Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Başkanlık sistemi bizde 1960’lardan beri tartışılır. Osmanlı Devleti yıkıldığı zaman parlamenter demokratik monarşi idi. G. M. Kemal, İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve hâlihazırda Tayyip Erdoğan gibi karizmatik liderlerin devri, fiilen başkanlık sistemini andırır.

Başkanlık sistemi ABD’de mükemmel bir şekilde tatbik olunmaktadır. 1848 Fransız anayasası başkanlık sistemini kabul etmişti. 1851’de hükümet darbesiyle neticelendi. İmparator Napoléon’un yeğeni olan başkan Louis Napoléon Bonaparte başkan seçildiği için değil, ismi sebebiyle darbe yaptı. Latin Amerika ülkelerinde bunun kötü birer taklidine rastlanır. Bu bakımdan başkanlık sistemi denince akla ABD gelir. Hatta “Başkanlık sistemi ABD’ye hastır; başka memleketlerde tatbik olunamaz” deniyor. Halbuki dünyada demokrasinin gidişi başkanlık sistemine doğrudur.

Turgut Özal

Adnan Menderes

Seçilmiş krallar

Parlamenter sistemde hiçbir parti ekseriyeti elde edemezse sistem tıkanır. Koalisyon kurulur. Başbakan ile meclisin uyumlu çalışması zorlaşır. Hatta Belçika’da olduğu gibi aylarca hükümet kurulamayabilir. Başkanlıkta sistemin tıkanması çok zordur. Başkan ile meclisteki çoğunluk aynı partiden değilse, başkan istediği kanunları çıkartamaz. Hükümetin icraatı sekteye uğrayabilir. Başkanın kudreti “yağmurda eriyen tuz yığınına” döner. Fakat tarih boyu Amerika’da böyle bir şey vuku bulmamıştır.

Parlamentolar, tarih boyunca yürütmeden bir şeyler kemirerek teşekkül etmiştir. Ama artık zaman eskisi gibi değildir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiştir. Parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hale düşmüştür. Birinci Cihan Harbi, parlamenter hükümet devrini kapatmış, icranın güçlü olduğu bir devri açmıştır. Kıta Avrupası’nın Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükümetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir.

Bugün parti disiplini sayesinde, iktidar şahsîleşmiştir. Parlamenter sistemlerdeki başbakanlar için, “seçilmiş krallar” veya “diktatörün dik âlâsı” tabirleri kullanılmaktadır. Hele meclis ekseriyetine de sahipse, memleketin tek hâkimi odur. Akıntıyı tersine döndürmek mümkün gözükmediğine göre, bunun adını koymak, bir başka deyişle başkanlık sistemini kabul etmek yerinde görülebilir.

12 Eylül ihtilâlinde ihtiyar bir ahbabımız “Şimdi ne oldu?” diye havadis sorduğunda, damadı “Eskiden 450 kişi karar veriyordu, şimdi beş kişi verecek” diye hülasa etmişti. Bu sefer amcamız gülerek “Beş çok efendim, bir kişi karar vermelidir” dedi. Bu söz, bizdeki lider telâkkisinin bir ifadesidir. İslâm kültüründe halifenin seçimle başa gelmesi idealdir. Başa geldikten sonra istişare eder; ama kararı yalnızca o verir. Tenkit edilebilir; ama kararları yerine getirilir. Hukuka aykırı veya keyfî davranmışsa, karşısında mahkemeyi bulur. Yasama salahiyeti esas itibariyle yoktur. Şer’î hukuk her şeyi tanzim etmiştir. Ölüm, istifa, vazifesini yapamayacak şekilde sakatlık ve dinden dönme dışında makamından alınamaz. Türk devlet geleneğinde, “Bir kişinin eli kalkar, bir kişinin eli iner!”

Bizde fiilî başkanlık devreleri

Osmanlı Devleti 1908’den itibaren parlamenter demokratik monarşi idi. 1925’te demokrasi askıya alındı. Kâğıt üzerinde meclis hükümeti sayılmakla beraber, fiilen Latin Amerika modelinde de olsa ebedî/millî şeflik=başkanlık sistemi kuruldu. [Cumhurbaşkanı G. M. Kemal, ordudan 1927’de emekli oldu.] 50’lerde Adnan Menderes, 60’larda Süleyman Demirel, 80’lerde Turgut Özal ve hâlihazırda Tayyip Erdoğan gibi karizmatik liderlerin devri, fiilen başkanlık sistemini andırır. Lider karizmasını kaybettiği zaman, meselâ 70’ler ve 90’larda, memleket kaosa sürüklenmiştir.

Osmanlı Parlamentosu

Başkanlık sistemi bizde 1960’dan beri tartışılır. Turgut Özal, Süleyman Demirel ve şimdi de Tayyib Erdoğan tekrar dile getirdi. Başkan ekseriyetle seçildiği için, ülke çapında rey nisbetleri düşünüldüğünde, bu sistemden en çok rahatsız görünen sol partilerdir. Kenan Evren zamanında fiilen başkanlık sistemi yaşandı. Sonrasında ise Turgut Özal ile uyumlu çalışmaları sebebiyle parlamenter sistemde pek aksaklık yaşanmadı. Ama daha sonra güçlü cumhurbaşkanı ve seçilmiş başbakan arasında sistem devamlı kilitlendi. Cumhurbaşkanının anayasa mahkemesi gibi aslında demokrasiye bir ayar vermek için güçlendirildiği anlaşıldı.



Seneler evvel Finlandiya’ya gitmiştim. Her yerde kucağında güzel bir çocuk tutan anne afişi asılıydı. Mama veya pudra reklamına benziyordu. Sordum, memleketin nüfusu azalıp yaşlanmaktaymış. Hükûmet nüfus artışını teşvik etmek için böyle faaliyetler yürütüyormuş. Şaşırdım, zira bizde o zamanlar herkes nüfus artışından şikâyet ediyordu. Nüfus, hele genç nüfus bir memleket için gerçekten bir güç sebebidir. Meşhur siyaset filozofu Jean Bodin, “Güç, nüfus iledir” der. Osmanlı Devleti’nin çöküş sebeplerinden birisi de nüfus azlığı olarak verilir. Ekonomistler, bilhassa genç nüfus artışının bilhassa batan ekonomileri canlandırmada mühim rolü olduğunu söylemektedir.

Doğumu teşvik için kullanılan propaganda resimlerinden biri

İnananın çoğu makbul

Babanın çocuğunu doğmadan veya doğduktan sonra serbestçe öldürebildiği Yunan ve Roma’daki tatbikatın aksine, semavî dinler, inananlarının fazlalığını ister; buna mukabil çocuk düşürmeye de cevaz vermez. Tevrat, doğum kontrolü yapan Onan’ı lanetler. Öte yandan Tevrat’a göre çocuk düşüren kimse, babaya tazminat öder. Şimdi İsrail’de çocuk düşürmek, hapis cezasını gerektiren bir suçtur. 17-40 yaş arası evli kadınlar da kürtaj yaptıramaz.

Marduk'a çocuk kurban eden Fenikeliler


Kilise
bugün bile doğum kontrolü ve kürtaja şiddetle karşıdır. Bilerek kürtaja sebebiyet vermek, aforoz (dinden ihraç) sebebidir. Hindularda çocuk dü­şüren kadın, kast dışına çıkarılır. Buna rağmen Hindistan’da kız çocuk kürtajı inanılmaz ölçüdedir. Bu sebeple 1972’den beri kürtaj serbest; ama ultrasonla cinsiyet öğrenmek yasaktır. 1981’den beri Çin’de tek çocuk mecburiyeti sebebiyle çok sayıda kürtaj yapılmaktadır.

Hindistan'da kız çocuk kürtajına karşı afiş


Latince kür, temizlemek demektir. Kürdan dişi, kürtaj rahmi temizlemek mânâsına geliyor. Kürtajı serbest bırakan ilk ülke 1920’de Sovyet Rusya olmuştur. Bunu 1930’larda İsveç ve Danimarka izlemiştir. Buna reaksiyon olarak İngiltere ve Amerika’da resmen yasaklanmış ise de, Amerikan yüksek mahkemesi 1973’te eyâletlerin kürtajı yasaklama hakkını iptal ederek kürtajın önünü açmıştır. Kürtaj, Amerika ve Avrupa’da sağ ve sol partilerin mücadelesinde hâlâ güçlü bir argümandır. Her seçim devresinde gündeme gelir; en az bir eyalette referandum yapılır. Bugün ABD, Kanada ve Güney Afrika ile Avrupa’nın tamamında kürtaj serbesttir. Avrupa’da ülkeden ülkeye 10, 12 ve 24 hafta gibi limitler kabul edilmiştir. Yalnızca Katolikliğin güçlü olduğu Malta, Polonya ve İrlanda’da, ayrıca Latin Amerika, Afrika, Japonya ve Müslüman ülkelerde tecavüz ile annenin sıhhatini tehdid eden hallerde kürtaja cevaz vardır. Şili, Nikaragua ve El Salvador ile Avustralya’nın 6 eyâletinde yasaktır. Müslüman ülkelerden yalnızca Tunus ve Türkiye’de serbesttir.

ABD Alabama'da kürtaj aleyhdarı bir gösteri

Çarmıha gerilmiş bebeklerle kürtaj aleyhdarı bir afiş: "Bugün kürtaj sebebiyle 42 çocuk katledildi"

Obama muhalifi ve kürtaj aleyhdarı karikatür

Çocuk düşürene ceza

İslâmiyet müminlerin çoğalmasını tavsiye eder. “Evleniniz, çoğalınız! Ben kıyamet günü ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim” hadîsi bunu gösterir. Mamafih keyfiyetin, kemiyetten daha mühim olduğu, vasıflı bir çoğalmanın arzu edildiğini söylemeye hacet yoktur. Özürsüz çocuk düşürtmek ve kürtaj yasaklanmıştır. Nitekim Kur’an-ı kerim “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Ben, onlara da size de rızık veririm. Şüphesiz onları öldürmek büyük cinayettir” der (İsrâ suresi 31). Âyet, çocuk öldürmek hakkında umumi ise de, kasden çocuk düşürmeye de şâmil görülmüştür.

Annenin sıhhati veya dinî terbiye verememe korkusu gibi mühim sebep ile hamileliğin başında çocuk düşürmeye izin vardır. Bunun zamanı da 120 gündür. Nitekim Hazret-i Peygamber “Ruh, ana karnındaki çocuk 120 günlük iken üflenir” buyurmuştur. Mâlikîlerde bu müddet 40 gündür. Burada annenin rızası mühimdir. Kadın istemezse, aldırmaya zorlanamaz. Mamafih âlimler arasında çocuk düşürmeye hiç cevaz vermeyenler vardır. Kâdıhan der ki: “Hacda ihramlı iken avlanmak kabahattir. Bir avın yumurtasını kırmak da bu hükümdedir. Zira yumurta avın aslıdır. Bu ceza ile karşılaştığına göre, en azından özürsüz düşürürse kadına günah yazılır”. 1998’de Mısır’da verilen bir fetvâ ve Cezayir’de çıkarılan bir mahkeme kararı ile tecavüzden hâmile kalan kadınların çocuk aldırmaları suç sayılmamıştır.

İnsan şahsiyeti doğumla başlar. Ana rahmindeki çocuk, darbe, kürtaj gibi bir dış müdahale ile ölü olarak dünyaya gelmişse, bu da hükmen doğum sayılır. Çocuk da sağ olarak dünyaya gelip, ölmüş kabul edilir. Iskat-ı cenîn, yani çocuk düşürme önceki hukukumuzda suçtur. Hâmile kadına kasıtlı-kasıtsız vurarak veya ilaç ile çocuğunu düşüren, normal insan diyetinin yirmide birini ceza olarak öder. Buna gurre denir. Gurre 500 dirhem gümüştür. Düşürülen çocuğun uzuvları henüz belli değilse, gurre gerekmez. Ama fâil ta’zîr cezasına çarptırılabilir. Kocasından izinsiz olarak çocuğunu düşüren veya aldıran kadın da çocuğun vârislerine (meselâ babaya) gurre öder. Çocuk doğduktan sonra ölürse tam diyet ödenir. Şâfiî ve Hanbelî mezhebinde kâtilin kefâret vermesi, yani bir köle azatlaması, bu mümkün değilse 60 gün oruç tutması da şarttır. Mâlikîlere göre çocuk kasıtla düşürülmüşse kısasa bile hükmedilebilir.

Eski bir mecmuada kürtajcı ebe karikatürü

Memleketin imarı nüfus iledir

Osmanlı Devleti’nde harb ve sâri hastalıkların yol açtığı nüfus darlığının felâket getireceği düşünülmüş; zaman zaman çocuk düşürmenin yasaklığı hatırlatılmıştır. Bilhassa Sultan III. Selim ve II. Mahmud devrinde bu yolda ferman ve hükümlere çok rastlanır. 1838 tarihli bir fermanda da “Memleketin imarı ve emniyeti nüfusun artmasına bağlıdır. Çocuk düşürme, ilahî iradeye karşı gelmektir. Annenin sağlığını da tehlikeye atmaktadır” diyor.

Bu işe doktor, eczacı ve ebelerden başka umumiyetle kıyıda köşede bazı Yahudi kadınları yardımcı olmakta; iptidai şartlarda yapılan müdahaleler neticesinde çoğu zaman anne de hayatını kaybetmektedir. “Kanlı ebe” diye tanınan bu tip ebeler yakalanıp sürgün edilmektedir. Böyle ebe bulamayan kadınlar kendi imkânlarıyla, şiş, kaz tüyü vs sokarak, ağır kaldırarak, yüksekten hoplayarak, rahme sirkeli bez, sabundan fitil,kibrit ucundaki kükürt gibi şeyler koyarak, karaardıç çalısı yaprağını filizken toz hâline getirip içerek, duvar sarmaşığı ile eşek kulağı otunu kaynatıp içerek çocuk düşürmeye çalışırlardı. Bunun yanında beşten fazla çocuğu ve bir batında üçüz çocuğu olanlar mahalle imamı tarafından hükümete bildirilmekte; bu ailelere yardım yapılmaktadır. Çocuk hastalıklarının önlenmesi için çalışılmakta; çocuk kaçıranlara ağır cezalar verilmektedir.

Kürtaja dair eski bir karikatür: Hamile ve bekar bir anne, erkeğin karısı, yaşlı hizmetçi ve kürtajcı ebe işi halletmek üzere konuşuyor

1858 tarihli Osmanlı Ceza Kanunu, ne zaman olursa olsun, annenin rızası bulunsun bulunmasın çocuk düşürenlerin diyet ödedikten başka eğer kasıtlı iseler küreğe konulacağını söyler. 1810 Fransız Ceza Kanunu da ağır hapis ve çalışma cezası getirmiştir. Cumhuriyetin ilk senelerinde de nüfus artışı için tedbirler alınmıştır. Kürtaj sıkı sıkı takip edilmiş; bekârlardan vergi almak düşünülmüş; beş çocuğu olanlar yol vergisinden muaf tutulmuştur. Türk Ceza Kanunu çocuk düşürmeyi ciddi suç sayar. Annenin rızası olmadan çocuk düşürenlere 5-10 yıl hapis cezası verir. Zamanla iş tersine dönmüş; 12 Eylül ihtilâlcileri, nüfus planlaması çerçevesinde annenin rızası ile 10 haftaya kadar kürtaja izin vermiştir. Tecavüzden hamile kalan kadın 20 haftaya kadar çocuk düşürebilir.

Kürtaj aleyhdarı karikatür: "Ben de bir doğum günüm olmasını isterdim"

Suç kimde?

Cumhuriyetin ilk yıllarında kaçak tütün ihbarı alan jandarmalar bir Anadolu kasabasını basar. Köylüler, jandarmaları oyalarken, bir yandan da kaçak tütünleri yakarlar. Şüphelenen jandarmalar havaya ateş açar; hiddetlenen halk da “yetti artık” gibisinden jandarmaları döver. O devirde memura, jandarmaya yan gözle bakmak kimsenin haddi değildir. Kaymakam deliye döner. Kasabanın yerlisi olan sorgu hâkimine işin vahametinden bahseder. “Artık kasaba ölümlerden ölüm beğensin” der. Sorgu hâkimi kurnazdır. Halkı kurtarmak için bir düzene müracaat eder: “Kaymakam bey, halkımız böyle iş yapacak insan değildir. Ama jandarmalar sağa sola ateş açınca, korkan birkaç kadın çocuğunu düşürmüş. Halk bundan galeyana gelmiş” deyince, bu sefer endişe sırası kaymakamdadır. Zira nüfusu artırma tedbirleri zamanıdır. Çocuk düşürmeye sebebiyet vermek büyük suçtur. “Aman müstantik bey, yanarım, beni kurtar!” diye yalvarmaya başlar. O da “Merak etmeyin, ben hallederim kaymakam bey!” der. İş, ört-bas edilir.



Amerikan Başkanlığı, aslında herkesin kaldıramayacağı bir yüktür. Nitekim yeğenine Truman’ın ismini koymak istemişler de, “Bence bir insanın başına gelebilecek en fena şey, ailesinden birinin başkan olmasıdır. Bu ismi koymam, zira bu isim çocuğun istikbaline tesir edebilir” demiştir.

Başkanlık sisteminde iktidar, bölünmediği için güçlü ve hızlıdır. İdarede istikrar vardır. Salahiyet ve mesuliyet sahibinin kim olduğu bellidir. Dar bölgeli seçim sistemi seçileceklerde kaliteyi arttırır. Halkın demokrasi kültürüne sadakati, anayasaya bağlılığı, ferdî haklara hürmetkârlığı ABD rejiminin sigortasıdır. Başkanlık sisteminin işlemesini kolaylaştıran bazı âmiller vardır: İki partililik, ülkenin coğrafî ve iktisadî yapısı, federalizm, lobi ve seçim sistemi.

ABD için biçilmiş kaftan

1.Başkanlık ve iki dereceli seçim sistemi sebebiyle Amerika’da iki parti var olagelmiştir. Yanki Cumhuriyetçi Parti, ilk zamanlar radikal taraftarları olan bir partiydi. Güneyli Demokrat Parti ise muhafazakârdı. Meselâ birincisi köleliğe karşı, ikincisi taraftardı. Şimdi işler tersine dönmüştür. Cumhuriyetçiler, Protestan, yaşlı, zengin ve muhafazakârların; öteki ise farklı ırk ve mezheptekilerin, radikallerin partisidir. Meselâ birincisi kürtaja ve gay evliliğine karşı, diğeri taraftardır.

Cumhuriyetçilerin sembolü

Demokratların sembolü

Bununla beraber Amerika’da namzede rey verildiğinden, particilik zayıftır. Bu defa cumhuriyetçi namzete veren, gelecek seçimde demokrata verebilir. İki partinin programı birbirine yakındır. Amerikalı, ideolojik çekişmeden hoşlanmaz.

2.Amerika, kıtalardan okyanusla ayrılmıştır. İşgal tehlikesi yaşamamıştır. Maden bakımından zengindir. Harb, Amerikalılar için bir varlık değil, hâkimiyet vesilesi olmuştur.

3.Federal yapısı, başkanın diktatörlük temayüllerini frenler. Bir yazar “Washington’u ele geçiren, neye hâkim olabilir ki?” demiştir.

4.Eski parlamenterler, meclis koridorlarında (lobisinde) gezerek işleri kulis faaliyetiyle hallederler. Buna üçüncü meclis de denir.

5.Seçimlerde dar bölge sistemi caridir. Memleket bir kişinin mebus seçileceği mıntıkalara ayrılmıştır. Burada en çok oyu alan seçilir. Bu bakımdan halk namzetleri tanır ve partiden ziyade bunlara rey verir. Partiler de kaliteli kişileri namzet yapmaya çalışır.

İlk devirlerde Amerikan seçimlerini tasvir eden resim - 1855

Diktatörlüğe yol açar mı?

Başkanlık sisteminde başkanın çok güçlü olması, diktatörlüğe yol açar mı? Nitekim Latin Amerika’da söyle olmuştur. Derler ki bu ülkelerin başşehirlerinde meydana bir tahta konmuş; üzerine “Darbe yapacaklar sıraya girsin” yazılmıştır. Bolivya’da kuruluşundan bu yana seneye iki darbe düşer. Uruguay’da bütün resmî güçleri darbe yapmasın diye yok etmiş; bir tek yangın tehlikesine karşı itfaiyeyi bırakmışlar. Bu sefer o darbe yapmış. El Salvador’da toprak sahibi dört aile, devletin de sahibidir. Ekvator’da arkasını orduya veren devlet başkanı, sözünü dinlemeyen meclise göz yaşartıcı bomba attırmış; hâkimleri mahkemeye sokmamıştı.

Bolivya'da seçimlerde rey kullanan köylüler

Halbuki buradaki sistemle, ABD’deki sistem aynı mekanizmaya sahip değildir. Bazısında parlamenter sistem gibi iki başlı idare vardır. Kimisinde başkana meclisi fesh hakkı verilmiştir. Çoğu anayasalarını sık sık değiştirir. Latin Amerika partileri kuzeydekilere benzemez. Karizmatik bir adamın etrafında toplanmış ve kendisini ona hizmete adamış kabileler gibidir. Kongre başkana bağlı ve bağımlıdır. Çünki başkan, aynı zamanda ordu mensubudur. Hepsinde birbiriyle savaşmak üzere hazırlanmış güçlü ordular vardır. Latinler şatafata ve üniformaya düşkündür. Böylece başkanı iktidara getiren ordu, işine gelmediği zaman yenisini getirir. Amerika’da ise başkan, partinin adamıdır; parti, başkanın değil. Ordu ise başkanın mutlak emrinde ve her zaman ikinci plandadır. Diktatörlüğe dönüşmek veya darbelere yol açmak tehlikesi, parlamenter sistem için de bahis mevzuudur. Bu iddiada çok memleket vardır ki aslında tipik birer diktatörlüktür.

Guatemala Başkanı rejimin teminatı generallerle

Şili Devlet Başkanı Pinochet

Sui misal, emsal olmaz

Latin Amerika halkı fakir, okumamış bir halktır. Sömürgeci hususiyetinden kurtulamamıştır. Bir avuç beyaz, kalabalık Kızılderili ve melezi idare eder. Burada seçimlerin bir ehemmiyeti yoktur. İktidar partisi hep güçlüdür. Başkan seçimle veya darbeyle gelir, ama hep darbeyle gider. Siyaset bilginleri “Burada dikta olmasa, anarşi olur” denmiştir. Sadece burada değil, demokrasiyi kültür olarak benimsememiş nice devlette, orduyu arkasına alıp kendisini tanrılaştıran diktatörlere rastlamak mümkündür.

Brezilya Başkani Joao Goulart arkasını generallere vermiş - 1964

Bir yerde, devletin temeli, her hangi bir ideolojiye değil, insan hakları ve demokrasiye dayandırılıyorsa; ordu ve mahkemeler gibi seçimle gelmeyen müesseselerin siyasî ve sosyal hayata müdahalesi asgariye indirilmişse, daha doğrusu herkes yalnızca işini yapıyorsa, başkanlık olsun, parlamenter olsun her sistem iyi yürür. Ancak yukarıda sayılan bazı hususlarda başkanlık sistemi, parlamenter sisteme açık bir üstünlük gösterir.


Şöyle derler: “İngiltere kralı saltanat sürer, hükümet etmez; Amerikan başkanı hükümet eder, saltanat sürmez.” Gerçekten başkan, diktatörleri kıskandıran bir iktidarın sahibidir. Ama Amerika’nın gücü ve istikrarı da bu sayededir.


Birleşik Amerika’yı kuranlar, bir kralın heybeti ile bir başbakanın gücünü tek kişide birleştirmek istediler. Bir başka deyişle halk tarafından seçilen güçlü bir iktidar arzuladılar. Başkanlık sistemi böylece doğdu. Dünyanın en eski anayasası olan ABD anayasası 1787 tarihli kısa bir anayasadır. Defalarca “düzeltilmiştir”, ama sistemin ve hürriyetlerin sıkı bir teminatıdır.

Amerikan Anayasası - 1787


Denge-fren sistemi

Başkanlık sistemi, parlamenter sistemin aksine, kuvvetler ayrılığını sert biçimde tatbik eden ve icraya belli bir üstünlük tanıyan sistemdir. Başkanlık sisteminde, parlamenter sistemin aksine kuvvetler ayrılığı katıdır. Müesseseler arasında bir denge ve fren usulü kurulmuştur.


Kongre (parlamento) başkanlık sisteminin birinci ayağıdır. Temsilciler meclisi ve senato olmak üzere iki kanatlıdır. Senatoda 50 eyaletin seçilmiş ikişer temsilcisi vardır. İki yılda bir üçte biri yenilenir. Temsilciler meclisinin 435 azası 2 yılda bir dar bölge sistemiyle nüfusa göre seçilir. Kanun yapmak, borçlanmak, vergi koymak, anlaşmaların tasdiki, harb ilanı ve bütçe hazırlamak kongreye aittir.


Başkan 4 sene için iki dereceli seçimle gelir. Ordunun başkumandanıdır. Dış siyaseti tesbit eder. Kanunları veto edebilir. Kongreye karşı mesul değildir. Vatana hıyanet dışında vazifeden alınamaz. Ama kongreyi fesh de edemez. Kanun teklif edemez, ama kongreye mesaj gönderir; partilileri vasıtasıyla kanun çıkarttırabilir.


Azalarını kayd-ı hayat şartıyla başkanın seçtiği federal mahkeme, kanunları tefsir eder. Bu bakımdan gücü büyüktür. Bizdeki anayasa mahkemesine benzer. Mahkeme reisi, protokolde başkandan sonra gelir. Azaları yaşlılıkları sebebiyle muhafazakâr görünür; ama zenci haklarında olduğu gibi icabında ileri işlere imza atar. Siyasî temayüllerini ikinci planda tutmaya itina ederler. Bu sebeple cemiyette büyük itibarları vardır.

Uzun soluklu bir seçim

Başkan 35 yaşını geçmiş, Amerikan vatandaşı olarak doğmuş ve 14 senedir Amerika’da oturmuş kişilerden seçilir. Başkan seçimleri aylarca süren uzun bir prosedürdür. 538 tane 2. seçicinin mutlak ekseriyeti ile başkan seçilemezse, temsilciler meclisi işe karışır ve başkanı seçer. Bu da sadece 1801 ve 1825’de olmuştur. Bu bakımdan başkan ülkedeki seçmenlerin ekseriyetinin reyini almasa bile, seçiciler sayesinde başkan olabilir. Eskiden 2. seçicileri her eyaletin kongresi seçerdi. Şimdi halk doğrudan seçmektedir. Başkan üst üste sadece iki defa seçilebilir.

Beyaz Saray bir gece ofisidir

Başkanlık sisteminde, başkan bir partinin en güçlü adamıdır. Merasimlerde alkışlanan, ziyafet sofralarında nutuk söyleyen sıradan reisicumhurlara benzemez. Bunların hepsini gündüz yerine getirir; ama esas işine ancak akşamdan sonra vakit bulur.

Eşitler arasında birinci

On tane bakan, meclis dışından ve başkanın emrinde teknokratlardır. Kongreye giderlerse, gazeteci ve seyircilerin yanında otururlar. Başkan Lincoln’ün bir teklifine kabine karşı çıkmış, oylama neticesinde başkan “Evetler 1, hayırlar 7; evetler kazanmıştır” demiştir. Başkanın kadrosu kendisiyle gelir, kendisiyle gider. Dilediği zaman vazifeden alabilir. Başkanın yaptığı tayinleri senato tasdik eder. Başkan ile beraber seçilen başkan yardımcısı senatoya riyaset eder. Çok salahiyeti yoktur; ama başkan ölür veya vazifeden alınırsa, seçime kadar başkan odur.

Abraham Lincoln


Hukuken bütün organlar eşittir, ama siyasî bakımdan kongrenin rolü zayıftır. Devletin resmî teşkilatını gösteren kitapta kongreye 30, başkanlığa ise 500 sayfa ayrıldığını söylemek bunu isbata kâfidir. Amerika’nın dünya siyasetinde nüfuzu arttıkça, başkanın mevkii de güçlenmiştir. Truman, 631 kanunu veto etmiştir. Kongre, başkana karşı, ancak bütçe hazırlanmasında dişini gösterebilir.



Dünyadaki demokratik memleketler, kendisine uygun bulduğu bir usulü tatbik ediyor. Bunların tıkır tıkır işleyeni de var, ikide bir tıkananı da…


İnsanın bulduğu en iyi hükümet sisteminin demokrasi olduğu münakaşa kabul etmez bir hakikattir. Demos+kratos=halkın hâkimiyeti demektir. Halkın topluca rey vererek idareye katıldığı doğrudan demokrasi bugün yalnızca İsviçre’de tatbik ediliyor. Artık halkın temsilcilerinin devleti idare ettiği temsilî demokrasi yaygındır. Temsilî demokrasinin de nasıl işleyeceği sualine dört ayrı cevap verilmiştir:


Parlamenter Sistem

Kuvvetler ayrılığını yumuşak bir şekilde alan ve meclise biraz üstünlük tanıyan sistemdir. İngiltere’de doğmuştur. Parlamento ve buradan çıkmış güçlü bir kabine vardır. Kabinenin elinde meclisi fesh, meclisin elinde ise gensoru kozu bulunur. Seçimde en çok oyu alan parti, devlet başkanı tarafından hükümeti kurmakla vazifelendirilir. Hükümet, meclisten güvenoyu alırsa vazifeye devam eder. Sistem, kralın salahiyetlerini kısmak, halkın idaresini temin etmek maksadına matuftur. İngiltere’de iyi işlediğini görenler, kendilerine de tatbik etmişlerdir. Bunu yaparken kralın yerine salahiyetsiz ve bundan dolayı mesuliyetsiz bir cumhurbaşkanı oturtmuşlardır. Sonra da “Cumhurbaşkanı devleti, başbakan hükümeti temsil eder” demişlerdir. Bu abes bir sözdür. Devlet ve hükümet ayrı şeyler değildir. Evet, sembolik mevkideki hükümdar, farklı halkları birleştirici bir rol oynar; köklü gelenekleri temsil eder. Kralı atmak yerine, onun bu rolünden faydalanmak faydalı görülmüştür. Kralın olmadığı yerde cumhurbaşkanı bunları yerine getirebilir mi? Otoritede iki başlılıktan başka bir şeye yaramayan lüzumsuz bir makamdır. 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk için “Çankaya Noteri” denirdi. İşler, başbakanın elindedir. Meclis bile, çoğunluk partisine mensup başbakanın ofisi gibi çalışır.

Demokrasinin beşiği İngiliz parlamentosunda kraliçe açılış konuşması yaparken...

Meclis Hükümeti Sistemi

İsviçre’de tatbik edilmektedir. Burada meclis her şeydir. Hükümet, meclisten çıkar ve her işi meclisin tasvibiyle yapar. 1920-1960 arası Türkiye’deki rejim de kâğıt üzerinde böyleydi. Ulusalcıların “Atatürk meclise sormadan bir iş yapmazdı” demelerinin hikmeti budur. Ama yine Atatürk’ün tabiriyle meclis “kız gibi” olursa, üst otorite ne derse onu yapar. Cumhuriyeti kuranlar, tek başlılığa reaksiyon olarak meclis hükümetini esas almış; bu sefer yüzlerce baş ortaya çıkınca, birkaç sene içinde bünye tekrar kendisini göstererek, işler eskisinden de ileri bir hâle gelmiştir.

Bir işi oylarıyla karara bağlamak üzere meydanda toplanmış İsviçreliler...

Yarı Başkanlık Sistemi

Fransa’da ortaya çıkmış ucube bir sistemdir. Parlamenter ve başkanlık sisteminin karmasıdır. Bir yanda seçilmiş cumhurbaşkanı ve öte yanda seçilmiş başbakan vardır. Salahiyetler bölüşülmüştür. II. Cihan Harbi sonrası komünist veya faşist cereyanların eline geçmesin diye bir fren sistemi olarak düşünülmüştür. General De Gaulle’ün buluşudur. Devekuşu misalidir. Cumhurbaşkanı ve başbakan aynı partiden ise mesele yoktur. Ama Mitterand ile Chirac gibi farklı partiden oldukları zaman, iş çatallaşır. Şimdi Rusya’da bu sistem caridir. Ama Putin demir yumruğu ile istikrarı sağlıyor. Bizde 1982 anayasası bunun daha vahimini kurmuştur: Geniş salahiyetli, ama halkın oyuyla gelmeyen ve sorumsuz cumhurbaşkanı; yanında seçimle gelen ve sorumlu başbakan. Şimdi cumhurbaşkanı halkoyu ile seçileceğine göre bu sistem biraz yumuşamış ve Fransa’dakine yaklaşmış demektir. Şimdi başkanlık sisteminden korkanların “Bari yarı başkanlık olsun” demeleri çok yanlıştır. Bu, bambaşka bir sistemdir.

Yarı başkanlık sisteminin kaşifi General de Gaulle

Başkanlık Sistemi

Başkanlık sistemi, parlamenter sistemin aksine, kuvvetler ayrılığını sert biçimde tatbik eden ve icraya belli bir üstünlük tanıyan sistemdir. Başkanlık sisteminde, parlamenter sistemin aksine kuvvetler ayrılığı katıdır. Müesseseler arasında bir denge ve fren usulü kurulmuştur. Bir tarafta Kongre (parlamento) vardır. Karşısında seçimle gelen bir başkan bulunur. Eski hükümdarların haşmetini andıran ve diktatörleri kıskandıran salahiyetleri vardır. Şöyle derler: “İngiltere kralı saltanat sürer, hükümet etmez; Amerikan başkanı saltanat sürmez, hükümet eder.” Sistemin üçüncü ayağı federal mahkemedir. Azalarını kayd-ı hayat şartıyla başkan seçer. Normal mahkeme işlerinden başka, kanunları tefsir eder. Bu bakımdan gücü büyüktür. [Asıl mevzumuz buydu. Başka bir yazıda inşallah tafsilat veririz.]

Başkanlık sisteminin canlı müzesi Beyaz Saray...



Mihrümah Sultan, asrının en zengin ve hayırsever hanımıydı. İstanbul’un iki girişini süsleyen câmileri üzerine son zamanlarda bir de hikâye düzülmüştür.

Mihrümah Sultan, Kanunî Sultan Süleyman’ın sevgili hanımı Hürrem Sultan’dan dünyaya geldi. Beş oğlanın da biricik kızkardeşidir. Gerçi padişahın bir kızı daha vardı: Tasasız Râziye Sultan. Dünyadan yüz çevirmiş bu hanım, aynı zamanda süt amcası olan meşhur veli Yahya Efendi’ye bağlıydı. Genç yaşta vefat etti. Türbenin hemen girişinde medfundur.
Mihr ü mah, farsça, güneş ve ay demektir. Annesinin dizi dibinde, iyi bir tahsil ve terbiye gördüğü, yazdığı mektuplardan anlaşılmaktadır. Kültürlü, güzel konuşur ve yazardı. Evlenecek çağa gelince kendisine namzet olarak Diyarbekr Beylerbeyi Rüstem Paşa seçildi. Sultanın göz kamaştırıcı düğünü, 1539’da kardeşleri Bayezid ve Cihangir’in sünnet düğünü ile beraber oldu.

Mihrümah Sultan

Osmanlıların “Hala Sultan”ı

Babası tarafından çok sevilen ve fikirlerine kıymet verilen Mihrümah Sultan, 1558’de annesinin vefatından sonra babasının müşaviri oldu. Adeta valide sultan sıfatıyla hareket etti. Babasını Malta Seferi’ne teşvik etti. Hatta kendi servetinden 400 kadırga yaptırıp donanmaya hediye etti. Lehistan Kralı’na gönderdiği tebrik mektubu Polonya arşivindedir. Kardeşi Sultan II. Selim ve yeğeni Sultan III. Murad zamanında yaşadı ve “Hala Sultan” adıyla itibar gördü. 1578 yılında İstanbul’da vefat etti. Kendi yaptırdığı câmilere değil de, Süleymaniye’deki babasının türbesine defnedildi. Şair Bâki’nin sultana yazdığı mersiye pek meşhurdur.

Güzel değildi; ama çok zeki ve iyi huylu idi. Kıskançlığı ile meşhur Rüstem Paşa ile iyi geçinmesi buna delildir. Evlendikten hemen sonra rahatsızlandı ve hayatı hastalık sıkıntıları ile geçti. Annesi gibi dindarlığı ve hayırseverliği ile tanındı. Asrının en zengin kadınıydı. Sık sık hazineye borç verdi. Servetini hayır hasenata harcadı. Hayatını bu işe tahsis etti. Mimar Sinan’a Üsküdar ve Edirnekapı’da iki câmi yaptırdı. Mekke-i mükerremedeki Ayn-ı Zübeyde adlı su kaynağını tamir etti. Donanmaya 192 kantar işlenmiş demir temin eden bir vakıf kurdu.

Mihrümah Sultan Camii (Edirnekapı)

Mihrümah Sultan Camii (Üsküdar)

Tarihi değiştiren bit

Enderun’dan yetişme Hırvat asıllı Rüstem Paşa, sultandan yaşlıydı, yakışıklı değildi. Fakat fevkalâde zeki ve kabiliyetli idi. Bu sebeple hasmı çoktu. Bunlar evliliği engelleyebilmek için paşanın cüzzamlı olduğu dedikodusunu yaydılar. Bunun üzerine bir saray tabibi gizlice Diyarbekr’e gidip paşanın çamaşırına bit koydu. Bit yaşadı. Cüzzamlının çamaşırında bit yaşamadığı için, bu paşanın sıhhatine hamledildi. Zamanın bir şairi bunun için: “Olacak bir kişinin bahtı kavî, tâlihi yâr/ Kehlesi (biti) dahi mahallinde işe yarar” demekten kendisini alamamıştır. Hatta hiç umulmayan bir şekilde yükselmeye vesile olan şeye “kehle-i ikbâl” (ikbal biti) demek tâbir olmuştur.

Damat olduktan sonra kayınpeder ve kayınvâlidesinin gözüne giren Rüstem Paşa, kısa zaman sonra 44 yaşında sadrazam oldu. İki ayrı devrede 14 sene ile en uzun müddet makamda kalan sadrazamlardandır. Zekâsı, çalışkanlığı ve nizam bilmesi sebebiyle kendisini gösterdi. Demokratik ülkelerin başbakanları gibi müstakil çalıştı. Padişah bile kendisine müdahale etmezdi. Bu teveccühü çekemeyenler, Şehzâde Mustafa’nın idamını kendisinden bildiler. Böylece hasmı çoğaldı. Hep menfi bir şöhretle anıldı.

Rüstem Paşa, Osmanlı tarihinin en zengin şahsiyetlerindendir. Sadece servetinin sayıldığı koca bir defter Topkapı Sarayı’ndadır. Köle olduğu için bu koca servet hazineye kalmıştır. Sayısız hayratı vardır. Hele Eminönü’ndeki Rüstem Paşa Câmii, dünyanın en güzel çinilerine sahiptir. İlme meraklıydı. Osmanlı tarihi yazmıştır. 5000 yazmadan müteşekkil zengin bir kütüphanesi vardı. Şiiri sevmez, şairleri kollamazdı. Bu sebeple çok hicvedilmiştir. İktisatlılığı eli sıkılık olarak değerlendirilmiştir. Hanımı, hatta kayınpederinin sağlığında 1561’de vefat etti. Şehzâde Câmii’ndeki türbesinde medfundur. Beşiktaş’ta câmisi bulunan Kaptan-ı Derya Sinan Paşa kardeşidir.

Rüstem Paşa Camii

Bir sadrazam eşi, üç sadrazam annesi

Mihrümah Sultan, bir oğlan ve bir kız doğurdu. Sultanzâde Osman Bey, annesinden iki sene evvel vefat etti. Kızı Ayşe Hümâşah Hanımsultan, sırasıyla Semiz Ali Paşa, Nişancı Feridun Bey ve nihayet şeyhi Aziz Mahmud Hüdâî ile evlendi. Hacca giden nâdir hanedan mensuplarındandır. Kendi yaptırdığı Üsküdar Aziz Mahmud Hüdâî Câmii haziresinde medfundur. Böylece Rüstem Paşa bir yana, Mihrümah Sultan’ın soyundan üç sadrazam daha gelmiştir.

Mimar Sinan, Mihrümah Sultan’a âşık mıydı?

Mihrimâh Sultan, şehrin iki girişinde, Üsküdar iskelesinde ve İstanbul’un yedi tepesinden en yükseği olan Edirnekapı’da iki câmi yaptırdı. Üsküdar’daki câmi, medrese, imâret, tabhâne ve sıbyan mektebiyle bir külliye idi. Tek parti devrinde çoğu yıktırıldı. İki minareli câmiden başka sıbyan mektebi kütüphane, medrese de poliklinik olarak faaliyettedir. Edirnekapı’daki câmi, çeşme, medrese ve hamamdan ibaret bir külliyedir. Tek minarelidir. 1714, 1894 ve 1999 zelzelelerinde zarar gördü. Tamir olundu.

Mihrümah Sultan Camii (Üsküdar)

Bu meyanda son zamanlarda bir de hikâye dillerde dolaşıyor: Gûyâ Mimar Sinan, babası tarafından Karaboğdan Seferi’ne götürülen Mihrümah Sultanı görüp âşık olmuş. Onun gözüne girebilmek için Prut Nehri üzerine 13 günde bir köprü yapmış. İstemiş, vermemişler. O da aşkını sanatına dökmüş. Üsküdar Mihrümah Sultan Câmii’ne etekleri yerleri süpüren bir kadın silüeti vermiş. Edirnekapı Mihrümah Sultan Câmii’nin içerisindeki sarkıt ve minare işlemelerinde de saçları topuklarını döven bir kadın hayali tasvir etmiş. Sultan’ın doğum günü olan 21 Mart’ta Edirnekapı’daki câmiin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki câmiin ardından ay doğmaktadır: Mihr ü Mah.

Mimar Sinan

Bu hoş hikâye, bir hayal mahsulüdür. Yakın zamanda yazılan bir romandan çıkmıştır. Bu hususta tarihî bir bilgi, hatta dedikodu bile yoktur. Orduda istihkâm zâbiti olan elli yaşında evli barklı Mimar Sinan’ın, sultanı görüp beğenmesi olacak iş değildir. Kaldı ki hanedan hanımlarının sefere götürülmesi vâki değildir. Üstelik sultanın doğum yılı bile belli değildir, nerede kaldı ayı ve günü belli olsun.

Mimar Sinan minyatürü

Harab Mâbed

Yakın devirde yaşamış şairlerden en sevdiğim Rıza Tevfik Bölükbaşı, Cihan Harbi sırasında Edirnekapı Mihrümah Câmiini gezmiş; zelzele sebebiyle harabiyetine üzülüp bir şiir yazmıştır. Çok alâka uyandıran bu şiir sayesinde câmi tamir ettirilmiştir. Şairin en güzel eserlerindendir.

HARAB MÂBED

Vardım eşiğine yüzümü sürdüm,

Etrafını bütün dikenler almış,

Ulu mihrâbında yazılar gördüm

Kim bilir ne mutlu zamandan kalmış.

Batan güneşlerin ölgün nigâhı,

Karartıp bırakmış o kıblegâhı.

Mazlum bir ümmetin baht-ı siyâhı

Viran kubbesinde gölgeler salmış.

İslâm'ın bahtiyar bir zamanında

Âb-ı hayat varmış şadırvanında

Şimdi harab olan sâyebânında

Dem çeken kuşların ömrü azalmış.

Âyât-ı hikmet var kitâbesinde

Bir ders-i ibret var hitâbesinde

Bağ-ı cennet olan harÂbesinde

Tekbir sedâları artık bunalmış.

Hey Rızâ secdeye baş koy da dinle

Taşlar dile gelsin senin derdinle

Efsâne söyleyim, ağla hem dinle

O şerefli mâzi meğer masalmış.



1928 yılından itibaren binlerce câmi kadro dışı ilan edilip kapatıldı, yıktırıldı, satıldı veya din dışı işlerde kullanıldı. Moğol istilâsını aratmayacak bu devirleri gayet iyi hatırlayanlar az değil.

1950’den evvel İstanbul suriçinde sadece üç câmi açıktı: Süleymaniye, Bayezid ve Fatih. Diğerleri başka maksatlarla kullanılırdı. Sultanahmed Câmii, başka yer kalmamış gibi, asker yollama merkezi idi. Askere buradan sevkedilen Beylerbeyi Câmii imamı Hâfız Mustafa Efendi, yoklama için bekleyen bazı askerlerin, dışarı çıkmalarına izin verilmediği için câmi köşelerine siğdiğini anlatırdı. Yeni Câmi’ye katanalar bağlanırdı. Nusretiye Câmii kütük deposuydu. Hatta, kütüğün biri uzun geldiği için câmiin son cemaat yerinin yıktırıldığını, bizzat Refi Cevat Ulunay yazdı. Bütün şehirler böyle idi. Mesela Konya’da sadece Kapı Câmii, Ankara’da Hacıbayram Câmii açıktı. Açık olanlara da iki ayağı çukurda ihtiyarlardan başka giden yoktu. Çünki namaz kılanlara iyi gözle bakılmayan bir devirde, câmiye gitmek cesaret işiydi.

Askerî mektepte câmi mi olur?

1927’den itibaren câmiler tasnif edilmeye başlandı. 1928’de bunun için bir nizamname bile çıkarıldı. Buna göre 500 metre dâhilindeki câmilerden birden fazlası ile cemaati bulunmadığı tesbit edilenler tasnif dışı bırakılacaktı. Tasnif dışı kalan yüzlerce câmiden bir kısmı kapatıldı; bir kısmı din dışı başka işlere tahsis edildi; bir kısmı da yıktırılıp enkazı satılarak Halkevlerine verildi. Memurlar ikindi vaktinin sonu gibi cemaatin bulunmadığı zamanlarda câmileri teftişe gelir; cemaati olmadığı gerekçesiyle câmiyi mühürleyip kapatırdı. Akşam gelen cemaat, câmilerini kapanmış bulurdu. Bu kıyımdan Ayasofya bile kurtulamadı. Câmi bakanlar kurulu kararıyla 1935’te müze hâline getirildi.

Vakıflar Kanunu’nun “mimarî kıymeti olan câmilerin satılamayacağı” hükmüne aldıran olmadı. Bunun için o zaman kültür bakanlığının işini gören Maarif Vekâleti’nden alınması gereken raporların, istenilen şekilde tanzim edildiği görüldü. Muş’taki tarihî Murad Paşa Câmii’nin minaresinin dinamitle havaya uçurulduğunu eski müftülerden Mehmed Çağlayan gözyaşları içinde anlatırdı. 1935’te “Askerî mektepte câmi olur mu?” denerek Heybeliada Câmii yıktırıldı. Sadece İstanbul’da 1000’in üzerinde câmi yıktırıldı. Böylece 1937’ye gelindiğinde Türkiye’deki câmilerin takriben % 60’ının kadro dışı kaldığı görüldü. Mesela Bursa’da 64 câmiden 40, Anteb’de 39 câmiden 22 tanesi bırakıldı. Bunların hepsi resmî arşivlerdeki malumata dayanır.

Her keseye göre câmimiz var!

1927’den itibaren tasnif dışı bırakılan yüzlerce câmi, ihale ile belediyeye veya hususî şahıslara satıldı. İstim sonradan geldi. 1935 senesinde çıkarılan vakıflar kanunu bu işi tanzim ediyordu. İlk satılan câmi 623 lira 90 kuruş ile Sivas’da Hacı İzzet Paşa Câmii ve 4996 lira 45 kuruş ile Fatih’de Hadice Sultan Câmii oldu. En ucuza satılan câmi 2,5 lirayla Eskişehir Servihisar semtindeki Melikşah mescidi (1940); en yüksek fiyata satılanı ise Kayseri’de 57 bin liraya Hacet Mescidi (1968) oldu.

Satış muameleleri 1972’ye kadar sürdü. Satılan 3900 câminin % 84’ü 1927-1949 arasında satıldı. Bazı hayırseverler sırf muhafaza etmek maksadıyla bunları satın aldı; işler düzelince tekrar câmiye çevrilmek imkânı hâsıl oldu. 1950’den sonra yıkılan câmiler, daha ziyade yola, köprüye kurban gitti. Vatan Caddesi ve Boğaz Köprüsü çok tarihî câmiyi yuttu. Hatta bazıları Adnan Menderes’in bunun narına yandığını söyler.

Depo yapılan da var, gazino da!

Eminönü’nde Sultan II. Mahmud yapısı Hidayet Câmii, ticaret bankası deposu; Küçüksu Mescidi, CHP ocak merkezi; Balıkesir Yıldırım Câmii, Halkevi; İzmit Sâdık Mescidi, meteoroloji binası; Şehzadebaşı Câmii’ne yakın olduğu halde, emsalsiz burmalı minaresi sayesinde kazmadan kurtulan Burmalı Mescid marangozhane olarak kullanıldı. Müze yapılmayan câmilerin ekserisi CHP, askeriye ve toprak mahsulleri ofisi tarafından işgal edildi. Bazıları belediyeden satın alan hususî şahıslar tarafından dükkân, ev, hatta yazlık sinema olarak kullanıldı. Selânik’te sinema salonu yapılan câmiye ağıt düzenlerin, bundan nedense hiç haberi olmadı.

Kapalı câmilerden kalan haylisi Demokrat Parti devrinde ibadete açıldı. Çok eski değil, ben doktora yaparken bile meselâ Sirkeci Garı arkasındaki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Câmii, Anadolu Saz Gazinosu idi. Cağaloğlu’ndaki Cezerî Kasım Paşa Câmii, defterdarlık deposu idi. 1980’lerin sonunda mahkeme yoluyla geri alınıp ihya edildi. Bayezid’de üniversite yanındaki Kaptan-ı Derya Câmii, kütüphane deposu idi. Su bastı. Kitapları taşıdılar. Hayırseverler de câmiyi ihya etti. O günlerde reisicumhur Kenan Evren, mektepten çok câmi olmasından yakınıyor; “vazifeşinas” gazeteler “câmi furyası”na dikkat çekiyordu.

Hâfızayı güçlendiren ilaç var mı?

Tek parti devrinde sadece câmiler değil; medreseler, sıbyan mektepleri, kabristanlar, hatta türbeler bile satış mevzuu oldu. Din hizmetlilerinin vazifesine son verildi. Kalanların maaşları düşürüldü. Bunlar başka bir yazıda inşallah ele alınır. Şimdi bazılarının hâfızası zayıflamış olabilir. Ama bu o günleri görenler hâlâ yaşıyor. Gördüklerini de net bir şekilde hatırlıyorlar. Şair ne demiş: Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın? 1918’de ağababası İttihat ve Terakki’nin yaptığı gibi, Halk Partisi de 1950’de kendi kendini feshetmek büyüklüğünü gösterebilseydi; hem demokrasi muhalifliği, darbe bezirgânlığı, insan hakları ihlalciliği, faşistlik, din düşmanlığı gibi ithamlarla karşı karşıya gelmekten kurtulur; hem de memlekette hakiki bir sosyal demokrat teşekküle imkân verilerek demokrasinin önü açılmış olurdu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Muharrem 1439
Miladi:
25 Eylül 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter