Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Semerkand’ın en güzel, zeki ve ilim sahibi kızıydı. Onunla evlenmek üzere sultanlar, şehzâdeler sıraya girdi. O da evleneceği erkeği tayin etmek üzere bir müsabaka teklif etti…

Bundan 9 asır evvel Semerkant’ta Alâaddin isminde büyük bir fıkıh âlimi yaşardı. Çevresi kendisinden ilim öğrenmek ve fetvâ sormak isteyenlerle dolup taşardı. Bu âlimin yegâne çocuğu Fâtıma isminde bir kız idi. Bu kız sıradan bir çocuk değildi. Zekâsı ve çalışkanlığı babasının dikkatini çekti. O da kızını bir fıkıh âlimi olarak yetiştirdi. Fâtıma Hanım devrin büyük fıkıh âlimlerinden birisi oldu. Öyle ki babasının Tuhfetü’l-Fukahâ adlı meşhur eserini ezberledi. Babası, verdiği fetvâlarda kızının da imzasının bulunmasını isterdi. Fâtıma Hanım’ın yazısı da çok güzeldi. Çoğu zaman babasının verdiği fetvâları o yazardı. Aynı zamanda fevkalâde güzeldi. İffetine düşkün ve güzel ahlâk sahibiydi. Hanımlara ders ve fetvâ verirdi.

Tuhfe’sini şerhetti, kızını nikâhladı!

Fâtıma Hanımın ilimdeki şöhretini, iffet, ahlâk ve güzelliğini işiten çok kimse kendisiyle evlenmek üzere tâlib oldu. Bunlar arasında bazı sultanlar ve şehzâdeler de vardı. Ancak Fâtıma Hanım’ın ne makamda, ne de yakışıklılıkta, ne altında, ne de ipekte gözü vardı. Evleneceği erkek için çok enteresan bir kıstas koydu. Babasının Tuhfe adındaki kitabını en güzel kim şerhederse, onunla evleneceğini söyledi. Bu vesileyle zamanın âlimleri Tuhfe’ye şerhler hazırlamaya koyuldular. Bu sayede çok kıymetli eserler yazıldığı için, Fâtıma Hanım’ın fıkıh ilmine çok hizmeti geçti.

Bu şerh edenlerden birisi Türkistanlı fakir bir âlim olan Alâaddîn bin Mes'ûd Kâsânî idi. Kâsânî, aynı zamanda Alâaddin Semerkandî’nin de talebesiydi. Kâsânî, hocasının kitabını en güzel şerhederek imtihanı kazandı. Fâtıma Hanım ile evlenmeye muvaffak oldu. Fâtıma Hanım, bu kitabı mehr olarak kabul etti.

Kâsânî için, “Şeraha Tuhfetehu, zevvece bintehu” (Tuhfe’sini şerhetti, kızını nikâhladı) sözü meşhurdur. Bu kitap Bedâyi diye bilinir. Hanefî mezhebinde yazılmış en kıymetli kitaplardan birisidir. O zamana kadar alışılmadık bir üslûp ve tertipte yazılmıştır. Fıkhî hükümlerin delilleri verilmiştir. Yedi cilttir. Kâsânî bu eserinden sonra çok itibar kazandı. Melikü’l-Ulemâ (Âlimlerin Sultanı) unvanı ile anılmaya başlandı. Başta Mutezile olmak üzere bid’at fırkalarına parlak zekâsıyla cevaplar verdi.

Üçü imzâlamadan aslâ

Fâtıma Hanım, Alâaddin Kâsânî ile evlendikten sonra üçü beraber oturmaya başladılar. Hanımı Fâtıma, evlendikten sonra da zevcinin fetvâlarına yardımcı olurdu. Kâsânî, müşkil hususlarda zevcesinin fikrini almadan fetvâ vermezdi. Fâtıma Hanım hüsn-i hattı ile fetvâyı yazar, ikisi şâhid olmak üzere üçü birden imzalayarak fetvâyı sorana verirlerdi.

Baba Alâaddin Semerkandî 1144 tarihinde vefat etti. Kâsânî, zevcesiyle Konya’ya gitti. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mes’ud’dan itibar gördü. Fakat buradaki bazı âlimlerin hasedini çekince, sultan kendisini aynı zamanda damadı olan Zengî Atabeyleri’nden Nureddin Şehid’e elçi olarak gönderdi. Suriye, Mısır ve Irak’ın sultanı olarak Haleb’de müstakilen hüküm süren Nureddin Şehid, Kâsânî’yi itibar gösterdi. Onu Halâviyye Medresesi’ne müderris tayin eyledi. Böylece karı-koca Haleb’e taşınmış oldu. Nureddin Şehid, Kâsânî ailesine çok hürmet etti. Her ikisini de sık sık saraya aldırıp mühim işlerinde istişare ederdi. Saraylı hanımlar da Fâtıma Hanım’ın sohbetini dinlemek için birbirleriyle yarışırdı.

Alâaddin Kâsânî'nin Haleb'de ders verdiği Halâviyye Medresesi. Daha evvel Aya Elena adında bir Bizans kilisesi idi.

Hocamın kızı böyle istiyor

Haleb’de ne kadar itibar görürlerse görsünler, Kâsânî ailesi memleketlerini özlediler. Haleb’den ayrılmak üzere Nureddin Şehîd’e arzettiler. Nureddin Şehid gitmemeleri için ısrar etti ise de, “Hocamın kızı dönmek istiyor” diye özür beyan etti. Alâaddin Kâsânî, hocasının hatırını sayarak zevcesinin bir dediğini iki etmezdi. Bunun üzerine Nureddin Şehid, kaleyi içerden fethetmek üzere Fâtıma Hanım’a saraylı bir hanımı ricacı gönderdi. Fâtıma Hanım bu ricayı kıramayarak Haleb’de kalmaya razı oldu.

İlim, iffet, ahlâk ve güzelliği kadar, cömertliği de bol olan Fâtıma Hanım, kolundaki bilezikleri satarak, Halâviyye Medresesi imâretinde fakirlere her Ramazan gecesi iftar verme âdetini başlatmıştır. Fâtıma Hanım’ın fıkıh ve hadis sahasında eserleri de vardır. Mahmud adında bir oğulları oldu. Karı-koca onu da bir âlim olarak yetiştirdiler.

Fâtıma Hanım Haleb’de vefat etti. Zevci Alâeddin Kâsânî de çok geçmeden 1191 senesinde fâni dünyayı terketti. İkisi, Haleb’de Burrü’s-Sâlihîn kabristanında yan yana yatmaktadırlar. Halk arasında bu iki kabir “Kabrü’l-Mer’e ve Zevcihâ” (Hanım’ın ve Zevcinin Mezarı) diye bilinir ve ziyaret olunur.



Mısır halkı, vaktiyle İngiliz işgaline karşı ayaklandıkları zaman bu slogana sarılmışlardı. Nitekim Mısır ta firavunlar zamanından 1952’ye kadar binlerce sene Mısırlı olmayanlar tarafından idare olundu. 1952’den sonra iktidara geçenler ise yabancıları mumla arattı.

Mısır dünyanın en eski medeniyetlerinden birisiydi. Bilhassa astronomide çok buluşlar Mısır’a aittir. Mısır’ı asırlarca demir yumrukla idare eden firavunların ekserisi Mısırlı değildi. Ya Nubyalı, ya Yemenli, ya İranlı idi. Küfr ve zulmün sembolü olarak görülen firavunlar arasında mümin olanlar da yok değildi. Tarihçiler IV. Amenofis’in Allah’a ibadet ettiğini söyler. Muhtemelen Hazret-i Yusuf zamanındaki firavun buydu ve kendisini maliye nâzırı yapmıştı. Mısır firavunlarından II. Pepi 94 yıllık saltanatıyla en uzun tahtta kalan hükümdar olarak bilinir.

KAHREDİCİ GARNİZON

Mısır sonra Büyük İskender’in hâkimiyetine girdi. Son firavun ailesi Ptolomeler Makedon idi. Bu aileden meşhur Kleopatra Yunanca konuşur ve tek kelime Mısır dili bilmezdi. Derken Romalılar Mısır’ı ele geçirdi. Mısır, Roma’yı besleyen zengin bir tahıl ambarı idi. Hazret-i Muhammed’in mektup gönderip imana davet ettiği Mukavkıs, Mısır’daki Roma idarecisiydi. Mısır bilahare Müslüman Arapların eline geçti. Amr bin As Mısır fâtihidir. Mısır’ın ilk ve en büyük câmiini inşa ettirmiştir.

Mısır’ın yerli halkına Kopt (Kıptî) denir. Mısır’ın Avrupa lisanlarındaki ismi Egypt de buradan gelir. Araplar Kopt memleketini fethedince burada bir garnizon kurular. Adına da el-Mısrü’l-Kâhire (Kahredici Garnizon) dediler. Mısır adı buradan gelir. Bilinen tahıl cinsi ile alâkası yoktur. Arap fethinden sonra Hâmi asıllı bu yerli halktan Müslüman olanlar Araplarla karıştılar. Karışmayanlar Hıristiyan olarak kaldı. Bunlara bugün Kıptî denir. Butros Gali Kıptî idi. Mısır’dan geldikleri zannedildiği için Çingenelere de herkes yanlış olarak Kıptî der. Asılları Hindistan’dır.

Kleopatra

ed-DEVLETÜ’T-TÜRKİYYE

Arap hâkimiyetinin yerini Eyyübîler aldı. Salâhaddin Eyyübî, Kürtleşmiş Arap asıllı bir Selçuklu kumandanı idi. Mısır’a hâkim olan Şiî Fâtımîleri altedip Mısır’da Arapça konuşan sünnî bir devlet kurdu. Haçlıları kovdu. Eyyübî ordusu, Kıpçak ve Çerkes asıllı kölelerden müteşekkildi. Bunlardan Aybek adında bir subay, hanedanın son ferdi melike Şeceretüddür ile evlenip sultan oldu. Bundan sonra bu kölelerden liyakati ve şansı olanlar sultan seçildi. Bunlara Memlûkler (Kölemenler) denir. Mısır o zamanlar baştaki Kıpçak sultanlar sebebiyle ed-Devletü’t-Türkiyye diye anılır. Memlûkler, Moğolların Bağdad’ı işgali ile yıkılan Abbasî halifeliğini Kahire’de ihya edip İslâm dünyasında çok prestij kazandılar. Kimsenin yenemediği Moğolları yendiler.

Memlûkler, Şah İsmail ile ittifak kurma hatasını işleyince, 1517’de Mısır Osmanlıların eline geçti. Yılda birkaç mahsul alınan Mısır, en zengin Osmanlı eyâleti idi. XVIII. asırda sömürgeci İngiliz ve Fransızlar gözünü Mısır’a dikti. Fransızlar, Napoleon kumandasında Mısır’ı işgale kalkıştı. Osmanlı ve İngiliz ordusu, Fransızları kovdu. Bu arada gönüllü olarak Kavala’dan Mısır’a gelen gönüllülerden Mehmed Ali talihin yardımıyla sivrilerek 1805 yılında Mısır Vâlisi oldu. Fransızların kışkırtmasıyla ayaklanıp, Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı. Böylece Mısır muhtariyet kazandı. Mısır vâlileri hıdiv adıyla Mehmed Ali Paşa’nın ailesinden tayin edilmeye başlandı. Aile Türk ise de, Rumelililere Arnavut demek adet olduğu için Mısır’da bu aile Elbânî (Arnavut) olarak bilinir. Mehmed Ali Paşa’nın büyük dedesinin Gümüşhane’den Kavala’ya göçmüş bir Türk olduğunu son Mısır melikesi sayılan Neslişah Sultan’dan işittim. Isyanı bir yana, Paşa, müspet bir şahsiyetti. Mısır’a çok hizmeti geçmiştir.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa

İNGİLİZLER MISIR’A ÇÖREKLENİYOR

Hindistan’ın eşiği sayılan ve Süveyş Kanalı’nın yapılmasıyla kıymeti artan Mısır’a, 93 Harbi bahanesiyle İngilizler yerleşti. Hıdiv ve bazı memurları yine İstanbul tayin ediyordu. Bu arada “Mısır Mısırlılarındır” slogan İngilizlere ayaklanan Urabî Paşa muvaffak olamadı. 1914’de harbe girilince İngilizler Mısır’ı ilhak etti. İstanbul’a sadık Abbas Hilmi Paşa’yı sürerek, aynı aileden Fuad’ı melik (kral) ünvanıyla başa geçirdi. Fuad, kendisine paşalık verilmediği için İstanbul’a kırgın idi. İngilizlerin maşası oldu. 1936’da ölünce yerine oğlu Faruk geçti. İran Şahı bunun kızkardeşi ile evliydi. Faruk, babasının Mısır’a sokmadığı sürgündeki Osmanlı hanedanı ferdlerine iltifat gösterdi. Yakışıklı, fakat zayıf karakterli Faruk sefih hayatı sebebiyle herkesin gözünden düştü. 1952’de İngilizler Mısır’ı terk etti. Aynı sene çıkan askerî ihtilal, Faruk’u tahtından etti. Faruk’un amcazâdesi ve Neslişah Sultan’ın zevcesi Prens Abdülmünim kral nâibi oldu. Faruk, 1965’de İtalya’da vefat etti.

Mısır'ın son Meliki Faruk

Başa geçen ihtilal lideri General Necib de ertesi sene arkadaşı Cemal Abdünnâsır tarafından devrildi. Nâsır, sosyalist bir idare kurdu ve memleketi Sovyet Rusya’nın peyki hâline getirdi. Müslümanları ezdi. Öldükten sonra yerine geçen Enverü’s-Sâdât, Rusları Mısır’dan kovdu. Müslümanlara hürriyet verdi. İsrail ile sulh yaptığı bahanesiyle 1981’de bir resmî geçitte İslâmcı bir terörist tarafından öldürüldü/öldürtüldü. Yerine geçen Hüsnü Mübarek, o zamandan beri demir yumruğu ile memleketin başındadır. Binlerce sene Mısırlı olmayanların hüküm sürdüğü Mısır 1952’den beri Mısırlılar tarafından idare olunmaktadır ama halk Kavalalılar zamanındaki günleri çok aramaktadır.

Enverü's-Sâdât



Macaristan Cumhurbaşkanı, ''Türkler tarafından 150 yıl boyunca idare edilmemizi şans olarak tanımlıyorum. Başkası olsaydı, dilimizi ve dinimizi değiştirmemizi isteyecekti. Biz de asimile olacaktık” dedi. Bu sözler akla şu fıkrayı getiriyor: Soğuk Harb zamanında Sovyet Rusya’nın lideri olan Kruşçev, rüyasında Kanuni Sultan Süleyman’ı görmüş. Kendisine, “Siz Macaristan’da neredeyse iki asır kaldınız. Biz 10 sene bile kalmadan, halk ayaklandı. Bunu nasıl becerdiniz?” diye sormuş. Padişah tarihî bir cevap vermiş: “Biz fethettikten sonra Macaristan’ı vatan edinip oturduk. Halka Türkçeyi mecbur kılmadık. Fethettiğimiz günü sizin gibi Macar millî bayramı ilan etmedik”.

Gül Baba, fetihle gelen Osmanlı dervişlerinden idi. Budin’de vefat etti. Namazını Şeyhülislâm Ebussuud Efendi kıldırdı. Padişah cenazesinde bulundu. Bugün burası Macarların da kıymet verip ziyaret ettiği bir yerdir. Etrafı da Budapeşte’nin en zengin mahallesidir.

MACARİSTAN'DA VEFAT EDEN PADİŞAH

Macaristan’da Osmanlı hâkimiyeti 1526 senesinde başladı. Macaristan Osmanlıların hedefi değildi. Hedef, Viyana üzerinden Roma’ya inmekti. Avrupa’nın en güçlü kara ordularından birine sahip olan Macarlar, yaklaşan tehlikeyi bertaraf edebilmek maksadıyla tarihî bir hata yaparak, bir yandan Osmanlıların can düşmanı İran’la ittifak kurdu; bir yandan da Eflâk-Boğdan’ı Osmanlılara karşı kışkırttılar. Son Macar Kralı Layoş, Alman imparatorunun eniştesiydi ve çocuksuzdu. Vefatı hâlinde Macar tahtı Avusturya’ya geçecekti. Bu ise Osmanlıların hiç istemediği bir şeydi.

1526’da iki ordu Belgrad ile Budapeşte arasındaki Mohaç sahrasında karşılaştı. İki ordu daha evvel Varna ve Kosova’da da savaşmıştı. Kanuni Sultan Süleyman, kahramanca savaşan Macar ordusunu 2 saatte yendi. Kral Layoş harb meydanında öldü. Macar ordusunun kayıpları 25 bin kişi idi. Sultan Kanuni, kendiliğinden teslim olan Budapeşte’de 13 gün kaldı. Talihin garip bir tecellisidir ki, bu padişah bir Macar toprağı olan Zigetvar’da vefat etmiştir. Macarlar buraya bir âbide yaparak padişahın büstünü koymuştur.

Macaristan 173 sene Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. Münbit ovalarıyla Macaristan zengindi. Ama Osmanlılar burayı stratejik ehemmiyeti sebebiyle elde tuttular. Bunun için de çok masraf ettiler. Beylerbeyi ve kadılar Macarca bilir, bu dilde yazışılırdı. Sokullu Mustafa Paşa senelerce Budin Beylerbeyi olarak eyâleti idare etti ve çok hayır eseri yaptırdı. Müslümanlar daha ziyade şehirlerde otururdu. İstilâ devrinde Macar köylüsü, kendi dininden olan yabancı ve soyguncu toprak ağalarından kurtulmak için Osmanlıların tarafına geçmeyi ehven görürdü. Hatta Macar kıyafetleri bile Osmanlı tesirine girmiş, ağır elbiselerin yerini, pamuklu hafif giysiler almıştı.

Budin'in son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa

BETERİN BETERİ VAR

1683 tarihli 2. Viyana Kuşatması hüsranla neticelendi. Osmanlı orduları bozguna uğrayıp geri çekilmeye başladı. 1699 Karlofça Muahedesi ile Macaristan Avusturya’ya geçti. Macarlar için eskisinden daha iyi olmayan bir devir başlıyordu. Osmanlılar Macarların din ve kültürüne ilişmemişti. Ama şimdi güçlü bir Alman tesiri mevzubahisti. Macarlar Alman asimilasyonuna uğramamak için çok mücadele ettiler. Hatta Almanca’nın yayılmaması için resmî işlerde ölü bir lisan olan Latince’yi kullandılar.

1848’de Macarlar Avusturya’ya ayaklandı. İsyan bastırıldı ise de Macaristan’a serbesti verildi. 1868’de Avusturya-Macaristan denilen devletin iki eşit âzâsından biri hâline geldi. Avusturya İmparatoru, aynı zamanda Macar Kralı ilan edilip Budapeşte’de Macarların millî sembolü Sen Stefan tacını giydi. 1918’de Avusturya’da monarşi yıkılınca, Macaristan monarşiyi muhafaza etti. Amiral Horthy, 1944’e kadar Kral Nâibi olarak memleketi idare etti. Kendisini Naziler düşürdü. Kızıl Ordu’nun işgal ettiği Macaristan’da cumhuriyet ilan olunarak ülke Sovyet Rusya’nın bir peyki hâline geldi. Hürriyetine düşkün Macarlar 1956’da ayaklandı ise de, Büyük Macar İhtilâli kanlı bir şekilde bastırıldı. Binlerce kişi öldürüldü. Başbakan İmre Nagy’nin de bulunduğu yüzlerce kişi idam edildi. Onbinlerce Macar genci vagonlarla Sibirya’ya sürüldü. 160 bin Macar ülkeyi terk etti. Macarlar, Mohaç’da bile bu kadar kayıp vermemişti. Ruslar Macaristan’da ancak otuz sene kalabildiler.

Budin’i Almanlara karşı müdafaa ederken şehid düşen son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa’nın kabrini Macarlar yaptırmış; başına da Türkçe bir kitâbe koyarak “Kahraman düşmandı. Rahat uyusun” yazmıştır.

Budin’i Almanlara karşı müdafaa ederken şehid düşen son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa’nın kabrini Macarlar yaptırmış; başına da Türkçe bir kitâbe koyarak “Kahraman düşmandı. Rahat uyusun” yazmıştır.

TÜRKLERİN AVRUPALI AKRABALARI

Macar, Fin ve Estonlar Türklere akrabadır. Macarlar, Batı Sibirya’da yaşarlardı. Türklerin On Ugr dediği on kabilenin en kalabalığı idiler. Macaristan’ın Avrupa lisanlarındaki ismi olan Hungary buradan gelir. Hun ile alâkası yoktur. Macarlar atlı bir kavim olmanın avantajıyla IX. asırda Macaristan’a yerleştiler. Burası Hun İmparatoru Attila’nın ülkesiydi. Attila’nın ordusu, yerli kızlarla evlenip yerli halka karışmıştı. Macarlar onun mirasına sahip çıkarak torunlarından Arpad’ı kral yaptılar. Bugün, Macar halkının % 80’inde Türk kanı dolaşmaktadır. Attila en yaygın Macar ismidir. Bütün Avrupa’ya akınlar yaptılar. Ama 933’de Almanlara yenildiler. Böylece tarihî Macar-Alman düşmanlığı başladı. Avusturya hâkimiyetinden kurtulmaları Macarları köklerini aramaya sevketti. Bu sayede Türklerle akrabalıklarını bir bakıma yeniden keşfedip ciddi araştırmalar yaptılar. Türkler de menşelerini büyük ölçüde Macarlar sayesinde öğrenebildiler. Dünyada Türkoloji ilminin kurucusu Macarlardır. Lisanlarında hayli Türkçe kelime vardır. Osmanlılar gibi Macarlarda da soyadı isimden önce gelir. Macar millî yemeği gulaş (kulaşı) da Osmanlı yadigârıdır. Avrupa’da hiçbir yerde Macaristan kadar Türklere sempati ile bakılan bir yer yoktur. Osmanlı eserleri de hiçbir yerde burası kadar bakımlı değildir. Halbuki Türkler, iki asır kadar ülkelerini istilâ eden ayrı dinden insanlardı.



Afrika’da asırlarca ilim ve kültür merkezi olmuş bir Müslüman şehri vardır: Timbuktu. Aynı zamanda altın ticaretinin de merkezi olan bu şehre Avrupalılar eskiden beri alâka duymuşlardır.

Bir Afrika atasözü der ki: “Tuz kuzeyden, altın güneyden, gümüş beyaz adamın ülkesinden gelir; Allah’ın kelâmı ve bilgeliğin hazineleri ise sadece Timbuktu’da bulunur”. Timbuktu bugün Afrika’da Mali sınırları içinde eski bir Müslüman şehridir. XI. asır sonlarına doğru Kuzey Afrika’nın efsanevî halkı Tuareglerin ticaret merkezi olarak kuruldu. Giderek büyüdü. Mühim bir şehir hâline geldi. Avrupalılar yıllarca nerede bile olduğunu bilmedikleri Timbuktu’nun, “Evleri altından bir şehir” olduğu efsanesine inandı. Timbuktu aynı zamanda İslâmiyetin ilim ve kültür merkezlerinden birisi idi.

Timbuktu Câmii

Profesyonel yayıncılar

Avrupa’da Timbuktu ile ilk alâkadar olan papadır. Papa, XVI. asırda Afrika’ya gezip gördüklerini rapor etmesi için birini gönderdi. Leo Africanus diye tanınan Hasan bin Muhammed el-Vazzan el-Zeyyatî der ki: “Timbuktu’da hükümdar tarafından cömertçe desteklenen çok sayıda din hocaları, hakîmler, âlimler ve allâmeler var. Ayrıca buraya Kuzey Afrika’dan muhtelif yazma veya basma kitaplar getiriliyor. Bunlar herhangi bir ticari eşyadan daha fazla paraya satılıyor”. 1627’de vefat eden Ahmed Bâbâ’nın ilim adamlarının hayatlarını anlattığı ansiklopedi o zamanki Timbuktu’nun ilmî seviyesini göstermeye yeter. Buranın ilmî bir merkez oluşu, kitap yazma, çoğaltma işinin ve ticaretinin ehemmiyetini arttırdı. Sadece Kuzey Afrika’dan değil, hac için gittikleri Mekke’den ve dönüş yolunda tahsil gördükleri Kahire’den kitaplar getirdiler. Kitaplardaki yayınevi amblemleri (colophon), yazma işlerinin gerçekten profesyonelce yapıldığını göstermektedir. Bugün bile kütüphanelerde yüzlerce yıllık nâdide yazma eserler bulunmaktadır. Mahmud Kati’nin kütüphanesinde 600 senelik bir mushaf vardır. Son sayfa Osmanlıcadır ve Şerife Hadice Hanım adına vakfedildiği kaydedilmiştir. UNESCO 1988 senesinde Timbuktu'yu Dünya Mirası Listesine aldı. Yüzbinlerce yazmanın digital ortama aktarılarak koruma altına alınması için Ford Vakfı'nın destekleriyle 2000 yılında Timbuktu Yazmaları projesi başlatıldı.

Dünyada çok az şehir ve yer Timbuktu kadar efsanelerle çevrilmiştir. Şehir, sahrada ticaret kervanlarının kesiştiği yerdedir. Sahra ticaretinin esas metâı altın idi. Ortaçağ boyunca dünya altın ihtiyacının hemen üçte ikisini Batı Afrika karşılıyordu. Daha sonraları, 17 ve 18. asırda altın Gine’den geldiğinden, altın para “gine” olarak adlandırıldı. Yüklü miktarda altın kuzeye gönderilir ve Timbuktu piyasasında satılırdı. Altın buradan develerle Sahra’yı geçerek Fes veya Trablusgarb gibi şehirlere taşınırdı. Bu altının çoğu Avrupa’ya satılırdı. Zaman geçtikçe, altının Timbuktu’dan geldiği bilgisi yaygınlaştı. Bu ise Timbuktu’nun Avrupa’daki imajının şekillenmesinde mühim yer tuttu. Timbuktu’dan geçen altın ticaretinin uzun zaman evvel sonlanmasına rağmen, Timbuktu efsanesi Avrupa’da büyüdü.

Timbuktu'da hususî kütüphanelerde yüzlerce kıymetli yazma eser bulunuyor.

Timbuktu kadar uzak

Yeni pazarlar, yeni kaynaklar ve yeni ticaret rotaları arayan Avrupalı kâşifler, maksatlarını gerçekleştirmek için dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Afrika onlar için enteresan olduğu kadar mühim kaynaklara da sahipti. Bu kâşiflerden bir kısmı Timbuktu’ya varan ilk Avrupalı olmak arzusundaydı. Ancak çok azı hedeflerine ulaşabildi. Bu da Timbuktu’nun Altın Şehir imajına, “Uzak ve ulaşılmaz bir şehir” imajını da ekledi. İngilizce’deki “To Timbuktu and back”, “It's a long way to Timbuktu”, “I'll knock you clear to Timbuktu”, “Go to Timbuktu” gibi tabirler bunun ifadesidir. Avrupa’nın Timbuktu’ya karşı olan tutkusu şiirlere de yansımıştır. İngiltere’de saray şairi (Poet Laureate) olan Alfred Tennyson (1809-1892) 18 yaşındayken “Timbuctoo” şiiriyle Cambridge Üniversitesi’nin verdiği “Chancellor's Gold Medal”ı kazandı. Bu şiiri yermek amacıyla İngiliz roman yazarı William Makepeace Thackeray (1811-1863) Timbuctoo isimli bir başka şiir kaleme almıştır.

Dünya’nın hiçbir bölgesinde altın ve gümüş Afrika’daki kadar bol değildi. Altın ve gümüşe karşı aşırı ve tatminsiz arzularına rağmen ne eski ve ne de modern çağ Avrupalıları kendilerine Amerika ve Doğu Hindistan’dan daha yakın olan ve arzu ettikleri nesnelerin bolca bulunduğu bu ülkeye esaslı bir şekilde yerleşemedi. Yine de Avrupa’nın Afrika macerası çok eskilere dayanıyor. Ancak 18. asırdan sonra bu macera sistemli bir keşif faaliyetine dönüştü. 1788 senesinde Londra’da Afrika İçlerinin Keşfini Destekleme Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin gayesi Timbuktu’yu bulmaktı. O zaman Afrika sahillerinin ve Mısır’ın ötesinin haritası neredeyse yoktu. Bu zamana kadar Avrupalılar kıtaya talan ve köle temini maksadıyla uğramışlardı. Cemiyet, gayesini “Bilim ve insanlığı ilerletmek, esrarengiz coğrafyayı keşfetmek, kaynakları araştırmak ve talihsiz kıt’anın şartlarını iyileştirmek” olarak gösteriyordu. Olabildiğince kıtanın içine girmek, alâka çekici mevzularda bilgi toplamak maksadıyla tecrübeli seyyahlar çalıştırıldı. Bu sayede hem bilginin sınırlarını genişlettiler, hem de sağlam bir şöhret kazandılar. Ancak cemiyetin varlığı devam etmedi. Araştırmaya mevzu olan bölgeler giderek Fransız sömürgesi hâline geldi ve 1960 yıllarına kadar böyle kaldı.

Afrika Cemiyeti'nin 1790'da hazırladığı Afrika haritası

Timbuktu, bugün her ne kadar tedrisata devam edilse de, eski günlerdeki ışıltısından çok uzak, evlerin mahzenlerinde binlerce yazma eserin bulunduğu, fakir bir şehirdir. Nedense Türkler Afrika tarihine pek alâka duymaz. Halbuki bu kıtanın bir kısmı yakın zamana kadar Osmanlı ülkesine dâhildi. BBC Timbuktu’ya gelip dokümanter film hazırlıyor; muhabiri evlerdeki kütüphanelerde yazma astronomi ve matematik kitapları görünce çok şaşırıyor. Bizde Timbuktu’nun adını duyan acaba kaç kişi var?

1300'lürde Timbuktu'ya gelen bir Berberî ticaret kervanı



Hurrem Sultan, Osmanlı tarihinin en meşhur hanımlarından birisidir şüphesiz. Romanlara, tiyatrolara, filmlere mevzu olmuştur. Hepsinde kocasını avucunun içine alıp ona her istediğini yaptıran muhteris bir kadın olarak tasvir edilir. Gerçek böyle midir?

Hurrem Sultan'ı başında hotozuyla o günkü saray kıyafetleri içinde gösteren Avrupalı ressamlara ait bir resim

Hurrem Sultan’ın memleketi Rutenya, Ukrayna’nın Polonya hâkimiyetindeki batı kısmıdır. Bu sebeple Rossolan diye meşhur olmuştur. Rossolan, “Rutenyalı Bâkire” demektir. Hakkında hayalî romanlar yazanlar bile bunu gerçek adı zannederler. Ukraynalı veya Leh asıllı olduğu ihtilaflıdır. Esas adı Aleksandra Lisowska idi. Babası bir köy papazıdır. 12 yaşlarında Kırım süvarilerince esir alınıp İstanbul’a saraya gönderildi. Burada birkaç sene terbiye edildi. Güler yüzü sebebiyle Hurrem adı verildi. Hurrem, Farsça sevimli mânâsına gelir.

Her muvaffak erkeğin arkasında bir kadın vardır!

Ukraynalıların dünyanın en güzel kadın ve erkekleri olduğu söylenir. Hurrem Sultan güzel miydi? Birkaç tane resmi elimizdedir. Muhtemelen hayalî tasvirlerdir ama birbirlerine benzer. Buna göre çok güzel olduğu söylenemez. Peki onu bu kadar meşhur eden nedir? Zekâsı ve güler yüzü. Kanuni Sultan Süleyman, kızın bu hasletlerine hayran olmuş; aralarında büyük bir aşk doğmuştu. Tarihçiler padişahın bu kadar parlak muvaffakiyetlerinin arkasında, Hurrem Sultan’a duyduğu aşkın yattığını söyler. Hurrem Sultan ile Sultan Kanuni’nin aşkı, dillere destandır. İkisinin birbirine yazdığı âşıkâne mektuplar bugün elimizdedir. Bunlar her ikisinin de saf bir aşkla birbirlerine bağlandığını göstermektedir. Padişahın Muhibbî mahlasıyla terennüm ettiği şiirlerinde, Hurrem Sultan’ın kokusu sezilmektedir.

Padişahın, Hurrem Sultan ile karşılaşması, tahta çıktığı senedir. Hemen senesinde Şehzâde Mehmed dünyaya gelmiştir. Ardından Bayezid, Cihangir, Selim ile padişahın yegâne kızı Mihrümah Sultan’ı dünyaya gelmiştir. Şehzâde Mehmed, padişahın en sevgili çocuğu idi. Genç yaşta vebâ salgınında vefat etti. Padişah, hatırasına Şehzâde Câmii’ni yaptırdı. Mihrümah Sultan, Rüstem Paşa ile evlendi. Her ikisi de hayır hasenâtıyla tanınmıştır.

Sarayda padişahın çocuk doğuran zevcesine haseki denirdi. Has-eke, yani has gelin demektir. Bu sebeple Hurrem Haseki adıyla anıldı. Rivâyete göre padişahla evlenmeye ilk başta çok da istekli görünmemiş. Azatlanıp nikâhlanmayı şart koşmuş. Malum, câriyeler padişahın mülkü olduğu için ayrıca nikâh kıyılmaz. Padişah da bunu kabul etmiş. Tarihte benzerine rastlanmayan biçimde, Hurrem Sultan’ı azatlayarak nikâhlamış. Hurrem Sultan’dan sonra da başka hiçbir kadına ödnüp bakmamış. O zamana kadar bulûğ çağına gelen şehzadeler, bir tayin edildikleri sancaklara anneleriyle beraber giderdi. Hurrem Sultan ilk defa olarak oğluyla sancağa gitmeyen şehzâde annesidir. Padişah, kendisinden ayrılmak istememiştir.

Kanuni Sultan Süleyman'ın tahta çıktığı yıllardaki portresi

Cihan padişahının zevcesi

Padişahın sevgili annesi ve aynı zamanda Kırım Hanı’nın kızı olan Hafsa Vâlide Sultan’ın vefatından sonra Sultan Kanuni’nin diğer zevcesi Mâhidevran, oğlu Şehzâde Mustafa sancakbeyliğine tayin olununca, onunla beraber saraydan ayrıldı. Böylece Hurrem Sultan sarayın yegâne hâkimesi oldu. Padişah seferde iken onun yerine saraydaki düzeni muhafaza eder; muntazam mektupları ile İstanbul ve saraydaki havâdislerden padişahı haberdar ederdi. Devlet adamları arasında geçenleri, İstanbul’da olup biteni bir bir anlatırdı. Padişahın istihbarat memuru gibi çalışmış ve çok faydalı olmuştur. Kültürlü bir hanım idi. Mektuplarından anlaşıldığına göre güzel bir imlâsı vardır. İçli şiirler yazmıştır. Hurrem Sultan gibi yüksek hasletlere sahip bir hanımı, zihinlerdeki fettan kadın imajıyla beraber düşünmek büyük bir hatadır. Hurrem Sultan, cihan padişahının zevcesi sıfatını hakkıyla taşımış bir imparatoriçedir.

Hurrem Sultan, zevcinin sağlığında hastalandı. Kendisini hayır ve hasenata verdi. Bugün Haseki denilen semtte kubbeli bir câmi ile şadırvan, yanında imâret, medrese, dârüşşifâ ve mektep yaptırdı. Haseki Hastanesi adıyla bugün bile insanlara hizmet etmekte, Hurrem Sultan’ın ruhunu şâdetmektedir. Bundan başka Mekke ve Medîne-i Münevvere’de fakirlere yemek verilen birer imâret yaptırdı. Edirne’ye su getirtti ve bunları muhtelif çeşmelerden akıttı. O zaman ismi Cisrimustafapaşa olan Bulgaristan'ın Svilengrad şehrinde kervansaray, câmi ve imâret yaptırdı. Bunlara bütün servetini vakfederek adını hayırla târihe yazdırdı. Sultan Kanunî de bu sâdık zevcesi için, hayatının sonuna kadar hayırlar ve vakıflar yaptırmaktan geri durmadı. Bir kabahati vardıysa da, umulur ki asırlardır bu hayratından hâsıl olan sevaplar ve istifade edenlerin duası ile Hurrem Haseki aff-ı ilahîye kavuşmuştur.

Hurrem Sultan, 1558 senesinde de vefat etti. Vefatına padişahın çok üzüldüğü, bundan sonra hayattan zevk almadığı söylenir. Hurrem Sultan, Süleymaniye Câmii avlusuna defnedildi. Zevci, mezarı üzerine Mimar Sinan’a içi muhteşem çinilerle süslü zarif bir türbe yaptırdı. Burada iki sevgili yan yana ebedî uykularını uyumaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman, sevgili zevcesi Hurrem Sultan için şu beyitleri kaleme almıştır:

N'ola baksam şem-i hüsnüne gönül pervâneveş

Dostum sen şem olıcak âşıkım pervânedir.

Gülşen-i hüsnünde dil mürgün yine saydetmeye

Zülfünün ağında Muhibbî hâli ânın divânedir.

Hurrem Sultan'ın Avrupalı bir ressama ait başka temsilî resmi

Hurrem Sultan’ın suçu mu?

Kanuni Sultan Süleyman’ın önceki zevcesi Mâhidevran’dan Şehzâde Mustafa adında bir oğlu vardı. Yakışıklılık ve yiğitliği sebebiyle dedesi Yavuz Sultan Selim’e benzetilirdi. Osmanlılarda bir verâset usulü olmamakla beraber, zamanı geldiğinde padişahın yerine onun geçmesi bekleniyordu. Padişah 46 sene gibi çok uzun bir müddet tahtta kaldı. Zaman uzadıkça en iyi hükümdardan bile insanlar usanır. Halk da ihtiyar padişahın yerine dedesine benzeyen Şehzâde Mustafa’nın geçmesini istiyordu. Şehzâdenin etrafını hemen bir klik sardı. Onu babasına karşı kışkırttılar. Şehzâde, sağda solda “Ben padişah olsam şöyle yaparım, böyle yaparım” diye tedbirsizce konuşmaya başladı. Padişah, oğlunun kendisine karşı bir komplonun içinde olduğunu düşünmeye başladı. Eline bir takım deliller geçince de idam ettirdi. Buna padişahı, tahta kendi çocuklarının geçmesini isteyen Hurrem Sultan’ın teşvik ettiği söylenir; hatta Hurrem Sultan, damadı Rüstem Paşa ile beraber bu idamın müsebbibi olmakla suçlanır. Padişahın, eniştesi Sadrazam Makbul İbrahim Paşa’yı idamını da Hurrem Sultan ve damadı Rüstem Paşa’ya yüklemişler; Şehzâde Mustafa ile Makbul İbrahim Paşa’nın kendilerini idama götüren işlerinden hiç bahsetmemişlerdir.

Kocası tarafından çok sevilen kadınlar hep kıskanılır ve iftiraya uğrar. Kanuni Sultan Süleyman gibi hayatında hiç büyük hatâ yapmamış bir hükümdarın, kadın komplosuyla hareket etmesi düşünülemez. Mustafa, padişahın öz oğludur. Onun kanından ve canındandır. Padişah elbette idamını haklı görmüş ve infaz ettirmiştir. Hurrem Sultan, belki çok üzülmemiştir; hatta taht oğullarından birine kalacağı için belki memnun da olmuştur. Ama hâdisenin mesulü değildir. Mustafa, heyecanlı ve tedbirsiz tavırlarıyla zaten padişahlığa uygun olmadığını göstermiştir. Yiğitlik tek başına kâfi değildir. Sabır ve temkin daha mühimdir. Hem Sultan Kanunî, Hurrem Sultan’ın oğlu olup ayaklanan Şehzâde Bayezid’i de idam ettirmekte tereddüt etmemiştir. Padişahlar, devletin dirliği ve milletin birliği mevzu bahis olduğu zaman en yakınlarını bile fedâ etmekten çekinmezdi. Devlet, asırlarca böyle ayakta durmuştur.

Hurrem Sultan'ın başka bir resmi

Hurrem Sultan'ın Sultan Kanunî'ye yazdığı mektup (Sadeleştirilmiş)

Yüzümü yere koyup, mutluluk sığınağı ayağınızın topraklarını öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve saadetimin sermayesi sultanım! Eğer bu ayrılık ateşine yanmış, ciğeri kebap, sinesi harap, gözleri yaş dolu, gecesi gündüzü belirsiz olan, hasret deryasına gark biçâre, aşkınız ile müptelâ, Ferhat ile Mecnun'dan beter şeydâ kölenizi sorarsanız; ne zamandır ki sultanımdan ayrıyım. Bülbül gibi âh u feryâdım dinlemeyip, ayrılığınızdan dolayı öyle bir hâlim var ki, Allah kâfir olan kullarına dahi vermesin.

Benim devletim, benim sultanım! Bilhassa bir buçuk ay olduğu halde sizden bir haber gelmemesi yüzünden Allah biliyor ki hiçbir şekilde rahatlık yüzü görmeyip, gece gündüz ağlayıp, kendi hayatımdan el çekip, cihan gözüme dar oldu. Ne yapacağımı bilmeden ağlayıp, gözyaşları içinde gözüm kapıları gözlerken, ol ferdü rabbülâlemîn, âleme rahmet eden Sübhan-ı Yezdan, cümle âleme inâyet nazarın edip, fetih haberi ve müjdeli haberlerini yetiştirdi. Ve bu haberi işitince Allah biliyor ki, benim padişahım, benim sultanım, ölmüş idim taze can buldum.

Benim Sultanım! Şehir hakkında soracak olursanız; şimdilik henüz hastalık devam etmektedir. Ancak önceki gibi değildir. İnşallah Sultanım gelince, Allah'ın inâyetiyle de geçer gider. Azizlerimiz, hazan yaprağı dökülünce geçer derler.

Benim Sultanım! Sık sık mübarek mektubunuzu gönderirsiniz diye tazarru ve iltimas ederim. Zirâ ki billah yalan değil, bir iki hafta geçip de ulak gelmezse âlem gulguleye gelir. Türlü türlü sözler söylenir. Yoksa sadece kendi nefsim için istediğimi sanmayın.

Hurrem Sultan'ın Süleymaniye Câmii bahçesindeki türbesi



Masonluk, son asırların üzerinde en çok tartışılan müesseselerinden birisidir şüphesiz. Dünya barışı, din ve ırka bakılmaksızın insanların kardeşliği, sosyal dayanışma gibi ulvî maksatlara hizmet iddiasındadır. Ancak halk arasındaki umumî kanaat, masonluğun Siyonizm’e, bir başka deyişle Yahudilerin dünya hâkimiyetine hizmet etmek için kurulmuş bir gizli teşkilât olduğudur. Klübe giriş, çok enteresan ritüellerle gerçekleşir. Mensuplar gözleri bağlı bir şekilde merkeze götürülüp, sadakati sınandıktan sonra mukaddes kitaba yemin ettirilir. Tantanalı kıyafet ve semboller kullanılır. Bu halleri de masonlara karış umumî bir ürküntü hâsıl etmiştir. Bilinmez, belki cemiyetin arzusu da budur. Son asırlardaki hâdiselerin hepsinin ardında masonluk aranmış; her ülkede iktidardaki kilit isimlerin mason olduğu hayretle görülmüştür.

TAPINAK ŞÖVALYELERİ

Cemiyetin menşeini Haçlı seferleri sırasında Kudüs’teki Süleyman Mâbedi’ni Müslümanlara karşı korumak için kurulan Templier (Tapınak) Şövalyelerine kadar götürenler vardır. Bu tarikat, giderek güçlenip devlet içinde devlet olunca, Papa tarafından aforoz edilmiş ve mensupları Fransa Kralı Philippe tarafından yakılarak cezalandırılmıştı. Rivâyete göre İskoçya’da gizliden gizliye devam eden tarikat; tekrar tarih sahnesine masonluk olarak çıkmıştır. Fransız ihtilâliyle Fransa krallarından; İtalyan ihtilâliyle de Papalık’tan intikamını almıştır. Da Vinci Şifresi gibi kitaplar hep bu irtibatı mevzu edinir.
Rousseau, Voltaire, Diderot, Montesquieu gibi mason filozoflar, bir hürriyet cereyanı meydana getirdi. Çünki hükümdarların salâhiyetlerinin kısılması, mason faaliyetlerinin serbestçe yapılmasına imkân hazırlayacaktı. Nitekim Lafayette, Danton, Mirabeau gibi Fransız İhtilâli’nin önde gelenlerinin ekserisi; Birleşik Amerika’yı kuranların üçte biri; Rusya’da komünist ihtilâlini yapanların çoğu masondu. Masonlar, bunu iftiharla açıklamaktadır. İtalyan ve Yunan ihtilâlcileri de masondu. Masonlar, İskoç ve Fransız masonluğu olmak üzere bazen birbirine rakip iki grupta faaliyet göstermektedir.

MASONLUK OSMANLI ÜLKESİNDE

1721 yılında Paris’e Osmanlı sefiri olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu ve kethüdâsı Said Çelebi, mason olan ilk Türk kabul edilir. İlk loca 1723’de Galata’da; sonra 1747’de Haleb, 1760’da İzmir’de açıldı. Sultan II. Mahmud, Yeniçeri ve Bektaşîlerle irtibatlı görüp masonluğu yasaklayınca, klüp yer altına indi. Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye gibi cemiyetler şeklinde teşkilâtlandırıldı. Masonlar idarede söz sahibi olmaya başladı. Paris sefiri iken mason olan Reşid Paşa, İngilizlerin baskısıyla sadrazamlığa getirildi. Sadullah Paşa, Keçecizâde Fuad Paşa, Mithat Paşa, Ahmed Vefik Paşa masondu. Sultan Aziz zamanında meşrutiyet idealini ateşleyen Ziya Paşa, Şinasi, Ahmed Midhat Efendi, Namık Kemal, Besim Ömer Paşa gibi Genç Osmanlıların hemen hepsi mason locasına girdi. Sultan II. Abdülhamid, masonluğa açıkça tavır almayıp, siyasetle uğraşmamak şartıyla serbest bıraktı. Ama hep kontrol altında tuttu. Padişahı deviren İttihad ve Terakki Cemiyeti mensuplarının çoğu masondu. Haylisi cumhuriyetin kuruluşunda da rol oynadı. Halkçılık prensibi, vatandaşların ancak Halk Partisi çatısı altında teşkilâtlanabileceğini öngördüğünden, 1935’de bütün sivil cemiyetlerle beraber mason cemiyeti de kapatıldı. İnönü, 1948’de mason faaliyetlerine izin verdi.

Sultan V. Murad'ın tahttan indirildikten sonra ömrünü geçirdiği Çırağan Sarayı

KISKAÇTAKİ ŞEHZÂDE

Sultan Aziz, 1867 yılında bozulan Osmanlı imajını düzeltmek için Avrupa’ya bir seyahat yaptı. Yanında iki yeğeni Şehzâde Murad ve Abdülhamid Efendileri götürdü. Aynı zamanda veliahd olan Murad Efendi yakışıklı, nâzik, kültürlü bir genç idi. Avrupa saraylarında çok popüler olup sempati kazandı. İngiltere prensesi ile evlendirilmesi bile gündeme geldi. Ama Sultan Aziz kabul etmedi. Şehzâde, İngiltere’de geleceğin kralı VII. Edward ile dostluk kurdu. Rivâyete göre, prens, istikbalin padişahını, mensup olduğu İskoç mason locasına sokmayı başardı. İki taraf da bundan menfaat bekliyordu. Şehzâde, padişah olduğunda başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın kendisiyle iyi geçineceğini; hem de Jön Türkler’in muhalefetini kıracağını umuyordu. Nitekim Avrupa hükümdar ve prenslerinin çoğu bu tesirli cemiyete mensuptu. O devirde masonluk, âzâlarını sosyal bakımdan destekleyen bir klüp hüviyetinden öte bir imaja sahip değildi. Bu sebeple, Şehzâde’nin masonluğu doğruysa bile, bazı kesimlerin şehzâdeyi bundan dolayı tenkid etmesi yersizdir. Popülaritelerini arttırmak için, masonların çoğu kimseyi masonmuş gibi tanıttığı malumdur. Bugün bile masonluğa girenlerin çoğunun maksadı sosyal ve malî imkânlarını arttırmaktır. Hakikî misyonu bunları pek alâkadar etmemektedir. Bu bakımdan masonluğun dünya siyasetindeki rolü bugün hayli azalmıştır.

Doktor Mavroyeni Paşa

EVDEKİ BULGUR

Şehzâde bu hareketinin semeresini görmüş müdür? Hem evet, hem hayır. Sultan Aziz tahttan indirilip şüpheli biçimde öldürülünce yerine geçti. Ancak hâdiselerin kendi kontrol ve arzusu hilâfına cereyanı, bu hassas hükümdarı dehşete düşürdü. Sinirleri bozularak daha kılıç bile kuşanamadan tahtını kaybetti. Böylece amcasına karşı kalkıştığı teşebbüsün ceremesini çekti. Kardeşi Abdülhamid Efendi padişah oldu. Mason biraderlerden Scalieri, sonra da Ali Suavi, Çırağan Sarayı’nda kalan sabık hükümdarı tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs ettiyse de, muvaffak olamadı. Bu da Sultan Murad’ın üzerindeki baskının artmasına sebebiyet verdi. Hâsılı biçare Sultan Murad, masonlukta umduğunu bulamadı.

Masonların rivâyetine göre, Sultan Abdülhamid, masonluğun dünya siyasetindeki rolünü görünce; hususî doktoru Mavroyeni Paşa vâsıtasıyla, ağabeyinin de 1872’de tekris olunduğu Fransız Büyük Maşrıkı’na bağlı Proodos Locası’na müracaat ederek masonluğa girmek istediğini bildirdi. Ancak loca padişahın niyetini sezip şahsiyetinden ürkerek bu talebi reddetti. Bu sefer cemaatleri bir arada tutmak için kendisinin başında olacağı bir mason klübü kurmak istedi; ama masonlar bunu da engelledi. 1878 tarihinden sonra bu niyetinden vazgeçip masonları sıkı kontrol altına aldı.

Ali Suavi'nin "Sarıklı İhtilâlci" diye anılmasını temin eden enteresan bir pozu



Haftalarca Muhteşem Yüzyıl konuşuldu. Herkesin merakı şuydu: Avrupalıların Muhteşem Süleyman dediği tarihin en meşhur şahsiyetlerinden Kanuni Sultan Süleyman ve zamanı acaba hakkıyla tasvir edilebilecek mi?

Tarihî filmlerin tarihi sevdirerek öğrettiğine şüphe yok. Bu işte en ileri olan da bence İngilizlerdir. 1950’lerde parlak Hollywood prodüksiyonlarını da yabana atmamak lâzım. Biz maalesef bu hususta geriyiz. Geçenlerde çok konuşulan Muhteşem Yüzyıl dizisine de bu cihetten bakılacak olursa söylenecek bazı şeyler var. Günlerdir hakkında o kadar konuşuldu ki seyredince bir bardak suda fırtına koparıldığı hissine kapılıyorsunuz. Ama menfi reaksiyon gösterenleri de mazur görmek lâzımdır. Senelerdir Osmanlılar hakkında öyle şeyler yazılıp çizildi ki, insanlar ister istemez endişeleniyor. Mamafih film yapımcıları bundan memnun olsa gerek. Reklamın iyisi kötüsü olmaz demişler. Dizide çok şükür ideolojik bir hava sezilmiyor. Hatta tarihe alâkayı arttırmaya yardımcı bile olabilir. Namazı ile, duası ile, güçlü karakteri ile, zengin iç dünyası ile yerinde bir Kanuni Sultan Süleyman portresi çizilmeye çalışılıyor.

Bir kere dekor ve kostümlere diyecek bir şey yok. Bu bakımdan Tudors dizisinden geri kalmıyor. Ancak senaryo ve diyaloglar zayıf. Tempo ağır. Daha çok dokümanter filmlerin drama kısımlarına benziyor. Çok muvaffak şahıslardan seçilmiş başrol artistleri, diziye uymamış. Uzun boylu, uzun boyunlu, elâ gözlü, zayıf ve o tarihte 26 yaşında bir genç olan Kanuni Sultan Süleyman rolünü, yüz hatları sert, yapılı, mavi gözlü kırkında bir karakter artisti oynuyor. Çok güzel yüzlü, mağrur Makbul İbrahim Paşa rolü, romantik komedilere yakışan sevimlilikte bir aktöre verilmiş. Hafsa Vâlide Sultan gibi çekik gözlü ve hanım hanımcık bir şahsiyete Nebahat Çehre uymamış. Bunları geçelim.

Dilimizi nasıl biliyor?

1) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktıktan sonra babasının nedimi Hasan Can’la görüşüyor. Enderun muallimlerinden, âlim ve sanatkâr Hasan Can burada 60’lı yaşlarda ezik memur tipleriyle tanınan bir aktör tarafından canlandırılıyor. Halbuki bu tarihte 30 yaşında idi. Hasan Can’in oğlu Hoca Sadeddin Efendi meşhur eseri Tâcü’t-Tevârih’te böyle bir konuşmadan bahsetmez. Film için kurgulandığı farzedilse bile, babasının ölüm döşeğinde kendisini sorup sormadığına dair Kanuni’nin suali üzerine Hasan Can “Sürekli sizden bahsederdi” demesi de tarihe aykırıdır. Tâcü’t-Tevârih Yavuz Sultan Selim’in ölüm döşeğini anlatır ama bundan hiç bahsetmez.

2) Hafsa Vâlide Sultan saraya yeni gelen Hürrem Sultan’la kendi dilinde konuşuyor. Bir kaç sahne sonra Hürrem Sultan birine "Dilimizi nasıl biliyor?" diye sorunca "Kırım hanının kızıdır da ondan" cevabını alıyor. O devirde Kırım yarı müstakildir, Rusya ile münasebeti de harb üzerine kuruludur. Kırım’da Rus tesiri bahis mevzuu değildir. Hafsa Sultan’ın Rusça veya Ukranca bilmesi beklenmez.

3) Padişah İbrahim Paşa’yi hasodabaşı yapınca, bir vezir "Bu dönmeyi nasıl hasodabaşı yapar" diye sızlanıyor. Has Oda ve hatta Enderun’un tamamı zaten köle ve devşirmelerden müteşekkildir. Hal böyleyken bir vezirin bu sözü etmesi abestir. Üstelik İbrahim Paşa devşirme değil, 6 yaşında esir edilmiş Rum asıllı bir köle idi. Sonradan ailesini getirtti. Hepsi Müslüman olup Osmanlı hizmetine girdiler.

4) Bir sahnede askerler "Cülûs bahşişimiz verilecek" diye seviniyorlar. Askerlere bakıyoruz, en genci 45-50 yaşında hımbıl adamlar. O yaşta kimse orduda kalmaz.

5) Cafer Ağa idam edildikten sonra Venedik elçisi geliyor ve biri onun idamı kaçırdığını söylüyor. Bir kaç sahne sonra başka biri "Venedik elçisi de idamdaydı, ödü patlamıştır" diyor. hangisi doğru? Üstelik idam böyle ulu orta yerde değil, balıkhanede yapılırdı.

6) Dizinin başından sonuna "sultan" kelimesi defalarca kullanılırken, "padişah" kelimesi hiç kullanılmıyor. Hakikat böyle değildir.

İngiltere’yi kim takar!

7) Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk işi divan toplantısına katılıp bazı kararlarını açıklamak oluyor. Sultan Fatih’ten itibaren padişahlar divan toplantısına katılmaz, belki kafes arkasından dinlerdi. Kanuni Sultan Süleyman’ın katıldığına dair hiç delil yoktur. Ama katılmadığına dair delil vardır.

8) Padişah divan toplantısında Cafer Ağa’nin muhakeme edilmesini emrediyor. Bir kaç sahne sonra bir münâdi padişahın Cafer Ağa’nın idamını emrettiğini söylüyor. Hangisi doğru?

9) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken Alman imparatoru Şarlken ve Fransa kralı Fransuva’nın mücadelesi için "Bakalım kim kayzer olacak?" meâlinde bir söz ediyor. Burada kayzer kelimesinin kullanılmasının doğru olup olmadığı bir yana, bu cümleyle padişah ne demek istemektedir, anlaşılır değildir. Kayzer Roma imparatoru için kullanılır. “Benim rakibim Şah İsmail değil, Şarlken, François, Heny Tudor” derken, İngiltere o zaman Avrupa’nın büyük devletleri arasında bile değildi. Şah İsmail de zaten sığındığı ininde 6 sene sonra öldü.

10) Padişah Venedik elçisiyle konuşurken "Venedik dükü" diyor. Bunun doğrusu "Doç" olacaktır. Doç’un İngilizcesi dük’tür. Mânâsı da başkadır.

11) Dizide Yavuz Sultan Selim oğluna Rodos’u almak üzere kalyonlar yaptırmayı vasiyet ediyor. Halbuki denizcilik tarihine kalyonun girişi bu tarihten bir asır sonradır. Yani o zaman ortada kalyon diye bir gemi sınıfı yoktu.

12) Yavuz Sultan Selim vefat etmiş. Ortada bir matem var. Bir yanda havai fişekler atılıyor, bir yanda padişah eğlence tertib ediyor. Olacak iş değil.

Harem bir mektepti, eğlence yeri değil!

13) Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığı tarihlerde Topkapı Sarayı'nda bir harem dairesi yoktu. Sultan Fatih’in sarayı, İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerde idi. Eski Saray diye bilinir. Halkın Topkapı Sarayı dediği Yeni Saray ise devlet ofislerinin bulunduğu yerdi. Padişah akşamları yatmak için Eski Saray'a giderdi. Topkapı Sarayı harem dairesi Sultan Kanuni’nin torunu Sultan III. Murad devrinde kurulmuştur.

14) Bir sahnede Hurrem Sultan’ın ailesinin intikamını almak üzere saraya giren bir kadın intibaı uyandırılmış ki çok yanlıştır. Ailesinin öldürüldüğü bilinmiyor. Muhtemelen esir edilmediler. Hurrem Sultan, saraya 12 yaşlarında girdi. O zaman Kanuni Sultan Süleyman padişah değildi. Çok güzel değildi ama zekâsı ve sempatikliği ile temayüz etti. Hurrem (sevimli) ismi bu yüzden kendisine verildi. Şiirler yazan, edebiyat, dikiş-nakış, musiki bilen entelektüel bir hanımdı. Hurrem Sultan hataları ve zaafları bir yana, Kanuni Sultan Süleyman gibi herkesin övdüğü bir cihan padişahının gönlünü kazanmış; kocasına destek olmuş; hayır hasenatıyla kendisini sevdirmiş bir şahsiyettir. Kocasının sevdiği kadınlar kıskanılır, iftiraya uğrar.

15) Harem bir mektepti, eğlence yeri değildi. Hıristiyan kız haremde kalamaz. Hepsine yeni isim verilir. Hiçbiri Hıristiyan ismiyle anılmaz. Hurrem Sultan’ın ikide birde bakıp imrendiği gözdeler balkonu başka bir âlem. Filmlerde tasvir edilen kibar randevuevlerini andırıyor. Balkonda mânâsızca salınan şuh bir sürü kadın. Gerçeği aksettirmiyor. Padişah, şatafatı, güzel yaşamayı severdi. Ama zannedilenin aksine kadınlara düşkün değildi. Dört hanımı vardı. Hürrem’den sonra da kimseye iltifat etmemiştir. Fevkalâde prensipli, protokole çok bağlı, aynı zamanda pek zarif bir zât idi.

16) Padişahı eğlendirecek cariyeleri hasodabaşı seçiyor. Hasodabaşı hareme bile giremez. Cariyeler saraya alındığında haremin mutfak, kiler, hamam, hastane gibi muhtelif kısımlarına ihtiyaca göre dağıtılır. Zeki ve güzel olanları vâlide sultan dairesine alıp yetiştirir. Padişaha takdim eder. Bunlar padişahın cariyesi olduğundan hepsi nikâhlı zevce statüsündedir. Câriyelerin örtünmesi dinen farz değildir. Haremde zaten herkes başı açık dolaşabilir. Zaten erkek sinek bile hareme giremez. Ama Osmanlı terbiyesi muayyen şekilde kapalı giyinmeyi icab ettirir. Bilmeyen, haremdekiler niye tesettüre uymuyor diye sorar!

17) Haremde bir kız serkeşlik yaparsa, bir gün tutmaz, saraydan çıkarırlar. Hurrem de karnı sıcak yemek gördü diye sevinmiştir. Ülkesinde kalsaydı belki de acından ölürdü. Mendil atma, padişaha bağırma, kucağına düşme gibi hafiflikler haremde yoktur. Hele dizide cariyelerin dansı tamamen uydurmadır. Düğünde dernekte oynamak vardır ama Osmanlı eğlence telâkkisi bu değildir. Oryantal dans bize son yıllarda gelmiştir. Bunları bilmeyenler, padişahı gayrımeşru münasebet içinde zannedecek.

Kafe gençliği Türkçesi

19) Padişah ve devlet adamları ekseriya, Hasodabaşı İbrahim Paşa ise dizinin hemen her sahnesinde başı açık geziyor. Bu mümkün değildir. Resmiyette kavuk, evde ise işlemeli takke giyilir. Şarkta başı açık durmak çok ayıptır. Üstelik devlet adamları arasında sakallı kimse neredeyse yok. Bunlar süklüm püklüm halleriyle daha çok köy ihtiyar heyetine benziyor. Hele uzun saçları, kirli sakalıyla genç bir adam, kaptan-ı derya Cafer Ağa rolüne hiç yakışmamış.

20) Dizide kullanılan Türkçe bugün kafe gençliğinin kullandığı Türkçeye çok benziyor. Evet, ağdalı Osmanlıca kullanılsın denemez ama madem ki bu bir “dönem dizisi”, o halde Hatırla Sevgili kadar herkesin bildiği eski kelimeler kullanılmalıydı. Şu haliyle çok itinasız duruyor.

Türkiye’de yıllarca sanat ciheti zayıf, tarihî gerçeklere aykırı, hatta koyu ideolojik filmler yapıldı ve romanlar yazıldı. Seneler boyu tarih öğretilmedi, kültür anlatılmadı. Nesiller bir öncekinden o kadar kopuktur ki, ne lisanını anlar, ne terbiyesini bilir, ne dünya görüşünü çözebilir. Bir yandan mekteplerdeki sıkıcı tarih dersleri, bir yandan da bu ideolojik film ve romanlar insanları tarihinden soğuttu. Şurası memnuniyet vericidir ki, insanlar artık hâdiselere daha nötr bir havayla yaklaşılıyor. Ancak tarihî hâdiseleri doğru bilmek yetmiyor; analize de ihtiyaç duyuluyor. Bu da fıkıhtan tasavvufa, edebiyattan sosyal hayata kadar İslâm-Osmanlı kültürünü iyi bilmeyi gerektiriyor. Burada hassas davranarak, zamanla hiç menfi reaksiyonla karşılaşmadan reytingi yüksek, ama aynı zamanda bilgilendiren, tarihe yönlendiren ve tarihi sevdiren filmler, romanlar yapılacağından ümitliyiz.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter