Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Türk sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak kullanan Göktürk Hakanlığı’dır. Göktürk veya Köktürk, Gök’ten türemiş gibi bir mânâya gelir. Göktürkler, Hun İmparatorluğu’nun mirasçısıdır. Doğu Sibirya’daki Yakut Türkleriyle, batıdaki Ogur (Bulgar) Türklerinin bir kısmı dışındaki Türk asıllı bütün kitleleri, kendi idarelerinde birleştirdi.

Ötüken merkez

552’de Avar (Juan-Juan) Devleti doğuda çökünce, Göktürklerin boy beyi Uluğ Yabgu’nun oğlu Bumin ve İstemi Kağanlar, Ötüken merkez olmak üzere devlet kurdular. Avar Hakanlığı’nı yıktılar. O zamanki töreye göre, Bumin Kağan, devletin doğu kısmında, İstemi Kağan da batı kısmında hükümdar oldu.

Kültigin'in Başı

Doğu Göktürkler siyasî bakımdan hep Çin’le karşı karşıya geldiler. 630 yılında yapılan savaşlardan birinde Göktürk hakanı esir düştü. Türkler, Çin hâkimiyetini tanımak zorunda kaldılar. Batı Göktürk Kağanlığı’nın ömrü de uzun sürmedi. Ülke tiginler (şehzâdeler) arasında taht kavgalarına sahne oldu. Nihayet Batı Göktürkleri de Çin hâkimiyeti altına girdi.

Ah şu fırtına!

630-680 arasındaki 50 yıllık zaman Göktürklerin istiklâllerini kaybettikleri bir matem devresi oldu. Her ne kadar Orta Asya’da millet olarak Türkler varlıklarını, dil, inanç ve geleneklerini muhafaza ettilerse de, müstakil bir devletten mahrumiyet, Göktürkler için haysiyet kırıcı bir ıstırap kaynağıydı. Bu arada bazı Türk prensleri zaman zaman ihtilâl teşebbüslerinde bulundularsa da hepsi kanlı bir biçimde bastırıldı. Bu hareketler arasında en hayret verici olanı, 639 yılında Göktürk Prensi Kürşad’ın ihtilâl teşebbüsüdür. T’ang imparatorunun saray muhafız kıt’ası subaylarından olan Kürşad, Göktürk Devletini ihyâ etmek için 39 arkadaşı ile, bazı geceler şehirde dolaşmaya çıkan imparatoru yakalayıp kaçırmak üzere gizlice anlaştı. İhtilâl muvaffak olursa, Kürşad hakan olmayacaktı. Böylece kimse onun siyasî emellerle harekete geçtiğini söyleyemeyecekti.

Kürşad

Fakat planın tatbik edileceği gece ansızın patlayan fırtına yüzünden imparator saraydan çıkmadı. Kararın geciktirilmesini mahzurlu gören Kürşad ve arkadaşları bu defa doğruca saraya yürüdüler. 40 Göktürk genci, sarayı ele geçirip başşehre hâkim olmayı düşünüyorlardı. Yüzlerce Çinli muhafız tesirsiz hâle getirildiyse de, dışarıdan sevk edilen orduyla başa çıkılamadı. Bunun üzerine saray ahırlarından seçme atları alarak Vey Irmağı’na doğru çekildiler. Ancak fırtına ve sel, köprüleri de yıkıp götürmüştü. Irmak kenarında Çin ordusuyla savaşa tutuşan Kürşad ve arkadaşları birer birer öldürüldü.

Kürşad

İki dost kardeş

Prens Kürşad liderliğindeki kırk yiğit başarısız kaldılarsa da, Türk milletinin kalbinde sönmez bir istiklâl ateşini tutuşturdular. Birkaç başarısız ihtilal teşebbüsünden sonra, nihayet 682 yılında Göktürk Prensi Kutluğ Şad, etrafına topladığı Türklerle istiklâlini ilan etti. Dağılmış boyları bir araya topladı. Bu sebeple İlteriş (Ülke Toplayan) ünvanını aldı. Çinli bir prensesle değil, bir Türk kızıyla evlendi. Bilge Kağan ve Kültigin adında iki oğlu oldu. Bu ikisi birleşerek idareyi ele aldılar. Bilge Kağan, Kültigin ise ordu kumandanı oldu. Böylece Türk tarihinde ilk defa iki kardeş devlet idaresinde birlikte hareket etmiş ve hiçbir kıskançlık duymadan birbirlerine yardım etmiş oluyorlardı. Bilge Kağan ile Kültigin iç ve dış bütün tehlike ve tehditleri ortadan kaldırdılar. Doğu Roma İmparatoru Göktürklere elçiler gönderip iyi münasebetler kurmuştu. Bu devirde Göktürk Devleti, Asya’da büyük bir prestij elde etti. Öyle ki Kültigin’in vefatında tertiplenen muazzam cenaze alayına, Çin, Tibet ve İran’dan temsilciler katıldı. Çin İmparatoru, bu kahraman düşmanının hatırasına Çince büyük bir âbide diktirdi.

Orhun Kitabeleri - Tonyukuk

Halkına hesap veren hakan

Kutluğ devrinin en mühim eseri Orhun Âbideleri’dir. Bunlar 725-735 seneleri arasında diktirilmiş üç taş sütundur. Orhun Nehri kenarındadır. Şimdi Moğolistan sınırları içindedir. Bugünki Moğolistan, Türklerin anayurdudur. Moğolların anayurdu ise daha kuzeydoğudur. Dünyanın eski ve mükemmel alfabelerinden birisi olan ve sağdan sola yazılan 38 harfli Göktürk yazısı ile yazılmıştır. Burada, Bilge Kağan ile kardeşi başkumandan Kültigin’in ve Bilge Kağan’ın kayınpederi olan Vezir Bilge Tonyukuk’un bir ara Çin esâretine düşen Türk Devletini yeniden kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifadeleri istenir. Ayrıca istiklâl fikri verilir. Bu kitâbelerdeki ifadeler parlak bir millet şuurunun göstergesidir. Hakan, kendisini halktan birisi gibi görüp teb’asına hesap vermektedir. Ayrıca teb’asını hatalarından dolayı bir baba gibi ikaz etmektedir.

Orhun Kitabeleri - Bilge Kağan

Orhun Kitabeleri - Kültigin (doğu)

Orhun Kitabeleri - Tonyukuk



Antik Roma’da bir memuriyet elde eden kimse hükümete para öderdi. Bu âdet Hıristiyanlık zamanında da devam etti. Simon Magnus adındaki Samiriyeli bir büyücü, havarilerden şifa verme hassasını kendisine satmasını istemiş; havariler reddetmişti. Resullerin İşleri’nde anlatılan bu hâdise sebebiyle bir makamın satılmasına simoni denir. Bu bir tayin harcı iken, zamanla yozlaşarak bir çeşit rüşvete dönüşmüştür.

Hâkim

Mahsulün onda biri kiliseye

Ortaçağ’da her şehirde bir piskopos; mahalle ve köylerde papaz vazife yapar. Papazları piskopos, piskoposu da papa veya patrik tayin eder. Her kilisenin köylülerce kira karşılığı ekilen bir arazisi vardır. Papazın maişeti ve âyinlerin masrafı bununla karşılanır. 800 yılında Mukaddes Roma-Germen İmparatoru olarak taç giyen Frank Kralı Büyük Karl (Şarlman), bütün halkına, Yahudilerdeki gibi, mahsullerinin onda birini (decima), kendi ruhanî dairelerinin papazına vermelerini emretti. Ama bu kâfi gelmeyince kilise, hayatını sürdürebilmek için dinî makamları, hatta mensuplarına af kâğıdını para karşılığı satmaya başladı. Bazı idealist din adamları ve imparatorlar bununla mücadele ettiyse de hakkından gelemedi. Meşhur Rodrigo Borgia bu yolla papa olmuş ve kendisi de büyük bir servet elde etmiştir.

Bir grup İngiliz hâkim

Kilisenin bu yolla zenginleşmesi kralların iştahını kabarttı. Onlar da başta hâkimlik olmak üzere bütün memuriyetleri para karşılığı vermeye başladılar. Bunun için ilki 1522’de Fransa’da kurulmuş resmî bürolar vasıtasıyla ihâle açılır; işe ehil olanlardan en yüksek parayı ödeyene memuriyet satılırdı. Fransa Kralı VIII. Charles, hâkimlerin vazifeye başlamadan evvel bu makamı satın almadığına ve satmayacağına yemin etmesini emretti. Böylece garip bir vaziyet doğdu. Hâkimlik gizlice alınıp satılmaya devam etti. Ama hâkimler daha vazifeye başlarken yalan yere yemin eder oldular.

Fransız hâkim

Satıyorum, sattım!

1567’de hâkimlere vazifesini başkasına devredebilme imkânı tanındı. IV. Henri devrinde daha da ileri gidilerek intikal vergisini ödemek şartıyla vârislere geçmeye başladı. Ölen bir hâkimin vârislerine para ödeyerek de hâkimlik elde edilebilir. Paris için bu fiyat 500 bin, taşrada 30-50 bin altın frank civarındadır. Bu usul, hâkimlere büyük bir serbestlik temin etmiş; icabında kralları karşılarında titretebilmişlerdir.

İngiliz hâkimi

Bu devirde halkın hâkimlere hediye vermesi âdettir. Bu hediyelere épices (baharat) adı verilir. Önceleri badem şekeri, baharat gibi ufak-tefek şeylerden ibaretken sonraları paraya dönüşmüştür. Bu hediyelerin verilmesi 1402 tarihli bir fermanla mecburi hale getirilmiştir. Hâkimlik için 80 bin altın frank ödemiş birinin yıllık geliri, ekseriya 2 bini geçmezdi. Bu sebeple hâkimler umumiyetle zengin arazi sahipleridir. Böylece hâkimliğin babadan oğula geçmesindeki mahzurlar, bu ailelerin namuslu ve bilge oluşu ile bir nebze giderilmiştir. 1537’de Paris Yüksek Mahkemesi reisi Michel de l’Hospital, sağlam karakteri ile tanınmış; 1560’da şansölye (başbakan) olup, sağlam kanunlar neşretmiştir. Daguesseau, hukuk yanında, Yunan-Latin kültürü, İbranice ve matematik üzerine eşsiz malumatı ile meşhurdur. 1789 ihtilâlinden sonra hâkimliğin parayla satılması ve hâkimlere hediye verme âdeti kaldırıldı. Bugün bile Fransız hâkimleri belli ailelerden, az maaşlı, fakat itibarlı kişilerdir.

Hâkimlik nâehillere kalmasın!

Kâdılık, İslâmiyette farz-ı kifâye hükmünde dinî bir vecibe olarak görüldüğü için, kâdılar eğer zengin iseler, fahrî olarak çalışır. Hâkimin taraflardan hediye alması, dâvetlerine gitmesi yasaktır. Ancak hediye ile rüşvet arasındaki sınırın pek açık olmadığı şark cemiyetlerinde, hâkimlere hediye geleneği -hele hâkimin geliri de az ise- adalete gölge düşürmüştür. Mamafih Hazret-i Ömer, Kâdı Şüreyh’i Basra kâdısı tayin ettiğinde kendisine aylık yüz dirhem ve kâfi mikdarda buğday tahsis etmişti. Emevîler ve Abbasîler zamanında kâdılara giderek artan mikdarda maaşlar verilirdi. Meselâ Halîfe Memun zamanında Mısır kâdısı olan İsa el-Münkedir’e aylık dörtbin dirhem (280 dinar, yani takriben 1400 gr altın) verilirdi.

Abbâsîlerin son devrinde, Şiî Büveyhoğulları Bağdad’a hâkim oldukları zaman, Sünnî âlimler, kâdılık makamına tayin için yüklü meblağlar ödemek mecburiyetinde bırakıldı. Onlar da adaleti Şiîlerin eline bırakmamak için bu yüksek meblağları ödeyerek kâdılıkları elde ettiler. İlk defa 961 tarihinde Abdullah bin Hasen eş-Şevârib, senede 200 bin dirhem ödemek şartıyla Bağdad kâdısı oldu. Böylece kâdılıkların, hükûmete muayyen bir meblağ ödemek suretiyle deruhde edilmesi âdet oldu. Sonradan bu meblağları telâfi etmek üzere dâvânın taraflarının mahkeme harcı ödemeleri esası konuldu.

Abbasi kâdısı

Hediye ile rüşvet arasındaki sınır

Osmanlılarda da resmî makamlara getirilen kimseler, hükûmete câize (pişkeş) adıyla bir meblağ öderdi. Her ne kadar rüşvetle kâdı olanın hükmünün sahih olmadığına fetvâ verilmişse de, buradaki rüşvet, başkalarına hükümdarın bilgisi dışında verilen para olarak tefsir edilmiş ve kâdı olmak üzere hükümdara verilen câizenin buna girmeyeceği ifade olunmuştur. Çünki hükümdarın kâdı tayininde yalnızca parayı gözetmesi, o şahsın kâdılığa ehil olmadığını göz ardı etmesi düşünülemez. Gerçi hazine dara düştükçe, câizelere bel bağlanmış; memurlar da ödediklerini halktan çıkarmak istemiştir. Bu da suiistimale yol açarak, siyasî ve sosyal mekanizmayı bozmuştur. Maamafih tayinlerde câize alınmayan haller çoktur. Dolayısıyla bu âdeti umumileştirmek doğru olmaz.

Yıldırım Sultan Bayezid zamanına kadar zengin ve itibarlı kimseler sırf şeref ve dinî bir vecibeyi yerine getirmek maksadıyla hâkimlik yapar, maaş almazdı. Böyle kimse bulunmaz olunca, hâkimlerin mahkeme harçlarıyla geçinmeleri esası getirildi. Yanındaki memurların maaşını da kâdı karşılardı. Bir bakıma adliyenin özelleştirilmesi mânâsına gelen ve hâkim istiklâli için çok elverişli olan bu usul, sonraları dâvâ sayısının azlığı ve başka sebeplerle kâdıların maddi sıkıntıya düşmelerine; rüşvet ve iltimasa yol açmıştı. Üstelik kâdılar vazifeye tayin edilirken hazineye câize ödedikleri için, vaziyetlerinin vehâmeti bir kat daha artmıştı. Bu sebeple Tanzimat’tan sonra kâdılara maaş bağlandı. Meselâ 1910 tarihinde Üsküdar kâdısı 35, müşâviri 15, başkâtibi 10, kâtibler 8, 6, 4, mübaşir 4 ve hademe 2 altın maaş alıyordu. (O zaman 7,2 gramlık bir Osmanlı altınının alım gücü şimdikinden çok fazla idi.)



Eğitim, bugün terbiye yerine kullanılıyor. Terbiye, pürüzleri gidermek manasına gelir. Eğitimde ise, boyun eğdirmek manası vardır.

Osmanlılarda mekteplerin bağlı olduğu müessesenin adı milli eğitim değil, maarif (öğretim) nezareti idi.

İnsanların ilim ve sanat öğrenmeleri bir haktır. İslâm kültüründe, ilim ve sanat sahipleri övülür. Çocuğu terbiye etmek (eğitmek), âilesinin hakkıdır. Devletin ferdleri terbiye etme (eğitme) vazifesi ve hakkı yoktur. Antik Yunan şehirlerinden Isparta’da çocuklar küçük yaşta ailelerinden alınıp devlet için yetiştirilirdi. Nazi Almanya’sında, Mussolini İtalya’sında ve Sovyet Rusya’da da vaziyet böyledir. Ailelerin an’anevî ve manevî kültür aşılamasına fırsat bırakılmadan, çocuklar devletin ideolojisi istikametinde “eğitilir!”.

Füyûzât-ı Hamidiye İlkmektebi

Eği(ti)len nesil

Eğitim, terbiye yerine kullanılıyor. Terbiye, Arapça pürüzlerini gidermek mânâsına gelir. Sonradan uydurulmuş eğitim kelimesinde ise insanı eğmek maksadı açıkça anlaşılıyor. Osmanlı Devleti’nde mekteplerin bağlı olduğu müessesenin adı milli eğitim değil, maarif (öğretim) nezareti idi. Maarif Nezâreti 1846 yılında kuruldu. Cumhuriyetten sonra Maarif Vekâleti oldu. Sonra ne akla hizmet bilinmez, 1946 yılında Milli Eğitim Bakanlığı adını alıverdi. 1950-60 arası gene Maarif Vekâleti dendi. “Milli eğitim” insan haklarına aykırıdır. Bu utanç verici iddiadan bir an evvel vazgeçmek, terbiyeyi aileye bırakmak; maarife odaklanmak gerekiyor.

Mektepleri, devlet kurmaz

Osmanlı Devleti, ailenin çocuğunu terbiye hakkına ilişmeyi aklının ucundan geçirmemiştir. Herkes tahsil imkânlarını kendisi hâsıl etmekte hürdür. Devlet, bu hususta yardımcı olabilir; ancak ferdî teşebbüsü engelleyemez. Bu bakımdan Osmanlılarda klasik devirde devlet eliyle kurulan maarif müessesesine rastlanmaz. Mektep ve medreseleri ferdler kurar; vakıflar yoluyla işletir. Binâları kendisi yapar, hocaları kendisi bulur, talebeyi kendisi seçer ve müfredatı kendisi tesbit eder. Devlet de bunları destekler ve kontrol eder. Padişah, hânedan ve devlet ricâlinin yaptırdığı medreseler de böyledir. Hepsi şimdiki özel okullar gibidir. Meslekî tahsil, hatta doktorluk bile usta-çırak münasebetiyle olur. Bugün İngiltere’deki sistem de buna benzemektedir.

Tanzimat’tan sonra devlet eliyle mektepler kurulmuşsa da, bu sistem değişikliği olmayıp, devletin memur ihtiyacını karşılamak içindir. Nitekim hususî maarif müesseseleri varlığını devam ettirmiş; devlet mektepleri de terbiye (eğitim) değil, maarif (öğretim) rolü üstlenmiştir. Kanun-ı Esasî’nin 15. maddesi Osmanlı vatandaşlarının umumî ve hususî tedrisatta serbest olduğu; 16. maddesi de mekteplerin devlet nezâretinde olduğu; ancak bunun çeşitli milletlerin dinlerini öğretmesine halel veremeyeceği esasını hükme bağlamıştır.

Mercan Sultanîsi hoca ve talebeleri

Kim demiş Avrupa böyle diye?

Mecburi tahsil hususunda Avrupa misal alınıyor. Ama laikliğin beşiği ve sistemimizin modeli Fransa’da bile dindar aileler çocuklarını kilise mekteplerine verebilir. Burada rahip veya laik kişiler hocalık yapar. Tedrisat çok kalitelidir. Elit aileler, uyuşturucu, fuhuş ve çeteye pek rastlanmayan bu mekteplere çocuklarını vermekte yarışır. Üstelik bu memleketlerde erkek ve kızlar için ayrı mektepler vardır. Çocuğunu mektebe göndermek istemeyen aile, evinde ders aldırır, umumi imtihanlara sokar. Devlet mekteplerinde isteyen başını örter. Yüzme gibi derslere girmeyebilir. Bizde türban yasağı aleyhine kıyameti koparanların, bu meseleyi görmezden gelmeleri şaşırtıcıdır. Zira üniversite tahsili mecburi değildir. Ama dindar bir aile, bulûğa ermiş mükellef çocuğunu, hem karışık tedrisat yapan mekteplere, hem de başı açık olarak göndermeye mecburdur.

Trablusşam Mekteb-i İdadîsi talebesi

Millî demekle millî olunur mu?

Devletin, bir an evvel aileye ait eğitim rolünden vazgeçip, öğretim işine bakması gerekiyor. Belki de devlet eliyle mektep kurup işletmek yerine, bu iş ferdlere bırakılsa, daha kolay olacak. Üstelik bir millî demekle millî olunmadığı da yakın geçmişte çok görüldü. Bu işe gönül verenler ne kadar iyi niyetli ve kabiliyetli olursa olsun, işin mahiyeti gereği devamlı çıkan pürüzler, onları engellemeye yetiyor.

Osmanlılardan kalma rüşdiye (ortamektep) mezunu insanlar gördüm. Şimdiki üniversite mezunlarından daha kültürlü, en mühimi edep ve irfan sahibiydiler. Bir komşumuz vardı. Eski bir milletvekilinin kızıydı. Babası, kıskançlığından mı, dindarlığından mı bilmem, kızını hiç mektebe göndermemişti. Hayatımda o hanım kadar kültürlüsünü tanımadım.

Şimdi sıkı tahsil görmüş gençlerin çoğu, ne dilinden haberdar, ne kültüründen… Gördüğü rüyayı anlatacak kelime bulamıyor. Üniversitede talebelerin kâğıtlarını görünce, ümitsizliğe kapılmamak elden gelmiyor. Koca koca mektepler, âdetâ gözleri ışıl ışıl, zekâ pırıltısıyla dolu gençleri, köreltmek üzere faaliyet görüyor. Evinden aldığı bir güzellik kaldıysa, ustaca yok ediyor. Çocuk, mekanizmanın sıradan dişlilerinden biri hâline getiriliyor. Ona rağmen bu sistem, ben başarılıyım diyebiliyorsa, varlığını sürdürmekte ısrarcı ise, ne mutlu ona!

Milli Eğitim Bakanlığı denince nedense akla hep, Fransız şairi Voltaire’in, bugünki Avusturya ile etrafındaki bir avuç toprağa hükmeden Mukaddes Roma Cermen İmparatorluğu için söylediği söz geliyor: “Ne mukaddes, ne Roma, ne de imparatorluk!”



Cemreler, birbirini ardına suya, havaya ve toprağa düşer. Hava ısınmaya başlar. Kışın sonunu haber verir. Baharı müjdeler. İyi de, cemre nedir? Nereye düşer?

Eskilerin şaşmaz bir hava raporu vardır. Rumi takvimin çeşitli günlerine göre, havanın asıl olacağını önceden tahmin ederler. Kararlı bir şekilde kocakarı soğukları, öküz soğukları, Ülker fırtınası, zemheri, karakış, eyyam-ı bahur, kırlangıç fırtınası vs derken, pek de yanılmazlar. Öyle ki zaman zaman meteorolojiyi bile mahcub ederler. Bunlar asırların tecrübesi, moda tabirle yaşanmışlığı ile ortaya çıkan tesbitlerdir.

Kış memleketi

Kim ne derse desin, memleketimiz kış memleketidir. Bazı yerlerde sekiz ay hükmünü sürdürür. Yollar kapanır. Köylerin, hatta kasabaların dışarıyla irtibatı kesilir. Adam boyu, hatta ev boyu kar yağar. İnsanlar elde kürek, evlerinden sokağa kadar bir ince yol açar. Mahalleli, sokak ve caddede de aynısını yapar. Yollar, açık hava dehlizleri gibi, labirent gibi bir hal alır. Bir yere gitmek gelmek ancak kızakla mümkün olur. Saçaklarda kol kadar buz sarkıtları vardır. Kazaya yol açmasın diye, herkes kendi önündekini uzun sopalarla düşürür. Hastalanan, doktor yüzü görmeden ölür. Hatta don olunca kazmak zor olacağı için, güzden birkaç mezar yeri bile hazırlanır.

Yiyecek ve yakacak olarak, ambar ve odunlukta kalanlarla iktifa edilir. Mahalle bakkalında da mal azalır, bazıları biter. Sular donar. Evlerde su yoktur. Kar toplanıp, kazanlarda eritilir. Koca kar kitlesinden bir parmak su çıkar. İnsanlar, bez bebek gibi kat kat giyinir. Mecbur kalmadıkça dışarı çıkılmaz. Pencereler, soğuk girmesin diye yüksek ve küçük yapılır. Her odada ocak vardır. Dünya kadar odun yanar, ancak etrafını ısıtır. Soba keşfedilince herkesin bayram eder. Yine de ancak iki odada soba yanar. Bunu yakmak, ateşi korumak da zahmetlidir. Kömür yoktur. Odun boldur. Ama odun yapmak zordur. Yazdan hazırlanır.

Kışın suyu mu çıktı?

Kar yağdı diye mektepler, dükkânlar tatil olmaz. Herkes işin başınadır. Ancak ticaret zayıflar. Köylük yerde kış istirahat zamanıdır. Yine de boş durulmaz. Yazın çeyiz işleyen kızlara kızılır. “Kışın suyu mu çıktı!” denir. Uzun kış gecelerinde kızlar el işi yapar. Komşular birbirine gidip sohbet eder, oyun oynar, kestane kavurur, boza içer. Yatsıya gitmek zor gelir. Câmi soğuktur. Her gece mahallede biri misafir odasını yakar. Mahalleli orada toplanıp yatsıyı kılar. Sonra sohbet eder. Kitap okunur. Çay-kahve içilir. Bunlar kışın neşeli taraflarıdır. Tabiattaki durgunluğa mukabil, canlı bir cemiyet hayatı vardır.

Her taraf bembeyaz bir manzaradır. Kar berekettir, denir. İlk kar yağdığında herkes sevinir. Bu sevinç ve heyecan, zamanla yerini kaygı ve bıkkınlığa bırakır. Kış sonuna doğru insanlar patlayacak gibi olur. Bu sıkıntılı hal, ilk cemrenin düştüğü haberi ile kaybolur. Yerini neşe ve ümide bırakır. Bahar müjdesi!

Bahar müjdesi!

Şubat’ın 21, 28 ve Mart’ın 7’sinde, havaya, suya ve toprağa cemre düşüp, bunları ısıttığına inanılır. Birinci, ikinci ve üçüncü cemre denir. Cemre, ateş koru demektir. Hacıların Mina’da taşladığı ve şeytan adını da verdiği üç dikili taşın her birine cemre denir. Malum, şeytan, ateşten yaratılmıştır.

Rivayete göre çok eskiden göçebeler, kış gelince hayvanlarıyla beraber barınmak üzere iç içe üç kıl çadır kurardı. Her birine de bir ateş yakardı. En içtekini büyükbaş, ikincisini küçükbaş hayvanlara, en dıştakini ise kendilerine tahsis ederlerdi. Şubat’ın 21. günü birinci çadırın ateşini söndürüp, büyükbaş hayvanları dışarı, sahraya çıkarırlardı. Şubat’ın 28. günü ikinci çadırın ateşini söndürüp küçükbaş hayvanları sahraya çıkarır; Mart’ın 7. günü de en son ateşi söndürüp kendileri de dışarı çıkarlardı. Bunlar Arap göçebeleri olsa gerektir. Arabistan’ın kuzeyinde, Mart 7’sinde dışarı çıkmak pek mümkün değildir. Nitekim cemre ve sukut-i cemerât (cemrelerin düşüşü) gibi tabirler Arapçadır.

Astronomlara göre cemre, üç yıldızdır. Bunlara kırmızıya yakın görüntüleri sebebiyle cemre de denir. Birincisi tarf yıldızlarından re’sül-hayye, ikincisi hen’a yıldızlarından zirâü’ş-Şamî, üçüncüsü cebhe yıldızlarından kalbü’l-esed adındaki yıldızdır. İlki 21 Şubat’ta güneşin doğumundan öğleye kadar batmaya meyleder ve havada ısınma emarelerine rastlanır. İkincisi 28 Şubat sabahı batmaya başlayınca suda hararet eseri görülür. Üçüncüsü 7 Mart’ta burç vakti ortaya çıkarak toprakta ısınma zuhur eder. Bunlara cemretü’l-hevâ, cemretü’l-mâ ve cemretü’t-türâb adı verilir. Yani sırasıyla suya, havaya ve toprağa cemre düştü denir. Takvimlerde Arapça-Farsça karışık, cemre-i ulâ behevâ, cemre-i sâniye beâb ve cemre-i sâlise behâk yazardı.

Cemre düşüşü hakkında açık bir fennî kayıt yoktur. Mamafih şubat, bahara en yakın kış günlerini ihtiva eder. Güneşin devri değişir ve geceyle gündüzün uzunluğu birbirine yaklaşır. Güneş şualarının, yeryüzüne gelişi ve yansımasında yavaş yavaş bir düzgünlük hissedilir. Bazıları niye hemen hava değişmedi diye sabırsızlanır.

Cemreviyye

Osmanlı şairleri, bayramlar, mevsimler, mübarek günler ve millî hâdiseler hakkında manzumeler düzdüğü gibi, cemre düşüşü hakkında da şiirler yazarak devlet büyüklerine arzederdi. Bunlardan şair Sâbit’in, Şeyhülislâm Ali Efendi’ye takdim eylediği cemreviyyeden birkaç beyit aşağıdadır:

Dil âteş-i muhabbet ile feyzyâb olur,

Derya gibi ki, cemre de pür âb ü türâb olur.

Nîl-i hevâye düşdü bugün nokta cemreden,

Şimden geru serâb-ı muhabbet şerâb olur.

Yâh-beste mey ki pâre-i yakut-i surh idi,

Tesir-i cemreden yine lâl-i müzâb olur.

Dâvâ-yı imtizacına berf ile cemrenin,

Ateşle pembe kıssası fasl-ı hitâb olur.

Bir hamlesine tâbver olmaz erir gider,

Dev-i sefîd-i berfe de cemre şihâb olur.

Kalmaz şu feyz-i cemre ile nevbahara dek,

Bir nahl-i köhne tâze vü şeyh şâb olur.

Düşdükçe cemre, micmere-i gonce-i güle,

Nükhet şemim ü amber ü şebnem gülâb olur.

Cemre ile hâbgâhına ateş bırakdı gül,

Bülbül döne döne ocağında kebâb olur.

Âlemde lûtf-i cemreyi mürg-i çemen bilür,

Ateş düşer derûnuna pür ıstırâb olur.

Âlem ısındı, cemreye zira merâhimi,

Eltâf-ı kutb-i âlem gibi bîhisâb olur.



İncil, daha ilk asırlarda ortadan kayboldu. Sonradan ortaya İncil adıyla onlarca kitap çıktı. Acaba bunlardan hangisi gerçek İncil idi? Kilise bu meseleyi çözdü elbette…

Geçenlerde emniyet deposunda bir kaçakçılık vakasında ele geçen ve on senedir saklanan 1500 yıllık İncil çıktı. Deri üzerine Aramice yazılmış. Barnabas İncili olduğu söylendi. 1983′te Hakkari civarında bir mağarada, ceylan derisine yazılmış Aramice bir İncil bulunmuş; bunun da Barnabas İncili olduğu söylenmişti. Şimdi askeriye elinde olduğu rivayet ediliyor. Demek nerede bir İncil bulunsa hemen akla Barnabas İncili geliyor. Acaba ikisi aynı mı? Vatikan tetkik talebinde bulunmuş. Bakalım ne çıkacak?

Makbulü var, sahtesi var!

Orijinal İncil bugün elde değildir. Hazret-i İsa’ya, hem Yahudiler, hem de Romalılar karşı çıkmıştı. Üstelik inananı pek azdı. Bunlar entelektüel bir topluluk değildi. Devlet desteğinden de mahrumdu. Bu sebeple İncil’i koruyamadılar. Gerçek İncil, ilk bir-iki asır içinde kayboldu. Belki ezberlerde kaldı, hiç yazılmadı. Bu bakımdan ilk Hıristiyanların elinde mukaddes kitapları yoktu. Dinin tebliği sözlü geleneğe dayanan vaazlarla cereyan ediyordu. Vaizlerin işlerini kolaylaştırmak üzere küçük müracaat kitapları yazılması gerekti. Böylece Hazret-i İsa’nın hayatı ve sözlerini anlatan mecmualar kaleme alındı. İncil denilen kitaplar böyle meydana geldi. İslâm dünyasında Hazret-i Muhammed’in hayatını anlatan siyer kitaplarına benzer. Hazret-i İsa’ya atfedilen güzel nasihat ve menkıbeler yer alır. Ancak Hıristiyan ilahiyatının esasını bunlar değil, Paulus’un mektupları teşkil eder.

325 İznik Konsili’nde, İncil diye bilinen ve hepsi üçüncü şahısların ağzından bu çeşit 54 kitap arasından ifadesi basit olduğu için Matta, Markos, Luka ve Yuhanna adındaki dördü seçilerek diğerleri imha edildi. Kanonik (makbul) İnciller diye de bilinen bu dördü dışında kalan İnciller, apokrif (sahte) sayılır ve kilisece yasaklanmıştır. Bunların hiçbiri havarilerden kalma değildir. Asırlar sonrasına aittir. İşte bu sebeple bugün Hıristiyanlar, aslında İncil adında müstakil bir kitap bulunmadığını, İncil’den kastın bizzat Allah’ın kelâmı sayılan Hazret-i İsa olduğunu söyler. Paulus’un dediği gibi, İncil müelliflerinin bunları yazarken Ruhülkuds’ten ilham aldığına inanır.

Hıristiyanların Kitab-ı Mukaddes (Holy Bible) dedikleri kitap, hem Eski Ahid adıyla Tevrat ile buna bağlı kitaplar, hem de Yeni Ahid adıyla dört İncil’den başka, havariler ve Paulus’un macera ve mektuplarından teşekkül eder. Asırlar boyu İncil üzerinde çok düzeltmeler, ekleme ve çıkarmalar yapılmış; nihaî metne XVII. asırda ulaşılmıştır. Hazret-i İsa’nın dili Aramice, İbranice’den çıkmadır ve Süryanice’nin atasıdır. Bugün sadece Şam yakınlarındaki Malula kasabası Hıristiyanları ile Kürdistan Yahudileri konuşur. İncil, Yunanca’ya, Latince’yle, sonra da mahallî lisanlara çevrilmiş; bu tercümeler sırasında orijinalinden çok şey kaybetmiştir. Hıristiyanlar, Tevrat okur; ama hükmünün neshedildiğine inanır. Katolik, Ortodoks ve Protestanların İncilleri de birbirinden az-çok farklıdır.

En eski İncillerden Manchester (sağda) ve Dublin (solda) nüshası

En eski İncil nüshası

Bilinen en eski İncil nüshası, MS 130-140 yılından kalma, papirüse Yunanca yazılmış ve 1920’de Mısır pazarında bulunmuştur. Yuhanna’dan bir parçadır. Manchester John Rylands Üniversitesi Kütüphanesi’nde 1920’den beri muhafaza edilmektedir. Dublin’de, Oxford’da, Cenevre ve Barselona’da ekserisi Mısır’da mağaralarda bulunmuş veya pazarlardan satın alınmış 200’lerden kalma İncil parçaları vardır. Bugünki İncil’in esası Vatikan ile Londra’da saklanan ve Vatikanus ile Sinaitikus diye bilinen IV. asırdan kalma iki Yunanca nüshaya dayanır. Vatikanus, XVI. asırda Erasmus tarafından keşfedilmiştir. Sinaitikus, 1844’te Sina Dağı’nda St. Catherine manastırında Rus bilgini Tischendorf tarafından bulunmuş; İngiliz hükûmetince 500 bin dolara satın alınmıştır.

Codex Vatikanus'tan bir sayfa

1947 yılında Ürdün’de iki bedevi çoban, keçisini ararken girdiği mağarada bir tomar parşömene rastladı. Ölü Deniz kıyısındaki Kumran mağarasında ele geçen İbrani dilindeki parşömenlerin Tevrat metinleri olduğu ortaya çıktı. Kudüs Süryani Patriği’nin eline geçen ve Hıristiyan din adamlarınca muhtevası titizlikle saklanan bu vesikaları, Yahudiler uzun mücadelelerden sonra satın aldılar ve yakın bir zaman önce Kudüs Müzesi’ne koydular.

Barnabas İncili’nin macerası

Havari Barnabas’ın yazdığı İncil, MS IV. asra kadar Şark kiliselerinde, meselâ İskenderiye’de okunurdu. Aziz Barnabas, Hıristiyan ilahiyatının kurucusu sayılan Paulus’a muhalif olduğu için, Kilise tarafından yasaklanmış ve kaybolmuştur. Rivayete göre, müellifin el yazısı bir nüsha 478’de Aziz Barnabas’ın Kıbrıs’taki mezarında bulunmuş. Kıbrıs piskoposu bunu göndermek karşılığında İstanbul’dan otonomi elde etmiş. İtalyanca bir nüshası Papa Sixtus’un eline geçmiş. 1589’da bir gün kendisiyle yemek yiyen Peder Marino, papanın uyumasından faydalanarak kitabı bulmuş; cüppesi altına saklayarak kaçırmış. Bu nüsha, kitap meraklısı meşhur Avusturyalı Prens Eugene’in eline geçmiş. Şimdi Viyana Kütüphanesi’ndedir (Hofbibliyothek). Bunun İngilizce tercümesi (1907), Washington Kongre Kütüphanesi’nden bir Pakistanlı tarafından çoğaltılarak yayılmıştır. Bunun orijinaline uygunluğunu bilmek mümkün değildir. Barnabas İncili de, ilahî kelâmı bildirmekten çok, Hazret-i İsa’nın hayat ve sözlerine yer vermek bakımından diğerlerinden pek farklı değildir. İçinde defalarca Hazret-i Muhammed’in ismi geçmesi sebebiyle, Hıristiyanlarca dinlerini takviye için İspanya Müslümanları tarafından yazılmış bir metin olarak görülür. Ancak Hıristiyanlık çalışmalarıyla tanınan Müslüman müellifler, asırlarca Barnabas İncili’nden haberdar bile değildi.

Aziz Barnabas'ı tasvir eden bir resim ve Kıbrıs Salamis'teki kabri

Bambaşka bir Hıristiyanlık

Havari Thomas İncili, 1945’te Mısır’ın Nag Hammadi beldesinde iki kardeş köylü tarafından mühürlü bir küp içinde 12 kitap hâlinde bulundu. Kahire Müzesi bunları satın aldı. Kitaplar MS 200’lerden kalmadır. Diğer İnciller’den farklı olarak hikâye üslubuyla yazılmamıştır. Hazret-i İsa’nın 114 sözü anlatılır. Bir kısmı Yunanca, bir kısmı bunun Kopt (Kiptice) tercümesidir. Kopt, Mısır’ın mahallî lisanıdır. Yunan alfabesiyle yazılır ve şimdi Mısır Hıristiyanlarınca kullanılır.

1978’de Mısır Minye’de bir mağarada bulunan Yahuda İncili, 200’lerden kalma aslı 62 sayfalık Kopt dilindeki papirüslerden müteşekkildir. Zürihli bir antikacı tarafından satın alındı. İsviçre’de Maecenas Vakfı elindedir. Vakfın parayla anlaştığı National Geographic Society tarafından dünyaya tanıtıldı. Apokrif İncillerin en enteresanıdır. Burada Havari Yahuda’nın Hazret-i İsa’ya hıyanet değil, kendisini feda ettiği anlatılır. Thomas ve Yahuda İncilleri, bambaşka bir Hıristiyanlık inancını tasvir etmektedir. Bu sebeple Kilisenin en çok karşı çıktığı metinlerdir.

Kumran Tomarları



Alışılmadık bir örnek olduğu için, Fetih 1453 çok rağbet uyandırdı. Çok emek verilmiş. İyi niyet eseri her sahnede kendisini gösteriyor. Ama kusursuz güzel olmaz!

Doğrusu sinema kritiğinden anlamam. Ama okuyuculardan yakında vizyona giren Fetih 1453 filmi hakkındaki kanaatlerimi soran çok sayıda mesaj aldığım için, cevap sadedinde bazı şeyler söylemek istiyorum.

Çok emek verilmiş

Evvelemirde dünya tarihi için böylesine mühim bir hâdiseyi anlatan filme emeği geçenleri tebrik etmek lâzım. Yıllardır söyleniyordu böyle bir film çekileceği, nihayet gerçekleşti. Eskiden hayal bile edilemeyen şeyleri bu filmde görme imkânı var. Bir kere iyi niyet eseri, filmin her safhasında seziliyor. Çok masraf edilmiş, çok emek verilmiş. Değmiş de… Teknik bakımdan –anladığımız kadarıyla- bir kusur bulmak mümkün değil. Büyük İskender veya Troya’ya benziyorsa da, normal. Sanat yönü, kostümler, mekânlar da iyi. Ancak kurgu ve senaryoya biraz daha emek verilseydi güzel olurdu.

Elbette tarihî filmlerin, hâdiselerle birebir örtüşmesi beklenmez. Ancak tahrif etmemek gerekir. Filmde bu hassasiyet gösterilmeye çalışılmış. Ufak tefek hatalar görmezlikten gelinebilir. Meselâ Eyüp Sultan hazretlerinin kabri fetihten sonra bulundu. Fatih, imparator ile yüz yüze görüşmedi. Cenovalı Giustiniani, ölmedi, kaçtı. İstanbul, XIII. asırdaki Latin istilâsından beri perişandı. Saraydan, hipodromdan, ihtişamdan eser kalmamıştı vs...

Fethin, sıradan bir askerî harekât olmadığı, manevî ciheti öne çıkarılmış. Ne hoş! Ancak dinî ve hamasî vurgu bazen dozunu aşıyor. Bizanslıları bu kadar küçük düşürmeye gerek yoktu. Neticede Konstantin, elinde kılıç çarpışırken ölen ve Fatih’in bile saygı duyduğu bir düşmandı. Şuuraltımızdaki Bizanslı, kötü, sefih, biraz da efeminedir. Tamam, aşksız filmi kimse seyretmez. Ama film sıradan iki karakterin aşkını mevzu edinseydi; Fatih gibi tarihî şahsiyetler ikinci planda gösterilseydi, belki daha iyi olurdu. Meselâ Finli yazar Mika Waltari’nin İstanbul’un fethini mevzu edinen Kara Melek romanı filme alınmaya çok yakışırdı doğrusu.

Hoş bir padişah tasviri

Başrol oyuncusu, muvaffak olmakla beraber, Sultan Fatih’e pek benzemiyor. Hele padişahın neredeyse ağzını örten karakteristik kartal burnu nazara alınırsa… Filmde hem o, hem babası Sultan Murad ve hem de Bizans esaretindeki düzmece şehzâde Orhan, daha çok Kuzey Afrikalıyı andırıyor. Üstelik sıkıntılı zamanlarda yaptığı gösterilen, tesbih tanelerini çiğnemek gibi bazı garip hareketler, Sultan Fatih gibi oturaklı biri için tuhaf kaçmış. Yine de baş aktörün yakışıklı ve düzgün oluşu, Osmanlı büyüklerinin karikatürize edilmesine alışanlar için pek sevindirici doğrusu. Yersiz harem sahneleriyle sulandırılmamış.

Zamane insanı Osmanlı geleneklerine o kadar uzak ki, ağır başlı görüntü vermek isterken, garip haller zuhur ediveriyor. Tarihî film artistleri, şimdikiler gibi konuşup, reaksiyon veriyor. Halbuki hızlı yürümek, yüksek söylemek, münakaşa edasıyla konuşmak, “teenni sahibi” eskiler için pek alışılmış şeyler değildi. Bir vezirin padişah huzurunda bağırması, sadrazama hakaret etmesi, söze “Saçma!” diye başlaması yadırganıyor. Sultan Murad’ın bir hafta kadar elbiseleriyle teneşir üzerinde yatması da tuhaf. Senaryo yazarı her halde ölüye hemen yapılması gerekli muamelelere şahit olmamış. Neyse şimdi zaten bunlara takılacak kimse nerede! Ancak tarihçilerin gözünü tırmalar. Şimdi bazı aklı evvellerin inkâr ettiği İstanbul’un fethine dair hadis-i şerif, gemilerin karadan yürütülmesi, Urbanus’un topunun infilâkı, Ulubatlı Hasan’ın surlara sancağı dikişi hep filmde yer almış. Bu bakımdan da tebrik etmek gerekir. Ulubatlı Hasan sahnesinde gözyaşlarını tutmak elde değil. Ama böyle fetihle bir anılan İslâm mücahidinin, gayrımeşru münasebeti hiç de hoş kaçmadı. Bari gizlice evlendirselerdi.

Dokümanter mi?

Senaryodaki diyaloglar bazen sanki bir kâğıttan okurcasına uzun, normal hayatta rastlanmayan bir üslupta geçiyor. “Ben, benden önceki padişahlara benzemem” tiradında olduğu gibi, karakterler biraz teatral, hatta didaktik tavırla konuşuyor. Bu da filme dokümanter havası veriyor. Hasan ile Giustiniani’nin kavgası gibi bazı sahneler lüzumundan fazla uzun. Öte yandan daha çok vurgulanması beklenen sahnelere zaman kalmamış. Fethin manevî mimarı Akşemseddin figürü bir felâket. Seyrek sakalı sebebiyle köse de denilen bir veliyi, gür sakallı, koca göbeğini sallayarak yürüyen, patır kütür konuşan, filozof ile oduncu karması biri olarak tasvir etmek olmamış. Jenerikte filmin tarih danışmanı Emecen hocanın soyadının sehven Emecan yazılması, belki de danışmaya verilen ehemmiyetin derecesini gösteriyor.

Bazıları filmde padişah çocuğunu sevmiyor diye tenkit etmişler. Sevmiyor değil, sevdiğini belli etmiyor. Bu eski ağırbaşlılık geleneğinin icabıdır. Eskiden babalar, çocuklarını gece uyurken severdi. Büyük adamların her hissi, sevgisi ve nefreti de ölçülüdür.

Film görmeye değer. Yapımcıları takdiri hak ediyor. Eksik ve kusurların zaman içinde telafisi umulur. Memlekette çok şey değişti. İnsanların dünya görüşü normale dönüyor. Maziye giden yollardaki mayınlar temizleniyor. Bu bakımdan her bir sahnesi sinema mevzuu tarihimizi tasvir eden daha nice böyle filmleri görmeyi temenni ediyoruz. Dünya, tarihini romanlarla filmlerden öğrenmiştir. Fetih 1453, umarız gişe bakımından da beklediğini elde eder de, hevesler kırılmaz.



Yılmaz Öztuna, kitlelere tarihi sevdirdi. Bizim nesil doğru tarihi onun sayesinde öğrendi. Yanlış bildiğini de onun sayesinde düzeltti. Bu bakımdan hizmeti unutulmazdır.

Eski zaman adamlarından şimdi hiç kalmadı. Eski zaman adamlarını görenler de birer birer aramızdan ayrılıyor. Bunlardan birisi de Yılmaz Öztuna idi. Kadirşinas Başvekil Tayyib Bey’in de iştirak ettiği bir merasimle uğurladık. Vefatının, memleketimizde doğru tanınmasına vesile olduğu Sultan Hamid’in vefat yıldönümüne denk gelişi, enteresan bir tesadüf olsa gerektir.

Üç ayrı isimle yazı yazardı

Abdullah Tahsin Yılmaz Öztuna’yı, daha ilkmektep talebesi iken tanıdım. O zaman Hayat Tarih Mecmuası’nın editörü, yazarı, herşeyi idi. Her sayıda Yılmaz Öztuna, Tahsin Tunalı, Abdullah Tunaboylu gibi muhtelif isimlerle farklı muhtevada üç yazı yazardı. Ayrıca Tarih Postası’nı idare ederdi. O zaman berhayat bulunan İttihatçı kalıntıları ile inkılâp yobazlarının hakaretâmiz çığırışlarına buradan alayla karışık cevap verirdi. O zamana göre çok kaliteli basılan mecmua, bir tarih mecmuası için beklenmeyecek yüzbinlerce tiraja ulaştı ve 1965’ten 1983’e kadar uzun yaşadı ki, bu iki rekor münhasıran Yılmaz Öztuna’nın muvaffakiyeti idi.

Mektup yazarak, telefon açarak veya bizzat sorduğum suallere, hep nezâketle cevap verirdi. Fikriyatımın teşekkülünde rol oynayan birkaç kişiden birisi olmuştur. Son yıllarda her Perşembe bir otelin salonunda sevenleriyle buluşup, kendi tabiriyle memleketi ve dünyayı kurtarırlardı. Bu toplantılara fırsat buldukça ben de iştirak ettim.

Hayırlı işlere vesile oldu

12 ciltlik Türkiye Tarihi sahasında emsalsiz bir eserdir. Her yaşta insana tarih şuuru ve bilgisi aşılamış, satış rekorları kırmıştır. Sultan Hamid’in ilk defa tarafsız anlatıldığı 12. cildi, inkılâp yobazlarını kızdırmış, Türk Tarih Kurumu âzâlığı geri alınmıştır. Zira o zaman Sultan Hamid’i sevmek, inkılâba düşman olmak demekti. Ancak kendi tabiriyle bu muvaffakiyeti Süleyman Demirel’in dikkatini çekerek, milletvekilliğinin önünü açmıştır. Bu esnada Ayasofya Hünkâr Mahfili’nin ibadete açılışı, Hırka-ı Saadet dairesinde tekrar Kur’an-ı kerim okunması, 1001 Temel Eser ve hanedanın sürgününün sona ermesi gibi hayırlı işlere vesile olmuştur.

Eserlerini herkesin istifadesi için basit ve popüler üslupla yazmış; bu sebeple burnu büyüklerce istiskal edilmiştir. Vaktiyle ciddi bir mecmuaya ilmî bir yazı vermiştim. Benden akademik bir şahsiyet olmadığı gerekçesiyle Yılmaz Öztuna’ya yaptığım atıfları kaldırmamı istediler. Burada orijinal fikri olduğunu söyleyerek onları ikna edebildim. Bunu kendisine anlattığımda güldü. Kaynakları dipnot yerine, metin içinde vermenin de ilmî bir usul olduğunu söyledi.

İç ve dış siyasî hâdiseleri onun kadar kısa, öz, fakat derin analiz edene rastlamadım. Bu, tarihçiliğinin getirdiği bir avantajdı. Bazen gerçekleri satır aralarına saklamak zorunda kalır; ne demek istediğini, anlayan anlardı. Gazetenin politika hassasiyetleriyle tam örtüşen ustaca yazılar kaleme alırdı. Bu bakımdan Türkiye Gazetesi için de, matbuat hayatı için de büyük bir kayıptır. Bundan dolayı teessür duyuyor; kendisini minnet ve rahmetle anıyoruz.

Türkçeyi iyi kullanırdı

Tarih tahsili görmemiş; fakat kendisini fevkalâde yetiştirmiş (otodidakt) bir şahsiyet idi. Zekâ ve hâfızasının da elbette bunda büyük yardımı olmuştur. İstanbul’da doğup büyümüş; eski devir adamlarıyla beraber olma şansını yakalamıştır. İlim ve edebiyat meclislerine iştirak etmiştir. Bu da şahsiyeti üzerinde mühim tesirler icra etmiştir. Türkçeyi iyi bilir, güzel kullanırdı. Uydurukçaya itibar etmezdi. Aynı hassasiyeti imlâda da gösterirdi. Meselâ kelimenin sonunun kaf olduğunu belli etmek için telakkıy yazardı. Hoşsohbeti, engin kültürü ve biraz ince alayla süslü şakacılığı kayda değerdir.

İlk eserini 15 yaşında neşretmiş, boyunca ciddi eserleri olan bir tarihçiydi. Kim ne derse desin, bunlar büyük boşlukları doldurmuştur. Kuru nakilci değil, tahlilci ve izahçı idi. Son padişahların niçin bizzat sefere çıkmadığını, Sultan Hamid devrinde donanmanın niçin Haliç’e çekildiği gibi hususları güzel izah ederdi. Mukayeseler, istatistikî bilgiler ile yazılarını renklendirirdi.

Bir yazısında, vaktiyle neşredilen Ankara Savaşı kitabında Yıldırım Sultan Bayezid’in intihar ettiği tezini savunduğunu, zaman içindeki araştırmalarıyla kanaatinin değiştiği, o eserin artık basılması mevzubahis olmadığı için, bu yanlışı burada tashih ettiğini yazmıştı. Hatadan dönme faziletini, değme ilim adamlarında görmek mümkün değildir.

Hezarfen idi

Dedeleri Tuna’da yıllarca sancakbeyilik yapmış, 93 Harbi münasebetiyle İstanbul’a göçmüştür. Dedesi, Sultan Hamid’in şeyhülislâmı Cemaleddin Efendi’ye mensuptu. Annesi ise uzun yıllar Suriye Vâliliği yapmış Azmzâdelerdendir. Ubeydullah Ahrar halifelerinden olup, Sultan II. Bayezid’in İstanbul’u imar için Türkistan’dan getirttiği, Nakkaştepe’ye ismini veren Baba Nakkaş’ın soyundandır.

Padişahlara ve hanedana samimi bir hürmeti vardı. Bu da sadece dinî veya millî hamiyetinden değil, monarşist oluşundan geliyordu. Birçok eserinde meşrutî monarşiyi insanlar için daha faydalı gördüğünü açıkça ifade ederdi. Eskilerin hezarfen dediği türden bir şahsiyetti. Tarihten siyasete, musikiden ilm-i nesebe kadar geniş bilgisi vardı. Bizde bir benzeri olmayan, Devletler ve Hanedanlar adlı beş ciltlik eseri, ilm-i nesepteki maharetini göstermeye ve nasıl bir ilim adamı olduğunu anlatmaya kâfidir. Türk musikisi üstadı Hüseyin Sadeddin Arel ile beraberliğini vesikaya dökerek, ilk defa bir Türk Musikisi Ansiklopedisi meydana getirmiştir. İlahi besteleri vardır.

Başta Reşid Paşa olmak üzere Tanzimat bürokratlarının, sevaplarından fazla hatalarını görmezden gelişi, bunlara gösterdiği hüsnü zannı meselâ Sokullu Mehmed Paşa’dan esirgemesi tenkit olunmuştur. Ona göre Tanzimat ricâli, muhteşem Osmanlı kültürünün yetiştirdiği son mükemmel idarecilerdi. Yine de merhum İsmail Hami Danişmend gibi ırkçılık saikiyle devşirme takıntısı yoktu. Nihal Atsız’ın din dışı milliyetçiliğini tenkit eder, Yahya Kemal tarzı bir fikir yapısına sahip olduğunu söylerdi. Mevlevî muhibbiydi. Hanefî-Mâtüridî mezhebine mensubiyetin Türk tarihinde oynadığı müspet rolü vurgular; Vehhabîlik modasına karşı çıkardı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
20 Eylül 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter