Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İlâhiyat fakültelerinde felsefe dersinin varlığı münakaşa ediledursun, İslâm dünyasının geri kalmasını, felsefeye yüz vermeyişine bağlayanlar ciddi bir yanılgı içindedir.

İnsanoğlu her zaman yaradılışın sırrını merak etmiş; kâinatı anlamaya çalışmıştır. Peygamberler ve semavî dinler, buna ilahî bir izah getirmiş, Peygamber görmeyen, mukaddes kitaptan haberi olmayanlar ise bu işi akıllarıyla çözmeye çalışmıştır. Bundan da felsefe doğmuştur. Yunanca filo+sofya, bilgiye duyulan aşk demektir. Felsefe, bunun Arapçasıdır. Ayasofya da mukaddes hikmet demektir ve hikmeti takdis eden bir kelimedir.

Felsefeye kim muhtaç?

İsa aleyhisselâm dünyada az kaldığı için Hristiyanlığın mukaddes metinlerinde bu işi çözecek ipucu azdı. Bu sebeple coğrafî yakınlık itibariyle Yunan felsefesinden medet umuldu. Böylece Eflatun’un üç uknum fikri Hristiyanlığa girdi. Eflâtun (Platon), Sokrates’in talebesidir. Sokrates, bir yaratıcı fikrine aklıyla ulaşmış; ancak kâinatın başı ve sonu hakkında net bir bilgiye erişememişti. Eflâtun felsefesi, her şeyi üçe böler. Meselâ edep, üç his kuvvetine dayanır: Ahlâk, akıl ve tabiat. Tabiat da, bitki, hayvan ve insan olarak üçe ayrılır. Şu halde felsefeyle bu temas, Hristiyanlığa pek de hayır getirmedi. Tevhid ile bağdaşmayacak şekilde teslis (baba-oğul-mukaddes ruh) inancına yol açtı ve asırlarca sürecek ihtilaflara zemin hazırladı.

Müslümanlar bu bakımdan daha şanslıydı. Gerek Kur’an-ı kerimde, gerekse Hazret-i Peygamber’in sözlerinde, varlığının sırrını aydınlatmaya matuf ipuçları fazlaydı. İslâm bilginleri, hikmet adı verilen bu naklî delilleri esas alarak, aklî delilleri de kullanıp manevî tabiat anlayışı meydana getirdiler. İmam Gazalî gibi İslâm bilginleri, Yunan felsefecilerini reddederken, bunların imansız olduğunu değil, fikirlerinin bugün için iman sayılmayacağını söylediler. Felsefeyi reddetmediler; ama semâvî dinden haberi olanların, kâinatın sırrını akıl ile değil, öncelikle nakil ile anlamaya çalışması gerektiğini bildirdiler. Yaratılmış olan aklın, yaratıcıyı hakkıyla kavramasının mümkün olmadığını söylediler. Felsefe ile kâinatın sırları anlaşılır; dinin emirlerinin hikmetleri anlaşılır; ama inanç esasları ve dinin hükümleri anlaşılamaz dediler. İbni Sina ve Farabî gibi bazıları, rivayet doğru ise, zekâları sebebiyle dinin hükümlerini akıl ile anlamaya çalışmışlar; âleme kadim demişler ve ulemâ tarafından bazı fikirleri dine aykırı bulunmuştur.

İslâm medreselerinde, hikmet-i tabiiyye (tabiat felsefesi) adıyla fizik, kimya, biyoloji ve astronomi okutulduğu gibi; matematik de mantığın temeli olarak okutulurdu. Ayrıca kelâm ve fıkıh ilmi çerçevesinde hikmet-i şer’iyye adıyla da dinî emir ve yasakların sebepleri üzerinde durulurdu. Buna Batı’da “İslâm felsefesi” deniyorsa da, doğru bir tabir değildir. Zira Müslümanlıkta hikmet, sebebin üzerinde tutulamaz. Yani bir hüküm, öncelikle ilahi emir olduğu için yapılır; güzel veya çirkin olduğu için değil. Mesela seferde namazları kısaltmanın hikmeti, meşakkattir; ama meşakkat olmasa da seferde namaz kısaltılır. Güneşin döndüğünü bilmiyor olmak, bir bilginin ilmî ehliyetine halel vermez. Zira ilim devamlı bir tekâmül içindedir. Mühim olan, bir ilim adamında aranan, kendi çalışma disiplini içindeki usul prensiplerine riayet etmektir.

Felsefe, ilahi hükümlerin konuluş sebeplerini anlamada insana yardımcı olur. Şarklılar buna tefekkür demeyi tercih etmişlerdir. Din, insanlara tefekkürü tavsiye eder. Avrupa’nın aksine, İslâm dünyasında felsefeye ihtiyaç hissedilmemiştir. Son asırlarda sosyal ve ekonomik sebeplerle insanların ilimden yüz çevirmesi, hele usul-i fıkh denilen zorlu disiplinlere rağbet etmemesi bir gerçektir. Buna lisan inkılâbının tahribatını da eklemek lâzımdır. Günümüz dünyasının en büyük ihtiyacı, meselelere derinlemesine nüfuz edecek mütefekkir veya Avrupa tabiriyle filozoflardır. Mevcut mirasımız devam edegelseydi, ülkemiz hem hukuk hem de felsefe sahasında belki parmakla gösterilen ve dünyaya ışık tutan bir mevkide olacaktı. Çünki, hukuk ve felsefe güçlü bir geleneğe dayanmaksızın, gelişemez. Liseyi bitirip test imtihanlarında muvaffakiyet kazanarak üniversite sıralarına gelen talebelere yalnız felsefe değil, mantık, sosyoloji, psikoloji dediğinizde, hiçbir işitmemiş gibi yüzünüze bakmaktadırlar. İlahiyat fakültelerinde felsefeden evvel, dinî ilimlerin daha ciddi tedrisatı icab etmektedir. İlahiyat mezunlarından, Arapçaya hiç vâkıf olmayanlara, basit bir fıkhî meseleye cevap veremeyenlere, ama hâline bakmayıp dinî ıslahatçı rolüne soyunanlara sıkça rastlanmaktadır.

İlâhiyat mı, Teoloji mi?

Medrese yanında modern tarzda İlâhiyat Fakültesi, 1900 senesinde Dârülfünûn’a (İstanbul Üniversitesi) bağlı olarak kuruldu. 4 yıllık bu fakültede tefsir, hadîs, hadîs usulü, fıkıh, fıkıh usulü, kelâm, İslâm tarihi okutulurdu. 1913’te ahlâk, tasav­vuf, dinler tarihi, Arap edebiyatı ve felsefe de ilâve edildi. 1924’te medreseler, 9 sene sonra da İlahiyat Fakültesi kapatıldı. Yerine talebesi olmayan İslâm Tetkikleri Enstitüsü kuruldu. Böylece ahalisinin % 95’i müslüman olan bir ülkede, İslâm dini tedrisatı ortadan kaldırılmış oluyordu.

Demokrasiye geçildikten sonra İnönü, dindarların Demokrat Parti’ye rağbet etmesini önlemek maksadıyla devlet eliyle dinî tedrisata izin verdi. İmam-Hatib Mektebi yanında, 1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi kuruldu. Hoca kadrosuna, eski ulemadan ziyade, dinî ve ilmî ciheti zayıf, fakat inkılâba sadakati müseccel kimseler getirildi. Kur'an-ı kerim ve İslâm dini esasları, tefsir, ha­dîs, İslâm hukuku, kelâm ve mezhepler tarihi, tasavvuf tarihi, felsefe-mantık, İslâm felsefesi, dinler tarihi, İslâm tarihi, din psikolojisi, din sosyolojisi, İslâm sa­natları tarihi, Arapça, Farsça, klasik dinî Türkçe metinler, paleografi, pedagoji gibi bir ilahiyat fakültesi için elzem dersler konuldu. Tek Parti Hükümeti’nin arzusu da muhtemelen felsefe yardımıyla, dinî gelenek ve prensiplerin, yeniden dizaynı idi.

Demokrat Parti zamanında (1959), daha gelenekçi bir görüntü veren İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü kuruldu. Zamanla bunların sayısı arttı. 1980 ihtilâlinden sonra hepsi ilâhiyat fakültesine dönüştürüldü; 1971’de kurulan ve istikbal va’deden Erzurum İslâmî İlimler Fakültesi de kapatıldı. Şu anda bile Türkiye’de münhasıran İslâm dininin öğretildiği müstakil ve muhtar (otonom) maarif müesseseleri bulunmamaktadır. İmam-Hatibler teknik mektep olarak görülmekte; ilahiyatlar ise, üniversel teoloji tahsili vermektedir. İlahiyatlar, teoloji fakültesi hüviyetiyle var olmalı, bunun yanında Avrupa’nın ileri demokrasilerinde olduğu gibi, tamamen devletten müstakil dinî tahsil müesseseleri bulunmalıdır. Bunları dinî cemaatler kurup yürütebilir. Ama buna da resmî ideoloji ne der, bilinmez.



Eskiden taşradan İstanbul’a gelip de, ayaklı siyah örtülü seyyar fotoğrafçılara arkasında “İstanbul Hatırası” yazan bir hatıra fotoğrafı çektirmeyen yok gibiydi.

Siyah örtülü ayaklı fotoğraf makineleri, sadece vesikalar fotoğraflar çekmekle kalmadı. Arkası manzaralı, desenli veya “İstanbul Hatırası” yazan hususi resimler de çekildi. Muayyen vesilelerle giyinip süslenip fotoğraf stüdyolarına giderek “resim çıkartmak” âdet oldu. Yeni evliler, çocukları ile beraber aileler, birbirini çok seven arkadaşlar hep beraber resim çektirirdi. İşi bilenler kameraya bakmaz, gözlerini ufka dikerek hem artistik bir fotoğraf verir, hem de bu işin ehli olduğunu anlatmak isterdi.

Ciddiyete davet

Fotoğraf çektirirken gülmek asla caiz değildir. Hatta Sultan Hamid’in fotoğrafını çeken Bogos Tarkulyan cesaret edip “Padişahım, biraz tebessüm buyurmaz mısınız?” dediğinde, “Hayır, bilakis ciddi bulunmak elzemdir” cevabını almıştı. Demek ki şimdi bazı devletlerin pasaport ve vizede gülmeyen fotoğraf istemeleri boşuna değildir. İnsan güldüğü zaman, karakterini gizliyor olsa gerek. Rahmetli dedem bir kitapta Bağdadlı İsmail Paşa’nın namazda gibi ellerini bağlayıp, başını da hafifçe öne eğdiği resmini pek beğenerek, “İşte eskiler böyle edepliydi” demişti.

Birinci Cihan Harbi’ni müteakip sokak fotoğrafçıları ortaya çıktı. Bunlara alaminut, dakikalık, şipşak gibi isimler verilirdi. Ekseriya resmi dairelerin yakınında bulunurdu. Makinenin körüklü denen kısmı Avrupa’dan gelir; kutu kısmı İstanbul’da yapılırdı. Kutuların içindeki iki küvet, karanlık oda yerini utar, burada resmin banyosu yapılırdı. Halkın Arap dediği negatif antigraf üzerine konur, tekrar fotoğraf çekilir, kâğıda aksettirilirdi. Halk fotoğrafta yüzünün kabak gibi aydınlık olmasını isterdi. Yüzün gölgeli olmasını fotoğrafçının hatası sayılır, resim geri verilirdi. Sokak fotoğrafçılarının, büyük boyda siyah zemin üzerine işlenmiş hayali resimlerden dekoru vardı. Sütunlar, üzerinde saksılar, çiçekler, çardaklar, sütunlar, fıskiyeli havuzlar, kuşlar, manzaralar, köşkler, ayyıldızlar, bayraklar bulunurdu. İstanbul Hatırası yazan siyah perdelerde Galata Köprüsü, Kız Kulesi, câmiler, köşkler, saraylar yer alır; bunlar nakış ile süslenirdi. İstanbul’a gelip de bundan çektirmeyen yok gibiydi. Başka bir fon bezi üzerinde Askerlik Hatırası yazar; askerlerin elinde tüfek, omuzda fişeklik olurdu. Bunlar memlekete hatıra olarak gönderilirdi.

Bohçacının tavsiyesi

Fotoğrafhaneler ise atölye şeklindedir. Tablolardan alınma fon resimleri vardır. Gardrop bile vardır. Boyunbağsız gelenlere boyunbağı takılır; kalıplı fes uydurulur. Taraksız ve aynasız fotoğrafhane olmaz. Cilt cilt kitaplar, hokkalar, kalemler, hatta bazen zeybek elbiseleri demirbaş hükmündedir. Fotoğrafçı her şeye karışır. Çatık kaşları düzeltir, gülmesi gerekeni güldürür. Dağınık bıyıkları burdurur. Elini, kolunu, ayağını düzeltir; her şeyi çeki düzen verir. Böylece insandan çok robota benzeyen bir fotoğraf elde edilir. Gerçi Şair Eşref’in şu beyti meşhurdur: Aslına uymazsa tasvirin n’ola/Giydiğin gömlek emanet, fes elin!

Resim çektiren, masa başında eli şakağında ise, sevdiğini düşünüyor demektir. Bu resim sevgiliye mesaj olarak gönderilir. Fotoğraf aldıracak genç kendisini okumuş göstermek isterse, masa önünde kitap okur gibi poz verir. Babıâli kâtipleri hokka-kalem önünde durur, yazı yazar gibi yapar. Okumuşluk o zaman meziyet olduğundan, bu resme bakan kızlar mest olur; talip kabul edilir. Hatta izdivaca aracılık eden bohçacı kadınlar, damada böyle resim çektirmesini hatırlatır. O zamanlar evlilikler de fotoğraf alışverişi ile cereyan eder. Damadın bilmem hangi meşhur stüdyoda alınmış fotoğrafisi kıza gösterilir; kız daha ağzını açmadan evdeki hanımların hepsi bir fikir beyan eder; kimi ellerini beğenmez, kimi içten pazarlıklı bulur, kimi buğulu gözlerine, kaytan bıyıklarına bayılır, fotoğraf günlerce elden ele dolaşır. Bu zaman zarfında “hâsıl olan kanaat muvacehesinde” damat ya davet, ya reddolunur.

Kerem misâli…

Çok fazla resim aldırmak da hafiflik olarak değerlendirilir. Çektirilen fotoğraflardan lüzumu kadar yaptırılır, eşe dosta imzalanarak ithaf edilir. Mektup içinde gönderilen bu portre fotoğrafları, haberleşme ve nakliyenin zayıf olduğu zamanlarda insanlar arasında muhabbeti temine yarar. Fotoğraflara imza ve tarih koymadan evvel dokunaklı bir beyit yazmak âdettir: “Gûşe-i nisyâna atma sakla solgun resmimi/Buna baktıkta hatırla nâçizâne ismimi” veya “Hâk-i firkat ferâmuş ettirirse cismimi/Hâtıra olmak üzre takdim ettim resmimi” yahud “Âtide yâda vesile olur ümidiyle bu gölgemi sevgili felancaya takdim ediyorum.” Eğer âşıkane bir vaziyet varsa, yazılar da değişir: “Şu zavallı hayalim iltifatınıza nâil olursa, hayatımın en unutulmaz saadeti olacaktır” veya “Çocuklukta, mahallede oyun oynarken başlayan aşkımızın bir nişânesi olmak üzere bu mahzun hayalimi takdime cesaret ediyorum” yazılır. Altına da yine birkaç kelime eklenir: “Kerem misali yanan zavallı Mecdi.” Taraflar birbirini tanıyorsa imzasız resim gönderilir, altına da “Gönülde var iken muhabbet/İmza koymaya ne hacet” yazılır. Avamca bir başka kıta şöyledir: “Topraktaki izler/Dallardaki filizler/Size bakan bu gözler/Daima sizi özler”.

Bazı resimlerde fotoğraf oyunu ile dumanlar arasında sevgilinin hayali, altta da âşıkın resmi konur. Bazısının sigara dumanının içinde arkadaşının resmi yer alır. Bazısında birbirine bağlı iki halka içinde sevenler resmedilir. Resim mektuba konmadan evvel bir köşesine “Ah minelaşk!” (Aşkın elinden çektiğim nedir?) veya “el-aman”, “el-firak” gibi ahlar, oflar yazılır; bir de kalbe saplanmış ok çizilirdi. Tabii âşıklığın ayıp sayıldığı o devirde bunlar gizli kapaklı yapılır.

Bu devirde kadınların fotoğrafını çeken kadın fotoğrafçılar da vardır. Bunlara gidenler kendilerine diledikleri biçimi verirler. Kimisi saçlarını dağıtır, peri kızı olur. Kimi bahriyeli, kimi kantocu kostümü giyer. Çiçekler tüller arasında resim çektirir. Buraya giden kızların hepsi de hafifmeşrep değildir. İyi aile kızları da vardır. Fakat bu resimler hiçbir zaman fotoğrafhane camekânında ve albümlerinde teşhir edilmez.



Hükümet, el-pençe duran ilim adamı istemiyor. İyi ama tarihî hâdiselere bakılacak olursa, bu pek de kolay gözükmüyor. Hele 1933 Üniversite Reformu düşünülürse…

İstanbul Üniversitesi’nin eskiden Harbiye Nezâreti’ne ait olan ve tuğrası hoyratça sökülmüş tarihî kapısı üzerinde 1453 tarihi yazıyor. Ama bu doğru değil. İstanbul Üniversitesi 1933 senesinde kuruldu. 1453, Sultan Fatih’in Ayasofya Medresesi’ni kurduğu tarihtir. Bu medrese 1924’te diğerleriyle beraber kapatıldı. 1934’de çirkin görünüyor gerekçesiyle yıkıldı. Avrupa’da Bologna gibi 1088’den beri faaliyette olan köklü üniversiteler varken; üstelik bunlar akademik derecelendirmede, kıyafet, isim ve mimarîde Endülüs’ü numune almışken; memleketimizdeki emsallerinin inkılâp uğruna yok edilmiş olması üzücüdür. Binaların kapısına bazı uyanık esnafın yaptığı gibi eski bir tarih yazmakla olmuyor. Adama hangi geleneğinizi muhafaza ettiniz diye sorarlar. Orta ve Yeniçağ’da Avrupa’daki üniversitelere, krallar bile doğrudan müdahale etmeyi göze alamazdı.

Ayasofya Medresesi

Mimlenen üniversite

İlk modern üniversite, cumhuriyet idaresi tarafından kurulmuş değildir. İstanbul Üniversitesi’nin kökü, Sultan II. Mahmud zamanına kadar ulaşır. Osmanlılarda önceleri yüksek tahsil medreselerde yapılırken, Tanzimat’tan sonra Avrupa’dakine benzer bir maarif sistemi kabul edildi. Islahatın icap ettirdiği elemanları yetiştirmek üzere tıbbiye, baytar, mühendislik, hukuk, mülkiye gibi yüksek mektepler kuruldu. Bunların bağlandığı Dârülfünûn, yani “fenler evi”, Avrupa’daki benzerleri gibi bir üniversite idi. Bünyesinde dünya çapında hocaların ders verdiği Edebiyat, Fen, İlahiyat, Tıp (Eczacılık ve Dişçilik) gibi fakülteler vardı. 1900’de son hâlini almıştır. İstanbul Tıp Fakültesi’nin dünyada bir eşi Viyana’da idi. Dârülfünûn mezunları, beynelmilel itibara sahipti.

Dârülfünûn, muhtariyeti (otonomiyi, özerkliği) haizdi. Bu ise, Cumhuriyetten sonra idareyi ele alan Tek Parti hükümetini rahatsız ediyordu. Cumhuriyet ilan edildiğinde, “siyasî cereyanlardan uzak durmak gerekçesiyle” tebrik telgrafı çekmemesi ve 1928 Harf İnkılâbı’na sıcak bakmaması sebebiyle Dârülfünûn mimlenmişti. 1932 senesinde tertiplenen Tarih Kongresi’nde, Gazi’nin ortaya attığı ve dünya dillerinin tümünün Türkçe’den geldiğine dair Güneş-Dil Teorisi’ne, Dârülfünûn’dan iki tanınmış edebiyat ve tarih profesörü Mehmed Ali Ayni ile Zeki Velidi Togan açıkça karşı çıkmak gafletinde bulundu. Diğer hocalar da ima yoluyla muhalefet ettiler. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. Dârülfünûn’un ölüm fermanı o gün imzalandı.

Bayezid Meydanı'ndaki Dârülfünun-i Osmanî Binası (1909)

İmdada yetişen Hitler

Maarif vekilliğine tayin olunan eski İstiklâl Mahkemesi hâkimi Reşit Galip, “objektif ve isabetli karar” vereceğini düşünerek, İsviçre’den Türkçe bilmeyen ve Türkiye’de hiç bulunmamış maarifçi Alfred Malche’yi getirtti. Onun hazırladığı 66 sayfalık bir rapor istikametinde, inkılaplar karşısında “tarafsız kalmakla” suçlanan Darülfünun, 1933 Temmuz ayında çıkarılan 2252 sayılı kanun ile kapatıldı. Yerine İstanbul'da Maarif Vekâletine bağlı, otonomisi olmayan yeni bir üniversite kurulması kararlaştırıldı. İlahiyat Fakültesi kapatıldı. Dârülfünun’un 155 hocasından 96’sının işine son verildi. İmdada ülkesindeki Yahudileri tazyik edip kaçırtan Hitler yetişti. Zürih’te kurulan “Yurt Dışındaki Alman Bilim Adamları Yardım Cemiyeti” reisi Schwarz, Ankara’ya geldi. Onun teşebbüsüyle bu hocalardan 34 tanesi İstanbul’a getirildi. İktisatçı Röpke, Rüstow, Kessler, Neumark; kimyacı Arndt, Haurowitz, Alsleben; tıpçı Schwartz, Nissen, Eckstein; müzikolog Hindemith, Ebert, Zuckmayer; hukukçu Hirsh, Hönig; mimar Reuter bunların en meşhurlarıdır. Yetmeyince, inkılâba sadakati ile tanınan lise mezunları bir gecede profesör yapılarak kadroya alındı. Hocaları tayin ve azil salahiyeti, hükümete verildi. Müderris, muallim, muid, emin yerine, profesör, doçent, asistan, rektör tabirleri kondu. Alman hocalar, mevcut sahalarda varlık gösterdiği gibi; bazıları müzik, tiyatro, mimari gibi modern sahalarda yeni rejimin beklentilerine hizmet sundular. Böylece Türkiye’de küçük bir Almanya kurdular. Aralarında sosyalistler de vardı, liberaller de. Hepsine yeni bir hayat kuracakları için Türk hocalara verilenlerden üç ile on misli arasında maaş verildi. Bu profesörlerin de kıymeti bilinmedi; İkinci Cihan Harbi’nden sonra birer ikişer ilme ve ilim adamına kıymet veren Amerika; İngiltere gibi memleketlere göçtüler.

Tıp fakültesinde vazifeye başlayan Philipp Schwartz, “Benden evvel bu kürsüde kim vardı?” diye sorduğunda, “Hamdi Suad” cevabını alınca, “Eyvah, ben Hamdi Suad’ın yerine mi geldim? Onun yeri doldurulmaz” demiştir. Hamdi Suad, dünya çapında buluşları olan bir patolog idi. Aslen İttihatçı olduğu halde, Osmanlı tarihini sevdirmekle suçlanan Ahmed Refik Altınay da atılanlar arasında idi. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Babanzade Ahmet Naim, Şekip Tunç gibi büyük felsefeciler, gelenekçi bulunarak tasfiye edilirken; yerlerine pozitivist Hans Reichenbach getirildi. Her devrin adamı olmakla tanınan, 1928’den önce harf inkılâbı aleyhine, hemen ardından da lehine yazı yazan Köprülü Fuad Bey, sadakatinin karşılığını aldı; tasfiyeden kurtuldu. Atılan hocalar, rejim aleyhtarı sayıldığı için çok büyük sıkıntıya düştü. Muallimlik bulabilenler şanslı idi. Hamdi Suad, üzüntüden verem olup vefat etti. Üniversitede hatırası için merasim yapılması istenince, telaşlanan rektör kapıları bile kapattırdı. Kimyacı Cevad Mazhar intihar etti. İstanbul Üniversitesi ise sıradan bir üçüncü dünya mektebi seviyesine düştü. Yıllarca doktora yaptıracak hoca bulunamadı. Zamanın hükümeti, “ilim yerine idealistliği ön planda tuttuk” diye kendini müdafaa etti. Türkiye’de üniversitenin misyonunu bu söz izaha kâfidir. En kötüsü, imparatorluk zamanında bile benzeri görülmemiş şekilde, iktidara el-pençe divan duran/durmaya mecbur olan hoca prototipi meydana getirdi. Bu bakımdan 1933 reformu, kendisinden bekleneni yerine getirmeye muvaffak oldu.

Üniversiteden atılan hocalara dair Cemal Nadir'in iki karikatürü. Sağda Hamdi Suad.



Girit en geç fethedilen vatan toprağıdır. Elden çıkışı da sancılı olmuştur.

Giritliler Rumca konuşur; ama şiveleri diğer Rumların anlamayacağı kadar farklıdır.

Yurt dışında yaşayan insanların millî hassasiyetlerinin daha fazla olduğu malumdur. Geçenlerde okuduğum bir kitapta bunu teyid eden bir hatıraya tesadüf ettim. Andreas Nenedakis, Büyükbaşlar 1922 adlı eserinde çocukluğunun Girit’ini anlatıyor. Bu kitapta belki basit ama hisli bir pasaj var. Okuyucularla paylaşmak istedim:

Hanya'da cumbalı bir Osmanlı evi

Başlar eğik, gözler nemli

“Babam 1912 tarihinde Osmanlıların mağlubiyetiyle biten Balkan Harbi’nde bulunmuştu. Memleketine dönerken, eline geçirdiği bir Osmanlı bayrağını da getirip dükkânına asmıştı. Türkler, dükkânın önünden başları eğik, temennâ ederek sessizce geçerlerdi. Bayrağın bir zayıflık emâresi olarak bir ganimet gibi çarşıda asılışı onları utanca boğdu. Her yerde bu konuşuluyordu. İmamlar şikâyet etti, müftü vâliye çıktı. Sonunda bir Türk dostunun ricâsı üzerine babam bayrağı indirmeye râzı oldu.

Küçük Asya macerası yılları idi (1921). Ali adında bir mektep arkadaşım bayrağı görmek istedi. Annemden izin aldım. İki ablası ile geldiler. Annem bir bohça açıp bayrağı gösterdi. Ali ile kızlar diz çöktüler, ellerini bağırlarına koyarak gözlerini hürmetle bayrağa diktiler. Şaşırmıştım, niye böyle davrandıklarını anlayamıyordum. Kızlar kırmızı kumaşı okşuyor, ay yıldızı öpüyorlardı. Çok duygulanmış olduklarını görüyordum. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Annem sonra bayrağı kaldırdı.

Bir gün Ali, arkadaşlarının da bayrağı görmek istediklerini söyledi. Davet ettim. O gün gördüklerimi hiç unutmadım. Bütün çocuklar diz çöktüler. Sonra yüzlerini yere sürerek bayrağın ay yıldızını öpüyorlardı. Bunu birkaç defa tekrarladıktan sonra sessizce evden ayrıldılar. Türk çocukları o günden sonra bana karşı çok değiştiler. Bana onlardan biriymiş gibi davranmaya başladılar.”

Girit'le alakalı eski bir kartpostal

Son fethedilen toprak

Girit, en son ele geçen vatan toprağıdır. Üstelik Rumlardan değil, Venediklilerden alınmıştır. Osmanlıların Akdeniz’deki emniyet ve asayişini tehdit eden ada, Sultan İbrahim zamanında kuşatıldı. Ada fethi zordur. Kuşatma senelerce sürdü. Çok zâyiat verildi. Ama neticede ada tamamen fethedildi. Girit, hep imtiyazlı şekilde idare olundu. Tımar sistemi burada tatbik olunmadı. Ada halkı pek çok vergiden muaftı. Geri kalan vergiler adanın ihtiyaçlarına harcanır; merkeze fazla bir şey alınmazdı.

Girit'te Venediklilerden kalma sahil kalelerinden biri

Yunanistan istiklâlini elde edince, Girit’i ilhak etmek için çok uğraştı. Adaya ajanlar gönderdi. Gençleri artık çökmeye yüz tutmuş olan Osmanlı hâkimiyetine karşı çete faaliyeti göstermek üzere yetiştirdi. Yunan isyanı üzerine bir ara Mısır Vâlisi Mehmed Ali Paşa’nın idaresine verildi. 1867’de nüfusunun dörtte üçü Hıristiyan olan Girit’te Rusya tahrikli bir isyan çıktı. Girit ve Sisam daha önce Yunan İsyanı’na da katılmıştı. Bu isyan neticesinde Yunanistan istiklâlini kazanmış; Sisam’a da muhtariyet (otonomi) verilmişti. Bu defa emel, Girit’in Yunanistan’a bağlanmasıydı. Girit isyanı uzun uğraşmalardan sonra bastırıldı. Ancak Bâbıâli’nin bu sert cevabı, ters tepti. Adadaki milliyetçilik cereyanını güçlendirdi. Üstelik Avrupa devletlerinin müdahalesine zemin teşkil etti. Bâbıâli kalıcı bir çözüm için Sadrazam Âli Paşa’yı fevkalâde memuriyetle adaya gönderdi. 1868 fermanı Girit’e imtiyaz tanıyan bir nevi anayasa hüviyetindeydi. Böylece Girit, neredeyse yarı müstakil oldu. Vâlinin, biri Müslüman ve diğeri Hıristiyan olmak üzere iki yardımcısı olacaktı. Mutasarrıf ve kaymakamlar yerli halkın ekseriyetinin dininden tayin edilecekti. Adanın her türlü işlerine yılda bir toplanan meclis-i umumî karar verecek; bu işlerin tatbikinde Bâbıâli’nin tasvibi aranacak; Girit’ten toplanan vergiler, eskiden olduğu gibi Bâbıâli’ye ödenecekti. Yazışmalar iki lisanda yapılacaktı. Âli Paşa, bu reformlarıyla Girit’in bir mânâda Osmanlı ülkesinden ayrılmasına sebep olmakla suçlandı. Hatta amansız muhaliflerinden meşhur şair Ziya Paşa buna dair şu meşhur beyti söyledi:

“Kapıcızâde ile Köprülü’nün farkı budur:

Birisi aldı Girit’i, birisi verdi bugün!”.

Burada Girit Fâtihi sayılan Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa’ya ve Âli Paşa’nın babasının Mısır Çarşısı’nda kapıcılık yapmasına işaret vardır.

Giritli Rum kadınları (1900)

Eriyen nüfus

Sakız, Kıbrıs, Girit gibi Rumların da yaşadığı Osmanlı kasaba ve köylerinde sulh mahkemesi ve belediye meclisi vazifesi yapmak üzere Müslüman ve Hıristiyanlar için ayrı birer ihtiyar meclisi bulunur. Buna dimoyrondiya denir. Şehirlerdekiler her cemaatin vakıf ve yetim mallarına da bakar. Girit kaybedildikten sonra, burada yaşayan Müslümanlar dimoyrandiya sistemine benzer Cemaat-i İslâmiyeler kurmak suretiyle teşkilatlanmıştır.

Adada emlâk ve temettuat (gelir) vergisi tahsil edilmezdi. Yalnızca aşar, müskirat, tuz, tütün ve gümrük resmi öderdi. Girit halkı fiilî ve bedelî askerlikten de muaftı. 1878 tarihli Halepa Mukavelesi ile adanın iktisadî muhtariyeti nihaî noktaya gelmiş; aşar vâridatı tamamen ada bütçesine terk edilmiştir. Halepa Mukavelesi adanın idaresinde yeni bir safha başlatmış; ada meclisindeki Müslüman âzâların sayısı azalan nüfus nisbetinde düşürülmüştü. 1889 tarihli fermanla bu muhtariyet biraz tahdid edilerek, nüfus sayımının âdil yapılmadığı gerekçesiyle Girit Meclisi fesholundu. Örfî idare mânâsına gelen bu ferman meseleyi çözmek şöyle dursun, Girit Buhranı’na yol açarak adanın kaybına giden safahatı başlattı.

Hanya'da bir Osmanlı sokağı ve minare

Bu sıkıntılar sebebiyle adanın Müslüman nüfusu her geçen yıl eridi. 1896’da adalı Rumların başlattığı isyan ve kargaşa bahanesiyle Yunanistan adayı işgale kalkıştı. Buna mukabil Düvel-i Muazzama (İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya, Rusya gibi büyük devletler) adaya asker çıkararak ilhakı önledi ise de Girit’te Osmanlı idaresi fiilen tahdid edildi ve adanın muhtariyeti genişletilmiş oldu. Almanya ve Avusturya buna karşı çıktı ama tesiri olmadı. Anavatandaki halk, hâdiseye büyük reaksiyon gösterdi. “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız” marşı dillerden düşmez oldu.

Ertesi sene Yunanistan ile harbe tutuşuldu. Harb kazanıldı; fakat adayı elde tutmaya yetmedi. Düvel-i Muazzama adanın yeni statüsünü ilân etti. Buna göre ada, Osmanlı hâkimiyetinde bîtaraf ve muhtar bir vilâyet olarak beş sene için Düvel-i Muazzama’nın muvafakatiyle Bâbıâli’nin tayin edeceği bir vâli tarafından idare olunacak; İstanbul’a senelik maktu vergi ödenecek; Osmanlı askeri peyderpey adadan çekilecekti. Böylece Girit meselesi, Osmanlı Devleti aleyhine ve tuhaf bir şekilde mağlup Yunanistan lehine çözülmüş oldu. Adaya padişahı metbu tanıyan Yunan Prensi Yorgi komiser tayin edildi. İstanbul’dan gönderilen vâli, bir nevi vâli vekili derekesine düştü. 1899’da adalı Rum milliyetçilerinin ilân ettiği Girit Kanun-ı Esasîsi ile Prens’e para ve pul basma, nişan verme, muahede yapabilme, bayrak edinme salâhiyeti tanındı. Müslümanlar için de Girit Ahâli-i İslâmiyyesi Nizamnâmesi çıkarıldı. Bâbıâli bunların hiç birini tanımadı ise de, elinden de bir şey gelmedi. Kanun-ı Esasî, kadıları tayin salâhiyetini Prens’e veriyor, adadaki bütün memurların Prens’e sadakat yemini ederek vazifeye başlamasını hükme bağlıyordu. Bu ise büyük reaksiyon doğurdu. 1910 senesinde İstanbul’ca tayin edilen Kandiye Kâdısı vazifeye başlatılmadı. Düvel-i Muazzama, kâdıların ehil kimseler arasından ada Müslümanlarınca seçilmesini Girit hükûmetine kabul ettirdi.

Osmanlı Girit'inin haritası

Prens’in milliyetçiliğinden şüphe duyan adalı bazı Rumlar, 1905’de meşhur politikacı Venizelos’un liderliğinde ayaklandı. Prens adayı terk etti. Yerine başka bir komiser vazifelendirildi. 1910 tarihinde toplanan Girit Meclisi’nin Yunan Kralı adına yemin etmesi tabiatı ile fırtınalar kopardı. Müslüman mebuslar yemine yanaşmayınca meclis 4 ay tatil edildi. Sonra yemin etmeksizin meclise kabul edildiler. İstanbul’un karşı çıkmasına rağmen meclis bir yandan da Atina’daki Yunan millî meclisine temsilci gönderiyordu. 1908’de Girit Meclisi Yunanistan’a ilhak kararı aldı ise de İngiltere mâni oldu. Balkan Bozgunu ardından 1913’te imzalanan Londra ve Atina Muahedeleri ile Girit Yunanistan tarafından ilhak edildi. Müslümanların din ve vakıf işleriyle meşgul olmak üzere Hanya, Kandiye ve Resmo’da müftü riyâsetindeki Cemaat-i İslâmiyeler salâhiyetli kılındı. Kâdı mahkemeleri de varlığını devam ettirdi.

Girit'e dair eski bir kartpostal. Üzerinde şu yazı okunuyor: Hükûmet-i Osmaniyye en şu'adâr olan nücûmdan fâriğ olmaz. Yani Osmanlı hükûmeti en çok parlayan yıldızlardan (yani Girit'ten) vazgeçmez.

Bostana giren Giritli

Girit, çok eski bir medeniyet merkezidir. Ada halkının antik çağda Mısır’dan geldiği zannedilmektedir. Ahali zaman içinde Ortodoks dini ve coğrafi yakınlık sebebiyle Rumca konuşmaya başlamıştır. Ancak şive, diğer Rumların anlayamayacağı kadar farklıdır. Osmanlı fethinden sonra ada halkının bir kısmı ihtida etmiştir. Mübâdele ile Anadolu’ya göçen ve Rumcadan başka lisan bilmeyip âdetleri de çok farklı olan Girit muhacirleri çok sıkıntı çekti. Çalışkan Giritliler, ot yemeklerine düşkünlüğü ile tanınır. Hatta “Baba, bostana bir inek ile bir Giritli girdi” diyen çocuğa babasının, “Giritliyi çıkar, inek doyunca zaten çıkar” dediği meşhur fıkradır.



Avrupa, kâğıt, pusula, barut ve ateşli silahlar gibi buluşlarla, Müslümanlar sayesinde tanıştı. Garb aydınlanmasının bir sebebi de budur.

Kâğıdın, Çin’de başlayan hikâyesi, Endülüs Müslümanları vesilesiyle Avrupa’da devam etmiştir.

Antik Mısır'da kullanılan papirüs parçaları ve papirüse yazı yazan kâtip

Eskiler, yerde gördükleri bir kâğıt parçasını hürmetle kaldırır, bir duvar sövesine koyardı. Bunun sebebi, kâğıdın mushaf yazmak gibi mukaddes bir işte kullanılmasıdır. Kâğıt, aynı zamanda hakkın hukukun da güçlü destekçisidir. “Kâğıt uçurmak”, haber vermek; “kâğıda dökmek”, yazmak demektir. Korkanın yüzü “kâğıt gibi” olur.

Para yerine kâğıt

Üzerine yazı yazılabilecek malzeme, insanlar için her zaman yazıdan bile mühim olmuştur. Mısırlılar, papirüs bitkisinden elde ettikleri kâğıt benzeri tabakalara yazardı. Kabuğu soyulmuş ince şeritler, su ile ıslatılarak çapraz bir başka dizi ile bitkinin yapıştırıcı hususiyetinden istifade ile yapıştırılır; taşla dövülüp güneşte kurutulduktan sonra; deniz kabuğu ile cilalanırdı. Bugün Avrupa dillerinde kâğıt için kullanılan paper kelimesinin menşei de budur. Papirüsün pahalıya mâl olması, ME II. asırda Bergamalıları bunun yerini tutacak bir şey bulmaya sevketti. Böylece inceltilip kirece yatırılan sığır ve koyun derisinden yapılmış ve adını şehrin o zamanki ismi Pergamon’dan almış parşömen doğdu. Bugünki kâğıt, bir Çin buluşudur. Çinliler ottan yaptıkları kâğıda yazıyorlardı. Ts'ai Lun adında bir memur, 105 yılında bugünkü kullanılan hâli ile kâğıdı imâl etti. Dut ağacı kabuğu, kendir ve kumaş parçalarını suyla karıştırarak ezip lapa hâline getirdi. Presleyerek suyunu çıkardı ve bu ince tabakayı kuruması için güneşin altında ipe astı.

Ts'ai Lun'u kâğıt imal ederken tasvir eden heykel

Hindliler beyaz ipek parçalarına; İranlılar ise manda, sığır, koyun ve vahşi hayvan derilerinden tabaklanmış (işlenmiş) derilere, beyaz ince taşlara, bakır, demir ve benzerlerine, düzgün ve yapraksız hurma dalına, koyun ve develerin kürek kemiklerine yazarlardı. Onlara komşu olmaları sebebiyle Arapların kullandığı yazı malzemesi de buydu. Hazret-i Peygamber, günlük yazıları hurma lifi veya kürek kemiğine; ama bazı mektupları ve ahidnâmeleri deriye yazdırırdı. Sahabe, uzun süre dayanması veya o zaman ellerinde mevcut olması sebebiyle, Kur'ân-ı kerimin ince deriye yazılmasında ittifaka varmıştı. Hazret-i Osman devrine ait mushaflar ceylan derisine yazılmıştır.

Parşomene yazılı Tevrat nüshası

Hindistan'dan getirilen kâğıtlar bollaşmadan önce sahabe ve takipçileri yazılarını yaprakları soyulmuş geniş hurma dallarına, kürek kemiklerinden elde edilen levhalara, kumaş parçaları ve ceylan derisi gibi derilere yazıyorlardı. Kâğıt vardı; ama az ve pahalıydı. Hazret-i Ömer, bazen para yerine kâğıt vererek alışveriş yapardı. İlk kâğıt parayı, XIII. asırda Çin İmparatoru Kubilay basmıştır. Halife Ömer bin Abdilaziz, Medine vâlisi Muhammed bin Hazm’a yazdığı mektupta şöyle nasihat eder: “Kalemi incelt, sözü kısa tut, yazıyı tek sahifeye topla! Yoksa Müslümanların hazinesine zarar vermiş olursun”. İmam Şâfiî, çok yazılarını kürek kemiğine yazardı. Çadırı, bunlarla doluydu. Bu hâl, Harun Reşid'in halife olmasına kadar devam etti. Onun zamanında kâğıt imâli yaygınlaşınca, kâğıttan başka şeye yazı yazılmamasını emretti.

Ceylan derisine (solda) ve papirüse (sağda) yazılı Hazret-i Osman devrinden kalma mushaf parçaları

Hürmet mevkiinde

Her ne kadar kâğıt sanatını Çinliler buldu ise de, bunu inkişaf ettirip mükemmelliğe ulaştıran Müslümanlar oldu. 650 senesinde Buhara ve Semerkand’da ipekten kâğıt yapılıyordu. Müslümanlar, 706’da Yusuf bin Ömer, Hicaz’da ipek yerine pamuk kullanarak Dımaşkî denilen kâğıdı imâl etti. Bundan birkaç sene sonra Mağrib’de keten ve kendirden kâğıt yapıldı. Müslümanlar 751’de Türkistan’ı fethettiklerinde, Türklerden Çin usulü kâğıdı öğrendiler. Kâğıt kelimesi, Uygurca ağaç kabuğu manasına gelir. Arablar ise, Arami ve Yunan dillerinde papirüs manasına gelen kırtas kelimesini kullanmaya devam etmiştir. Abbasîlerle beraber kâğıt imâli arttı. 794’de Bağdad’da, ardından Şam, Trablus, Hama, Ye­men ve Mısır'da kâğıt fabrikaları kuruldu. İmam Ebu Hanîfe’nin, mushaf yazılan kâğıda hürmetinden, yatarken ayaklarını fabrikanın bulunduğu tarafa uzatmadığı rivâyet olunur.

Müslüman şehirlerinde kullanılması çok yaygınlaşan kâğıt; Endülüs vâsıtasıyla XIII. asırda Avrupa’ya geçti. Avrupa’nın ilk kâğıt fabrikası Şâtıbe (Jativa) şehrindedir. 1276’da İtalya Fabriano’da ilk kâğıt imâl edilene kadar, Avrupa ihtiyacını buradan karşılıyordu. 1348’de Fransa, 1390’da Almanya, 1495’de İngiltere ve 1690’da Amerika’da kâğıt imâline başlandı. Fransız tarihçi Sedillot der ki, Avrupa, pusula, kâğıt, barut ve ateşli silahlar gibi buluşlarla, Müslümanlar sayesinde tanıştı. Garb aydınlanmasının bir sebebi de budur. Derinin az bulunması ve pahalı olması sebebiyle, herkes kolay bulamazdı. Kâğıt bunu ortadan kaldırdı. Böylece ilme ve insanlığa büyük bir hizmet edilmiş oldu. Bunun şerefi Müslümanlara aittir.

Hamidiye Kâğıt Fabrikası

Kalitesi, bakanın şekli kâğıt üzerinde görülecek seviyededir. Yapraklar, çeşitli renklerde, güzel nakışlarla süslü veya filigranlıdır. (Filigran, kâğıdın kendisindeki şeffaf desenlerdir.) En güzel ve kaliteli kâğıt, eskiden beri Semerkand’da imâl olunur. Kalın, koyu renkli ve sağlamlığı ile hattatlarca tercih edilirdi. Şam kâğıdı, ince, ucuz ve günlük işlerde yaygındı. Osmanlılar, her iş için başka çeşit ve kalitede kâğıt kullanır. Kâğıt, ekseriya Semerkand, Şam ve Venedik’ten gelirdi. Yazı dağılmasın diye kâğıt nişasta, yumurta akı gibi maddelerden müteşekkil bir mâyi ile aharlanırdı. Silinti ve kazıntıya elverişli olduğu için sahteciliğe yol açar endişesiyle, resmî yazılarda aharlı kâğıt kullanılması yasaktı. XV. asırda Bursa’da ve XVI. Asırda İstanbul’da Kâğıthane’de o zamanki adıyla kâğıt değirmeni vardı. 1741’de modern kâğıt imâline geçilerek Yalova’da kâğıt fabrikası kuruldu. Bunu Kâğıthane, Beykoz ve İzmir takib etti.

Yalova Kâğıt Fabrikası'nda kullanılan filigran 1158 tarihli

Avrupa, geriden geliyor

Matbaanın bulunması, kâğıda olan ihtiyacı artırdı. Ancak hammadde azdı. Kâğıt imâli de uzun işti. 1719’da Fransız bilgin Rene Antoine Ferchault de Reaumur, ormanda ağaçların arasında yürürken kâğıttan yapılmış boş bir yaban arısı kovanı gördü. Kovanı gözlemeye başladı. Yaban arıları ince dalları veya çürümüş kütükleri kemirir gibi ağızlarına alıyorlar; burada mide sıvıları ve salyaları ile karıştırıyorlar ve kovanlarını yapmada kullanıyorlardı. Reaumur, bundan yola çıkarak modern kâğıt imâlini buldu. 1798’de ilk kâğıt makinesi yapıldı. Bu, geniş bir kayışın dönerek fıçıdaki lapayı aldığı ve ince kâğıt haline getirdiği, her dönüşte tek bir kâğıt yapabilen basit bir makineydi. Silindirli makine çok geçmeden 1809’da John Dickinson tarafından bulundu. Kâğıdın ucuz ve bol olması, Avrupa’nın entelektüel seviyesini artırdı. Artık odun lifleri yanında, sun’î (sentetik) liflerden de kâğıt yapılmaktadır.

Solda Reaumur, sağda İngiltere'de XVIII. asırda kâğıt imali



Viyana, iki asır boyunca Osmanlıların hayallerini süsledi. Burayı alarak Roma’yı inmeyi düşlediler. İki Kayser (imparator) şehri, yani İstanbul ve Roma, Hazret-i Peygamber tarafından Müslümanlara va’dedilmişti. İstanbul’un fethi ile birincisi gerçekleşmişti. Sıra şimdi ikincideydi. Ancak Roma ümidiyle yaşayan Osmanlıların talihi, Viyana surları önünde döndü. Buna rağmen Viyana’da, Osmanlıların hatırası bugüne kadar canlı bir şekilde devam etmiştir.

Viyana Kuşatması'nı tasvir eden eski bir gravür

Yağma yok!

Osmanlılar ilk defa 1529’da Viyana önlerine geldi. Kanuni Sultan Süleyman, kışın bastırması üzerine kuşatmayı kaldırdı. 1683’de Osmanlı ordusu ikinci defa Viyana surları önüne geldi. Slovakya’da yaşayan Macarlar, Alman zulmüne karşı Osmanlılardan yardım istedi. Bunu vesile bilen, Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Almanya etrafında birleşen Katolik ittifakını daha başında bertaraf etmek istiyordu. Ancak bu kendilerine karşı birleşmiş bir Avrupa’yı yenebilir miydi? Ortodoks Balkanların istilâsına ses çıkarmayan, kendileriyle aynı ırktan olmayan Macarlara arka çıkmakta isteksiz davranan Katolikler, o zaman Avrupa’nın merkezi sayılan Viyana’yı hiç Türklere kaptırır mıydı? 1648 tarihli Vestfalya Anlaşması ile mezhep savaşlarını bitiren Avrupa devletleri, Viyana önlerine gelen ve ikinci defa kıtanın kalbini tehdit eden Osmanlılara karşı birleştiler. Bu ittifak, tarihin dönüm noktalarından birini teşkil edecektir.

Viyana Müzesi'nde Kara Mustafa Paşa portresi

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, gururlu ve pek kendine güvenen bir vezirdi. İzin vermeyeceğini düşündüğünden dolayı, Sofya’da bulunan padişah Sultan IV. Mehmed’e haber vermeden sefere çıkmıştı. Şimdiki Avrupa hükümdarları gibi, hükûmete müdahaleden çekinen padişah, “Haberim olsa, izin vermezdim” demiştir. Merzifonlu, şehrin hemen fethedileceğinden emin olduğu için, kuşatmaya tam hazırlıklı değildi. Meselâ yanında kuşatma topları yerine sahra topları vardı.

Viyana'yı müdafaa eden Kont von Starhemberg

Ordu Tuna kenarında Alamandağı da denen Kahlenberg tepesinde mevzilendi. O zaman Viyana, şimdiki 1. Bölgeden ibaretti. İmparator ve ailesinin terk ettiği şehri, ihtiyar, tecrübeli ve korkusuz Kont von Strahlemberg müdafaa ediyordu. Teslim teklifi reddedilince banliyöler ateşe verildi. Şehrin düşmesi an meselesiydi. Merzifonlu, şevklendirmek için askere yağma hakkı verilmesi teklifini reddetti. Şehri, bütün zenginlikleriyle ele geçirmek arzusundaydı. Kuşatma sırasında, gece çalıştığı için, şehre tünel kazan Osmanlı lağımcılarının seslerini duyan fırıncılar, bodrumları doldurarak teşebbüsü engellediler.

Vezir-i Azam çadırı (Arsenal Müzesi)

Anlasın Tatarın kıymetini!

Bu şartlar altında Viyana kuşatmasına karşı çıkan Kırım Hanı Murad Giray, Merzifonlu tarafından divandan hakaret edilerek kovulmuştu. Halbuki eski bir hanedandan geldiği için Osmanlı padişahı bile Kırım Hanı’na ayağa kalkardı. Buna içerleyen gururlu Han, Kral Jan Sobieski kumandasındaki Leh destek kuvvetlerinin, kollaması gereken Tuna’dan geçmesine “Osmanlı, anlasın Tatarın kıymetini!” diyerek seyirci kaldı. Kırım askerleri, Osmanlı akıncı kuvvetlerini teşkil ediyordu. Sobieski, yetişip ordunun sağ kanadını vurdu. Merzifonlu ile arası iyi olmayan kumandanlar, daha bozgun emaresi yokken geri çekildi. Ordugâh düşman eline düştü. Viyana bir kez daha kurtulmuştu. Yanıkkale’ye çekilen Merzifonlu, cepheden firar eden ihtiyar vezir Budin Vâlisi İbrahim Paşa’yı idam ettirdi. Kırım Hanı’nı da azletti. Jan Sobieski’nin popülerliğinden çekinen Avusturyalılar, ordusunu aç bırakarak minnetlerini gösterdi. Sobieski, kırgın bir şekilde yurduna döndü.

Jan Sobieski

Viyana Kuşatması, Türklerin yenilmez olduğu inancını yıktı. Avrupa’nın en güçlü askerlerinden Prens Eugene, Osmanlı ordusunu birbiri ardına bozguna uğrattı. 1071’den beri süregelen Osmanlı ilerlemesi böylece durmuş oldu. Merzifonlu Belgrad’da idam olundu; hasımları da ellerine mendil alıp oynadı. Ordu, Alman-Leh ve Venedikliler karşısında kâh yenerek kâh yenilerek geri çekildi. Muharebeler sürerken, padişah, tahtını kaybetti. Nihayet harb 1699 Karlofça Anlaşması ile bitti. Macaristan, Erdel, Dalmaçya ve Mora (356 bin km2 toprak) elden çıktı. Bu tarih, Osmanlı Devleti’nin gerileme devrinin başlangıcı sayılır. Asya’nın üstünlüğü, artık Avrupa’ya geçmişti.

Prens Eugene

Osmanlılardan kalma eşya ve silahlar ile veziriazama ait olduğu sanılan otağ Viyana’da müzeye kondu. 200 kadar top ve diğer metal silahlar eritilerek yapılan büyük bronz çan Stefan Katedrali’ne asıldı. Viyana, kahve ve hilâl şeklindeki kruvasan çöreği ile bu sayesinde tanıştı. Viyanalılar, her sene şehrin Türklerden kurtuluşunu kutlar.

Viyana Kuşatması'nın 300. yılında Merzifonlu'nun otağı şeklinde yapılan sanat evi

Osmanlı Silahları (Arsenal Müzesi)

Hofburg Kraliyet Sarayı'nda sarıklı Osmanlıları tasvir eden heykeller

Türklerden kurtuluşun 300. yılı (Leopold Kilisesi)

Türk Caddesi

Viyana Kuşatması ile alakalı kitaplardan Anno 1683

Viyana Kuşatması ile alakalı kitaplardan

Viyana Müzesi'nde Kara Mustafa Paşa'ya ait eyer, topuz ve sadak

Viyana'da çokca görülen hatıralardan Türk Kafası (Türkenkopf)



Eski bayramların tadı herkesin dilinde. Yenilen tatlılar daha tatlıymış, gezilen yerler daha güzelmiş, insanlar daha samimiymiş. Hayat, bayram gibiymiş! Bunlar pek çok kişiye masal gibi gelse de, eskiye nur yağıyor; bayramlar terapi gibi geliyor.

İnsanda muhafazakâr bir taraf var. Zaman geçtikçe eskiyi hep iyi hatırlar; her şeyin eskisini özler. Bu yüzden hep ‘Nerede o eski bayramlar’ der. Eskiden beşerî münasebetler daha iyiydi. Şimdi şartlar değişti, modernleşme hayatımızı değiştirdi. Bir sokakta herkes herkesi tanır, birbirine gider, gelirdi. Şimdi sitelerde, yüzlerce dairelik bloklarda kim kimi tanır? Küçük yerde insanın kıymeti vardır. Biri öldüğü zaman, günlerce evin kapısı açıktır. Yemek getirir, acınızı paylaşırlar. Bayramlar daha canlı geçer. Mamafih son yıllarda köy ve kasabaların da şehirlerden farkı kalmadı. Her inkılâp, kendi millî günlerini, dinî bayramların yerine koymaya çalışmıştır. Hatta Ankara’da mesela 29 Ekim’de takım elbisesini giyip, şapkasını başına koyarak komşu ziyaretine giden yüksek bürokratlar vardı. Ama pek tutmadı.

Geçmiş zaman olur ki

Bayramlar sevinç günleridir. Dinin ‘Eğlenin, neşelenin’ dediği günlerdir. Biz beraber sevinir, beraber üzülürüz. Tek başına eğlenip üzülmek, “beni yalnız bırakın” demek, ancak Amerikan filmlerinde olur. Bayramlar bir araya gelme vesilesidir. Hayatın monotonluktan çıktığı renkli günlerdir. Sevdiği kişiyi gördüğü zaman insan neşelenir. Bu psikolojik bir haldir. Akrabalarla görüşmek bir terapidir. Aynı sosyal seviyede olmasalar bile bir kişi onları görünce sevinir, morali düzelir. Toleransı artar, olup bitenleri daha geniş karşılar.

İnsanlar artık bayramı tatile çıkarak değerlendirmek istiyor. Aile bağları eskisi gibi değil. Vaktiyle amca çocuğu çok kıymetliyken, artık pek bir şey ifade etmiyor. Biri zengin, diğeri fakir; belki biri şehirde yaşıyor, öteki kasabada. Sosyal şartlar değişince, hele dışarıdan evlenince; müşterek hisse azalıyor, birbirine karşı bir yakınlık hissedilmiyor. Eskiden insanın işi evine yakındı; bu kadar çok çalışılmazdı. Bugün zorlu bir iş hayatı var. Kişinin kendisine ve ailesine ayıracağı zaman azalıyor. Yoğun hayat meşgalesine ancak bayram tatilleri ile mola veriliyor. Onun için tatile gideni mazur görmek lâzım.

Globalleşme, dünyayı küçük bir köy haline getirdi. İnsanlar da ister istemez değerlerini, en azından ruh sağlığını koruyabilmek için direniyor. Akrabalarıyla ilgileniyor, soyağacını araştırıyor, memleketine gidiyor, dededen kalma evini tamir ettiriyor. Ümitsizce de olsa bir geriye dönüş var. Geçmiş bir daha ele geçmez. Ama bayramları bayram yapan bir araya gelme, eğlenme, neşelenme, dünya meşgalesini unutma arzusu devam edecektir. Çünkü bunlar, cemiyetleri ayakta tutar. Yapmadığınızda dünyadaki altı milyar insandan biri olursunuz.

Cevizli baklava

Her hususi günün bir tatlısı vardır. Ramazan tatlısı güllaç ise, bayramınki cevizli baklavadır. Araplar fıstıklı yapar, üzerine kaymak koyar. Akide şekeri, lokum, badem ezmesi gibi şekerlemeler önceden alınır. Evvelce tepside küçük kaşıklarla envai reçel ikram edilirmiş. Sonra nedense, şekerlemeler arttığı için olsa gerek, bu âdet terk edildi. Kahve ve su; ardından da tatlı servisi yapılır. Tatlı yanında ayran verilir. Zira tatlı keser; ayran iştahı açar. Bayramda ilk gün yaşlılar ziyaret edilir. Ailenin bir büyüğünde akşam yemeği veya sabah kahvaltısında buluşulur. Çocuklar için de eğlenceler düzenlenir. Tabii ki kabristan ziyaretleri unutulmaz. Her mahallenin bağlı olduğu bir evliya vardır. Mesela Vefalılar Şeyh Vefa’yı, Topkapılılar Merkez Efendi’yi, Kocamustafapaşa’dakiler Sümbül Efendi’yi koruyucu olarak görür. Bir sıkıntısı oldu mu oraya gider, rahatlar. Bayramlarda da bu türbeler ziyaret edilir. Eyüp Sultan’a da gidilir. Bugün bile bu adet devam ediyor.

Bayramların, bayram namazına gitmeden evvel tatlı yemek sünnet olduğu için eskilerin Şeker Bayramı dediği, asıl ismi oruç açıldığı için Fıtra Bayramı da denilen ilki, büyük bir oruç ayından hemen sonra gelir. Daha eğlenceli geçer. Kurban Bayramı’nın ritüeli kurban kesimi ve et dağıtılmasıdır. Bayramda hediyeleşmek de gelenektir. Ziyaretlerde çikolata götürmek yeni çıkmıştır. Eskiden fakirlere arife günü kumanya ya da bir tepsi baklava gönderilirdi. Nişanın önü Kurban Bayramı ise, kızın ailesine kınalı, süslü ve boynuzuna altın bağlanmış bir koç göndermek de şarttır. Gelenlerden bilhassa çocuklara mutlaka hediye verilirdi. Benim çocukluğumda mendil ve çorap vermek âdetti. Daha evvel elden vermek hoş görülmediği için, mendilin kenarına veya çorabın içine para bağlanırmış. Çocuklar daha bir hoş görülür; bayram yeri denilen lunaparka götürülür.

Bayram günleridir!

Hicret sırasında Medinelilerin oynayıp eğlendiği iki bayramı vardı. Hazret-i Peygamber: "Allah, bu iki bayramınızı, onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Bunlar Kurban ve Fıtra bayramıdır" dedi. Ensar eğlenceyi sever; Medine’de bayramlar, neşe içinde kutlanırdı. Buharî ve Müslim, Hazret-i Aişe’nin küçükken yaşadığı bir hâdiseyi nakleder: "Bir bayram günü, Habeşliler mescidin avlusuna gelip mızrak oyunu oynadılar. Resulullah beni çağırdı. Doyasıya seyrettim”. Yine aynı yerde geçer: Bir bayram günü Hazret-i Ebu Bekr kızı Âişe’nin yanına girdiğinde, iki küçük cariyeyi def çalıp şarkı söylerken gördü. Onlara serzenişte bulununca, Resulullah: “Bırak ey Ebu Bekr, bayram günleridir!" buyurdu. Bayram günleri oruç tutmak bile yasaklanmıştır.

Bu vesileyle okuyucularımızın ve bütün İslâm âleminin bayramını tebrik ederiz.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
11 Ramazan 1439
Miladi:
26 Mayıs 2018

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter