Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı cemiyetinde Müslüman görünüp de, gizli din taşıyanlar vardı. Sebebi de zannedilenin aksine baskı değildir. Üstelik 19. asırda ecnebilere istismar edebilecekleri bir fırsat vermiştir.

Kromni'de bir av partisi

Geçenlerde Yüreğine Sor diye bir film oynadı. Doğu Karadeniz’de filizlenen bir aşk hikâyesini anlatan film, mekânlar, kostümler ve oyuncu seçimi bakımından takdire değer olmakla beraber, senaryo insanı hayal kırıklığına uğratıyor. Kız Müslüman, fakat oğlan krifos, yani gizli Hıristiyan. Bu ortaya çıkınca âşıklar kavuşamayacaklarını anlıyor ve film acı sonla bitiyor. Daha evvel Yabancı Damat, Sıla, Elveda Rumeli gibi dizilerde olduğu gibi din ayrılığının sevenleri ayırmasından dert yanılıyor. Müslüman ve Hıristiyanlara sanki ellerindeymiş gibi “Dinler aynıdır, sevenleri ayırmayın!” mesajı veriliyor. Müslüman bir kızın gayrımüslim bir erkekle evlenmesini gelenekler değil, Kur’an-ı kerim yasaklıyor. Yedi düvel bir araya gelse bunu nasıl değiştirsin? Servet, soy, tahsil, yaş evliliğe engel görülürken, din ayrılığını hafife almak ne kadar gerçekçi olabilir? Üstelik oğlan müslüman olsa mesele kalmadığı gözden saklanmış. Filmde bir köylü kızının “Padişahların bile Hıristiyan hanımları var” diye ahkâm kesmesi de gülünç kaçmış. Saraya alınan kızlar dinibütün müslüman olarak yetiştirilir, uymayan çıkarılırdı. Şimdiye kadar değil padişah eşi, Hıristiyan bir câriye bile işitilmiş değildir. Okumuşların kendi kültürüne bu kadar yabancı oluşuna, böyleyken bir de cemiyeti terbiye etme pozu takınmalarına ne kadar teessüf edilse azdır.

“Uzun sokak çamur oldi, Krumilar gavur oldi”

Gizli din taşımanın sebebi zannedilenin aksine baskı değildir. Filme ilham kaynağı olan Yorgo Andreadis Gizli Din Taşıyanlar adlı kitabında sebebi gayet açık bildiriyor: Menfaat. Trabzon ile Gümüşhane arasındaki Kromni (Kurumlu, Kromlu) denilen dağlık mıntıkada yaşayan bazı Rum köylüleri 1650’lerde (fetihten 2 asır sonra) maden imtiyazı alabilmek için müslüman görünüyor. Madenler o devirde stratejik ehemmiyet taşıdığı için idare imtiyazı gayrımüslimlere verilmezdi. Bunlar gizlice vaftiz oluyor, sadece birbirleriyle evleniyor, ölülerini Müslüman mezarlığına Hıristiyan usulünce defnediyor. Etrafa renk vermemek için kapalı devre yaşıyor. Her köyde zaten câmi yok. Olanları da namaza gidiyor; orucun yanısıra kendi perhizlerini de tutuyor. Papazları imamlık yapıyor. Evlerin altında gizli birer şapel var.

Zamanla madenler gözden düşüyor. Müslüman görünmenin avantajı kalmıyor. Üstelik askerlik mecburî oluyor. Şimdi “Biz Hıristiyanız!” deseler, İslâmiyet dinden dönmeyi yasaklıyor, dönene de ölüm cezası getiriyor. 1828’de Ruslar mıntıkayı işgal edince fırsat ele geçiyor. Türkler bunu “Uzun sokak çamur oldi, Krumilar gavur oldi” diye alaya alıyor. Ama kendini ifşâ eden Kurumluların sevinci uzun sürmüyor. Ruslar çekilince mâlum akıbete uğramamak için Rusya’ya kaçıyorlar. Andreadis de bunların soyundan geliyor.

Yorgo Andeadis ve ailesi

Avantaj için gizli din taşıyanlar Makedonya, Kıbrıs, Girit, Lübnan ve Mısır’da da vardı. İngiltere ve Rusya bunu farkedince, Tanzimat’tan sonraki hürriyet ortamında kendilerini ifşâ etmek üzere bunları kışkırttı. Bir yandan da Bâbıâli’ye baskı yaptı. Hükümet direndi. Neticede bunlar Rusya ve başka ülkelere hicret etti. “Biz hep Rumduk. Böylece dinden de dönmüş olmadık” diyen bazısının Ortodoksluklarına göz yumuldu. Buna cesaret edemeyen veya gereksiz gören bir kısmı da tamamen Müslümanlaştı. Kurumlu’daki gizli Hıristiyanların sayısı 19. asır ortalarında birkaç bin kişiydi.

Osman Paşa Müslümanı mı?

Pontus, Rumca Karadeniz’e verilen isimdir. Trabzon fethedildiğinde burada Rum-İran menşeli bir halk yaşardı. Buradaki Rumların ileri gelenleri fethin ardından gemilerle Rusya’ya göçtü. Kalanların bazısı Anadolu’nun başka yerlerine göçtü, bazısı müslüman oldu. Mıntıkaya Türkler de yerleşti. Tonya, Çaykara, Maçka ve Torul kazâlarının bulunduğu dağlık mıntıkada hâlâ Rumca konuşan samimi müslümanlar vardır. “Aslınız Rummuş” deseniz size silah çekerler. Girit, Arnavutluk ve Tesalya’daki Rumcadan başka lisan bilmeyen çok sayıda müslüman mübâdeleyle Anadolu’ya geldi. Bunların samimiyetinde şüphe yoktur. Gizli din, müslümanlara mahsus avantajlar elde edebilmek, devlet memuru olabilmek, askere gitmemenin karşılığı olan cizyeyi ödememek ve devşirme vermemek gibi maksatlarla belli yerlerde mevzubahis olmuştur. Osmanlı Devleti’nde baskı sebebiyle dinini gizlemek diye bir şey olamaz. İslâmiyet bir yer fethedildiği zaman oradaki gayrımüslimlere vatandaşlık tanınmasını emreder. İstemeyenler hicret eder. İnsanların zorla müslüman edilmesini yasaklar. Bu, malî bakımdan da pek istenen bir şey değildir. Mamafih Trabzon’daki bazıları bir mahallî bey tarafından müslümanlaştırıldıklarını söyler, kendilerine bundan dolayı “Osman Paşa Müslümanı” derlerdi. Rivayetin sıhhati meçhuldür.

Gizli din daha ziyade Avrupa ve Japonya’da hakiki mânâsını bulur. Endülüs’ün işgalinde İspanyollar burada yaşayan Müslüman ve Yahudileri vaftiz ile kılıç arasında muhayyer bırakmıştı. Bir kısmı görünüşte vaftiz olmuş, dinlerini gizlice yaşamıştır. Ancak bu birkaç nesil devam etmiş, sonra hepsi gerçek Hıristiyana dönüşmüştür. Gizli din taşımak kolay değildir. Nasıl olmuş da Osmanlı ülkesindekiler bunu başarmış? İslâmiyet görünüşe itibar eder. İnsanların niyetini ve yaşantısını araştırmayı yasaklar. Müslüman görünen, müslüman kabul edilir. Osmanlılar, cemiyet ve devlet düzenini tehdit etmeyenlere, neye inanırsa inansın, nasıl yaşarsa yaşasın, karışmazdı.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Van Gölü’nün ortasındaki Ahtamar Adası’nda bulunan Ermeni Surp Haç Kilisesi’nde 95 sene sonra ilk âyin icrâ edildi. Burası Ermenilerin dört büyük ruhânî merkezinden birisi idi.

Vanlıların deniz dediği Van Gölü’nün sodalı sularında yüzmek göze su kaçırmamak şartıyla çok zevklidir. Göle mahsus inci kefali adındaki balık da çok lezzetlidir. Van’ın Gevaş kazâsının karşısındaki 70 bin metrekarelik Ahtamar Adası bulunur. Adaya sahilden motorla gidilir. Adanın ismi Kız Kulesi (veya Kalesi) ile benzer bir efsâneye dayanıyor. Bu adada yaşayan Ermeni keşişin Tamar adındaki kızına sahil köylerinden bir çoban âşık olmuş. Her gece sevgilisiyle buluşmak üzere adaya yüzer; kız da fener tutarmış. Kızın babası haberdar olunca, bir gece fenerle sahile inmiş ve devamlı yer değiştirmiş. Çoban da yüzmekten yorulup boğulmuş. Boğulurken “Ah Tamar” diye bağırmış. Kız da bunu işitip kendini azgın sulara bırakmış. Aslına bakılırsa Ağtamar muhtemelen Arapça “iğtimâr” (su altında kalmak) kelimesinden geliyor. Yakın zamandır bu isimden alerji duyup Akdamar şeklinde söylemeyi tercih edenler de vardır.

Mukaddes Haç Kilisesi

Türklerin gelişinden evvel havâlide Abbasîlere bağlı Ermeni krallıkları vardı. Gevaş’ta hüküm süren biri Rştuni sülâlesinden Vard Rştuni 705 senesinde burada öldürüldüğü için adaya Rştunik Adası da denirdi. 908’de Ardzruni sülâlesinden Vaspuragan Kralı Gagik burada bir kasaba, saray, çarşı, liman ve şimdi de mevcut kiliseyi yaptırdı; pâyitahtını da buraya taşıdı. Adada çiçeklerle süslü güzel evler, meyve bahçeleri, akarsular bulunduğunu tarihçiler anlatıyor. Adanın Altın Çağı idi.

Surp Haç (Mukaddes Haç) Kilisesi, Anadolu’da Ermenilerden kalan nâdir kiliselerdendir. Kral Gagik, Hıristiyanlarca Hazreti İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan haçın bir parçasının muhafazası için 915 yılında Manuel adında bir mimara yaptırdı. İnşası 6 sene sürdü. Kilisenin en enteresan tarafı, duvarlarında zamanın Abbasî Halîfesi Muktedir’in kabartma resminin bulunmasıdır. Kral Gagik halifeye tâbi olduğu için, şükran nişânesi olarak onun resmini duvara işletmişti. Kilisenin dış duvarlarında Mukaddes Kitap’tan alınma kabartma tasvirler vardır. Bu bakımdan mimarî tarihi bakımından ayrı bir değeri vardır. Selçuklu ve Osmanlılar zamanında kilise faaliyetini sürdürdü. Çan kulesi 18. Asırdan kalmadır.

Aziz Gregorius’un (Krikor Lusaroviç) faaliyetleri neticesinde IV. asırda Hıristiyanlığa giren ve bu sebeple Gregoryen denilen Ermeniler kendilerini ilk Hıristiyan topluluk olarak görür. Katolik veya Ortodoks olmayıp, Süryânî, Kıbtî, Marunî kilisesi gibi Monofiziyye (Yâkubî) inancına sâhip kadim (eski) şark kiliselerindendir. Ruhban sınıfı, Rum kilisesindeki patrik, metropolid, piskopos sıralamasına paralel olarak Ermenilerde patrik, katogikos, marhasa şeklinde sıralanır. Ermenilerde patrik ünvanı Osmanlılar tarafından kullanılmıştır.

Eçmiyazin, Kudüs, Sis (Kozan) ve Ahtamar’da olmak üzere katogikos adıyla dört ruhânî reisleri vardır. Bunlardan Ermenistan’ın Türkiye hududuna yakın Eçmiyazin’deki en yüksek rütbelidir. Eçmiyazin Osmanlı sınırları dışında olduğu için Sultan Fatih Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeniler için İstanbul’da bir Ermeni Patrikliği kurdu. İstanbul, Ermenilerin ruhânî merkez sıralamasında bulunmadığı halde; mezhebin baş patriği (katogikosu) Eçmiyazin’de olduğu için, İstanbul Patrikliği Ermeniler için bir nevi idare merkezi sayılmıştır.

Osmanlılar zamanında Sis (Kozan), Ahtamar ve Kudüs patriklikleri de ruhânî bakımdan kendilerinden üstün bulunmadığı halde idarî olarak İstanbul’a tâbi idi. Yani Ermenilerin devletle olan münasebetleri buradan yürütülürdü. XIX. asırda İstanbul patriğine bağlı 45, Sis katogikosuna bağlı 13, Ahtamar katogikosuna bağlı 2, Kudüs patriğine bağlı 5 piskoposluk vardı. 18. asırdan sonra Katolikliğe giren Ermeniler de vardır, ama azdır.

Son kalan 300 keşiş

Ahtamar’daki katogikosluk makamı, harb ve istilâlar sebebiyle sürekli el değiştirdiği için 1101 senesinde boş kaldıysa da sonra tekrar faaliyete geçti. Ada 1535’deki İran Harbleri’nde harab oldu. Ahalisi de göç etti. Kilise ve manastır ise faaliyetini devam ettirdi. Son zamanlarında burada 300 keşiş yaşardı. 1915 tehcirinden sonra kilise ve manastır boşaltıldı.

Bugün Eçmiyazin, Kudüs ve Lübnan Antilyas’ta olmak üzere üç patriklik vardır. Eçmiyazin, bütün Ermenilerin bağlı olduğu başpatrikliktir. İstanbul Patrikliği de kilise hiyerarşisinde yer almamakla beraber, Türkiye’deki Ermenilerin dinî işleriyle ilgilenmek üzere varlığını devam ettirmektedir. İstanbul ve Kudüs, Eçmiyazin’e bağlıdır.

Ahtamar Kilisesi 1951 senesinde yıkılacakken medyanın reaksiyonu sayesinde kurtulmuştu. 2005-2007 seneleri arasında Türk-Ermeni işbirliği ile 1,5 milyon dolara restore edildi. 2007 senesinde müze olarak hâdiseli şekilde açıldı. Ermeniler âdet olduğu üzere kilisenin tepesine 100 kiloluk demir bir haç dikilmesini istedi. “Teknik zorluklar” gerekçesiyle reddedildi. Sonra haçın başka bir yere dikilmesini Ermeniler kabul edince mesele çözüldü. 95 seneden sonra 19 Eylül 2010 günü 5 bin kişinin katıldığı ve İstanbul Patrik Vekili Aram Ateşyan’ın idare ettiği bir âyin icrâ olundu. Bu, İmparatorluk mirasıyla barışmak adına sembolik de olsa büyük bir değer taşıyor. Ayrıca memleketin imaj ve tanıtımı ile turizm bakımından müsbet rol oynayacağı âşikârdır.



Dünyanın bugün de tedrisat yapılan en eski üniversitesi bir İslâm ülkesindedir. 859 senesinde Avrupa’daki benzerlerinden asırlar evvel kurulmuştur.

Müslümanlığın ortaya çıkıp yayılması; cemiyete bu yeni dinin hâkim olmasıyla neticelendi. İnsanın günlük ibâdetleri bir yana, devlet idaresinden mahkemelere, pazardan mezara kadar hayatın her safhasında muayyen prensiplere uymak mecburiyeti doğdu. İslâm dininin ilme verdiği ehemmiyet bu sebepledir. Eskiler bunu “Nerede ilim varsa orada din vardır. Nerede ilim yoksa orada din yoktur” sözüyle ifade etmişlerdir.

Fas'ın Fes şehrinde Kureviyyîn Üniversitesi

Câmi geleneği

Hazret-i Peygamber tebliğini Medine-i Münevvere’deki mescidinde yapardı. Burası İslâm tarihindeki ilk akademidir. Sahâbe-i kirâmdan bekâr olup eshâb-ı suffa denilen yetmiş kadarı devamlı Mescid-i Nebevî’de bulunur; Hazret-i Peygamber’in yanından hiç ayrılmazlardı. Kur’an-ı kerîm âyetlerini ve hadîs-i şerifleri zabteder; orada hazır bulunmayanlara bilahare tebliğ ederlerdi. Eshâb-ı suffa, İslâmiyetin uzak beldelere yayılmasında ve sonraki nesillere intikalinde en mühim rolü oynamıştır. Kabilelere gönderilecek muallimler de onlar arasın­dan seçilirdi. Bunlar, Kur’an âyetlerini ezbere bildikleri gibi; din ilimlerine de vâkıf idiler.

İslâm âleminde yüksek tahsil, Ortaçağ geleneğine uygun olarak dinî ve edebî ilimlerle beraber, câmilerde ve kısmen de müderrislerin evlerinde yapılırdı. Hicrî III. asırdan itibaren mescidlerin yanında ayrı medreseler kurulmaya başlandı. Daha önceki câmi’ isminin hâtırasına uyarak bunlara da câmi’ (toplayıcı) denildi. Avrupa’da bunun Lâtince karşılığı universitatis kelimesi kullanılır. Üniversiteler külliyelere ayrılırdı. College kelimesi, külliyeden alınmadır. Her birinde farklı bir ilim öğretilirdi. Medreselerde, eyvân denilen anfi, konferans salonu ve dershâneler, müderris oda ve lojmanları, mescid, kütüphâne, şifâhâne, talebenin kaldığı odalar, hamam ve yemekhâne bulunurdu. Medreseler devlete ait değil, mütevellice idare olunan vakıflardı.

859 yılında Fas'daki Fes şehrinde kurulan Câmi’ül-Kureviyyîn (Kureviyyîn Üniversitesi) bugün de faaliyette olan dünyanın en eski üniversitesidir. Endülüs'de 786 yılından itibaren faaliyete geçen Kurtuba Üniversitesi de, Avrupa’nın en eski üniversitesi idi. Fransız asıllı Papa II. Silvester (999-1003) buradan mezundur. Tunus’ta 726’da Kayruvan ve 732’de Zeytûne Üniversiteleri kuruldu. Bunları 972’de Kâhire’deki el-Ezher üniversitesi takip etti. Bütün bunlar İslâmiyetin ilk zamanlarındaki geleneğe uygun olarak büyük bir câmi külliyesine dâhil olarak faaliyet gösterirdi.

Câmiden ayrı üniversiteler

Câmilerden müstakil üniversitelerin kuruluşu XI. asra rastlar. Selçuklu Veziri Nizâmülmülk’ün kurulmasına ön ayak olduğu bu üniversitelere Nizâmiyye Medreseleri denir. İlki Bağdad’da 1067 senesinde kurulmuş; Isfahan, Rey, Nîşâbur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul ve Âmul gibi şehirlerde şubeleri açılmış ve İmam Gazalî gibi meşhur âlimler buralarda müderrislik yapmıştır. Bunları Şam’da Selçuklu atabeyi Nûreddin Zengî’nin kurduğu Nûriyye Medreseleri takip etti. İlki 1168 tarihinde açılan bu medreseler, zamanla Şam ve Mısır’a yayıldı ve Osmanlı medreselerine model oldu.

Bu devirde Hicaz’dan başka, Şam, Bağdad, Kâhire, Kayruvan, Kurtuba, Rey, Buhara, Semerkand, Herat, Tebriz, İstanbul, Kazan, Delhi gibi şehirler birer kültür merkezi idi. Meşhur ulemâ buralarda toplanmış; güçlü medreseler ve kıymetli kitap dolu kütüphâneler tesis edilmiş; kitap telifatı ve neşriyatı olabildiğine artmıştı. İlimde derinleşmek isteyenler, akın akın bu şehirlere koşar; çoğu aldıkları ilmi öğretmek maksadıyla tekrar memleketlerine dönerdi. İslâm âleminde, en basit köylerde bile ders okutup fetvâ veren, gerektiğinde dâvâ çözen derin âlimlere rastlanırdı.

Avrupa’nın ilkleri

Avrupa’nın bilinen ilk üniversitesi 1088’de kurulan Bologna Üniversitesidir. XII. asır ortalarında kurulan Paris Üniversitesi, ilk zamanlar çok iptidaî şartlarda, açık meydanlarda, mevsim kışsa yere serili samanların üzerinde öğrenim verirdi ve ilk binasına 1215 yılında kavuşmuştur. Buradan kovulan İngiliz talebelerin İngiltere’de kurduğu Oxford (1167) ve Cambridge (1318) ile İtalya’nın Pavia (1361) ve Almanya’nın Heidelberg (1386) üniversiteleri, Hıristiyan Avrupa’nın ilk yüksek öğretim kurumlarıdır. Kuruluşları İslâm dünyasındaki emsallerinden hayli sonradır. Müslümanlara ait üniversitelerin, Avrupa’ya tesiri bilhassa buradaki akademik derecelendirme, kıyafet, isim ve binâların mimarîsinde bugün bile yaşamaktadır. Türkistan’daki eski medreseleri gezenler bilir: Bir avlu etrafında iki katlı dört duvarlı taş bir binâ; avluda havuzlu bir bahçe; alt katta dershâneler, idare, hocaların odaları, yemekhâne ve mescid; üst katta talebe odaları... Oxford gibi eski Avrupa üniversitelerinde hep bu mimarîye rastlanır. Şu kadar ki girişteki mescidin yerini tabiatiyle şapel (kilise) almıştır. Burada giyilen kepler bile, Müslüman ulemânın taylasan denilen serpuşundan alınmadır.



Yunanlıların İzmir’e çıktığı gün 15 Mayıs 1919’dur. İttihatçıların birkaç senedir Anadolu Rumlarına karşı yürüttüğü baskı, sürgün ve zulüm politikasını vesile eden Yunanlılar, geride kalanların hayatını emniyet altına almak gerekçesiyle ve İngiltere, Fransa ve Amerika’nın desteğiyle Batı Anadolu’yu işgale girişti. Yunan gemileri sabah erken limana yanaştı. Birlikler peş peşe karaya çıktı. Efzon askerleri tüfek namluları çiçekle süslü halde Konak Meydanı’na doğru ilerlemeye başladılar. Bir yandan bando çalıyordu. Rumlardan tezahürat yapanlar da vardı. Olup biteni seyreden Türklerin kalbi kan ağlıyordu. Tam o sırada civardaki bir binadan atılan silah sesi kargaşayı paniğe çevirmeye yetti. Bayraktar Teğmen Yannis vuruldu. İşgalciler makineliyle karşılık verdi. Çıkan arbedede çoğu Türk yüzlerce kişi öldü.

İzmir'de ilk kurşun abidesi

GAZETECİ DAYANIŞMASI
İlk kurşunu atan senelerce bilinmedi. 1960’lı yıllarda gazeteci Ahmed Emin Yalman ilk kurşunu gazeteci arkadaşı Hasan Tahsin’in attığını yazdı. Hasan Tahsin bir halk kahramanı oldu; adı meydanlara, caddelere, mekteplere verildi. 1974’te İlk Kurşun Anıtı dikildi. [İşin garibi, heykel Yunanlıların geldiği tarafa değil de, yerli direnişin teşkilatlandığı Bahri Baba Parkı’na nişan almaktadır.] Bu tarihten itibaren İzmir Gazeteciler Cemiyeti Hasan Tahsin Gazetecilik Ödülleri verir. Hasan Tahsin, 1888 Selânik doğumludur. Asıl ismi Osman Nevres’tir. Ahmed Emin Yalman gibi İttihatçı ve Sabetaycı idi. Paris Hukuk Fakültesi mezunuydu. Sosyalist fikirlere sahipti. İstihbarat elemanı olarak Bükreş’te iki İngiliz diplomatına suikast tertiplemiş; hapse mahkûm olup ertesi sene kurtarılmıştı. İzmir’de ticarete başlamışsa da iflas etmiş; gazeteciliği de yürütemeyip kendisini içkiye vermişti.
Hâdiseden 40 küsur sene sonra Hasan Tahsin’in “ilk kurşunu atan kahraman” olarak lanse edilmesi enteresandır. Öyle ki bazıları bunun vatanın kurtuluşunda ve yeni devrin kuruluşunda sembolik de olsa İttihatçı ve dönmelerin payı bulunduğunu göstermek için yapıldığını düşünmektedir. İlk kurşun nerede sıkıldı? Hasan Tahsin kime ateş etti? Gerçekten etti mi? Tek el silah atışı bu kadar panik doğurur mu? Hepsi muammadır. Türk Ansiklopedisi, ilk kurşunla vurulanın Yunan bayrağını taşıyan süvâri olduğunu söylüyor. Halbuki sahile çıkanlar piyâde idi. Kimine göre kurşun Efzon Alayı’na yol gösteren yerli Rum’un alnına girmiştir. Kimine göre Hükûmet Konağı önünde elindeki kılıcı ile bayrak yerini gösteren Yâver Zafiropulos’a isabet etmiştir. Halbuki Konak ile Efzon Alayı’nın yürüdüğü yer arasında epey mesâfe vardır. İlk kurşunu sıktığı söylenen Hasan Tahsin’in hemen oracıkta süngülendiği; kaçarken vurulduğu ve bir sokağa sapmayı başarıp, tabancasını tekrar doldurduktan sonra vurularak süngülendiği, evinde öldüğü hususunda dört ayrı rivâyet vardır. Mıntıka Müfettişi Yüzbaşı Ziya Bey’in hâdiseler hakkındaki raporunda ilk kurşunu kimin attığı yazmaz. Vâli İzzet Bey’in raporuna göre ilk kurşunu atan bir Yunan askeridir. Âhenk gazetesi başyazarı Şevki Bey, ilk kurşunu Saatçi Aziz Efendi’nin attığına şahit olduğunu yazmıştır. İlk kurşunu atanın o
sırada kahvede oturan Germencikli İbrahim veya hapishâneden yeni çıkan Arap Râsim adında bir genç olduğu da söylenir.

İTALYAN PARMAĞI MI?
İtalyanlar, Ege’nin Roma İmparatorluğu parçası olduğunu söyleyerek Yunan işgalini önlemek istemişse de, İngilizlere dinletememişti. Bunun üzerine Türkleri el altından Yunanlılara karşı destekleyerek teşkilâtlandırdılar. Hatta İzmir’de ilk kurşunu İtalyan Binbaşı Carossini’nin attığı söylenir. Böylece ortalık karışacak, müttefikler Yunanlıları İzmir’e çıkardığına pişman olacaktı. Beklediğini bulamayan İtalya, bu hâdiseden sonra müttefiklerinden yüz çevirip askerî mühimmatını Türklere bırakarak Anadolu’dan çekilmiştir.
Daha garibi, yıllar sonra Anadolu’da ilk kurşunun İzmir’de değil, Antakya’da Fransızlara karşı atıldığı resmen açıklandı ve Dörtyol’da İlk Kurşun Anıtı yapıldı. İlk kurşunu, İstiklâl Mahkemeleri’nin Kel Ali’si Ali Çetinkaya’nın Ayvalık’ta attığı da söylenir. Nitekim buradaki askerî hastanenin ismi İlk Kurşun’dur.

Bir namzet daha!
Bir rivayette İzmir’de düşmana ilk kurşunu atan İzmir Merkez Kumandanı Kaymakam (Yarbay) Ârif Beydir. Yâveri Aziziyeli Hoşafoğlu Hüseyin şöyle anlatıyor: “Ârif Bey, işgali pencereden seyrediyordu. Bir ara dayanamayarak elimdeki mavzeri aldı. Halkın şeytan askeri dediği Efzon askerlerinden Yunan bayrağını elinde taşıyana sıktı. Asker yerden bir arşın (yarım metre) sıçrayıp elindeki bayrakla beraber taşların üzerine düştü. Piyadeler geri kaçıştılar. Biraz sonra Yunanlılar makineli tüfek atışına başladılar.”
Afyon-Bayatlı Ârif Bey işgâlin ardından kıyafet değiştirip Bursa yoluyla Seyitgazi’ye geldi. Karakeçili Milli Alayı denen milisleriyle Konya isyanlarını bastırdı. Keskin bir nişancıydı. Nutuk’ta kendisinden övgüyle bahsedilir. Nallıhan jandarma kumandanı Sâdık Bey’i astırdığında, Kemal Paşa kendisine telefon açıp “Sadık Beyin hanımı yakın akrabamdır. Kadın hâmiledir. Sâdık’ı öldürme. Buraya gönder. Halk bir ceza verir” dediyse de “Paşam, bu zâbit düşman karşısında gerilemiştir. Buraya ben karışırım” dedi. Bu sayede çok düşman edindi. Düzce isyanını bastırmaya gittiğinde, Kızılcahamam’da mola verdikleri gece maiyetinden iki kişi tarafından çadırında başına kurşun sıkılarak öldürüldü. Ankara’dan yanına verilen iki subayın buna göz yumması ve işin ört-bas edilmesi dikkat çekip, hâdisenin Ankara’nın direktifiyle gerçekleştirildiği dedikodusunu doğurdu.

Bayatlı Arif Bey



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Çok eski olduğu halde tufan kadar bütün kültürlerde müşterek bir tarihî hâdise neredeyse yoktur. Sümerlerin Gılgamış Destanı tufan üzerine kuruludur. Mısır kâhinleri, Yunan filozofları, İran ve Çin tarihçileri, Hind Brahmanları, Gal, İskandinav, Maya, Aztek ve Kızılderili efsaneleri tufandan hep bahseder. Hâdisenin safahatı hemen hemen aynıdır, fakat isimler değişiktir. Meselâ Eski Yunan’da kurtarıcı Deukalion ile hanımı Pyrrha, geminin çıktığı dağ ise Parnasos‘tur.

ABD’li ressam Edward Hicks’in “Nuh’un Gemisi” adlı tablosu.

ARARAT DİYE BİR DAĞ VAR MI?

Tevrat’ta Hazreti Nuh’un gemisinin Ararat Dağları‘na konduğu anlatılır. Asurlular Doğu Anadolu’da yaşayan ve kendilerine Halti diyen komşularına Urartu adını verirdi. Ararat, Urartu’dan geliyor. Aras Nehrinin suladığı yerler demektir. Ermenilerin bu dağa verdiği isim Masis’tir. Dünyanın Anası demektir. Tevrat’taki Ararat’ın Masis olduğunu ilk söyleyen Şamlı Aziz Nikola’dır. Ermeniler bu rivayeti sahiplenmiş ve bu sayede dünyaya yayılmıştır. Ağrı Dağı’nın ismi Kürtçe ateş manasına Agir kelimesinden gelir. Agiri, ateşli demektir. Nitekim volkanik bir dağdı. En son 1840’larda patlamıştı. Ağaç yetişmez. Kayalar emdiği için su bulunmaz. Yükseklerinde sürekli fırtınalarla yuvarlanan kayaların gürültüsünden başka bir şey duyulmaz. Bu sebeple civar Ermenileri Masis’e Karanlıklar Dünyası da der. Yunus Emre, “Harâmi gibi yoluma arkırı (aykırı) düşen karlı dağ/Ben yârimden ayrı düştüm sen yolumu bağlar mısın?” diyor. Anadolu’yu İran’a bağlayan yol üzerinde birden insanın karşısına çıkan, tabiri caizse yol kesen bir dağdır. Aykırı sözünün Ağrı ile belki bir irtibatı vardır.

Dağın içine derinlemesine inen bir vâdide Arguri köyü; bunun yukarısında 1800 râkımda Aziz Yakobus Manastırı bulunurdu. Efsâneye göre, manastır, Hazreti Nuh’un tufandan sonra ilk mabedi inşa ettiği yerdeydi ve burada geminin kalıntılarından yapılmış büyük bir haç vardı. Köy ve manastır 1846 zelzelesinde yıkıldı. Köyün hemen yukarısında eğik ve bodur bir söğüt ağacının, geminin orada kök salmış bir parçasından yetiştiğine ve manastırın yanında ölgün kökleri duran bağ asmasını Hazreti Nuh’un diktiğine inanılır. Dağın kuzeyinde Erivan (Yerevan) şehri vardır ve “ilk görülen” mânâsına gelir. Nahçivan, tufandan sonra ilk kurulan şehirdir. İsmi de Nuh’tan gelir.
1829’dan itibaren Avrupalı seyyah ve ilim adamları defalarca Ağrı Dağı’na tırmanıp Hazreti Nuh’un gemisini aradılar. Mukaddes kitapta verilen ölçülere göre (150x25x15 m) üç katlı gemiyi bulduklarını, hatta bazı parçalar aldıklarını; sonraları uçuş yapan pilotlar geminin fotoğraflarını bile çektiklerini söylediler. Temsilî resimler çizildi. Gazeteler bunlarla sansasyon yaptı. Hatta Amerikalılar bu anlatılanlara göre Oregon harb gemisini inşa etti. Türkiye’de bu işin en sıkı takipçisi CHP’li politikacı Kasım Gülek idi. Sonradan hiçbirisinin gerçek olmadığı ortaya çıktı. Alınan maddeler karbon 14 geçemedi. Gemi zannedilen şeyin gemiye benzer arazi parçaları olduğu anlaşıldı. Zamanla bu araştırmaların birer para tuzağı olduğu iddiası ortaya atıldı. Araştırmacılar günlerce propaganda yapıp sponsor buluyorlar; kilise kilise gezip paralı konferanslar veriyorlardı. Dindarlar bağıştan kaçmıyordu. Sonra Ağrı’ya gelip fotoğraf çekiyorlar; dönüşte “Bu sefer bulamadık ama gelecek sefere mutlaka” diyorlardı.




Ağrı Dağı eteklerine oturduğu iddia edilen Nuh’un Gemisi’nin bulunduğu bölge.

CÛDİ DAĞI’NIN TEVÂZUU

Ağrı Dağı fiyaskosundan sonra ecnebiler Cûdî Dağı’na yöneldi. Kur’an-ı kerîm geminin Cûdî’ye oturduğunu açıkça söyler. Tefsirler Cûdî’nin Musul yakınlarında bir dağ olduğunda müttefiktir. M. Ö. 250 senelerinde yaşamış Babilli râhip Berossos tufanı anlatırken, geminin Cordyean Dağları’na oturduğunu ve kalıntılarının hâlâ mevcut olduğunu, hatta halkın bundan muska yaptığını söyler. Bu dağlar Van Gölü’nün güneybatısındadır. Burada ise Cûdî Dağı vardır. Hazreti Nuh’un yaşadığı Mezopotamya’nın hemen kuzeyinde, 2000 m râkımıyla geminin konabileceği en uygun yegâne yüksek dağdır. Tufanın bitip bitmediğini anlamak için gönderilen güvercin ağzında zeytin dalı ile dönmüştü. Ağrı Dağı’nda, değil zeytin, hiçbir ağaç yetişmezken, Cûdî’nin güneybatısı zeytinliktir. Dağın eteklerinde tufandan kurtulan gemideki seksen kişinin ilk kurduğu Semânîn veya Heştan (Seksenler) denilen bir köy vardır. Dağın hemen altında Şırnak vardır ki Şehri Nuh demektir. Hazreti Nuh’un kabri de buraya çok yakın Cizre’dedir. Ararat Doğu Anadolu mânâsına geldiğine göre, Cûdî’nin Tevrat’taki Ararat Dağları’ndan sayılmaması için bir sebep yoktur.

Bazıları Cûdî’nin her dağa şâmil bir cins isim olduğunu söyler. Nitekim Zeyd bir Amr bin Nüfeyl bir şiirinde “Allah’ı tekrar tekrar tesbih ederim. Bizden önce de zaten cûdî (dağlar) ve yerdeki diğer cansız varlıklar da tesbih etmişlerdi” diyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki Kur’an-ı kerim indiğinde Cûdî artık belli bir dağın ismi hâline gelmişti. Çünki kısa bir zaman sonra gelen âlimler bu dağın bugünki Cûdî Dağı olduğunu tasrih etmişler, hatta diğer dağlara nazaran tevâzu ettiği için bununla şereflendirildiğini söylemişlerdir. Derler ki: “Allah üç dağa üç kişi ile ikram etti. Hazreti Nuh ile Cûdî’ye, Hazreti Musa ile Tûr’a ve Hazreti Muhammed ile Hira’ya.” Başka bir âyette geçen “Onu, yani Nuh’un gemisini sizin için bir ibret kılalım” ifadesinden, bazı tefsir âlimleri geminin kalıntılarının kaybolmayacağı neticesini çıkarmıştır. Hazret-i Peygamber’den “Bu gemiden, bu ümmetin ilklerinin yetişeceği bir şeyler geri kalmış bulunuyor” dediği rivâyet olunur. İnsanları gemiyi aramaya sevk eden biraz da bunlar olsa gerektir.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!



Bundan yüz sene evvel kimsenin aklına bir zaman gelip erkeklerin neredeyse tamamının matruş bir suratla gezeceği gelmezdi. Erkekler çıkmaya başladığı andan itibaren sakal bırakır, hiç kesmezdi. Sakal bırakmayanlar ayıplanır; hatta alaya alınırdı. Sakal Müslümanlar için sünnet olmakla beraber, hemen herkes sakal bırakırdı. Resmî sicillere vergi ve askerlik mükellefi olmak itibariyle erkekler yazılır; onlar için de sakallı veya şâb-ı emred (tüysüz genç) diye kayıt düşülürdü.

Sakalını elimize alırız
Yavuz Sultan Selim ve Sultan Vahideddin dışında bütün padişahlar sakallıdır. Rivayete göre Yavuz Sultan Selim tahta çıktığında vezirler bu zorlu padişahla ne yapacaklarını düşünmüş. Malum Sultan II. Bayezid mülâyim bir padişah idi. Sonra “Babası gibi onun da sakalını elimize alırız” demişler. Sultan Selim bu sözü işitince sakal bırakmamış. Benzeri Sultan Vahideddin için de anlatılır. O da ağabeyi Sultan Reşad’a benzeyip İttihatçıları sevindirmemek için sakal bırakmamıştı.
Meşhur muharrir Ahmet Râsim Bey 1892 senesinde Manastır’da bekâr bir memurken “Rasim Efendi, artık ricalden oldunuz. Sakal bırakmanız icab eder” demişler; o da sakal bırakmıştı. Aynaya bakıp kendisini 10 yaş yaşlı görünce “Benimle kim evlenir?” diye telaşlanmış. Vâli Rıza Paşa’ya dert yanmış. O da “Kes be çocuk!” diye izin verince kesmiş. Bu sefer padişaha şikâyet etmişler. Yaşını başını almış herkesin sakallı olduğu bir zamanda, sakal bırakıp da kesmek çok mânâlara gelirdi. Jurnalden bir şey çıkmamış olacak ki Râsim Bey bu hâliyle evlenebilmiştir. Şair Şinasi saçkıran olup sakalını kestirince, Sadrâzam Âli Paşa bunu bahane edip kendisini azletmişti.
Aşk-ı Memnu muharriri Hâlid Ziya Bey, İttihatçılar tarafından Sultan Reşad‘a başkâtip tayin olunmuştu. Sultan Reşad, bembeyaz sakalı ile güzel bir simaya sahipti. Etrafındakilerin de sakallı olmasını arzu ederdi. Hâlid Ziya Bey’e birkaç defa ima etmişse de dinletememişti. Bir Cuma selâmlığı sonrası binek taşında imam efendiye dönüp “Hâlid Ziya Beyin sakal duasını yapıverelim” dedi. Bu emrivâki üzerine Hâlid Ziya Bey sakal bırakmak mecburiyetinde kaldı. Sünnette bir yeri olmamakla beraber, bir sünnetin ifâsına delâlet ettiği için halk arasında sakal bırakanlar bir meclis tertipleyip, sakal duası yaptırır; ayrıca eşe-dosta yemek verir veya şerbet ikram ederdi. Duası yapılmamış sakala, dudak bükülür ve gazil diye hafife alınırdı.
Sakala dair nice tabirler vardır: “Sakalı ele vermek” veya “Sakalı kaptırmak”; “Sakalından kıl koparmak”; “Sakalından utan!”; “Sakalım yok ki sözüm dinlensin!”; “Aslanın yelesi, erkeğin sakalı!” gibi. Eskiden haysiyetten düşürmek için kabahatlilerin sakalını tıraş ederlerdi. Yeni devirde sakala itibar edilmez oldu.

OLGUNLUK ALÂMETİ Mİ, YAŞLILIK MI?
Sakalın ağarması bazıları için olgunluk alâmeti olarak görülüp memnuniyetle karşılanır; bazıları için de yaşlılığa delâlet ettiği için üzüntü vesilesi olurdu. Bunlar sakalını boyardı. Dindarca olanlar sakalını yağlar, güzel kokular sürerdi. Abdest alırken yıkandığı için, umumiyetle eskilerin bıyığı da, sakalı da temiz olurdu. Kılları zedelemeden, koparmadan bu erkeklik alâmetine intizam verilirdi. Tarakçılık da fevkalâde itibarlı bir sanattı.
Sakal diğer cemiyetlerde de yaygındı. 18. asırdan itibaren Avrupa’da erkekler arasında sakal kesme moda oldu. Yine de Avrupa krallarının, soylularının çoğu sakallıydı. Meselâ Kraliçe Elizabeth’in 1936’da ölen dedesi V. George sakallıydı. Şark Hristiyanları arasında bu âdet devam etti.
Ortodoks papazları ve Yahudi hahamları sakalsız olamaz. Bizim deli dediğimiz Rus Çarı Piyotr sakal yasağı getirmişti de, en evvel “Sakal-bıyık Allah’ın erkeğe hediyesidir” diyerek oğlu karşı çıkmıştı. Çar çok kızıp oğlunu zindana attırdı. Fikrinden dönmeyen delikanlı kırbaç işkencesi altında öldü. Hayli Rus, sakal kesmemek için vatanını terk etti. Hatta bir grup Osmanlılara sığındı. Hükümet onlara Manyas‘ta yer verdi. Asırlarca burada yaşadılar da birkaç sene evvel Rusya’ya döndüler.

SAKALIN DA ÇEŞİDİ VAR
Sakalı güzel olmak bir iftihar vesilesiydi. Seyrek sakallılar mahçup gezerdi. Herkesin fizikî hususiyeti değişik olduğundan, bıyık gibi, sakalın da çeşitleri vardı. Keçi sakal, teke sakal; çember sakal, top sakal, torba sakal, değirmi sakal, tahta sakal, köse sakal, kaba sakal, didon sakal, Bektaşî sakalı, helvacı sakalı, bedevi sakalı, süpürge sakal, kıvırcık sakal, çatal sakal, yanak sakalı, Mormon sakalı, Nordik (bıyıksız) sakalı, Garibaldi sakalı...
Göğüse kadar uzanan sakala, biraz alaylı, tahtasakal veya makas değmez denirdi. Sakalın dudağın alt ucundan bir kabza (tutam) bırakılması sünnet olduğundan, bundan uzun veya kısa sakal tasvip edilmezdi. Meşhur fıkradır: Birisi kitap okurken “sakalın bir tutamdan uzun olması ahmaklık alâmetidir” diye okumuş. Kendi sakalını tutup uzun görünce, ucunu muma tutmuş. Sakalı tutuşup, yüzü gözü yanmış. Sonra kitaptaki bu cümlenin kenarına “tecrübe ile sabittir” diye yazmış.
Çene ucuna doğru uzayanına didon denirdi. Hukuk profesörü Ebulûlâ Mardin, felsefeci Mehmed Ali Aynî böyleydi. Fransızlara ve bunlara benzemeye çalışanlara İstanbullular didon derdi. Çenede sakal züppelik olarak görülür ve keçi sakal diye alaya alınırdı. Vehhabîlikte sakal kesmek haram olduğu için, süsüne düşkün Suudi Arabistanlılar şimdi yalnız çenede sakal bırakarak haram işlemediklerini düşünüyorlar.



Bizdeki mukabele geleneğinin esası Asr-ı Saadete dayanır. Hazret-i Cebrâil her sene bir defa gelip, o zamana kadar inen âyet-i kerimeleri okur, Hazret-i Peygamber de tekrar ederdi. Buna ‘arza’ denir.



Eskiler “Kur’an-ı kerîm Hicaz’da indi; Kâhire’de okundu; İstanbul’da yazıldı” derler. Hakikaten İstanbul’da padişahlar dâhil olmak üzere çok kıymetli hattatlar, enfes mushaflar vücûda getirdiği gibi, en iyi hâfızlar da ekseriyetle Kâhire’de yetişmiştir. Türklerin Arap radyolarından tanıdığı Halil Husarî bunlardan en iyisi bilinirdi. Bakla yiye yiye göğüs kafesleri genişlediği için Mısırlıların ince sesli ve geniş nefesli hâfızlar yetiştirmeye yatkın olduğu söylenir.
Osmanlılar zamanından beri ramazan ayında Türkiye’ye Mısırlı hâfızların gelip, terâvihten evvel büyük câmilerde maharetlerini göstermesi âdetti. Bir defasında câmiden yan yana çıktığımız hâfızın “Ne yaptıysak Türklere yaranamadık” dediğine kulak misafiri oldum. Arap ülkelerinde âdettir, yanık sesle Kur’an-ı kerim okuyan hâfızlar arada durdukları zaman cemaat aferin makamında “bârekallah, hayyâkallah” gibi övgü cümleleri haykırır. Hâfız nereden bilsin, o da böyle alkış beklemiş. Bizde Kur’an-ı kerimi ciddiyet ve derin bir sessizlik içinde dinlemek âdettir. Dayanamayıp bunu kendisine söyleyerek özür beyan ettiğimi hatırlarım. Bazı Mısır hâfızları ne kadar mâhir olursa olsun, bizim kulağımıza hitap etmekten biraz uzaktır. Çünkü iki memleket arasında kıraat usulü farklıdır.

HER BELDEYE MUALLİM
Kur’an-ı kerîmi ezbere bilene kâri’ denir. Bizde yanlış olarak hâfız deniyor. Hâfız, çok sayıda hadîs-i şerif ezbere bilene denir. Şimdi bunlar kalmadığı için kâri’lere hâfız denmektedir. Kur’an-ı kerîm nâzil oldukça Hazret-i Peygamber ile beraber sahâbiler de hepsini veya bir kısmını ezberlerdi. Kimi diğerinin ezberlemediğini ezberlemişti. Hiç ezberlemeyen yok gibiydi. Hazret-i Cebrâil her sene bir defa gelip, o zamana kadar inen âyet-i kerimeleri okur, Hazret-i Peygamber de tekrar ederdi. Buna arza denir. Bizdeki mukabele geleneğinin esasıdır. Vefat edeceği sene iki defa geldi. Artık ilahî metin belli oldu. Hazret-i Peygamber bundan o sene vefat edeceğini anladı.
Hazret-i Peygamber her beldeye Kur’an-ı kerîmi öğretmek üzere muallimler gönderirdi. Hazret-i Ömer, ganimetleri Kur’an-ı kerîmden ezberledikleri nisbetinde arttırırdı. Hazret-i Osman Kur’an-ı kerîm mektepleri kurdu. Sahâbe-i kiram gittikleri yerlerde yeni Müslümanlara Kur’an-ı kerîm öğrettiler. Müslüman hükümetleri, bu arada Osmanlılar kıraat ilmine ve hâfız yetiştirilmesine ehemmiyet verdiler. Bu iş için Dârülkurrâ adıyla yüksek mektepler kurdular. Çünkü bir beldede bir hâfız bulunması bütün Müslümanlara vecibedir. Âmâların bu hususta daha kabiliyetli olduğu mâlumdur. Bilhassa Arap ülkelerinde çok sayıda âmâ hâfız câmilerde durmaksızın Kur’an okur ve öğreterek geçinir.
Mısır kıraat geleneği Mısır müftüsü Abduh’un reformist faaliyetleri ile zayıfladı; Nâsır gibi sosyalistlerin iktidara gelişi ile iyice geriledi. Zamanla dini aslına döndürme iddiasındaki Vehhabîlik tesiri ile ruhsuz bir kıraat şekli yayıldı. Mısır’da da, bütün İslâm dünyasında da hâfızlık ve tertil (güzel ses ve ahenk) ile okuma rağbetten düştü. Bizde Of kazâsının bu gidişe mukavemeti takdire değer. Bayezid imamı merhum Abdurrahman Gürses bizim zamanımızın şeyhülkurrâsı idi. Dinlemeye doyamazdık.



HER SAHÂBİNİN BİR ÜSLÛBU VARDI
Kur’an-ı kerîm, bütünü itibariyle Hazret-i Peygamber’den yalan söylemesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından tevâtüren nakledilmiştir. Ancak bazı âyetlerin tilâvetinde ve bazı harflerin telâffuzunda Hazret-i Peygamber’den sözbirliğiyle gelen ve mânâya fazla tesir etmeyen bazı farklı rivâyetler vardır. Bunlar yedi tanedir ve kıraat-i seb’a diye bilinir. Bunlar Nâfi’, İbn Kesîr, Ebu’l-Amr, İbn Âmir, Âsım, Hamza ve Kisâî hazretlerinin kıraatleridir. “Kur’an-ı kerîm yedi harf üzerine indirilmiştir” hadîs-i şerifindeki geleneğe uyarak yedi kıraat denmiştir. Yoksa yedi harfin buradaki kıraatle alâkası yoktur; bazı âyetlerin ilk zamanlar Arapça’nın yedi lehçesine göre okunabildiğini ifâde eder. Bunlardan başka üç kıraat daha vardır ki, bazı âlimler bunların da tevâtüren geldiğine kâildir. Bunlar Ebû Câfer, Yakub ve Ebû Muhammed kıraatleridir. Böylece hepsine birden kıraat-ı aşere denir. Bunlardan başka üç kıraat daha vardır ki, Basrî, İbn Muhaysin ve A’meş kıraatleridir. Bunlar şâz kıraat olup, kuvvetli yollarla rivayet edilmediği için namazda okunması câiz değildir. Kıraat imamlarından her biri Tâbiîn veya Tebe-i tâbiîndendi. Kıraati, Sahâbeden veya Tâbiînden öğrenip icâzet almışlardır.
Dünya Müslümanlarının dörtte üçü, Türkiye de dâhil olmak üzere, Kur’an-ı kerîm’i İmâm Âsım kırâatinin Hafs rivâyetine göre okumakta, mushafları da böyle yazmaktadır. Iraklı İmam Âsım kıraati sahâbeden öğrenmiştir. Âmâ idi. 745’te vefat etti. İmam Hafs, talebesinin önde gelenlerindendir. Kuzeybatı Afrika’da (Fas, Tunus, Cezâyir) ve Mısır‘ın bir bölümünde İmâm Nâfî kırâatinin Verş rivâyeti yaygındır. Afrika’nın bir bölümünde (meselâ Sudan‘da) ise İmâm Ebû Amr kırâati ile Kur’ân-ı kerîm okunmaktadır. Meselâ Bakara Sûresi 265. âyetinde geçen ve içinde ırmakların akmadığı yüksekçe yer mânâsına gelen rabve kelimesini, İbn Kesir, Hamza, Kisaî, Nâfi’ ve Ebû Amr rubve; Âsım, İbn Âmir ve Hasen rabve; İbn Abbas ve Ebû İshak es-Sebiî ribve; Ebû Ca’fer ve Ebû Abdurrahman rebâve; Eşheb el-Akilî de ribâve şeklinde okumuştur.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Ramazan 1438
Miladi:
23 Haziran 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter