Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Tarihin en talihsiz şahsiyetlerinden Şehzâde Mustafa yüzü ve tavırlarıyla dedesi Yavuz Sultan Selim’e benzetilirdi. Babasının yerine onun geçmesi bekleniyordu. Ama hâdiseler böyle cereyan etmedi.

Şehzâde Mustafa, Kanuni Sultan Süleyman’ın büyük oğludur. Babasının sancakbeyi olarak bulunduğu Manisa’da 1515’de dünyaya geldi. Annesi Mâhidevran (Gülbahar) Haseki’dir. O devirde çocuğu olan padişah hanımlarına haseki denirdi. Sonradan kadınefendi denmiştir. Dedesi Yavuz Sultan Selim vefat edip, babası tahta çıkınca, Şehzâde Mustafa annesiyle beraber Manisa’dan İstanbul’a geldi. Padişahın diğer zevcesi, zekâ ve sevimliliğiyle kocasının kalbini kazanan Hurrem Haseki, peş peşe çocuklar dünyaya getirip itibar kazanınca, Mâhidevrân gözden düştü. Bu sebeple Şehzâde Mustafa, Hürrem Sultan’a cephe aldı. 1533’te Hafsa Vâlide Sultan vefat edince, Mâhidevrân hâmisiz kaldı. Âdet üzere Şehzâde Mustafa 1541’de Manisa sancakbeyliğine gönderildi.

Amasya Şehzadeler Müzesi'nde Şehzade Mustafa'nın balmumu tasviri


Mustafa padişah olsun…

Şehzâde Mustafa, yüzü ve tavırlarıyla dedesi Yavuz Sultan Selim’i andırırdı. Osmanlılarda muayyen bir verâset usulü olmamakla beraber, zamanı geldiğinde padişahın yerine onun geçmesi bekleniyordu. Padişah 46 sene gibi çok uzun bir müddet tahtta kaldı. Zaman uzadıkça en iyi hükümdardan bile insanlar usanır. Halk da ihtiyar padişahın yerine, dedesine benzeyen Şehzâde Mustafa’nın geçmesini istiyordu.


Padişahın çok sevdiği Şehzâde Mehmed’in genç vefatından sonra seferlere Şehzâde Bâyezid ve Selim’i götürmesi, bunlara meyli olduğu şeklinde tefsir edildi. Hürrem Sultan ile kızı Mihrümah Sultan ve damadı Rüstem Paşa’nın, Şehzâde Mustafa’yı tahttan alıkoymak için çalıştığı; onu babasıyla görüştürmediği dedikodusu yayıldı. Üstelik Şehzâde Mustafa, Manisa’dan Amasya’ya nakledilmişti. Zamanla Şehzâde Mustafa da babasından şüphe etmeye başladı Etrafını hemen bir klik sardı. Muhtemelen kendisini babasına karşı kışkırttılar.

Amasya Şehzadeler Müzesi'nde Şehzade Mustafa'nın balmumu tasviri


Padişah rahatsızlığı sebebiyle İran seferine çıkamayıp, yerine Rüstem Paşa’yı gönderince, asker arasındaki huzursuzluk arttı. Asker, padişahın hasta olduğunu; yerine Mustafa’yı geçirmeyi düşündüğünü; ancak Rüstem Paşanın engel olduğu dedikodusunu yayıyordu. Tarihçi Peçevi’nin naklettiğine göre, Mustafa padişah olup Rüstem Paşa’nın başını kesecek; zaten nikris hastası olan babası da Dimetoka’da son günlerini geçirecekti. Bunun için şehzâde “tuğ ve alemlerin dikip” hazırlıklara başlamıştı. Tarihçilerin rivayetleri farklı da olsa, babası ile şehzâde arasındaki gerginliğin had safhaya çıktığı anlaşılmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman tahta geçtiği sıralarda


Öteden beri bu yolda dedikoduları işiten padişah, önce oğlunun kendisine karşı bir komplonun içinde olduğuna inanmak istemedi. Müfsidlerin kendisini aldatmaya çalıştığını; bir yandan da dedikodular yaydığını söyledi. Ama İran Şahı Tahmasb ile yazışmaları eline geçince de kararını verdi. Bugün Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen bu mektuplara göre, şehzâde, şahın kızıyla evlenip İran desteği ile tahta geçecekti. Daha yakınlarda İran şehzâdesi Elkas Mirza, İstanbul’un desteği ile şaha karşı isyan etmişti. İslâm hukukunda, ayaklanma hazırlığı içinde olmak ile isyan, aynı hükümdedir. Osmanlı tarihinde şehzâdelerin babasına isyan ettiği, hatta bazısının muvaffak olduğu misaller yok değildir. Şehzâdenin benzediği dedesi Yavuz Sultan Selim, yaşlı babası Sultan II. Bayezid’i tahttan indirip, Dimetoka’ya göndermişti. Bu hatıra da, henüz zihinlerde tazeydi ve muhtemelen Sultan Kanuni’nin şuuraltına da tesir etmişti.

Hürrem Sultan


Bunun üzerine padişah bizzat Nahçivan seferine çıktı. Hakikatte bu sefer Şehzâde Mustafa’nın üzerineydi. Bir konak ötedeki Amasya’da bulunan Şehzâde, babasıyla görüşmek ve sefere iştirak etmek üzere askerleriyle beraber yola çıktı. Eniştesi Kara Ahmed Paşa, gitmemesini söyleyip suikastı haber verdiyse de, meselenin daha müşkil hâle geleceğinden endişe eden şehzâde dinlemedi. Babasıyla görüşürse, onu ikna edeceğinden emindi. Konya Ereğlisi yakınlarında babasına yetişti. Askerin coşkulu tezahüratıyla karşılandı; vezirler kendisini etekledi.


Bu sevinçle otağa girdiğinde kendisini 7 dilsiz cellad karşıladı. Bir komployla karşı karşıya olduğunu düşünen Şehzâde, mukavemet etti; celladların hepsini yere serdi. Ancak elbisesinin eteği ayağına dolanıp yere düşünce; sonraları saraya damat olup Eyüp’te Mimar Sinan’a güzel bir câmi yaptıracak olan Zal Mahmud Ağa tarafından, hanedan mensuplarının kanını yere dökmeyi yasaklayan eski Türk tabusu çerçevesinde, kemend ile boğularak idam edildi. Bir rivayette otağa girişinde babasını görüp selâm verdiği; babasının da “Seni köpek; ne cesaretle selâm veriyorsun” dedikten sonra, celladlara vazifelerini emrettiği anlatılır. Bir başka rivayette ise, padişah infazı perde arkasından takip ederek iş gecikince “Elinizi çabuk tutun!” talimatını vermiş; iş bitince de Mahmud Ağa’ya Zal (pehlivan) lakasını takmıştır.

Şehzade Mustafa rolünde Mehmet Günsur


38
yaşındaki Şehzâde, Bursa’da Muradiye külliyesine gömüldü. Annesi Mâhidevran Haseki, Bursa’da uzun yıllar oğlunun hatırasıyla yaşadı. Üvey oğlu Sultan II. Selim’in yardımıyla, şehzâdenin kabir üzerine büyük bir türbe yaptırdı. Ertesi sene Rumeli’de Şehzâde Mustafa olduğunu iddia eden birisi ortaya çıkarak hayli taraftar topladıysa da, çıkardığı isyan bastırıldı. Şehzâde Mustafa, şair ve hattat idi. Âlim ve sanatkârları himaye ederdi. Manisa’da câmi, ayrıca çeşmeler yaptırmıştır. Babasının taraftarlarının etrafında toplanmasından korkulan oğlu da Amasya’da idam edildi. İki kızından biri, Mimar Sinan’a Ankara’da kendi adıyla yaptırdığı câmi hâlâ ayakta olan Ankara Vâlisi Cenabi Ahmed Paşa ile evlenmiştir.

Şehzâde olmak, büyük talihsizlik

Halk arasında çok büyük reaksiyon uyandıran bu acı hâdisenin mesulü olarak Rüstem Paşa gösterildi. Şahın bile şehzâdeden geldiğine tereddüt etmediği mektupları, şehzâdenin mührünü gizlice çaldırıp Rüstem Paşa’nın yazdırdığı söylendi. Hatta Şehzadenin arkadaşı Taşlıcalı Yahya yazdığı mersiyede Mekr-i Rüstem (Rüstem’in oyunu) diye tarih bile düşürmüştür. Şair Sâmi’nin “Mustafa n’oldu, hani neyledin a padişahım?” nakaratlı mersiyesi ise açıkça padişahı itham ediyordu. Şehzâde, Osmanlı tarihinde hakkında en çok mersiye yazılan şahsiyetlerdendir. Padişah, galeyanı önlemek için Rüstem Paşa’yı azletti; hatta şehzâdenin makbullerinden Kara Ahmed Paşa’yı sadrazam yaptı. Ama kendisini bile açıkça tenkit edenleri cezalandırmayarak, fikir hürriyetinin en güzel örneklerinden birini gösterdi.

Bazıları padişahı bu işe, tahta kendi çocuklarının geçmesini isteyen Hurrem Sultan’ın kışkırttığını söyler; padişahın eniştesi Sadrazam Makbul İbrahim Paşa’nın idamını da Hurrem Haseki ve damadı Rüstem Paşa’ya yükleyerek; Şehzâde Mustafa ile Makbul İbrahim Paşa’nın kendilerini idama götüren hatalarından hiç bahsetmezler. Kocası tarafından çok sevilen kadınlar hep kıskanılır ve iftiraya uğrar. Rüstem Paşa, liyakatli ve muktedir; fakat sert, ciddi ve cimrilikle itham edilerek tarihin en sevilmeyen şahsiyetlerinden biri olmakla beraber; istikrarlı icraatıyla, en uzun zaman veziriazamlıkta kalan devlet adamlarındandır.

Rivayete göre, padişah, şeyhülislâm Ebussuud Efendi’ye, hâdiseyi sembolik bir şekilde anlatarak fetvâ almıştır: Bir tacir, iş için uzak bir yere giderken ailesiyle mallarını kölesine emanet etse; bu köle de efendisinin ailesini yok ederek mallarına el koysa; dönüşünde de efendisini öldürmeye karar verse; ne lâzım gelir? Elcevab: İdamı hak eder.

Sultan Kanuni gibi hayatında hiç büyük hata yapmamış bir hükümdarın, etrafındakilerin komplosu ile hareket etmesi uzak bir ihtimaldir. Padişah, öz oğlunun idamını muhakkak ki haklı sebepler dayanarak infaz ettirmiş olmalıdır. Bununla beraber hâdise o kadar millî vicdanı yaralamıştır ki, Osmanlı tarihinin “altın devri” olarak görülen Kanuni Sultan Süleyman zamanının siyah bir sayfası olarak anılmıştır. Hurrem Sultan, bu işe belki çok üzülmemiştir; hatta kim bilir, taht kendi oğullarından birine kalacağı için memnun da olmuştur. Ama hâdisenin doğrudan mesulü değildir. Hurrem Haseki’nin oğullarından Cihangir’in ertesi sene vefatı da, ağabeyinin başına gelen hâdiseden dolayı duyduğu elem ve teessüre bağlanır. İkbal yıldızı parlayan Hurrem değil de, Mâhidevrân olaydı, belki de aynı akıbet bu sefer tersine olarak Hurrem ile oğullarının başına gelecekti.

Şehzâde Mustafa, heyecanlı ve tedbirsiz hareketleriyle zaten padişahlığa pek de uygun olmadığını göstermiştir. Yiğitliğin tek başına kâfi gelmediği; sabır ve temkinin daha mühim olduğu anlaşılmaktadır. Kanun ve nizama aşırı bağlılığıyla tanınan Kanunî Sultan Süleyman, Hurrem Haseki’nin sevgili oğlu olup ayaklanan Şehzâde Bayezid’i de idama göndermekte tereddüt etmemiştir. Padişahlar, devletin dirliği ve milletin birliği mevzu bahis olduğu zaman en yakınlarını bile fedâ etmekten çekinmezdi. Devlet, asırlarca böyle ayakta durmuştur. Hanedan, devletin ve milletin dirliği için, acı reçeteyi kendisi içmiştir. Padişah, böylece bir iç savaşın da önünü almıştır. Sultan Kanunî zamanında Türkiye’de bulunan Avusturya elçisi Busbecq, Şehzâde Mustafa’dan bahsederken diyor ki: “Türk padişahlarının oğlu olmak büyük bir talihsizliktir”.

Şehzade Mustafa'nın Bursa'daki türbesi

Askerin arzusu mu, ilahî irade mi?

Sultan II. Selim, şehzâdeliğinde, diğer iki kardeşi gibi ihtirasa kapılmadı. Sessizce ve akıllıca tahtın kendisine gelmesini bekledi. Musahibi Celal Bey’e sorduğu “Halk arasında bizim için ne derler?” sualine, “Şehzâde Mustafa’yı askerler; Bayezid’i de anne-babası ile vezirler tutar” diye cevap alınca, “Sultan Mustafa’yı en kuvvetlisi istesin; Bayezid Han’ı anne ve babası taleb etsin; Selim fakire de mevlâsı rağbet etsin! Biz safamızı sürelim, yarının sahibi var” demişti. Gerçekten birâderlerinden Mehmed ile Cihangir, hastalanıp vefat etti. Babalarına kafa tutan Şehzâde Mustafa ile Bayezid ise hırsları sebebiyle hayatını kaybetti. Şehzâde Selim, sabrın nimetine kavuştu. Böylece tahta en lâyık olduğunu gösterdi. Gerçi babası da kendisine meyilliydi. Çünki Şehzâde Selim, itaatli bir evlâd idi. Babasıyla seferlere katıldı. Manisa, Kütahya ve Karaman sancakbeyliğinde mahâretini ispatladı. Nitekim babası İran seferine giderken, kendisini yerine taht muhafızı olarak bıraktı.

Şehzade Mustafa'nın Bursa'daki türbesinin içi



Demokrasiler için kuvvetler ayrılığı mutlak bir kaide değildir.

Nitekim monarşi rejimlerinde, yasama, yürütme ve yargı tek kişide toplanmıştır.

Ama bu, adliyenin baskı altınad olduğu manasına gelmez.

Osmanlı Devleti’nde, hukuk sistemi şer’î prensiplerden ibaret olduğu için, yasama, şeriatın boşluk bıraktığı dar bir sahada cereyan eder. Mahkemeler doğrudan hükümete bağlıdır. Kâdılar, padişah tarafından tayin olunur. Hepsi hükümdarın vekilleridir. Müvekkil nasıl vekilini dilediği zaman azlederse, padişah da kâdıları dilediği zaman azledebilir; ama görülen bir dâvâya müdahale edemez.


Hâkime emir

Osmanlı hâkimini, resmî vazife sahibi ulema, kendi arasından seçer. Muayyen bir tahsil seviyesine gelen kimse, kâdı olmak isterse, adliye bakanı statüsündeki kazaskere stajyer olur. Stajı bitince, boştaki bir kazâya padişah tarafından tayin edilir. İki sene dolunca, İstanbul’a dönüp yeni bir mahkemenin boşalmasını bekler. Kâdılar, maaş yerine, mahkeme hâsılatıyla, yani tarafların ödediği harçlarla geçinir.


Padişah, herhangi bir dâvâda belli bir istikamette hükmetmesi için kâdıya emir veremez. Zira yargı kararı, bir nevi ictihaddır. Bir ictihadın, başka ictihada üstünlüğü yoktur. Bu bakımdan İslâm hukukunda tam mânâsıyla yargı bağımsızlığı câridir. Hâkim, kendi mezhebine göre hükmeder. Ancak hükümdar başka bir mezhep veya ictihad ile hüküm verilmesini emrederse, Mecelle’nin girişinde de yazdığı üzere buna uymak mecburîdir. Zira yargının başı padişahtır, o, başhâkimdir. Hazret-i Peygamber ve râşid halîfelerin tatbikatı böyledir.

Amerikan sefiri Samuel Cox'un kaleminden Kâdı gravürü


Padişah dâhil, kimse şeriat üzerinde tasarruf edemez. Ancak şeriatın boşluk bıraktığı yerlerde, kâdı, padişahın çıkarttığı kanunları tatbik eder. Dâvâ görülürken bir kanun çıksa, kanunlar geriye yürümediği için, o hâdisede tatbik edilemez. Padişah kâdıyı vazifeden alsa bile, yeni gelen kâdı, dâvâya aynı şeriata göre bakacağından, değişen bir şey olamaz. Belki hâdise ile netice arasındaki tefsir ve ictihadı önceki kâdıdan farklı olabilir. Bu da hâkimin takdir hakkına girer. Kâdının önüne dâvâya bakması hem hak, hem dinî ve hukukî vecibedir; bundan kaçınamaz.

Kâdının hukuka uygun karar verip vermediğini de padişah kontrol eder. Karara itirazı olanlar, padişah divanına müracaat eder. Hâkimin hükmü, idam gibi bedenî bir cezaya dair ise, padişah tasdik etmedikçe tatbik olunamaz. Kâdı, adâletten uzaklaşmış; töhmet altında davranmış; salâhiyeti dışındaki dâvâlara bakmışsa, padişah tarafından azlolunabilir. Kâdıdan şikâyet varsa, tahkikat için o beldeye müfettiş gönderilir. Suç sabit olursa, kâdı azledilir; cezalandırılır; verdiği zarar hazineden tazmin edilip sonra kâdıya ödetilir.

Amerikan sefiri Samuel Cox'un kaleminden mahkeme gravürü


Kâdılar eşit statüdedir; hiyerarşi yoktur. Aradaki farklılıklar, kıdem, rütbe ve maaş bakımındandır. Doğrudan merkezle yazışabilirler. Mülkî âmirlerin de kâdılar üzerinde salâhiyeti bulunmaz. Netice itibariyle, hükümet kâdının verdiği hükme müdahale edemez; ama hâkim de hukuka aykırı davrandığı zaman, gözünün yaşına bakılmaz.

HSYK’nın atası

Tanzimat’tan sonra mahkemelerin çeşitleri arttı. Hâkimlere maaş bağlandı. Bir kabahatleri olmadıkça azledilememe esası getirildi. Böylece saraya karşı bürokrasinin eli güçlenirken, adliye de nüfuzlu hâle geldi.

1876’dan sonra bütün nezâretlerde memur seçimi ve tayini için encümenler kuruldu. Adliye Nezâreti bünyesinde de Encümen-i İntihab-ı Memurîn-i Adliye vardı ki, HSYK’nın atası sayılır. Yeni kurulan mahkemelerin hâkimlerini encümen seçerdi. Aile ve miras işlerine bakan kâdıların tayini şeyhülislâmlıkta devam etti.

Kâdı ve davacılar

Adliye Encümenini, adliye nâzırı, müsteşar, temyiz mahkemesi (Yargıtay) reisi ile temyiz dâirelerinden birer âzâ teşkil eder. Hâkimliğe müracaat edenlerin şartları taşıyıp taşımadığı burada tesbit olunur, namzetler gerekirse imtihan edilir ve seçilen isimler, nâzırın arzıyla padişah tarafından tayin olunur. İstanbul’daki müstantık (sorgu hâkimi), kâtip, noter gibi mahkeme memurlarının tayini ise nâzıra aittir. Mahkeme-i Temyiz reisi, başmüddeî-i umumî (başsavcı) ve istinaf mahkemesi reisi doğrudan nâzır tarafından seçilir. Mahkeme-i Temyiz âzâlarını ise, kendi tesbit ettikleri üç namzet arasından nâzır tayin eder.

Bu encümenin, padişah iradesi gerekmeyen memurları seçmek üzere taşrada da örneği vardır. Vilâyetlerde adliye müfettişi, istinaf ve bidâyet mahkemesi reis ve muavini, savcı ve muavini ile ticaret mahkemesi reisinden; sancaklarda bidâyet mahkemesi reis ve muavini, savcı ve muavini ile varsa ticaret mahkemesi reisinden müteşekkildir. Hâkimlerden vazifesini ifaya iktidarı bulunmayanlar, Mahkeme-i Temyiz tarafından azledilebilirlerdi. Memuriyete yakışmayan hallerini kontrol ve cezalandırma salâhiyeti Mahkeme-i Temyiz'e verilmişti. Diğer adliye memurlarının zâtî işlerine ise encümenler bakar.



Rey şehrinde Muvaffak Nişâburî’den okuyan üç yakın arkadaştılar. Aralarında kim önce ikbâle kavuşursa, diğerine yardım edeceğine dair sözleşmişlerdi. Bunlardan biri Selçuklu veziri Nizâmülmülk, ikincisi meşhur bilgin ve şair Ömer Hayyâm, üçüncüsü ise sonradan dünyaya dehşet salan bir suikast teşkilatının kurucusu Hasan Sabbâh idi. Her ne kadar aralarındaki yaş farkı bu rivayetin sıhhatini zayıflatıyorsa da, Nizâmülmülk, vezir olunca Hasan Sabbâh’a valilik teklif etti. O ise Nizâmülmülk’ün makamına göz dikip sarayda vazife istediği için araları açıldı.


Hasan Sabbah

7 sayısının hikmeti

Hasan Sabbâh, İmamiye Şiasına mensup bir din adamının oğludur. Daha sonra Şia’nın aşırı kollarından Bâtınîliğin İran’daki dâîlerinin (misyoner) tesirinde kaldı. Mısır’a giderek bu mezhepteki Fâtımîlere katıldı. Bâtınîler, Cafer Sadık’ın yerine Musa Kâzım’ı değil, kendinden evvel vefat eden oğlu İsmail’i yedinci imam tanır. Kur’an’ın bir zâhirî (görünen), bir de bâtınî (görünmeyen) manası olduğunu; imama sadakatle bâtınî manaya erilebileceğini; bunlara haram şey bulunmadığını söyler. Tenasüha (reenkarnasyona); cennet ve cehennemin dünyada olduğuna inanır. İmamlar gizlidir. Ortada olan, dâî adındaki propagandacılardır. En çok Güney Irak’ta tutunmuşsa da, Kuzey Afrika ve Mısır’daki Fâtımî Devleti ile tanındı. 12 imam tanıyan İsnâaşeriyye’den (Caferiyye) farklı olarak İsmail 7. imam sayıldığı için Seb’iyye veya İsmailiyye diye de bilinirler. (Seb’a=7, İsnâaşer=12)


Alamut Kalesi

Fırkanın kurucusu İmam Cafer’in azatlısı ve göz doktoru Meymûn Keddah’tır. Mecusî muhtedisi olduğu halde, seyyid olduğunu iddia etmiştir. Bâtınîliğin, Yahudilik ve Zerdüştlük ile Pisagor ve Philon felsefesine kadar uzanan esasları vardır. Tarihçiler, bazı eski din mensuplarından İslâmiyeti kılıçla yenemeyenlerin, içten çökertmek için bu yolları denediğini iddia eder. Meymun’un soyundan gelenler Fâtımî Devleti’ni kurarak halifeliğin kendi hakları olduğunu söyledi. Bâtınîlerden bir kol da 870’de Güney Irak’ta Karmâtî Devleti’ni kurdu. Bunlar bir ara Mekke’yi basıp, Hacerülesved’i kaçırdılar. Bunlar, yediyi mukaddes tutar ve 7. imamdan sonra muayyen bir imam tanımayıp, 8. imamı beklemek gerektiğine inanır. Kurucusu Meymun'un talebelerinden Hamdan Karmât'tır.

Şahin yuvası

İhtiyar Fâtımî halifesi Mustansır’ın yerine Müsta’li’yi değil de diğer oğlu Nizâr’ı destekledi. Bu sebeple atıldığı hapisten kaçarak bir Bâtınî misyoneri olarak İran’a dönen Hasan Sabbâh, 9 sene propaganda yaparak etrafında hayli taraftar topladı. Selçuklu Sultanı Melikşah önce kendisine bir nasihat mektubu yazdı. Yola gelmeyince üzerine asker saldı. Hasan Sabbâh, buna içlerinde Nizâmülmülk ve muhtemelen Melikşah’ın da bulunduğu Selçuklu ve Abbasî devlet ricalinden nicesini öldürterek cevap verdi. Davetini kabul etmeyen halktan günde ortalama on sünnîyi böyle öldürterek etrafa dehşet saçtı.

1090’da Hazar Denizi güneyindeki müstahkem Alamut ve etrafındaki birkaç kaleyi zaptederek burada küçük bir devlet kurdu. Kalelere, uzun zaman yetecek zahire ambarları yaptırdı. Kervanları soyarak servet sahibi oldu. Haşhaşa alıştırdığı, böylece halüsinasyonlar görerek kendisini cennette zanneden fedâîlerini, suikast için kullandı. Nizâr’ı Mısır’dan getirtmeye çalıştıysa da başaramadı. Bunun üzerine Bâtınîliğin, Nizâriyye denilen kendine mahsus bir kolunu tebliğe başladı. Şeyhülcebel (Dağ Şeyhi) diye tanındı.


Fedailerin Hasan Sabbah'ın emirlerini kayıtsız şartsız yerine getirdiklerini tasvir eden bir gravür

Onun inancına göre, yeryüzüne İsmail soyundan masum ve gizli bir imam hüküm sürer. Hasan Sabbâh, bu imamın vekilidir. Saadete, akıl ile değil; imama bağlanmakla ulaşılır. Bu sebeple ilim öğrenmek yasaktır. “İlm-i zahirin çoğalması, ilm’-i bâtını örter, söndürür” derdi. İnancının en mühim prensibi, Bâtınîliğin düşmanlarına hayat hakkı tanımamasıdır. Haşhaşa ve onun hâsıl ettiği güzel hayallere, yalancı cennete kavuşmak isteyen fedâîleri, Hasan Sabbâh’ın verdiği cinayet emirleri bir dinî vazife bilmiştir. Bu sebeple yolu Haşhaşî diye anıldı. Avrupa dillerinde suikastçı için kullanılan assassin sözü buradan gelir. İmam Gazalî’nin, Fezâihu’l-Bâtıniyye adıyla bu inanca yazdığı reddiyesi vardır.


Alamut kuşatmasını gösteren minyatür

Sultan Melikşah’ın oğlu Sultan Berkyaruk, Hasann Sabbah’ın üzerine yürüdü. Haşhaşîlere ağır bir darbe indirildi. Sultan, bu arada vefat etti. Yerine geçen kardeşi Sultan Muhammed Tapar mücadeleyi kıyasıya sürdürdü. Şahdiz kalesi alındı ve Haşhaşî lider İbni Attas idam edildi. 1109’da Nizamülmülk’ün oğlu Vezir Ahmed’in kumandasındaki askerlerle Alamut kuşatıldı ise de kış sebebiyle ordu geri çekilmeye mecbur oldu. 1117’de Alamut daha güçlü bir ordu ile kuşatılarak kalenin dışarısı ile irtibatı kesildi. Tam o sırada İsfahan’dan Muhammed Tapar’ın vefat haberi geldi. Muhasara kaldırıldı ve Hasan Sabbâh rahat nefes aldı. Bir cariyeyi kandırarak yastığının altında bir hançer ve tehdit mektubu koydurduğu yeni Sultan Sencer, kendisiyle sulha mecbur oldu.


Nizâmülmülk'ün katlini tasvir eden minyatür

Haşhaşîlerin lideri Hasan Sabbah, İran’ın kuzeyindeki müstahkem Alamut kalesinde dünyayı korkuya salan planlarını yapıyor; kendisiyle kimse baş edemiyordu. Haşhaşîler fesâd ve cinayetlerine devam ettiler. Suikastlerini Musul ve Diyarbekir’e kadar uzandırdılar. Kimse, elbisesinin içine zırh giymeden dışarı çıkamaz oldu. Güvercinlerle haberleşme tekniğini çok iyi kullanan Hasan Sabbâh, Haçlılarla da irtibata geçerek Sünnîlere karşı onları destekledi. Selçuklu devletini zayıflatan ve Türk-İslâm birliğini tehdit eden en büyük fitne oldu. Tarihçiler, o devri, felâket yılları olarak adlandırır.

Dinsizin hakkından…
Hasan Sabbah, pek zeki, kabiliyetli, teşkilatçı, matematikten büyüye kadar çok ilme vâkıftı. Âdil, dindar, ciddi, çilekeş ve kanaatkâr bir imaj verirdi. Öyle ki biri şarap içtiği ve diğeri bir cinayete karıştığı gerekçesiyle iki oğlunu öldürtmüştür. İnanç esaslarındaki sadakat ve itaat prensibi, onun en büyük silahı olmuştur. Maksadı mevcut siyasî ve sosyal yapıyı çökertmekten ibaretti. Adamlarını, dinî ve siyasî bakımdan motive ettiği için, sistemi sağlam ve uzun ömürlü oldu. Alamut’ta meydana getirdiği “yalancı cennet”, burayı görmeden yazan Marco Polo gibi tarihçi ve seyyahların hayalinin mahsulüdür.


Haşhaşî fedaisini tasvir eden kompüter oyunu figürü

Ama dünya ona da kalmadı. 1124’te 80 yaşlarında iken Alamut’ta öldü. Kaleme aldığı eserlerden pek azı günümüze gelmiştir. Sergüzeşt-i Seyyidinâ, Hasan Sabbah’ın hayat hikâyesini; el-Fusulü’l-Erbaa ise mezhebinin esaslarını anlatır. “Dinsizin hakkından imansız gelir” kaidesince, Moğol valisi Hülâgu’nun birlikleri, 1256’da Alamut’u yerle bir edip, fedaileri imha etti. Kaçabilenler Azerbaycan ve Anadolu’ya gelerek cahil halk arasında Hurûfîlik adıyla yeni Bâtınîlik inancını yaydılar ve zamanla bazı tekkelere sızarak Anadolu Bektaşîliğine tesir ettiler. Haşhaşîlerin sekizinci ve son imamı Rükneddin’in veziri meşhur âlim Nâsırüddin Tûsî, Hülâgu’nun hizmetine girdi ve muazzam Alamut kütüphanesini imhadan kurtardı. Bir tek, Alamut imamlarının altıncısı III. Hasan Sünnî ve Hanefî idi.


Hasan Sabbah'ı fedailerinden biriyle ve elinde haşhaş bitkisiyle gösteren minyatür

Karmâtî Devleti 983’te yıkıldı. Fâtımî Devleti’ni de 1171’de Salâhaddin Eyyûbî ortadan kaldırarak, Kuzey Afrika’da tekrar Sünnî hâkimiyetini tesis etti. Buradaki Bâtınîlerin Müsta’liyye kolu, Hindistan’a ve Yemen’e yerleşerek faaliyetlerini daha yumuşak tarzda devam ettirdi. Rivayete göre Kuzey Afrika’dan bir grup Bâtınî Sicilya’ya geçti. Burada yerli halka karışarak faaliyetlerini mafya adıyla gizli devam ettirdiler. Nitekim bu kelimenin Arapça gizli manasına mahfiyye’den geldiği söylenir. Tapınak Şövalyeleri ve bunların asırlar sonraki hâli Masonluğun, Bâtınîlerden hayli ilham aldığı iddia edilir.


Alamut kuşatması - 1256


Alamut düşüyor - 1256


Alamut'un kalıntıları

Hasan Sabbah ve Haşhaşîler, Avrupalıların çok alâkasını çekmiş; kitap, roman ve filme mevzu olmuştur. Hasan Sabbah’ın fedâîleri, günümüzdeki radikal İslâmcı teröristlerin öncüsü olarak görülürse de, unutmamalıdır ki, Haşhaşîlerin hedefi yalnız ve öncelikle Müslümanlar olmuştur.

Hasan Sabbâh’ın torunları
Son Haşhaşî imamı Rükneddin’in soyu, Doğu İran’da küçük bir topluluğun lideri olarak günümüze kadar devam etmiştir. Bu soydan geldiğini iddia eden Radıyüddin, 1507’de Şah İsmail’den kaçarak Türkistan’a geldi. Soyundan gelenler sonraki İran şahlarının valisi olarak vazife yaptılar ve gizli imam sıfatı taşıdılar. Bu soydan 1792’de ölen Ebu’l-Has Han, resmen İsmailî imamı olduğunu ilan etti. Bunun torunu ve İsmailîlerin dinî lideri I. Ağa Han, 1838’de İran’da bir ayaklanma çıkarıp yenilince, Hindistan’a sığınarak Bombay’da bir çiftlik aldı ve İngilizlerce prens unvanıyla İsmailîlerin lideri tanındı.

Ağa Han’ın soyu bugüne kadar gelmiştir ve dünyanın en zengin insanları arasındadır. Hindistan’da İngiliz hâkimiyetini desteklemiş; diplomatik misyon üstelenmişlerdir. Ankara’ya yazdığı mektup sayesinde halifeliğin kaldırılmasına yardımcı olan ve böylece Sünnîliğe son Bâtınî darbesini vuran III. Ağa Han, magazin gazetelerinin ve Akdeniz sahillerinin popüler bir şahsiyeti idi. Oğlu Ali Han, Hollywood artistlerinden Rita Hayworth ile evliydi. Ali’nin oğlu Kerim IV. Ağa Han, mezhebin bugünki lideridir ve adıyla anılan meşhur bir mimarlık mükâfatının sahibidir. Dünyada İsmâilîlerin sayısı, 4 milyonu Hindistan, 1,5 milyon İran, 900 bin Pakistan, gerisi de Afganistan, Tanzanya, Suriye, Seylan, Kenya, Madagaskar, Yemen gibi ülkelerde olmak üzere 8 milyon kadardır. İsmailîler, bilhassa milletlerarası ticaretle meşgul zengin bir topluluktur. Asya’nın çok yerinde Hasan Sabbah’ın soyundan geldiği iddiasında başka İsmailî imamları da vardır.

Avrupa jet sosyetesinin mümtaz simalarından III. Ağa Han'ın Vanity Fair mecmuasındaki bir karikatürü - 1904



“İslâm ve Demokrasi”, “Osmanlı ve Demokrasi”… Bu tabirlerin bir arada kullanılması çoklarını şaşırtmaktadır. Gerçekten, bunların bir araya gelmesi mümkün müdür?

Osmanlı Devleti, Avrupa’daki emsallerinden çok önce demokrasiyle tanışmıştır. Hele modern demokrasinin bizdeki tarihi 1840’lara kadar gider.

Demokrasi, halkın hâkimiyeti manasına geliyor. Aslı Yunancadır. Ama Yunan filozoflarının pek beğendiği bir sistem değildir. Onlar, oligarşi denen seçkinler iktidarını tercih eder; demokrasinin demagojiye dönüşme tehlikesine dikkat çeker. Demagoji, becerikli politikacıların, laf kalabalığı ile halkı dilediği yöne sürüklemesidir. Yine de demokrasi, bugün için insanların bulduğu en iyi rejim olarak görülüyor. Aydınlanma çağında, Eski Yunan’a alâka uyandı. İnsanlar demokrasiyi baskıcı idarelere karşı bir kurtarıcı olarak gördüler. Halbuki Yunan demokrasisinde, muayyen bir zümrenin hâkimiyeti vardı. Ama insanlar bu teferruata aldırmadı. XX. asır demokrasi çağı oldu.

Aristo hocası Eflatun ile

Seçilmiş hükümdarlar

İslâm devletinde yaşayan Müslümanlardan, asgarî şartlara sahip herkes hükümdar seçilebilir. Bu seçime herkesin iştirak etmesi mümkün ve faydalı olmadığından, hükümdarı merkezde bulunan ulemâ ve devlet ricâlinin seçmesi kâfidir. İlk devir padişahları, boybeyleri, âhî denilen esnaf tarikatlerinin ileri gelenleri veya kumandanlar tarafından seçilirdi. Aynı aileden bir seçim mevzubahistir. Osmanlı padişahının salâhiyetleri, Avrupa’daki emsallerinden, hatta bugünki Amerika başkanlarından fazla sayılamaz.

Sultan Abdülhamid'in Osmanlı parlamentosunu açışı, 1876

Osmanlılarda demokrasi macerası eskidir. 1840’dan itibaren taşralarda malî, idarî ve adlî salâhiyetlere sahip memleket meclisleri teşkil olunmuştu. Bunlar halkın seçtiği, yarısı Müslüman, yarısı gayrımüslim âzâlardan müteşekkildir. Mahallî demokrasinin, pek çok Avrupa ülkesinden önce burada tatbik olunması dikkat çekicidir. 1876’da Osmanlı Devleti, demokrasi rejimini benimsedi. Memleket meclislerinin âzâları, Osmanlı parlamentosuna iştirak ettiler. 1877 Osmanlı-Rus Harbi sebebiyle seçimler askıya alındı.

Çok partili Osmanlı demokrasisi

1908’de parlamento tekrar toplandı. Padişahın salâhiyetleri iyice tahdid edildi. Osmanlı Devleti yıkıldığı zaman, sosyalist partinin bile faaliyette olduğu çok partili bir demokrasi idi. 1925’e kadar bu sistem devam etti. Çok partili hayatı ve basın hürriyetini yasaklayan CHP, harap ekonomiyi düzeltmek için Amerikan yardımı alabilmek uğruna 1945’te demokrasiye razı oldu. Ancak iktidarı, bir daha geri gelmemek üzere elinden kaçırdı. O zamandan beri güdümlü de olsa, kesintilere de uğrasa, demokrasi varlığını sürdürdü.

Beyoğlu Aya Triada Kilisesi'nde seçim sandığı

İslâm devletinin idaresinde tek kişi ömür boyu söz sahibidir. Ancak hükümdar, kendisi dışında konulan ve değiştirmeye salahiyeti bulunmayan hukukî esaslara tâbidir. Bu bakımdan İslâm devleti, bir meşrutiyet ve hukuk devletidir. Hükümdar, icraatında İslâm hukuku prensiplerine uymaya mecburdur. Nitekim çeşitli Kur’an âyetlerinde Hazret-i Peygamber’e “Rabbinden vahyolunana uy!” hitabı vardır. Şeriatın hüküm koymadığı hususlarda serbesttir. Ancak burada da keyfî davranamaz. Maslahatı, yani umumun menfaatini gözetir. Maslahat, demokratik anlayıştan da ileridir. Zira çoğunluk bazen kendi menfaatine aykırı bir şeyi isteyebilir; ama maslahat prensibi, çoğunluğun iradesini değil, bütün cemiyetin rasyonel menfaatini gözetmek demektir.

Meşveret et!

Hükümdar, vazifelerini yerine getirirken bilenlerle meşveret eder. Meşvereti, Kur'an-ı kerim emreder. Ancak halkın tamamının istişareye katılması mevzubahis olmadığı gibi; meşveret eden de ortaya çıkan görüşlere uymaya mecbur değildir. Kendisi doğru gördüğü bir kararı verir ve bunu tatbik eder. Hazret-i Peygamber ve eshâbı bu yolda hareket etmiştir. Şûrâ, meşveret, istişâre, müşâvir, müsteşâr hep aynı kökten kelimelerdir.

1876 Osmanlı Meclisi Meb'usan'ını tasvir eden gravür

Osmanlı Devleti’ndeki meclisler meşveret prensibine dayandırılır. Ancak “Ve şâvirhüm fi’l-emr=İşlerinde onlara danış!” meâlindeki âyet-i kerîmede geçen hüm (onlar) zamirinden kimin kastedildiği üzerine münakaşalar yaşanmıştır. İslâm hukukunda ekseriyetin değil, ilim ve tecrübe sahiplerinin reyi mühimdir. Zira çoğunluk, bazen kendisi ve bütün insanlar için kötü olanı tercih edebilir. Çeşitli Kur’an âyetleri, ekseriyetin bir kıymet ifade etmediğini söyler: İnsanların çoğuna uyan sapıtır! (En’âm: 116); çoğu kâfirdir! (Nahl: 83); çoğu fâsıktır! (Mâide: 49); çoğu müşriktir! (Rûm: 42); çoğu iman etmez! (Ra’d: 1); çoğu inkârcıdır! (İsrâ: 89); çoğu gâfildir! (Yûnus: 92).

İlk Meclis: Arkada 'Onların isleri meşveret iledir' mealindeki ayet-i kerime yazıyor

Osmanlı parlamentosu, bir meşveret meclisi değildir. Zira şûrâ, bağlayıcı değildir. Osmanlı meclisleri, ister Şûrâ-i Devlet, ister Meclis-i Meb’usan, Avrupa’daki millî meclis örneklerine göre, yasama salâhiyetine sahiptir. Hazırladıkları kanunlar, padişah imzasıyla yürürlüğe girer. Bu bakımdan belki istediği kanunu yapamaz; ama istemediği kanunu da yapmama hakkı vardır.

Osmanlı Meclis-i Meb'usan'ı

Osmanlı Meclisi Ayan azaları

Son Osmanlı Meclisi Meb'usan'ı azaları, 12.1.1920



Osmanlılar, resmî yazışmalarda Türkçe’den başka, mahallî dilleri de kullanır; kanunlar, devlet yıllıkları, resmî gazeteler birkaç dilde basılırdı.
Osmanlı memurlarının çoğu mahallî dilleri bilir; Türkçe bilmeyenlerin devlet dairesine işi düştü mü, kimse “Önce sen Türkçe öğren!” diye kaşını çatmaz, hemen bir tercüman bulunurdu.

Resmî dil ne demektir? Bir memleketteki halkın hepsinin konuştuğu dil midir? Devletin yazışmalarında tercih ettiği dil midir? Memurların kendi aralarında konuştuğu ve halka hitab ederken kullandığı dil midir? Yoksa devletin halka konuşulmasını emrettiği bir dil midir? Evvela şunu kabul etmek gerekir ki, resmî dil bir XIX. asır buluşudur. Milliyetçilik cereyanının neticelerindendir. Üstelik pek de masum olmayan bir ulus-devlet tabiridir. Zira ekseriyetin (çoğunluğun), ekalliyeti (azınlığı) asimile etme vasıtalarından biri olarak kullanılmıştır.


Osmanlı milletlerinin her birinin diliyle meşrutiyeti tebrik eden eski bir kartpostal

Aklı olan öğrenir!

Meselenin bize girişi 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’si ile olmuştur. Bu ilk Osmanlı anayasasının 18. maddesi; devlet hizmetlerinde istihdam olunmak için, “devletin lisan-ı resmîsi” olan Türkçe’yi bilmeyi şart koşmuştur. “Bu madde, dirâyetli kişilerin memur olması önünde engeldir” diyen Arap mebuslara, parlamento reisi Ahmed Vefik Paşa, “Aklı olan dört sene içinde Türkçe öğrenir” şeklinde cevap vermiştir. Bu maddenin ilk hâlindeki, “Osmanlı ülkesinde bulunan kavimlerden her biri kendilerine mahsus olan dili öğrenip öğretmekte serbesttir” cümlesi; İngiltere’de mühendislik tahsili gördüğü için İngiliz Said Paşa diye de bilinen Eğinli Said Paşa’nın “zihne ayrılıkçılığı düşürür” şeklindeki muhalefetiyle çıkarıldı. Mamafih bundan sonra da mahallî dillerde tedrisat ve neşriyata bir halel gelmiş değildir.

1863 tarihli Ermeni Nizamnamesinin Ermenice harflerle basılmış nüshası. Sağda İbranice Kanun-i Esasi nüshası

Avrupa’daki cereyanların tesiriyle bu devirde devletin çeşitli unsurlardan bir “Osmanlı ulusu” teşkil etmeye çalıştığı söylenir. Bu iddia doğru kabul edilse bile, muvaffakiyet bulmamıştır. “İmparatorluk tebası” ile “ulus” zıt şeylerdir. Bu sebeple Osmanlı İmparatorluğu’nun resmî dili üzerinde konuşmak aslında abesle iştigaldir. İmparatorlukların resmî dili olmaz. Bunlarda çeşitli diller yan yana yaşar. Hatta birbirine tesir eder. Bazı topluluklar birden fazla lisan konuşur. XIX. asırda bile Türkçe konuşanların nisbeti %35-40 civarındadır. Bazı beldelerde nüfus kesafeti sebebiyle fazla, bazılarında mesela Ege Adaları’nda yok gibidir. Hanedan, ordu, bürokratlar Türkçe konuşur. Bu bakımdan Türkçe, Selçuklulardan beri cemiyetteki hâkim sınıfın lisanıdır; bir başka deyişle lingua francadır.

Ahmed Vefik Paşa. Sağda Tunuslu Hayreddin Paşa

Osmanlı Devleti’nde resmî yazışmalarda Türkçe’den başka, Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice, Bulgarca gibi diller kullanılmıştır. Arşivler bu tip vesikalarla doludur. Arap ülkelerindeki mahkeme kayıtları Arapçadır. Salnâmeler (devlet yıllıkları) ve Takvim-i Vekâyi (resmî gazete) birkaç dilde basılmakta; kanunlar birkaç dilde çıkarılmaktadır. Diplomatik yazışmaların hepsi Fransızcadır. Devlet, kendi elçilerine bile bu dilde yazı gönderir. Resmî makamlar, her dildeki dilekçeleri kabul eder.

Kültür empozesi değil, işlerin yürümesi olduğu esas için, memurların hepsinin Türkçe bilmesi aranmaz, mahallî lisanı bilmesi kâfi görülürdü. Bazı memurlar Türkçe yanında, mahallî dili de bilir. Mesela Budin vâli ve kadıları, Macarca bilir ve resmî işlerde kullanırdı. Türkçe bilmeyenlerin devlet dairesine işi düştü mü, kimse “Önce sen Türkçe öğren!” diye kaşını çatmaz, hemen bir tercüman bulunurdu. İslâm hukuku, herkese bu hakkı vermiştir. Hatta Hanefî hukukçusu İmam Muhammed Şeybânî, resmî işlerde tek tercümanı kâfi görmez; iki tane olmasını bulunmasını şart koşar.

Beyrut Mebusu Selim Ali Selam Beye ait meclis hüviyet kartı

Kanun-ı Esasî’nin resmî lisandan kastının, memurların müşterek bir lisan bilmeleri olduğu âşikârdır. Bir başka deyişle, devlet işlerinin kolayca yürütülmesi için diğer dillere bir yasak getirmeden Türkçe’yi müşterek lisan hâline getirmektir. Bu madde, Türkçe’yi bugünün anlayışıyla resmî dil hâline getirmiş değildir. Nitekim tatbikat da böyledir. Öyle ki Kanun-ı Esasî devrinin iyi sicilli sadrazamlarından Tunuslu Hayreddin Paşa (1878-1879), Çerkez asıllı bir Tunuslu idi. Türkçe bilmez; tercüman vasıtasıyla memleketi idare ederdi. Ama bu bile, XVIII. asır başlarında İngiltere tahtında oturan Kral I. George ve II. George’un, tek kelime İngilizce bilmeyişinden daha garip değildir.

Vatandaş Türkçe konuş!

İttihatçılar, Kanun-ı Esasî’nin yukarıda zikredilen hükmünü, kavmiyetçi politikalarına bir dayanak yapmışlar; Türkçe’den başka lisanların konuşulmasını, bu dillerde tedrisat yapılmasını yasaklayacak kadar ileri gitmişlerdir. Mesela bir taşra meclisinde yazılan mazbatanın, bir Ermeni âzânın mührüyle mühürlenmesi, anayasanın resmî dil prensibine aykırı bulunarak reddolunmuştur. Arnavut ve Arap ihtilâllerinin; hatta Kürtçülük hareketinin mesnedlerinden biri de budur. Günümüzdeki resmî dil anlayışı, İttihatçı mirasıdır. 1910’da mecliste kanunların ilan şekli müzâkere edilirken, resmî dil hususunda çok münakaşalar olmuş; Türk olmayan mebuslar, kanunların halka kendi dillerinde anlatılması gerektiği hususunda ittifak etmiştir. Nitekim Hakkâri Mebusu Seyyid Taha Efendi, “Anadilim olduğu halde, Kürtçenin resmî lisan ilânını teklif etmem. Fakat devlet, lâzım gelen her şekil ve vesile ile kanunları ahaliye anlatmalıdır” demiştir.

Ermenice pankartlarla Meşrutiyeti kutlayan Osmanlı Ermenileri - 1908

Halk farklı diller konuşsa bile, resmî dil, devlet ile ferdler arasındaki resmî muamelelerin bu dille yapılmasını gerektirir. Bir ülkede birden fazla dil, resmî dil olarak kabul edilebileceği gibi resmî bir dilin olmaması da mümkündür. Yalnızca Fransa ve İtalya’da tek resmî dil vardır; ama azınlık dilleri de resmen korunur. Meselâ İtalya’da Arnavutça, Katalanca, Hırvatça, Fransızca, Almanca ve Yunanca mahallî resmî dillerdir. Hindistan’da, 35; Güney Afrika’da, 11; İspanya’da, 5; İsviçre ve Lüksemburg’da, 4; Belçika, Irak ve Bosna’da, 3; Kıbrıs, İrlanda, Kanada, Filipinler ve Finlandiya’da, 2 resmî dil vardır. ABD, İngiltere ve Almanya’da resmî dil yoktur.

Türkiye’de çok dil konuşulmasına rağmen, tek bir resmî dil vardır. 1924 anayasası ve sonrakiler açıkça “Resmî dil Türkçedir” der. Buna dayanarak İttihatçılardan devralınan mirasa sahip çıkılmış; Ada vapurundaki Rumca konuşmalardan rahatsız olup, "Vatandaş Türkçe Konuş!" kampanyaları açılarak, memleketin kadim halkı gayrımüslimler tazyik edilmiştir. Nüfusun %10’undan fazlasının konuştuğu binlerce senelik bir dil, “Bilinmeyen bir dil” olarak reddolunmuş; Kürt milletvekillerinin meclis albümündeki biyografilerinde “bildikleri dil” hanesine anadilleri, “Farsça” olarak yazılmış; Van zelzelesinde evi yıkılıp Kürtçe feryad eden yaşlı kadıncağızı, orada bulunan bir paşamız, “Kadın, sen önce Türkçe konuş!” diye azarlayarak anayasayı korumuştur.


Girit'te bir Rum kadını

Harput'ta Ermeni Bogosyan ailesi - 1911



Etrafına topladığı birkaç yüz kişi ile saray basıp, Sultan Hamid’i tahttan indirmeye çalışan Ali Süâvi, hem ekzantrik fikirleriyle, hem politikayı yönlendirmeye çalışan din adamı kisvesiyle geçen asrın enteresan şahsiyetlerinden biri sayılır.

Büyük bilgin Şah Veliyullah der ki, peygamberlerin hem dinin emirlerini tebliğ, hem bunları gerekirse zorla yaptırma ve hem de bunları inananların kalbine yerleştirme vazifesi vardı. Dört halifeler bu üç vazifeyi hakkıyla yaptı. Onun için râşid diye anıldılar. Sonra insanlar arasında din prensiplerine gönül rızasıyla uyanlar azaldı. İş bölümüne gidildi. Tebliğ, müctehidlere; irşad, mutasavvıflara, saltanat da, idarecilere düştü. Din adamları, aktif siyasete karışmak yerine, icraatını doğru bulmadıkları idarecilere gerektiğinde ikazlarda bulunmakla iktifa ettiler. Osmanlılar da, devleti din kaideleriyle idare etmekle beraber, din adamlarını siyasetten ayrı, ama itibarlı bir pozisyonda tutmayı tercih etti. Yine de zaman zaman darbe oyuncuları arasına karışan din adamları olmadı değil. Bunlar da tarihte kötü bir nam bıraktılar.

Ali Süâvi'nin sarıklı bir fotoğrafı

Ah İngiliz kızı!

Ali Süâvi, Tanzimat fermanının ilan edildiği 1839 senesinde, Çankırı asıllı bir kâğıt esnafının oğlu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Orta mektebi bitirdi; biraz da câmi derslerine devam edip kaleme kâtip oldu. Bursa ve Simav’da orta mektep muallimliği yaptı. Şikâyet üzerine azledildi. Kaleme döndü. Sofya ve Filibe’de çalıştı ise de burada da duramadı. Hac dönüşü muhtelif şehirlerde verdiği ateşli vaazlarla dikkat çekti. Hitabeti çok kuvvetliydi; dinleyenleri kolayca tesiri altına alırdı. Bir yandan da gazetelerde yazılar yazar; yazı dilini değiştirmek iddiasında bulunurdu. Jön Türklere katıldı. Hem hükümet, hem millet gizli Jön Türk cemiyetinden bu yazılar sayesinde haberdar oldu. Âli Paşa aleyhtarı yazıları, hem gazetenin kapanmasına; hem de Kastamonu’ya sürülmesine sebep oldu.

Ali Süâvi

Bunun üzerine Jön Türklerin Mısırlı hâmisi Fazıl Paşa tarafından Avrupa’ya davet edildi. Namık Kemal ve Ziya Paşa ile beraber 1867’de yurt dışına kaçarak Londra’da Muhbir gazetesini çıkardı. Mary adında bir İngiliz kızı ile yaşamaya başladı. Ertesi sene Paris’e geçip burada Ulûm gazetesini çıkardı. Anlaştıkları çizgiden ayrılması sebebiyle 1870’de arkadaşlarıyla arası bozuldu. Yanında çalışan bir Rum, matbaa aletlerini çalıp satınca, gazete kapandı. Bu devrede ne yaptığı, kimlerle irtibat kurduğu karanlıktır.

Ali Süâvi'nin beraber yaşadığı İngiliz kadın

Peygamberlik sanatı

1876’da Sultan Hamid’in daveti üzerine İstanbul’a döndü. Padişah, kendisine mütercimlik vazifesi verdi. Ardından bir hâmi buldu. İngiltere’de tahsil gördüğü için İngiliz Said Paşa diye de anılan mâbeyn müşiri Eğinli Said Paşa sayesinde Galatasaray Lisesi müdürü olduysa da, tutarsız tavırları sebebiyle mektebi karıştırdı; az sonra da azledildi. Kendi gibi karanlık bir kişiliği olan Cemaleddin Efganî’yi konferans vermesi için İstanbul’a davet etti. Efganî, peygamberliğin bir sanat olduğunu söyleyince, büyük bir hâdise koptu. Bu yüzden İstanbul Üniversitesi tatil edildi. Ali Süâvi, şimşekleri iyice üzerine çekti.

İşsiz kalıp maişet sıkıntısı içine düşünce, Sultan Hamid’e iyiden iyiye düşman oldu. İngiliz ve Ruslarla temasa girişti. Muhtemelen İngilizler, Sultan Hamid’in kendilerine itimat etmediğinden endişeleniyor; onu tahttan indirip İngiliz dostluğuna ehemmiyet veren bir kişiliğe sahip olduğunu düşündükleri Sultan V. Murad’ı tekrar tahta çıkarmayı arzuluyordu. Zira öteden beri İngiliz siyasetine hizmet etmeye kendisini adamış olan Midhat Paşa, yoktu. Bâbıâil’de İngiltere menfaatlerini gözetecek kimse kalmamış gibiydi. Bu sebeple İngiltere’nin İstanbul Sefiri Lord Henry Elliot ve yerine gelen Lord Layard, Ali Süâvi’ye yöneldiler.

Ali Süâvi'nin çıkarttığı Muhbir gazetesinin baş sayfası

Ali Süâvi, 1878’de İngilizlerin yardımıyla Sultan Murad’ı tekrar tahta çıkarmak için Üsküdar Cemiyeti adıyla bir komite kurdu. 93 bozgunu sebebiyle İstanbul’a gelip ümitsiz bir hayat yaşayan birkaç yüz Filibeli muhaciri tatlı vaadlerle etrafında topladı. Sâbık padişahın yaşadığı Çırağan Sarayı’nı bastı. Tam maksadına ulaşacak iken, hâdiseyi işitip birkaç polisle saraya yetişen Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa’nın kafasına indirdiği bir sopa darbesiyle öldü. Avanesi dağıldı. İngiliz kadın (reaksiyon üzerine bununla evlendiği de söylenir), o gece kocasının evrakını yakıp gemiye binerek İngiltere’ye kaçtı. İngiliz casusu olduğu söylenen kadın, Londra’da zengin bir Ermeni ile evlenip müreffeh bir ömür sürdü. Ali Süâvi’nin cesedi, Beşiktaş tarafında meçhul bir yere gömüldü. Çırağan Baskını, Sultan Hamid’i endişeye sevkedip daha sıkı bir idareye kaymasına sebep olmuştur.

Tarihin cereyanını değiştiren adam Yedisekiz Hasan Pasa

Hem Türkçü, hem İslâmcı!

Namık Kemal, Abdülhak Hâmid’e gönderdiği bir mektubunda der ki: “Ali Süâvi hiç de senin tahminin gibi bir adam değildi. Bir çehre nümâyişine [dış görünüşüne] aldanmışsın. Onunla iki sene arkadaşlık ettim. O öyle bir adam ki, garazkâr ve dünyada misli görülmedik bir şarlatan idi. Ben her şeye öyle kolay inanmadığım hâlde, bana kendini yedi-sekiz dil biliyormuş gibi gösterdi. Halbuki Arapça’da bir satır yazabilecek adam değildi. O kadar câhil; cehâletiyle beraber o kadar da mağrur idi. Türkçe üç satır bir şey yazsa, âleme maskara olurdu. Kendisini davet ettirmek için Avrupa’da meşveret aleyhinde yazılar yazardı.”

Ali Süâvi'yi esaslı teşhis eden dostu Namık Kemal

Ali Süâvi’nin tahsili noksan; ama ağzı kalabalıktı. Her ilimde sathî malumatı vardı. Zamana ve zemine göre her kalıba girmeyi iyi bilirdi. Hayatı tezatlarla doludur. Bir yandan Osmanlıcılığı; diğer yandan İslâm birliğini müdafaa etmiş; öte yandan da Türkçülük fikrini ortaya atmıştır. Avrupa’da bile başından sarığını çıkarmazken; din ile dünya işlerinin ayrılmasını müdafaa eden yazılar yazmış; dinde halifeliğin yeri olmadığını söylemiştir. Meşvereti göklere çıkarmış; sonra mutlakiyeti müdafaa etmiştir. Latin harflerinin kabulünü teklif etmiş; namaz surelerinin Türkçe de okunabileceğini söylemiştir.

Hep hak etmediği yüksek makamlar için çalıştı. Arkadaşlarını jurnallemekten çekinmedi. Şahsî hırsı için yapmayacağı şey yoktu. Sultan Murad’ı tahta çıkarmak istemesi de bundandır. Halbuki Ruslar, bir kargaşa çıksın da, İstanbul’u işgal edelim diye kapıda bekliyordu. Bununla beraber Ali Süâvi, sırf Sultan Hamid’e muhalefeti sebebiyle, padişahın düşmanları tarafından vatansever, hatta bir kahraman, ileri görüşlü bir âlim, bir reformcu olarak takdim edilmiş; kâzib (yalancı) bir şöhret kazanmıştır. Fikirleri, Cemaleddin Efganî’den, Said Nursî’ye kadar geniş bir kitleye tesir etmiştir. Öyle ki Said Nursî, kendisinin İttihad-ı İslâm’daki önderlerinden birinin de müfrid âlimlerden Ali Süâvi olduğunu söyler. Bir meczup mu, yoksa ajan mı olduğu hâlâ kati bir şekilde anlaşılamayan Ali Süâvi’nin adı, muhtelif şehirlerde çok sayıda okula verilmiştir.

Ali Süâvi'nin başını yakan Cemaleddin Efganî



İnsanlar bol olan nimetten gafildir. Ekmeğin kıymetini de ancak savaşta anlar.
Buğday ve mamulleri tarihin her safhasında ve her yerde gıdanın esasıdır. Hele Şark mutfağında ekmek olmadan doyulmaz

Bir gün tayyarede yemek yiyorum. Hostesten ekmek istedim. “Türk müsünüz?” diye sordu. “Nereden anladınız?” dedim. “İkinci ekmeği istemenizden... Seversiniz siz ekmeği” demez mi? Ne yapalım, biz ekmeksiz doymayız.
Biraz da ekmek buyurun!

Buğday, mutfağın efendisidir. Zaten boğ, Eski Türkçede “efendi” demektir. Balkanlara ait Boğdan, Boğomil, Boğaç gibi kelimeler, bununla irtibatlıdır. Buğday ziraatı bu coğrafyada yaygındır. Buğday, öğütülüp un yapılır. Sadece buğdaydan değil, arpa, çavdar ve mısırdan da elde edilir. Çok çeşitli gıdaların hammaddesidir. En başka ekmek gelir ki Şark sofrasının esasıdır. Pilavla, mantıyla, hatta neredeyse börekle bile yenir. Yemek azsa, “Biraz da ekmek buyurun!” diye hatırlatılır. Bunun da somun, yufka, fodla, pide, fırın, lavaş, tandır ekmeği gibi şekil veya pişirme tarzı değişik olmak üzere çeşitleri vardır.

Seyyar ekmekçi

Aslı Eski Türkçe’de yemek manasına etmek gelir. XVII. asırda ekmek’e dönüşmüştür. Bugün bile Anadolu’da ekmek yemek, yemek yemek manasına kullanılır. Ekmeğini evde yapmak bir üstünlüktür. Damadın “harmanından ekmekli, davarından kurbanlı” olması makbuldür. En güzel katıktır. Süte ekmek doğranarak yapılan papara, fakir kahvaltısıdır. Ekmeğin yumurtaya bulanıp; yağda kızartılarak şerbete atıldığı ekmek tatlısı, kolay tatlıdır.

Tabirlere bile girmiştir: “Ekmek çarpsın”; “Ekmek hakkı”; “Ekmek, aslanın ağzında”; “Ekmek parası”; “Ekmeğim haram olsun”; “Ekmek kavgası”; “Ekmeğini taştan çıkarmak”; “Ekmeğini yemek”; “Eli ekmek tutmak”; “Ekmek elden, su gölden”; “Oradan bize ekmek çıkmaz”.

Jean-François Millet'nin "Ekmek pişiren kadın" tablosu

Buğdayın az ve kıymetli olduğu zamanlarda, buğday ekmeği zenginlerin, arpa ve çavdar ekmeği ise fakirlerin harcıydı. Zaman değişti; şimdi zenginler, sıhhî sebeplerle arpa ve çavdar ekmeğine rağbet ediyor. Kaliteli buğday unundan mayasız ve ekmek dilimi şeklinde yapılan peksimet, muhafaza kolaylığı bakımından bilhassa seferde çok işe yarar. Aslı Farsça “katı ekmek” mânâsına “beksimât”tir. Peksimati şeklinde Yunanlılar da bilirler. Umumiyetle askere verilir; sulu yemeğe batırılarak yenir.

Ekmek, mukaddes bir gıdadır. Yerde ekmek parçası gören; alıp öper, yüksek bir yere koyar. Yahudiler, Mısır’ı terk ederken, yanlarında maya olmadığı için, ekmeği mayasız yapmışlardır. Bugün de hamursuz bayramında bunu anarlar. Hristiyanlar, İsa aleyhisselâmın ekmeği takdis ettiğine inanarak komünyon âyinlerinde yer verirler. Hatta bir ara bu ekmeğin mayalı mı, hamursuz mu olacağı hususunda Kilise’de sert münakaşalar yaşanmıştı. 5000 sene evvel Mısır’da pişirilmiş ekmek parçaları, İngiltere’de British Museum’dadır. Yeni Gine’de ekmek ağacı vardır. Ekmek ile patates arasında bir meyve verir. Adanın İngiliz valisi, ağacın tohumunun bile dışarı çıkarılmasına izin vermezdi. Savaştan sonra tek Türkiye’ye izin verdi. Ama bir şey çıkmadı.

Dünyanın en usta fırıncıları olarak Holandalılar ile Türkler bilinir. Eskiden bizde fırıncıların çoğu Karadenizli idi. Rusya’da bile fırın açarlardı. Vaktiyle su meraklıları gibi, ekmek meraklıları vardı. Ekmeğin pişkinini, odun ateşinde pişmişini alabilmek için Beşiktaş’ta Aynalı Fırın, Aksaray’da Hasanpaşa Fırını; Süleymaniye’de İnce Fırın gibi uzaklara gitmeyi; hatta Bursa’dan Kocabıçak’tan getirtmeyi göze alırlardı.

Ulus Gazetesi'nde ekmek karnesi haberi

Son söz ekmeğin!

Fransa’nın zavallı kraliçesi Marie Antoinette’e atfedilen, ama aslında La Bruyere’in bir romanında geçen “Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler!” sözü meşhur olmuştur. İnsanlar bol olan nimetten gafildir. Ekmeğin kıymetini de harbde anlar. Amerikan başkanı Hoover, “Harbde ilk söz topların; son söz ekmeğin” demişti.

XVI. asırda İstanbul’un nüfusu yüzbini aşmıştı. Bu da günlük 35-40 ton buğday ihtiyacı demekti. 1621 senesinin Boğaz’ı donduran şiddetli kışında, ekmeğin kilosu 60 akçeye çıkmıştır. 1828’de Rusya ile harbden ötürü, yollar kapanmış; İstanbul’a zahire gelmez olmuştu. Şehir nüfusunun tamamının sayılması da, ilk defa ekmek ihtiyacını anlamak için bu tarihte yapıldı. Şehirde 360 bin kişi sayıldı. Harbden evvel fırınlara günde 900 ton buğday veriliyordu. Bu sefer ordunun ihtiyacı da fazlaydı. Hükümet, Anadolu’dan getirtmeye teşebbüs etti. Mesela Kayseri’den üçbin deve yükü buğday istendi. Halbuki bütün Kayseri’de dağınık halde yalnızca üç yüz deve vardı. Bu teşebbüsün sonu böylece hüsran oldu. Bu sefer Çukurbostan’daki yedek zahireye başvuruldu. Her sene yenilenmesi gerekirken yenilenmediği için, bu da çürümüş veya külçeye dönüşmüştü. Bulunan darı, çavdar, arpa gibi zahire, değirmenlere gönderilip un hâline getirildi. Asker nezaretinde câmi, kilise ve havra önlerinde halka dağıtıldı. Yiyenin hastalandığı bu ekmeği Tarihçi Lûtfi Efendi, “Her biri yumruk kalınlığında simsiyah bir somun ki, Rabbim göstermesin, yenilir yutulur şey değil!” diye tasvir ediyor. Öyle ki beyaz ekmek, o zaman en kıymetli metâ hâline gelmişti.

1916 senesine ait ekmek karnesi

1946 Eylül-Ekim ekmek karnesi

Birinci Cihan Harbi’nde ekmek vesikaya bağlandı ve kalitesi de iyice düştü. Süpürge tohumları, mısır koçanları, biraz darı veya arpa, pek az da mısırla karıştırılıp öğütülerek ekmek yapılırdı. Fırında tamamen dağıldığı için, tavalar içinde pişirildi; bu da yetmeyince, içine kimseye ne olduğu söylenmeyen bir şey karıştırıldı. Çok sonra bu “mahud madde”nin tuğla ve kiremit imalinde kullanılan Kâğıthane çamuru olduğu anlaşıldı. Bu devirde Sadrazam Talat Paşa’nın bu ekmekten yediği; Enver Paşa’nın ise çok sevdiği atını francala ile beslemeye devam ettiği söylenir.

Karne ile ekmek

Türkiye, İkinci Cihan Harbi’ne katılmadığı halde, orduyu devamlı sefer hâlinde tutmuştu. Üstelik o senelerde esaslı bir kıtlık oldu. “Geldi İsmet, kesildi kısmet” sözü o yıllara aittir. Bu sebeple mahsulün büyük kısmını hükümet elinde tuttu. Şehirlerde ekmek vesikaya bağlandı; kalitesi de düşürüldü. 9 Mayıs 1942’ye kadar şahıs başına 300 gram verilirken; bu tarihte yarıya düşürüldü. Millet, doymak için nohuta hücum etti. Kahveden yemeğe kadar bütün muamele artık nohut ile cereyan ediyordu. Hitler, savaşın başlarında Türkiye’den iyi fiyat verip epey zahire ve yemiş almış; Allahtan nohuta dokunmamıştı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1439
Miladi:
17 Temmuz 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter