Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Türkiye ve dünya arşiv, müze ve kütüphanelerinde Osmanlı mahkeme sicillerinden yüzbinlercesi saklanıyor. Bunlar tedkik edilmeden dünya tarihi yazılamaz.

Mahkeme kararları İslâmiyetin ilk devirlerinden beri yazıya geçirilmiştir. Halife Hazreti Ali zamanında Basra Kadısı Ebu Musa el-Eş’arî baktığı bazı davaları tescil ederdi. Hicrî 40 yılında Halife Hazreti Muaviye tarafından Mısır’a kadı tayin edilen Süleym bin Itr, bir miras davasında hükmetti. Sonra vârislerin bu hükmü görmezlikten gelerek meseleyi tekrar mahkeme önüne getirdiklerini fark etti. İkinci talebi reddetti. Bundan sonra baktığı davaları isbatını kolaylaştırmak üzere sicile kaydetti. İki de şahit tuttu.

Kadı ve davacılar

Çek bir Müslüman buluşudur

İbni Şübrime de Kûfe’de kadılık yaptığı Hicrî 120 yılında, davaların arttığını görerek hükümleri tescil etmeye başladı. Bilahare bu âdet bütün İslâm beldelerine yayıldı. Mahkeme kararlarının nasıl yazılacağı hususunda sakk ilmi doğdu. Mahkeme kararları bu usule göre kâtiplerce kayda geçirilirdi. Kâtiplere yardımcı olmak üzere bu klişe ifadelerin bulunduğu sakk kitapları neşredildi. Osmanlılar zamanında yazılan en meşhurları Çavuşzâde Aziz Efendi’nin Dürrü’s-Sükûk, Şânizâde’nin Envarü’s-Sükûk ve Ziyaeddin Efendi’nin Sakk-ı Cedid adlı eserleridir. Sakk, resmî yazı demektir. Çek kelimesi buradan gelir. Bu kitaplarda her meseleye ait bir dava numunesi vardır.

Mahkeme kâtibi

Osmanlı kadısı da vazife yaptığı mahkemede bir sicil defteri tutardı. Verdiği hükümleri en az iki şahit tutarak buraya tescil ederdi. Merkezden gönderilen ferman, hüküm ve kanunnameleri de buraya kaydederdi. Nitekim Mecelle’nin 1814. maddesi şöyledir: “Hâkim, mahkemeye sicil defteri koyar. Vereceği hüküm ve senedleri hile ve fesattan uzak ve muntazam surette ol deftere kaydeder, yazar ve ânın korunmasına dikkat ve itina eder”.

Bu defterler umumiyetle ince uzun ve cübbe cebine rahatça girebilecek ebaddadır. Osmanlılar zamanında muayyen mahkeme binası olmadığından, kadı efendi evinde, camide, sokakta, yani her nerede bulunursa orada dava dinleyip hüküm verebilirdi. Mahkeme sicil defterini de yanından ayırmaz; cübbesinin cebinde gezdirirdi. Memuriyeti bitince de yerine gelen kadıya bunu teslim ederdi. Defterin bir nüshası da İstanbul’a gönderilirdi.

Yazı yazıya benzer!

Taraflar isterse bu hükmün bir suretini belli bir ücret karşılığında mahkemeden alabilirdi. Bir davaya dair mahkeme kararı çıkartmış kimse, aynı davanın bir daha görülmesini önlemek için elindeki bu eski hükmü gösterebilirdi. Kadı’lar eskiden sadece dava görmezdi. Noter vazifesi de yapardı. Vekâletname, vakıf senedi, nikâh ilmühaberi gibi vesikalar da tanzim ederdi. Mahkeme kâtiplerinin kaleme aldığı hükümlerde, hâdise klişe ifadelerle hülâsa edilirdi. Sonra verilen hüküm bildirilirdi. Altına tarih ve şahitlerin adı yazılırdı. En son şahitler ve kadı vesikayı mühürlerdi.

Vaktiyle görülüp hükme bağlanmış davaya kaziyye-i muhkeme (kesim hüküm) denirdi. Bunun tekrar görülmesi caiz değildi. Bunun için sicil defterleri kadılar için delil teşkil ederdi. Hem de hâkim daha evvel benzer bir meselede ne hüküm verildiğini bunlardan kolayca öğrenip ona göre davranabilirdi. Eskiden yazılı deliller ihtiyatla karşılanırdı. “Çünki yazı, yazıya benzer!”. Ancak padişah fermanları, tapu kayıtları ve mahkeme sicilleri böyle değildir. Bunlar kati delil sayılır. İngiliz Hukuku’nda da hâkimler önceki mahkeme kararlarına aykırı hüküm veremez.

İstanbul Müftülüğü Şer'iyye Sicilleri Arşivi

Şehirlerin hayat hikâyesi

Şer’iyye sicili denilen kadı defterleri, Osmanlı hukukunun tatbikatını ve yazıldığı şehrin o asırdaki yaşantısını gösteren en mühim kaynaklardır. İslâm-Osmanlı tarihine ve sosyal bünyesine ait vesikalardır. Bunlar tedkik edilmeden Osmanlı tarihi üzerine konuşmak, yazı yazmak kolay değildir. Bunlardan bazısını yerli ve yabancı akademisyenler yeni yazı ile neşrettiler.

Bugün sadece Türkiye’de müze ve kütüphanelerde bu sicil defterlerinden çeşitli sebeplerle zâyi olan ve yananlardan geriye kalıp muhafaza olunanlar yüzbinleri geçmektedir. Şimdi bu sicil defterlerinin tozlu yaprakları arasında, asırların mirası koskoca bir adalet tarihi yatmaktadır. Bugün İstanbul sicilleri İstanbul Müftülüğü arşivinde, bunun dışındaki şehirlerin elde bulunan sicilleri Ankara’da Millî Kütüphane’dedir. Bazı kadılara ait defterler, bu zâtın terekesinden çıkmaktadır. Eski Osmanlı vilâyetlerinden bugün istiklâlini kazanmış olanların müze, kütüphane ve arşivlerinde de bu sicillere rastlanır.



Bir Süryani vatandaş, soyadını değiştirip aile ismini almak istemiş; anayasa mahkemesi memleket bölünür diye reddetmiş. Halbuki Türkiye’de aile adını soyadı olarak almak Türkler için bile kolay değildir.

1934 tarihli Soyadı Kanunu’nun 3. maddesi yabancı ırk ve millet isimlerinin soyadı alınmasını yasaklıyor. Burada kasdedilen belki İngiliz, Arnavut gibi ırk isimleriydi. Ama 6 ay sonra kanunun tatbikatı için çıkarılan nizamnamenin 5. maddesi “Yeni takılan soyadları Türk dilinden alınır” diyerek bu tevili boşa çıkarmaktadır. Türkçeye yerleşmiş Arapça, Farsça bir kelime bile buna dayanarak kolayca reddedilebilir.

İran Şahı örnek oldu

Osmanlılar zamanında her ailenin Hacıömeroğlu, Vidinligil, Dokumacızade gibi bir lakabı vardı. Akrabamız Macarlarda olduğu gibi lakap ismin önüne gelir. Ama lakap kullanmak mecburi değildi. Baba adı, memleket, hatta kör, topal gibi kişiyi ayırt etmeye yarayan bir lakap bile kabul edilirdi. Avusturya’da 1787’de çıkarılan bir kanunla, Yahudilerin soyadlarını Almancaya çevirmeleri emrolundu. Memurlara rüşvet verebilenler iyi soyadı alabildi. Olmayanlara iğrenç ve gülünç soyadları takıldı. 1925’te İran Şahı Rıza Pehlevi bir kanun çıkartarak, herkesin Pers mitolojisine uygun soyadları almasını emretti. Bundan ilham alarak Türkiye’de de 1934’te Soyadı Kanunu çıkarıldı.

Her aile bir soyadı almaya mecbur edildi. Alınan soyadları Türkçe olacak, rütbe, memuriyet, aşiret, yabancı ırk ve millet isimleriyle umumî âdâba uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları alınamayacaktı. Ağa, hacı, hafız, molla, hoca, efendi, bey, beyefendi, hanım, hanımefendi, paşa, hazret gibi unvan ve lakapları soyadı almak yasaktı. Aynı soydan gelenlerin aynı soyadını alması mecburî değildi. Bir nüfus kütüğünde bir soyadından ancak bir tane olabilirdi. İki sene içinde soyadı almayanlar beş lira para cezası ödeyecekler; bunlara mülkî amirler soyadı verecekti.

Vaktiyle bir kazada nüfus kâtipliği yapan birinden işitmiştim: “Soyadı almaya gelen olmadı. Ceza ödeyecek halde de değillerdi. Müdür oturdu, eline lügatı aldı, herkese rastgele soyadı yazmaya başladı. Sevdiklerine veya hatırlı kimselere güzel, hoşlanmadıklarına kötü soyadları verdi. İleride başa belâ olur dedi ve farklı kollarına farklı soyadları vererek geniş aileleri böldü. Bu ailelerin mensupları birbirleri ile akraba olduklarını zamanla unuttular.”

Yasak hemşerim!

Soyadı almaya gidenler, asırlardır ailelerine ait olan lakapları soyadı olarak almak istediklerinde itirazla karşılaştı. İnsanlar aileleri için hiçbir şey ifade etmeyen soyadları almak zorunda kaldı. Çin’de olduğu gibi yüz binlerce aynı soyadı ortaya çıktı. Karışıklığı önlemesi umulan soyadı, daha çok karışıklığa sebep oldu.

Kimi yerde aynı mahalle veya köyde yaşayanlara, alfabetik sıraya göre rastgele soyadı verildi. Bazı yerlerde de soyadları hep birbirine benziyordu: Demir, Özdemir, Tekdemir, Çekdemir, Tokdemir, Pekdemir, Demiröz, Demiriz gibi. Muhacirlere ekseriya Yurdakul, Vatansever, Yurdatapan gibi soyadları takıldı. Türk olmayanlara umumiyetle içinde mutlaka Türk sözü geçen soyadları verildi. Şimdi bile Kürt milliyetçilerinin önde gelenlerinden birinin soyadının Türk olması ironiktir.

Manasız, gülünç, hatta iğrenç soyadları az değildir. Telefon rehberine rastgele bir göz atılsa, insan ne soyadlarıyla karşılaşıyor. Balık, Çekirge, Yılan, Çıyan, Tavşan, Horoz, Teke, Ot, Çayır, Simit, Gevrek, Tahta, Sinir, Deli, Delikafa, Çıplak, Ciddi, Otuzbir, Sımsıkı, Mayılmayıl, Pilav, Erik, Kiraz, Çilek, Ayva, Muz, Eşekçalan, Delidolu, Boynukara, Yanbakan, Açoğlu, Yavru, Sinek, Çakal, Barsakçı, Kazma, Keçi, Yanmış, Özdangalakoğlu, Neyaptı, Donsuz, Dönek gibi soyadları dikkati çeker.

Soyadı, bir şapka kadar reaksiyon doğurmamakla beraber, muhafazakâr çevre, bunun eski aileleri bölmek, soysuz kimselere soy bulmak ve maziyle bağı koparmak için yapıldığını iddia ettiler. “Soyadı kanununun Avrupa’daki örneği, muayyen bir grubun diğerlerinden ayırt edilmesi maksadına matuf idi; Türkiye’deki ise bunların kamufle edilmesine yaradı” dediler.

Ne o, ne bu!

Afyon’da birisi nüfus idaresine gidip, “Bize Veliağaoğlu derler. Soyadımız da o olsun” diyor. Müdür, ağa unvanın soyadı alınamayacağını hatırlatıyor. Adamcağız, “Peki o zaman Velioğlu olsun?” deyince, “öztürkçe” itirazıyla karşılaşıyor. “Veli’nin öztürkçesi eren. Öyleyse Eren olsun” deyince memur razı geliyor. Meşhur şair Yahya Kemal de, Şehsuvar olan aile ismini “öztürkçeleştirerek” Beyatlı soyadını almıştır. Şehsuvar, at binicilerinin başı demektir.

Herkes bu kadar şanslı değil elbette. İzmir’de dul bir kadın soyadı almaya nüfus memurluğuna giderken akrabaları aldıkları soyadını bir kâğıda yazarak kadıncağıza veriyor, o da mantosunun cebine koyup gidiyor. Nüfus memuru “Teyze, sen ne soyadı aldın?” diye sorunca kadıncağız bir yandan elini cebine sokup kâğıdı araştırırken bir yandan da “Dur bakalım” diyor. Memur hemen soyadı olarak Durbakalım yazıyor.

Ahlat’ta soyadı alma sırası yaşlı ve kimsesiz olduğu anlaşılan bir kadıncağıza geliyor. “Teyze sana ne soyadı verelim?” diye soruyorlar. Kadıncağız boynunu büküyor. “Kocan yok mu?” diye soruyorlar. “Şehit düştü” diyor. “Önceden ne iş yapardı?” diyorlar. Adamcağızın bir katırı varmış, onunla yük taşırmış. Kadın boynunu bükerk, ağzını açıp, daha “Katır...” demeye kalmadan memur Katır diye yazıyor. Kadıncağız, Ayşe Hanım olarak girdiği nüfus dairesinden Ayşe Katır olarak çıkıyor


Hadîslerin yazıya dökülmesi, Hazret-i Peygamber’in bu emri üzerine olmuştur.

Zamanımızda “Kur’an’a bir sözümüz yok; ama hadîsleri kabul etmeyiz. Çünki Hazret-i Peygamber’den çok sonra yazılmıştır” diyenler işitiliyor. Halbuki bunlar da âyetlerle aynı devirde yazılmaya başlanmıştır.

Kur’an-ı kerîm âyetleri nâzil oldukça, vahy kâtipleri bunları Hazret-i Peygamber’in emriyle kâğıt, kumaş, hurma dalı, kemik gibi ne bulurlarsa yazarlardı. Eshâb-ı kirâm önceleri Hazret-i Peygamber’den işittikleri hadîsleri de yazmaya teşebbüs etti. Fakat Hazret-i Peygamber Kur'an ile karıştırılır endişesiyle buna mâni oldu. Nitekim Tevrat ve İncil de bu şekilde insan eliyle tahrife uğramıştı. O zaman sahâbilerin çoğu okuma-yazma bilmezdi. Hadîslerin yanlış yazılma ihtimali vardı. Kaldı ki sözlü kültür, her zaman yazılı kültürden daha sağlamdır.

Sağ elini yardıma çağır!

Hazret-i Peygamber’in, Hudeybiye Anlaşması’nı imzalamak dışında hayatında yazı yazdığı bilinmemektedir. Bununla beraber gerek diplomatik mektuplar, gerekse idarî talimatlar yazdırırdı. Zeyd bin Sâbit’ten Süryânîce öğrenmesini istedi; o da 15 günde bu lisanda yazmasını öğrendi. Hazret-i Peygamber’in mektuplarını yazar, gelen mektupları da ona okurdu.

Bir gün Hazret-i Peygamber, içinde kısas cezasının esaslarının bulunduğu bir hutbe okudu. “Ya Resulallah, bunu bana yazıverin” diyen Ebû Şah adındaki sahabinin talebi üzerine “Ebu Şah için yazınız” buyurdu. Ayrıca her vâliye vergi mikdarları hakkında yazdırdığı yazıdan bir nüsha verirdi. Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer de böyle yapmıştır.

Mekke'nin fethinden sonra, hadîsler çoğalıp ezberlemesi güçleşince, Hazret-i Peygamber, bunların yazılmasına izin verdi. Abdullah bin Amr bin el-Âs’a, parmağı ile ağzına işaret ederek: “Yaz! Yemin ederim ki ondan haktan başka bir şey çıkmaz!” buyurdu. Ebû Hüreyre der ki: “Ensardan bir zat Resulullah aleyhisselâma hâfızasından şikâyet etti. Resulullah ona şu cevabı verdi: ‘Sağ elini yardıma çağır!’ ve eliyle yazma işareti yaptı”.

Hazret-i Peygamber'in Roma Kayseri Heraklius'a (solda) ve İran Kisrası Husrev'e (sağda) gönderdiği mektuplar

Halkalı sandık

Hazret-i Ebû Bekr vefat ettiğinde, geride içinde 500 hadîs bulunan bir mecmua bırakmıştı. Abdullah bin Ömer de azatlı talebesi Nâfi’ye hadîs yazdırırdı. Hazret-i Ali, işittiği hadîsleri yazdığı bir sahifeyi, kılıcının kınında saklardı. Bunlar, İmam Hanbel’in Müsned’inde vardır. En çok hadîs yazan sahâbi Abdullah bin Amr bin el-Âs’ın“Kostantiniyye bir gün mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” hadîsinin bulunduğu es-Sâdıka adlı sahîfesi de buradadır. Kendisine Kostantiniyye (İstanbul) ve Rûmiye (Roma) şehirlerinden hangisinin daha evvel fetholunacağı sorulunca, halkalı bir sandık getirip, içinden bir kâğıt çıkararak şöyle demiştir: “Biz Resulullah aleyhisselâmın etrafında toplanmış yazıyorduk. Kendisine bu sual soruldu. O da İstanbul’u kastederek ‘Hiraklın şehri önce fetholunacaktır’ buyurdu”.

Berâ bin Âzib’i dinlemeye gelenler, işittikleri hadîsleri bulabildikleri her yere, hatta avuçlarına yazarlardı. Enes bin Mâlik, rivâyet ettiği hadîsleri oğluna yazdırmıştı. Mugîre bin Şu’be, rivâyet ettiği hadîsleri, Halîfe Muâviye’nin arzusu üzerine yazıp kendisine vermişti. Said bin Cübeyr, gece gündüz İbni Abbas ile beraber gezip, işittiklerini yazardı. Urve bin Zübeyr, bizzat veya teyzesi Hazreti Âişe’den işittiklerini yazmıştı. Ayrıca Hazret-i Ömer, Sa'd bin Ubâde, Abdullah ibn Ebi Evfâ, Semüre bin Cündeb işittikleri hadîsleri yazmış; Âişe, Berâ bin Âzib, Ebû Hüreyre, İbn Ömer, İbn Abbâs, İbn Mes'ud, Mugîre bin Şu’be, Zeyd bin Sâbit hadîs yazdırmıştır. Sahâbe içinde hadîs mecmuasına sahip olanı az değildir. Bunlar hadîs kitaplarına alınmıştır.

Üç kumaya razıyım!

Emevî Halîfesi Ömer bin Abdülaziz, tâbiînin ileri gelenlerinden Kâsım bin Muhammed'i, halası Hazreti Âişe'ye ait ne kadar hadîs ve başka rivâyet biliyorsa, hepsini toplamakla vazifelendirdi. Bir keresinde de Medine Vâlisi Ebû Bekr bin Muhammed bin Amr bin Hazm'a mektup yazarak: “Resulullah efendimizin hadîslerini, sünnetlerini, halan Amre binti Abdurrahman el-Ensârî'nin ve Kâsım bin Muhammed'in rivâyetlerini araştır ve yaz! Zira ben, ilmin yok olup, âlimlerin de tükenmesinden korkuyorum” buyurdu. Her ikisi de Hazreti Âişe'nin talebesi ve onun rivâyet ettiği hadîsleri en iyi bilenlerdi. Halife, diğer vâlilere de benzeri tâlimatlar yazdı. Şam âlimi Zührî’ye bu hadîsleri tasnif vazifesi verdi. Zührî o kadar sıkı çalışırdı ki, hanımı “Üzerime üç tane daha kuma getirmesine razıyım. Hiç değilse bilirim ki bir gün benimledir” derdi. İmam Zührî’nin ömrü işi bitirmeye yetmedi, ama sonra gelenler açtığı çığırda devam ettiler. Daha Hazreti Peygamber’in vefatından yüz sene geçmeden büyük hadîs kitapları meydana getirdiler. Bunlardan Kütüb-i Sitte diye bilinen 6 tanesi çok meşhurdur. Buhari ve Müslim bunlardandır.

Halife Ömer bin Abdilaziz'in Suriye'de Maarratü'n-Numan'daki türbesi

Eski bir Sahih- Müslim nüshası



Antik Çağ’ın en enteresan devletlerinden biri olan Isparta’da devlet mukaddes görülür; insanlar yalnızca devletin iyiliği için yaşardı. Bu acımasız sistem, 20. asırda bile bazılarını kendisine hayran etmiştir.

Öncelikle söylemek gerekir ki bu Isparta’nın Anadolu’daki Isparta ile bir alâkası yok. Isparta, Yunanca “ekilmiş, tohumu atılmış” demektir. 300 Ispartalı filmini seyredenler, bir avuç kahramanın Termofil geçidinde Perslere karşı kazandıkları zaferi hatırlar. Milâttan Evvel 10. asırda bir Helen kavmi olan Dorlar, Mora yarımadasını işgal etti. Yine Helenlerin Aka kavminden yerli halkı esaret altına alarak Isparta devletini kurdu. Isparta, kendine has siyasî ve sosyal yapısı ile Antik Çağ’ın en enteresan devletlerinden birini teşkil eder.

Antik Çağ'da Isparta Isparta'dan kalanlar

Devlet uğruna ferd

Isparta’da devlet mukaddestir. Ferd, devlet içindir. Ferdin bu bağlılığı doğumla başlar. Dünyaya gelir gelmez muayene edilen çocuklar eğer zayıf veya sakat ise Tayget dağındaki uçurumdan aşağı atılarak öldürülür. Devlet, 7 yaşına gelen çocukları ailesinden alır; kendine göre “millî eğitime” tâbi tutar. Çocuk devamlı talimlerle sıkı bir askerî hayat yaşar. Böylece hem beşerî hislerin inkişafı engellenir, hem de askerlik hayatına alıştırılır.

Evlilik yalnızca çocuk sahibi olmak için yapılır. Her Ispartalı için askerlik gibi bir mecburiyettir. Yeter ki sağlıklı çocuklar dünyaya getirilsin. Devletin devamı için ferdlere ihtiyaç vardır. Bunun için hiçbir ahlakî sınırlama yoktur. Gayrı meşru münasebetler tabiî, hatta hoş karşılanır. İffet ve sadakat beğenilen vasıflar değildir. Hatta ihtiyar bir erkeğin, genç karısını, çocuk sahibi olması için genç ve namuslu bir erkeğe teslim etmesi ve doğacak çocuğu sahiplenmesi vazife sayılır.

Isparta’da aile hayatı yoktur. Çünki ferdlerin hayatı ev dışında geçer. Aslî vazifelere engel teşkil edeceğinden, çalışmak, servet edinmek, ziynet eşyası kullanmak ve seyahat etmek yasaktır. Dinî merasimlere iştirak mecburîdir. Altın ve gümüş kullanmak, şişmanlık, evlenmemek suçtur. Zina ve mâhirâne hırsızlık ise suç sayılmaz. Hele hilotların malını çalmak en beğenilen kahramanlık türüdür.

Atina Stadyumu önünde Isparta Kralı Leonidas'ın heykeli Kral Leonidas'ın büstü

Herkes kontrol altında

Isparta’yı Jupiter’in oğlu Herkül’ün soyundan geldiğine inanılan iki ayrı sülaleden iki kral idare eder. Kral, dinî merasimlere riyaset eder. Ordu kumandanıdır. Kanunları tatbik eder ama kanun yapamaz. Sıradan bir Ispartalı gibi yaşar. Krala senato eşlik eder. 30 yaşını geçmiş Ispartalılardan müteşekkil geniş kudretli bir Halk Meclisi vardır. Kralı seçer. Memurları tayin eder. Harb ve sulha, anlaşmalara karar verir. Mecliste müzâkere olmaz. Vatandaşlar, kral tarafından önlerine getirilen teklifleri kabul veya reddedebilir. Rey verme usulü alkışlayarak cereyan eder. Efor adındaki yüksek memurlar, kraldan cemiyetin en aşağı ferdine kadar herkesi, sisteme uygun yaşayıp yaşamadıkları hususunda kontrol eder; gerekirse sorguya çekip cezalandırır. Hususî hayat takip altındadır. Eğlenceler bile hep beraber devlet kontrolünde icra edilir.

Isparta senatosunu gösteren bir fresk

Ahali, vatandaş, perioki ve hilot olmak üzere üç sınıftır. Vatandaşlar, Isparta’yı kuran Dorların soyudur. Bütün imtiyazlar bunlarındır. Her vatandaşın kendine yetecek kadar arazisi vardır. Ancak bunu kendisi işletemez. Hilotlar işler. Çünki vatandaş için çalışmak zillet sayılır. Isparta vatandaşları, bütün nüfusun onda biri kadardır. İşgal sırasında Dorlara teslim olanlar perioki sınıfını teşkil eder. Siyasî hakları yoktur, ancak asker olabilirler. Isparta şehrine giremezler. Hilotlar, istilâcılara mukavemet eden yerli halkın soyundan gelir. Statüsü, köle ile hür arasındadır. Vatandaşların topraklarını eker. Mahsulün bir kısmı ile geçinir. Gerisini vatandaşa verir. Bir kısmı da şehirlerde vatandaşlara hizmetkârlık yapar. Hilotlar, ahalinin % 90’ını teşkil eder. Her türlü aşağılamaya maruzdur. Hatta tenhada bir hilotu öldürmek suç bile sayılmaz. Mamafih hilotların sosyal hayatı bir felâket olmakla beraber, iktisadî vaziyetleri o kadar fena değildir.

Ispartalı savaşçı kostümü Ispartalı savaşçı

Çiçekten taçlar

Bazı Atinalı filozoflar, kendi sitelerindeki nizamsızlığa bakarak, Isparta’daki sisteme hayran olmuştu. Ancak Aristo bu sistemi iyi tahlil ve tenkit etmiştir.

Ispartalılar barış içinde yaşamayı bilmez; beşerî faziletleri mühimsemezdi. Onun için, harb sanatı dışında bir ilerleme gösterememiştir. Daima hilot isyanı korkusuyla yaşamıştır. Bu sebeple zaman zaman tarihte emsali görülmeyen pek vahşi tedbirler almıştır. Meselâ Peloponez harblerinin 8. senesinde Atina tarafından sıkıştırılan Isparta, hilotları askere almaya mecbur oldu. Hilotlar pek kahramanlık gösterdi. Ancak askerliği öğrendikleri için isyan edeceklerinden ürken Isparta hükûmeti, korkusunu dâhiyâne bir şekilde giderdi. Vatandaşlık vaadiyle binlercesini mabedlerde topladı. Başlarına da çiçekten taçlar konuldu. Bu taçlar aslında kurban edilecek hilotlar için bir işaretti. Birkaç gün içinde ikibin hilot acımasızca öldürülüp, cesetleri yok edilerek, bir nevi mükâfatlarını almış oldular.

XX. asırda da bazı totaliter devletlerin, bu acımasız sistemi model alışı enteresandır. Mussolini İtalyası, Nazi Almanyası, Sovyet Rusya, hatta 1940’ların Türkiyesi ve Arap Devletlerindeki Baas rejimi, ferdi devlete feda eden Isparta sistemine hayrandı. Ancak bu hayranlık, hepsinde de felâketten başka bir şey getirmedi.

Hitler gençliği Nazi selâmı veriyor



İngiltere’de Portsmouth ve İrlanda’da Drogheda şehirlerinin armasındaki ay-yıldız görenleri şaşırtıyor. Bu şehirlerin popüler spor klüpleri de amblemlerinde ay-yıldızı kullanmaktadır.

The Sun’da 2006’da çıkan bir habere göre, iş icabı Yemen'de bulunan bir İngiliz vatandaşı Tony Restall, hususî arabasıyla giderken, radikal dinci gruplara mensup birkaç kişi tarafından durduruldu. Elleri silahlı bu şahısların kendisini öldüreceğini düşünürken, enteresan bir şekilde serbest bırakıldı. Sebebi ise arabasının ön camında bulunan Portsmouth spor kulübünün ay-yıldızlı logosunu taşıyan sticker idi.

Portsmouth spor klübünün amblemi Portsmouth şehrinin arması

Osmanlı yâdigârı denizciler

İyi de, Portsmouth klübünün ambleminde ay-yıldız en arıyor? Bazı kaynaklarda 2 Mayıs 1194’te şehre berat verilirken İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard’ın şansölyesi William de Longchamp’ın armasından kopya edildiği söyleniyor. III. Haçlı Seferi sırasında 1191'de Kıbrıs adasından geçen Kral burada bir ay ve sekiz yıldızdan müteşekkil armayı görüp beğenmiş. 1686’da da resmen tescil edilmiş. Mamafih o tarihte Bizanslıların elindeki Kıbrıs'ta ay-yıldızın ne aradığı da akla gelmiyor değil…

Portsmouth, İngiltere’nin güneydoğusunda Londra ile bağlantılı mühim bir liman şehri. Çokları onu İngiltere Premier Ligi'nden bilir. Burayla irtibatımız 1850’lere uzanıyor. Dünyanın en güçlü deniz gücüne sahip bu ülkesine Sultan Mecid seyr ve topçuluk tahsili maksadıyla denizciler gönderdi. Mir’at-ı Zafer ve Çerâğ-ı Bahrî fırkateyni Portsmouth limanına demirledi. Lacivert ceket, mavi pantolon, kemer ve kılıçlı üniformalarıyla Osmanlı gemicileri şehirde büyük sükse yaptı. Gemileri gezmek isteyenlere de nâzik davrandılar. Mamafih eski Osmanlı leventlerinin hikâyelerini bilenler, görmeyi umdukları ihtişamlı ve ekzantrik kıyafet yerine, kendilerininkine benzeyen üniformalarla karşılaşınca biraz sukut-ı hayale uğradılar.

O esnada Portsmouth’da kolera salgını çıktı. Kanalizasyonsuz, tersane işçilerinin üst üste sıhhatsiz şekilde yaşadığı limanda hastalık çığ gibi büyüdü. Gemi mürettebatından bazısı hastalık kaptı. 26’sı hayatını kaybetti. Bunlar Portsmouth’un hemen karşısına düşen Gosport şehrindeki Haslar Askerî Hastanesi mezarlığında hususî bir yere gömüldüler. 1902’de Zymotic Hastanesi inşaatı sebebiyle kabirler, Alver Gölü kıyısındaki Clayhall Bahriye Mezarlığı’na nakledildi. Bugün burada vefat eden Osmanlı gemicilerinin ay-yıldızlı mezartaşları hâdiseye şahitlik ediyor. Ayrıca mezartaşları üzerinde “Küllü nefsin zâikatü’l-mevt” (Herkes ölümü tadacaktır) âyeti, gemicilerin isimleri ve vefat tarihleri yazmaktadır. Şehitlik 1985’te Türkiye tarafından restore edilmiştir. Hâdise hem İngiliz, hem de Türk kaynaklarında geçer. Mir’at-ı Zafer'in kumandanı Mustafa Bey, 16 sayfalık raporunda bunları anlatmaktadır. Acaba şehrin aramsındaki ay-yıldızın bu hâdiseyle bir alâkası var mı? Portsmouth, o zamanki sıkı müttefiği Osmanlılara karşı bir jest mi yaptı? Kim bilir?

Haslar Osmanlı Şehitliği

Portsmouth amblemindeki ay-yıldız hakkında başka bir rivayet daha var. Buna göre 1898 tarihli klübü, Sultan II. Abdülhamid istihbarat maksadıyla kurdurmuş. Londra göz önünde bir şehir olduğu için, onun yerine böyle İngilizlere hiç de sıcak bakmayan İrlandalıların aktif olduğu bir şehir seçilmiş. Ancak istihbarat maksadıyla kurulan bir takımın ambleminde ay-yıldız biraz dikkat çekici değil mi?

Türk Kasabası

Hampshire bölgesinin Türklerle alâkası bundan ibaret değil. Portsmouth’un hemen karşısında Gosport limanı var. Gosport, eski İngilizcede Kaz Limanı mânâsına geliyor. İşin garibi, buranın halk arasında Turk Town (Türk kasabası) diye anılmasıdır. Rivayete göre Haçlı seferlerinden dönerken getirilen harb esirlerinden dolayı şehre bu isim takılmıştır. Şehrin yerlileri kendilerini Türk olarak vasıflandırmakta ve Türklerle esrarlı bir irtibatları olduğuna inanmaktadır. Burada hâlen donanmaya ait bir mektebin bulunduğu yere HMS Sultan deniyor. HMS, Her Magesty’s Ship (Majesterinin Gemisi) demek. Triumph adlı bir İngiliz gemisine, 1870’de Sultan Aziz’in ziyareti sebebiyle Sultan adı verilmiştir. Fort Nelson kalesinde, Çanakkale Boğazı’nın müdafaası için yapılmış 1464 tarihli bir Osmanlı topu var. 1868’de Osmanlı hükûmetince buraya hediye edilmiştir.

Drogheda şehir arması Drogheda futbol klübünün amblemi

Droghedalıların Sultan Abdülmecid'e teşekkür mektubu

Büyük jest!

1847’de İrlanda’da kıtlık baş göstermiş; bir milyon kişi hayatını kaybetmişti. Cömert ve müşfik padişah Sultan Mecid’in gönderdiği erzak dolu 3 gemi Drogheda limanına yanaştı. Padişah ayrıca 10 bin pound göndermişti. Bu, Osmanlılara dünya çapında itibar kazandıran büyük bir jestti. İngiltere Kraliçesi Victoria bile İrlandalı teb’asına Sultan’dan daha cömert davranmamış; sadece 2 bin pound verebilmişti. Bu sebeple Osmanlı hükûmetinden yardımın bin pounda indirilmesi istendi. İrlandalılar, bu iyiliği unutmadılar. Şehrin ve 1919’da kurulan Drogheda futbol klübünün amblemine ay-yıldız koydular. Bir müddet evvel Türkiye’yi ziyaret eden İrlanda reisicumhuru Mary McAleese hâdiseyi hatırlatarak, "İrlanda halkı bu eşine az rastlanır cömertliği asla unutmadı. Bayrağınızdaki sembolleri, bu güzel yıldız ve hilâli, şehrin sembolü hâline getirdi. Hatta futbol takımının formalarının üzerinde de bu güzel Türk sembollerini görüyoruz" dedi.

Drogheda Belediye Binası olan Westcourt Oteli'nde Osmanlılara şükran plaketi

İspanya’da Türkler

İspanya’nın Portekiz sınırındaki Deportivo şehri takımının da ayyıldızlı bir amblemi var. Rakiplerinin “Türkler” diye andığı Deportivo La Coruna taraftarları da maçlarda Türk bayrağı açıyor. Rivayete göre, yiğitliğiyle meşhur Galicia beldesinin gençleri vaktiyle Portekizlilerle mücadelesinde Barbaros Hayreddin Paşa’ya destek vermişler. Bunu sindiremeyen komşu Vigo şehri, bunlara “Türkler” adını takmış. Bu rekabet, futbolda da varlığını devam ettirmiş.



Osmanlı sarayı, aynı zamanda bir siyaset mektebiydi. Irkına ve dinine bakılmaksızın memleketin dört bir yanından gelen liyakat ve talihli gençler burada devletin istikbaline hükmetmek üzere yetiştirilirdi.

Topkapı Sarayı'nda Sultan III. Ahmed'in yaptırdığı Enderun Kütüphanesi

Topkapı Sarayı’nın üçüncü kapısından girildiğinde sağ taraftaki yapılar, bir zamanların muhteşem Enderun-ı Hümâyun Mektebi’ni hatırlara getirir. Enderûn, Farsça “iç” demektir. Sarayın iç kısmında yer aldığı için bu adı almıştır. Nitekim sarayın dış kısımları da bîrûn (dış) adını taşırdı. Enderûn-ı Hümâyun, sarayın iç teşkilâtını karşılayan bir tabirdir. Enderûn, hem padişahın hususî hizmetinin görüldüğü idarî ofisler; hem de devlet ricâlinin yetiştiği bir saray akademisi idi. Bu akademi Enderun’da yer aldığı için Enderun Mektebi diye anılırdı.

Topkapı Sarayı Enderun daireleri

İçoğlanı ne demektir?

Enderûn talebesini, harb esirlerinden devlet hissesine düşenlerle, Hıristiyan halktan devşirilen uygun vasıfta çocuklar teşkil ederdi. 10-12 yaşındaki çocuklardan güçlü, zeki ve istidadlı olanları, fizikî muayene ve zekâ testinden geçirilip kabiliyetlerine göre, devlet adamı veya kapıkulu askeri yetiştiren Enderun Mektebi’ne alınır; burada Müslüman Türk kültürüyle yetiştirilirdi. Türk köylülerinin yanında Türkçe ve İslâmiyeti öğrenen çocuklar, Acemi Oğlanlar Mektebi’nde usul ve erkân öğrendikten sonra en muvaffakları Enderun’a, geri kalanı da Yeniçeri Ocağı’na alınırdı.

Enderun’daki gençler bir yandan saray terbiyesi ile yetiştirilir; bir yandan da saray ve padişahın hizmetlerini yaparak aynı zamanda staj görürlerdi. İçoğlanları denilen bu talebenin her türlü masrafı saraya aitti. Kendilerine ayrıca 8 akçe de gündelik verilirdi. Burada oda adıyla altı sınıf vardı. Talebeler sırayla bu odalarda tahsil ve terbiye görürdü. İçoğlanı tabiri, Hammer gibi meşhur bir tarihçiyi bunların menfur hizmette kullanıldığı zehabına düşürmüş; hatta zamanın padişahı Sultan Aziz ve Sadrâzam Âli Paşa kendisini bu mealdeki yazısından dolayı kınamışlardır. Bu kelimede rezil bir mânâ yoktur. Argoda sonradan böyle bir mânâ yüklenmiştir. Oğlan, henüz bıyığı bitmemiş delikanlı demektir.

İçoğlanı

Mukaddes emanetlerin bekçileri

Büyük ve küçük odalarda XVI. asırda 160 talebe vardı. Sonra bu sayı 400’e kadar yükseldi. Burada dinî, fennî ve edebî ilimler, İslâm ve Osmanlı tarihi öğretilir; at binme, ok atma gibi sportif tâlimler yapılırdı. Bu odayı geçemeyenler, sipâhi zâbiti olarak orduya katılırdı. Sonra doğancı, ardından da seferli odası gelirdi. Seferli odası oğlanları, dersten arta kalan zamanlarda padişahın çamaşırlarının yıkanıp ütülenmesi işiyle de meşgul olurdu. Seferli odasından sonra kiler odası gelirdi. Talebeleri artık zâbit (subay) sayılan bu oda, padişahın yemekleriyle alâkalı her türlü işin tanzimiyle meşgul olurdu. Önceleri mevcudu 30 kişi iken, sonra 150 kişiyi bulmuştur. Buradan itibaren enderûn mensuplarına ağa denirdi. Hazine odasını Fâtih Sultan Mehmed kurmuştur. Vazifesi enderûn hazînesi de denilen iç hazîneyi muhafaza etmekti. Mevcudu önceleri 3 kişi iken, XVI. asır sonunda 60’a, XVIII. asırda da 150’ye yükselmiştir. Kumandanı hazînedarbaşı olup, aynı zamanda saray atölyelerinden de mesul idi.

Has Oda, enderûnun en yüksek rütbeli kademesi idi. Burasını Sultan Fâtih 32 zâbitle ihdâs etmişti. Yavuz Sultan Selim, hırka-ı saadet dairesini kurarak muhafazasını has odaya tevdi kılmıştı. Mevcudu 40’ı pek geçmezdi. Başında hasodabaşı bulunurdu. Sırasıyla silâhdar, çuhadar, rikâbdâr, tülbend ağası ve miftah ağası gelirdi. Bunlardan ilk dördü kimseye sormadan istedikleri zaman padişahın huzuruna çıkabilirlerdi. Sadrâzamın, hatta şehzâdelerin bile böyle salâhiyeti yoktu. Padişahın yanından hiç ayrılmaz; dışarı çıktığında da refakat ederlerdi. Hasodabaşı, enderûndan çıkınca hemen vezir rütbesi alırdı. Hatta Kanunî Sultan Süleyman’ın devrinde, Makbul İbrahim Paşa, hasodabaşılıktan sadrâzamlığa tayin olunmuştu. Has Oda bir nevi padişahın hususî kalem müdürlüğü ve hizmet birimi idi. Mukaddes emânetlerin muhafazası da bunlara aitti. Has Oda’da ayrıca şu zâbitler bulunurdu: Hünkâr müezzini (sermüezzin), sır kâtibi, sarıkçıbaşı, başçuhadar, kahvecibaşı, berberbaşı, tüfenkçibaşı, tırnakçıbaşı. Hazîne, kiler ve seferli odası kumandanları, has oda zâbitlerinden seçilirdi.

Aman lala, affet!

Acemîlerin terbiyesiyle meşgul olanlara lala denirdi. Üç-dört acemînin bir lalası olurdu. Acemî dışarı çıkmak, hastalığını haber vermek gibi hallerde bile lalasına müracaat ederdi. Lala, acemînin bilmediği şeyi öğretir ve acemîde gördüğü kusuru ikaz ederdi. Enderûn mektebinde disiplin çok sıkı idi. Bu disiplini, haremde dârüssaade ağasına (kızlarağasına) paralel olarak, akağalar da denilen beyaz hadımağaları temin ederdi. Bunların başında bâbüssaade ağası (kapı ağası) bulunurdu. Akağalar, Topkapı Sarayı’nın üçüncü avlusunun Bâbüssaade denilen kapısını açıp kapamakla vazifeli idiler. Seferde ve hazerde padişahın yanından ayrılmazlardı. Akağalardan Hadım Süleyman Paşa, Hadım Sinan Paşa gibi kahramanlığı ile nam yapan sadrâzamlar çıkmıştır. Sultan III. Ahmed zamanında da enderûn âmirliği vazifesi akağalardan alınıp silâhdar ağaya verildi.

Topkapı Sarayı'nda Akağalar Kapısı



Bizde demokrasi ve seçim geleneği zannedildiğinden de eskidir. Osmanlı Devleti’nde ilk seçimler 1840’ta mahallî meclis azaları için yapıldı.

1876’dan beri umumi seçimler yapılmaktadır. Bu gelenek, ateş yumağı içindeki Türkiye’de iyi-kötü bir demokrasinin işlemesinin sebebidir.

İslâm kültüründe devlet reisinin en ideal başa gelme yolu seçimdir. Hazret-i Ebûbekr böyle başa gelmiştir. Cemaatla namaz kılarken de imamlık vasıfları eşit olanlar arasında seçim yapılır. İki Müslüman sefere gitse, içlerinden birini emir seçerler. Bunların, modern demokratik seçimlerle elbette bir alâkası yoktur. Osmanlı Devleti’nde Avrupaî tarzda ilk seçimler 1840 yılına tarihlenir. Taşrada mahallî meclisler kuruldu. Bulunduğu yere göre vâli, mutasarrıf veya kaymakamların reisliğinde halktan âzâlar vardı. Bunların yarısı Müslüman, yarısı gayrımüslimlerden seçilirdi. Avrupa’da o zaman emsaline rastlanmayan bir usuldür.

Osmanlı intihablarında sandık heyeti (Gayrımüslim ruhanilere dikkat)

Fedainin sopası

1876’da Osmanlı Devleti’nde anayasa ilan edildi ve meşrutî monarşi kuruldu. Seçilmiş mebuslardan müteşekkil meclis İstanbul’da toplandı. 93 Harbi sebebiyle meclis feshedildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin isyan ettiği 1908’e kadar bir daha toplanmadı. 1908 meclisi pek renkliydi. İlk defa partilerin katıldığı seçimlerle Osmanlı Devleti modern demokrasiye geçti. Seçimler iki turluydu. Halk müntehab-ı sâni denilen ikinci seçmenleri; onlar da mebusları seçiyordu. 1912’deki seçimlerde, halkın sempatisini kaybetmeye yüz tutan İttihatçılar seçimi kaybetmek korkusuyla seçmenleri baskı altına aldılar. Reylerini muhalif namzetlere vermek isteyenler, sandık başındaki İttihatçı fedainin sopasını kafasına yiyordu. Bu sebeple sopalı seçim diye anılan seçimlerden sonra memleket 6 sene sürecek İttihatçı diktatörlüğünün pençesine düştü.

1918’de İttihatçıların düşüşüyle, Osmanlı Devleti, bugün ancak Avrupa’nın ileri memleketlerinde rastlanan bir demokrasiye geçti. Çok sayıda parti ve hür matbuat (basın) ile fikir hürriyeti alabildiğine genişledi. 1919 seçimlerinde Ankara’daki yeni hareket, kendi yandaşları dışında kimsenin seçime katılmasına izin vermedi. Ancak İstanbul’un işgali sebebiyle bu son Osmanlı Meclisi 23 Nisan 1920’de Ankara’ya naklederek burada toplandı.

1908 intihabları (seçimleri)

Dikensiz gül bahçesi

Cumhuriyet ilan edildiğinde, Osmanlı’dan miras bir demokrasi iyi-kötü yürüyordu. 1923 seçimlerine sadece tek bir parti (Halk Fırkası) katıldı. Müstakil namzetler, jandarma marifetiyle sindirildi. Tamamını partinin seçtiği namzetlerle “kız gibi bir meclis” teşkil edildi. Sadece bir kişi aradan kayarak müstakil milletvekili olabildi.

Ancak hükûmetin icraatını beğenmeyen halk, Yunan Harbi kahramanlarının yer aldığı, cumhuriyetçi, fakat liberal muhalif Terakkiperver Fırka etrafına kümelenince, İsmet Paşa hükümeti çok endişelendi. 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nu çıkardı. Partiler yasaklandı, basın hürriyeti kaldırıldı, demokrasi askıya alındı. Muhalifler tutuklandı, bazısı asıldı, kimisi yurt dışına kaçtı. Memleket dikensiz gül bahçesine döndü. Seçimler yine vardı. Ancak partiler yoktu. Herkes hükümetin tesbit ettiği isimleri seçmek zorundaydı. Ömründe Muş’u görmemiş birisi, Muş milletvekili olarak mükâfatlandırılabiliyordu. Merkez, vilâyetin milletvekili sayısı kadar namzet tesbit eder; ikinci seçmenler bunları “seçerdi.” Sonraki seçimler merkezin tesbit ettiği isimlerin Sovyet rejiminde olduğu gibi halka tasdik ettirildiği birer politik gösteridir.

Tek parti zamanının mutlu seçmenleri sandık başında!

Para karşılığı demokrasi

1929 ekonomik buhranı ile zor vaziyete düşen İsmet Paşa hükûmeti, İngiltere’nin demokrasiye geçme teklifini kredi karşılığında kabul etti. Terakkiperver Fırka gibi danışıklı dövüş olarak Serbest Fırka kuruldu. Ancak halkın büyük rağbetinden korkan hükûmet Menemen bahanesiyle partiyi kapattı, muhalifleri sindirdi. 1935’te kadınlara seçme ve seçilme imkânı verildi. Hükûmetin seçtiği 17 kadın meclise gönderildi. Ancak erkeklerin bile serbestçe seçme ve seçilme hakkının olmadığı bir zamanda, bunun bir mana ifade etmediği ortadadır.

Hükûmet, muhaliflerini teskin maksadıyla 1943’te tercih usulü getirdi. Artık her vilâyette seçilecek milletvekili sayısından bir fazlası namzet gösteriliyor; ikinci seçmenlere böylece büyük bir “seçme imkânı” tanınıyordu. Türkiye, II. Cihan Harbi’ne girmediği halde, büyük fakirlik içindeydi. İnönü, Amerikan yardımı alabilmek için demokrasiye geçmeyi kabul etti. Kendisinin demokrasiye gönül vermiş birisi olmadığı herkesçe malumdur. 1945’te CHP’den ayrılan muhaliflerce Demokrat Parti kuruldu.

1950 seçimlerinde Celal Bayar rey kullanırken

Dönüm noktası

1946 seçimleri, 1912 sopalı seçimlerinin bir benzeriydi. “Açık oy, gizli tasnif” hususiyetiyle tanınır. Vâli, kaymakam, belediye reisi ve CHP il/ilçe başkanı aynı kişi olduğundan, jandarma yardımıyla halkın “ne idüğü belirsiz” kişilere rey vermemesi temine çalışıldı. Sandık başında çok hâdiseler çıktı, kavgalar oldu. Halbuki o zamana kadar seçimlerde hiç bir hâdise yaşanmaz; namzetler belli olduğundan, reyler sayılmadan SEKA’ya giderdi.

1946 seçimleri Türk demokrasisi için bir dönüm noktası oldu. Defalarca ordu-bürokrat elbirliği ile askıya alınsa da, halkın vazgeçemediği bir alışkanlık hâline dönüştü. Halkın doğrudan milletvekillerini seçtiği ilk tek dereceli seçim de budur. İngiltere’deki gibi bir yerde reylerin ekseriyetini alan parti bütün milletvekillerini alırdı. CHP’nin, Demokrat Parti kazanmasın diye seçim kanununda yaptığı bu numara, başkalarına yaradı. CHP bir daha ekseriyetle iktidara hiç gelemedi.

1961 seçimleri nisbî temsile göre yapıldı. Burada her parti aldığı rey nisbetinde mecliste temsil edilir. Ama koalisyonlar kaçınılmazdır. 1979 seçimlerinde mükerrer rey kullanmayı önlemek için seçmenlerin parmaklarına günlerce çıkmayan siyah boya sürülmeye başlandı. Bundan sonraki seçimlere boyalı seçim adı verildi. Son yıllarda bu da terk edildi.

Bir vatandaşlık vazifesi!

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter