Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Cahiliye devrinde koca Kureyş’te kaç kişi okur yazardı biliyor musunuz? Sadece 17 kişi (İbn-i Haldun) İslâmın ilk emri “oku” dur. Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) eshabının okuma yazma bilmesini arzular, Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah İbn-i Mektum’u Medine’ye muallim olarak yollar. Kurtuluş akçesi veremeyen Bedr esirlerine “on çocuğa okuma yazma öğretme” karşılığında hürriyetlerini bağışlar.

Lisan öğrenmeyi de teşvik buyururlar ki Zeyd bin Sabit Süryanice öğrenir mesela. İlk İslam mektepleri evlerdir (Dâr-ül erkâm) ve ilk medrese suffe! Mescidler dahi halaka-i tedrise mekân olurlar.

MEKTEB-İ SİBYAN
Dedelerimizin hepsi alim değildir ama alayı ilme saygılıdır, “harf öğretene köle olurlar.” Muallimler muttaki, mütedeyyin, müteşerridir, kalfalar dahi talebeye lütf ve rıfk ile muamelede bulunurlar.

Mektebin katibi, bevvabı (kapıcısı), ferraşı (hademesi), vekilharcı, hatta cabiyesi (tahsildarı) çocukları sever, başlarını okşar. Eytam-ı fukara (yetimler) vakıf tarafından okutulur. Fes, mintan, zıbın, papuç temin edilir... Harçlık, gıda, ne gerekiyorsa...

 Ecdad dersleri oyun gibi sunar: Elif çomak gibi, be çanak gibi, vav koyun gözlü, sat tava dudaklı, tı dik bacaklı...

Monteigne bunu görünce çok şaşar. Avrupa mekteplerinde dayak vardır zira. Kamçılandığı için sakatlananlar, akıl sağlığı bozulanlar...

Osmanlı sicillerine (ki kılı kırk yarar) çocuk döven muallim vakası geçmemiştir 600 yılda. Mektepler umumiyetle iki katlı olur, evi andırırlar. Mutfağı avlusu vardır. Çocuk alışıverir bir anda. 

Zaten herkesin minderi evden gelir, herkes köşesini bilir, sahiplenir. Oğlancıklar (bu tabir kızlar için de kullanılır) 4 yıl 4 ay 4 günlük oldular mı “vakti geldi” demektir. Derhal “Âmin alayı” tertiplenmeli, mümkünse kandile denk getirilmelidir. Mektebe başlayan çocuk sabah okkalı bir kahvaltıya oturur ki bütün sülale oradadır. Bir neşe, bir şamata... Yeni kıyafetlerini giyer. Ak mintan, güvez fes, iskarpinler, nazar boncukları filan. Ve omzuna cüz kesesini asar. Bir faytona ya da midilliye bindirilir. Önden minder rahle yürür, minik ilahiciler terennüme başlar.“Şol Cennet’in ırmakları, Akar Allah deyu deyu...” Zaman zaman duaya dururlar. Aminciler mırıldanırlar. 

Zaten “amin var” dendi mi çocuklar kapıda biter, hazır kıta! Niye? Çünkü patlayasıya pilav, zerde yiyecek, şerbet içecek takke mendil alacaktırlar. Konvoy Eyyub Sultan, Baba Cafer, Yahya Efendi, Aziz Mahmud Hüdai gibi bir büyüğü ziyaret eder, gelir dayanır mektebin kapısına. Kalfa çocuğu alıp muallimin karşısına çıkarır.
  -De bakayım Rabbi yessir
  -Rabbi yessir.
  -Ve lâ tüassir
  -Ve lâ tüassir
  -Rabbi temim bil hayr.
  -Rabbi temim bil hayr.
  -Tamam. Şimdi şunu okuyoruz: “Elif”
  -Elif
  -Aferin sana.
  Bazen şaşkın çocuk onu da tekrarlar. “Aferin sana!” İşte ilk ders bundan ibarettir. Çocuk hocasının ve davetlilerin elini öper, talebelerden biri ‘aşr-ı şerif’ okur. “Yarabbi ilmimi, aklımı ve anlayışımı artır” duasının akabinde tencereler açılır. Aile hoca efendiye hediye getirmiştir (gücüne göre) kalfaya yarısı kadar, bevvaba çeyreği kadar...
  İlahiciler aminciler de hisselerini alırlar.
  Eti senin kemiği benim.
  Fi emanillah!
 
  MUSHAFA ÇIKMAK

  Çocuk Supara’dan (Elif ba-yı Osmani) başlar, bir kaç ayda “Mushaf’a” çıkar. Amme’yi, Tebareke’yi yutuverir, mevlid şerifi de ezberler bu arada. Edep, erkan, ve ufak ufak hesap öğrenir, azıcık tarih, biraz coğrafya. Sahafları dolanırsanız el yazması elif balara da rastlarsınız ki usta hattatlara yazdırılmıştır, tezhipli filan... Belli ki masraftan kaçmamışlar. Mektepte sabahçı öğlenci yoktur, teneffüs de bulunmaz. Lakin evleri yakındır, gider karnını doyurur, hatta uyur sonra döner gelirler bir daha. Çocuklar baharları mesireye çıkarılır. Mangallar yakılır, kazanlar kaynar, ayranlar, helvalar, etli pilavlar... Sevdireceksin ki sarılsınlar. Bazı hoca hanımlar kendilerini ilme vakfeder, evlerini komşu kızlarına açarlar. Talim ve tilavetin yanı sıra siyer, hadis okutur, hatta edebi metinleri mutalaa ve müzakerede bulunurlar. Yaş sınırı yoktur. Kırkından ellisinden sonra heveslenenleri de ağırlarlar. Ki bu yanık aşıklar kısa sürede hatm edecek, “yatsıdan sonra dükkan açtın” diyenleri utandıracaktırlar.

Kaynak: www.turkiyegazetesi.com



Önceki miras hukukumuz çok orijinaldir. Kur'an-ı kerimde en tafsilatlı hükümler mirasa dairdir.

Vârisler mirası dilediği gibi taksim edebilir. Anlaşamazlarsa mahkeme Kur'an-ı kerime göre taksim yapar.

İnsanlar arasında huzursuzluk umumiyetle mal yüzünden çıkıyor. Miras yüzünden birbirine düşman olan kardeşler az değildir. Bu nizaları önlemek için tarih boyunca bütün hukuk sistemleri teferruatlı miras taksimleri tanzim etmiştir. Kur’an-ı kerîmde de en açık ve geniş bildirilen husus budur. Buna ferâiz de denir. “Ümmetimden ilk unutulacak ferâizdir” hadîsi meşhurdur.

Evlatlıktan reddediyorum!

İslâm miras sistemi çok orijinaldir. Burada mallar vârislere geçmeden bazı muameleler yapılır. Ölenin mallarından evvelâ cenaze masrafları karşılanır. Sonra borçları ödenir. Sonra vasiyetleri yerine getirilir. Vasiyet malın üçte birinden fazla veya vârislerden birine yapılmışsa, diğer vârislerin izniyle yerine getirilir. Hiç vârisi yoksa tamamını vasiyet edebilir. Nihayet mal vârisler arasında paylaştırılır.

Mal doğrudan vârislere geçmediği için, vârisler borçlardan mesul değildir. Bu sebeple mirasın reddi de mevzubahis değildir. Vârisler henüz taksim edilmemiş mirastan hisseleri kadar yiyebilirler. Mirası aralarında rızayla taksim edebilir. Biri az veya fazla alabilir. Anlaşamazlarsa ya da aralarında gâib, akıl hastası, küçük çocuk varsa, taksimi mahkeme ferâize göre yapar. Osmanlılarda, devlet adamlarının malları mutlaka mahkeme tarafından taksim olunurdu. Bugün de vârisler kendi aralarında ferâize göre veya başka şekilde rızâen taksim edebilir. Ancak anlaşamazlar ve iş mahkemeye düşerse, miras medenî kanuna göre bölüştürülür.

Ölü, sağlığında veya vasıyet yoluyla vârisini vârislikten atamaz. Yani “evlâtlıktan red” diye bir şey yoktur. Ancak sağlığında malını dilediğine, hatta vârisine verebilir. Vâris ölenin sağlığında hissesinden vazgeçse bile, sonradan miras alabilir. Evlatlık miras alamaz. Buna vasiyet edilebilir.

Ölüden evvel vefat eden vâris, miras alamaz. Bunun çocukları da baba veya annelerinin yerine geçip miras alamaz. Halk arasında dede yetimi denilen çocuğa, dedesi vasiyetle mal bırakabilir. Ölüm zamanında anne rahminde bulunan cenin, sağ doğmak şartıyla vâris olur. Ölü ile aynı dinden olmayan; vârisi olduğu kimseyi öldüren; köle ve veled-i zinâ miras alamaz.

Mirasın taksimi

Önce, eshâb-ı ferâiz (farz sahipleri) denilen oniki kişiye, Kur’an-ı kerîmde bildirilen hisseleri verilir. Bunlar ölenin kızları, oğlunun kızları, babası, annesi, nenesi, eşi ve kızkardeşleridir.

Artan, asabe denilen oğul, amca, kardeş gibi akrabadan ölüye en yakın akrabaya verilir. Yoksa ölü azatlı köle ise, efendisine miras gider. Bu da yoksa, miras eş dışındaki eshâb-ı ferâize hisseleri nisbetinde dağıtılır.

Sonra sıra zevü’l-erhâm denilen ve kızın oğlu, kızkardeş oğlu gibi ölüyle kadın cihetinden akrabalara gelir. Bu yoksa ölenin kardeşlik akdi yaptığı kişiye verilir. Nihayet miras beytülmâle, yani devlet hazinesine kalır. Beytülmâl yoksa, miras fakirlerindir.

Kadının hissesi ne kadar?

Miras bölünürken, erkek çocuklara kız çocukların iki katı verilmesi, bazı kimselerin yanlış düşünmesine sebep olmaktadır. Hatta Ziya Gökalp, “Âile” adındaki şiirinde der ki:

Kadın tamam olmadıkça, eksik kalır bu hayat!

Âilenin adle uygun olmak için binâsı,

Nikâh, talâk, mîrâs: Bu üç işte gerek müsâvât!

Bir kız, irsde yarım erkek, izdivaçta dörtte bir,

Bulundukça, ne âile, ne memleket yükselir.

İslâmiyetten önceki hukuk sistemlerinde kadına miras hissesi verilmemiş, hatta kadına hukukî tasarruf ehliyeti bile tanınmamıştı. 1912’ye kadar İsviçre’de erkeğe kızın iki misli miras verilirdi. İngiltere’de, arazide kızlara hiç hisse verilmez; kızı olup oğlu olmayanların arazisi en yakın erkek akrabasına kalırdı.

İslâm hukukunda, kadının iktisadî vaziyeti teminat altına alınarak, miras hissesine muhtaç bırakılmamıştır. Bütün ihtiyaçlarını, kocası, babası, kardeş ve amca gibi mahrem yakınları karşılamakla mükelleftir. Erkek, kadına bakmağa mecbur; kadının ise, kendine bile bakması lâzım olmadığı halde; bundan dolayı erkek kardeşlerin, mirasın hepsini almaları lâzım gelirken, kadınlara iltimas edilerek, erkeğe verilenin yarısı onlara verilmiştir.

Kıza oğlan kardeşinin yarısı kadar hisse verilmesinin pek çok sebeplerinden birisi âkıle, mehir ve nafaka sistemi çerçevesinde erkeğin mükellefiyetinin ağırlığıdır. Kız, babasından çeyiz ve yarım miras hissesi, kocasından da mehir ve nafaka aldığı halde; erkek evlendiği zaman mehir ve nafaka verir. Ayrıca erkek babasının ve kız kardeşlerinin diyetini öder. Halbuki kadın, ne kocası ve çocuklarına bir şey öder; ne de erkek kardeşlerinin diyetini üstlenir.

Erkek ayrıca cihad ile mükelleftir. Bu uğurda icabında hayatını verebilir. Kadın cihadla mükellef değildir. Hazret-i Peygamber’in zevcelerinden Ümmü Seleme, “Ey Allah'ın Resûlü! Erkekler cihada çıkıyorlar, kadınlar cihad yapmıyor. Buna rağmen biz kadınlara mirastan da yarım veriliyor” diyerek hayretini göstermekten kendisini alamamıştır.

Kadının erkeğin yarısı kadar hisse alması mutlak bir prensip değildir. Öyle olsaydı, annenin, babanın hissesi olan 1/6’nın yarısını alması lâzımdı. Halbuki baba gibi o da 1/6 alır. Anne-bir kardeşler mirasçı olduklarında eşit hisse alır. Oğlun oğlu da halasıyla beraber bulunduğunda böyledir.



Timur, bir cihangirin oğlu değildi ve kendisini taht üzerinde bulmadı. Nisan 1336'da Semerkand'ın güneyinde Şehr-i Sebz'de doğdu. Babası Barlas oymağına mensub Turagay, annesi Tegina Hatun'dur. Turagay mütevazi ve dindar bir kimse olup vaktinin çoğunu ulema ve şeyhler ile sohbetle geçirdi. Bu itibarla alim ve şeyhlere hürmet, oğul Timur'da henüz çocukluk devresinde yer etti.

Timur'un gençlik yılları şiddetli silah talimleri, yıpratıcı beden eğitimi, avcılık ve küçük seferlerle geçti. Bu dönem Maveraünnehr ve Doğu Türkistan'ın kuvvetli bir idareden yoksun hanedanlıkların, birbirleriyle kıyasıya mücadelerine sahne oluyordu.

Timur, Çağatay hükümdarı Emir Hüseyin'i, Tuğluk Han tehlikesinden kurtardığında yirmiyedi yaşında idi. Hüseyin'in kızkardeşi Olcay Tergen Aga ile evliliği de Timur'un emir katındaki itibarını artırıyordu. Ancak çeşitli siyasi sebeblerle çok geçmeden Emir Hüseyin'le arası açıldı. 1366'da Belh'i zaptederek iktidar dizginlerini eline aldı. 1370'te Emir Hüseyin'in ölümü üzerine, Maveraünnehr'e tek başına hakim oldu ve Semerkand'a gelerek tahta çıktı. Şimdi Hindistan'dan Akdeniz sahillerine kadar bütün Asya karalarının üzerinden harikulade bir semavî alamet gibi geçiveren bir cihangirin saltanat hayatı başlıyordu....

O, büyük hükümdar manasına Gürgan; Zamanın hakimi manasına Sahip-kıran ve cihangir ünvanlarını taşıyordu. Doğru sözlülük hakim vasıflarından olup yüzüğünde Rasti-rustî = Kuvvet doğruluktur, kazılı idi.

Otuzyıl boyunca bu ünvanları tekzipederek hiçbir başarısızlıkla karşılaşmadı. Giriştiği her işte muvaffak olurken yirmialtı memleketin tacını başına geçirmiştir. Bunlar arasında Çağatay hanedanı, Türkistan ve Moğolistan'daki Cet hanedanı, Harizm, Horosan, Tataristan, Irak-ı Acemde Beni Muzaffer, Irak-ı Arap'ta İlhanlılar ve Hind hanedanı en mühimleriydi. Ülkesi doğuda Çin seddine kuzeyde Rusya içlerine, batıda doğu Anadolu'ya, güneyde Mısır'a dayanıyordu. Kuvvetli cihangirin darbeleri altında hiçbir gücün kuvveti kalmıyordu.

Askerlerin sadakati her türlü tasavvurun ötesindeydi. Yalnız canlarını değil gerektiği zamanlar da mallarını ve ganimetlerini de Hakanları yolunda feda ederlerdi. Timur'da onlarla birlikte aynı sofrada yemek yerdi. Tasavvur ettiği bir şeyi asla terketmez, verdiği emri geri almazdı. Kararlaştırdığı şey, onun için icra olunmuş hükmündeydi. Maziye asla teessüfetmez, istikbalden ise emin olmazdı. Ortaya çıkan her türlü halleri, metanetle karşılardı.

Alimlere, fakihlere, seyyidlere fevkalede hürmet gösterirdi. Onların sohbetlerini dinlemek en büyük zevkiydi. Tüzükatında: Allah dostları alimler ile devamlı irtibat halinde idim. Her işimde onlarla istişare ettim. Bunların hayır duaları bana zaferler kazandırdı, demektedir.

Girdiği hiçbir memlekette de alim ve şeyhlerin incitilmesine rıza göstermezdi. Savaş esnasında başarıya ulaşmak için haraketlilik ve şaşırtmaca gibi pekçok harp hilesine başvururdu. O kendisini takdim ederken genellikle Bizki, Mülûk-ı Turan; Emir-i Türkistan'ız. Bizki Türk oğlu Türk'üz. Bizki Milletlerin en kadimi ve en ulusu Türk'ün başbuğuyuz, ifadelerini kullanırdı.

Bu büyük cihangirin Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han ile çarpışması ve bozguna uğratması ise Batı Türk dünyası açısından büyük üzüntüye yol açmıştır.

Tarihin en büyük cihangirlerinden Timur Han, Çin İmparatorluğu üzerine düzenlediği sefer sırasında ölümünün yaklaştığını anlamış, vasiyetini yazdırmıştı. 12 madde halinde düzen­lenen bu belge, hem onun başarılarının sırrını, hem de bir devletin nasıl yönetilmesi gerektiğini ortaya koyması bakımından fevkalâde önem taşımaktadır.

Çin İmparatoru Tonguz, memle­ketinde İslâm'a karşı savaş aç­mış, ağır zulüm ve baskıların yanısıra binlerce Müslüman'ı da öldürtmüştü. Bu haberler üzerine. Timur Han, 1404 yılı Kasım ayında 200.000 kişilik muazzam bir ordunun başında bu ülkeye doğru sefere çıktı.

Ocak ayı (1405) ortalarında Otrar'a varılmıştı. Ancak, bundan sonraki yol­ların sefer için uygun olmadığı rapor edilince, bir müddet burada kalındı. Ti­mur Han, hem yaşlılığın verdiği zayıf­lık, hem de mevsim şartlarının elveriş­sizliği sebebiyle, bu son seferde, iyice yorulmuştu.

Şubat ayı ortalarında ileri kuvvetle­re hareket emri verildiğinde. Timur Han birdenbire hastalandı. Orduda bu­lunan tabibin bütün gayretlerine rağ­men, durumu günden güne kötüye git­mekteydi. Hakan, ölümünün yaklaştığı­nı görünce, önce vasiyetini yazdırdı. Sonra yatağın etrafında ayakta olan oğullarına dönerek şunları söyledi:

"Çocuklarım! Tebaanın istiraha­tım teinin için, sizlere bıraktığını va­siyeti ve düsturları unutmayınız. Halkın dertlerine derman bulunuz. Zayıfları himaye ediniz. Bilhassa fa­kirleri, zenginlerin zulmünden koru­yunuz. Her işinizde rehberiniz, ada­let ve iyilik olsun. Eğer benim gibi uzun müddet saltanat sürmek ister­seniz, kılıcı ihtiyat ve likayat ile kul­lanınız. Aranıza nifak tohumu girme­mesine çok dikkat ediniz. Zira ne­dimleriniz ve düşmanlarınız bundan istifade için aranıza nifak saçmaya çalışacaklardır. Vasiyetimdeki usûl-i idare düsturlarına sadık kalırsanız, tac daima başınızda kalır. Ölüm dö­şeğinde olan babanızın sözlerini dai­ma hatırlayınız."

12 önemli düstûr

Şüphesiz hiçbir hükümdar, kurduğu devletin kısa ömürlü olmasını istemez. Nitekim birçok hükümdar gibi Timur'u da yaşlılığında en çok meşgul eden ko­nulardan biri ölümünden sonra devleti­nin istikbâli olmuştur. Bu sebeple, daha sağlığında devletin bekası için bazı ted­birler almıştır. İdarede tatbik ettiği hu­susları ve düstûrlarını bir araya getirmiş ve çocuklarına da bunların önemini şu sözlerle ifade etmiştir:

"Biliniz ki, içinizden çoğunuz, Al­lah'ın inayetiyle benden sonra tahta çıkacaktır. Bunun içindir ki, sizlere armağan olmak üzere, kendi düstûr­larımı bir araya topluyorum. Bunlar on iki tanedir. Ehemmiyetlerinin en beliğ şahidi, onlardan benim ettiğim istifadedir. O düsturlar sayesinde ben cihangir bir devlet te'sis, kişverler feth, fütuhatımı muhafaza eyle­dim ve tahtımda herkesin minnettarı oldum."

Nedir bu 12 düstûr.. Şimdi, dünya­nın en büyük imparatorluklarından biri­nin anayasası gibi kabul edilecek 12 maddeyi, sırasıyla Timur Han'ın kendi ifadesiyle veriyoruz.

Bir: "Allahü teâlânın dînini ve Hazreti Muhammed'in şeriatını dünyaya yaymayı esas edindim. Her zaman her yerde İslâmiyeti tuttum.

İki: Etrafımda olan adamları on iki­ye ayırdım. Gerek ülkeler fethi, gerekse fethettiğim yerleri idare hususunda ba­zıları bana kolları, bazıları da meşveretleriyle yardım ettiler. Onlar sarayımın süsü idiler.

Üç: Düşman ordularını mağlup ve eyaletler fethetmekte âlimlerle istişare, ihtiyat, uyanıklık ve faaliyet bana çok yardım etti. Hükümet idaresinde yumu­şaklık, insaniyet ve sabır ile hareket et­tim. Hiç meşgul olmuyor gibi görüne­rek, herşeyi basiretim altında bulundur­dum.

Dört: İntizam ve kanunlara riayet benim kuvve-i hükümetimi o derece güçlü eyledi ki vezirler, emirler, asker­ler ve halk üst tarafındaki sınıfa can atar arzukeş değil idi. Her biri bulunduğu sı­nıftan memnun idi.

Beş: Zabit ve askerlerimi cesaretlen­dirmek için altın ve cevahir sarfından çekinmedim. Onları soframa oturttum. Onlar da kavgalarda benim için canları­nı verdiler. Hayatî ihtiyaçlarını kolay­laştırıp, giderlerine iştirak ile bana bağ­lılıklarını te'min ettim. Böyle kıymetli bazuların ve cengaverlerimin yardımı ile yirmi yedi imparatorluğun hükümra­nı oldum. İran, Turan, Rum, Mağrıb, Suriye, Mısır, Irak-ı Arab, Irak-ı Acem, Mazenderan, Geylan, Şirvan, Azerbay­can, Fars, Horasan, Cidde, Büyük Tataristan, Harezm, Hotin Kabulistan, Bahter-ı zemin, Hindistan...

Bütün bu kıtalar bana tabi' idi ve ben onlara kanunlar yaptım.

Hanlık hil'atını giyince, istirahate elveda ettim. Zaten on iki yaşından be­ri diyar diyar dolaşıp mihnet ve zorluk­la çarpışır, projeler yapar, düşman alay­larını dağıtır, askerlerle zabitler arasın­da meydana gelen itaatsizlik ve isyanla­rı görmeye ve onların katı sözlerini işitmeye alışır ve fakat sabırla, ehemmiyet vermiyor gibi görünerek onları teskine muvaffak olurdum. Ceng meydanların­da düşman safları içine atıldım, işte böylelikledir ki ben ülkelere hakan ol­dum ve şöhretim uzak illerde çalkalan­dı.

Altı: Adalet ve bitaraflık ile ibâdulla­hın hayırhahı oldum ve hüsn-i teveccü­hünü kazandım. Hüsn-i muamelem suç­suzlara olduğu kadar kabahatlilere de şamil idi. Cömertliğimle, insanların kalbinde iyi bir yer kazandım. Hüküm­lerimde esas, adi ve insaf idi. Bu siyaset sayesinde askerlerimi ve tebaamı korku ve ümit arasında tuttum. Cengâverlerim, kavga meydanlarında beni yanla­rında görürlerdi.

Mazlumu zalimin elinden kurtar­dım. Şahıs veya mal ve mülke yapılan zararı tamamen meydana çıkarınca, ka­nunu tatbik ettim ve suçsuzları asla ka­bahatli çıkarmadım.

Projelerime mani olmak için bana karşı kılıç çeken her adam, aman dile­yince, tarafımdan hüsn-i muameleye mazhar oldu. Ona kadrine göre riayet ettim, yaptıklarının üstüne perde-i nisyan çektim. Eğer henüz onun kalbi yaralı ise, bu yarayı iyi etmeye uğraş­tım.

Yedi: Seyyidlere, âlimlere, fâkihlere, feylosoflara, tarihçile­re mümtaz muamele ettim. İyi ve cesur adamlar -çünkü Allah böyleleri sever- benim dostlarım idi. Alim­lerle sıkı münasebette bulundum ve asil kalbli insanların sev­gisini, muhabbetini çekmeye çalıştım. Bunlarla istişare ettim ve onların hayır dua­ları bana zaferler te­min etti. Derviş ve fakirleri himaye et­tim. Bunlara zerre kadar fenalık etme­meye uğraştım ve hiçbir taleblerini reddetmedim. Başkası aleyhinde ko­nuşanları sarayımdan kovdum. Bunla­rın sözlerine ve iftiralarına hiç ehemmi­yet vermedim.

Sekiz: Her teşebbüsümü başa çıkar­makta sebatkâr idim. Bir projeyi bir ke­re kabul ettim mi, artık bütün zihnim ona münhasır olurdu. Onu muvaffaki­yetle başarmadıkça, asla terketmedim. Hiçbir vakit halim, sözümü tekzip et­medi ve asla şiddetle hareket etmedim. Allah bana -yapacağım şiddetli muameleye göre- azap ile muamele eder kor­kusuyla kimseye hiddet ve gazap ile muamele etmedim.

Adem babamızdan Hazreti Muhammed Hatemü'l-Enbiya ve ondan benim zamanıma kadar gelip geçen hüküm­darların ne gibi kanunları olduğunu âlimlerden sordum. Bu hükümdarların hal ve hareketleri, ilimleri, nutukları çok zaman evvel benim kalbime nüfuz etmiş idi. Onların güzel vasıfları ve ha­yatlarının en beğenilen kısımları ile va­sıflanmaya öteden beri özenildim. Çöküşlerinin sebeplerini mütalaa ve tetkik ettim, onların düştükleri hatalardan çe­kinmeye uğraştım. Vergilerin tahsilinde nisbetsizlik, su-i istimal, rüşvet ve halkı tazyikten sakınmaya itina ettim. Bunla­rın kıtlık ve her türlü musibeti doğura­cak ve ırk ve cemiyyeti silip süpürecek fenalıklar olduğunu bilirdim.

Dokuz: Halkın haline vakıf idim. Büyüklere kardaşım, küçüklere çocuk­larım gibi muamele ettim. Her eyalet ve her şehrin ahalisinin i'tiyat ve seciyesi­ne göre âdetler edinmeyi bildim. Yeni tebaamın ve bunların eşrafının sevgile­rini kazandım. İdari işlerine, onların âdetlerine alışmış ve i'timatlarını ka­zanmış kimseleri nasb ettim. Her eyalet ahalisinin âdetlerini öğrendim. İmpara­torluğumun her kıtasında, o kıt'adaki asker ve ahalinin beni alâkadar eden ah­valini bana bildirmek üzere namus ve doğrulukları ile tanınmış adamlar bulundurdum. Bu adamların muamele ve münasebetlerinde en küçük hatasını gö­rünce şiddetle cezalandırdım. İdare adamları, askerler veya halk tarafından bir zulüm yapılırsa, zalimi adalete ver­dim.

On: Bir kabile veya bir Arap veya Acem göçebesi bayrağım altına girme­yi dileyince, beylerini şerefle, diğer adamlarını mevkilerine göre itibar ile kabul eltim. İyilere iyilikle muamele ve kötülere fenalıklarını iade eyledim.

Benimle dost olan herkes, bu sevgi bağından hiç pişmanlık duymadı. Her dostluğu iyilikle karşıladım. Bana kim hizmet ve yardım etmiş ise mükâfatsız kalmadı. Düşmanım olan adam daha sonra haksızlığını anlayarak benden hi­maye ve lütuf dilemiş ise, onu dostluk­la karşıladım.

Şir Behram ile böyle oldu. Bu bey, benimle arkadaşlık ettikten sonra, tam iş zamanında beni terk etti. Ganimet sevdasına düşerek bana kılıç çekti. Son­ra tuz ve ekmeğimi yediğini düşünerek bana geldi, bağışlamamı yalvardı. Bu şanlı bir soyun felâket çemberinden geçmiş (tecrübeli), kabadayı cenk adamlarından idi. Hatalarına göz yum­dum, yiğitliğine bağışladım. Dostluğu­mu göstermek için eski rütbesine eş bir rütbe verdim.

Onbir: Oğul, torun, dost, müttefik benimle bağlantısı olan herkes iyiliğim­den nasibini aldı. İkbal ve saadetimin parlaklığı ve yüksekliği, hiç kimseyi unutmaya sebep olmadı. Tarafımdan her zaman, herkes, müstehak olduğu mükâfat ve hürmete mazhar oldu. Acı­ma ve şefkati de elden bırakmadım.

Oğullarımda, torunlarımda kan rabı­tasına hürmet ettim. Onların hayat ve hürriyetine su-i kast etmedim.

Herkese -evvelce inceleyip vakıf ol­duğum- seciyesine göre muamele ettim. İkbal yıldızımın sönüklüğü zamanların­da edindiğim tecrübeler, dostlara ve düşmanlara karşı nasıl muamele etmek lâzım geldiğini bana öğretti.

Oniki: Gerek leh, gerek aleyhimde hareket etsinler, her zaman askerlere hürmet ettim. Sürekli bir saadeti, çabu­cak zail oluveren şeye feda eden adam­lara şükr etmek borçtur. Onlar kavgaya koşuyor ve hayatlarını feda ediyorlar.

Düşmanım olan ve beylerine pek sağlam bağlı bulunan cenk erlerine, kalben dostluk besledim. Benim bayra­ğım altına geçerlerse, onların bahadır­lıklarını ve sadakatlerini en samimi adamlar arasına almakla mükâfatlan­dırdım. Fakat iş zamanında en kudsî ka­nunu ayak altına alarak kumandanını terk ile bana gelen düşman askeri, naza­rımda insanların en kötüsüdür.

Toktamış Han ile olan kavgada, emirleri bana tekliflerde bulundular. Benim düşmanım olan Toktamış Han'a karşı emirler alçaklık irtikab etmek isti­yorlardı. Nefret ettim. Kendi kendime, "Şimdiki hanlarına olduğu gibi bilahare bana da hainlik ederler" dedim. Ve ce­vap olarak onlara, "siz alçak ve mel'unsunuz" dedim.

Tecrübe bana gösterdi ki din ve ka­nunlar üzerine istinat etmeyen bir hükü­met, uzun müddet payidar olamaz. Böyle hükümet çıplak olup. kendini gö­ren herkese karşı gözlerini yere diken ve herkes yanında hiç hürmet ve itibarı olmayan adama benzer. Kezalik öyle hükümet, tavanı, kapısı, avlu duvarları olmayan ve her önüne gelenin içeriye dalabildiği eve de benzetilebilir.

Bunun içindir ki ben saltanat yuva­mı İslâmiyet üzerine kurdum ve hükü­metimi idare için kanunlar tanzim ettlim. Bu kanunlara da saltanatımın de­vam ettiği müddetçe riayet ettim."

Timur Han'ın, devletinin anayasası gibi belirlediği bu 12 temel düstûru, onun zaferlerle geçen 25 yıllık saltanatı boyunca Çin'e ve Delhi'ye kadar bütün Asya'ya, Irak'a, Suriye'ye ve İzmir'e ka­dar Anadolu'ya sahip oluşunun sırrını ortaya koymaktadır.

Kaynak: www.ahmetsimsirgil.com



Ömer Hayyam, ölümünün ardından 9 asır geçmesine rağmen hâlâ hakkında konuşulan bir şahsiyet. Herkes kendisini şarap hakkında ve çoğu kendisine ait bile olmayan rubaileriyle tanıyor. Geçenlerde bir piyanistimizin “Hayyam bugün yaşasaydı Silivri’ye gönderilirdi” sözüyle tekrar gündeme geldi.

Ömer Hayyam, 18 Mayıs 1048 tarihinde Nişabur’da dünyaya geldi. 4 Aralık 1131 tarihinde burada vefat etti. Babası hayyâm (çadırcı) olduğu için böyle tanınmıştır. Nişabur’da Nizâmiyye Medresesi’nde tahsil gördü. Muvaffaküddin Abdüllatif bin Lübad’a talebe oldu. Vefatına kadar da hocasından ayrılmadı. Selçuklu Veziri Nizamülmülk ve meşhur Bâtınî Şeyhi Hasan Sabbah’ın mektep arkadaşı olduğu söylenir.

Matematiğin babası

Ömer Hayyam tarihin en büyük matematikçilerinden idi. Binom Açılımı’nı ilk kez kendisi kullanmıştır. Mekteplerde Pascal Üçgeni olarak öğretilen matematik kaidesi, aslında Ömer Hayyam tarafından oluşturulmuştur. Astronomide dünyanın önde gelen ilim adamlarındandır. Aynı zamanda dünya bilim tarihi için de önemli bir yerdedir. Dünyanın ilk modern rasathanesini kurmuştur.

Aynı zamanda meşhur bir takvim mütehassısı idi. Emsallerinin çoğunun hilafına doğum tarihinin günü gününe bilinir olması bu ihtisasından kaynaklanmaktadır. Selçuklu Sultanı Celaleddin Melikşah tarafından hazırlatılan Celâlî Takvimi’nin mimarıdır. Sadece malî hususlarda kullanılmak üzere bir güneş takvimi hazırlanmış; ancak yıllar yine hicret esasına göre hesab edilmiştir. Celâlî Takvim, Gregoryen Takvimi’nden daha hassastır.

Dünyaya metelik vermeyenlerin lideri!

Ömer Hayyam felsefeye hakkıyla vâkıf idi. Felsefecilerin teorilerine karşı durabilmek için bu metodlarla kâinatın esrarını tefekkür etmiş; bu hususta İslâmiyete aykırı bir söz söylemediği halde, sırf âzâde yaşantısı sebebiyle Bâtınî veya Mutezilî olmakla itham edilmiştir. Nitekim rubailerinde, dünya, varoluş, Allah, devlet ve sosyal teşekküller gibi mevzulardaki tasavvurlarını serbestçe açığa vurmaktadır. Devrini aşan, çok yüksek bir kültüre sahip olması sebebiyle, gelenekler ve cemiyetin prensipleri ile bağlı addetmeksizin yaptığı bu tasavvurları, kendisine dünyada üniversel bir ün kazandırmıştır. Evet, Ömer Hayyam akıl yürütmelere düşkünlüğü ile tanınmıştır ama Bâtınî veya Mutezilî olduğuna dair en ufak bir delil yoktur. Bu serbest tavrı, mevcut otoriteye baş eğmek istemeyenler tarafından ilham kaynağı olarak görülmüş; Ömer Hayyam dünyaya metelik vermeyenlerin lideri olarak lanse edilmiştir. Silsiletü’t-Terâtib adlı eserinde Bâtınîleri, Mutezilîleri ve filozofları tenkit eder; onların marifetullaha ulaşma metodlarının yanlışlığını ortaya koyar.

Ömer Hayyam'ın 18 tanesinin ismi bilinen çok sayıda eseri vardır. Bunlar arasında astronomi ve takvim, geometri, cebir ve denklemler, ontoloji, fizik, felsefe, üç meseleye cevap mahiyetinde âlemde zıtlığın zarurî olduğu, meskûn yerlerin iklimi ve hava değişiklikleri, aritmetik, altın ve gümüşten yapılmış bir cisimdeki altın ve gümüş miktarının anlaşılması, pırlantalı eşyaların taşlarını çıkarmadan kıymetini bulmak gibi hususlarda eserler vardır. Öklid'in bir probleminin çözülmesi metoduna dair eseri, Fransızca’ya çevirmiştir. Arkadaşı Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün biyografisini yazmıştır. Bütün bu eserleri çok yönlülüğünü göstermektedir. Allah’ın âlemleri yaratmasının ve insanları ibadetle mükellef kılmasının hikmetini anlatan eseri, imanına delâlet eder. Ölüm döşeğinde şöyle dua ettiği rivayet olunur: Ya Rabbî! Seni, gücüm yettiği kadar bilmeye çalıştım. Beni, bu anlayışıma bağışla!

Ömer Hayyam'ın Nişabur'daki türbesi

Hepsi onun mu?

Ömer Hayyam, aynı zamanda kudretli bir şairdir. Daha çok da bu yönüyle tanınmıştır. Şu rubaisi (dörtlüğü) pek meşhurdur:

Paramız yok ki bir güzel sevelim;

Şarap da yok ki, içip de haykıralım.

Demek günaha girmenin yolu yok,

Çaresiz kalkalım namaz kılalım.

Rubailerinde göze çarpan eğlence, şarap, aşk gibi temalar sebebiyle de haksız ithamlara uğramıştır. Şark edebiyatında şarap, meyhane, sâki ve eğlence gibi temaların sembolik mânâlar ihtiva ettiğini bilenler, bu ithamlara inanmamaktadır. Ham sofu kuru yobazları da tenkit etmesi de insanları yanıltmaktadır. Ömer Hayyam’ın şiirlerinde dine karşı bir ifade yoktur.

Başkalarına ait rubailer de kendisine mal edilmektedir. Bu sebeple rubailerinin sayısı binleri bulmaktadır. Bunlar hayatında iken yazılmış değildir. Ölümünden dört asır sonra derlenmeye başlamıştır. Zamanla yüzlerceyi bulmuştur. Nüshalar arasında bile esaslı farklar vardır. Rus müellif Zhukovski, ancak 83 rubainin Hayyam’a ait olduğunu söylüyor. Garb lisanlarına da tercüme edilen rubailerin Türkçeye tercümeleri, umumiyetle Farsça orijinalinden değil, Garb lisanlarındandır. Üstelik bazıları, kendi ideolojileri istikametinde rubailerde değişiklik bile yapmış; Hayyam’ı ayyaş veya Marksist ve ateist bir şair olarak tasvir etmişlerdir.

Bu rubaileri, hiç değilse Farsça bilen Abdülbâki Gölpınarlı tercüme edip bastırmış; mukaddimesinde Ömer Hayyam’a ait olmayanları ve kimin rubaisi olduğunu izah etmiştir. Silsiletü’t-Terâtib adlı eseri kendisinin tasavvufî şahsiyetini gözler önüne serer. Büyük sôfiler Ebu Tâlib Mekkî ve Gazâlî’den çok tesir gördüğü anlaşılır. Şu rubaisi, Ömer Hayyam’ın görünmeyen yüzünü ortaya koymaktadır: Din yolunu bilmek şeriattır/Buna göre amel etmek tarikattır/İlim ile ameli ihlâs ile cem etsen/İşte bu da hakikattır/Hevâya uymaya şeriat denmez/Şeriatsız yola tarikat denmez/Câhilin gördüğüne hayal denir, hakikat denmez.

Hayyam'ın Türbesi'nde (Tablo: Jay Hambidge)



Yüzlerce ırkın yaşadığı, binlerce dilin konuşulduğu renkli kıta Hindistan’da, hiçbir yere benzemeyen nice âdetler vardır. Bunlar göreni ve duyanı hayrette bırakır.

Yedi kocalı Hürmüz

Eskiden Hindistan’da bir kadının birden fazla kocası olabilirdi. Erkek kardeşler, umumiyetle aynı kadınla evlenirdi. Bu âdet Seylan’da 1858’den sonraki İngiliz işgaline kadar sürdü. Hindistan’ın kuzeyindeki Tibet’te hâlâ rastlanmaktadır.

İlle oğlan çocuk

Evlilikten maksat soyunu devam ettirecek ve atalara ibadeti idare edecek bir oğul yetiştirmektir. Bu sebeple çocuğu olmayan erkeğe evlat edinmek veya karısını kendi kan akrabasından birine çocuk kazanması için göndermek düşer. Oğlu olmayan erkek, kızını evlendirirken doğacak olan çocuğunun kendi oğlu olacağını şart koşabilir. Bu takdirde o torun, dedesinin oğlu yerine geçer. Aileye yük ve utanç olarak görüldüğü için kız çocukları öldürülür. Bu bilhassa üst sınıf Hindliler arasında yaygındır. Bugün bile gebeliğin sonlandırılmasıyla devam eden ve nüfusta kadın/erkek dengesizliği meydana getiren âdet sebebiyle, Hindistan’da ultrasonla çocuğun cinsiyetini öğrenmek yasaklanmıştır.

Diri diri yakılan kadınlar

Evli kadının, öldükten sonra da kocasını mutlu etmesi ve onun günahlarından arınmasına yardımcı olması gerekir. Bu sebeple dul kadınlar intiharı seçer veya seçmesi beklenir. Umumiyetle de ölü kocalarıyla beraber yakılır. Yakma âdetinin bulunmadığı bazı Hindu cemiyetlerinde ölüyle gömülür. Bu âdete sati veya devanagari denir. Yakılanın sadece dul olması gerekmez; kadın, erkek, hizmetkâr, arkadaş herkes, sadakatlerini böyle gösterebilir. Japonya’daki seppuku âdetine benzer.

Babürlü hükümdarları sati ile mücadele etti. Hümayun, vergi getirdi; Ekber Şah, kadına düşünme müddeti tanıdı; Şah Cihan çocuklu dullar için sati’yi yasakladı. Evrengzib Şah ise 1663’te memurlarına sati engelleme emri verdi. Fakat tatbikat gizliden gizliye sürdü. İngiliz sömürge hükümeti 1829’da kanun dışı ilan etti. Jaypur’da 1846’da yasaklandı. Nepal’de XX. asra kadar sürdü. Bali’de 1905’e kadar asiller tarafından tatbik edildi. 1987 tarihli kanuna rağmen, Racastan’da hâlâ rastlanır. Geçenlerde kocasıyla beraber yakılmayı isteyen bir kadının haberi medyaya aksetti.

1859 senesinde Çovdhari-Chowdhary-Novbet Rama namındaki racanın vefatında, Brahmanlar (din adamları) cennette kocasıyla olsun diye karısı Kirami’nin yakılmasına karar verdi. Kadına esrar ve afyon gibi his iptal edici şeyler verip bayılttıktan sonra, sedye ile ateşe götürürken, İngiliz memurları haber alıp kurtardılar. Brahmanlar, kadın gayet günahkâr olduğu için, bu dünyada biraz daha günah kazansın diye beyaz şapkalı şeytanlar vasıtasıyla alıkonduğuna hükmettiler.

Masumsan ateşe atla!

Vaktiyle Hind mahkemelerinde delil yoksa adlî tecrübelere müracaat edilirdi. En meşhurları şunlardı: Zanlı tartılır; ikisinde de aynı gelirse masumdur. Zanlının eline kızgın demir verilir; tutabilirse masumdur. Zanlıya zehirli ot yedirilir, ölmezse masumdur. Mâbedlerdeki putların yıkandığı sular zanlıya içirilir; üç hafta zarfında hastalanmazsa masumdur.

Ölümlerden ölüm beğen!

Hindistan’da intihar suç ve günah değil, beğenilen bir iştir. İntihar etmek isteyen, üç gün oruç tutar. Sonra ölünceye kadar aç kalmak, karlara gömülmek, ateşe veya su kuyusuna atılmak, timsahlara atlamak, kendini hançerlemek suretiyle intihar gerçekleşir. İhtiyarların kayıkla Ganj nehrine açılarak kendisini suya atması yaygındır. İhtiyar veya hasta, güzel elbiseleri giydirilip med-cezir sebebiyle suyun çekildiği yere götürülüp bırakılır. Sular yükselince, onu alıp götürür. Aklı başına gelip kaçarsa, şerefini kaybetmiş sayılacağından kimse kendisini kabul etmez. Bir köşede açlık ve pislik içinde hayatını tamamlar. İngilizler bu âdeti de şiddetle yasaklamıştır.

Cennete akan nehir

Ganj nehrinin cennete aktığına inanılır. Kıyısındaki Benares, bir hac şehridir. Her yerden gelen Hindular, güneş doğarken burada Ganj’a girip yıkanarak günahlarından temizlendiğine inanır. Hindular ölülerini yakarak küllerini Ganj nehrine atar. Fakirler, kâfi mikdarda odun bulamadığı için ölülerin ancak bir kısmını yakabilir. Sonra bu hâliyle nehre atar. Bu da akbaba ve timsahlar için bir ziyafet demektir. Şimdi belediye bunlara odun temin etmektedir. Herkes ölüsünü Ganj’a götüremez. Şimdi ölüler şehirlerdeki krematoryumlarda yakılmaktadır. Hindistan’da mezarcı veya mermerci yerine, adım başı kül için vazo yapıp satan dükkânlara rastlanır.

Öküz değil inek

Krişna adını verdikleri tanrının avatarı (yeniden bedene gelmiş hâli) olduğu için Hindular ineği mukaddes bilir. Yemin ederken bu hayvanın kuyruğunu tutar. Sokaklarda rahatça gezer. Etini yemezler. Bazıları inek idrarı ile temizlenir; dışkısını alnına sürer. İnek, bir pazarcının sebzelerini yese kızmak şöyle dursun memnun olur. Bir kimse, kazara bir ineği öldürse, altı aydan bir seneye kadar yıkanmaz, sakalını ve tırnağını kesmez, bina içinde yatamaz, işine gidemez, giyinmez. Ceza bitince, kavak ağacına benzer mukaddes pipal ağacı altında Brahmanlarla hısım akrabasına ziyafet vererek, çok mikdarda tereyağını o ağacın yapraklarıyla yakarak kırklandıktan sonra temizlenip eski hâline dönmesine müsaade olunur.



İstanbul’un fethi hiç şüphesiz çok mühim bir dönüm noktası. Bilhasa İslâm âlemi açısından bu mevzuyu değerlendirir misiniz?

İstanbul’un fethinin çok çeşitli zaviyelerden, açılardan değerlendirilmesi mümkün. Dünya tarihi bakımından, Avrupa tarihi bakımından, Türk tarihi bakımından, İslam tarihi bakımından mümkün. Bunların hepsi aslında bir bütün ve birbirleriyle de alakalı. İslam ve dünya tarihi bakımından İstanbul’un fethinin bir dönüm noktası olduğu zaten Avrupalılar tarafından da takdir ediliyor ki; İstanbul’un fethi dünya keşiflerinin de önünü açmıştır, Avrupa’da da Rönesans’ın. Çünkü İstanbul’un düşmesi artık Türk tehlikesinin bertaraf edilemeyeceği fikrini doğurmuş. İnsanlar doğuda değil batıda yer aramışlar, bu da keşifleri doğurmuş. Sonra bu da biliyorsunuz Avrupa’ya altın akmasına ve Avrupa’nın refahına sebebiyet vermiştir. Bu da Avrupa tarihi bakımından mühimdir. Yani artık Türklerin buradan sökülemez bir hale gelmelerini anlamaları mühim bir hadisedir. Bu İstanbul’un fethiyle olmuştur. Halbuki İstanbul bir şehirdir, o zamana kadar ne topraklar fethedilmiş… Selanik ondan 100 yıl önce fethedilmiş, Osmanlı orduları Belgrad önlerine nerdeyse gelmişler… İstanbul belki o kadar mühim görünmeyebilir. Ama sembolik de olsa büyük bir değeri var İstanbul’un fethinin. Dünya tarihi bakımından böyle, Avrupa tarihi bakımından böyle. Türkler için buranın artık onların yurdu olduğu tescillenmiştir. İstanbul olmasaydı biz İran’da Orta Asya bozkırlarına gitmiştik. Yani Sultan Aziz demiş “Sizin aklınızla ecdadım hareket etseydi biz şimdi Konya bozkırlarında koyun güdüyorduk.” Şimdi eğer İstanbul fethedilmemiş olsaydı burası bizim ana yurdumuz olamazdı. İstanbul buranın tapusu, anahtarı, mührü ne derseniz deyin; suyun kaynağı İstanbul’dur.


Özgüven hâdisesi oldu değil mi?

Ben de onu söyleyeceğim. Sultan Vahideddin İstanbul’dan ayrılmadı ki en büyük tenkit sebebi oldu bu onun için. Ama dedi ki; “Biz İstanbul’dan ayrılırsak İstanbul’u kaybederiz. İstanbul’u kaybedersek biz yok oluruz. İstanbul’un bizim elimizde olmasının büyük bir ehemmiyeti vardır.” Tahtını kaybetmek pahasına İstanbul’u korudu. Napolyon demiş ki “Dünya bir devlet olsaydı İstanbul başşehir olurdu.” Bugün bile öyledir; New York’tan, Londra’dan, Paris’ten geridir ama stratejik ve jeopolitik mevkii sebebiyle dünyanın en önde gelen şehirlerinden birisidir. Hele ki Rusya gibi dünya politikasında mühim rol oynayan bir devletin dünyaya açılış menfezi olması bunu arttırıyor. Türklerin artık burayı vatan edinmelerinin anahtarı oldu İstanbul. Kendilerine bir itimad-ı nefs geldi; “biz İstanbul’u fethettik artık bu coğrafyadan kolay kolay atılamayız.” dediler. Bu onların fetihlerinin önünü açtı. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesinin de, Kanuni Sultan Süleyman’ın Macaristan’ı fethetmesinin de anahtarı İstanbul oldu. Ben Arap ülkelerinde çok bulundum o vesileyle Arapların gerek entelektüel kısmını, gerek halkın Osmanlılar hakkında ne düşündüğünü merak ettim mesleğim itibariyle. Orada da şunu gördüm ki İstanbul’un fethi Türklere fevkalade büyük bir prestij hasıl etti. Türklerin İslam’ın bayraktarı olması, bu gün bile dünya tarafından Türklerin Müslümanlıkla özdeş görülmesi, Türklerin Müslüman âleminin lideri gibi görülmesinin yolunu açan İstanbul’un fethidir. Evet, daha önce Abbasiler zamanında, ta Emeviler zamanında Türkler ve Araplar tanışmışlar, onlarla bir ahbaplık hâsıl etmişler; Araplar onlara güvenmiş, onlar Araplara güvenmiş ve çok büyük faydalar hâsıl etmişler. Bağdat’taki halifeyi Şii tazyikinden kurtarmışlar… Baybars hem Haçlıları hem Moğolları yenerek dünya çapında İslam’a ve insanlığa faydası olmuş…

Baybars pek bilinmiyor, değil mi?

Hayır hayır, bilinmez… Baybars’ı kimse bilmez. Şimdi Salahaddin Eyyübi’yi biraz biliyorlar değişik vesilelerle. Baybars’ı bilen yok. Türkler de bilmez ama kimseyi suçlamıyorum. Türkler bilmiyor, Araplar bilirler. Evet, Baybars’ın onlara hizmeti çoktur. Çerkez’dir aslen kendisi, Memlük Çerkezi’dir ve Memlük’ün kurucusudur. Türk kültürü içerisinde yetişmiştir. Çünkü onu köle olarak alan Memlüklüler Kıpçak Memlükleriydi. Kıpçak memlükleri de Eyyubiler tarafından yetiştirilmiştir, bir silsile vardır. Bu hizmet bilinmez, kimse tanımaz, Türkiye’de tanınmaz, ismini bile bilmezler. Mısır’da işte, Baybars Mısır hükümdarı olduğu için bilirler. Ama Salahaddin Eyyübi’den daha çok meşhurdur, daha çok faydası vardır.

Sanki Baybars denildiği zaman Türki bir mânâ anlaşılıyor…

Şimdi tabi öyle değil. Baybars bir kere Türk değil Çerkezdir. Ama Türk kültürü içinde yetişmiştir. Salahaddin Eyyübi gibi Türkçe konuşurdu. Yani Çerkezce konuşmazdı bir kere. Ama tabi öncelikle Müslümandı, sorsanız “Ben Müslümanım.” derdi. Büyük bir İslam mücahididir, büyük bir İslam hükümdarıdır. Türkiye’de böyle beylik lafı eden İslamcılara ya da Türkçülere sorsanız on kişi içinde Baybars’ı bulamazsınız, bir de böyle bir şey var. Baybars hakkında da böyle bir umumi cehalet var. Herkes hakkında var da, Baybars hakkında da vardır. Ama işte Baybars’ın ki kadar büyük bir iş olmamakla beraber neticesi itibariyle İstanbul’un fethi onu geçmiştir. Hazret-i Peygamber’in tabiriyle “Kostantiniyye.” Türkler hiçbir zaman İstanbul’a “Costantinepolis” demekten gocunmamışlardır. Bu bir şereftir, Kostantiniyye’nin kurduğu en eski şehir bugün bizim elimizde. İstanbul zaten Kostantinopolis’ten bozma bir tabirdir. Türkçe kelime değildir. Başka isimleri de var tabi buranın, her platformda ayrı isimler kullanılmış. Osmanlı paralarında Kostantiniyye diye basılmış… Çünkü hadisi şerifte geçer Kostantiniyye, kitaplarda resmi yazışmalarda hep Kostantiniyye, Konstantin şehri. Buranın fethi müjdelenmiş; Hazret-i Peygamber “Kostantiniyye mutlaka bir gün fetholunacaktır.” buyurmuştur. Yani iki yerde de İstanbul’un mutlaka fethedileceğini Hazret-i Peygamber buyuruyor. Bu gayba dair bir işarettir. Bunu fetheden kumandanı övüyor. Ne iyi emirdir: “ni’mel emir”; onun askerini de övüyor. “Ni’mel ceyiş”: ne iyi askerdir. Şimdi bu hadis-i şerif meşhurdur İslâm âleminde. İmam Ahmet bin Hanbel gibi büyük bir hadis âliminin kitabında var bu hadis şerif. Bütün Arap dünyası da bunu bilir, bir tane değil ki zaten. Bir de Roma’nın fethini müjdeleyen hadis vardır ve Fatih Sultan Mehmed de çok uğraştı Roma’yı fethedebilmek için, ama ömrü vefa etmedi. Bütün Osmanlı padişahlarının “Kızıl Elma”sı Roma’ydı. Roma’yı fethederek Hristiyan âlemini ortadan kaldırmak istediler, hakimiyet altına almak istediler, o da artık bir gün elbette fethedilecek, Hazret-i Peygamberin sözü…

Doğrusu şimdi o, ikinci fetih denilen hâdise, beklenen hâdise “Roma’nın fethi…”

Evet, Roma fethidir, Kayser şehri, Kostantiniyye’den ayırıyor onu. “Kayser’in şehri” diye geçiyor o. O fetholunmadan kıyamet kopmaz, yani o da bir alâmettir. Ama o İstanbul’un fethi kadar övülmemiştir. İstanbul’unkini istemiş, fethedeni övmüş… Onun için, düşünün ki, Hazret-i Peygamber’in irtihalinden birkaç sene sonra, Halife Muaviye zamanında bir ordu buraya gelmiş, Anadolu’yu fethederek gelmiş; Balıkesir üzerinden bir kol, Çanakkale üzerinden bir kol, İzmit üzerinden kuşatmışlar… Bu kuşatmaların en meşhuru Eyüp Sultan’ın da katıldığı meşhur muhasaradır. “İstanbul’u ilk kuşatan ordu mağfiret olunmuştur” buyuruyor Hazret-i Peygamber. Tâbii bu da ilk seferinde alınmayacağına da işaret. O kuşatmadır. Kolera salgını sebebiyle vazgeçilmiş, sonra Araplar birkaç kere kuşatmış… Yıldırım Sultan Bayezid hep almak istedi malum. Padişahlar çok arzu ettiler. Sultan İkinci Murad’ın menkıbesi meşhurdur. Hacı Bayram Veli Edirne’ye teşrif ettiği zaman, “Efendim bu şehir bize lazımdır, himmet buyurun.” Dedi. Yani dua edin de fethedelim.” O da ona “Bu şehir fetih olunacak ama bunu ne sen görürsün ne ben görürüm. Şu küçük çocukla -Fatih Sultan Mehmed’i işaret ediyor- “Bizim köse Akşemseddin görse gerektir.” diyor. Hakikaten de öyle oldu. Şimdi bu hadis-i şerif sebebiyle Arap dünyasında İstanbul’un fethi çok büyük bir coşku uyandırdı. İlk defa Türkler bariz bir şekilde İslam dünyasının önderi, lideri, bayraktarı olarak görüldüler. Bütün İslam dünyasında böyle… Bu prestij bu güne kadar böyle devam etti. İstanbul’un fethinden dolayı da Arap dünyasında ve Arap olmayan Müslümanlar arasında Fatih Sultan Mehmed’in muazzam bir şöhreti, muazzam bir prestiji vardır. Fatih Sultan Mehmet Osmanlı padişahlarının en büyüğüdür. 36 padişahın hepsi iyidir. Hepsi kalitelidir; zeka, kabiliyet, yetiştirilme tarzı, dünya görüşü, cesaret, merhamet yani iyi vasıflarla muttasıftırlar. Gerek devlet adamı olarak, gerek insan olarak, dindarlık, geleneklere bağlılık.. Ama her biri birşeyde ön plana çıkmıştır. Devlet teşkilatında Kanuni Sultan Süleyman ön plana çıkmıştır, askerlikte Yavuz Sultan Selim ön plana çıkmıştır, diplomaside Sultan Abdülhamid… Ama hepsinden fazla ön plana çıkan Fatih Sultan Mehmed’tir. Onda hepsi ön plandadır. Birkaç lisanı gayet güzel konuşan, edebiyata meraklı, dini ilimlere meraklı, fende buluşu olan; malum askeri buluşu vardır topların dökümünde…

Mesela Macar asıllı Urbanus’u biliriz de Fatih Sultan Mehmed’i bilmiyoruz…

İnce topları geliştiren odur. Soğutmayı o becermiştir. Çünkü topun soğuması gerekiyor. Topun soğumasını formüle eden bir buluşu var Fatih Sultan Mehmet’in. Urbanus büyük bir top dökümcüsüdür. O da Fatih Sultan Mehmed’in hizmetine girdiğine göre Fatih’in ne kadar büyük bir hükümdar olduğunu anladı. Fakat onun yaptığı top bir denemeydi ve patladı infilak etti, kuşatmadan önce o, topuyla beraber infilak etti. Yeri bile bu gün Takkeci İbrahim Efendi Caminin olduğu yerde bellidir. Fatih Sultan Mehmed’in böyle bir durumu var. Makyavelli adında meşhur bir İtalyan siyaset yazarı Fatih Sultan Mehmed’e hayranlık duymuş ve onu bir Rönesans hükümdarı olarak tasvir etmiş ve bütün Rönesans hükümdarlarına Fatih Sultan Mehmed’i örnek göstermiş. Tatlı, sert bir hükümdar manzarası arz ediyor, çok kaliteli bir insan güzel konuşan, güzel giyinen, estetik yönü gelişmiş, şiir yazan ama gevşek birisi olmayan… Askerliği kuvvetli ama devlet adamlığı da öyle. İnsan ilişkileri normal ama ölçülü, şahsi zaafları yok denecek kadar az bir insan Fatih Sultan Mehmed. O da zaten şimdi işin bir de manevi yönünden bakarsanız, yani bu kadar büyük zatlarla beraber olmuş, kalmış… Ömrünün sonuna kadar da “Artık ben devlet adamıyım bu işten vazgeçeyim.” dememiş, vefatına kadar âlimlerle ilmi mübahaseler yapmış, tefsir mübaheseleri yapmış; merak sarmış, kitap yazmış, okumuş, anlamaya çalışmış, tasavvufa meyletmiş. Yani çok yönlü sıfatını devam ettirmiş. Yani boşuna değil hadisi şerifin övdüğü kumandanın o olması… Bir kere bunu bilmek lâzım, kim ne derse desin, Fatih Sultan Mehmed’i anlatmak kolay değildir.

O zaman en mükemmel padişah diyebilir miyiz?

Öyle olduğu anlaşılıyor. Ama faydası farklı olabilir, mesela belki bir Sultan Abdülhamid’in faydası Sultan Fatih’ten çok olmuş olabilir. Çünkü mesela Fatih Sultan Mehmed zamanında bolluk, haşmet vardı. Herkes Fatih’e yardımcıydı; ulemasıyla, ailesiyle, askerleriyle… Sultan Hamid yapayalnız bir insandı. Onun için faydası belki onun daha çok olmuştur bilemeyiz, ama şahsi kalite itibariyle Fatih Sultan Mehmed’in bir dengi, Osmanlı tarihinde değil, Türk tarihinde değil, dünya tarihinde zor bulunur. Yani ilk halifeler müstesna, belki İslâm tarihinde bile onun benzeri bir hükümdara biz rastlamıyoruz. Bunu sadece ben söylemiyorum, bunu Arap dünyasında yaşayan insanlar da söylüyor. Avrupalılar da söylüyor. Franz Babinger, Fatih’i ne kadar sıradan bir Avrupa hükümdarı gibi tasvir etmeye çalışırsa çalışsın, çok yüceltmiş, çok tebcil etmiştir Alman tarihçisi Babinger. Fatih Sultan Mehmed müstesna bir şahsiyettir. Fethin de en büyük neticesi Türklerin İslâm dünyasında fevkalade büyük bir prestij elde etmesidir. Ben bir gün Medine’de doktora yaparken Medine mescidinde yaşlı bir adamla tanıştım, ahbap oldum. Yemen asıllı, Hazret-i Peygamberin soyundan olduğunu söylerdi, çok yaşlıydı. O zaman 100 yaşında olduğunu söylerdi. “İstanbul’u kim fethetti?” dedi, cevabını da kendisi verdi; “Fatih Sultan Muhammed Han öyle değil mi?” “Evet öyle.” “Peki, Bosna’yı kim fethetti? Fatih Sultan Muhammed Han…” “Evet öyle. Boşnakları kim Müslüman yaptı? Osmanlılar…” “Şimdi siz niye Boşnaklara yardım etmiyorsunuz?” dedi. O zaman da Bosna meseleleri vardı. Ben de dedim ki “Biz fakiriz, güçsüzüz, başımızdaki idarenin de böyle dertleri yok. Nasıl yardım edelim, siz yardım edin.” O zaman “bi Fahd hâzâ?” dedi. Yani “Bu Fahd ile hiç olmaz” demek istedi. O zaman Fahd Kraldı, o hiç anlamaz demeye getirdi. “Bu sizin vecibenizdir.” dedi. Yani Fatih Sultan Mehmed’in Bosna’yı fethettiğini, Bosnalıların da bu sayede Müslüman olduğunu bir Arap biliyordu. Türkler bilmezler, şu an da bilmezler. Sorsanız Bosna’nın nerede olduğunu bilmezler, bırakın kimin fethettiğini. Yani orada bile bakıyorsunuz Fatih Sultan Mehmed vicdanlarda bir yer tutuyor. Bunun için İstanbul’un fethi İstanbul için çok büyük bir hadisedir.

Fatih ve fetih ruhundan bahsedecek olursak, bunun psikolojik tesirleri inanılmaz derecede nesillere aktarılmış oldu. Hani yapılan bir hayır sonra sanki sizin üzerinize yapışıyor vecibe olarak. Yani biz istesek de istemesek de o bizim kültürümüze, kültür genimize yapışmış oldu…

Şimdi Fatih Sultan Mehmed genç bir padişahtır. 12 yaşında tahta çıktı, indi, tekrar tahta çıktı, indi. En son 19 yaşındayken tahta çıktı, 21 yaşındayken de fetih müyesser oldu. Bir de bugüne bakın; 21 yaşındaki çocuk ekmek almaktan aciz, sorumluluk duygusu yok, şimdi işin bu yönü de var. Ama Osmanlı ricali içinde de kerli ferli adamlara alışmış bir gelenek vardı ve hep oturaklı, temkinli, atılgan olmama vardı. Bu biraz da belki Yıldırım Sultan Bayezid’in, Emir Timur’la olan muharebesinde mağlup olmasının getirdiği bir kompleks olabilir. Fatih Sultan Mehmed bir kabul görmedi ilk tahta çıktığında. İstanbul’u fethetmesi bir kere onun hakkında söylenen ve düşünülenlerin hepsinin yanlış olduğunu ortaya çıkarttı. Bu bir… İkincisi 1402’de Osmanlı devleti ağır bir mağlubiyete uğradı. Ankara Savaşı’nı düşünün. Ankara yani Erzurum değil, Kars değil Ankara, Osmanlı vatanının göbeğiydi. Burada Osmanlı orduları yenildiler. Timur’un ordusuna yenildiler. Muazzam bir orduydu Timur’un ordusu. Yıldırım Sultan Bayezid ise mağrur bir padişahtı. Bütün Avrupalı hükümdarlar birleştiler, bilâ-istisna hepsini Niğbolu’da yendi. Sonra hepsini serbest bıraktı. “Niye bırakıyorum biliyor musunuz? Siz gidin, yeniden ordu toplayın, gelin ben sizi yine yeneyim, bu zevki tadayım, onun için bırakıyorum ben sizi.” dedi. Bırakmasa ve orada esir alsa, öldürse, ordu toplayamazlar, geride ordu falan kalmazdı. Böyle mağrur bir adamdı ve Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusu darmadağın oldu. Padişah bunu hazmedemedi, kahrından öldü. Oğulları birbirine girdiler, 11-12 sene sonra Mehmet Çelebi tahtı kaptı padişah oldu. Düşünün ki Yıldırım Sultan Bayezid’in korkusu Avrupalıların o kadar içlerine sinmiş ki “gık” bile diyemediler. Halbuki yürüseler boğarlardı Osmanlıyı. Düşünün, ölmüş Yıldırım Sultan Bayezid’in korkusu Avrupalıları bir kenarda tuttu. Yani bir tecavüze girişemediler. Çok daha mühim bir tarafı, Osmanlı 50 yıl içinde bir imparatorluk oldu. Darmadağın olmuş 1402’de… İşgal edilmiş, tüm eski topraklarını kaybetmiş; şehzadeler mücadele içinde ve bu mücadelede kan gövdeyi götürüyor. 50 yıl sonra İstanbul fethediliyor. İstanbul’un fethi Osmanlı devletini bir imparatorluk yapmıştır. İmparatorluk demek çeşitli devletleri, taçları elinde tutan demektir. Devletse krallıktır, hükümdarlıktır ama birkaç devlet ona bağlıysa oraya “imparatorluk” denir. Kırım Hanlığı, Bosna Hanlığı, Uygar Krallığı, Sırbistan Kralı, Arnavut Kralı yani hepsi Fatih’e bağlandı. Tabi öyle olunca da imparator oldu Fatih ve herkes Fatih Sultan Mehmed’i Doğu Roma İmparatoru olarak kabul etti. Patriklik makamı boştu. Fatih Sultan Mehmed patriği çıkarttı, patriklik tahtına oturttu. Böylece bütün Ortodoksların hamisi oldu. Bütün Ortodoks dinini Fatih kurtardı. Onun için Ortodokslar Fatih’e çok şükrandır. Ortodokslar Fatih’i çok sever. O bunu Hıristiyanlığa olan sempatisinden yapmadı. Böylece Hıristiyanlıktaki bölünmüşlüğü devam ettirdi, o bakımdan Müslümanlığa faydası oldu. Ama onlar onu kendilerine yapılmış bir iyilik olarak gördüler. İtalya Fatih Sultan Mehmed’i İtalya’yı da işgal edecek, Osmanlı hâkimiyetinde de olsa İtalya birliğini sağlayacak bir hükümdar olarak gördüler. Floransa dukası Lorenzo Medici Fatih Sultan Mehmed’in resmi olan madalyonlar bastırdı. Üç taç var üstünde… Osmanlı devleti, Batı Roma, Doğu Roma. Yani bütün o zamanki tarihçiler Fatih Sultan Mehmed’i Doğu Roma imparatoru olarak görmüştür. Dünyadaki imajı böyle. İşte bu biraz önce işaret ettiğim itimad-ı nefs, ayağını yere sağlam basmayı meydana getirdi, ondan sonra Osmanlı’nın fetih ve gaza ruhunu ateşledi. Bunun önünde hiç kimse duramadı. Yani öyle veya böyle gerileme zamanındaki zaferlere bile bakıyorsunuz, İstanbul’da ateşlenen o kıvılcımın bir eseri oldu, bu zamana kadar da geldi. İstanbul güzel bir şehirdir. Dünyanın kalbi… İstanbul’u fethetmiş olmak bile şu an da Türklere ve Müslümanlara büyük bir gurur veriyor. Mühim bir şey bu. İnsan eğer ecdadını tanımazsa ecdadının muvaffakiyetini bilmezse, kendisi devamlı ürkek gezer ve muvaffak olamaz hayatta. Onun için dünyada muvaffak olanlara bakıyorsunuz hep ailece muvaffak olmuştur. İşte buluş yapanlar ailece buluşçudur, bir ulema aynı aileden gelir hep. Yani ataların dedelerin muvaffakiyetleri ondan sonraki nesillere gurur kaynağı olur ve teşvik eder. Benim dedem böyleydi, ben de yaparım hissini insana veriyor bu. Osmanlı Devleti ne kadar olursa olsun bir beylik idi. Krallık deyin siz buna, prenslik deyin fark etmez. Bir beylik idi, an’aneleri basit idi. Henüz Anadolu Orta Asya gelenekleri, Selçuklu gelenekleriyle yoğrulmuş basit bir devlet idi. Bir dünya devleti değildi. Ama Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettikten sonra -Doğu Roma köklü bir medeniyetti- oradaki siyasi bir takım prensipler, anlayışlar Osmanlı Devletini besledi, Osmanlı Devletinin bir imparatorluk olmasında mühim bir rol oynadı. Bu bakımdan da Osmanlı Devletinin kimliğini, hüviyetini değiştirdi İstanbul’un fethi. Ondan öncekiyle ondan sonraki arasında çok fark vardır. Böyle de bir faydası oldu.

Fatih Sultan Mehmed’in annesine dair spekülasyonlar da yapılıyor hep. Bu hususta neler söylersiniz?

Annesine yapılan spekülasyonlar var ama annesinin mazbut bir kadın olduğu belli. Efendim, tarihçiler de bir enteresandır. Fatih Sultan Mehmed ki güneş balçıkla sıvanmaz, bakıyorlar büyük bir adam, tarihte de benzeri fazla yok. Bu diyorlar ki Türklerden çıkmaz, Müslümanlardan hiç çıkmaz!.. Peki nerden oldu bu? “Annesi bizdendi!..” diyorlar. Çare böyle bulunuyor, formül bu. Fatih’in bu kadar kaliteli olmasının sebebi annesinin başka bir ırktan olmasıdır diyorlar. Osmanlı padişahlarının çoğunun annesi başka ırktandır. Ama şimdi şunu bir kere bilmek lâzım. İslâmiyet’te ırkın önünde din vardır. Saraya alınan kızlar hangi ırktan olursa olsun Türk-İslâm terbiyesiyle yetiştirilirler. Sizden bizden daha Türk, sizden bizden daha Müslümandırlar. Ayrıca onlar edepli, terbiyeli bir padişah hanımı ve padişah annesi olacak şekilde yetiştirilirler. Fatih’in annesi hangi dinden olursa olsun, hangi ırktan olursa olsun, Çingene de olsa Fransız da olsa o sarayda yetiştiği için Türk-İslâm kültürünün bir mahsulüdür, o kadın yetiştirmiştir Fatih’i. Bunu bir kere hiç unutmamak lazım. Peki Fatih’in annesinin ırkı nedir? Bununla alakalı yazılar yazıldı. Avrupalıların, 19. asırda bir Fransız tarihçinin ortaya attığı bir iddiadır bu. “Saraya Fransız bir kız alınmış, o Fransız kızın çocuğudur, bu kimine göre bir Rus prensesidir, kimine göre şudur budur…” Çok çeşitli spekülasyonlar var. Ama Osmanlı tarihlerinde müsellem olan iki temayül var; evet, bir Fransız kız var sarayda, ancak ne yaşta ne imkânda… Bunun aynısını Sultan İkinci Mahmud için de yaptılar. Sultan İkinci Mahmud’un annesi Nakşidil Valide Sultan’ın aslı hakkında, Fransa’ya Sultan Aziz gittiği zaman dediler ki “bunun aslı Fransız’dır!..” Fransız imparatoru o zaman -Fransa İmparatoru III. Napolyon var- onun anneannesi İmparatoriçe Jozefin, Sultan Mahmut’un annesi ile kardeş çocukları, dolayısıyla Sultan Aziz, İmparator Napolyon kardeş torunları oluyor. Bu da bir müttefiklik demek oluyor ki, bu da ortaya atıldı. Evet, Sultan Birinci Abdülhamid’in bir Fransız karısı vardı. “Aimee” adında bir kadın, esir edilmiş Cezayirlilere, saraya alınmış Müslüman olmuş, Sultan Birinci Abdülhamid’le evlenmiş, ama Sultan Mahmud ondan doğmamış, yaş tutmuyor bir kere. Sultan Mahmud’dan sekiz yaş büyük, annesi olacak yaşta değil. Sultan Mahmud’un annesi Nakşidil Vâlide Sultan, bir Çerkez kızıydı. Fatih’in annesi için de çok çeşitli spekülasyonlar var. Bunların hiç birisinin ilmi ciddi bir tarafı yok, acaba denecek bir tarafı yok. İki kuvvetli rivayet var; biri İsfendiyar Beyinin kızı oluşudur ki, ismi Halime Hüma. İkinci rivayet bir Çerkez asıllı cariye oluşudur. Şimdi Bursa’da kabri var. Annesinin bir vakfı var. Eskiden beri Fatih’in annesinin İsfendiyar Beyinin kızı olduğu biliniyordu, bütün tarihlerde de böyle yazar. Bir vakfiyede Hüma Binti Abdullah bulununca dediler ki “Osmanlılarda babası Abdullah olanlar umumiyetle ya köledir -çünkü kölenin anne babası bilinmez veya yazılmaz, Abdullah Allahın kulu demektir, annesi de Havva yazılır- ya da gayrimüslimdir anne baba, gayrimüslimin adı yazılmaz, mesela Ayşe Binti Kirkor yazılmaz. Ayşe Binti Abdullah yazılır, Abdullah’ın kızı Ayşe. Gayrimüslim adıyla Müslüman adı aynı anda anılmaz ki, ikincisi de budur. Üçüncüsü de ancak Müslüman Türklerde görülebilecek bir nezaket ve zarafettir; bir vakıf, bir ibadet yapıldığı zaman bir bey kızı, hanedandan ileri gelen bir zenginin kızı, baba adını söylemez; “Abdullah’ın kızı Ayşe” der. Yani bir Allah kuluyum sözü, bir tevazuluk alametidir. Çünkü aksi kabalık olur. Hele hele bir Osmanlı padişahının karısısınız… Tutuyorsunuz bey olan babanızın adını yazıyorsunuz o olmaz ayıptır. Hadise bu. Ondan dolayı Fatih’in annesinin hakkında çeşitli rivayetler var ama İsfendiyar Beyinin kızı olduğu kuvvetli rivayettir. Sırp Kralı’nın kızı Mara’nın da Fatih’in annesi olduğuna dair rivayetler var. Fransız olmazsa, bari Sırp olsun dediler!.. Sırplar vahşi insanlardır. Fatih nere Sırp nere… Sırpların hepsi toplansa Fatih etmez, bugün de öyledir. Balkanların en kaba insanlarıdır Sırplar. Yani ırkı kötülediğimiz yok ama tarih böyle, gerçek budur. Sultan İkinci Murad yani Fatih Sultan Mehmet’in babası Sırp Kralı’nın kızıyla evlendi, Yıldırım Sultan Bayezid de evlendi, bir siyasi evliliktir bunlar, böylece müttefik oluyorsunuz. Kadın Edirne sarayındaydı. Fatih Sultan Mehmed saraya çıktığında dedi ki “Siz benim validemsiniz.” Müslüman da olmamıştı kadın, “Siz benim validemsiniz, ister burada oturursunuz, ben size bakarım, hizmetinizi görürüm, ister memleketinize dönersiniz nasıl isterseniz…” Kadın bir müddet Edirne’de oturduktan sonra memleketine geri döndü. Orada bir müddet yaşadıktan sonra vefat etti. Kadının çocuğu olmadı Sultan İkinci Murad’dan. Bir mektubu var Fatih Sultan Mehmed’e, para isteyen bir mektup… Fatih Sultan Mehmed de “Kıymetli valideciğim.” diye ona bir cevap yazıyor ve para gönderiyor. Üvey annesine ne diyecek, “Mara mı?” diyecek, elbette ki “valideciğim” diyecek. İnsanlar evlilik kültürünü unuttular. Yani benim annemin analığı vardı, ona “anne” derdi annem, biz anneanne derdik. Ne diyecek, ona ismiyle mi hitap edecek? Babanın ikinci hanımına da, üçüncü hanımına da “anne” derler. Fatih’in Mara’dan doğmadığını herkes biliyor. Fatih ona “valideciğim” dedi diye o onun annesi olmaz. Ama benim burada en çok komiğime giden bu işin sebebi; annesi Mara olsa ne olacak!.. Mara olabilir ama Fatih’i yetiştiren kültür farklı, Molla Gürani yetiştirmiş, Akşemseddin yetiştirmiş. Ama yani Fatih’i Türklüğe ve Müslümanlığa yakıştıramayıp da ille de “anası bunun yabancıdır” diye bakmak haysiyetsizlik oluyor. Bundan dolayı da işte bazı tarihçilerin bazen ne kadar ideolojik davrandığını, ne kadar politik davrandığını anlamak lâzım. Onun için her okuduğumuz şeye inanmamalıyız. Ben onu anladım, çapraz okuma yapmak lâzım. Şimdi bir yerde bir şey okursunuz o yalancı olabilir, yanlış biliyor olabilir, yanlış anlamış olabilir. Onun için çok çeşitli rivayetleri bir araya getirip ondan sonra bir neticeye varmak lâzım.



Şehzâde Abdürrahim Hayri Efendi, Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği çocuklarından biriydi. Tahttan indirildiği zaman babasıyla beraber Selânik’e gitti. Sonra yine beraber İstanbul’a döndü. Böylece diğer şehzâdelere nasib olmayacak şekilde babasıyla fazla vakit geçirme imkânı buldu.

Şehzade Abdurrahim Efendi

Enver Paşa’nın intikamı

Mekteb-i Harbiye’yi bitirdi. Almanya’da Kayzer II. Wilhelm’in hassa alayında topçu üsteğmeni olarak staj gördü. Birinci Cihan Harbi’nde miralay ve alay kumandanı olarak vazife gördü. Askerliğe meftun idi. Çanakkale, Galiçya ve Filistin cephesinde topçu alayı kumandanı olarak savaştı. Bu vazifelerindeki muvaffakiyeti ile herkesi hayran bıraktı. İstikbal va’deden bir şehzâde olarak görüldü.

1922’de Ankara Hükûmeti’nin saltanatı kaldırması ve Sultan Vahîdeddin’in İstanbulu terki üzerine yapılan halife seçimlerinde namzet olmadığı halde iki rey aldı. Enver Paşa’dan hiç hoşlanmadığı için Mustafa Kemal Paşa tarafından tutuluyordu. Saltanat devam etseydi, Mustafa Kemal Paşa’nın yüksek meziyetli, ama munis tabiatlı Abdürrahim Efendi’yi tahta geçirme niyeti olduğu söylenir.

Enver Paşa’dan hoşlanmama sebebi şu idi: Abdürrahim Efendi, amcasının kızı Naciye Sultan ile nişanlı idi. Nişan, o devirde iktidarı elinde tutan Enver Paşa tarafından o tarihe kadar görülmemiş şekilde bozduruldu. Sultanla Enver Paşa evlendi. Enver Paşa, daha evvel Abdürrahim Efendi’nin kız kardeşleri Şâdiye ve Refia Sultanlara sırasıyla talip olmuştu. Sultanlar, babalarını tahttan indiren bir maceraperest olarak gördükleri Enver Paşa’yı reddetmişlerdi. Enver Paşa böylece intikam almış oluyordu.

Şehzade Abdurrahim Efendi

Avusturyalılar şaştı

Bunun üzerine Şehzâde, 1919’da Kavalalı Abbas Halim Paşa’nın kızı Nebile Emine Hanımefendi (1899-1979) ile evlendi. Bu hanımın kızkardeşi Kerime Hanımefendi de ertesi sene Şehzâde Osman Fuad Efendi ile evlenmiştir. Selânik dönüşü Yıldız Sarayı’ndaki dairesinde, sonra şimdi yerinde Narmanlı Apartmanı olan Nişantaşı’ndaki konağında ve Çamlıca’daki sayfiyesinde oturdu.

Mısır hıdiv ailesine mensup hanımlar, umumiyetle güzellik ve zenginliklerine mağrur olduklarından, hanedanla yaptıkları evlilikler pek saadet getirmemiştir. Abdürrahim Efendi de evliliğinde mesud olmadı. Zaten fevkalâde hassas tabiatlı idi. Halifeliğin kaldırılıp hanedanın sürülmesinden az evvel memleketin sıkıntılı vaziyetine, zevcesi ile anlaşamazlık da ilâve olununca asabî bir buhran geçirerek bir sabah intihara teşebbüs etti. Ancak sıktığı kurşun beynine isabet etmeyip kafatasını sıyırarak kurtuldu.

Abdürrahim Efendi, iyi Almanca ve Fransızca bilirdi. Musiki ilmine vâkıftı. 1918’de Viyana’da kendisine gösterilen bir çalgının ismini ve bunun yalnızca Wagner’in Rienzi operasında kullanıldığını söylediği zaman, Avusturyalılar fevkalâde şaşırmıştı.

Heyet-i Nasiha Reisi, Şehzade Abdurrahim Efendi

Dayanacak gücüm kalmadı

1924’de hanedan sürgün edilince önce annesi ile beraber Roma’ya gitti. Sonra Paris ve Kahire’de oturdu. Peyveste Hanımefendi, kocası öldüğü için sürgüne çıkması gerekmediği halde, oğluyla çıkmaya mecbur kaldı. 1944’de Paris’te vefat etti.

Şehzâde, 1933’de zevcesinden boşandı. Kayınvâlidesinin verdiği para ile aldıkları evi boşaltarak otele taşındı. Bir daha da evlenmedi. Hiçbir geliri yoktu. İstanbul’daki emlâkinden de bir şey gelmiyordu. Bunların satılması için uğraşıyor ve buradan gelecek paraya güvenerek borçlanıyordu. Mısır’da evli bulunan kızı, babasına mütevazı meblağda para gönderiyordu. 1952 senesine gelindiğinde Mısır’da sosyalist ihtilâl olmuş; kendisi de müşkil vaziyette kalan kızı artık para gönderemedi.

Otelden otele taşınan şehzâde bu sırada Saint-Honore adlı basit bir otelde kalıyordu. Kız kardeşi Şâdiye Sultan da bu sırada yanına gelip bitişik odayı tutmuştu. Şâdiye Sultan anlatıyor: “Bir gün şehzâde odama geldi. Üstü başı perişandı. Hâlinde bir fevkalâdelik olduğu âşikârdı. Yanında getirdiği file içindeki birkaç konserve, bir elbise fırçası ile yarım şişe kolonyayı bana hediye edip savuştu. Sonra odasına giren Şehzâde Orhan Efendi, kendisini ölü buldu. Sürgün acılarına dayanamayıp düştüğü ağır ruhî buhran neticesinde, kaldığı otel odasında aşırı morfin alarak intihar etmişti. Geride bıraktığı son parası olan 200 franktan otel ve cenâze masrafının karşılanmasını, arkasından Kur’an-ı kerim okutulmasını vasıyet etti”.

Şehzadeler (soldan ikinci, Şehzade Abdurrahim Efendi)

Annesiyle otelde görüşürdü

1952 yılında 58 yaşında vefat eden ve Paris Bobigny Müslüman kabristanına defnolunan şehzâdenin yegâne çocuğu Mihrişah Selçuk Sultan’dır (1920-1980). 1940’da Mısırlı Cezûlî ailesinden diplomat Ahmed Râtib Bey (1912-1972) ile evlendi. Abdürrahim Efendi’nin boşandığı zevcesi Nebîle Emine Hanım, Türkiye’nin Berlin sefiri Kemâleddin Sâmi Paşa ile evlenmişti. Mihrişah Selçuk Sultan, Türkiye toprağı sayılan sefârete giremediği için annesiyle Berlin’de otellerde buluşmak zorunda kalırdı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter