda dünyadaki altı milyar insandan biri olursunuz.

Cevizli baklava

Her hususi günün bir tatlısı vardır. Ramazan tatlısı güllaç ise, bayramınki cevizli baklavadır. Araplar fıstıklı yapar, üzerine kaymak koyar. Akide şekeri, lokum, badem ezmesi gibi şekerlemeler önceden alınır. Evvelce tepside küçük kaşıklarla envai reçel ikram edilirmiş. Sonra nedense, şekerlemeler arttığı için olsa gerek, bu âdet terk edildi. Kahve ve su; ardından da tatlı servisi yapılır. Tatlı yanında ayran verilir. Zira tatlı keser; ayran iştahı açar. Bayramda ilk gün yaşlılar ziyaret edilir. Ailenin bir büyüğünde akşam yemeği veya sabah kahvaltısında buluşulur. Çocuklar için de eğlenceler düzenlenir. Tabii ki kabristan ziyaretleri unutulmaz. Her mahallenin bağlı olduğu bir evliya vardır. Mesela Vefalılar Şeyh Vefa’yı, Topkapılılar Merkez Efendi’yi, Kocamustafapaşa’dakiler Sümbül Efendi’yi koruyucu olarak görür. Bir sıkıntısı oldu mu oraya gider, rahatlar. Bayramlarda da bu türbeler ziyaret edilir. Eyüp Sultan’a da gidilir. Bugün bile bu adet devam ediyor.

Bayramların, bayram namazına gitmeden evvel tatlı yemek sünnet olduğu için eskilerin Şeker Bayramı dediği, asıl ismi oruç açıldığı için Fıtra Bayramı da denilen ilki, büyük bir oruç ayından hemen sonra gelir. Daha eğlenceli geçer. Kurban Bayramı’nın ritüeli kurban kesimi ve et dağıtılmasıdır. Bayramda hediyeleşmek de gelenektir. Ziyaretlerde çikolata götürmek yeni çıkmıştır. Eskiden fakirlere arife günü kumanya ya da bir tepsi baklava gönderilirdi. Nişanın önü Kurban Bayramı ise, kızın ailesine kınalı, süslü ve boynuzuna altın bağlanmış bir koç göndermek de şarttır. Gelenlerden bilhassa çocuklara mutlaka hediye verilirdi. Benim çocukluğumda mendil ve çorap vermek âdetti. Daha evvel elden vermek hoş görülmediği için, mendilin kenarına veya çorabın içine para bağlanırmış. Çocuklar daha bir hoş görülür; bayram yeri denilen lunaparka götürülür.

Bayram günleridir!

Hicret sırasında Medinelilerin oynayıp eğlendiği iki bayramı vardı. Hazret-i Peygamber: "Allah, bu iki bayramınızı, onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Bunlar Kurban ve Fıtra bayramıdır" dedi. Ensar eğlenceyi sever; Medine’de bayramlar, neşe içinde kutlanırdı. Buharî ve Müslim, Hazret-i Aişe’nin küçükken yaşadığı bir hâdiseyi nakleder: "Bir bayram günü, Habeşliler mescidin avlusuna gelip mızrak oyunu oynadılar. Resulullah beni çağırdı. Doyasıya seyrettim”. Yine aynı yerde geçer: Bir bayram günü Hazret-i Ebu Bekr kızı Âişe’nin yanına girdiğinde, iki küçük cariyeyi def çalıp şarkı söylerken gördü. Onlara serzenişte bulununca, Resulullah: “Bırak ey Ebu Bekr, bayram günleridir!" buyurdu. Bayram günleri oruç tutmak bile yasaklanmıştır.

Bu vesileyle okuyucularımızın ve bütün İslâm âleminin bayramını tebrik ederiz.



Fotoğraf bulunur bulunmaz Osmanlı ülkesine geldi. Osmanlı fotoğrafçıları dünyanın en usta sanatkârları olarak tanındı. Dünya liderleri onlara fotoğraf çektirmek için adeta sıraya girmişti.

Küçük Şehzade-Phèbus. Kartın arkası ayrı bir ihtişam!

Memleketimize fotoğraf makinesinin gelişi 1842 tarihidir. Bu yeni buluş gazetelerde duyurulmuştur. İlk fotoğraf stüdyosu 1842’de Beyoğlu’nda fotoğrafın kâşifi Daguerre’in çırağı Compa tarafından açılmıştır. Gazete malumatına nazaran “Güneşte 6 saniyede, güneşsiz havada yarım dakikada işini bitirmektedir”. 1845’te İtalyan Carlo Naya, 1850’de de Rum Basil Kargopulo Pera’da (Beyoğlu) stüdyo açtı. 1858’te Bayezid’de stüdyo işleten Abdullah Biraderler, 1867’de Beyoğlu’na geldi. Pascal Sebah 1857’de Beyoğlu Postacılar Caddesi’nde stüdyo açtı. 1860’ta Beyrut’ta ilk stüdyosunu açan Tancrede Dumas, 1866’da İstanbul’a gelip Cadde-i Kebir’de (İstiklâl Caddesi’nde) stüdyo açtı. 1870’lerde Bayezid’den nakleden Nikola Andreomenos, İsveçli Berggren, Ermeni Gülmez Biraderler Beyoğlu’nu şenlendirdiler. Kumkapılı bir balıkçının oğlu Bogos Tarkulyan, 1890’da Phèbus adlı meşhur stüdyoyu açtı. 1937’ye kadar çalışan bu stüdyo bilhassa portrede usta idi. Sebah, 1885’te İstanbul’da çalışan Policarpe Joaillier ile ortak olarak adını Sebah-Joaillier olarak değiştirdi ve çok tanındı. Abdullah Biraderlerden sanatı öğrenen Aşil Samancı’nın Apollon stüdyosu pek meşhurdu ve 1925’e kadar çalıştı. Görüldüğü üzere her sanatta olduğu gibi, fotoğrafçılıkta da Ermeni ve Rumlar önde gelmektedir. İşe sonra Levantenler, yani Osmanlı ülkesinde yerleşmiş Avrupalılar girdi.

Abdullah Biraderler, yalnız portre edğil, manzara resimleri de çekmiştir

En çok kazanan esnaf

Bu fotoğrafçıların müşterek hususiyeti iyi malzeme kullanmaları idi. Fotoğraflar senelerce canlılığından bir şey kaybetmemektedir. Bunun için masraftan kaçınılmamaktadır. Kartlar Viyana ve Paris’ten gelmektedir. Bu sebeple İstanbul fotoğrafçıları çok meşhur oldu. İstanbul’daki ecnebi memurlar, tüccarlar ve turistler resim çektirmeden gitmez oldu. Bu vesileyle fotoğrafçılar en çok kazanan esnaf arasına girdi. İzmir, Selânik, Bursa, Edirne, Yanya, Konya, İzmit, Trabzon, Haleb, Beyrut ve Bağdad’da fotoğrafhaneler açıldı. Stüdyo olmayan şehir ve kasabalara seyyar fotoğrafçılar giderek icra-i sanat ederek çok para kazandılar.

Resimler tekrar tekrar cam levhalara çekildiği için negatifler silinmektedir. Ama İstanbul’da çekilen fotoğraflar canlılığını kaybetmeden günümüze intikal etmiş; tarihî şahsiyetler, eski kıyafetler, tarihî mekânlar bu sayede günümüze kadar hiç değilse suretlerde yaşatılarak intikal edebilmiştir.

Feraceli hanımlar-Pascal Sebah

Üst tabakanın merakı

1842’de memleketimize gelen fotoğraf, zamanla bir merak olarak üst tabaka arasında yayıldı. Fotoğrafçılığa dair kitaplar yazıldı. Bilhassa askerler fotoğraf çektirmeye çok meraklıydı. İlk amatör fotoğrafçı da yine onlar arasından çıkmıştır. Sonraları Medine Müdâfii olarak tanınacak olan Fahreddin Paşa 1885’te bir makine alarak dolaştığı cephelerde fotoğraflar çekmiştir. Resmî vesikalarda pasaporttan sonra ilk olarak vekâletnamelere fotoğraf yapıştırılma mecburiyeti getirilince, fotoğraf Anadolu’ya da yayılmıştır.

Bir Osmanlı zâbiti-Cabinet Portrait

Fotoğraf resim gibi değil

İslâmiyet canlı resmi yapmayı ve asmayı yasakladığı için, fotoğrafın dinî hükmü merakı mucip oldu. Bazıları resme kıyasen fotoğraf çektirmeye yanaşmamıştır. Bu sebeple resmî vazifelerde bulunduğu halde hiç fotoğraf çektirmeden vefat eden az değildir. Hind âlimlerinden Ahmed Han Berilevî, fotoğrafı resme kıyas etmiş ve çektirilmesine cevaz vermemişti. Mısır başmüftüsü Hanefi âlimi Şeyh Bahît el-Mutî ise, fotoğrafı resimden ayırarak ihtiyaç için fotoğraf çektirmenin caiz olduğunu söyleyen bir fetva neşretti. Burada diyor ki: "Fotoğraf çekme işi, Allah’ın yaratmasını takliden canlı resmi yapmaya benzetilemez. Çünkü fotoğraf gölgeleri hapsetmekten ibarettir. Zaten ismini koyan ve ne güzel koymuş, akis (yansıma), kameramana da yansıtan diyorlar. Böyle denmesinin nedeni, ayna gibi gölgeyi yansıtıyor olmasından dolayıdır. Heykeltıraş ve ressamların yaptığı gibi icat değildir. Bu yüzden de, haram dairesine girmez, mübahtır."

Sultan Vahideddin_Sebah Joaillier

Fotoğraftan karakter tahlili

Sultan Hamid, fotoğrafa çok ehemmiyet verirdi. Fotoğrafçılığın bizde rağbet görmesi, dünyaca meşhur fotoğrafçıların yetişmesi biraz da bu sayededir. İnsan fizyonomisi ve psikolojisini de iyi bilirdi. Zeki, kuşkucu tabiatının da yardımıyla fotoğraflara bakarak karakter tahlilleri yapar; bunda da ekseriya isabet ederdi. Hatta Harbiye’ye girecek talebeyi fotoğraflarına bakarak seçtiği rivayet olunur. “Sayfalarca raporun hâsıl ettiği tesiri, bir fotoğraf anında hâsıl eder” derdi. Kendisi de fotoğraf çekmeye meraklıydı. Tarihî mekânları, hadiseleri, ziyaretleri, misafirleri hep fotoğraflarla vesikalandırmıştır. Memleketin her tarafından hazırlattığı albümleri saraya getirterek her şeyden haberdar olmak istemiştir. Yıldız Sarayı’nda bir fotoğrafhane kurdurmuş; kaç-göç ile mükellef olmayan câriyelerden istidadı bulunanların fotoğrafçılardan sanat öğrenmelerini temin ederek saray hanımlarının fotoğraflarını çektirmiştir. Saraylıların o zamanın tesettür âdetine uymaz göründüğü için bugün insanları şaşırtan fotoğrafları, saray içinde bu câriyeler tarafından çekilmiştir. Sultan Hamid’in biraderi son padişah Sultan Vahideddin de, şehzadeliğinde fotoğrafçılığa meraklıydı. Kodak makinasıyla saray halkının ve İstanbul manzaralarının fotoğraflarını çekerdi.

Küçük şehzadeler, sultan ve lala_Kargopoulo



Bu yıl tahttan feragat modaydı. Papa, Holanda Kraliçesi ve Katar Emiri’nden sonra 79 yaşındaki Belçika Kralı II. Albert, 53 yaşındaki oğlu Philip lehine tahttan feragat etti. Karar âcilen alındığı için, son derece sade bir merasim yapıldı.

Belçika, Avrupa’nın nisbeten yeni devletlerindendir. Holanda ve Fransa arasında el değiştirdikten sonra, 1830 yılındaki halk hareketleri neticesinde kuruldu. Belçika Milli Komitesi (aslında süper güçler), bu tarafsız, ama Fransız görüntüsü veren Katolik devletin başına bir Alman soylusunu, Saksonya Prensi Leopold’ü geçirdi. “Belçikalılar Kralı” I.Leopold (1790-1861), daha evvel kendisine sunulan Yunan tacını reddetmişti. O yıllarda Osmanlılardan istiklâlini elde etmiş Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya’da da birer Alman prensi kral yapılmıştır. Leopold, İngiltere Kralı IV.George’un yegâne çocuğu ve vârisi Charlotte ile evliydi. Ancak kız, babasından evvel vefat etti. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın kocası Albert de, Leopold’ün yeğenidir. Amcasının nâil olamadığı “İngiltere kraliçesinin kocası” rolü, bunun oldu. İngiliz ve Belçika kraliyet ailesi yakın akrabadır. Fransız prensesi olan ikinci eşi Louise’i de veremden kaybeden Leopold’ün, sevgilisinden de çocukları vardır. Leopold’ün kızı Charlotte, bir ara Meksika İmparatoriçesi olmuş; talihsiz bir ömür sürmüştü.

İlk Kral I.Leopold (solda), Kral II. Leopold ve Kraliyet Sarayı

Hemen bir sömürge!

II.Leopold (1835-1909), uzun sakalıyla enteresan bir hükümdardı. Kadınlar tarafından çok beğenildiği için “Belçika Boğası” diye tanınırdı. 1860’da İstanbul’u ziyaret etti. Sultan Aziz de kendisine Brüksel’de iadede bulundu. Kongo ve ardından Ruanda gibi sömürgeler kazandırarak Genç Belçika’yı zenginleştirdi; ancak buralardaki zulümler, kralın adını lekeledi. 1908’de Belçika Parlamentosu, Kongo’nun idaresini kralın elinden aldı. Cenazesinde halk tarafından yuhalandı. Avusturya Arşidüşesi Henriette ile evliydi. Çocuğu yaşamadığı için, yeğeni tahta geçti.

Dağcı kral I. Albert Alplerde (solda). Kral, I. Cihan Harbi'nde cepheyi ziyaret ediyor.

I.Albert (1875-1934) ve eşi Bavyera Prensesi Elisabeth, halk tarafından çok sevilirdi. Hem Fransızca, hem Felemenkçe yemin eden ilk kraldır. I.Cihan harbinde hükümet Le Havre’a kaçtığı halde, Albert ordusunun başında Almanlara karşı savaştı. Cesareti sebebiyle “Asker Kral” diye anıldı. İşçi sınıfının vaziyetini düzeltmeye çalıştı. Böylece sosyalizmin de önünü kesmiş oldu. Dindar ve sade yaşadı. Aynı zamanda fen ilimlerine meraklıydı. Zamanında Leaken Sarayı bir ilim ve sanat meclisiydi. Felemenkçe tedrisat yapan bir üniversite kurdu. Hobisi dağcılıktı. Ölümü de bu yolda oldu. Kayalıklardan düşerek parçalandı. Usta bir dağcı olduğu için, suikastten şüphelenildi. Bir kızı İtalya Kraliçesi oldu.

Kraliçe Elisabeth harb sırasında hemşirelik yapmıştı (solda). Kraliyet ailesi (sağda)

Talihsiz kraliçe

Eton Koleji’nde okuyan yakışıklı III. Leopold (1901-1983) ve güzelliği ve sevimliliği ile meşhur hanımı İsveç Prensesi Astrid birbirine çok yakışırdı. Ancak Astrid, genç yaşta, 1935’te İsviçre’de geçirdiği otomobil kazasında öldü. Geride bıraktığı iki oğlu Baudouin ve Albert, kral; kızı Charlotte da Lüksemburg Grandüşesi oldu. II. Cihan Harbi’nde halkın iyiliğini düşünerek Almanlara teslim olması, kralın itibarını zedeledi. Almanlar kendisine esir muamelesi yaptı. Sonra Cenevre’de sürgün hayatı yaşadı. Ancak 1950’de yapılan referandumla ülkesine dönebildi. Ülke, taraftar ve aleyhtarları arasında bölünüp, iç savaşın eşiğine gelince, oğlu Baudouin (1930-1993) lehine tahttan feragat etti. Kendisini ilmî çalışmalara verdi. Antropolog ve böcekbilimci idi. Afrika ve Amerika’da keşif seyahatleri yaptı. Bu esnada oğluna siyasî tesirde bulunmakla itham edildi. Belçikalı bir politikacının kızı Lilian ile yaptığı ikinci evliliği pek hoş karşılanmadı. Bu evliliğinden doğan çocuklarına, asalet unvanı verilmedi.

Kral III. Leopold ve Kraliçe Astrid (düğünde). Kral III. Leopold, mecliste yemin ederken.

Baudouin, salahiyetleri budanmış olmasına rağmen, kriz devirlerinde çok mühim rol oynadı. Ancak 1990’da kürtaj kanununu dinî inanç ve vicdanına aykırı olduğu için tasdik etmeyince, şaşılacak bir şekilde hükümet kralın salahiyetlerini üç günlüğüne askıya aldı. Bu arada kanun çıkarıldı. Kongo’ya istiklâl verildi. Bu devirde Belçika, korporatif federasyon oldu. Küçük, ama zengin Belçika’da, nüfusu birbirine yakın Protestan Flamanlar ile Fransızca konuşan Katolik Valonlar, ayrıca Almanlar yaşar. XX. asır başlarında Flamanlar ayrılıkçı bir yola girdiler. Ülke sık sık krizin, hatta bölünmenin eşiğine geldi. Her seferinde de kralın birleştirici gücü sayesinde kurtuldu. Flamanlara politik ve kültürel otonomi tanındı. Bu sistem, Kıbrıs ve Lübnan’a da model oldu; ama orada Belçika kadar iyi tatbik edilemedi. Türkiye için de model olarak teklif edilmektedir. Kral olmasa, Belçika çoktan bölünürdü. Bu bakımdan şimdi iki dilli Belçika, monarşiye en çok ihtiyaç duyan devletlerdendir.

Kral III. Leopold, tahttan feragat beyannamesini imzalarken. Sağda Kral Baudouin.

42 sene tahtta kalan Baudouin’in cenazesine dünya hükümdarlarından başka, 500 bin kişi katıldı. Halk, 14 saat sıcağın altında bekledi. İspanyol soylusu Fabiola Mora y Aragon ile evlenen kralın çocuğu olmadı. Yerine şimdi tahta geçen Philippe’i düşünüyordu. Ama ölümü üzerine yerine kardeşi Liege Prensi Albert geçti. 1958’de papanın taç giyme merasimine katılmak üzere gittiği Roma’da İtalyan Prenses Paola Ruffo di Calabria ile evlendi. II.Albert iyi bir kral oldu. 20 sene hüküm sürdükten sonra, ülkenin millî günü 20 Temmuz’da tahtı oğluna devretti. Yeni kral, Belçika Kraliyet Askerî Akademi’si mezunu ve pilottur. Ayrıca Oxford ve Stanford Üniversitesi’nde siyaset tahsili görmüştür. Güzelliğiyle göz dolduran Belçikalı Kontes Mathilde d’Udekem d’Acoz ile evlidir. Belçika doğumlu ilk kraliçedir. İki erkek, iki kız doğurdu. Büyük çocuğu 12 yaşındaki Prenses Elisabeth, ileride ilk kadın Belçika hükümdarı olacaktır.

Önceki ve şimdiki kral ve kraliçe. İstiklâlin 75. senesi hatırasına çıkarılmış bir kartpostal (1906)



İnsan her zaman uzun yaşamak, hatta hiç ölmemek ister. Ölümsüzlük suyunu arayan kahramanların serüveni, en eski efsanelerde geçer. Hazret-i Hızır'ın bu sudan içtiği söylenir. Âb-ı hayat neder? Nerededir? Hazret-i Hızır hâlâ hayatta mıdır?

Âb-ı Hayat, Farsça hayat suyu demektir. İçenin ölümsüzlük kazanacağına inanılan sudur. Saf ve berrak su için de kullanılır. İnce ve derin mânâlı söz için de kullanılır. Bir şeyin kıymetini ifâde etmek için de kullanılır. Âb-ı Hızır, Âb-ı Zindegânî, Âb-ı Bekâ, Aynü’l-Hayât, Nehrü’l-Hayât da denir. Ölümsüzlük, acaba insana uygun bir vasıf mı? Ölümsüzlük suyundan içen birinin, sevdiklerini hep kaybedince, büyük bir bedbahtlığa düştüğü hikâye edilir.

Suların birleştiği yer

Kur'an-ı Kerîm'de Hazret-i Musa ile Hızır aleyhimesselâm kıssası anlatılırken âb-ı hayata bir ima vardır (Kehf, 60-82). Hazret-i Musa ve genç arkadaşı Yûşâ, çalışarak elde edilemeyen, ancak Allah tarafından ihsan edilen ledünnî ilme sahip Hızır’ı aramak üzere Mecma’ül-Bahreyn’e, yani iki denizin birleştiği yere doğru yola çıkarlar. Yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın canlanıp denize atlaması üzerine buluşma yerine geldiklerini anlarlar. Su, hadis-i şerifte bildirildiğine göre, balığa değip canlandırmıştır. Hazret-i Musa, bu hâdisenin olduğu yerde Hızır ile buluşup fevkalâde şeylere şahit olacağı gezintiye çıkar. Buhârî, “Mecmaü'l-Bahreyn'den maksat hayat pınarıdır” der. Burasının İstanbul olduğunu söyleyen, Boğaz’daki Yuşa Tepesi’ni de delil gösteren rivayetler de vardır.

Bu sudan içen kimsenin uzun yaşayacağı veya ölümsüzlüğü elde edeceğine inanılır. Tefsirlerdeki rivayete göre, İskender-i Zülkarneyn, "Karanlıklar Ülkesi"nde bununan hayat suyunu işitip aramaya karar verir. Hızır diye anılan halazadesi Elyesa’nın refakatinde ordusu ile yola çıkar. Yolda fırtına yüzünden ordudan ayrı düşerler. Karanlıklar ülkesine gelince Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını tayine çalışırlar. Günlerce yol aldıktan sonra, Hızır ilâhî bir ses duyar ve bir nur görür. Orada âb-ı hayâtı bulur. Bu sudan içer ve yıkanır. Böylece hem sonsuz bir hayata kavuşur ve hem de fevkalâde güçler kazanır. Sonra Zülkarneyn'le karşılaşır. O da, âb-ı hayâtı ararsa da bulamaz ve bir müddet sonra vefat eder. Halk edebiyatındaki İskendernâmeler bu mevzuya dair tafsilatla doludur.

Bir başka efsanede, İskender, âlimlerden âb-ı hayatı öğrenir. Onu aramak üzere ordusuyla yola çıkar. Askerlerini kaybeder. Yalnızca aşçısı kalır. Aşçı elindeki tuzlu balığı yıkamak üzere bir çeşmenin yanına gider; balığı yıkayınca canlanır. Aşçı da vaziyeti anlayıp sudan içer. Başına gelenleri İskender’e anlatır. iskender, tarif edilen çeşmeyi bulamaz. Aşçıya kızıp, öldürmeye çalışır. Öldüremeyince de boynuna taş bağlayıp suya atar. Aşçı bir deniz cinnine dönüşür. Kur’an-ı kerimde Zülkarneyn’in bir sudan geçerken askerlerine “Kim bu sudan içerse benden değildir!” dediği anlatılır. Burada acaba âb-ı hayata işaret mi vardır?

Ölümsüz insan var mı?

Halk arasında Hızır ile İlyas adında iki aziz zâtın, âb-ı hayat içerek ölümsüzlük kazandığına inanılır. İlki karadakilerin, ikincisi denizdekilerin kurtarıcısıdır. Zaman zaman ehil kimselere gözükürler. İnsanlar bu iki zâtı görmeyi büyük bir lutf sayar. Mayıs’ın 6’sında buluşup, mantar közleyip yerler. Bu güne Hızırilyas denir. Bütün bu halk inanışları bir yana, Kur’an-ı kerîm, Hazret-i Peygamber’den önce kimsenin ölümsüz kılınmadığını söyler (Enbiyâ suresi, 34). Hazret-i Peygamber de vefatlarından bir ay evvel, “Şu anda yeryüzünde bulunanların hiçbiri yüz sene sonra hayatta kalmaz” buyurmuştur. Bu sebeple İmam Rabbânî gibi âlimler, Hızır ve İlyas aleyhisselâmın vefat ettiğini; ancak ruhlarının bedene girerek insanlara yardım ettiğini söyler. Hızır’ın hayatta olduğunu söyleyenlerden bazıları, “Hazret-i Peygamber, öyle buyurduğunda, Hızır yeryüzünde değil, su yüzünde idi” der. Muhyiddin Arabî’nin hârikulâde sözleri, hep Hızır’dan öğrendiği söylenir. Tefsirlerde, Hızır ve İlyas, Benî İsrâil’den iki peygamber olsa gerektir, diyor.

Âb-ı hayatın tasavvufî manaları da vardır. Allahü teâlânın Hayy (hayat verme) isminin tecellisine delâlet eder. Hayy isminin sırrına erenler, âb-ı hayât içmiş olurlar. İmam Rabbânî der ki: Evliyânın bâtınları, kalbleri âb-ı hayâttır. Bir katre (bir damla) tadan, ölümsüz hayâtı bulmuş ve sonsuz seâdete, mutluluğa kavuşmuş olur. Mevlânâ, Divan-ı Kebîr’inde üstadı Şems’i âb-ı hayata benzetir. “Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler/Meğer Hızır, İlyas ola âb-ı hayât içmiş gibi” mısraları bu hakikata işaret eder. Son devir âşıkları, “Zemin, ne kadar zulmet (karanlık) içinde oldu!” diye şikâyet etmiş; sonra da “Lâkin âb-ı hayât zulûmâtta (karanlıklarda) bulunur” diye teselli olmuşlardır. Nitekim zahmet etmeden, rahmete kavuşulamaz. Zeyneb Hanım adında bir hanım Osmanlı şairi de der ki: Âb-ı hayât olmayıcak kısmet ey gönül/ Bin yıl gerekse Hızır ile Seyr-i Skender et! [Ey gönül, nasib değilse eğer, kavuşamazsın sen âb-ı hayata/Hızır ile İskender’in dolaştığı yerleri bin yıl dolaşsan da!]

Sümerlerin Gılgamış Destanı, âb-ı hayat üzerinedir. ME 2700’lerde yaşamış Kral Gılgamış, Tufan’dan kurtulan ve hikâyesi Hazret-i Nuh’a benzeyen ölümsüz tek insan Utnapişim’i bulmak için yola düşer. Çok zahmetler çektikten sonra bulur. Utnapişim, uzakta, nehirler ağzında, denizin dibindeki bir bitkinin adını verir. Gılgamış o yeri bulur; buz gibi suya dalar; bitkiyi koparır; ama biltinin güzel kokusunu alan bir yılan otu kapıp kaçar. Gılgamış “Ben onu memleketimin yaşlılarına götürecektim” diyerek ağlar. Memleketine eli boş döner.

Evliya Çelebi’ye bakarsanız, âb-ı hayat Anadolu’dadır. İskender, bu suyu bulduğu yere cennet suyu manasına Çabakçur demiş ve buraya bir kale inşa ettirmiştir. Bir avcı, vurduğu kekliğin bu suya düşünce canlandığını görür; ama sırrı ifşa edince, su bin parçaya bölünür. İşte Bingöl hikâyesi.

1513’te Florida’ya çıkan İspanyol kâşif ve Porto Rico valisi Juan Honce de Leon, yerlilerden işittiği bir efsanenin ardına düşer ve içenlerin gençleştiği Gençlik Çeşmesi’ni bulur. Burası şimdi bir millî park ve kaplıcadır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter