Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Çokları, matbaayı ilk bulan kişi olarak Alman Johann Gutenberg’i bilir. Halbuki Gutenberg’den asırlarca evvelinden beri matbaa bilinir ve kullanılırdı.

Francis Bacon, 1620 yılında, dünyadaki en mühim üç buluşun matbaa, barut ve pusula olduğunu söyler. Şöyle ki, kâğıt gibi, bu üçünün de vatanı Asya’dır. Müslüman Araplar ve Türkler vasıtasıyla Avrupa’ya gelmiştir. Matbaa olmasaydı, Rönesans’ın tesiri çok daha zayıf olurdu. Buluşların ve fikirlerin yayılmasını kolaylaştırarak ilmin inkişafına hizmet etti. Öte yandan milliyetçiliğin artmasına ve Avrupa ekonomisinin ilerlemesine de yardımcı oldu. Kısacası matbaa, Batı medeniyetinin karakterini değiştirdi. Ama matbaayı Johann Gutenberg’in bulduğunu söylemek haksızlık olur. Gutenberg, matbaayı Avrupa’da bulan kişidir. Asyalılar, asırlardır bunu bilir ve kullanırdı.

Girit'te bulunan baskı diski (solda). Bilinen en eski matbu eser: Elmas Sutra (sağda)

Türk buluşu mu?

Bir yazıyı veya şekli, bir tahta, metal veya taş bloğa ters olarak kazıyıp, sonra bunu düz olarak bir başka yere basma sanatı çok eskidir. Hakiki manada matbaa, bir yazıyı hareketli harflerle çoğaltarak basmaktır. Basma sanatına dair elde mevcut en eski eser ME 2000 yıllarına ait Girit’te bulunmuş bir toprak disktir. Bunu Hititlerden öğrenmişlerdi. Sonra sahneye Çinliler çıkmıştır. Ağaç matbaa Çin ve Kore’de ME VI. asırda kullanılıyordu. Yazıların tek parça blok üzerine kazınıp basılması esasına dayanan blok matbaa IX. asrın başında keşfedildi. Eldeki en eski matbu kitap 868 tarihlidir ve Sutra Elması adında bir Budist dua kitabıdır. O devirde matbaacılık umumiyetle Budist rahiplerin elindeydi ve bu dinin yayılması için bir vasıta olarak görülürdü.

Metal matbaayı yapan Çinli Bi-Sheng ve metal harfleri.

Harfleri hareketli ilk matbaa Uygurlar tarafından geliştirilmiştir. Nitekim yüz yıl kadar evvel keşfedilen Tun-Huang mağarasında hareketli tahta Uygur harfleri ve V-XI. asır arasına ait vesikalar bulundu. 1041’de Bi-Şeng adında Çinli bir demirci bu harfleri metalden yaptı. Hareketli metal matbaanın Gutenberg’den yıllar evvel 1403’de Kore’de de kullanıldığı biliniyor. Mamafih hareketli matbaada basılan Çince kitaplar bile, Çin’de değil, Türkistan’da bulunmuştur. Arkeolog Helmuth Bossert, hareketli matbaanın bir Türk buluşu olduğunu ortaya koymuştur. Uygurlar deri, Çin kâğıdı ve ipek üzerine, iki renkli (siyah ve kırmızı) basardı.

Blok baskı kalıpları (solda). Gutenberg'in matbaasnın modeli Polonya Grebocin müuzesi (sağda)

XIV. asırda Mısır’da Memlûkler, harfleri hareketli matbaa ile kitap basardı. Hem blok, hem hareketli matbaa, güneyden Müslüman istilâsı, kuzeyden Türk akınları vesilesiyle Avrupa’da tanındı. Avrupa’da ilk matbu kitaplar 1423’te basıldı. Bunlar Latince gramer ve halk için yazılmış dinî metinlerdir. Hepsi blok matbaada, tahta kabartma kalıp usulüyle basılmıştır. Harfleri hareketli metal matbaa ilk defa Alman Johann Gutenberg tarafından kullanılmış; yanlış olarak herkes kendisini “matbaayı bulan kahraman” olarak tanımıştır. Gutenberg’in usulü ile baskı, yavaş ve pahalı olduğu için, 1796’da Çek asıllı Alois Senefelder, levhalar biçiminde kesilmiş taş kalıplar üzerine elle yazılmış yazıların presler altında kâğıda basılması usulünü buldu: Taşbaskı (litografya). 1831’de Osmanlı ülkesine de geldi ve çok tutuldu.

Gutenberg ve Fust (solda). Gutenberg'in bastığı ilk kitap: İncil (sağda)

Matbaayı bulan kahraman!

Gutenberg, Mainzlidir. Asil bir aileden olan annesinin soyadıyla anılır. 1434’te Strasbourg’a göçerek burada görünüşte ayna ve cam imalatı yapan; aslında matbaacılıkla uğraşan bir şirket kurdu. Şirket batınca, 1444’te Mainz’e döndü. 1448’de kurşun-kalay karışımı metal harf döküp, şaraphanelerde üzüm ezmek veya mandıralarda peynir sıkıştırmak için kullanılan mengene yardımıyla yazıları kâğıda basmaya muvaffak oldu. 1450’de Johann Fust adlı bir bankerle ortaklık kurdu. Hilekâr Fust, 1455’te şirketi feshedip, Gutenberg’in elinden makineleri aldı. Gutenberg’in ilk bastığı kitap “42 Satırlık İncil” idi. 1873’te 3400 sterline satılmıştır. Gutenberg, sonra Pfister adlı bir ortak buldu. Günde 300 sayfa basacak kapasitede bir matbaa kurdu. Burada da ilk basılan “30 satırlık İncil” adlı eserdir. Baskı pahalıya mal olduğu için, Gutenberg iflas edip sefalete düşünce, Nassau Dükü kendisine asalet unvanı ve maaş tahsis etti. Gutenberg, 1468’de ümitsizlik içinde öldü. Matbaayı geliştirip tanıtan ise Fust oldu. Kitapları ucuza mal etti. Mainz ve Strasbourg’dan sonra, 1461-1471 arasında Bamberg, Köln, Augsburg, Basel ve Nürnberg’de, sonra da Speier, Ulm, Lübeck ve Leipzig’de matbaalar açıldı. Kitap kapağına kimin bastığına dair yazı koymak Köln’de âdet olduğundan, Gutenberg’in hangi kitapları bastığı bilinmemektedir. Matbaayı Almanlar 1465’te İtalya’ya, 1470’de de Fransa’ya götürdü. Bunu Budapeşte (1473), Londra (1477), Viyana ve Prag (1479), Edinburgh (1504), Dublin (1550) ve Amerika (1639) takip etti.

Litografya (taşbaskı) makinesi



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bir ara payitahtlık yapmış olan Cordoba (Kurtuba), Avrupa’da kurulan ilk üniversitesi, katarakt ameliyatları yapılan hastaneleri ve 600 bin kitaplık kütüphanesiyle meşhurdu. İspanyollar, bunların eserini bırakmadı. Şimdi La Mezquita diye anılan 785 tarihli Ulu Câmi ile tanınıyor. 24.000 m2’lik bir sahada 856 sütun var. Uçsuz bucaksızlığı ile insana tesir ediyor. 1236’da İspanyollar şehri alınca, câmi içine bir kilise yapmışlar. O kadar çirkin düşmüş ki, Kral V. Carlos bile görünce hayıflanmış. Câminin altın varaklı mihrabı, kanatlı giriş kapıları, işlemeli tahta tavanları, şadırvanları, minaresi bile ayakta. Şehir dışındaki halifenin sarayı Medinetü’z-Zehra ise harabe halde.


DİLLERE DESTAN ELHAMRA SARAYI

Granada (Gırnata), dillere destan Elhamra Sarayı’na ev sahipliği yapıyor. Fıskiyeli havuzları ile bahçesi emsalsiz güzellikte. Dantel gibi işli taş duvarların her yerinde hükümdara ikaz olarak yazılmış yüzlerce Lâ gâlibe illallah (Allah’dan başak gâlib yoktur) ifadesi hâlâ göze çarpıyor. Şehrin hemen yanında, mağlup son Arap sultanının kaçarken şehri seyredip ağladığı, annesinin ise “Erkek gibi savaşmazsan böyle kadın gibi ağlarsın” dediği tepe Suspiro del Moro (Arab’ın Ağladığı Yer) adıyla biliniyor.


SEVİLLA SARAYI DA ÇOK İHTİŞAMLI

Sevilla (İşbiliyye) Ulu Câmii yıkılıp yerine katedral yapılsa da, atla da çıkılabilen upuzun minaresi (Alminar) hâlâ ayakta. Şimdiki kraliyet ailesinin de zaman zaman kaldığı Alkazar (Saray), Elhamra kadar ihtişamlı olmasa da çok güzel. Kraliçe, Kristof Kolomb’u, Amerika seyahatine buradan uğurlamış. Kolomb’un mezarı da bu dünyanın 4. büyük katedralinde. Nehir kenarındaki Altın Kule de Müslümanlardan yadigâr.



ULU CÂMİ VE ELHAMRA HÂLÂ DİMDİK AYAKTA

Sevilla’daki Saray Elhamra kadar ihtişamlı olmasa da yine de çok güzel. Kraliçe, Kristof Kolomb’u, Amerika seyahatine buradan uğurlamış. Gırnata’daki Elhamra Sarayı ise her şeyiyle dillere destan. Bahçeleri, havuzları ile doyumsuz bir tabii güzelliğe sahip... Ulu Câmi 785 yılında 24 bin metrekarelik bir sahaya inşa edilmiş. 856 sütuna sahip cami uçsuz bucaksızlığı ile insanı hayrette bırakıyor.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İspanyolların, Arapları yenip Endülüs’ü ele geçirmesi, parlak bir medeniyetin de sonu demekti. Bu hâdise üzerine şair Ebu’l-Bekâ, meşhur Endülüs Mersiyesi’ni yazmıştır.

Geçenlerde İspanya’da idim. İspanya kendine has kültürüyle öne çıktığı kadar, Müslümanlar için ayrı bir ehemmiyeti var. Önce bir Roma eyaleti idi. Sonra Gotlar işgal etti. Hicrî 92. senede Emevî kumandanı Tarık bin Ziyad tarafından fethedildi. 800 sene İslâm yurdu oldu. Tarihin en parlak medeniyetlerinden birine ev sahipliği yaptı. Birçok fennî buluşu, bu arada kâğıdı Avrupa’ya tanıttı. Zamanın papasının bile okuduğu Avrupa’nın ilk üniversitesi Kurtuba’da kuruldu. Sadece Gırnata etrafında hüküm süren son Müslüman devleti, 1492’de güçlenen ve birleşen İspanyollar tarafından ortadan kaldırıldı. Müslümanlar Afrika’ya kaçtı. Kalanlar 10 sene sonra vaftiz ile kılıç arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı. Göstermelik vaftiz olanlar, bir daha asla eski dinlerine dönemedi. Bugün bile İspanya’da bu soydan geldiğini bilen çok kimse var. Müslüman asırlarına ait çok izler yok edilse de, şimdi İspanyollar kalanlara sahip çıkıyor. Ülkenin her köşesinde bu devre ait hatıralar var. Arap mimarisi, mudejar adıyla İspanyol eserlerine de tesirini sürdürüyor. Ülkenin güneyi Andalusia (Endülüs) diye anılıyor. Arapça kelimeler bile mekânlarda yaşıyor: Alkazar (el-Kasr=Saray), Alcala (el-Kal’a), Alkantara (el-Kantara=Köprü), Alcazaba (el-Kasaba), Guadalkuivir (Vadi-el-Kebir) gibi.

1085’e kadar Arab payitahtı olan Toledo (Tuleytule), Yahudilerin de kalabalık olduğu bir şehirdi. Dünyanın en iyi kılıçları burada yapılırdı. Şehrin en meşhur mamulatı, Arablardan kalma mazapan (=marzipan) şekerlemesi. Şehrin ortasındaki Alkazar’dan başka, İspanya’daki en eski câmilerden biri hâlâ müze olarak ayakta: Bâbü’l-Merdüm.


Madrid’in göbeğinde kraliyet sarayının yanında Jardines del Moro (Arab Bahçeleri). Müslüman ordugâhının bulunduğu yer. Moro, İspanya’da Müslümanlara verilen isim.


Ebu’l Bekâ’nın mersiyesinden ilk beyitler

Çıkan iner, kalkan düşer, her yükselişin var bir sonu

Niçin bunca gurur maldan, mülkten, adtan sandan insanoğlu.


Oluşta ne var ki olduğu gibi dursun, hiç değişmesin.

Sen de gök gibisin, bir gün masmavi güneşlik, bir gün bulutlu.



İslam işleme sanatları asırlara direniyor.





Geçenlerde bir yazar, dağdan inmesi beklenen militanlardan Kürt alayları kurulmasını teklif etti. Bunlar yurt dışında üstlenebilir; NATO ve BM operasyonlarında kullanılır; dağdaki adama da bir umut olur dedi. Bu proje yeni değil.

XIX. asrın son çeyreğinde Anadolu’nun doğusu Rus ve İngiliz tehdidi altındaydı. Sultan Hamid hem bu tehdidi önlemek, hem de halkı merkeze samimiyetle bağlamak için şöyle bir çare buldu: Mahallî ordu birlikleri…

Doğu Kürdistan'da aşiret reisleri (1905)

Kürdlerin Babası

Osmanlı ordusunun Ruslara mağlup olduğu 93 Harbi akabinde imzalanan 1878 Berlin Anlaşması, Şark’ta Ermenilere muhtariyet va’dediyordu. Sultan Hamid, otonominin istiklâle gideceğini, bunun da yalnızca Rusların Akdeniz’e inmesine yaracağını bildiği için, bu 61. maddeyi tatbik etmedi. Muhtemel bir Rus işgalinde ilk mukavemet için, mahalli halkı teşkilatlandırmayı düşündü. Ayrıca Sultan II. Mahmud’un muhtariyetini kaldırdığı Kürd beyleri de, merkezî idare için tehdit teşkil ediyor; aşiret kavgaları da eksik olmuyordu. Bunlar, İngilizlerin işine gelirdi. Padişah, Şark’ı iyi tanımıştı. Mir Bedirhan isyanı gibi hâdiseler, Kürdler üzerinde zorla otorite kurmanın imkânsızlığını göstermişti. Bunun için İslâm kardeşliği ve hilâfetin nüfuzuna müracaat edildi. Kürdler, henüz milliyetçilik çağına girmemişti. Kürdler, dindar tanıdığı padişahı seviyor; kendisine Bavê Kurdan (Kürdlerin Babası) diyordu.

Rusların, hâkimiyeti altındaki çeşitli halkları patırtısız idare edebilmek için kurduğu meşhur Kazak Alayları, padişaha ilham verdi. Bu fikir Moskova Sefiri Şâkir Paşa’dan gelmişti. Göçebe Kürdlerden askerî birlikler teşkiline karar verildi. Böylece Şark’ta asayiş yerli halk eliyle temin edilecek; bir yandan da Kürdler, İran’ın Şiî nüfuzuna karşı korunmuş olacaktı. 1891’de padişahın kayınbiraderi Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Aşiret reisleri ile anlaşıldı. Bazılarına paşa ünvanı verildi. Patnos’ta Kör Hüseyin Paşa (Haydaran), Urfa’da İbrahim Paşa (Milan), Cizre’de Mustafa Paşa (Miran) ve Başkale’de Hamid Paşa (Arvasi) bunların en meşhurlarıdır. Merkezden Şark’a emekli subaylar gönderildi. Bir nizamnâme yapıldı. Alay zâbitleri İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde iki sene tahsil görecekti. Aşiret çocuklarından mülkiye memuru yetiştirmek için de İstanbul’da Aşiret Mektebi kuruldu.

Hamidiye Paşalarından Mustafa Paşa Miran

Kürdler başta projeye pek itibar etmedi. İlk olarak 8 alay kuruldu. Sonra Kürdler bunların kendi menfaatlerine de olduğunu anlayarak rağbet ettiler. Bunun üzerine alay sayısı 65’e çıktı. Alaylar Erzincan’daki IV. ordu merkezine bağlandı. Bir kısmı Ruslara karşı Erzurum-Van tarafında; bir kısmı da İngilizlere karşı Mardin-Urfa mıntıkasında mevzilendi. Alayların mevcudu 75 bin civarındadır. Alaya girenler mushafa yemin ediyor; birliklere üzerinde âyet ve tuğra bulunan kırmızı sancak veriliyordu. Askerler kendi aşiretlerine mahsus, fakat tek tip elbise giyecek; herkes atını kendi getirecekti. Reisler İstanbul’a gelip padişaha sadakat yemini ettiler. Ancak asırlarca azade yaşamaya alışmış insanlar üzerinde nizam kurmak hayli zordu. Padişah bunlara sabır ve tolerans ile muameleyi emretti. 1896’da bir nizamname daha çıkarıldı. Alaya mensup aşiretlere vergi muafiyeti getirildi. Alaylar, yalnızca Sünnî Kürdlerdendi. Ağrı taraflarında bir Karapapak alayı teşkil edildi. Ancak Yezidî ve Kızılbaşlar, Milli aşireti alayına asker olarak alınmış; hükûmet de itiraz etmemiştir. Zamanla Arablardan da alaylar kuruldu. Hatta Libya’dakiler 1930’a kadar İtalyanlarla savaştı.

Bu sayede Şark’ta imar faaliyetlerine girişildi. Askerlik ve vergi muafiyeti ekonomik hayatı canlandırdı. Bazı aşiretlerin yerleşik hayata geçmesiyle, boş köyler şenlendirildi. Aşiret arasındaki müsademeler azaldı; asayiş meselesi nisbeten düzeldi. Devlet, ordu vasıtasıyla aşiretlerin içine sızmış oluyor; aşiretler ise vâlilerin değil, doğrudan merkezin muhatabı seviyesine yükseliyordu. Öte yandan aşiretler, alaylar vasıtasıyla güçlendi. Bu gücü, Osmanlı makamları nezdinde istismar ederek, hem Ermenilere, hem kendi halklarına karşı kullananlar; imtiyazlar elde edenler; hatta gayrı meşru işlere kalkışanlar oldu. 1894’te Sason hâdiselerinde, asayişi temin için çağrılan bazı alaylar, kendi inisyatifleriyle yüzlerce Ermeni öldürüp, mallarına el koydular. Kabahat, Sultan Hamid’in üzerinde kaldı. Eşkıyalığa adı karışan İbrahim Paşa 1907’de cezalandırıldı. 1908 Dersim harekâtında bu alayların kullanılması, Sünnî ve Alevî Kürdlerin arasını iyice açtı. Ermeniler umumiyetle Van gölünün kuzeyinde, Kürdler güneyinde yaşayan iki komşu halktır. Kürd muhtariyetinin ortadan kalkmasından sonra, ticaret vesilesiyle zaten zengin olan Ermeniler, aşar iltizamları (vergi tahsil ihaleleri) sebebiyle daha da zenginleşmiş; bu sebeple iki taraf arasında sonu felâkete varacak bir gerginlik doğmuş; alayların kurulmasından sonra bu gerginlik silahlı müsademeye varmıştı.

Öte yandan alayların varlığı menfaatlerine dokunan kesimler, bilhassa ecnebiler, aleyhte abartılı bir propaganda yapmış; Sultan Hamid’in “Kürd’ü Kürd’’e kırdırma siyaseti” olarak lanse edilmiş; bu sebeple alaylara hep menfi bakılmıştır. Halbuki Sason hâdisesinde Ermenileri himaye eden; tehcirde de evlerine alan ve kaçıp kurtulmalarını temin eden alaylılar da az değildir.

Hamidiye Alayları'nın Erzurum'da sancak merasimi

Sultan Hamid metodları

Sultan Hamid, tahtta bulunduğu zaman içinde memleketin her tarafında bir ıslahat projesi yürüttü ve bu politikayla tutarlı bir takım tedbirler aldı. Eğer saltanatı devam etseydi, bunların müsbet bir neticesi olabilirdi. Ancak tahttan indirilmesiyle, bu politikada bir kırılma yaşandı. Bu da devleti felâkete ve çöküşe sürükledi. Hamidiye Alayları’nın da parlak çağı, II. Meşrutiyet ile sona erdi. İttihatçılar başa gelince, sistemi tepeden tırnağa değiştirdi. Hamidiye ismini kaldırdı. Evvela Oğuz Alayları demeyi düşündü. Ancak bunun halk arasında Uyuz Alayları’na dönüşmesinden çekinerek Aşiret Hafif Süvari Alayları ismini münasip gördü. Alay sayısı 24’e indirildi. Başlarına da Türk asıllı bilinen kumandanlar getirildi.

Ancak yeni hükümetin bu ve başka icraatleri, Kürdler arasında hoşnudsuzluğa sebep oldu. Sadık aşiretleri devletten uzaklaştırdı. Bir yandan da tahsil sebebiyle İstanbul’a giden Kürd talebelerin, orada öğrenip filizlendirdiği Kürd milliyetçiliği fikrini iyice ateşlendirdi. Ayaklanan Milan aşiretini, dizanteri dize getirdi. 1914’te Hizan’da alaylara asker veren Berjeri aşiretinden Mela Selim’in köylülerin silahlarının toplanması ve hayvan vergisinin arttırılması sebebiyle isyanı, kanlı bastırıldı. Aynı zamanda Nakşî şeyhi olan Mela Selim ve talebelerinden başka; sonraları milletvekilliği ve bakanlık yapan Kâmran İnan’ın dedesi Seyyid Ali de bu bahane ile asılmıştır. Hükümet tam alayları dağıtacaktı ki, Cihan Harbi çıktı ve alaylara ihtiyaç doğdu. Bu harbde alayların mühim hizmeti oldu. Said Nursî bu alaylardan birinde miralay rütbesiyle savaşmıştır. 1915 senesinde sürgün Ermeniler, alaylardan cesaret alan bazı köylülerin, hatta bazı alay mensuplarının tecavüzüne uğradı. İttihatçı hükümet kuvvetleri hâdiselere göz yumdu; hatta el altından teşvik etti.

Alaylı Kürdler, Ankara hareketine şüpheyle baktı. Hatta Milli aşireti ile başlayan isyanlar, senelerce sürdü. Ankara, hiç sevmediği Sultan Hamid’in metodlarına müracaat etmek zorunda kaldı. Şu kadar ki, bu yeni proje Sultan Hamid devrinden farklı olarak, gerçek bir “Kürd’ü Kürd’e kırdırma” politikası idi. 1923’te eski alaylılardan birlikler kurularak köyleri korumakla vazifelendirildi. Bunlara silah ve ateş etme salahiyeti verildi. 1984’ten sonra PKK ile baş edemeyen hükümet, devlete bağlı gördüğü aşiretlerden korucu adıyla silahlı birlikler kurdu. 1924 Köy Kanunu’na buna dair bir fıkra eklendi. İlk temas eski Hamidiye Alayı mensuplarından Jirki aşireti ile oldu. İlk birlikler, ordu karargâhında, Sultan Hamid devrindeki gibi mushafa yemin ettirilerek vazifeye başladı. Koruculuğa önceleri sıcak bakmayan aşiretler ikna edildi. İkna olmadığı için köylerinden tahliye edilenler, Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’na yerleşti. Böylece 90 bin kadar maaşlı korucu bugüne kadar vazifesini sürdürdü. Ancak Ankara, hatalı bir politika takip ederek aşiret yapısını bozdu. Ağaların ve şeyhlerin nüfuzunu kırdı. Tek elden idare olunan aşiretler dağıldı. Halkın çoğu başıbozuk hâli geldi. Asayiş bozuldu.



Hollanda’nın sevilen kraliçesi Beatrix, 30 Nisan’da tahtı 46 yaşındaki oğlu Willem Alexander’a devretti. Kendisi de 33 sene evvel 30 Nisan 1980’de tahta çıkmıştı. Yeni kral, 123 sene sonra Hollanda’nın gördüğü ilk erkek hükümdardır.

Kraliçe Beatrix, oğlu Prens Willem ve gelini ile sarayın baklonundan halkı selamlarken

Hollanda’ya Osmanlılar Felemenk, yani Flaman ülkesi derdi. Flamanlar, bir Cermen kavmidir. Memleketin resmî adı Netherland (=Alçak Ülkeler). Zira ülkenin büyük kısım deniz seviyesinden aşağıdır. Hollanda, memleketi meydana getiren eyaletlerden yalnızca birisidir. Ancak uzun zamandır ülkenin kalbi mesabesinde olduğu için İngiliz ve Almanlar, bu ismi kullanmıştır. Ne var ki, Hollandalılar, ülkenin diğer eyaletlerinde pek sevilmez. Peyniri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri ve Holştayn inekleri ile meşhurdur. Kanallar ülkesidir. Sel çok olur. Fransız işgalinde kanal kapaklarını açarak, işgalcileri suya boğmuş ve vatanlarını kurtarmışlardır. Deniz kıyısına yapılan setler sayesinde çok toprak kazanılmıştır. Amsterdam, bugün bile Kuzey’in Venedik’i olarak bilinir.

Hollanda Kraliyet Sarayı

Seçilmiş krallar

Felemenk eyaletleri, uzun zaman Alman İmparatorluğu’na bağlı yaşadı. Sonra İspanya’ya geçti. Protestanlık yayıldı. 1581’de Birleşik Eyaletler adıyla müstakil oldu. Kısa zamanda büyük devletler arasına girdi. 1713’e kadar da böyle tanındı. Zaten her zaman nüfusun yoğun olduğu bir yerdi. Deniz ticareti, bankacılık, mücevhercilikle zenginleşti. Doğu Hind Kumpanyası’nı kurdu. Asya’da Portekiz’in yerini aldı. Endonezya, Seylan, Hindistan, Amerika ve Antiller’de koloniler kurdu. Hollandalılar, Amerika’ya ilk gidenlerdendir. New York’un adı, eskiden New Amsterdam idi. Endonezya, 1950’lerde istiklalini elde etti. Sömürgelerinin çoğunu İngilizlere vermek zorunda kaldı. Ama hala sömürgeleri vardır. 1612’de Sultan I. Ahmed’e gönderilen elçi ve Felemenk’e tanınan imtiyazlar ile başlayan Osmanlı-Hollanda münasebetlerinin 400. yılı geçenlerde kutlandı.

Eyaletler, devlet başkanını (sthathouder) seçerdi. Umumiyetle bu kişi Orange hanedanından olurdu. Norman asıllı hanedanın ilk atası IX. asırda yaşamıştır. 1124’de Nassau şatosunu yaptırınca bu isimle anılmıştır. Bu hanedandan 1711’de ölen sthathouder Jan Willem Friso, birçok Avrupa hanedanının müşterek atasıdır. Hollanda’yı 1797’de Fransızlar işgal etti. İmparator Napolyon Bonaparte, kardeşi Louis’yi Hollanda kralı yaptı. Napolyon düşünce, 1815’de Hollanda Krallığı kuruldu. 1830’da Katolik Belçika; 1890'da da Lüksemburg Hollanda'dan ayrıldı.

Hollanda tahtının kadın hükümdarları bir arada

“Seni tahtın vârisi yaparım!”

Kral III. Willem, ilk karısı öldüğünde 60’ını aşmıştı. Vârisi olmadığı için, taht akraba bir Alman hanedanına geçecekti. Kral tekrar evlendi. 10 Ağustos 1880 günü halk, tahtın vârisinin doğumunu beklemek üzere sarayın önüne yığıldı. Bebek kızdı. Ama halkın sevinci azalmadı. Taht kurtulmuştu. Kıza Wilhelmina adı verildi. Babası 1890’da ölünce, Wilhelmina, 10 yaşında tahta çıktı. Annesi Adelheid Emma (1858-1934), kendisine 8 sene naiblik yaptı. Kızını çok sıkı bir terbiye ile yetiştirdi. Öyle ki bir gün bebeği ile oynarken Kraliçe Wilhelmina’nın, “Uslu dur, yoksa seni tahtın vârisi yaparım!” dediği meşhurdur. Dünyanın en buhranlı zamanlarında dirayetle hüküm sürdü. Memleketini I. Cihan Harbi’ne sokmadı. Naziler Hollanda’yı işgal edince, kraliçe İngiltere’ye, oradan da Kanada’ya giderek, mukavemet hareketini yönlendirdi. İngiltere başbakanı Churchill onun için, “Savaşta sürgüne giden hükümdarların en cesuru idi” demiştir. Kraliyet ailesi 1945’te ülkesine döndü. Wilhelmina, dindarlığı ve gelenekçiliği ile tanındı. Yaptığı yatırımlarla çok zengin oldu. Buna rağmen sade bir hayat yaşar; parklarda bisikletle dolaşırdı. Devlet işlerinde en ince teferruata dair bilgisiyle herkesi şaşırtırdı. İşçi isyanını muhafızları olmadan halkın arasına karışarak bastırmayı ve sonra da çalışma saatlerini ayarlayarak işçileri teskin etmeyi becermiştir. Mecklenburg-Schwerin dükü Heinrich ile evliydi. 1934’de kocasını kaybetti. 1948’de yegâne kızı Juliana lehine tahttan feragat etti. 1962’de 82 yaşında öldü. Feragat etmese idi, 72 yıl ile Fransa Kralı XIV. Louis’den sonra en uzun tahtta kalan hükümdar olacaktı. Kısa boylu, toplu, güzel yüzlüydü.

Kraliçe Wilhelmina bisikletle gezerken (solda). Kraliçe Juliana'nın düğünü (sağda).

KraliçeJuliana (1909-2004), Leiden Üniversitesi’nde tahsil gördü. 1936 kış olimpiyatlarında tanıştığı Alman Lippe Prensi Bernard (1911-2004) ile evlendi. Dört kızları oldu. Prens, savaş sırasında Hür Hollanda Ordusu’nun kumandanı idi. Juliana’nın hükümdarlığı sırasında kraliyet iki sarsıntı yaşandı. Greet Hofmans adında bir şifacı kadın, geçirdiği kızamıkçık sebebiyle gözleri görmeyen Prenses Margriet’i iyileştirmek bahanesiyle saraya nüfuz etti. Kendisine Dişi Rasputin adı takıldı. Bu hâdise, hanedanın itibarını sarstı. Derken iş adamı Prens Bernard, Lockheed skandalında rüşvet almakla suçlandı. İtham ispatlanamadı, ama prens bütün vazifelerinden istifa etti. Almanya ile münasebetleri düzelten ve tahta tekrar itibar kazandıran Kraliçe Juliana, 1980’de kızı Beatrix lehine feragat etti. Kraliçe Beatrix, Alman diplomat Claus von Amsberg ile evlidir. Prens, vaktiyle Nazi yanlısı olmakla suçlandı. Almanya’da o zaman kim Nazi değildi ki… Şimdi o da tahttan feragat ediyor. Üç oğlundan 1967 doğumlu Prens Willem kral olacak. Leiden’de tarih okuyan prensin üç kızı vardır.

Kraliçe Beatrix'in oğlu ve geliniyle Körfez seyahati sırasında bir câmiyi gezerken başını örtmesi, dedikodu mevzuu olmuş; Kraliçe, bu dedikoduları ciddiye almamıştı.



Geçen meşhur bir tarihçi çıktı, Osmanlılarda okur-yazarlığın çok düşük olduğundan bahsetti. Bunu da bağnazlığa bağladı. Ama ilk Kur’an emrinin “Oku!” olduğundan bahsetmedi. Ne diyelim, dilin kemiği yok. Ama rakamlar yalan söylemez.

Cumhuriyet istatistikleri 1927’de Türkiye’deki okur-yazar nisbetini % 8,1 verir. Fakat bu sayı hayli problemlidir. Acaba kasıt Latin harflerini bilenler midir? Zira 1903 Maarif Salnamesi’ne (yıllığına) göre, 19.929.168 nüfusun, 1.375.511’i talebedir. Bu sayının 868.879’u da ilkmekteptedir. Şu halde nüfusun %5’i ilkmektebe devam etmektedir. Orta, lise ve yüksek tahsilde veya gayrı resmî mekteplerde okuyan, hususi ders alan talebeler de vardır. Memur sayısı yüzbinleri bulur. 5-10 yaş arası çocuklar, nüfusun %10’u olduğuna göre, her 2 çocuktan biri talebedir. 1903’deki topraklardan 1923’te TC elinde kalanlar üzerinden hesap yapılırsa nispet artar. Zira burada yaşayan 12.516.308 nüfusun, 981.442’si ilkmektep talebesidir. Bu da nüfusun %8’i eder. Yeni rejimin verdiği okuryazar nisbeti, sadece ilkmektebe devam edenler kadardır. İstatistik mantığına göre geriye kalan nüfusun yarısının daha evvel mektebe gittiği düşünülecek olursa, okuryazar nisbeti %50’den aşağı olamaz. Çeyreği gitmişse, bu nisbet %30’lardadır. Şu halde iki istatistikten biri yalan söylüyor.

1908-1914 arası sadece İstanbul gazetelerinin günlük tirajı 100 binin epeyce üzerindedir. Taşra gazeteleri de canlıdır. 1928’de İstanbul ve Ankara gazetelerinin (zaten yeni rejim, yüzlerce gazeteden sadece üçüne izin vermiştir) tirajı 19.700’dür. Bu, Osmanlı devrinden daha düşük bir seviye demektir. Cihan Harbi’nde okumuş kitlenin cephelerde eritilmesi bir yana; harf inkılâbı sayesinde “okur-yazar” kesim, bir günde “okumaz-yazmaz” hâle gelmiştir.

Arab alfabesi zor mu?

Cemiyette okur-yazarlığın çok şey ifade etmediği; soyluların, papazların, hatta kralların bile okuma-yazma bilmediği, buna ihtiyaç duymadığı, okuma ve yazmanın bir zanaat olarak görüldüğü ve gerekirse ücret mukabilinde yaptırıldığı bir devirdir bu. Üstelik Şark kültüründe yazı değil, söz kıymet ifade eder. Sözlü kültür, yazılı kültürün önündedir. Her ne kadar “Hatırdan çıkar, satırdan çıkmaz” dense de, “İlim sudûrdan sutûra (kalbden yazıya) intikal edince zâyi olur” sözü tercih edilmiştir.

1927’de 13.650.000 nüfusun, okuryazar olmayan 1.347.0007’u on yıl içinde yeni harflerle okuma yazma öğrenmiştir. Okur-yazarların nüfusa nisbeti, 1935’de %15; 1960’ta %32; 1970’te %46’dır. Bu da yeni harflerin okur-yazar nisbetini arttırmakta yetersiz kaldığını gösterir. Bu nisbetin düşük olmasının sebebi, Arab alfabesinin zorluğu ve imkânsızlıklar değil; okuma-yazma istek ve ihtiyacının bulunmamasıdır. Zira normal zekâlı bir insan 3 ayda okuma ve yazmayı öğrenir. Arab alfabesinde bu müddet, Latin alfabesindekinden daha uzun değildir. Bu satırların yazarı Latin alfabesini 3 ayda sökmüş, üstelik sınıfın ilklerinden olduğu için kırmızı kurdele almış; Kur’an-ı kerim okumayı ise 15 günde öğrenmiştir.

Bir meselede hüküm verirken, hem zamanın şartlarını nazara almalı; hem de mukayese yapmalıdır. Acaba aynı yıllarda Avrupa’daki vaziyet nedir? 1890’da bu nisbet Rusya’da % 17’dir. İspanya, %39; İtalya, %45; Belçika, %74; Fransa, %78; Amerika’da %89,3; İngiltere, %92 okuryazara sahiptir. Osmanlı Devleti, şarklı bir imparatorluk olmasına rağmen, kendisine en çok benzeyen Rusya’dan çok ileride, İspanya ve İtalya ile aynı seviyededir.

Şifre harfleri

Osmanlıcanın, Latin harflerine göre zorlukları vardır, avantajları da vardır. Bazı harfler yazılır, ama okunmaz; bazıları yazılmaz, ama okunur. Fakat alışan bir kimse için matematik gibidir. Bazı formüller kafaya yerleştirildiği zaman iş kolaylaşır. Harfler birbirine bağlıdır. Bu sebeple stenografiktir, acele not tutmaya uygundur. Aziz Nesin’den Kenan Evren’e kadar çok enteresan kimseleri bu harflerle not tutarken görmüşüzdür. Harfler yuvarlaktır, gözleri yormaz. Eskilerde gözlük takan sayısı azdır. Üstelik çeşitli yazı türleri çıkarılabilir, sanata elverişlidir. Şifreli yazı yapılabilir. Üstelik Yemen’de, okuma ve yazmanın beraber öğretildiği bir usul sayesinde, okur-yazar olmayan yok gibiydi. 1862’den sonra kurulan ibtidaiyelerde bu usul tatbik olundu. Sağdan sola yazıldığı için insanın dengesine uygundur. İbrani, Süryani, Hind, Göktürk, Uygur, Japon ve Çin alfabeleri de sağdan sola yazılır. Bir tek Latin alfabesi soldan sağadır.

Câmi olan her köy ve mahallede bir hoca, dolayısıyla bir ilkmektep vardır. Erkek ve kız çocukların buraya gönderilmesi mecburidir. Sultan II. Mahmud’un bu yolda bir fermanı vardır. Câmi olmayan köyler, kışın veya Ramazan’da bir hoca tutar; bu, çocuklara okuma-yazma öğretir. 2-3 sene süren bu mekteplerde Kur’an-ı kerim ve tecvid, imlâ ve inşâ (yazı), ahlâk ve ilmihâl (din dersi), hesap ve biraz da tarih okutulur. Eski yazıda okumak başka, yazmak başkadır. Bazısı okur ama yazamaz. Çin’de böyledir. Osmanlı coğrafyasında okur-yazarlık nisbetinin düşük olduğu iddiası, inkılâbı haklı göstermek için yapılmış normal karşılanacak bir propagandadır. Ama bunu söyleyen tarihçinin, devletçe neşredilen ve kendisinin de editörlerinden olduğu Osmanlı istatistiklerini okumaması şaşılacak bir husustur.



İngiltere’nin Demir Leydi’si artık yok!

Eski İngiltere başbakanı Margaret Thatcher’ın ölümü hayranlarını yasa boğarken, bazı gruplar, sevinç gösterileri yaptı. Thatcherism denilen politikası, radikal ve inatçı şahsiyetiyle Churcill’den beri İngiliz siyasetinin en nüfuzlu başbakanı ve 20. asrın en güçlü siyasî figürlerindendir.

Saç stili ve elbiseleriyle kendisine has bir stili vardı

Margaret Hilda Thatcher, 13 Ekim 1925'te Lincolnshire’ın Grantham şehrinde bakkal Alfred Roberts’ın kızı olarak dünyaya geldi. Belediye meclisi azası ve Metodist vaizi olan babası için "Sahip olduğum her şeyi ona borçluyum. Beni inandığım şeylere inanmamı sağlayacak şekilde büyüten kendisidir" derdi. Oxford’da tabiat ilimleri, sonra hukuk okudu. 1953’te dul işadamı Denis Thatcher ile evlendi. İkizleri oldu. Başarısız birkaç teşebbüsten sonra, 1959’da Muhafazakâr Parti’den parlamentoya girdi. Maarif Bakanı iken mekteplerde ücretsiz süt dağıtıma son verdiği için "süt hırsızı" diye anıldı. 1975’te parti reisi seçilmesi herkesi şaşırttı. 1976’da Sovyetler’in baskıcılığını tenkit eden konuşması sebebiyle bir Sovyet gazetesi tarafından "Demir Leydi" olarak adlandırıldı. Thatcher bundan büyük keyif aldı. 1979 seçimlerini kazanarak, tarihe İngiltere'nin ilk ve son kadın başbakanı olarak geçti. Halbuki yıllar evvel katıldığı bir televizyon programında, hayatı müddetince İngiltere'de bir kadın başbakandan ümitli olmadığını söylemişti. Gandi, Butto gibi ailesinde siyaset geleneği bulunan kadın meslektaşlarıyla kıyaslanamayacak bir zaferdi bu.

Ailesi ile (solda). Kocası ve ikizleri ile (sağda)

Thatcherist mi, Özalcı mı?

Thatcher, büyük bir sosyal ve ekonomik değişikliğin mimarıdır. Malî politikayı tümüyle değiştirdi. Serbest piyasayı müdafaa etti. Devleti küçültmeye; sosyal meskenlerden demiryollarına kadar her şeyi özelleştirmeye girişti. Orta sınıfı güçlendirmeye çalıştı. Bu sayede Londra dünyanın en canlı ekonomik merkezlerinden biri oldu. İşsizlik arttı. Fakat Thatcher geri adım atmadı. “Benden U dönüşü yapmamı isteyenlere derim ki, leydi dönmeyecektir” sözü çok meşhur oldu. O zaman güçlü olan sendikaları hasım edindi. Madenci grevine karşı tedbir alıp kömür depoladı. Grev çöktü. Muhaliflerince, gelir dağılımı ve sosyal adaleti bozup fakirliği arttırdığı gerekçesiyle tenkit edildi. Ama Thatcherism denilen bu politika başta Turgut Özal olmak üzere dünyaya tesir etti. Politikasının Özalcı olduğunu söyleyenlere, “Bu bir iltifattır. İster Thatcherist, ister Özalcı desinler, maksat halklarımızın iyi bir hayat yaşamasıdır” dedi. [Özal ile doğum günleri aynıdır. Ölümü de Türkiye’yi ziyaret ettiği günün 25. yıldönümüdür.]

Birkaç yüz insan ve koyunun yaşadığı Atlas Okyanusu’nun en güneyindeki İngiliz kolonisi Falkland Adaları’nı 1982’de Arjantin işgal etti. Thatcher aksine tavsiyelere rağmen direndi. Zafer kazandı. 1984’de bir parti kongresi sırasında, otelinde IRA bomba patlattı. Thatcher kurtuldu. Reagan ve Papa ile işbirliği yaparak, Demir Perde’yi devirdi. Her şey bir yana, bu hizmetiyle 20. asrın en büyük siyasetçilerinden biri sayıldı. "Kelle vergisi" denen ve gelirine bakılmaksızın alınan belediye vergisi, partili isyanına sebep oldu. AB aleyhtarı tavırları da eklenince, Thatcher koltuğunu kaybetti; ama lord unvanı aldı.

Avam Kamarasına dikilen heykeli önünde (2007) Seçim propagandası esnasında bir bacacı ile (1951)

Herkesi dinler; ama doğru bulduğunu yapardı. Kararlılık, hele bir siyasetçi için, en büyük meziyet olsa gerek. Lâ teşbih, Yavuz Sultan Selim’i büyük yapan, bu vasfıdır. Çin lideri Deng Şiaoping, “Thatcher gerçekten kadın mı?” demişti. Ama o, kadınlığını politikada bir avantaj olarak öne çıkardı. Fransız gazetelerinde kendisinden ev kadını diye bahsedildiği söylenince, gurur duyduğunu ifade etti. Bir konuşmasında sözünü "Her kadın bilir ki sufle iki kere kabarmaz" diye vurguladı. Ancak kadın meselelerine alaka duymazdı. Uzun iktidar devresinde kabinesine sadece bir kadın aldı. Buna rağmen kadın seçmenleri çektiği biliniyor.

Çin lideri Deng ile. Meşhur çantası da yanında. (Deng'in ayağının dibinde tükürük kasesi)

Komedyenlere en fazla malzeme veren siyasetçilerdendi. Başrolü Meryl Streep'in oynadığı ve Oscar alan bir filme mevzu oldu. Thatcher'ın liderliğine karşı olan, ama hükümetlerinde bakanlık yapan Kenneth Clarke, “Dayatmacı tavrı Thatcher'in sonunu getirdi. 'Niye bu hükümette her işi ben yapmak zorunda kalıyorum' diye çıkışırdı. Diyemezdik ki, öyle yapmasan, hepimiz işimizi daha iyi yapacaktık."

Çanta koymak

Thatcher, evraklarını dosya yerine, meşhur çantasında taşırdı. Bir şey söyleyeceği zaman, mutlaka çantadan çıkardığı bir evrakı vardı. Evrak çıktı mı, muhatap sus-pus olurdu. Çanta, bakanların korkulu rüyasıydı. Hatta bir ara salondan çıktığında, “Nasıl olsa çanta burada, toplantıya başlayabiliriz” bile dediler. Çanta koymak, Oxford lügatine posta koymak manasına tabir olarak girdi (handbagging). Reagan’ın Dışişleri Bakanı Schultz, Thatcher’a bir çanta hediye ederek, “Gereksiz tartışmalara uygun bir şekilde son vermeniz için tarihin ilk Büyük Çanta Nişanı’nı takdimimdir” demişti.

Her şeyden önce sözünü sakınmamasıyla bilinen Thatcher'dan inciler

Şanslı değildim, hak ettim. (9 yaşında okulda mükâfat aldığında)

Halkın önünde uyumayacağım hususunda kocama güvenirim. Alkışlaması gereken yerde alkışlar. (1978)

Oylar, olgun erik gibi ağaçtan düşmez; mücadele gerekir. (1979)

Eva Peron gibi hiçbir ideali olmayan bir kadın o kadar yol almışsa, sahip olduğum ideallerle benim ne kadar yol alacağımı düşünün." (1980)

Bakanlarımın ne kadar konuştuğu mühim değil, yeter ki dediğimi yapsınlar. (1980)

İnsana has çok zayıf yanlarım var. Kimin yok ki? (1983)

Hâdiselerin merkezinde olmayı seviyorum. (1984)

Eviniz, yapacak daha iyi bir şeyiniz olmadığında gittiğiniz yerdir. (1991)

Thatcher'i karikatürize eden kukla

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter