Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Cihan Harbi’nde esaret kamplarındaki binlerce Osmanlı esiri, şartları iyi olsa bile, vatan hasreti sebebiyle büyük sıkıntılara düşmüş; ruh ve beden sağlığını kaybetmiştir.

Cihan Harbi’nde, 202 bin Osmanlı esiri, İngiliz, Fransız, Rus ve Romen kamplarında birkaç sene tutulmuştur. Rus ve Romen kampları dışında vaziyet fena değildir. Hepsinde en büyük mesele, memleketle irtibat eksikliğidir. Mektup gelmemekte, ya da gecikmektedir. Bazı askerlerin mektup alacak veya yazacak kimsesi yoktur. Gelen ve giden mektuplar okunup sansürlenmektedir. Türkçe kitap bulunmaması ve koyun yerine sığır eti verilmesi müşterek problemdir. Bazısında (Korsika) tütün ve çorap yokluğu, bazısında (Mısır) verilen topuksuz deri ayakkabı yerine potin giymek istemeleri, bazısında (Kıbrıs) ekmeğin kılçıklı arpadan oluşu şikâyet mevzuudur. Sıcak veya soğuk, devamlı yağmur, haşarat bazı kamplardaki umumi şikâyetlerdir. Dedem, Sibirya’daki esir kampından at eti yemekten bezdiği için kaçtığını anlatırdı.

Sibirya'da Gorski esir kampı

Kampın kümesi

Osmanlı subayların çoğu Fransızca bilmekle beraber; esir kamplarındaki esirlerden veya sivillerden tercüman bulunmaktadır. Subaylara, bazen de askerlere maaş verilmektedir. Hayır cemiyetleri, askerler için para toplayıp dağıtmaktadır. Memleketten para gelmesine de izin vardır. Fes dâhil, elbise ve çamaşır verilmektedir. Elbiseler her hafta tütsülendiği için, bit, pire fazla değildir. Kamplarda mescid ve imam vardır. Dinî günler kutlanmaktadır.

Sibirya hatırası

Doktor ve sıhhiye memurları, revirde ücretli çalışmakta olduğundan vaziyetleri daha iyidir. Berber, marangoz, ayakkabıcı, terzi gibi sanat sahibi esirler de sanatlarını icra edip, para kazanabilmektedir. Bunun dışındakilerden amele taburları kurulup, mıntıka temizliği, ağaç kesme gibi işlerde istihdam edilmiştir. Bahçe kazılması, kamp civarının temizliği gibi bazı işler için ücret ödenmektedir. Kimi kamplarda çalışma hiç yoktur. Her gün dezenfekte edilen alaturka helâlar; ayrıca duşlar vardır. Sabun ve su boldur; su arıtılmaktadır. Yemeklerde dinî hassasiyet gözetilmektedir. Parası olan, kantinden bulabildiğini alabilmektedir. Kampta meyve ve sebze yetiştiren, tavuk besleyen esirler vardır. Dedem, aşçılıktan anladığı için kampta eziyet çekmediğini söylerdi.

Can sıkıntısı büyük derttir. Esirler bunu, lisan öğrenerek, kitap okuyarak, el yazısı gazete çıkararak, mızıka heyeti kurarak aşmaya çalışmaktadır. Bazı kamplarda subaylara şehre gitme izni verilir. Kimi esirler, boncuk kolyeden çantaya, ağızlıktan tesbihe kadar çeşitli el işi eşya yapıp satmaktadır. Spor, bilhassa güreş en sevilen meşguliyettir. Lisan bilen subaylar, ecnebice kitapları Türkçe’ye tercüme edip istifadeye arzetmektedir. Mısır’da bir ara esirlerin, diğer esir kampındaki yakınlarıyla buluşmalarına izin verilmiştir. İttihatçı esirlerle, muhalifler; Türklerle Arablar arasında bazen zıtlaşma yaşanmaktadır.

Sibirya İrkutsk esir kampının koğuşu

Kör olan esirler

Hastalar kamp revirinde tedavi edilmekte; gerekirse hastaneye gönderilmektedir. Dişçi, icabında şehirden getirtilmektedir. Ölenler, kamp subaylarının da katıldığı dinî ve askerî merasimle hususî şehitliklere gömülmektedir. Esaret, bizatihi teessür kaynağıdır. Bilhassa Hindistan’daki esirlerde, tel örgü hastalığı denilen, kolay heyecanlanma, çabuk kızma, alınganlık, içe dönüklük gibi semptomlar gösteren, intihara veya cinayete kadar varabilen psikolojik bir rahatsızlık görülmektedir. Bunlar doktorlara, “Tel örgü seyretmekten bıktım. Yaşasam ne olacak?” demişlerdir. Bunun dışında esir kamplarında normalin dışında fazla bir hastalığa rastlanmamaktadır. Mısır cephesinde esir edilen askerlerin çoğunda, Kanal Seferi sırasında çöl gözlüğü verilmediği için kum fırtınalarının yol açtığı konjüktivit (göz iltihabı) vardır. Kampa gelişte dezenfekte için askerlerin sokulduğu krizol havuzlarında da göze ilaçlı sıvı kaçabilmektedir. Revirde vazifeli bazı Ermeni doktorların, tehcirin intikamını alma sâikiyle, askerlere yanlış tedavi tatbik ederek, 15 bin askerin gözünü kaybetmesine sebep olduğu söylenir. Bu hâdise Ankara’nın talebiyle tahkik edilmişse de, aslı çıkmamıştır. Türk resmî kaynaklarına göre dönen esirler arasındaki kör asker sayısı ancak 310 kadardır.

Kıbrıs esir kampında Osmanıl askerlerinin yaptığı el işi tabaka. Burma'daki Thayetmeyo esir kampindan Miralay Subhi Beyin Göztepedeki zevcesine yazdığı mektup

Romanya’daki esirlerin şartları, kaldıkları yerler, yiyecekler kötüdür. Ağır işlerde çalışmaktadır. Ancak harb zamanında Romen halkı ve ordusunun da vaziyeti farklı değildi. Esirler, saat ve paralarının alındığından şikâyetçidir. Rusya’daki esirlerin sayısı çok; şartları ise çok ağırdır. Hava soğuk, mesafe uzak, nakliye zahmetli, imkânlar kıttır; ihtilâlden dolayı cemiyette kargaşa vardır. Haşarat fazla, hava soğuk, yataklar kifayetsiz, kamplar meskûn mahallerden uzaktır. Sâri hastalık çoktur. Esirlerin % 20’si ölmüştür. Anlatacak çok şey olduğu için, matbu esaret hatıralarının ekserisi Rusya’daki esirlere aittir. Esir subayların neredeyse hepsi günlük tutmuştur. Vaziyetin her an tersine dönebileceğini düşünen Ruslar, esirlere kötü davranmamışlardır. Hatta Bolşevikler, bu askerler arasında propagandadan geri durmamıştır.

Esir kampında yemek tevzii

Esir kampında mızıka takımı

Almanya Stendal kampında futbol takımı (1916)

Almanya Stendal esir kampında ceza (1916)



Tatlıların hazırlanışında, ikramında ve yenilişinde ayrı bir merasim olduğu gibi, her tatlının bir zamanı vardır.

Tatlı sofranın sultanıdır. Doyduktan sonra bile yenir. Nitekim hatırlı bir kimse geldiğinde, meclis ne kadar kalabalık olursa olsun, mutlaka ona bir yer açılır. Tatlının, sultan gibi olduğu, zaman bakımından teşrifata tâbi oluşundan bellidir. Tatlıların hazırlanışında, ikramında ve yenilişinde ayrı bir merasim olduğu gibi, her tatlının bir zamanı vardır. Eskilerin her işi hesaplı-kitaplı idi.

Bayram lezzetleri

Bayramın tatlısı baklavadır. Milliyeti Arab mı, Türk mü belli değildir. Baklava, Şam’da fıstıklı pişirilmekle beraber, belki fıstık az bulunduğu için, Anadolu’da daha ziyade cevizlisi yapılır ve tercih edilir.

Bayram denince akla şeker gelir. Akide şekeri, Osmanlılar zamanında hassa askeri olan yeniçeriler tarafından hususî günlerde padişaha ve vezirlere ikram edilmek üzere hazırlanmış; askerin hükümdara sadakatini göstermek üzere akide adını almıştır. Akîde, inanç demektir. Yeni evlenenlere, ev alanlara, yeni dükkân açanlara hediye götürülürdü. Sadesi, fındıklısı, güllüsü, tarçınlısı, susamlısı, menekşelisi, karanfillisi vardı. Renk renk, cam kavanozlarda şekerci vitrinlerini süslerdi. Akidenin en iyisini İstanbul’da Bahçekapı’da Kastamonulu Hacı Bekir ve Şehzadebaşı’nda Hafız Cemil yapardı. Namları dünyayı tutmuştur.

Akideye benzer naneli küçük bir şeker vardır ki mevlid şekeri denir. Mevlid cemiyetlerinde dağıtmak üzere kâğıt külahlara muayyen mikdarda konur. Hemen alınıp yenmez, cebe de konmaz. Mevlid boyu dinleyenin önünde durur. Mevlidden bereketlenmesi umulur.

Akide, çikolatanın yaygın olmadığı devirlerde, halkın en rağbet ettiği iki şekerlemeden biridir. Diğeri lokumdur. İsmi boğaz rahatı manasına Arabça râhatu’l-hulkum’dan gelmekle beraber, lokumda maharet kazanan Türklerdir. Şeker şurubunun nişasta ile kaynatılmasından elde edilen küp şeklinde yumuşak bir şekerlemedir. Sadesi, güllüsü, fındıklısı gibi envai çeşidi vardır. Anadolu’ya gidip gelen sefirler vasıtasıyla XVIII. asırda Avrupa’da da tanındı ve sevildi. Türk lokumu bugün marka olmuş bir yiyecektir.

“Hayırdır, bugün kandil mi?”

Helva Arapça tatlı demektir. Bizde hususi bir tatlının adıdır. Umumiyetle ölü taziyesine gelenlerce dağıtılmak üzere yapılır ve sevabı ölünün ruhuna yollanır. Bir un helvası, bir de irmik helvası vardır. Un helvasında, tereyağı ile un kavrulur, içine su ve şeker katılır. Bazı yerlerde süt de ilâve edilir. Bu takdirde açık renk olur. Kıvamında kavrulması mühim olduğundan, eli yatkın olana pişirtilmelidir. İrmik helvasında unun yerini irmik almıştır ve fıstık konur.

Kadayıf, düğün tatlısıdır. Hususi hazırlanan yufkanın kendisine mahsus bıçaklarla lif lif hâle getirilmesiyle hazırlanır. Cevizli olur; üzerine kaymak dökülür. Kadayıf, Arapça “lifler” mânâsına katâif kelimesinden gelir. Bazı evlerde kadayıf kesmeye mahsus makaslar vardır. Olmayan, ödünç alır.

Umumiyetle Müslümanlığın mukaddes geceleri olan kandillerde lokma dökülür. Başka gün birine lokma verseniz, “Hayırdır, bugün kandil mi?” diye şaşırabilir. Mayalı hamurun yuvarlak topaklar halinde zeytinyağında kızartılıp soğuk şerbete atılmasıyla hazırlanır. Yumurta akı katılan saray lokması pek meşhurdur. Hanımgöbeği, dilberdudağı, vezirparmağı gibi lokma kıvamında, ama farklı şekilde çok tatlı çeşidi vardır.

Güllaç sevilen bir Ramazan tatlısıdır. Nişasta yufkasıyla cevizli hazırlanan, üzerine süt ve gülsuyu dökülerek hazırlanır. Şimdilerde şeftali, muz gibi meyveli de yapılıyor. Ama gül olmadan olmaz. Adı bile “güllü aş”dan gelir.

Zerde, pirinç ve nişasta ile pelte kıvamında yapılır. Düğünlerde ve hususî ziyafetlerde verilir. Hafif tatlılardandır. İçine katılan safran sebebiyle bu ismi almıştır. Zerd, Farsça sarı demektir.

Kaymaklı sütten sahlep katılıp dibekte dövülerek hazırlanan sakız kıvamındaki Maraş dondurması da bir Türk markası hâline gelmiştir. Yaz tatlısı zannedilir ama kışın daha çok yenir.

Aşure, İslâm tarihinde pek çok mühim hâdisenin cereyan ettiğine inanılan Muharrem ayının tatlısıdır. Rivayete göre Hazreti Nuh’un gemisindekiler tufandan kurtuldukları gün ambarda kalan az sayıda zahire ve yemişi çıkarıp birbirine katarak bu tatlıyı yapmışlar. Bu sebeple hemen her cemiyette birbirine benzer şekilde aşure yapılır. Yarma, nohut, fasulye, pirinç, kayısı, üzüm, dut, erik, incir, fıstık, portakal kabuğu ve elma (veya armut) konur. Nar, ceviz, badem, kuşüzümü, fındık ve tarçın ile süslenir. Lokma, helva gibi konu komşuya dağıtılır.

Bu vesile ile okuyucularımızın ve cümle âlemin Kurban Bayramı’nı tebrik ederiz.



Cihan Harbi’ne katılan yüzbinlerce genç, harb meydanlarında veya esaret kamplarında hayatını kaybetmiş; hayatta kalanlar da uğradıkları travma sebebiyle yaşayan birer ölü olarak ömrünü tamamlamıştır.

Neşe içinde cepheye giden Alman askerleri (1914). Başlarına geleceklerden habersiz veya aldırmaz şekilde.

Esâret hatıraları beni her zaman cezbeder. Hikâyesi acıklı olsa bile, gerçekçi ve ibretlidir. Bunda belki de 40 günlük bebeğini bırakıp cepheye giden dedemin, Kafkas cephesinde esir düşerek 7 sene Sibirya’da esaret hayatı yaşamasının da rolü vardır. O, hatıralarını yazmadı; ama anlattıkları hâlâ canlıdır. Bizden önceki nesil, dedelerine pek yetişemedi. Bütün dünyada, güle oynaya harbe giden 1914’ün bu kayıp nesli, cephede veya esaret kamplarında hayatını kaybetti. Hayatta kalanlar da uğradıkları travma sebebiyle yaşayan birer ölü olarak ömrünü tamamladı.

Osmanlı esirleri bir başka

Cihan Harbi’nde Osmanlı ordusu Kafkas, Çanakkale, Irak, Mısır, Galiçya, Yemen, İran, Libya ve Suriye cephelerinde savaştı. Geniş bir sahada, sıkıntılı tabiat şartları altında mevcudu, teçhizatı, erzağı noksandı. Zâyiat da fazla oldu. Silâh altına alınan 2,6 milyon kişidir. Takriben ve tahminen, cephede veya yaralanıp hastanede yahud sâri hastalıktan ölenlerin sayısı 325 bin, yaralılar 400 bin, esir, firarî ve kayıplar ise 1.560.000 olmak üzere zâyiat 2.285.000 kişidir. Esir düşenlerin sayısı 202 bin kadardır. En çok esir 75 bin kişiyle Mustafa Kemal Paşa’nın kumanda ettiği Filistin, ardından 55 bin kişiyle Enver Paşa’nın kumanda ettiği Şark cephesinde verildi. İngilizlere 135 bin, Ruslara 65 bin, Fransızlara 2000, Romenlere 600, İtalyanlara 100 esir düştü. Bunlar seneleri esir kamplarında geçirdi. Sağ kalanlar hasret, acı ve hastalıklarla memleketlerine dönebildi. Harbin dünyaya maliyeti 8 milyondan fazla insan kaybıdır. Fransa, Almanya ve Avusturya aktif erkek nüfuslarının %10’unu; İngiltere, Rusya, Türkiye ve İtalya %5’ini kaybetti. Seferber edilen 42 milyon kişidir.

Filistin cephesinde İngilizlere esir düşen Osmanlı askerleri (1918)

Kızılhaç ve Kızılay, işbirliği hâlinde kampları ziyaret edip, raporlar hazırlamış; kamp şartlarının iyileştirilmesi için çalışmıştır. Askerler, bu sayede şikâyetlerini dile getirme fırsatı bulmuş; çoğu yerine getirilmiştir. Muamele, mütekabiliyet üzeredir. Yani Osmanlı hükümeti kendi esirlerine nasıl davranıyorsa, prensip itibariyle bunlar da Osmanlı esirlerine öyle davranmıştır. Kamp idarecileri ve Kızılhaç raporları, Osmanlı esirlerinin disiplinli, temiz, ağırbaşlı ve tahammüllü olduğunda hemfikirdir.

İngilizler, Hindistan, Burma, Mısır, Yunanistan, Basra, Bağdad, Kıbrıs, Malta ve Man Adasında; Fransızlar, Korsika ve Güney Fransa’da; Ruslar ise, Hazar’dan Sibirya’ya kadar geniş bir mıntıkada kamplar kurdu. Osmanlı esirleri arasında Rum, Ermeni ve Yahudi askerler de vardır. Müttefik ülkelerdeki Osmanlı vatandaşı siviller ve esirlerin aileleri için de ayrı kamplar kurulmuştur. Irak’ta esir alınan Osmanlı askerlerinin Hindistan’a sevki, Hind Müslümanlarında İngilizlere karşı infiali arttırmıştır.

Basra'dan Hindistan'a götürülmek üzere gemilere bindirilen Osmanlı askerleri (1917)

Yük vagonunda nakliye

Kamplara nakliye gemi iledir. Gemiye alışık olmayan askerleri yolda deniz tutmuş, kampa hasta düşmüşlerdir. Rus ve Romen kamplarına ise, askerler, pencere ve kapılarına tahta çakılmış, iki kat tahta oturaklı ve köşesinde helâ ihtiyacı için bir kova bulunan yük vagonlarında istif hâlinde götürülürdü. Bunların yarıya yakını yolda ölmüştür. Mamafih, Rus ve Romen askerlerinin cepheye nakli de farklı değildir.

Yerli halktan, esirlere yardımcı olanlar vardır. Hatta Kıbrıs’ta bir imam bu sebeple tevkif edilmiştir. İmkânsızlık, rahatlık veya anavatandaki istikrarsızlık sebebiyle kaçma teşebbüsü azdır. Yerli müslümanlar, mesela Kıbrıs’ta balıkçılar kaçanlara yardım etmiştir. Dedem, kamptan kaçarken, bir Tatar hocanın emsalsiz yardımlarını anlatırdı. Bazısını döndüğünde başka sıkıntılar beklemektedir: Kimi geride ailesini veya evini yerinde bulamamış; kimi zevcesinin kendisini öldü sanıp başkasıyla evlendiğine şahit olmuş; kimisi asker kaçağı diye tevkif edilmiştir.

Irak cephesinde İngilizlere teslim olan Osmanlı askerleri (1917)

Esirler, Mondros Mütârekesi takiben (1918) deniz yoluyla dönmeye başladı. Müttefikler, Ankara hareketi tarafından kullanılırlar endişesiyle, bir kısım esirleri göndermedi. Ankara da, İngilizlerin, Rusya’daki esirlerin Hindistan’a geçip ayaklanma başlatacağından endişelendiğini düşünerek, bunların geri dönmesi için pek teşebbüste bulunmadı. Son esirler 1922’de dönebildi. Geride birer şehitlik kaldı. Bazı esirler evlenip yerli halka karıştı. Yunanlılara zafer kazanıldıktan sonra Rusya esirleri dönmeye başladı. Yol, iç savaş sebebiyle kapalı olduğundan, kiralanan Japon gemileri ile yolculuk aylarca sürdü. Gemilerden biri Ege’de Yunanlıların eline düştü; içindeki bin kadar asker, 8,5 ay daha İtalya’da esir kampında tutuldu.

Hatıra yazma geleneği zaten bizde güçlü olmadığı için, esâret hatıraları azdır. Bazıları o acı günleri hatırlamak istememiş; bazısının çektiği sıkıntı ve yakalandığı hastalıklar sebebiyle ömrü vefa etmemiştir. Cemalettin Taşkıran’ın esir kampları hakkında derli toplu malumat veren bir eseri vardır.

Avusturya esir kampında Rus çocuk askerler (1915)



Mehter musikisi, Avrupalı bestecilere ilham kaynağı oldu. Wagner, “İşte musiki buna derler” demekten kendisini alamadı. Biz ise bu ihtişamlı müesseseyi, iki defa kapatıp, iki defa yeniden açtık.

Selçuklu Sultanı III. Alâeddin Keykubad, Osman Gâzi’ye 1289’da beylik alâmeti olarak sancak ile beraber davul ve tuğ göndermişti. Bando, hükümdarlık alâmetlerindendir. Sulh zamanında halkın maneviyatını ayakta tutmak; seferde ise askeri yüreklendirmek ve düşmanın moralini bozmak fonksiyonunu yerine getirir. Kaşgarlı Mahmud’a bakılırsa, Türkistan hükümdarları nezdinde kös, davul, zurna ve zil bulunan bir mızıka vardı. Osmanlılar zamanında mehter adı verilen mızıka takımı, sulhta saray, seferde otağ-ı hümayun (padişah çadırı) önünde nevbet vurur (konser verir); padişah da Selçuklu Sultanı’na hürmeten ayakta dinlerdi. Sultan Fatih, “İki yüz sene evvel vefat etmiş bir padişah için ayağa kalkmak lüzumsuzdur” diyerek bu âdeti kaldırdı.

İki sadrazam çıkardı

Mehterhâne, saraya bağlı bir ocak ve koğuşları da Topkapı Sarayı yanında meşkhâne denilen yerde idi. Sultan I. Ahmed, Sultanahmed’de şimdi tapu dairesi olan yeri mehtere tahsis etti. Mevcutları 150-200 efradı bulurdu. Türkler rağbet etmediği için, ekserisi yeni devşirilmiş acemî oğlanlarından veya muhtedi Rum ya da Ermenilerden olurdu. Sultan IV. Murad’ın meşhur nedimi Melek Musa Çelebi, mehter mensubu ve Ermeni muhtedisi idi. Saray müezzinleri de umumiyetle mehter içinden gelirdi.

Mehter-i Hâkânî veya hassa mehterleri denilen padişah mehterleri her ikindi namazını müteakip Bâbüsselâm, (sarayın orta kapısı) önünde nevbet vururdu, yani konser verirdi. Cuma gecesi hariç her gece yatsıdan sonra üç fasıl ve sabah vakti saraylıları namaza kaldırmak üzere üç fasıl nevbet vurmak, Sultan Fatih kanunu idi. Ayrıca bayram ve Cuma namazından sonra nevbet vurulurdu. Saray düğünleri ve doğumlarında, arefe divanlarında, elçi kabulünde, vezir ve vâli tayin merasimlerinde, kılıç alaylarında ve zafer haberi ulaştığında da nevbet vurulurdu. İstanbul’un muhtelif semtlerinde, ayrıca başka şehir kalelerinde mehter vururdu. Mehterin esas işi, seferdedir. Cenk meydanında, askerî yüreklendirmek için muazzam ordu mehteri çalınıp gülbank çekilirdi (dua edilirdi). Mehterin sedası, top ve tüfek velvelesiyle birleşince yer ve gök inlerdi.

Bir kat mehter takımı 1 tabl (davul), 1 zurna, 1 nekkâre (çiftenâre), 1 boru ve 1 zil olmak üzere beş sazdan müteşekkildir. Nekkâre, birbirine bağlı tek yüzlü küçük davullardır, kendilerine mahsus çubuklarla çalınır. Süvari sınıfında, emirleri boru yerine bununla vermek âdettir. Zil, birbirine vurularak çalınan iki büyük zilden ibarettir. Çevgân, ucuna küçük zil, çıngırak ve zincirler bağlanmış sopa şeklinde bir çalgıdır; nevbet vurulurken çevgânîler ellerinde dik tuttukları çevgânları sağa sola ve yukarı aşağı sallar ve “ala hey, ala hey” diye tempo tutarlar. Bu sazları çalanlara da Farsça çalan manasına –zen eki kullanılarak tablzen, zurnazen, nakkârezen, boruzen ve zilzen adı verilir. XVIII. asır sonunda çevgân eklenmiştir.

Mehter, 3, 7, 9 ve 12 kat olmak üzere tertiplenmiştir. Mehter-i Hakanî (Padişah mehteri) 12 katlıdır, yani her âletten 12 tane çalınır ki takriben 90 kişiliktir. Seferde iki misline çıkar. Sadrazamın 9, diğer devlet ricalininki 7 veya 3 katlıdır. Şeyhülislâmın mehteri yoktur; ancak gülbank okuyan çevgenleri vardır. Sultan Selim, Çaldıran Seferi’nde düşman ordusundaki filleri ürkütmek üzere mehtere kös ilâve etmiştir. Kös yalnız padişah mehterinde vardır. Kös vururken, efrad “Yektir Allah!” diye bağırır. Sefere giderken atlara, fillere veya develere yüklenir. Her çalgı sınıf bir bölük teşkil eder. Alemdarlar ve talebeler de ayrı birer bölüktür. Talebeler, saray akademisi olan Enderun mektebinden yetişir. Bunlar çalıcı mehter (tablü âlem mehteri, yeniçeri mehteri) diye de bilinen resmî mehter takımıdır. Esnaf mehteri denilen, sivil mehterler de vardır. Ekseri para ile tutulmuş Çingene müzisyenlerden teşekkül eder. Bunlar halk cemiyetlerinde eğlence için çalgı çalar; ama harb zamanında mehterbaşının riyasetinde sefere iştirak eder.

Onsekizinci asırda Mehter (Levni'nin minyatürü)

Nevbet vurulacağı zaman mehter yarım ay şeklini alırdı. İsmi de buradan gelir. Meh-ter, yeni ay demektir. Mehterân, bu kelimenin çokluk hâlidir. Mehterhâne ve Tablhâne tabirleri de kullanılır. Mehter takımı ayakta durur; yalnız nakkâreciler bağdaş kurup yere oturur. Peşrevler, besteler, yürük semailer çalınır, şarkı çalınmaz. Elçi Peşrevi, Hünkâr Peşrevi, At Peşrevi, Sancak Peşrevi, Kadırga Peşrevi, Ceng-i Harbî gibi havalar meşhurdur. Marş şeklinde eser o devirde yoktur. Meydana evvelâ nekkâreci gelir ve içoğlan çavuşu mehterbaşını davet eder. Nekkâre sedaları esnasında mehterbaşı gelip takımı selamladıktan sonra, önce peşrev, sonra bu makamda ağır ve hareketli havalar çalınır. Arada taksim ile başka makama geçilip bu makamda hareketli eserler seslendirildikten sonra dua edilir ve mehter çekilir.

Mehter takımının kendine mahsus yürüyüşü vardır. Şimdiki “Bir, ki, üç, sol!” temposu yerine, “Kerim Allah, Rahim Allah” diye ağır adımlarla yürür; üç adımda bir durup, yarım sağa ve sola döner. Osmanlı temkin ve vakarının bir ifadesidir. Hâkimiyet alâmeti olduğundan mehtere ve mehterbaşına ehemmiyet verilirdi. Sultan IV. Murad zamanındaki bir ordu geçit merasiminde, mimarbaşı ile mehterbaşı arasında protokol ihtilafı olmuş, padişah ehemmiyetine binaen mehterin mimarlardan önce geçmesine karar vermişti. Mehterhâne iki de sadrazam çıkarmıştır: Zurnazen Mustafa Paşa ve Daltaban Mustafa Paşa, mehterden yetişmiştir. Ekmeğin okkası 9, etinki 10 paraya satıldığı bir zamanda (XVIII. asır sonları), mehterbaşına 140, saz başlarına 60, sazcılara da 15 kuruş maaş verilirdi. (Bir kuruş, kırk paradır.) Mehter takımının kıyafeti de göz alıcıdır. Saz başları kırmızı çuha kaput ve çakşır ile sarı sahtiyan (keçi derisi) papuç, başında da beyaz tülbend sarılmış al kavuk giyer; efrad ise lacivert kaput, al çakşır, beyaz sarık sarılı yeşil kavuk ve kırmızı papuç giyerdi.

Mehter, imparatorluk devrinde ikinci kuruluşundan sonra

İşte musiki buna derler!

Budapeşte ve Viyana vasıtasıyla mehtere âşinâ olan Avrupalı bestecilerdan Mozart, Haydn, Gluck ve Beethowen, bu ilhamla Türk Marşları bestelemişlerdir. Wagner, mehter konserini dinledikten sonra heyecandan kendisini tutamayarak “İşte musiki buna derler” demiştir. Cumhuriyet devrinde dünyanın pek çok şehrinde verilen konserler fevkalade alaka çekmiş; gazeteler “Osmanlı Avrupa’yı fethetti” diye başlık atmışlardır.

1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması üzerine, bu ocağa duyulan nefret sebebiyle mehter de kaldırılarak yerine Avrupaî usulde Mızıka-i Hümâyun (askerî bando) kuruldu. 1911’de Ahmed Muhtar Paşa ve Celal Esad (Arseven) himmetiyle mehter Askerî Müze bünyesinde ihya edildi. Hatta Muhtar Paşa, “Gafil ne bilir” diye başlayan marşı besteledi. Takımın elbiseleri, Ârif Paşa’nın Osmanlı resmî kıyafetlerini anlatan kitabındaki resimlere göre tertiplendi ki bu kıyafetler XVIII. asra aittir. Yunan Harbi sırasında Bozüyük ve Maraş’da mahallî mehter takımları kuruldu ise de, ömrü kısa oldu.

Bursa Mehter Takımı, New York sokaklarında

Mehter, Cumhuriyetin ilanını müteakip, Milli Müdafaa Vekili Bakanı Zekai Bey tarafından Osmanlı’yı hatırlattığı için tekrar lağvedildi. 1952’de Reisicumhur Celal Bayar, kralın cenazesine iştirak için gittiği Londra’da İskoç tarihî bandosuna hayran kaldı. Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut’a “Bizde de böyle bir şey kurulamaz mı?” dedi. Bunun üzerine dönüşte Nuri Yamut’un vazifelendirdiği tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı mehterin ihyasını teklif etti. Bu teklif kabul gördü. İstanbul Harbiye’deki Askerî Müze’de orduya bağlı olarak yeniden kuruldu. Mehterbaşılığa getirilen Cemal Cümbüş, “Tarihi çevir nal sesi kısrak sesi bunlar” marşını bestelemekle işe başladı. Mehter, Pazartesi, Salı hariç haftanın her günü nevbet vurmakta; merasimlere iştirak etmektedir. Son zamanlarda başka resmî ve sivil mehter takımları kurulmuştur.

Aman Osmanlı geçmesin!

Mehter tekrar kurulduğu zaman, 1826’dan önceki parçaların çoğunun notası bulunamadı. Zamanın icabınca yeni marşlar bestelendi. Bugün çalınanların ekserisi bunlardır. Hücum Marşı, Amed Nesim-i Subh-Dem gibi parçalar eskidir. Sonradan eski bazı eserlere ulaşıldı. Ayrıca Mızıka-ı Hümayun için bestelenen marşlar da şimdi mehter repertuarındadır. Cumhuriyetten sonra eski marşlardaki bazı ifadeler değiştirildi. Askerlerin Hazır Silah diye başlayan Devlet Marşı’ndaki “Sultan Aziz” kelimesi, “Türk milleti”; Ordumuz Etti Yemin diye başlayan Ordu Marşı’ndaki “Osmanlı” kelimesi, “Şanlı Türk”; Sivastopol Önünde’deki “Arab Binbaşı” terkibi, “Yaman Binbaşı”; Artar Cihadla Şanımız marşındaki “Osmanlıyız” kelimesi, “Pek Şanlıyız”; İzzeddin Hümâî Bey’in meşhur “Kafkasya Dağlarında Çiçekler Açar” mısraı; “İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar”; “Yaşa Ey Şanlı Ordu Binler Yaşa” mısraı da “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” şeklinde değiştirildi. Umarız artık bütün bu mehter marşları, orijinal güftesine uygun olarak icra edilir.

Mehteran, Kızıl Ordu Korosu ile beraber konser verirken (Kremlin 2008)



İlâhiyat fakültelerinde felsefe dersinin varlığı münakaşa ediledursun, İslâm dünyasının geri kalmasını, felsefeye yüz vermeyişine bağlayanlar ciddi bir yanılgı içindedir.

İnsanoğlu her zaman yaradılışın sırrını merak etmiş; kâinatı anlamaya çalışmıştır. Peygamberler ve semavî dinler, buna ilahî bir izah getirmiş, Peygamber görmeyen, mukaddes kitaptan haberi olmayanlar ise bu işi akıllarıyla çözmeye çalışmıştır. Bundan da felsefe doğmuştur. Yunanca filo+sofya, bilgiye duyulan aşk demektir. Felsefe, bunun Arapçasıdır. Ayasofya da mukaddes hikmet demektir ve hikmeti takdis eden bir kelimedir.

Felsefeye kim muhtaç?

İsa aleyhisselâm dünyada az kaldığı için Hristiyanlığın mukaddes metinlerinde bu işi çözecek ipucu azdı. Bu sebeple coğrafî yakınlık itibariyle Yunan felsefesinden medet umuldu. Böylece Eflatun’un üç uknum fikri Hristiyanlığa girdi. Eflâtun (Platon), Sokrates’in talebesidir. Sokrates, bir yaratıcı fikrine aklıyla ulaşmış; ancak kâinatın başı ve sonu hakkında net bir bilgiye erişememişti. Eflâtun felsefesi, her şeyi üçe böler. Meselâ edep, üç his kuvvetine dayanır: Ahlâk, akıl ve tabiat. Tabiat da, bitki, hayvan ve insan olarak üçe ayrılır. Şu halde felsefeyle bu temas, Hristiyanlığa pek de hayır getirmedi. Tevhid ile bağdaşmayacak şekilde teslis (baba-oğul-mukaddes ruh) inancına yol açtı ve asırlarca sürecek ihtilaflara zemin hazırladı.

Müslümanlar bu bakımdan daha şanslıydı. Gerek Kur’an-ı kerimde, gerekse Hazret-i Peygamber’in sözlerinde, varlığının sırrını aydınlatmaya matuf ipuçları fazlaydı. İslâm bilginleri, hikmet adı verilen bu naklî delilleri esas alarak, aklî delilleri de kullanıp manevî tabiat anlayışı meydana getirdiler. İmam Gazalî gibi İslâm bilginleri, Yunan felsefecilerini reddederken, bunların imansız olduğunu değil, fikirlerinin bugün için iman sayılmayacağını söylediler. Felsefeyi reddetmediler; ama semâvî dinden haberi olanların, kâinatın sırrını akıl ile değil, öncelikle nakil ile anlamaya çalışması gerektiğini bildirdiler. Yaratılmış olan aklın, yaratıcıyı hakkıyla kavramasının mümkün olmadığını söylediler. Felsefe ile kâinatın sırları anlaşılır; dinin emirlerinin hikmetleri anlaşılır; ama inanç esasları ve dinin hükümleri anlaşılamaz dediler. İbni Sina ve Farabî gibi bazıları, rivayet doğru ise, zekâları sebebiyle dinin hükümlerini akıl ile anlamaya çalışmışlar; âleme kadim demişler ve ulemâ tarafından bazı fikirleri dine aykırı bulunmuştur.

İslâm medreselerinde, hikmet-i tabiiyye (tabiat felsefesi) adıyla fizik, kimya, biyoloji ve astronomi okutulduğu gibi; matematik de mantığın temeli olarak okutulurdu. Ayrıca kelâm ve fıkıh ilmi çerçevesinde hikmet-i şer’iyye adıyla da dinî emir ve yasakların sebepleri üzerinde durulurdu. Buna Batı’da “İslâm felsefesi” deniyorsa da, doğru bir tabir değildir. Zira Müslümanlıkta hikmet, sebebin üzerinde tutulamaz. Yani bir hüküm, öncelikle ilahi emir olduğu için yapılır; güzel veya çirkin olduğu için değil. Mesela seferde namazları kısaltmanın hikmeti, meşakkattir; ama meşakkat olmasa da seferde namaz kısaltılır. Güneşin döndüğünü bilmiyor olmak, bir bilginin ilmî ehliyetine halel vermez. Zira ilim devamlı bir tekâmül içindedir. Mühim olan, bir ilim adamında aranan, kendi çalışma disiplini içindeki usul prensiplerine riayet etmektir.

Felsefe, ilahi hükümlerin konuluş sebeplerini anlamada insana yardımcı olur. Şarklılar buna tefekkür demeyi tercih etmişlerdir. Din, insanlara tefekkürü tavsiye eder. Avrupa’nın aksine, İslâm dünyasında felsefeye ihtiyaç hissedilmemiştir. Son asırlarda sosyal ve ekonomik sebeplerle insanların ilimden yüz çevirmesi, hele usul-i fıkh denilen zorlu disiplinlere rağbet etmemesi bir gerçektir. Buna lisan inkılâbının tahribatını da eklemek lâzımdır. Günümüz dünyasının en büyük ihtiyacı, meselelere derinlemesine nüfuz edecek mütefekkir veya Avrupa tabiriyle filozoflardır. Mevcut mirasımız devam edegelseydi, ülkemiz hem hukuk hem de felsefe sahasında belki parmakla gösterilen ve dünyaya ışık tutan bir mevkide olacaktı. Çünki, hukuk ve felsefe güçlü bir geleneğe dayanmaksızın, gelişemez. Liseyi bitirip test imtihanlarında muvaffakiyet kazanarak üniversite sıralarına gelen talebelere yalnız felsefe değil, mantık, sosyoloji, psikoloji dediğinizde, hiçbir işitmemiş gibi yüzünüze bakmaktadırlar. İlahiyat fakültelerinde felsefeden evvel, dinî ilimlerin daha ciddi tedrisatı icab etmektedir. İlahiyat mezunlarından, Arapçaya hiç vâkıf olmayanlara, basit bir fıkhî meseleye cevap veremeyenlere, ama hâline bakmayıp dinî ıslahatçı rolüne soyunanlara sıkça rastlanmaktadır.

İlâhiyat mı, Teoloji mi?

Medrese yanında modern tarzda İlâhiyat Fakültesi, 1900 senesinde Dârülfünûn’a (İstanbul Üniversitesi) bağlı olarak kuruldu. 4 yıllık bu fakültede tefsir, hadîs, hadîs usulü, fıkıh, fıkıh usulü, kelâm, İslâm tarihi okutulurdu. 1913’te ahlâk, tasav­vuf, dinler tarihi, Arap edebiyatı ve felsefe de ilâve edildi. 1924’te medreseler, 9 sene sonra da İlahiyat Fakültesi kapatıldı. Yerine talebesi olmayan İslâm Tetkikleri Enstitüsü kuruldu. Böylece ahalisinin % 95’i müslüman olan bir ülkede, İslâm dini tedrisatı ortadan kaldırılmış oluyordu.

Demokrasiye geçildikten sonra İnönü, dindarların Demokrat Parti’ye rağbet etmesini önlemek maksadıyla devlet eliyle dinî tedrisata izin verdi. İmam-Hatib Mektebi yanında, 1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi kuruldu. Hoca kadrosuna, eski ulemadan ziyade, dinî ve ilmî ciheti zayıf, fakat inkılâba sadakati müseccel kimseler getirildi. Kur'an-ı kerim ve İslâm dini esasları, tefsir, ha­dîs, İslâm hukuku, kelâm ve mezhepler tarihi, tasavvuf tarihi, felsefe-mantık, İslâm felsefesi, dinler tarihi, İslâm tarihi, din psikolojisi, din sosyolojisi, İslâm sa­natları tarihi, Arapça, Farsça, klasik dinî Türkçe metinler, paleografi, pedagoji gibi bir ilahiyat fakültesi için elzem dersler konuldu. Tek Parti Hükümeti’nin arzusu da muhtemelen felsefe yardımıyla, dinî gelenek ve prensiplerin, yeniden dizaynı idi.

Demokrat Parti zamanında (1959), daha gelenekçi bir görüntü veren İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü kuruldu. Zamanla bunların sayısı arttı. 1980 ihtilâlinden sonra hepsi ilâhiyat fakültesine dönüştürüldü; 1971’de kurulan ve istikbal va’deden Erzurum İslâmî İlimler Fakültesi de kapatıldı. Şu anda bile Türkiye’de münhasıran İslâm dininin öğretildiği müstakil ve muhtar (otonom) maarif müesseseleri bulunmamaktadır. İmam-Hatibler teknik mektep olarak görülmekte; ilahiyatlar ise, üniversel teoloji tahsili vermektedir. İlahiyatlar, teoloji fakültesi hüviyetiyle var olmalı, bunun yanında Avrupa’nın ileri demokrasilerinde olduğu gibi, tamamen devletten müstakil dinî tahsil müesseseleri bulunmalıdır. Bunları dinî cemaatler kurup yürütebilir. Ama buna da resmî ideoloji ne der, bilinmez.



Eskiden taşradan İstanbul’a gelip de, ayaklı siyah örtülü seyyar fotoğrafçılara arkasında “İstanbul Hatırası” yazan bir hatıra fotoğrafı çektirmeyen yok gibiydi.

Siyah örtülü ayaklı fotoğraf makineleri, sadece vesikalar fotoğraflar çekmekle kalmadı. Arkası manzaralı, desenli veya “İstanbul Hatırası” yazan hususi resimler de çekildi. Muayyen vesilelerle giyinip süslenip fotoğraf stüdyolarına giderek “resim çıkartmak” âdet oldu. Yeni evliler, çocukları ile beraber aileler, birbirini çok seven arkadaşlar hep beraber resim çektirirdi. İşi bilenler kameraya bakmaz, gözlerini ufka dikerek hem artistik bir fotoğraf verir, hem de bu işin ehli olduğunu anlatmak isterdi.

Ciddiyete davet

Fotoğraf çektirirken gülmek asla caiz değildir. Hatta Sultan Hamid’in fotoğrafını çeken Bogos Tarkulyan cesaret edip “Padişahım, biraz tebessüm buyurmaz mısınız?” dediğinde, “Hayır, bilakis ciddi bulunmak elzemdir” cevabını almıştı. Demek ki şimdi bazı devletlerin pasaport ve vizede gülmeyen fotoğraf istemeleri boşuna değildir. İnsan güldüğü zaman, karakterini gizliyor olsa gerek. Rahmetli dedem bir kitapta Bağdadlı İsmail Paşa’nın namazda gibi ellerini bağlayıp, başını da hafifçe öne eğdiği resmini pek beğenerek, “İşte eskiler böyle edepliydi” demişti.

Birinci Cihan Harbi’ni müteakip sokak fotoğrafçıları ortaya çıktı. Bunlara alaminut, dakikalık, şipşak gibi isimler verilirdi. Ekseriya resmi dairelerin yakınında bulunurdu. Makinenin körüklü denen kısmı Avrupa’dan gelir; kutu kısmı İstanbul’da yapılırdı. Kutuların içindeki iki küvet, karanlık oda yerini utar, burada resmin banyosu yapılırdı. Halkın Arap dediği negatif antigraf üzerine konur, tekrar fotoğraf çekilir, kâğıda aksettirilirdi. Halk fotoğrafta yüzünün kabak gibi aydınlık olmasını isterdi. Yüzün gölgeli olmasını fotoğrafçının hatası sayılır, resim geri verilirdi. Sokak fotoğrafçılarının, büyük boyda siyah zemin üzerine işlenmiş hayali resimlerden dekoru vardı. Sütunlar, üzerinde saksılar, çiçekler, çardaklar, sütunlar, fıskiyeli havuzlar, kuşlar, manzaralar, köşkler, ayyıldızlar, bayraklar bulunurdu. İstanbul Hatırası yazan siyah perdelerde Galata Köprüsü, Kız Kulesi, câmiler, köşkler, saraylar yer alır; bunlar nakış ile süslenirdi. İstanbul’a gelip de bundan çektirmeyen yok gibiydi. Başka bir fon bezi üzerinde Askerlik Hatırası yazar; askerlerin elinde tüfek, omuzda fişeklik olurdu. Bunlar memlekete hatıra olarak gönderilirdi.

Bohçacının tavsiyesi

Fotoğrafhaneler ise atölye şeklindedir. Tablolardan alınma fon resimleri vardır. Gardrop bile vardır. Boyunbağsız gelenlere boyunbağı takılır; kalıplı fes uydurulur. Taraksız ve aynasız fotoğrafhane olmaz. Cilt cilt kitaplar, hokkalar, kalemler, hatta bazen zeybek elbiseleri demirbaş hükmündedir. Fotoğrafçı her şeye karışır. Çatık kaşları düzeltir, gülmesi gerekeni güldürür. Dağınık bıyıkları burdurur. Elini, kolunu, ayağını düzeltir; her şeyi çeki düzen verir. Böylece insandan çok robota benzeyen bir fotoğraf elde edilir. Gerçi Şair Eşref’in şu beyti meşhurdur: Aslına uymazsa tasvirin n’ola/Giydiğin gömlek emanet, fes elin!

Resim çektiren, masa başında eli şakağında ise, sevdiğini düşünüyor demektir. Bu resim sevgiliye mesaj olarak gönderilir. Fotoğraf aldıracak genç kendisini okumuş göstermek isterse, masa önünde kitap okur gibi poz verir. Babıâli kâtipleri hokka-kalem önünde durur, yazı yazar gibi yapar. Okumuşluk o zaman meziyet olduğundan, bu resme bakan kızlar mest olur; talip kabul edilir. Hatta izdivaca aracılık eden bohçacı kadınlar, damada böyle resim çektirmesini hatırlatır. O zamanlar evlilikler de fotoğraf alışverişi ile cereyan eder. Damadın bilmem hangi meşhur stüdyoda alınmış fotoğrafisi kıza gösterilir; kız daha ağzını açmadan evdeki hanımların hepsi bir fikir beyan eder; kimi ellerini beğenmez, kimi içten pazarlıklı bulur, kimi buğulu gözlerine, kaytan bıyıklarına bayılır, fotoğraf günlerce elden ele dolaşır. Bu zaman zarfında “hâsıl olan kanaat muvacehesinde” damat ya davet, ya reddolunur.

Kerem misâli…

Çok fazla resim aldırmak da hafiflik olarak değerlendirilir. Çektirilen fotoğraflardan lüzumu kadar yaptırılır, eşe dosta imzalanarak ithaf edilir. Mektup içinde gönderilen bu portre fotoğrafları, haberleşme ve nakliyenin zayıf olduğu zamanlarda insanlar arasında muhabbeti temine yarar. Fotoğraflara imza ve tarih koymadan evvel dokunaklı bir beyit yazmak âdettir: “Gûşe-i nisyâna atma sakla solgun resmimi/Buna baktıkta hatırla nâçizâne ismimi” veya “Hâk-i firkat ferâmuş ettirirse cismimi/Hâtıra olmak üzre takdim ettim resmimi” yahud “Âtide yâda vesile olur ümidiyle bu gölgemi sevgili felancaya takdim ediyorum.” Eğer âşıkane bir vaziyet varsa, yazılar da değişir: “Şu zavallı hayalim iltifatınıza nâil olursa, hayatımın en unutulmaz saadeti olacaktır” veya “Çocuklukta, mahallede oyun oynarken başlayan aşkımızın bir nişânesi olmak üzere bu mahzun hayalimi takdime cesaret ediyorum” yazılır. Altına da yine birkaç kelime eklenir: “Kerem misali yanan zavallı Mecdi.” Taraflar birbirini tanıyorsa imzasız resim gönderilir, altına da “Gönülde var iken muhabbet/İmza koymaya ne hacet” yazılır. Avamca bir başka kıta şöyledir: “Topraktaki izler/Dallardaki filizler/Size bakan bu gözler/Daima sizi özler”.

Bazı resimlerde fotoğraf oyunu ile dumanlar arasında sevgilinin hayali, altta da âşıkın resmi konur. Bazısının sigara dumanının içinde arkadaşının resmi yer alır. Bazısında birbirine bağlı iki halka içinde sevenler resmedilir. Resim mektuba konmadan evvel bir köşesine “Ah minelaşk!” (Aşkın elinden çektiğim nedir?) veya “el-aman”, “el-firak” gibi ahlar, oflar yazılır; bir de kalbe saplanmış ok çizilirdi. Tabii âşıklığın ayıp sayıldığı o devirde bunlar gizli kapaklı yapılır.

Bu devirde kadınların fotoğrafını çeken kadın fotoğrafçılar da vardır. Bunlara gidenler kendilerine diledikleri biçimi verirler. Kimisi saçlarını dağıtır, peri kızı olur. Kimi bahriyeli, kimi kantocu kostümü giyer. Çiçekler tüller arasında resim çektirir. Buraya giden kızların hepsi de hafifmeşrep değildir. İyi aile kızları da vardır. Fakat bu resimler hiçbir zaman fotoğrafhane camekânında ve albümlerinde teşhir edilmez.



Hükümet, el-pençe duran ilim adamı istemiyor. İyi ama tarihî hâdiselere bakılacak olursa, bu pek de kolay gözükmüyor. Hele 1933 Üniversite Reformu düşünülürse…

İstanbul Üniversitesi’nin eskiden Harbiye Nezâreti’ne ait olan ve tuğrası hoyratça sökülmüş tarihî kapısı üzerinde 1453 tarihi yazıyor. Ama bu doğru değil. İstanbul Üniversitesi 1933 senesinde kuruldu. 1453, Sultan Fatih’in Ayasofya Medresesi’ni kurduğu tarihtir. Bu medrese 1924’te diğerleriyle beraber kapatıldı. 1934’de çirkin görünüyor gerekçesiyle yıkıldı. Avrupa’da Bologna gibi 1088’den beri faaliyette olan köklü üniversiteler varken; üstelik bunlar akademik derecelendirmede, kıyafet, isim ve mimarîde Endülüs’ü numune almışken; memleketimizdeki emsallerinin inkılâp uğruna yok edilmiş olması üzücüdür. Binaların kapısına bazı uyanık esnafın yaptığı gibi eski bir tarih yazmakla olmuyor. Adama hangi geleneğinizi muhafaza ettiniz diye sorarlar. Orta ve Yeniçağ’da Avrupa’daki üniversitelere, krallar bile doğrudan müdahale etmeyi göze alamazdı.

Ayasofya Medresesi

Mimlenen üniversite

İlk modern üniversite, cumhuriyet idaresi tarafından kurulmuş değildir. İstanbul Üniversitesi’nin kökü, Sultan II. Mahmud zamanına kadar ulaşır. Osmanlılarda önceleri yüksek tahsil medreselerde yapılırken, Tanzimat’tan sonra Avrupa’dakine benzer bir maarif sistemi kabul edildi. Islahatın icap ettirdiği elemanları yetiştirmek üzere tıbbiye, baytar, mühendislik, hukuk, mülkiye gibi yüksek mektepler kuruldu. Bunların bağlandığı Dârülfünûn, yani “fenler evi”, Avrupa’daki benzerleri gibi bir üniversite idi. Bünyesinde dünya çapında hocaların ders verdiği Edebiyat, Fen, İlahiyat, Tıp (Eczacılık ve Dişçilik) gibi fakülteler vardı. 1900’de son hâlini almıştır. İstanbul Tıp Fakültesi’nin dünyada bir eşi Viyana’da idi. Dârülfünûn mezunları, beynelmilel itibara sahipti.

Dârülfünûn, muhtariyeti (otonomiyi, özerkliği) haizdi. Bu ise, Cumhuriyetten sonra idareyi ele alan Tek Parti hükümetini rahatsız ediyordu. Cumhuriyet ilan edildiğinde, “siyasî cereyanlardan uzak durmak gerekçesiyle” tebrik telgrafı çekmemesi ve 1928 Harf İnkılâbı’na sıcak bakmaması sebebiyle Dârülfünûn mimlenmişti. 1932 senesinde tertiplenen Tarih Kongresi’nde, Gazi’nin ortaya attığı ve dünya dillerinin tümünün Türkçe’den geldiğine dair Güneş-Dil Teorisi’ne, Dârülfünûn’dan iki tanınmış edebiyat ve tarih profesörü Mehmed Ali Ayni ile Zeki Velidi Togan açıkça karşı çıkmak gafletinde bulundu. Diğer hocalar da ima yoluyla muhalefet ettiler. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. Dârülfünûn’un ölüm fermanı o gün imzalandı.

Bayezid Meydanı'ndaki Dârülfünun-i Osmanî Binası (1909)

İmdada yetişen Hitler

Maarif vekilliğine tayin olunan eski İstiklâl Mahkemesi hâkimi Reşit Galip, “objektif ve isabetli karar” vereceğini düşünerek, İsviçre’den Türkçe bilmeyen ve Türkiye’de hiç bulunmamış maarifçi Alfred Malche’yi getirtti. Onun hazırladığı 66 sayfalık bir rapor istikametinde, inkılaplar karşısında “tarafsız kalmakla” suçlanan Darülfünun, 1933 Temmuz ayında çıkarılan 2252 sayılı kanun ile kapatıldı. Yerine İstanbul'da Maarif Vekâletine bağlı, otonomisi olmayan yeni bir üniversite kurulması kararlaştırıldı. İlahiyat Fakültesi kapatıldı. Dârülfünun’un 155 hocasından 96’sının işine son verildi. İmdada ülkesindeki Yahudileri tazyik edip kaçırtan Hitler yetişti. Zürih’te kurulan “Yurt Dışındaki Alman Bilim Adamları Yardım Cemiyeti” reisi Schwarz, Ankara’ya geldi. Onun teşebbüsüyle bu hocalardan 34 tanesi İstanbul’a getirildi. İktisatçı Röpke, Rüstow, Kessler, Neumark; kimyacı Arndt, Haurowitz, Alsleben; tıpçı Schwartz, Nissen, Eckstein; müzikolog Hindemith, Ebert, Zuckmayer; hukukçu Hirsh, Hönig; mimar Reuter bunların en meşhurlarıdır. Yetmeyince, inkılâba sadakati ile tanınan lise mezunları bir gecede profesör yapılarak kadroya alındı. Hocaları tayin ve azil salahiyeti, hükümete verildi. Müderris, muallim, muid, emin yerine, profesör, doçent, asistan, rektör tabirleri kondu. Alman hocalar, mevcut sahalarda varlık gösterdiği gibi; bazıları müzik, tiyatro, mimari gibi modern sahalarda yeni rejimin beklentilerine hizmet sundular. Böylece Türkiye’de küçük bir Almanya kurdular. Aralarında sosyalistler de vardı, liberaller de. Hepsine yeni bir hayat kuracakları için Türk hocalara verilenlerden üç ile on misli arasında maaş verildi. Bu profesörlerin de kıymeti bilinmedi; İkinci Cihan Harbi’nden sonra birer ikişer ilme ve ilim adamına kıymet veren Amerika; İngiltere gibi memleketlere göçtüler.

Tıp fakültesinde vazifeye başlayan Philipp Schwartz, “Benden evvel bu kürsüde kim vardı?” diye sorduğunda, “Hamdi Suad” cevabını alınca, “Eyvah, ben Hamdi Suad’ın yerine mi geldim? Onun yeri doldurulmaz” demiştir. Hamdi Suad, dünya çapında buluşları olan bir patolog idi. Aslen İttihatçı olduğu halde, Osmanlı tarihini sevdirmekle suçlanan Ahmed Refik Altınay da atılanlar arasında idi. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Babanzade Ahmet Naim, Şekip Tunç gibi büyük felsefeciler, gelenekçi bulunarak tasfiye edilirken; yerlerine pozitivist Hans Reichenbach getirildi. Her devrin adamı olmakla tanınan, 1928’den önce harf inkılâbı aleyhine, hemen ardından da lehine yazı yazan Köprülü Fuad Bey, sadakatinin karşılığını aldı; tasfiyeden kurtuldu. Atılan hocalar, rejim aleyhtarı sayıldığı için çok büyük sıkıntıya düştü. Muallimlik bulabilenler şanslı idi. Hamdi Suad, üzüntüden verem olup vefat etti. Üniversitede hatırası için merasim yapılması istenince, telaşlanan rektör kapıları bile kapattırdı. Kimyacı Cevad Mazhar intihar etti. İstanbul Üniversitesi ise sıradan bir üçüncü dünya mektebi seviyesine düştü. Yıllarca doktora yaptıracak hoca bulunamadı. Zamanın hükümeti, “ilim yerine idealistliği ön planda tuttuk” diye kendini müdafaa etti. Türkiye’de üniversitenin misyonunu bu söz izaha kâfidir. En kötüsü, imparatorluk zamanında bile benzeri görülmemiş şekilde, iktidara el-pençe divan duran/durmaya mecbur olan hoca prototipi meydana getirdi. Bu bakımdan 1933 reformu, kendisinden bekleneni yerine getirmeye muvaffak oldu.

Üniversiteden atılan hocalara dair Cemal Nadir'in iki karikatürü. Sağda Hamdi Suad.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter