Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı mutfağı dünyanın sayılı mutfaklarından birisi. Ama modern hayat, her an sofralarımızdan bir şeyi silip götürüyor.

Zaman zaman insanlara en çok sevdikleri yemek soruluyor. Pizza, patates kızartması, hamburger diyorlar. Etli sarma, mantı, suböreği unutulmuş. Demek ki ne bunları usulüyle yapacak aşçı kalmış, ne de yiyecek erbâb-ı zevk.

Müslüman yemeği

Vaktiyle bir sofraya uzaktan bakınca bunun şarka mı, garba mı ait olduğu anlaşılırdı. Şarkta yemek çorba ile başlar. Garpta çorba menüde istenirse bulunur. Kim ne derse desin, çorba Müslüman yemeğidir. Garba da Araplardan geçmiştir. Şurbe içilecek şey demektir. Garp dillerindeki ismi de buradan çıkmadır. Çorba, ardından gelecek hücumlara karşı mideyi hazırlar.

Sofranın efendisi

Etli soğanlı yahni, bir geçiş yemeğidir. Sofranın efendisi etli pilavdır. Pilav ve yağda yumurta yapabilen, her yemeği yapabilir. Eskiden aşçıların ustalık imtihanıydı. Pilavsız sofra düşünülemez. Meşhur mânidir: Ramazan geldi ulaştı, Sofralar doldu taştı, Davette pilav yoktu, Birden iştahım kaçtı. Bakliyat bilhassa kış mevsiminin vazgeçilmezidir. Nohut, fasulye, mercimek çok sevilir ve yenir. Yanında turşu eksik edilmez. Her şeyin kızartması sevilir, haşlamasına burun kıvrılır. Hatta patlıcan mevsimi geldi mi, milleti bir korku sarar. Çok yangınlar, patlıcan kızartırken çıkmıştır. Koyun eti makbuldür. Sığır eti sevilmez, yenmez, bulunmaz. Ancak hastalara verilir. Az olduğu için tavuk kıymetlidir; mühim misafirlere ikram edilir.

Fakir yiyeceği

Şarkta baharat çok sevilir. Pilav karabibersiz, bakliyat kimyonsuz, et kekiksiz, sütlaç tarçınsız olmaz. Bunlar, aynı zamanda o yemeğin yan tesirlerini giderici hususiyet taşır. Amerika’nın keşfine kadar bilinmediği için domates, yemekte kullanılmaz. Yemeğe kuyruk yağı, soğan ve baharat lezzet verir. Sebze ve meyve ancak mevsiminde yenir. Salça evde yapılır, nadiren kullanılır. Böreksiz sofra olmaz: Çok çeşidi vardır. Şark sofrasında zeytinyağlı bilinmez. Hem her yerde yetişmediği, hem de ağır ve pişerken kötü koku neşrettiği için olsa gerek. Akdenizliler vasıtasıyla mutfağımıza girmiştir. Balık da çok tutulmaz. Bizans zamanında bile ucuzluğu, pişerken kötü koktuğu ve çabuk bozulduğu için ancak fakirlerin yiyeceği idi. Zeytinyağı ve balık, Rumlar sayesinde mutfağımıza girmiştir. Bugün bile çok eve balık ve zeytinyağlı girmez. Balık yenmişse, beraber yoğurt, peynir, süt yenmez; sonunda mutlaka tahin helvası yenir.

Akılsız ihtiyar

Yeşilliksiz sofra akılsız ihtiyara benzer, denir. Bol yağlı, sirkeli salata yemeğin yanında suyuyla seliyle kaşıklanır. Yahya Kemal, hiç sevmediği halde her sofrada marul bulundururmuş. Avrupa’da salata bir öğündür. Ana yemekten önce yenir. Fransa’ya ilk gittiğimde küçüktüm. Lokantadayız. Bir türlü yemek gelmiyor. Garsona sordum. “İyi ama salatanızı daha bitirmemişsiniz” demesin mi! Yalnızca sebze ile de ömür geçmez. Bir ihtiyar amca sebzeyle süslü sofraya bakıp “Yanlış yapıyorsunuz. Bunları koyunlara yedireceksiniz; siz onları yiyeceksiniz” demişti. Mamafih “Kırkına kadar koyunu, sonra koyunun yediğini yemeli” derler.

Sofranın sultanı

Tatlı sofranın sultanıdır. Doyduktan sonra bile yenir. Nitekim hatırlı biri geldiği zaman, meclis ne kadar kalabalık olursa olsun, ona yer açılır. Her mevsimin, günün tatlıyı ayrıdır. Ramazanda güllaç, bayramda baklava, kandilde lokma, Muharremde aşure, düğünde kadayıf, ölüde helva yapılır. Yemekle, bilhassa pilav ile hoşaf yemek âdettir. Hoş-ab, güzel su demektir. Hazmı kolaylaştırır, lezzeti nötrleştirerek, her lokmadan ayrı zevk almayı sağlar. Bu da şimdi sofralarımızdan silindi. Garplılar yemekle şarap içer; Şarkta su içilir. Yemekle beraber su içmek midenin debbağıdır demişler. Ama yemeğin hemen öncesinde veya sonrasında su içmek, hazma zararlıdır. Şarkta ekmek sofranın esasıdır. Ekmeksiz doyulmaz. Pilavla, hatta neredeyse börekle bile yenir. Yemek azsa, “Biraz da ekmek buyurun!” diye hatırlatılır.

Yemeği gösteren

Kahvaltıya çok ehemmiyet verilir. Çay henüz hayatımıza girmemiştir. Her evde çorba içilir. Paça çorbası çok rağbettedir. Sabah namazından dönüşte, çok kimsenin elinde tas, paçacıdan çorba alıp kahvaltıya götürür. Fransızların önpöfromaj dedikleri yemekten sonra peynir yeme âdeti şarktan çıkmadır. Şarkta yoğurtsuz sofra yoktur. Hatta yoğurt ekmekle beraber müstakil bir öğün, içine bal veya pekmez konarak orijinal bir tatlı bile sayılır. Bir Alman profesörü “Türklerin yoğurdu bulmaları, medeniyete katkı bakımından kâfidir” demiştir. Yemeği gösteren yağıdır. Tereyağı ve kuyruk yağı kullanılır. Urfa ve Trabzon tereyağı makbuldür.

İyi ye, iyi çalış!

Şarkta yer sofrasında ve ortadan yemek, sofraya başı örtülü oturmak, lokmaları küçük alıp çok çiğnemek, başkasının yediğine bakmamak, yemeğe üflememek, sofrada üzücü ve iğrenç şeyler konuşmamak adaptandır. Herkes sevdiğini çok yiyebilsin diye bütün yemekler sofraya birden getirilir. Getirilemezse, yemekte neler olduğu önceden söylenir. Kaşık, çatal ve bıçak bilinmesine rağmen, daha sıhhî ve lezzetli görüldüğü için yemek elle yenir. Önce ve sonra mutlaka eller yıkanır. Ziyafetlerde bu iş için sofraya leğen-ibrik getirilir. Ecnebilerde yemekten önce, bizde sonra dua edilir. Nimetleri için Allaha hamd, sofra sahibine de teşekkür edilir. Eskiden dua edilirken, sofra sahibi ayağa kalkardı. Eskiler iyi yer, iyi çalışırdı. İyi yemek devam etti, iyi çalışmak geride kaldı. Eskiler çok hareketli idi. Otomobil, asansör, beyaz eşya atâlet getirdi. Bu da şişmanlık ve hastalıklara yol açtı.



Mecelle, Sultan Aziz zamanında hazırlanmış bir medeni kanundur. Ancak yüksek vasıfları sebebiyle dünya çapında itibar görmüş; başta İsrail olmak üzere Osmanlılardan koparılan devletlerde yıllarca tatbik olunmuştur.

XIX. asırda Avrupa ile münasebetlerimizde değişiklikler oldu. Daimî bir harb hâli manzarası, yerini barışa bıraktı. 1856’daki Paris Konferansı’nda, Osmanlı Devleti düvel-i muazzamadan, yani dünyanın en büyük beş devletinden biri olarak kabul edildi. Avrupa tüccarı Osmanlı ülkesine gelip gitmeye başladı. Osmanlılar, Avrupa ile yeniden tanıştı.

Ahmed Cevdet Paşa

Kanununuz neyse bilelim!

Bu arada memlekette hummalı bir ıslahat çalışması sürüyordu. Yeni mahkemeler, yeni kanunlar yapılıyor; yeni müesseseler kuruluyor; geri kalmışlık önlenmeye çalışılıyordu. Osmanlı Devleti, çağın gereklerine uymaya çalışarak modern bir devlet havasına bürünüyordu. Bu çerçevede Avrupalılar, “Kanununuz neyse ortaya koyun, bilelim” şeklinde baskı yapıyorlardı. Gerçi Osmanlı Devleti’nde kanun vardı. Ama şeriattan kaynaklanan bu metinler Arapça idi. Yeni kurulan mahkeme hâkimleri anlamakta zorlanıyordu. Fransız muhibbi Sadrâzam Âli Paşa, o sıralar pek popüler olan Fransız medeni kanunu Code Civile Napoléon’u iktibas etmeyi düşündü. Hatta bunu tercüme bile ettirdi. Ancak karşısına başını büyük âlim Ahmed Cevdet Paşa’nın çektiği muhafazakârlar dikildi. Bunlar, ecnebi bir kanunu iktibas etmenin haysiyet kırıcı olduğunu söylediler. Bir fikre karşı çıkınca, onun alternatifini ortaya koymak gerekir. Cevdet Paşa da öyle yaptı. Mecelle Cemiyeti’ni kurarak ülkede zaten cari olan İslâm hukukunu, Avrupaî usulde kanun hâline getirmeye muvaffak oldu.

Zamanın çok kıymetli İslâm hukukçularının yer aldığı ve başlarında Cevdet Paşa’nın bulunduğu heyet, 1869-1876 seneleri arasında fasılalı, maceralı çalışma neticesi Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’yi tamamlamaya muvaffak olmuştur. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, “adlî hükümler topluluğu” demektir. Âlimler heyetinin müşterek çalışmasıdır. Ama hazırlanmasında Cevdet Paşa’nın rolü ve emeği herkesten fazladır. Komisyona havale etmenin ne demek olduğunu bildiği için, çalışmanın sonu beklemeden, her bahis hazırlandıkça, Sultan Aziz’in iradesi ile kanun olarak ilan edilmiştir.

Sultan Abdülaziz

Olması gerekeni anlatan maddeler

1851 maddelik Mecelle’de, şahıs, aile ve miras hukukuna dair hükümler yoktur. Çünki bunlar, şer’î ve ruhanî mahkemelerinin sahasına giriyordu. Mecelle ise, esas itibariyle yeni kurulan nizamiye mahkemeleri için çıkarılmıştı. Ceza, vergi, arazi hukukuna ait hükümler de başka kanunlarla tanzim olunmuştur. Mecelle’de şu bahisler bulunur: Satış, kira ve hizmet, kefâlet, havâle, rehin, vedîa, emânet, bağışlama, gasp ve itlâf, hacr, ikrah, şufa, şirket, vekâlet, sulh, ibrâ, ikrar, dâvâ, deliller, yemin, kazâ.

Mecelle’nin ilk yüz maddesi ise kavâid-i külliye (küllî kâideler) denilen umumî hukuk prensipleridir. Hükümlerin fıkıh kaynaklarından nasıl çıkarıldığını bildirir. Olması gerekeni ifade eden ve Avrupa hukukunun, pek çok mücadeleden sonra varabildiği hükümlerdir. Eski hukukçuların neredeyse ezbere bildikleri bu yüz madde, bugün dahi hukuk mantığı ve tefsir bakımından günümüz hukukçularına kıymetli bir kaynak teşkil etmektedir: Bir işten maksat neyse, hüküm ona göredir; Şek ile yakîn zâil olmaz; Berâet-i zimmet asldır; Meşakkat teysîri celbeder; Zarûretler memnû’ olan şeyleri mübâh kılar; Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur; Âdet muhakkemdir; Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz; Külfet ni’mete ve ni’met külfete göredir…

Mecelle'nin ilk sayfası (Solda); Ziyaeddin Efendi'nin Mecelle şerhinin kapağı (Sağda)

Mecelle’den son vazgeçen İsrail

Mecelle, 1926’da İsviçre Medenî Kanunu’nun alınmasına kadar 57 sene tatbik edildi. Arapça, Bulgarca, Rumca ve Ermenice, Fransızca ve İngilizce'ye tercüme olundu. Şerhleri yazıldı. O tarihlerde muhtar (otonom) birer vilâyet olan Mısır ve Tunus’ta tatbik edilmedi. Bulgaristan Prensliği kurulurken, Mecelle’yi yeni mevzuatlarının esası kabul ettiler. Sırbistan ve Karadağ medenî kanunlarına, pek çok hüküm Mecelle’den alındı.

Zeydîlerin hâkim olduğu Kuzey Yemen’de Osmanlı hâkimiyeti sona erer ermez (1918) tatbikattan kaldırıldı. Arnavutluk'ta 1928, Kıbrıs'ta 1946, Suriye'de 1949, Irak'ta 1951, Ürdün'de 1976, Güney Yemen’de 1992’ye kadar tatbik edildi. Buna rağmen o memleketlerde yeni yapılan medeni kanunlarda Mecelle'nin izlerini görmek mümkündür. Lübnan'da 1934'de Mecelle'nin ekseri maddeleri kaldırıldı, ancak hâkimler mevzuatta çözüm bulamadıkları meselelerde Mecelle'ye bakmakla mükellef kılındı. Filistin'de Mecelle’nin tatbikatı İngiliz işgalinden, hatta İsrail kurulduktan sonra da devam etti. İsrail’de Mecelle 1984’te kaldırıldı. Ancak İsrail kanunlarında Mecelle’nin tesirlerini görmek mümkündür. İsrail aynî haklar kanununun pek çok hükümleri de Mecelle’den alınmıştır.

Mecelle'nin en güzel şerhlerinden birini yazmış olan Ali Haydar Efendi

İkisi de İstanbul’da hazırlandı

Mecelle, fıkıh kaidelerinin bir araya toplanması için yapılan ilk teşebbüstür. Fıkhın, kanun hâline getirilebileceğini gösterdiği için İslâm âleminde büyük bir hürmet uyandırmıştır. Hükümleri arasında tezada rastlanmaz. Kolay anlaşılan parlak bir üslûbu vardır. Maddeleri son derece veciz ve açıktır. Her kitabın evveline o mevzuya ait tabirlerin konması, her maddede de misallerin verilmesi hükümleri anlamayı ve tatbikatını kolaylaştırmıştır.

Avrupa’da ilmî bir cemiyet vasıtasıyla hazırlanan ilk kanun İmparator Iustinianus’un kanunnâmesidir ki İstanbul’da hazırlanmıştır. Avrupa kanunlarının esasıdır. İkincisi Mecelle olmuştur. Cevdet Paşa, Mecelle'nin hazırlanmasında önayak olmakla yalnız İslâm hukukuna değil, dünya hukuk hayatına da büyük bir hizmette bulunmuş, hem kendi, hem de eserinin ismini ölümsüzleştirmiştir. İnsan eseri olmak itibariyle elbette Mecelle de kusursuz değildir. Ama bu onun şöhretine gölge düşürmemiş; bilakis 12 asırlık İslâm hukukundan zamanın ihtiyaçlarına uygun kanunlar yapılabileceğini göstermiştir. Nitekim şartlar müsait olsaydı, Mecelle’yi hazırlayan cemiyet, gereken ikmalleri ve düzeltmeleri yapabilirdi. Mecelle’nin kaldırılması eksikliğinden değil, milletin tercihi değiştiği içindir.



İngiltere, senede iki cumhurbaşkanının resmen ağırlar. Bu sene ilki ABD başkanı Obama idi. İkincisi olan Abdullah Gül’e, Sultan Aziz’in 1867 tarihinde Avrupa’da çok sükse yapan ve devletin itibarını arttırmaya yarayan seyahatine benzer bir protokol tatbik edildi. Aynı salonda ağırlandı, aynı porselenlerle yemek verildi, aynı marşlar çalındı. Çok kimseyi şaşırtan bu hususa, çeşitli manalar yükleyenler oldu.

Padişaha yalvaran İngiliz elçisi

Kral Aslan Yürekli Richard’ın Haçlı seferi vesilesiyle Kudüs’e gelip, Salahaddin Eyyübî’ye yenilerek geri dönmesi sayılmazsa, İngiltere ile münasebetlerimiz geç başlamıştır ama yakın tarihe de damgasını vurmuştur. İngiltere’nin yedi kere evlenmesi ve papaya kafa tutarak kendi mezhebini kurmasıyla meşhur kralı VIII. Henry, Avrupa’da büyük hayranlık uyandıran Kanuni Sultan Süleyman zamanında Osmanlı memleketine bir heyet gönderdi. Bu heyet, Osmanlı siyasî, malî ve adlî sistemini, başka deyişle süper güç sırlarını tedkik edip rapor hazırlayarak krala takdim etti. Kral, bu istikamette reforma girişerek İngiltere’nin dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olmasının ilk adımını attı.

Kral VIII. Henry Kraliçe I. Elizabeth

1580’de Kraliçe I. Elizabeth'in İstanbul'daki elçisi William Harborne, İngilizlerin de Osmanlı sularında ticaret yapabilmeleri için izin kopardı. 1587’de dünyanın ikinci güçlü devleti İspanya, İngiltere'yi işgal etmeye hazırlanıyordu. Harborne, İspanyol Armadası'na karşı Osmanlı Donanması'ndan yardım alabilmek için Sultan III. Murat'a âdetâ yalvardı. Padişah kraliçeye gönderdiği mektupta, "Eskiden Osmanlı Padişahları ile dostluk edenler nasıl himaye edilmişlerse, İngiltere Kraliçesi'ne de o şekilde muamele edilecektir" dedi. Osmanlı Donanması'nın Akdeniz'deki ilkbahar manevraları sayesinde İspanyol armadası ikiye bölündü ve bu sayede İngilizler İspanyolları yenebildi. İspanya bir daha belini doğrultamadı. İngiltere, hatta Fransa ve Hollanda varlığını buna borçludur. Nitekim birkaç sene evvel The Guardian gazetesi bundan "Türklere Niçin Teşekkür Etmeliyiz" başlıklı haberiyle bahsetmiştir. Sonraki elçi Edward Burton, padişahın Macaristan seferine katıldı. 1597’de vefat edip Heybeliada’ya gömüldü.

Ne ölsün, ne onsun!

Bir yandan dünyayı keşfedip sömürgeler kuran Avrupa, Yeni Dünya’dan gelen altın, gümüş ve hammadde ile zenginleşti. İngiltere sanayi inkılâbını yaparak ve 100 Yıl Harbleri’nde ve Napolyon Harbleri’nde Fransa’yı yenerek, 1815’te dünyanın en güçlü devleti oldu. Ancak bu sıfatı 130 sene taşıyabildi. İngiltere, Müslümanların yaşadığı toprakları sömürgeleştirmeye başlayınca, Osmanlı hilâfetinden çekinir oldu. Halife bir sözüyle buradakileri ayaklandırabilirdi. Bu sebeple XVIII. asır sonunda siyasetini Osmanlı hilâfetini zayıflatmak üzerine kurdu. İlk olarak Arabistan’da Vehhabî hareketini çıkararak Müslümanları böldü ve mukaddes beldeleri tehlikeye soktu. Ardından Osmanlı padişahlarının Kureyşî olmadığını, hilâfete hakkı bulunmadığı propagandasını yapmaya başladı.

Benjamin Disraeli

Rusya’nın güçlenmesinden korktuğu için Osmanlı Devleti’nin yaşamasını arzu etmektedir. Politikası “Ne ölsün, ne onsun” şeklindedir. 1798’de Fransa’nın Mısır’ı işgalini önledi. Fransa’nın tahrik edip ayaklandırdığı Mısır valisine karşı, Bâbıâli’ye yardım etti. Zaman zaman iktidara Osmanlı dostu bir hükümet gelince, İngiliz-Osmanlı münasebetleri düzelirdi. Nitekim Benjamin Disraeli zamanında böyle olmuştur. Sultan Abdülmecid, dünyanın en güçlü devleti ile iyi geçinmek taraftarıydı. 1854 Kırım Harbi’nde Osmanlı Devleti’yle müttefik oldu. Bu uğurda elli bin İngiliz genci öldü. Bir kısmının mezarı Haydarpaşa’dadır. Bir yandan da bu zaferi Hindistan’ın tam işgali için fırsat bildi. Sadrâzam Reşid Paşa, İngiliz hayranı idi. Politikası, hep Londra paralelinde olmuş, meşhur Baltalimanı Ticaret Anlaşması bu devirde imzalanarak, İngiltere’ye büyük ticarî imtiyazlar tanınmıştır. Sultan Aziz’in seyahatinde, yakışıklılığı ve nezâketi ile çok beğenilen Şehzâde Murad Efendi’nin, Kraliçe Victoria’nın kızlarından biri ile evlendirilmesi gündeme geldi. Böylece tahta çıktığında, İstanbul, iyice İngiliz nüfuzuna girecekti. Padişah, bu teklifi reddetti.

Kırım Harbi'ndeki Osmanlı-İngiliz ittifakı hatırasına Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı'nda dikilen âbide (Solda); Kırım Harbi vesilesiyle üç müttefiki, Sultan Abdülmecid, Kraliçe Victoria ve İmparator Napoleon'u bir arada gösteren biblo (Sağda)

Diplomasi, menfaate dayanır

İngiltere son bir hamle yapıp, sempatizanı Midhat Paşa vasıtasıyla Osmanlı siyasetine hâkim olmak istedi. Sultan Hamid bu niyeti akamete uğratıp, üstelik hilâfet siyasetine hız verince, Londra ile münasebetler soğudu. Vâkıa padişah yine de İngiltere ile iyi geçinmeye ehemmiyet verdi. Ancak İngilizler, Jön Türk muhalefetini destekleyerek Sultan Hamid’in tahtını kaybetmesini temin etti. Ancak iktidar Alman yanlılarının eline geçti. Ama bunların devleti sürüklediği felâketler, İngiltere’ye yaradı. İngilizler 1919’da ikinci defa, ama bu sefer işgalci olarak İstanbul’da idi.

1924, İngiltere’nin altın yılıdır. İstikbale ait siyasetini rahatça yürütebilmek için, Yunanlıları Anadolu’ya saldırttı. Böylece yeni bir düşman meydana getirerek, kendisine karşı düşmanlığı unutturmaya muvaffak olacaktı. İstanbul-Ankara mücadelesinde İngiltere her zamanki “Bekle, gör!” siyasetini tatbik etti. İlerlemesini engellemediği Ankara kazanırsa, halifeden kurtulmuş olacaktı. Ankara kaybederse, İstanbul zaten elinde idi. Ankara kazanınca, yeni devletle iyi münasebetler kurdu. M. Kemal ile Ankara sefiri Sir Percy iyi münasebetler kurdu. Kral VIII. Edward, metresiyle beraber Türkiye’ye gelerek Atatürk’ü ziyaret etti. Türkiye’nin yeni başkanına, krallar dışında kimseye verilmeyen dizbağı nişanı verildi. Başvekil İnönü, halkın yanlış anlamasına sebebiyet vereceği gerekçesiyle buna karşı çıktı. İki büyüğün arası açıldı.

İngiltere, II. Cihan Harbi’nin gerçek mağlubu oldu. Malî bakımdan yıkıldı. Sömürgelerinin hepsini kaybetti. Ama esaslı sistemi ve güçlü istihbaratı sayesinde dünyada söz sahibi olmaya devam etti. Eski sömürgesi Amerika ile iyi geçinerek varlığını ve itibarını sürdürdü. 1945’ten itibaren İslâm aleyhdarı siyasetinden de vazgeçmiş görünmektedir. Türkiye’ye tarihî misyonunu yüklemek suretiyle ittifak kurmak istemektedir. Diplomaside hissiyata yer yoktur. Her şey menfaat üzerine kuruludur. Menfaat değişince, siyaset de değişir. Dostluklar düşmanlığa, düşmanlıklar dostluğa dönüşebilmektedir.



Gün geçmiyor ki öğle uykusunun faydalarından bahsedilmesin. İnsanlar, mazisi çok eski bu uykuyu âdetâ yeniden keşfediyor.

Modern hayat şartları pek elverişli sayılmasa da, gün ortasında şekerleme için bu kadarcık bir zaman ayırmanın sıhhate ve iş performansına çok faydalı olduğu söyleniyor.

Dünya erken kalkanlarındır

Öğle uykusu, İslâm dünyasındaki ismiyle kaylûle, vaktiyle hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıydı. Eskiden hayat güneş doğmadan başlar; herkes işine gücüne, dükkânına mektebine, çiftine çubuğuna koşardı. Akşam herkes evine gelir; yatsıyı kılıp yatardı. Elektrik, televizyon ve internet tabiatıyla meçhuldü. Gayrımüslimler namazla mükellef olmadığı için, yatsıyı bekleyemeden yatana “Güneş battı, gâvur yattı” diye çıkışılırdı. Dindarlar ayrıca gece kalkıp teheccüd denilen gece namazı kıldığı için, gündüz bir mikdar uykuya ihtiyaçları olurdu. Hazret-i Peygamber, gündüz uykusu uyumuş ve terk edilmemesini müminlere tavsiye etmiştir. “Gündüzün evvelinde uyumak aklı azaltır; ortasında uyumak peygamberlerin ve Allah dostlarının güzel ahlâkındandır; günün sonunda uyumak ise tenbelliktir” buyurmuştur. Gece hiç uyumadan kaylûle ile ömrünü geçirenler az değildi. İmam Ebu Hanife, kendisi için yatsının abdesti ile sabah namazını kılar diyen bir yaşlı kadının hüsnü zannını kırmamak için 40 sene gece uyumamış, kaylûle ile yaşamıştır.

Bu uykunun ideal vakti öğlen güneş tepeye varmadan evvel olmakla beraber, güneş doğduktan ikindiye kadar zamanı vardır. Sünnetin ifası için uyumak şart değildir, bu niyetle beş-on dakika yatmak bile kâfidir. Güneş doğarken uyumak mekruh görülmüş, güne erken başlamamanın aklı ve rızkı azaltacağı, üstelik sırt ağrılarına yol açacağı söylenmiştir. “Dünya erken kalkanlarındır” sözü meşhurdur. Hazret-i Peygamber, “Müjdeler olsun erken davrananlara!” buyuruyor. Kur’an-ı kerimde de çocukların, gündüz uykusuna çekilmiş ebeveynlerinin yanına girerken, giyinik olmamaları ihtimaline binaen izin almaları gerektiği söylenir. İkindiden sonra uyumak (feylûle) insanı sersem yapar. Akşam ile yatsı arasında uyumak ise faydasız bir uykudur. Nitekim uykunun zamanı değil, kalitesi mühimdir. Yarım saat öğle uykusu, 2-3 saat gece uykusuna bedel olduğu söyleniyor.

Tunus'ta Sidi Bu Sid'de tatlı bir öğle uykusu

Canı satan alan uyku

Bir tüccar tanımıştım. İşe köyden köye çerçilikle başlamış. Öğle vakti tenha bir yerde eşeği çözüp bağlar, yükünü indirip üzerine abanarak öğle uykusunu ihmal etmezmiş. Rahmetli bir büyük dayımız vardı. Oğlu trafik kazasında, vefat etmişti. Ölü evin alt katında yatarken bile, rahmetli öğle uykusunu bırakmadı. Rahmetli ninemiz “Bu uyku sanki canımı satın alıyor” der ve “1000 lira da borcunuz olsa, yemekten sonra biraz yatın” tavsiyesinde bulunurdu. Eyüp’te bir tekkede yangın çıkmış; hanımlar “Aman şeyh efendi öğle uykusundan uyanmasın, sonra söyleriz” demişler, bu arada tekkenin yarısı yanmış. Yangından kıl payı kurtulan Şeyh efendi sonradan, “Hanımların en iyisi böyle olursa, biz nasıl güvenelim?” diye latife edermiş.

Her şartta öğle uykusunu bırakmayan ve herkese de tavsiye eden Vehbi Koç’un adını anmamak olmaz. Bir yurt dışı seyahatinde hava meydanında revire gidip rahatsızlık bahanesiyle içeride biraz yatmış. Çıkınca da “Hem uyudum, hem de bedavadan tansiyonumu ölçtürdüm” demiştir. Ayrıca Vehbi Koç, öğlen uykusunun yatakta ve gece elbisesiyle yapılmasını tavsiye ederdi. Eskiden bazı dükkânlarda öğle uykusu için peyke bulunurdu. Biz üniversitedeyken, her hocanın odasında mükellef bir divan vardı. Yemekten sonra biraz uyur; sonra hademeye kahvelerini söylerlerdi. Hocaya çetrefilli bir şey söylemek gerektiğinde, bu uykudan sonrasını gözlerdik.

Afrika'da mango ağaçları altında öğle uykusu

3F + 1S formülü

Öğle uykusunda İspanyollar önde gelir. Diktatör Franko’nun “İspanya’yı 40 yıl 3F+1S formülüyle idare ettim” dediği rivayet olunur. 3F+1S=Futbol, Flamenko, Fiesta ve Siesta’dır. Flamenko, İspanya’ya mahsus bir dans; fiesta, festival; siesta ise öğle uykusudur. Siesta, Latince hora sexta (6. saat) kelimesinden gelir. Saat 1’den 5’e kadar İspanya’da hayat durur, dükkânlar kapanır. Akşam yemeği geç yenir. İmkânı olan sabaha kadar eğlenir. Siesta âdeti İspanyollara Araplardan geçmiştir. Arap ülkelerinde öğle saatinde ortada kimse görülmez. Ancak arabasının gölgesinde uyuyan taksicilere rastlamak mümkündür. Akdeniz ve Lâtin ülkelerinin hepsinde yaygındır. Bilhassa sıcak ziraat memleketlerinde ağır yenen öğle yemeğinden sonra bir ihtiyaçtır. X. asırda Roma-Germen İmparatoru Büyük Karl, yaz günleri öğle yemeğinden sonra ayakkabı ve üst elbiselerini çıkarıp birkaç saat uyurmuş.

Yunanistan'da bir muayenehanenin çalışma saatleri (solda); Latin Amerika'da siesta zamanı (sağda)

Balkanlarda saat 2 ile 5 arasında kimse birbirine ziyarette bulunmaz. 1-2 arası yemek yenir, sonra herkes yatar. Güney Almanya’da Mittagspause veya Mittagsruhe (Gün ortası istiharati) denilen bu uyku zamanında dükkânlar kapanır, çocuklar evde oynar. Asyalılar da bu uykuya çok düşkündür. Hindistan’da sustana (ufak şekerleme), Çin’de wujiao (şekerleme) denir. Mekteplerde bu iş için yarım saat mola vardır. Japonya’da işçilere bu iş için bir yer ayırmak mecburidir. Amerika, İngiltere ve Fransa, devlet eliyle teşvik etmektedir. Indiana Üniversitesi’nde profesörlerin de desteğiyle bir şekerleme klübü kurulmuştur. Görgü Kaidelerine dair eski kitaplarda, öğleden sonra kimseye ziyaret yapılmaması ve telefonla aranmaması ehemmiyetle tavsiye edilir. Bu zamanda nasıl uyuyalım diyenlere bir atasözü ile cevap verelim: “Karnı acıkan katık istemez; uykusu gelen yastık istemez”.



Osmanlı padişahları Mekke ve Medine’ye çok hizmetlerde bulunmuştur. Ama bir tanesinin hizmetleri hepsinden çoktur. O da Sultan Abdülmecid’dir. İsmi Mescid-i Nebevî’de hâlâ yaşamaktadır.

İslâm hükümdarlarından, Haremeyn’e en çok hizmet eden Sultan Mecid’dir. Bu yolda şaşılacak bir himmet göstermiş, kerâmetleri zâhir olmuştur. Kâbe’yi ve Mescid-i Haram’ı esaslı tamir ettirmiş; Altın Oluk’u yenilemiştir. Medine’deki Mescid-i Nebevî’yi orijinal binası üzerine ve sütunların bile yerleri bozulmadan yeniden inşa ettirmiştir. İsmi bu mescide yeni açtırdığı Bâb-ı Mecidî adlı kapı ve şebekenin üzerine gömülmüş tuğrası ile yaşamaktadır. Hücre-i Saadet’e döşenmek üzere gönderdiği kâşî tuğlalar altına el yazısı ile kendi ismini mütevazıyane yazmıştır. Hele Bâbüsselâm kemerine yazılmak üzere hazırlanan yazıdaki şâhâne kelimeleri kabul etmeyerek, “İki cihanın saltanatı Resulullah’a mahsustur” demiştir. Mescid-i Nebevî’nin eski şeklinin 53 defa küçültülmüş hâlini İstanbul’da Hırka-i Şerîf Câmii’ne koydurtmuş; tamiratı bunun üzerinden aldığı raporlarla takip etmiştir. Haremeyn’in tamiri, o günün zor şartları altında 700 bin altına mâl olmuştur. Mescid-i Aksâ’yı da 20 bin liraya tamir ettirmiştir. Böylece Sultan Mecid, “Müslümanların Halîfesi ve Haremeyn’in Hâdimi” sıfatını hakkıyla taşımıştır.

Solda Kabe-i Muazzama'da Sultan Mecid'in yaptırdığı Altın Oluk; sağda Mescid-i Nebevî'nin Bâb-ı Mecidî adlı kapısı üzerinde Sultan Mecid'in tuğrası

Saray, yüz akımız

Sultan Mecid, Topkapı Sarayı’ndan ayrılarak, ahşap Çırağan, sonra kendi yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda oturdu. Topkapı, artık XIX. asır hayat ve teşrifatına uygun bir saray değildi. Eskimiş, farklı zamanlarda yapılan eklerle kullanışsız hâle gelmişti. Üstelik rutubetliydi. Babası veremden ölen, kendisi de veremli olan Sultan Mecid “Bu sarayda oturmaya devam edersek, soyumuz tükenecek” demiştir. Dolmabahçe Sarayı, son asrın en zarif sanat eserlerindendir. Bugün bile ele güne karşı yüz akımızdır. Böylece memleket bir sanat eseri kazanmış; bu kadar para milletin cebine girerek binlerce ailenin yüzü gülmüştür. Saray yapmak bir israf değil, ihtiyaçtır. Mamafih Avrupa saraylarından daha mütevazıdır. Masrafı, 5 milyon lira tutan emisyon farkından karşılanmıştır (Metal paranın, nominal değeri ile baskı masrafı arasındaki emisyon farkı, hazine geliridir.)

Marmaray'dan 150 sene evvel Boğaz'dan Üsküdar'a tüpgeçit projesi

Saltanat devri, hep ilklere sahne olmuştur. Fennin baş döndürücü ilerlemesinden günü gününe haberdar olan padişah, yeni buluşların en önce ülkesinde tatbikini arzu etmiştir. Dünyanın ilk telgraf hattı İstanbul-Varna arasında kurulmuş, ilk telgrafı da Sultan Mecid çekerek oradaki asker evlatlarının hatırını sormuştur. İlk demiryolu Aydın-İzmir arasında döşenmiştir. İlk kâğıt para çıkarılmış; yeni mahkemeler ve devletin ihtiyacı olan memurları yetiştirmek üzere Avrupa’dakilerle boy ölçüşen modern mektepler kurulmuştur. Harb Akademisi, Dârülfünun (İstanbul Üniversitesi), dârülmuallimîn (muallim mektebi), ziraat, orman, telgraf ve ebe mektepleri bunlardandır. Sikkeler, para, kuruş, mecidiye ve lira olarak ayarlanmıştır. İlk hususi gazete, ilk nüfus sayımı, ilk banka, ilk devlet salnâmesi (yıllığı), Şirket-i Hayriye adlı vapur işletmesi, encümen-i dâniş (ilimler akademisi), Mecidiye (Galata) Köprüsü, Mecidiyeköy semti, belediye teşkilatı, köle ticaretinin yasaklanması, ticaret ve ceza kanunları bu devrin eseridir. Boğaz’dan tüp geçit projesi yaptırmıştır. Arazi Kanunnamesi ile toprak nizamı büyük ölçüde tesis olunmuştur.

Padişah, yurt gezileri yanında, meclis, kışla, mektep ve tekkeleri ziyaret eder, imtihanlarına, açılış merasimlerine katılırdı. İlk fotoğraf çektiren padişahtır. Nazari musiki bilgisi çoktu. Donizetti, Liszt, Rossini gibi meşhur besteciler İstanbul’a gelip O’nun için marşlar bestelediler. Dellalzâde, Dede Efendi, Hacı Arif Bey gibi Osmanlı bestekârlarını da himaye etti.

Solda ilk kâğıt para (kâime-i nakdiyye); sağda mazinin itibarlı gümüş parası Mecidiye

Bize sığınanı vermeyiz!

1848’de Macarlar, Avusturya’ya, Lehler de Rusya’ya karşı istiklâl emeliyle ayaklandı. İsyanlar sert bastırıldı. Milliyetçiler sınırı geçerek Osmanlı topraklarına sığındı. Sultan Mecid bunlara iltica hakkı verdi ve ısrarlara rağmen iade etmedi. Bu hareketi dünya amme efkârında büyük bir hayranlık uyandırdı ve ülkenin itibarını yükseltti. Hatta Londra’da gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp bizzat çektiler. O zamana kadar âdet olmadığı halde, ilk defa ecnebi sefarethanelerine iade-i ziyarette bulunarak diplomatik münasebetlere katkıda bulunurdu. İlk yabancı nişan kabul eden padişah da Sultan Mecid’dir. Fransa İmparatoru’nun Legion d’Honneur nişanını kabul etti. Korkunç bir açlığın pençesindeki İrlanda’ya para ve gıda yardımı yaptı. Öyle ki, bunun mikdarı, kraliçeninkinden yüksek olduğu için, tamamı kabul edilmedi.

Solda Sultan Mecid'in portresi bulunan saat; solda Mecidî Nişanı

Tevhid ve istiğfar söyleyerek vefat etti

İstanbul’un en zarif câmilerinden Ortaköy (Büyük Mecidiye) Câmii’nden başka, Beşiktaş-Ortaköy arasında Küçük Mecidiye, Maçka-Nişantaşı arasında Teşvikiye ve Fatih’te Hırka-ı Şerif Câmilerini yaptırdı. Ayasofya’yı esaslı tamir ettirerek yıkılmaktan kurtardı. Dinine çok bağlı ve Nakşî idi. Annesiyle beraber Abdülfettah Akrî halifesi Yahya Efendi Tekkesi Şeyhi Mehmed Nuri Efendi’ye mensuptu. “Meclisinizden hiç ayrılmak istemiyorum. Sizinle görüştükçe ruhuma safa, kalbime inşirah hâsıl oluyor. Keşke sizin gibi birkaç kişi daha bulunsa idi” derdi. Yahya Efendi tekkesine çok maddî ardımda bulunmuş; hocasını hacca göndermiştir. Vefat döşeğinde iken hocasının çağrılmasını istemiş; Nuri Efendi de padişahın başucunda önce Kur’an-ı kerim okumuş, sonra salavat getirmeye başlamıştır. Bir zaman sonra padişah da kendisine katılmış, beraberce tevhid ve istiğfar söyleyerek vefat etmiştir.

Ortaköy Büyük Mecidiye Câmii

Vefatından sonra türbesi yakınındaki Yanyalı İsmet Efendi Nakşî Tekkesi dervişlerinin her Cuma gecesi, akşam ile yatsı arasında türbesinde hatm-i hâcegân yapmalarını vasiyet etmişti. Vefatından bir gün evvel hasta yatağında yatarken, mühim iradeler kendisine okunurken, sıra Medine ahalisinin bir istidasına geldiğinde, “Durun, okumayın! Beni oturtun!” buyurdu. Arkasına yastık koyup, oturtuldu. “Onlar, Resulullah efendimizin komşularıdır. O mübarek insanların dilekçesini yatarak dinlemekten hayâ ederim. Ne istiyorlarsa, hemen yapınız! Fakat okuyunuz da, kulaklarım bereketlensin!” dediğini Eyüp Sabri Paşa anlatıyor.

Siz beni kötü tanıttınız!

Hükümeti halkın gözünden düşürmek için el altından tahrik edilen softalar ayaklanmasında, padişah Fatih Câmii’ne giderek kıyamı teskin etmek istemiş, vezirler “Aman efendim gitmeyin, hocaların niyeti kötü” diye karşı çıkınca “Hocalar hiç de kötü adamlar değildir. Onlara siz beni kötü tanıttınız” diyerek dediğini yapmış, atalarından miras cesaretiyle kıyamı teskine muvaffak olmuştur. Hatta yanına koruma olarak verilen bir süvari bölüğünü “Umumen halk aleyhimizde olduğu takdirde, bir bölük süvari beni muhafaza edemez” diyerek geri çevirmişti.

Beşiktaş Küçük Mecidiye Câmii

Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’de okuyan Yahudi çocukları için dinlerinin koşer kâidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını ve mukaddes günleri olan Şabat’ın (Cumartesi) tatil olmasını emretmişti. Yakışıklı, güzel giyinen, iyi yaşamasını seven nezih bir zât idi. Bu sebeple yenilikçilerle ham sofular el ele vererek padişahı halkın gözünden düşürmeye çalışmıştır. Babası gibi istemediği halde çok düşman edinmiş; Frenk hayranlığı, sefahat ve israf ile itham olunmuştur. Hatta dinin ve hukukun müsaade ettiği meşru hakkı olan harem hayatı bile suç olarak gösterilmiştir. Hayatı ve hayratı bu sözleri yalanlamaktadır. Babası gibi sağlam iradeli olmaması, merhamet ve nezaketi belki de yegâne zaafıdır. Ancak Sultan Mecid’in kesip attığı tırnak bile olamayacak adamların, şimdi onu tenkit etmelerine ne denir?



Bu sene Sultan Abdülmecid’in vefatının 150. senesidir. Sultan Mecid, yakın tarihin en mühim şahsiyetlerindendir. Devrinde çok mühim yenilikler olmuştur. Seciye itibariyle de müstesna ve yüksek meziyetlere sahip olmasına rağmen, nedense kimseye yaranamamıştır.

Hicri 1255 (1839) senesinde tahta çıktığında “Bir, iki, iki delik, Abdülmecid oldu melik” şeklinde tarih düşürülmüştü (Osmanlıcada 5, yuvarlakla ifade edilir). Babası Sultan II. Mahmud vefat edip de 16 yaşında tahta çıktığında, kendini büyük bir bâdirenin ortasında buldu. Fransız teşviki ve Osmanlı ricâlinin tahriki yüzünden ayaklanan Mısır Vâlisi, Kütahya’ya kadar gelmiş; sadrazama kızan hâin kaptan-ı derya, donanmayı alıp Mısır’a teslim etmişti. Genç ve tecrübesiz padişah, İngiltere ile anlaşıp, bu felâketi savmayı becerdi.

Tuğradaki çiçeğin hikmeti

Kırım Harbi zamanının en mühim hâdiselerindendir (1854). Vezirlerin hırslarıyla memleketi sürüklediği bu harbde, Allah’dan, İngiltere, Fransa ve İtalya, Osmanlılara müttefik oldu. Yabancı askerler İstanbul’a geldi ve Selimiye Kışlası’na yerleşti. Halk ilk defa bu kadar ecnebiyi bir arada görüyordu. Kâtibim türküsü o devrin hatırasıdır. 100 yıl içinde Rusya’yla yapılan 5 harbden yegâne zafer budur. Sultan Mecid böylece devletin kırılan itibarını yükseltmeye ve onu düvel-i muazzama (büyük devletler) arasına sokmaya muvaffak oldu. Memleketi sulh içinde yaşattı. Tuğrasının yanına koydurttuğu çiçek motifi bile bunu sembolize eder. İngiltere hükûmeti, padişaha çok kıymetli bir nişan olan Dizbağı Nişanı verdi. Ancak vezirlerin amansız rekabeti olmasaydı, bu sulh devresinden ve böyle bir padişahın açtığı yenilik yolundan azami istifade mümkün olabilirdi.

Sultan Mecid’i asıl meşhur eden Tanzimat Fermanı diye bilinen Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’dur. 1839’da İngiltere sefaretinden yeni dönmüş Hariciye Nâzırı Reşid Paşa tarafından hazırlanıp okunan bu ferman ile padişah suçluları bizzat cezalandırma (siyaset) salahiyetinden vazgeçiyordu. Böylece devletin rejimi değişerek meşruti monarşi hâlini aldı ve ipler bürokratların eline geçti. Fermana yüklenen mânâlar abartılıdır, yegâne hususiyeti budur ve çok mühimdir.

Her zaman dünyanın en güçlü devleti olan İngiltere ile iyi geçinmek siyasetini gütmüş; bunu halefleri de devam ettirmiştir. İngiliz sefiri Lord Canning’in “Münevver ve kültürlü Reşid Paşa’yı sadrazam yaparsanız, İngiltere ile Devlet-i Aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar kalkar. Ekonomik, sosyal ve askerî sahalarda ilerler” mealindeki tehdidvâri telkini üzerine 1846’da Reşid Paşa sadrazam olmuş; artık memleket kabiliyetli, fakat muhteris bürokratların eline düşmüştür. Sultan Mecid, Reşid Paşa’yı fesadcı bulur; ama arkasında İngiltere olduğu kendisinden çok çekinirdi. Bâbıâli, bürokrasiyi önlemek bahanesiyle, bazı ehemmiyetsiz meselelerde padişaha arzetmeden yürütmek istemişse de, padişah her işten haberdar olmak istediğini söyleyerek bunu reddetmiştir. Bununla beraber günümüz Avrupa hükümdarları gibi, hükümete müdahale etmeden saltanat sürmüştür. 1840’ta taşralarda idarî, malî ve adlî işlere bakmak üzere, Müslüman ve gayrımüslimlerin seçtiği azalardan müteşekkil meclisleri faaliyete geçirmiştir. Böylece memleketimizde demokrasinin yerleşmesine öncülük etmiştir.

Usta bir hattat

Babası, oğullarının tahsiline çok ihtimam etmişti. Sultan Mecid, Arapça, Farsça ve Fransızca bilirdi. Usta bir hattat idi. İcazetini de tahta çıktıktan sonra almıştı. Züppeliğe kaçmadan Batı medeniyetini almayı hedeflemiştir. Bir yandan Avrupa hayranı züppelerle, öte yandan Asya çöllerine dönmeyi arzulayan ham sofularla mücadele etmiş; babası gibi bu yolda kimseye yaranamamıştır. Zengin Mısırlılar vesilesiyle İstanbul’u saran israf dalgasına karşı çıkmış; bu yolda kızlarını ve damatlarını azarlayıp, tahsisatlarını kesmekten çekinmemişti. “Sultanlar gece mehtabda gezerlermiş. Benim gece mehtabda gezer kızım yoktur. Onları reddedeceğim” diye tehditte bulunmuştur. Saraydan çıkma bir ağaya hazineden maaş bağlanmasına dair hükümetin talebini “Benim hususi hizmetimde bulunan bir âdemin maliye hazinesinden maaşa ne hakkı var?” diyerek reddetmiş, hususi malından maaş bağlamıştır. Vezirleri ve ailesini israftan vazgeçirmek için çok uğraşmış ise de, muvaffak olamamıştır. Her şey çok iyi giderken, Kırım Harbi’nden sonra ise memleketin talihi dönmüş; fakirliğe rağmen herkesin eskiden alıştığı hayatı sürdürmek istemesi, devleti ve aileleri harab etmiştir.

Âli Paşa sadrazam, Fuad Efendi hariciye nazırı iken Fransa ile bir dış borçlanma anlaşması imzalanmıştı. Padişah, “Ben devleti öncekilerden nasıl aldıysam, sonrakilere öyle bırakacağım. Eğer borçlanma anlaşması bozulmaz ise istifa ederim” dedi. Bunun üzerine anlaşma bozuldu. Ancak Kırım Harbi sebebiyle ilk dış borç alınmak zorunda kalındı. Memleketi çok müşkil vaziyete sokan bu borçları, oğlu Sultan Hamid ödedi. Harbden müsbet bir netice elde edilemedi. Hatta Şark siyasetinde İngiltere’nin güçlenmesine ve birkaç sene sonra Hindistan’ı işgaline yol açtı.

Ben hayattayım ya!

Fevkalâde merhametli idi. Kendisini öldürmek üzere tertiplenen Kuleli Vak’ası’nda darbenin faillerini, “Ben hayattayım ya!” diyerek affetmek büyüklüğünü göstermiştir. Zamanında siyasî ceza diye bir şey bahis mevzuu olmamıştır. Padişahın demokratlığı bugün bile çok kimseye numune olabilecek derecededir. O zaman Avrupa’da bu hasletlere sahip bir başka hükümdar yoktu. Biraz da bu merhameti sebebiyle bürokratlar arasındaki amansız rekabete engel olamadı. Demokrat, hassas tabiati, nezâket ve merhameti yakınları ve ailesi tarafından istismar edildi. Genç yaşta kahrından ölümünün mühim sebeplerinden birisi de budur. Hatta son zamanlarında tedaviye iltifat etmeyerek âdetâ ölümü bir kurtuluş bilmiştir.

Sultan Mecid, 24 Haziran 1861 tarihinde 38 yaşında vefat etti. Gençliğinden beri vereme mübtelâ idi. Ecdadı içinde en çok sevip hürmet ettiği Sultan Selim’in yanına gömülmesini ve türbesinin onunkinden daha küçük yapılmasını vasiyet etti. Sekiz oğlundan dördü (Sultan V. Murad, Sultan Abdülhamid, Sultan Reşad ve Sultan Vahideddin) padişah olmuştur ki tarihte bir benzeri malum değildir. Çocuklarının tahsil ve terbiyesine itina ettiği gibi, o zamana kadar sarayda görülmedik şekilde biraderi Aziz Efendi’nin de rahat ve serbest yaşamasına imkân vermiştir. Çok çocuğu olmuşsa da, haylisi küçükken vefat etmiştir.

Bezmiâlem Vâlide Sultan'ın mührü.

Üzerinde "Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl/Muhammedsiz muhabbeten ne hasıl?/Zuhurundan Bezmiâlem oldu vâsıl" yazar.

Böyle vâlide sultan gelmedi

Padişahın annesi Bezmiâlem Vâlide Sultan, padişah anneleri arasında en önde gelenlerindendir. Güzelliği, şefkat ve merhameti, zekâsı ve hayırseverliği ile tanınmıştır. Genç ve tecrübesiz oğlunu müsbet yönlendirmeye çalışmış; sarayda eski terbiyenin en son mümessili sayılmıştır. Saray ve harem, vâlide sultan 1853’te vefat ettikten sonra hiç bir zaman eski ihtişam ve nezihliğini kazanamamış; onun gibi güçlü bir vâlide sultan daha gelmemiştir. Memleketi hayratıyla donatmış, servetini bu yolda harcamıştır. İstanbul ve Mekke’de birer Guraba Hastanesi onun eseridir. Cağaloğlu’nda Dârülmaarif ve Bayezid’deki Vâlide Mektebi, zamanın en parlak maarif müesseselerindendir. Kendi adıyla bir yük gemisi satın almış; liman yaptırarak Mersin’i ihya etmiştir. Dolmabahçe Câmii’nden başka çok sayıda mescid, namazgâh, sebil, çeşme, mektep yaptırmıştır. Fakirlere yardım eder; tekke ve medreseleri himaye ederdi.



Şark dünyasında tecrübeli devlet adamı ve âlimlerin yazdığı siyasetnâmeler, iyi devlet idaresinin yollarını göstermiştir. Siyasetin mektebi olmadığı zamanlarda, hükümdarlar, bu tavsiyelere kulak vermeyi önemsemiştir.

Siyaset, seyislik ile aynı köktendir. At idaresi ne kadar zormuş ki, devlet idaresine de bu isim verilmiştir. Uydurukçanın revaçta olduğu zamanlarda, siyaset kelimesinin, aslında Farsça se (üç) ve Moğolca yasağ (kanun) kelimesinin birleşmesinden meydana gelen ve yasama-yürütme ve yargıyı ifade eden üç kanun manasına seyasa’dan geldiği safsatasına inanılmış; hatta zamanın ideologlarından birisi Acun Siyasası adıyla bir de kitap yazmıştı. Siyasete Frenkler politika der. Eski Yunanca’da aynı zamanda devlet için de kullanılan polis (şehir) kelimesinden gelir. Politikos, devlet idare etme sanatıdır. Poli (çok) ve tik (yüz işareti) kelimelerini birleştirerek, çok yüzlülük diye, yanlış olmakla beraber, realiteye pek münasip düşen bir mana da verilmiyor değildir.

İlmin en üstünü siyaset

Siyaset bir ilim olmakla beraber, mektebi yoktur. Çocuk yetiştirmek gibi tecrübe ile öğrenilir. Tam bu sanatı öğrendiğinde, elinden kaybeden de çoktur. Siyaset, sadece devlet idaresinde değil, insanlarla geçinmek ve ev idare etmek için de lüzumlu görülmüştür. Bunun için “İlimlerin en üstünü tefsirdir. Bundan da üstünü ilm-i siyasettir. Bunu bilmeyen, arzusuna kavuşamaz” demişlerdir.

Bu sebeple tarih boyu filozoflar, âlimler, hatta tecrübeli devlet adamları, siyaset ehline tavsiyeler ihtiva eden eserler kaleme almaktan geri durmamıştır. Eflatun ve Aristo’nun Politici (Siyaset) adlı eserleri çok meşhurdur. Çin’de MÖ VI. asırda Konfüçyüs, İran’da MÖ I. asırda Beydaba başı çeker. İran’da bu gibi eserlere Pendnâme denir. Pend, nasihat demektir. Beydaba’nın meşhur Kelile ve Dimne’sini Abbasî Halifesi Mansur’un saray nazırı İbnü’l-Mukaffa VIII. asırda Arapçaya tercüme etti.

Eflatun ve talebesi Aristo

Siyasetnâme adından da anlaşılacağı gibi, İran tesiriyle bu gelenek İslâm dünyasında da devam etti. Hazret-i Peygamber’in, ardından halife Hazret-i Ömer ve Ali’nin vâlilere yazdığı tavsiyeler, bunun ilk numuneleridir. Daha sonra âlimler, iyi devlet idaresinin nasıl olacağı yönünde yazdıkları eserleri, hükümet adamlarına takdim etmişlerdir. Bunlar mevcut devlet teşkilâtı, hukukî hayat ve cemiyet yapısı hakkında etraflı bilgiler verir. Ayrıca devlet ve cemiyet yapısındaki bozukluk ve deformasyonlara cesurca işaret eder. İfadeler âyet ve hadîslerle desteklenir, tarihî hâdiselerden misaller verilir.

Doğru söze ne denir

Daha IX. asırda İbnü’r-Rebi’in Abbasî halifesi Mutasım’ın arzusu üzerine yazdığı Sülûkü’l-Melik fî Tedbiri’l-Memâlik (Hükümdarın devlet idaresinde tutacağı yol) adlı eseri bu türün en eski örneklerindendir. Aynı devirde yaşamış Fârâbî'nin el-Medinetü'l-Fâzıla eseri, ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini anlatır. Asırlar sonra İngiliz devlet adamı Thomas More’un meşhur Ütopya adlı eserine ilham kaynağı olmuştur.

Farabi

XI. asırda Mâverdî’nin el-Ahkâmü’s-Sultâniye ve Keykâvus’un Kâbusnâme’si zamanın despot hükümdarlarının frenlenmesinde çok müsbet rol oynamıştır. İmam Gazâlî, Kimyâ-yı Seâdet kitabında siyasete uzun bir bahis ayırmıştır. XII. asırda Sühreverdî’nin Nehcü’s-Sülûk ve Şeyzerî’nin Nehcü’l-Meslûk adlı eserleri çok şöhret kazanmıştır.

Türkler de bu hususta Arap dindaşlarından geri kalmamıştır. X. asırda Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilik ve XI. Asırda Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme adlı eserleri tanınmıştır. Kelile ve Dimne ile Kâbusnâme XIV. asırda Türkçeye tercüme edilip zamanın padişahlarına takdime dildi. Amasyalı Hüsameddin Efendi’nin Çelebi Sultan Mehmed'in arzusu üzerine yazdığı Kitâbu Mir'âti’l-Mülûk Osmanlılarda ilk yazılan siyasetnâmedir.

Nizamülmülk

Padişahların şehzâdelere nasihatleri de vardır. Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi’ye atfedilen iki manzum nasihatten başka, Sultan II. Murad'ın oğlu Fatih Sultan Mehmed'e, Yavuz Sultan Selim'in oğlu Kanunî Sultan Süleyman'a nasihatleri meşhurdur.

Gayeye ulaşmak için her yol mübah

Siyasetnâmelerin Avrupa’daki en eski benzeri XV. asırda Floransalı Machiavelli’ye aittir. Il Principe (Hükümdar) adlı bu eseri Sultan IV. Murad tercüme ettirip okumuştur. Machiavelli, siyaseti, ahlâk ve dinden arınmış bir ilim hâlinde takdim eder. Hatta gayeye ulaşmak için her yolu mübah görmeyi ifade eden Makyavelizm tabirinin de babası sayılır. Siyasetnâmeler ise, idarecilerin işlerinin güçlü bir ahlakî zemine oturtulmasını siyasetin esas prensibi olarak görür. Böyle bir zemin oluşturulmadan ülke idaresinde muvaffak olunamayacağını söyler. Adaleti, devletin temeli olarak takdim eder. Şark hükümdarları, teb’ayı memnun ederek saltanatlarını muhafaza etmek maksadıyla da olsa, her zaman tecrübeli devlet adamı ve âlimlerin tavsiyelerini mühimsemiştir. Doğru söyleyeni domuzlu köyden kovsalar da, hükümdarlar kendilerine dürüstçe söylenen sözlere kulak vermeyi tercih etmiştir.

Ne yazık ki, bizde siyaset ilmini öğretmek iddiasındaki fakültelerde ne siyasetnâmelerden bahsedilir, ne de İslâm ve Osmanlı siyaset geleneği anlatılır. Siyasetçiler, bunlardan habersiz yetişir. Avrupalılar, her iyiliğin, Yunan’da doğup, Roma’da gelişerek Avrupa’da kemale erdiğini düşünür; bunun dışındaki dünyayı görmezden gelirler. Bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde de bu fikir, körü körüne benimsenir.

Siyasetnâmelerden bir anekdot

Fars Meliki Şahpur, sarayının dış sütunlarını altından yaptırmıştı. Bu, halkın ve düşmanların gözünde hükümdarın şanının artmasına sebep olmuştu. Şahpur ölüp oğlu başa geçince, israf olarak gördüğü bu sütunları eritmek istedi. Ancak eritileceği zaman sütunların içinin kum dolu olduğu görüldü. Sütunların sırrı yayılınca, hükümdar halkın gözünden düştü. Düşmanları üzerine saldırmak hususunda cesaretlendirdi. Demek ki devletin gücü ve hükümdarın şanı, hazineyle artmaktadır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
21 Eylül 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter