Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Şehzâde Abdürrahim Hayri Efendi, Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği çocuklarından biriydi. Tahttan indirildiği zaman babasıyla beraber Selânik’e gitti. Sonra yine beraber İstanbul’a döndü. Böylece diğer şehzâdelere nasib olmayacak şekilde babasıyla fazla vakit geçirme imkânı buldu.

Şehzade Abdurrahim Efendi

Enver Paşa’nın intikamı

Mekteb-i Harbiye’yi bitirdi. Almanya’da Kayzer II. Wilhelm’in hassa alayında topçu üsteğmeni olarak staj gördü. Birinci Cihan Harbi’nde miralay ve alay kumandanı olarak vazife gördü. Askerliğe meftun idi. Çanakkale, Galiçya ve Filistin cephesinde topçu alayı kumandanı olarak savaştı. Bu vazifelerindeki muvaffakiyeti ile herkesi hayran bıraktı. İstikbal va’deden bir şehzâde olarak görüldü.

1922’de Ankara Hükûmeti’nin saltanatı kaldırması ve Sultan Vahîdeddin’in İstanbulu terki üzerine yapılan halife seçimlerinde namzet olmadığı halde iki rey aldı. Enver Paşa’dan hiç hoşlanmadığı için Mustafa Kemal Paşa tarafından tutuluyordu. Saltanat devam etseydi, Mustafa Kemal Paşa’nın yüksek meziyetli, ama munis tabiatlı Abdürrahim Efendi’yi tahta geçirme niyeti olduğu söylenir.

Enver Paşa’dan hoşlanmama sebebi şu idi: Abdürrahim Efendi, amcasının kızı Naciye Sultan ile nişanlı idi. Nişan, o devirde iktidarı elinde tutan Enver Paşa tarafından o tarihe kadar görülmemiş şekilde bozduruldu. Sultanla Enver Paşa evlendi. Enver Paşa, daha evvel Abdürrahim Efendi’nin kız kardeşleri Şâdiye ve Refia Sultanlara sırasıyla talip olmuştu. Sultanlar, babalarını tahttan indiren bir maceraperest olarak gördükleri Enver Paşa’yı reddetmişlerdi. Enver Paşa böylece intikam almış oluyordu.

Şehzade Abdurrahim Efendi

Avusturyalılar şaştı

Bunun üzerine Şehzâde, 1919’da Kavalalı Abbas Halim Paşa’nın kızı Nebile Emine Hanımefendi (1899-1979) ile evlendi. Bu hanımın kızkardeşi Kerime Hanımefendi de ertesi sene Şehzâde Osman Fuad Efendi ile evlenmiştir. Selânik dönüşü Yıldız Sarayı’ndaki dairesinde, sonra şimdi yerinde Narmanlı Apartmanı olan Nişantaşı’ndaki konağında ve Çamlıca’daki sayfiyesinde oturdu.

Mısır hıdiv ailesine mensup hanımlar, umumiyetle güzellik ve zenginliklerine mağrur olduklarından, hanedanla yaptıkları evlilikler pek saadet getirmemiştir. Abdürrahim Efendi de evliliğinde mesud olmadı. Zaten fevkalâde hassas tabiatlı idi. Halifeliğin kaldırılıp hanedanın sürülmesinden az evvel memleketin sıkıntılı vaziyetine, zevcesi ile anlaşamazlık da ilâve olununca asabî bir buhran geçirerek bir sabah intihara teşebbüs etti. Ancak sıktığı kurşun beynine isabet etmeyip kafatasını sıyırarak kurtuldu.

Abdürrahim Efendi, iyi Almanca ve Fransızca bilirdi. Musiki ilmine vâkıftı. 1918’de Viyana’da kendisine gösterilen bir çalgının ismini ve bunun yalnızca Wagner’in Rienzi operasında kullanıldığını söylediği zaman, Avusturyalılar fevkalâde şaşırmıştı.

Heyet-i Nasiha Reisi, Şehzade Abdurrahim Efendi

Dayanacak gücüm kalmadı

1924’de hanedan sürgün edilince önce annesi ile beraber Roma’ya gitti. Sonra Paris ve Kahire’de oturdu. Peyveste Hanımefendi, kocası öldüğü için sürgüne çıkması gerekmediği halde, oğluyla çıkmaya mecbur kaldı. 1944’de Paris’te vefat etti.

Şehzâde, 1933’de zevcesinden boşandı. Kayınvâlidesinin verdiği para ile aldıkları evi boşaltarak otele taşındı. Bir daha da evlenmedi. Hiçbir geliri yoktu. İstanbul’daki emlâkinden de bir şey gelmiyordu. Bunların satılması için uğraşıyor ve buradan gelecek paraya güvenerek borçlanıyordu. Mısır’da evli bulunan kızı, babasına mütevazı meblağda para gönderiyordu. 1952 senesine gelindiğinde Mısır’da sosyalist ihtilâl olmuş; kendisi de müşkil vaziyette kalan kızı artık para gönderemedi.

Otelden otele taşınan şehzâde bu sırada Saint-Honore adlı basit bir otelde kalıyordu. Kız kardeşi Şâdiye Sultan da bu sırada yanına gelip bitişik odayı tutmuştu. Şâdiye Sultan anlatıyor: “Bir gün şehzâde odama geldi. Üstü başı perişandı. Hâlinde bir fevkalâdelik olduğu âşikârdı. Yanında getirdiği file içindeki birkaç konserve, bir elbise fırçası ile yarım şişe kolonyayı bana hediye edip savuştu. Sonra odasına giren Şehzâde Orhan Efendi, kendisini ölü buldu. Sürgün acılarına dayanamayıp düştüğü ağır ruhî buhran neticesinde, kaldığı otel odasında aşırı morfin alarak intihar etmişti. Geride bıraktığı son parası olan 200 franktan otel ve cenâze masrafının karşılanmasını, arkasından Kur’an-ı kerim okutulmasını vasıyet etti”.

Şehzadeler (soldan ikinci, Şehzade Abdurrahim Efendi)

Annesiyle otelde görüşürdü

1952 yılında 58 yaşında vefat eden ve Paris Bobigny Müslüman kabristanına defnolunan şehzâdenin yegâne çocuğu Mihrişah Selçuk Sultan’dır (1920-1980). 1940’da Mısırlı Cezûlî ailesinden diplomat Ahmed Râtib Bey (1912-1972) ile evlendi. Abdürrahim Efendi’nin boşandığı zevcesi Nebîle Emine Hanım, Türkiye’nin Berlin sefiri Kemâleddin Sâmi Paşa ile evlenmişti. Mihrişah Selçuk Sultan, Türkiye toprağı sayılan sefârete giremediği için annesiyle Berlin’de otellerde buluşmak zorunda kalırdı.



Bazı peygamberlere, din büyüklerine ve mukaddes yerlere ait bazı hatıra eşya Topkapı Sarayı Hırka-ı Saadet dairesinde teşhir ediliyor. Bu dairede, dört asır boyu gece gündüz Kur’an-ı kerim okunmuştur.

Ta Bizans devrinden itibaren İstanbul’da toplanan mukaddes eşyanın en kıymetlileri Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinin ardından buraya getirilmiştir. Sonraki yıllarda da çeşitli yollardan saraya intikal eden mukaddes eşya da az değildir.

Paha biçilmez hazineler

Emânât-ı Mukaddese arasındaki en mühim eşya, yazdığı meşhur kaside sebebiyle Kâb bin Züheyr’e Hazret-i Peygamber’in hediye ettiği Hırka-ı Saadet’tir ve emanetlerin saklandığı daireye adını vermiştir. Her kadir gecesi padişah maiyetindekilerle bu hırkayı merasimle ziyaret eder; hırkayı öpmek üzere üzerine konulan destmaller, ziyaretçilere dağıtılırdı. Veysel Karenî’ye ait olup, Fâtih’de aynı adı taşıyan câmide Ramazan ayında ziyaret edilen Hırka-ı Şerif başkadır.

Hırka-ı Saadet dairesinde ayrıca şu eşyalar mevcuttur: Hazret-i Peygamber’e ait olup Osmanlı ordularının sefere beraberinde götürdüğü ve bugün çok yıprandığı için kutuda muhafaza edilen sancak-ı şerif; Mısır Vâlisi Mukavkıs’a, Ahsâ Vâlisi Münzir’e, yalancı peygamber Müseyleme’ye, Gassânî Emiri Hâris’e yazılan mektuplar; mushaflar; Hazret-i Peygamber’in Uhud’da kırılan dişi (murassa mahfazasını Sultan Vahideddin yaptırdı); sakal-ı şerifler; Hazret-i Peygamber’in yayı (gümüş mahfazasını Sultan I. Ahmed yaptırdı), âsâ ve kılıçları; ayakkabısı; ayak izi; üzerinde üç satır hâlinde Muhammed Resul Allah yazan akik mührün kopyası; üzeri gümüşle kaplanmış su tası.

Hazret-i Fâtıma’nın sonradan üzerine tılsım yazılmış olan gömleği, deve tüyü renkli mavi astarlı göğsü örme düğmeli, yakasız, geniş kollu yünlü hırkası; Hazret-i Hüseyn’in beyaz yakasız kısa kollu gömleği ve üzeri kanlı elbise parçası.

Peygamber tarihine yolculuk

Hazret-i Musa’nın 122 cm uzunluğunda âsâsı; bazı padişahların cülûs merasimlerinde giydiği Hazret-i Yusuf’un kahverengi külah üzerine beyaz sarığı; Hazret-i İbrahim’in granit tenceresi; Hazret-i Yahya’nın altın mahfaza içinde kol ve kafatasına ait kemik parçaları.

İkisi Hazret-i Peygamber’e, biri Hazret-i Davud’a, bi­ri Hazret-i Ebû Bekr'e, üçü Hazret-i Ömer'e, beşi Hazret-i Osman'a, biri Hazret-i Ali'ye, dördü Hâlid bin Velîd'e, ikisi Muâz bin Cebel'e, biri Ammâr bin Yâsir'e, biri Ca'fer Tayyar'a, biri Zübeyr bin Avvam'a, biri Sa'd bin Ubâde'ye, biri Dırar bin Ezver'e, ikisi ismi bilinmeyen sahabilere, biri de Zeynelâbidîn'e nisbet edilen kılıçlar (süyûf-i mübareke).

Dairede mübarek yerlere ait hatıralar da vardır. Kâbe kilit ve anahtarları; Hacerülesved mahfazaları; bâbüttevbe kanadı; Kâbe olukları; Kâbe kapısı, Ravza-i Mutahhara ve minber örtüleri; Kabr-i Nebevî ile Hazret-i Ebu Bekr, Ömer ve Fâtıma’ya ait kabr örtüleri; Hazret-i Fâtıma’ya nisbet edilen seccade ve duvak; Vey­sel Karanî'nin külâhı ve İmâm-ı Azam'ın cübbesiyle başka birçok eşya.

Hırka-ı Saadet Dairesi’nde 40 hafız

Günümüzde bu eşyanın ekseriyeti (takriben 600 parça) Topkapı Sarayı’nın Mukaddes Emanetler Dairesi’nde, bir kısmı da hazine, silah, kumaş ve kütüphane kısımlarında teşhir edilmektedir. Önceleri Hazine-i Hümâyun’da muhafaza olunur; hizmetine Enderun Mektebi’nin bu işle vazifeli hususi talebe ve ağaları tarafından bakılırdı. Sultan II. Mahmud bunları Has Oda’ya nakletti. Padişahın da içlerinde bulunduğu kırk hasodalı bunların temizlenmesi, muhafazası ve burada buhur yakmakla vazifeliydi. Mukaddes Emanetler bombalanma korkusundan I. Cihan Harbi’nde Konya’ya, II. Cihan Harbi’nde ise Niğde’ye götürüldü.

Tahta çıkan padişaha biat, irsâl-i lihye denilen yeni padişahın sakal bırakma merasimi ve duası, padişah kızlarının nikâhı bu daire önünde yapılır; sefere buradan çıkılır; ölen padişah ve şehzâdelerin cenazeleri burada yıkanıp, pencere önünde tevessül ve dua edilirdi. Süpürüldüğünde çıkan tozlar hususî kuyuda saklanırdı. Hırka-ı Saadet dairesi anahtarı padişahta durur; Kadir Geceleri merasimle ziyaret olunurdu. Burada Yavuz Sultan Selim’den beri kırk hafız devamlı Kur’an-ı kerim okurdu. Cumhuriyet devrinde ara verilen bu gelenek sonraları tekrar canlandırılmıştır.



İstanbul’un her köşesi bir tarih. Hem de tarihin çeşitli devrelerine dair izlere sahip. Hele Topkapı Sarayı’nda saklanan Mukaddes Emanetler, şehrin bu vasfına ayrı bir renk katıyor şüphesiz.

Topkapı Sarayı, sadece asırlarca bir cihan imparatorluğunun idare edildiği yer değil. Bâbüssaade denilen kapıdan girilen üçüncü avlusunun bir köşesinde, dünya Müslümanları için çok kıymet arzeden bazı emanetleri misafir ediyor. Emânât-ı Mukaddese (Mukaddes Emanetler) denilen ve peygamberlerle din büyüklerine ve mukaddes yerlere ait bu hatıralar saraya ayrı bir kıymet veriyor.

Nasıl toplandılar?

Mukaddes Emanetler’in İstanbul’a gelişi çeşitli vesilelerle olmuştur. İstanbul’u kuran Bizans İmparatoru Constantinos’un annesi 330’da ölen İmparatoriçe Helena, İsâ aleyhisselâma iman etmişti. Çok dindar bir kadın olan imparatoriçe, ziyaret maksadıyla Kudüs’e gittiğinde, Hazret-i İsâ ve müminlerine ait eşyayı İstanbul’a getirdi. Rivayete göre Çemberlitaş’ın altında bunlar için hususî bir mekân yaptırdı. Bunların bir kısmının uydurma olduğu açıkça söylenmekle beraber, hepsi için aynı şey kati şekilde iddia edilemez. Hazret-i Yahya’nın kol ve kafatasına ait kemik parçalarının bu vesileyle geldiği rivayet olunur. Yahuda Kralı Herodes’in şehit ettiği Hazret-i Yahya’nın parçalanmış vücudu sevenleri tarafından saklandı. Başı Şam’da Emevî Câmii’ndedir.

Mukaddes Emânetler’in mühim bir kısmı Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonrasına tarihlenir. O zaman Kahire’de sembolik bir Abbasî halifesi vardı. Halifelik tabiatıyla Osmanlılara geçince, halife ve sultanın nezdinde bulunan bazı mukaddes emânetler de Osmanlılara intikal etti. Bu arada Mekke Şerifi Ebu Nümeyy Berekât, Kâbe-i Muazzama’nın anahtarıyla beraber kendisinde bulunan bazı mukaddes eşyayı da Sultan Selim’e gönderdi. Sonraki padişahlar zamanında da saraya gelen hatıralar vardır.

Daha sonra çeşitli yerlerde rastlanan bu gibi hatıralar devlet büyükleri tarafından satın alınmak veya sahipleri tarafından hediye edilmek suretiyle saraya geldi. Nihayet Osmanlı ordusunun bozulmasından sonra Medine Muhafızı Fahreddin Paşa, İngilizlerin eline geçmemesi için ötekiler kadar ehemmiyeti olmayan bazı mukaddes eşyaları 1918’de Hicaz’dan gelen son trenle İstanbul’a gönderdi.

İbadet değil, bereket

Hazret-i Peygamber’in eşyası, hatta kestiği tırnak ve saçlar, arkadaşları tarafından teberrük edilmek üzere toplanırdı. Nitekim Hazret-i Peygamber’in sakalından Amr bin Âs’ın nezdinde saklanan birkaç taneyi vefatında gözlerinin üzerine konmasını vasiyet etmişti. Kur’an-ı kerimde, Hazret-i Yakub’un görmeyen gözlerinin, Hazret-i Yusuf’un gömleği sürülerek açılması hâdisesine kıyasen, Müslümanlar Hazret-i Peygamber’in eşyasına şifa ve sair maksatlarla müracaat etmiştir. Hastalananlar, Hazret-i Ayşe’deki gömleği öper; Ümmü selemedeki bir tutam saçın konduğu suyu içerdi. Hâlid bin Velid, bütün muvaffakiyetlerinin başında taşıdığı bir sakal-ı şerîf sâyesinde olduğunu söylemiştir.

Her asırdaki Müslümanlar, bu eşyayı ibâdet edilecek değil, teberrük olunacak, yani bereketlenecek ve peygamberi hatırlatacak vesileler olarak görmüştür. Bu sayede Hazret-i Peygamber’e ait eşya titizlikle saklanarak sonraki nesillere intikal etmiştir. Bunlardan bilhassa hırka, minber, sancak gibileri halifelik alâmeti olarak görülmüştür. Ekserisi de Emevî halifeleri tarafından büyük gayretle toplanmıştır. Hırka-ı Saadet’e Hazret-i Muaviye 20 bin dirhem ödemişti. Ömer bin Abdilaziz, nezdindeki eşyayı, halka ziyaret ettirirdi. Bu eşya, Emevîleri deviren Abbasîlerin eline geçmiştir.

Moğolların 1258’de Bağdad’ı işgalinden kurtulan aile mensupları, bu eşyayı Kahire’ye götürdü. Memlûk Sultanı Kansu Gavri’nin, Osmanlılara yenilmesi hâlinde gemilere yüklenip Fas’a kaçırılmak üzere İskenderiye Kalesi’nde sakladığı hazinenin içinde bu eşya da vardı. Sultan Selim, bunları ziyaret edip Şefaat Ya Resulallah diyerek yüzüne gözüne sürdü; tekrar mühürletti; üzerine Hâzâ Muhallefâtü Resulillah (Bunlar Resulullah’ın bıraktıklarıdır) yazılarak gemiyle İstanbul’a gönderildi.

Bu emânetler içinde neler olduğunu da inşallah başka bir yazıda ele alırız.



Asırlardır Burma’da yaşayan milyonlarca Müslüman, son senelerde ağır baskı ve zulüm altında. Yüzbinlercesi öldürüldü veya kaçmaya zorlandı. Son Arakan hâdiseleri sebebiyle dünya bunun farkına varır gibi oldu.

Bundan 20 sene evvel kurduğu kitabevinde Arapça ve Farsça dinî neşriyat yaparak dünyaya parasız gönderen bir ahbabım, bana bir mektup göstermişti. Mektup, Burmalı bir müderristen geliyordu. Hükümetin baskısı ile memleketlerini terk ederek Malezya’ya yerleşmelerini, çektikleri acıları anlatan mektup sayesinde, Burma Müslümanların çektiği sıkıntılardan haberdar olabilmiştim.

Refahtan sefalete

Burma veya Birmanya, havalideki en kalabalık etnik grup olan Çin-Tibet asıllı Bamar’dan gelen Garb lisanlarında bir isimdir. Bamarlar Ülkesi demektir. Burmalılar, 1989’da devletin ismini yerli dilindeki orijinaline uyarak Myanmar olarak değiştirdiler. Burma, çok eski medeniyetlere ev sahipliği yaptı. Budizm yayılıp ülke kültürüne hâkim oldu. Bugün terk edilmiş bir şehir olan Pagan’da büyük ve güçlü bir imparatorluk kuruldu. Moğol istilâları ile ülkenin siyasî birliği bozuldu. İrili ufaklı krallıklar teşekkül etti.

1820’de İngiliz hâkimiyetindeki Hindistan’ın doğu vilâyetlerine saldırıp Bengal’e yönelen Burmalı General Maha Bandula İngilizler tarafından mağlup edildi. Burma, tedricen İngiliz müstemlekesi hâline geldi. İngiliz hâkimiyeti devrinde Güneydoğu Asya’sının en zengin ikinci ülkesi idi. Bu devri en iyi anlatan George Orwell’in Birmanya Günleri adlı romanıdır. 1948’de müstakil oldu. 1962’de askerî darbe ile sosyalist rejim kuruldu.

Burma'nın sembolü "Zürafa Kadınlar". Uzun boyun makbul olduğu için, çocukluktan itibaren lher sene boyna bir halka geçirilir.

Sığır kâtilleri!

Gerek İngilizlere giriştiği istiklâl harbi, gerekse sonrasında kurulan sosyalist idare, memleketi sefalete sürükledi. Öteden beri Müslümanlar ve Hıristiyanlar başta gelmek üzere Budist olmayanlara yapılan baskı had safhaya ulaştı. Bugün Myanmar, dünyanın en fakir ülkelerindendir. Ama insan ticareti, angarya, çocuk çalıştırma, seks köleliği gibi hususlarda ön sıralardadır.

Resmî istatistiklere göre Myanmar nüfusunun %4’ü müslümandır. Nisbetin %20 olabileceği ifade edilmektedir. Hind, Çin, Malay asıllı Müslümanlar yanında; Arab, Fars, Türk ve Moğollarla yerlilerin karışmasından teşekkül eden Müslümanlar ülkenin farklı yerlerinde yaşar. Ekserisi Şâfiî, Hind asıllı olanları ise Hanefîdir. 1941 Hind-Burma Göç Anlaşması sebebiyle çok sayıda Müslüman Hindistan’a göçmüştür. Budistler, her asıldan Müslümanları öteden beri “Kala” (siyah) veya “Sığır Katilleri” diyerek aşağılar. Batı sahillerindeki Arakan mıntıkasında yaşayan Müslümanlar Rohingya halkı diye anılır. Hükümet, bunların Arakan’a Alt Hindistan’dan geldiğini söyleyerek vatandaşlık vermeyi reddetmekte ve sınır dışı edilmesini istemektedir.

Arakan'da bir mescid

Burma Burmalılarındır!

Burma’ya İslâmiyet IX. asırda Arab tacirler tarafından getirildi. Batan gemilerinden yüzerek kıyıya çıkan ve fevkalâde güçleri sebebiyle krala korku salarak tahtını kaybetmesine sebep olan iki Arab kardeş tüccarın efsanesi hâlâ anlatılır. XIII. asırda Arakan’da bile üç Müslüman sultanlık vardı. Müslümanlar denizaşırı ticaret sayesinde zenginleşmişti.

Payitahtı Mandalay olan Burma Kralları, ırkdaşlarına güvenmedikleri için Müslüman askerler istihdam eder; Müslüman teb’anın hak ve hürriyetlerini tanırdı. Müslümanların kadı ve müftüleri vardı. Çok sayıda câmi yapılmış; Müslümanlar rahatça hacca gidebilmiştir. Arada bir kurban ve hayvan kesiminin yasaklanması sebebiyle Müslümanlarla Budistler arasında gerginlik yaşanmış, bu vesileyle Müslümanlar zarar görmüşse de, ekseriya iş tatlıya bağlanmış; hatta XVIII. asır sonlarında, kral bir defasında kurban kestiği için cezalandırdığı Müslümanlardan özür dilemiştir.

Mandalay Merkez Câmii

İngiliz-Burma Harbleri sırasında Müslümanlar İngilizlere karşı savaştı. 1885’de ülkenin tamamında hâkimiyetlerini pekiştiren İngilizler, Müslümanların önceki statüsünü aynen benimsedi. Bu devir Burma Müslümanlarının rahat yaşadığı bir devirdi. Ancak İngilizlerin idarî işlerde memur olarak kullanmak üzere getirdikleri Hindliler, yerli halk tarafından istenmediği için zaman zaman gerginlik doğdu. 1930’da bu Hindlilere karşı girişilen Budist isyanı, Müslüman aleyhdarı bir harekete dönüştü. “Burma, Burmalılarındır” sloganıyla çıkan hareketlerde yüzlerce Müslüman öldürüldü. Ev ve dükkânları yakıldı. Câmiler hasar gördü. Bunun üzerine İngilizler, Burma idaresinde Müslümanlara da yer verdiler. Parlamentoya Müslüman milletvekilleri girdi. Müslümanlar da boş durmayarak Burma Müslüman Komitesi kuruldu.

İngiliz-Burma Harblerinden bir sahne (1885)

İstiklâl felâketi

İngilizler, her gittikleri yerde asayiş ve refahı temin etmekle beraber, yerleşik düzeni sarstıkları için, çekildikleri zaman kargaşaya yol açtılar. Hindistan, Filistin, Arabistan ve Kıbrıs’ta yaşananlar, Burma’da da yaşandı. An’aneler çerçevesinde hüküm süren kralların yerini, silahlı güçler aldı. Bu da Müslüman ve Hıristiyanların felâketi oldu. Müstakil Burma kurulduktan sonra hükümetin, Budizm’in devletin resmî dini olduğunu ilan etmesi, istiklâl hareketine destek vermiş olan Müslümanları hayal kırıklığına uğrattı.

Burma istiklâlini elde ettiği gün (4.I.1948)

1962’deki sosyalist darbeden sonra basit zabıta vak’alarının ateşlediği Budistler, katliâma girişti. Câmiler yakıldı. 1997 ve 2001 hâdiseleri çok kanlı oldu. 2012 Haziran ayında Arakan Müslümanlarının sınır dışı edilmesi gerektiğine dair Myanmar Devlet Başkanı’nın talihsiz beyanı hâdiseleri alevlendirdi. Her şey bir cinayeti bahane eden Budistlerin Müslüman köylerini ateşe vermesi, halkı koruması gereken askerlerin de masum Müslümanlar üzerine ateş açmasıyla başladı. Arakanlıların protestosu, şiddetle karşılandı. Binlercesi canını kurtarabilmek üzere Bengaldeş’e sığındı. Bengaldeş, kendi emniyeti sebebiyle sınırı kapattı. Arada kalanlar mahvın eşiğine geldiler.

Thayet Myo Şehitliği

Burma’da 1916’dan kalma bir de Osmanlı şehitliği vardır. I. Cihan Harbi’nde Irak, Suriye, Filistinn ve Arabistan cephesinde İngilizlerin eline düşüp burada tutulan 12 bin Osmanlı askerinden, ekserisi malarya hastalığından vefat eden 5 bin kadarı burada yatmaktadır. Bu askerlerden bazısı evlenip Burma’da kalmıştır. Bugün dedesinin Osmanlı olduğunu söyleyenlere rastlanır.

Hindistan’daki Babür İmparatorluğu’nun son hükümdarı II. Bahadır Şah’ın türbesi, Burma’nın şimdiki merkezi Rangun’dadır. İngilizler kendisini tahttan indirdikten sonra ailesi ve maiyetiyle buraya sürmüşlerdi. 1862’de vefat ettikten sonra türbesi, Müslümanlar tarafından ziyaretgâh muamelesi görmüştür.



Tuz, yemeklere tat verdiği kadar, tabirleri de tatlandırır. Şimdilerde doktorlar uzak durmayı tavsiye ediyor. Ama vaktiyle iyi kazanç getiren bir maişet kapısıydı.

Çocuklukta dinlediğim bir masal vardı. Bir padişah üç kızına beni ne kadar seviyorsunuz diye sormuş. Hepsi bir şey söylemiş. Üçüncü kız tuz kadar seviyorum demiş. Padişah da kızmış. Kızını kovmuş. Nihayet bir av dönüşü bilmeden bu kızına uğramış. Kızı babasına tuzsuz yemek ikram etmiş. Padişah yiyememiş. O zaman kız kendini bildirmiş. Babası da tuzun ehemmiyetini anlamış.

Rivayet odur ki, Âdem aleyhisselâm yeryüzüne iken bir gün elindeki et parçası yere düşmüş. Alıp yemiş. Çok beğenmiş. Meğerse orası tuzlu bir zeminmiş. Biz “Tuz hakkı”nın ciddiye alındığı bir devirde yetiştik. Bir işe erinenlere “Sırtında tuz yükü mü var?” denirdi. Kız çocuk yetiştirmenin mesuliyeti hakkında “Kız yükü, tuz yükü” derlerdi. Tuz, ağır çeker malum. “Yaraya tuz basmak”, meseleyi ağırlaştırmak demekti. Çare diye tutunulan şey bozuksa, “Tuz kokmuş” denirdi. Kırılan şey “Tuzla buz olurdu”. Çabuk biten şey “tuz gibi erirdi”. Saklanacak yiyecekler “tuzlanırdı”. Karagöz oyununda konuşması tat vermeyen karaktere Tuzsuz Deli Bekir derlerdi. Bir de tuz yüklü eşek ile sünger yüklü eşeğin sudan geçme hikâyesi vardı. Biri diğeri ile dalga geçerken, yükü yavaş yavaş eriyen birincisi hafifliyor, yükü ağırlaşan diğeri suya gidiyordu. Develerle, eşeklerle tuz ticareti asırlarca kârlı bir işti.

Tuzsuz Deli Bekir

Şimdilerde tuz, üç beyaz zehirden biri kabul ediliyor. Hele tansiyon hastalarının ağzının tadı kalmadı dense yeridir. Doktor rahmetli teyzeme “tuz dökmeyeceğine” yemin ettirmişti de, yeminini bozmamak için tuzu bana döktürürdü. “Atın ölümü arpadan olsun” diyenler, tuzdan vazgeçmezdi.

Tuzda rekabet yok!

Tuz eskiden şimdiki gibi fabrikasyon ambalajda satılan bir nesne değildi. Muayyen yerlerde etrafını besleyen tuzlalar vardı. Arabçası memlahadır. Milh, tuz demektir. Meselâ Erzincanlılar, Kemah’ın tuzunu kullanırdı. Bu tuz meşhurdu. Kemah’ın Kömür, Marik ve Tımısı köylerinde tuzla vardı. Ama Kömür tuzu daha kaliteli idi. “Kömür’ün tuzu, Marik’in buzu, Hezerik’in kızı” sözü meşhurdu. Bunu “Kemah’ın tuzu, Erzincan’ın bezi, Bayburt’un kızı” diye de söylerler. Marik’te köylülerin yazdan peynirlerini sakladıkları buz mağaraları vardı. Erzincan’ın da bez dokumaları meşhurdu.

Kemah KömürTuzlası

Vaktiyle bazı malların alım ve satımı, devlet eliyle yürütülürdü. Bunların başında da halkın en temel ihtiyaçlarından olan tuz gelirdi. Devlet, mâliyet farklarından dolayı tuzlaların rekâbetine mâni olmak maksadıyla, tuz alım ve satımını bizzat idare ederdi.

Devlet mâdenlere el koyabilir mi? Hanefî mezhebine göre mâden arazinin sahibine aittir; devlete umumiyetle beşte bir nisbetinde vergi verir. Mâdenler sahibine fevkalâde bir güç sağlamaya müsait olduğundan, bu da devletin dirlik ve milletin birliğini tehdit edebileceğinden, Mâlikîler, hükümdara maslahata göre mâden vergisinin nisbetini arttırmak, hatta tamamına el koymak ve uygun gördüğü şekilde harcamak hususunda geniş salâhiyet tanımıştır. Osmanlılarda adını koymadan bu kavle göre hareket edilmiştir. Mâdenler, ezcümle tuzlalar devlet bütçesinin kaynakları arasında mütâlaa edilmiştir.

Polonya Krakov'da bugün müze olan 700 yıllık tuz madeni

Yok mu arttıran?

Osmanlılarda bütçe kaynakları dört usulde tahsil edilirdi: Dirlik veya tımar denilen birincisinde, mîrî (yani devlete ait) arazi sipahiye tahsis edilir; sipahi bunu köylülere kiralar; kirayı toplar; karşılığında asker besler; kirâ da maaş sayılır.

İkinci usul iltizâm veya mukâtaa denilen usuldür. Mâden ocakları, tuzlalar, gümrükler, dalyanlar, darphâneler, umumiyetle mezat yoluyla taliplerinden en yüksek meblâğı ödeyene ihâle olunur. İhâleyi alanlar (mültezim) devlete bir mikdar peşin verir; kalan kısmını kefil göstererek taksitle öder. Kazandığı ile yatırdığı arasındaki mikdar, mültezimin kârıdır.

Tımar kaldırıldıktan sonra, mîrî arâzi kirâları da böyle toplanırdı. XVII. asırdan itibaren bitmeyen harbler sebebiyle masraflar artınca, iltizâm ömür boyu verildi. Mültezim ölünce, işe yarar oğlu varsa, tercih olunurdu. Buna mâlikâne usulü denir.

Bu asrın ilk yarısında Yemen Aden'de bir tuzla

Üçüncü usul emânet usûlüdür. Bu usulde kaynak, devlet tarafından vazifelendirilen emin adlı maaşlı biri tarafından idare olunur. Devlet, bu usulü her zaman iltizâma tercih etmiştir.

Tuzlalar emânet yoluyla işletilirdi. Umumiyetle köylülerden tuzcular tayin edilirdi. Bunlar tuzu elde edip taşırdı. Kendilerine bunun karşılığında da bazı muafiyetler tanınırdı.

1839’dan sonra bu usulden vazgeçildi. Tuzlalar, iltizâma verilmeye başlandı. Ekseri üç seneliğine mezata çıkarılır, devlete en yüksek meblağı ödeyene ihale edilirdi. İhaleye verilemeyen köyleri devlet işletirdi.

Sicilya'da Tuz Kilise

Sadece insanlar için değil

Tuzlalarda, dağdan tuzlu bir su gelirdi. Tuzlada havuzlar yapılıp bu tuz küreklerle ayrılırdı. Yağmur olmayan aylarda hava açık iken satılırdı. Bembeyaz, yemeği kokutmayan, hoş rayihalı, acı olmayan bir tuzdu. Buna kaynak tuzu denirdi. Bir de kaya tuzu vardı. Kömür gibi dağlardan kazmayla çıkarılırdı. Denizden ve tuz göllerinden elde edileni de vardır.

Kemah’ın Kömür tuzlasını cumhuriyet devrinde devlet işletirdi. Civar köylerin tuz hakkı vardı. Nüfus ve hayvan sayısına göre bu mikdar tesbit olunurdu. Köyden birisi her sene tuz getirmeyi üzerine alırdı. Kağnıyla, arabayla, merkeple tuzlaya gidip günlerce beklendiği olurdu.

Meselâ 20 haneli bir köyün hakkı 1800 kilo idi. 100 kilo da getirene bahşiş verilirdi. 100 kilosu 6 lira idi. Tuz sadece insanlar için değildi. O zamanlar köyler mal ve davar doluydu. Bazı köyler halkından aldığı tuzu satanlar olurdu.

Krakov'daki tuz madeninde işçilerin yaptığı tuzdan heykeller

Tuzla mevsimi

Uzun zaman Kömür tuzlası müdürlüğü yapan Hamid Bey akrabamızdı. Çocukluğumun bir yaz tatilinde meraktan köylülerle Kömür tuzlasına gidip bir gece beklediğimizi hatırlıyorum. Tuzla, çeşitli köylerden gelenlerle âdetâ bayram yeri gibiydi. Yıldızlı semânın altında arabaların yanında uyunurdu. Bembeyaz tuzların ayrıldığı havuzlarıyla tuzlanın manzarası hakikaten seyre değerdi.

Köylüler, muayyen zamanlarda toplanıp veya içlerinden birini ücretle vazifelendirip tuzlaya giderlerdi. Tuzlaya giden yol üzerindeki köyler, bu gidiş gelişlerden bîzardı. Bazıları yol üzerindeki köylerdeki bostanlara dalar, talan ederdi. Bunun için tuzla mevsimi bostanda yatılırdı.

Artık ne tuzla kaldı, ne tuzlaya gidenler. Köylüler tuzu çarşıdan alıyor. Onun için yemeklerde eski lezzetler hayal oldu. Tuzlaya tuza gitmek de mazinin tatlı hatıralarına karıştı. Şimdilerde tuzla tuzu daha sıhhatli bulunduğu için, pazarlarda, hatta lüks marketlerde satılıyor. Bir nebze eskiyi yâd etmeye vesile oluyor.

Tuzun kuru saklanması için sukabağından mamul tuz kabı



1982 tarihli TC anayasası, “Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi ve cumhuriyetin lâiklik niteliğini koruma amacını güden” inkılâp kanunlarının, anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağını söyler. Bu kanunların hangileri olduğunu, maalesef bilen fazla değildir.

Geçenlerde iştirak ettiğim akademik toplantıda konuşan bir meslektaşım, şimdilerde başörtüsüne gösterilen müsamahayı tenkit etti; devrim kanunlarının ihlâlinden yakındı. Devrimciliği kimseye bırakmayan meslektaşımın bu sözüne doğrusu çok şaşırdım. Günümüzde olup bitenleri anlamak için inkılâp tarihi bilmenin faydası bir yana, bu meslektaşım gibi kafası karışanlara, bir sömestir değil, her sene tekrar tekrar inkılâp tarihi okutulmasının lüzumuna kanaat getirdim.

Ankara Palas'ta verilen bir cumhuriyet balosu_1929

İnkılâp kanunları, Büyük Önder’in talimatıyla Türk cemiyetini Garblı bir karaktere büründürmek ve laikliği yerleştirmek üzere çıkarılan bir takım kanunlardır. Halkın ve bazı siyaset adamlarının (Demokrat Parti elbette) muhalefetine reaksiyon olarak, bunlardan 8 tanesi 1961 ve 1982 anayasaları ile teminat altına alınmıştır. 1961’de devrim kanunları iken, 12 Eylül’den sonra devrim, solculuğu çağrıştırdığı için terkedildi; inkılâba dönüldü.

1982 anayasası (madde 174): “Bu anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz” diyerek âdetâ şeytanı dürtmüştür.

1.Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu. 3 Mart 1340 (1924) tarihli ve 430 sayılıdır. Bütün mektepleri Maarif Vekâleti’ne bağlayan kanundur. Bir seneye kadar medreseler hariç hepsi iade edilmiş; medreseler kapatılarak İslâm dininin öğretilmesi ve öğrenilmesi yasaklanmıştır. Yasak bugün de mevcuttur. İmam-Hatib ve İlahiyatlar laik prensiplere göre din öğreten kontrollü teknik mekteplerdir; serbest dinî tahsil veren otonom müesseseler değildir.

2.Şapka İktisâsı (Giyilmesi) Hakkında Kanun 25 Teşrinisâni 1341 (Kasım 1925) tarihli ve 671 sayılıdır. Herkesin, an’anevî ve dinî serpuşlar olan fes ve sarık giymesini yasaklar; “uygar uluslar” gibi şapka giymeyi mecbur eder. Aksine hareket edenler için hapis ve para cezası getirilmiştir. Birkaç sene evvel Türkiye'ye ziyarete gelen Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi'nden parlamenterler, şapka giymeyi mecbur eden bir kanun olduğunu işitince çok şaşırmışlardı. Halbuki Rusların Büyük, bizim Deli dediğimiz Çar Petro, sakal bırakmayı yasaklamış; buna ilk itiraz eden oğlunu da işkence ile öldürmüştü. Bunu da mı işitmemişler. Üstelik şapka inkılâbı sayesinde, ecnebi gemileri Türkiye'ye aylarca yeni ve kullanılmış şapka taşımıştı.Bunun ekonomiye katkısı inkâr edilemez.

Uygar ulusların serpuşunu giyerek uygarlaşan Anadolu koyluleri

3.Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine (Kapatılmasına) ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgâsına Dair Kanun. 30 Teşrinisâni 1341 (Kasım 1925) tarihli ve 677 sayılıdır. Altı okun halkçılık prensibi gereği, bütün sivil cemiyetler meyanında, tarikatlar da kapatılmış; tasavvuf yasaklanarak, yeraltına inen mensuplarına ciddi takip getirilmiştir. Padişah türbeleri bile kapatılarak harabiyete terkedilmiştir.

4.Medenî nikâh maddesi. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı medenî kanunun, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair 110. maddesidir. Buna göre öteden beri hâkimden izin alarak imam, papaz ve hahamların nikâh kıyması usulü kaldırılmış; belediye kaydından evvel dinî nikâh kıymaya yeltenen çiftlere ve imamlara hapis ve para cezaları getirilmiştir. Magazin dünyasının bazı meşhurları, boş bulunup “Sevgilimle imam nikâhı yaptık” diyorlar. Vazifeşinas savcılar tabiî hemen kendilerini ifadeye çağırıyor. Uyanık avukatlarının ikazıyla “Yanlış anlaşıldık; düzeyli bir birlikteliğimiz var” diyerek paçayı yırtıyorlar. Nikâhsız yaşamak düzeyli birliktelik; dinî nikâh ile yaşamak ağır suçtur.

5.Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılıdır. Beynelmilel erkam, milletlerarası rakamlar demek ise de, burada kasdedilen Avrupa’nın kullandığı rakamlardır. Bunların aslında Arap rakamları olduğu bilinseydi, belki Romen rakamları tercih edilirdi. Çünki kanunların maksadı uygar uluslar gibi olmaktır.

6.Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun. 1 Teşrinisani (Kasım) 1928 tarihli ve 1353 sayılıdır. Türk harfleri denilen, Göktürk veya Uygur alfabesi değil, düpedüz Latin harfleridir. Türklerin Müslümanlıkla beraber kabul ettiği bin senelik Arab alfabesi kaldırılmış; Osmanlıca kitap, gazete, dergi, ilan, tabela neşri yasaklanmıştır. Kraldan çok kralcılar, kütüphanelerle şahısların ellerindeki Osmanlıca eserleri imha etmek suretiyle coşkularını göstermiştir.

7.Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun 26 Teşrinisani (Kasım) 1934 tarihli ve 2590 sayılıdır. Her yurttaş artık eşit olduğu için, ismin önünde “Mösyö/Madam” karşılığı Moğolca “Bay ve Bayan” ünvanlarını, sonunda da soyadını kullanılacaktır. Ne yazık ki bu kanun, Evren Paşa gibi idealist birisi tarafından delinmiştir.

8.Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun. 3 Kânunuevvel (Aralık) 1934 tarihli ve 2596 sayılıdır. Esas itibariyle din adamlarının, dinî kisve ile dolaşmaları yasaklanmış; Diyânet İşleri Reisi ile Rum ve Ortodoks Patriği ve Hahambaşı istisnâ edilmiştir.

Kanunların ekserisi kışlık kanunlardır. 4 tanesi Kasım ayına aittir. İhlâlinde verilecek cezalar, ceza kanununa konmuştur. Şüphesiz inkılâp kanunları bunlardan ibaret değildir. Meselâ soyadı kanunu alınmamıştır. Ama başörtüsünü yasaklayan bir kanun da mevcut değildir. Büyük Önder’in, çevresinde eşarplı hanım görmekten hoşlanmadığı bilinmektedir. Ama böyle bir kanun çıkarmaktan kaçınmıştır. Mamafih bazı işgüzar memurlar zaman zaman ellerine makas alıp sokakta kadınların çarşaflarını kesmeye kalkmışlar; ilerici hanımlarca “çarşafla mücadele haftaları” tertiplenmiştir. Bu kanunlar sayesinde, Türkiye ve Türk cemiyetinin, asırların kendisine biçtiği hüviyetten sıyrılmıştır. Ama çağdaşlıkta geldiği seviye doğrusu ölçülmeye değerdir.

Çarşaf yırtma gösterisiyle devrimlere bağlılıklarını gösteren ilerici hanımlar



Protokol, büyük devletler için mühim bir meseledir. Aynı zamanda memleket siyasetinin, başka bir tabirle demokrasinin ne ayarda olduğunun da aynasıdır.

Şimdilerde demokratikleşme faaliyetleri çerçevesinde devlet protokolü de elden geçiriliyor. Yüksek mahkeme reisleri, genelkurmaydan geride olmaya itiraz etmişler. Genelkurmay başkanının ön sıralarda bulunması demokratik bir memleket için oldukça şaşırtıcı bir şey. Genelkurmay başkanı kimdir? Ordunun kumandanı mı? Hayır. Ordunun kumandanı monarşilerde hükümdar; cumhuriyette cumhurreisidir.

Osmanlı Devletinin son zamanlarında bir Harbiye Nâzırı vardır. Bugünki Milli Savunma Bakanı’na muadildir. Bu asker menşeli bile olsa, politik/bürokratik bir şahsiyettir. Askerî işlerden anlaması beklenmez. Bu işlere bakan bir yardımcısı/müşaviri vardır. Buna Erkân-ı Harbiye Reisi denir. Şimdi Genelkurmay Başkanı deniyor. Hatta II. Meşrutiyet devrinde Harbiye Nâzırı Enver paşa iken, Erkân-ı Harbiye Reisi Alman General von Shellendorf idi. Görülüyor ki Osmanlılarda; modern demokrasilere uygun olarak genelkurmay başkanı milli savunma bakanına bağlı gerçek bir asker/teknokrattır. Harbiye Nâzırı hükümetin askerî siyasetini yürütür. Erkân-ı Harbiye Reisi, bizâtihi askerî işlerde nâzıra yardımcı olur. 12 Eylül darbecileri, ordu tahakkümünü ilânihaye sürdürmeyi hedefledikleri için genelkurmay başkanını, eş-başbakan gibi bir mevkiye getirmişler, protokolde de öne çekmişlerdir.

Erkân-Harbiye-i Umumiyye Reisi Fritz Bronsart von chellendorf, Harbiye Nâzırı Enver ve Suriye Vâlisi Cemal Paşalar ile

İngiltere’de Protokol Sıralaması

Şimdi müsaadeniz olursa, dünyanın en eski ve gelişmiş demokrasilerinden İngiltere’deki protokol sıralamasını takdim etmek istiyorum. Kumandanların protokoldeki yerine dikkatinizi çekerim.

1-Hükümdar, 2-Hükümdarın eşi, 3-Veliahd (Galler Prensi) ve eşi, 4-Hükümdarın yaş sırasıyla çocukları ve eşleri, 5-Hükümdarın yaş sırasıyla torunları ve eşleri, 6-Hükümdarın kardeş çocuk ve torunları ile eşleri, 7-Hükümdarın amca çocuk, torun ve eşleri, 8-Canterbury Başpiskoposu, 9-Lord of Chancellor (Lordlar Kamarası Başkanı), 10-York Başpiskoposu, 11-Başbakan, 12-Avam Kamarası Başkanı, 13-Mühr-i Hâs Lordu (hükümdar sekreteri), 14-Yabancı devletlerin Londra büyük elçileri, 15-Dükler, 16-Yabancı devletlerin Londra orta elçileri, 17-Markiler, 18-Düklerin büyük oğulları, 19-Kontlar, 20-Düklerin diğer oğulları, 21-Vikontlar, 22-Kontların büyük oğulları, 23-Markilerin diğer oğulları, 24-Piskoposlar, 25-Baronlar, 26-Lord of Chamberlain (hükümdar mabeyncisi), 27-Hükümdar Muhasebecisi, 28-İkinci mabeynci, 29-Bakanlar, 30-Vikontların büyük oğulları, 31-Kontların diğer oğulları, 32-Baronların büyük oğulları, 33-Dizbağı Nişanı şövalyeleri, 34-Meclis-i Hâs âzâları (hükümdar müşavirleri), 35-Chancellor of the Exchequer (maliye mahkemesi reisi), 36-Chancellor of the Duchy Lancaster (Lancaster Düklüğü şansölyesi), 36-Lord Chief Justice (Yargıtay ceza dairesi başkanı), 37-Master of the Rolls (Yargıtay hukuk dairesi başkanı), 38-President of the Family Division (Yargıtay aile dairesi başkanı), 39-müsteşarlar, 40-Lord Justices of Appeal (Yargıtay hâkimleri), 41-ağır ceza hâkimleri, 42-Vice Chancellor of County (kontluk şövalyeleri), 43-Palatine of Lancaster, 44-Vikontların diğer oğulları, 45-Baronların diğer oğulları, 46-İrsî olmayan lordların oğulları, 47-Baronetler, 48-Sir’ler (şövalyeler), 49-Grand Cross of the Bath nişanı şövalyeleri, 50-Order of Merit nişanı taşıyanlar, 51-Star of India nişanı şövalyeleri, 52-St. Michael ve St. George nişanı şövalyeleri, 53-Indian Empire nişanını grand commander rütbesinde taşıyanlar, 54-Royal Victorian nişanının büyük haç rütbesini taşıyan şövalyeler, 55-British Empire nişanını grand commander rütbesinde taşıyanlar, 56-Hanedan âzâlarının nedim ve nedimeleri ile refakatçileri, 57-Diğer bütün nişanların şövalye rütbesini taşıyanlar, 58-Rütbelerine göre diğer hâkimler, 59-Büyük asillerin nedim ve nedimeleri ile refakatçileri, 60-Baronetlerin büyük oğulları, 61-Şövalyelerin büyük oğulları, 62-Baronetlerin küçük oğulları, 64-Şövalyelerin küçük oğulları, 65-kara, deniz ve hava kuvvetleri kumandanları

Büyük bir protokol imtihanı: Kraliçe Victoria'nın cenaze merâsiminde (1901)

Osmanlılarda Protokol Sıralaması

Osmanlı Devleti’nde protokole teşrifat adı verilir. En mühim hususlardan birisidir. Teşrifat hatası affedilmez. Her memur, evvelâ teşrifatı öğrenir. Zira Türk-İslâm töresinde büyüklere hürmet esastır.

Bütün devlet memurları mülkî, askerî ve ilmî rütbeler taşır. Protokoldeki sıralamaları da vazifelerine değil, rütbelerine göredir. Bâlâ, ûlâ, ûlâ sânisi, mütemâyiz, sâniye, sâlise, râbia, hâcegân bürokrasi memurlarının taşıdığı rütbelerdir. Müşir (mareşal), birinci ferik (orgeneral), ferik (korgeneral), mirliva (tümgeneral), miralay (albay), kaymakam (yarbay), binbaşı, alay emini, kolağası (önyüzbaşı), yüzbaşı, mülâzımı evvel (üsteğmen), mülâzımı sâni (teğmen) askerî rütbelerdir. Rumeli beylerbeyi, sancakbeyi, mîrimîrân, mîrülümerâ, kapıcıbaşı gibi klasik devirde mevcut olan memuriyetler, Tanzimat’tan sonra bazı taşra ileri gelenlerine taltif için verilen rütbelere dönüşmüştür. Şeyhülislâm, kazasker, İstanbul, Harameyn, Hamse, Mahrec, Kibar-ı Müderrisîn ve Müderris ise ilmiye rütbeleridir. Her rakamın karşısındaki mülkî, askerî ve ilmî rütbeler protokolde birbirinin dengidir. Rütbesi olmayan kimse yoktur. Meselâ patrik vezir rütbesindedir ve protokole bu rütbede iştirak eder. Başharemağası da böyledir. Harbiye ve Bahriye nâzırları sıradan birer bakan olarak kabinede yer alır.

Protokolün en mühim olduğu zaman: Klasik devirde bir bayram alayı

1-Padişah; 2-Veliahd ve şehzâdeler; 3-Sadrazam; 4-Şeyhülislam; 5-Klasik devirde Kırım Hanı, Erdel Kralı, Eflak-Boğdan Voyvodaları; 6-Vezirler (Bakanlar), Müşirler, Kazaskerler; 7-Bâlâ ve Birinci Ferik rütbeliler; 8-Ûlâ, Ferik, Rumeli Beylerbeyi ve İstanbul pâyeliler; 9-Ûlâ Sânisi, Mirlivâ, Mîrimîrân, Sancakbeyi ve Haremeyn rütbeliler; 10-Mütemâyiz, Miralay, Hamse rütbeleri; 11-Sâniye, Mîriümerâ, Kaymakam, Mahrec, Istabl-ı Âmire Rütbeleri; 12-Sâlise, Kapıcıbaşı, Binbaşı, Kibar-ı Müderrisîn, Alay Emini rütbeleri; 13-Râbia, Kolağası, Müderris rütbeleri; 14-Hâmise, Yüzbaşı, Hâcegân rütbeleri; 15-Mülâzım rütbesi; 16-Başçavuş rütbesi.

Sultan Mecid devrinde bir bayram alayı

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
20 Eylül 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter