Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Eskiden Ramazan ayının en tutulan eğlencesi meddah idi. Meddahlar, sadece halkı eğlendirmekle kalmaz; politik ve sosyal mevzulardaki ince alaylı tenkitleriyle günümüz politika yazarlarının yerini tutarlardı.

Meddahlık, çok eski bir meslektir. Abbasîler zamanında vardı. Medheden demektir. Kıssahân (kıssa anlatan) da denirdi. İlk zamanlar hükümdarın, ileri gelenlerin yanında, onu medheden, eğlenceli ve meraklı hikâyeler anlatarak, taklitler yaparak eğlendiren kimseler olduğu için bu ismi almışlardır. Sonradan müstakil ve itibarlı bir sanat hâline gelmiştir.

“Hak dostum hak!”

Eskiden Ramazan ayının en tutulan eğlencesi meddah idi. Bir kahvehanede oturur; orada teravihten sonra icrâ-i faaliyet ederdi. Hangi meddahın, nerede bulunacağı evvelden ilan edilir. Herkesin tuttuğu, beğendiği bir meddah vardır. Kahvehaneler, meşhur meddahları kendi mekânlarında faaliyet göstermek üzere önceden ayartmaya çalışır.

Daha meddah sahneye çıkmadan evvel kahvehanelerde bir yoğunluk meydana gelir. Teravihler kılınmış; kahvehaneler dolmuştur. Çıraklar artık müşterilere yetişememektedir. İçerisi hem istirahata, hem de meddah dinlemeye gelen meraklılarla doludur. Kenarlardaki peykeler (sedirler) dolmuştur. Üç kişinin rahat oturacağı yuvarlak masaların etrafına, dört-beş kişi sıkışmaya çalışır. Yeri uzak olup da teravihten gelenler, kendilerine yer bulmaya çalışır. O zamanlar daha çay yok; kahveler, nargileler söylenir. Kahvenin gedikli müşterilerine kış ise sobaya yakın rahat sandalyelerde yer verilir. Sağda solar nargileler fokurdamaya başlar. Çıraklar kahvelerle beraber, kırmızı marpuçlu nargileleri yetiştirmeye çalışır. Çırakların vazifeleri arasında, nargilenin ateşini üflemek de vardır.

Artık vakit gelmiş; meddah, herkesin görebileceği yüksekçe yerdeki sandalyesine oturmuştur. Basma mendili omzuna atmış; elindeki sopayı üç defa yer vurduktan ve avuçlarını birbirine şaplattıktan sonra, “Hak dostum hak!” diyerek tekerlemesine; ardından da anlatacağı hikâyeye başlamıştır. Elindeki değneği, hem meclisi susturmak, hem de çeşitli sesleri çıkarmak ve saz, süpürge, tüfek, at gibi eşyayı canlandırmak için kullanır. Yanındaki sandık veya zembilde, taklidini yaptığı şahsiyete göre serpuşlar, tef gibi eşya bulunur. Lâzım oldukça, çıkarır.

Sürç-i lisan

Meddah, usta-çırak münasebetiyle yetişir. Zekâsı, hâfızası, nâtıkası ve mimikleri güçlüdür. Öyle masallar bilir, öyle de anlatır ki, çıt çıkmaz, herkes nefesini tutup dinler. Akla hayale gelmeyen hikâyeler; yakası açılmadık masalları nereden bulduğunu Allah bilir. Konuşması irticâlî, yani spontanedir. Dinleyenleri alır, eski zamanlara, uzak mekânlara götürüp gezdirir. Konuşacağı meclisi evvelce iyi bir analiz eder; zamana ve zemine göre konuşur; nabza göre şerbet verir. Bazen birine gözünü diker; sanki sözü ona söyler. Bu, meclisin dikkatini toplamasına yarar.

“Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letâfet/Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet” gibi bir beyitle söze başlar. Anlattıklarının çok eski zamanda ve çok uzak bir mekânda geçtiğini vurgulayarak, o meclistekileri tenzih etmeyi de unutmaz. Mütevazıdır; sözünü bitirince “Bir sürç-i lisan ettikse [dilimiz sürçtü ise] affola!”diyerek dinleyicilerden özür diler. Lafını mutlaka bir neticeye bağlar; kıssadan hisseyi dinleyenlere bırakır.

Meddahlar, yalnız halkı eğlendiren şahıslar değildir. Hemen hepsi geniş umumi kültüre sahiptir. Şiirden, musikiden anlar; düzgün konuşur. Bir psikolog gibi, insan karakterini; bir sosyolog edasıyla, sosyal hâdiseleri tahlil eder. İnce alaylı nükteleriyle politik meseleleri dile getirir; icabında devlet ricâlini edepli bir şekilde tenkit eder. Bir nevi muhalefet vazifesi yapar. Kendilerine kızmak şöyle dursun; sanata kıymet ve hak söze kulak vermek âdet olduğundan cemiyette mühim bir yerleri vardır.

Son meddahlardan Erol Günaydın sahnede

Meddahdan talk-show’a

Sultan III. Murad’ın Eğlence adında bir meddahı vardı. Sultan IV. Murad devrinde de İncili Çavuş meşhurdu. Aslen Diyarbekirlidir. Kabri İstanbul’da Edirnekapı’dadır. Fıkraları, nükteleri, bilhassa padişah ile sohbetleri çok meşhurdur. XVII. asırda Tıflî, Şair Medhî, XVIII. asırda Dilencioğlu, Şekerci Salih, Kör Osman, Âşık Hasan, Güzel Emin, Tesbihçioğlu Nazif, Musahip Nuri, Kız Ahmed gibi meddahlar yetişmiştir. Lale Devri şairi Nedim de şiirlerinde meddahlardan bahseder. Yakın zamanda Bal Mahmud namıyla anılan Mahmud Baler ve tiyatrocu Erol Günaydın bu işin son mümessillerindendir. Talk-Show işinin aslı da bir bakıma meddahlık geleneğine dayanır.

Sultan Hamid devrinin en meşhur meddahı İsmet Efendi idi. Bir de Aşkî vardı. Hikâyesindeki şahıslardan herhangi birinin taklidini yaparken, hemen yanındaki zembile uzanır; taklidini yapacağı kimsenin serpuşunu başına geçirirdi. Karamanlı Rum taklidinde kocaman bir fes; Kürtte poşu; Arnavutta keçe külah, Arapta kefiye, Çerkeste kalpak, Acemde, Ermenide ona göre bir serpuş takardı.

Meddah Sürûrî, Meşrutiyet devrinde yaşamıştır. Uzun hikâyeleri arasına sıkıştırdığı fıkralar çok hoşa giderdi. Hele bir harem ağasının ud dersi almasını, hem Ermeni usta, hem zenci taklidiyle öyle anlatırdı ki kahvehanenin içi kahkahadan çın çın öterdi. Gel zaman git zaman seferberlik oldu; Sürûrî askere alındı. Bayezid Kulesi dibinde talime başladı. Kumandan, erleri sıraya dizip, şişman Sürûrî’yi de en başa dikince, erleri bir asabi gülme alıyordu. Meğer daha evvel koğuşta taklitleri dinleye dinleye alışmışlar; yüzünü görseler gülüyorlardı. Sağa dönse bir acaip dönüyor, sola dönse bir acaip dönüyordu. Zâbit kızdı, ama Sürûrî düz de dursa, neferleri güldürüyordu. Başa çıkamayacağını anlayınca, okur-yazar olduğu için, kaleme aldılar, yazıcı yaptılar. Artık kalemdekiler ne yaptı, malum değil…

Münir Canar meddah rolünde



Vaktiyle Lübnan’da iç harb vardı. Radyo haberlerinde, “Sağcı Hristiyanlarla, Solcu Müslümanlar kapıştı” diye haberler geçerdi de, “Sağcı Hristiyan nasıl oluyor?” merak ederdik. Sonradan öğrendik ki rejimi muhafazadan yana olanlara sağcı, değiştirmekten yana olanlara ise solcu deniliyormuş. Yakın zamanda Irak’ın “Şiîler, Sünnîler ve Kürdler arasında bölünmesi” diye bir tabir çıktı. Halbuki Şiîlik ve Sünnîlik bir ırk değil; mezheptir. Irak’taki Kürdlerin hepsi; Arapların da bir kısmı Sünnîdir. Esasına bakarsanız, burada Sünnî tabiri, umumiyetle Saddam’a bağlı Baasçı Arapları ifade ediyor. Bunların ne kadar Müslüman olduğu bile söz götürür. Ama bunu kim nereden bilsin; olup bitenler kulaklara “Sünnîlerin tedhiş faaliyetleri” olarak nakşediliyor. El-Kâide, Tâlibân derken, şimdi de IŞİD sebebiyle yine benzer bir yanılgı ortaya çıktı. Batı ajansları bunları Sünnî teröristler olarak vasıflandırmaktadır.

73 fırkadan kalanlar

Hazret-i Peygamber’in, “Ümmetim 73 fırkaya ayrılır; bunlardan benim ve eshabımın yolunda olanlar kurtulur” sözü çerçevesinde bu fırkaya Ehl-i Sünnet ve Cemaat (Peygamber ve onun cemaatinin yolu); mensuplarına da Sünnî denilmiş; diğer fırkalar Ehl-i Bid’at olarak adlandırılmıştır. Bid’at, sonradan ortaya çıkan demektir. Hazret-i Ali ile Hazret-i Muaviye arasındaki siyasî ihtilafta, ikisinin anlaşmasına karşı çıkan Ali taraftarı bir gruba Hâricî dendi. Bunlar, âyet ve hadîslere zâhirî manasını vererek, marjinal bir duruş benimsemişler; inançları uğruna amansız bir terör hareketine girişerek Hazret-i Ali, Muaviye ve Amr bin As başta olmak üzere kendileri gibi düşünmeyenlere suikastlar tertiplemişlerdir.

Hazret-i Ali ve Muaviye’nin yanındakiler, Sünnî inancında sebat etmiştir. Zamanla Hâricîler sindirilmiş; ancak Ali taraftarlarından bazı aşırılar, ayrı bir inanç yolu tutmuştur. Buna taraftar manasına Şia; mensuplarına da Şiî denmiştir. Şia, kendi arasında çok fırkalara ayrılmıştır. Abbasîler zamanında, aklı naklin önünde tutan ve aralarında birkaç halifenin de yer aldığı bir cereyan doğmuş; buna Mutezile denmiştir. Mutezile taraftarları, kendi inançlarını benimsemeyenlere zulmetmiş; Kur’an’a mahlûk demediği için, büyük âlim Ahmed bin Hanbel’in ölümüne sebep olmuşlardır.

Başta İmam Ebu Hanife olmak üzere büyük âlimler, halkı şuurlandırmak maksadıyla Ehl-i Sünnet’in prensiplerini kitaba geçirmişler; bid’at fırkalarıyla da ilmî münazaralarda bulunarak Ehl-i Sünnet inancını güçlendirmişlerdir. Böylece kelâm ilmi doğmuştur. Dünya Müslümanlarının büyük ekseriyeti Sünnî inancına mensuptur. Sünnîlerin de, Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî adıyla mezheblere ayrılması, inançta değil; amelde olduğu ettiği için, dinen makbul görülmüştür. Tarih içinde ortaya çıkan bid’at fırkalarından çoğu kaybolmuş; yalnızca Şiîlik ve Hâricîlik varlığını bugüne dek sürdürmüştür.

Son zamanlarda Hâricîlik ile, Allah’ın cisim ve insana benzer olduğu inancını benimseyen Mücessime/Müşebbihe fırkasının bir karışımı olarak Vehhâbîlik ortaya çıkmıştır. Şu kadar ki İslâm’ı ilk yıllardaki saflığına döndürme iddiasında oldukları için kendilerine Selefî diyen Vehhâbîler, kendilerini Sünnî olarak lanse eder; tasavvufu meşru gören herkesi şirke veya bid’ata nisbet ederler. Batı dünyası da Vehhâbîliği, Sünnî inanç dairesi içinde kabul etme yanılgısına düşmüştür. Bu şaşırtıcı hal, el-Kâide, Tâlibân ve şimdi de IŞİD vesilesiyle devam etmekte; Sünnî dünyasında bile, bu farkı fark edemeyenlere rastlanmaktadır.

İcmâdan ayrılmak

Kur’an-ı kerim, hükmü üzerinde ilk devir âlimlerinin icmâ (ittifak) ettiği meselelerde, farklı bir yol tutanları, azapla tehdit eder (Nisâ: 115). Ehl-i Sünnet, bu icmânın içinde kalanlardır. Bu inancın esasları kısaca şöyledir: Sahabîlerin hepsi âdildir. Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali’nin halifelikleri sırasıyla sahihtir. Allah, cisim değildir; beşere benzemez. Cennette müminler Allah’ı bilinmeyen bir şekilde göreceklerdir. Mi’raç, Mehdî’nin çıkışı, Mesîh’in inişi, kabir azabı, şefaat, kerâmet haktır. İman, artmaz ve eksilmez. İmanda şüphe olmaz. İnsan, fiillerinde serbesttir. Amel, imandan parça değildir; büyük günah işleyen, kâfir olmaz. Ehl-i kıble, yani kıbleye dönüp namaz kılan bid’at fırkaları, küfre nisbet edilmez. Zâlim ve fâsık da olsa hükümete isyan edilmez. Hâli meçhul olan imama hüsnü zan edilir. Mest üzerine mesh vermek haktır.

Görülüyor ki, Ehl-i Sünnet olmak için, mesela hükümete isyanın hak olduğu itikadına sahip bulunmamak gerekir. Şu halde, herhangi bir sebeple, isyanı, hatta insanları öldürmeyi dinen meşru görenlerin, Sünnî olarak vasıflandırması tarihî bir yanılgı sayılır.



Osmanlı evinin duvarlarında, hem evi belâlardan korumak; hem de içindekilere nasihat teşkil etmek üzere hat levhaları asılırdı. Resim ve heykel İslâm cemiyetinde yasak olduğu için, bunun yerini hat levhaları doldurmuştur. Bunlar zarafetiyle aynı zamanda eve estetik bir hava katardı. Baktıkça levhadaki yazının mânâsını düşünür; ibret ve nasihat alırdı.

Cirosu yüksek şirket
Yangın ve zelzele, bu coğrafyada evlerin iki büyük düşmanıdır. Eskiler, evin dış duvarına, “Yâ Hâfız” yazarak, bu ism-i ilahînin himayesine sığınırdı. Rivayet odur ki, bir zamanlar İngiliz sefiri, Keçecizade Fuad Paşa’ya bunların mânâsını sormuş; o da her zaman ki nüktedanlığı ile, “Osmanlı sigorta şirketi poliçeleri” diye cevap vermiş. İngiliz sefiri de, “Cirosu yüksek bir şirket olsa gerek. Çünki bütün evlerde görüyorum” demiş. İttihatçı mebuslardan ve nice inkılâpların mimarı Kılıçzade Hakkı, insanları ekonomik teşebbüsten alıkoyduğuna inandığı levhaların yerine sigorta poliçeleri asılmasını söylerken, bu anekdottan ilham almış olmalı.


Amentü gemisi

Osmanlı evinin her köşesine sinmiş, eşyasına sirâyet etmiş bir ruhu vardı. Bunun da en mühim sembolü, duvardaki levhalar idi. Bunlar, eski evlerin iç mimarisinin, insan ve cemiyetin davranış kalıplarına nasıl tesir ettiğine misaldir. Sadece süs değildir; insana bir takım mânâ ve mesajlar ilham eder; sâkinleri ile ev arasında manevî bir irtibattır. Yeni devirde evlerin tezyinatı için bunların yerine, ya resmî dairelerin girişi gibi aile fotoğrafları; ya da Avrupa işi yağlı boya resimler, hatta bunların kötü birer kopyası asıldı. Artık evlerin karakteristiği kalmamıştır. Bir eve girince, kime ait olduğunu anlamak mümkün değildir. Epey zaman önce gazeteler yazmıştı. Almanya’da bir Türk doktorun evine hırsız girmiş. Neyi varsa alıp götürmüş. Birkaç gün sonra doktora bir mektup gelmiş. Mektupta şöyle yazıyormuş: “Abi ben de Türküm. Senin Türk olduğunu bilseydim, evini soymazdım. Eşyaların filan yerde, git al. Ama insan duvara bir âyet asmaz mı? O zaman Türk olduğunu anlardım” demiş. Mamafih hat sanatının kıymetini anlayan bazı Avrupalılar; bugün birbirinden güzel levhalarla evlerinin duvarlarını süslemektedir.


Antalya Kaleiçi'nden eski bir evin duvarında Ya Hafız yazısı


Emevî ve Abbasîler zamanında câmilere hat levhaları asılmaya başlandı. Selçuklular ve Osmanlılar bu geleneği devam ettirdi. Yazılar, çinilere, mermere, nihayet deri ve mukavva üzerine yazılırdı. Sadece câmilerde değil, türbe, tekke, medreselerde de bu levhalara rastlanır. Tekkelerdeki levhalar, umumiyetle divanhaneye asılır. Bunlardan biri, tekke pirinin isminin istiflenmiş hâlidir. “Edeb Ya Hû” gibi tasavvuf kültürüne yakışır levhalara tekkelerde daha çok rastlanır.


Edeb Ya Hû


“Kur’an-ı kerim, Hicaz’da indi; Mısır’da okundu; İstanbul’da yazıldı” sözü meşhurdur. Gerçekten Osmanlı hattatları, hat sanatına başka bir zarafet katmıştır. Avrupa’da soyluların sanatçılara yaptığı gibi, Osmanlılarda da devlet adamı ve zenginler hattatları himaye etmişler; bu sayede hat sanatı çok inkişaf etmiştir. Göçler, yangınlar, zelzeleler bir yana; harf inkılâbı, hat eserlerinin ölüm fermanı oldu. Câmi, tekke, türbe ve medresedekilerin çoğu vakıflar tarafından toplanıp, depolara tıkıldı. Burada çoğu zâyi oldu. Şahıslar da korkularından bu levhaları ya yok ettiler; ya da bir şekilde elden çıkardılar. Böylece muazzam bir miras yok oldu.


Bez üzerine islenmiş kelime-i tevhid


Levhaya bak, ibret al!
Evlerin duvarına asılan levhalar, ev sahibinin iç dünyası ile alâkalıdır. Bunlar, kendisine hayat düsturu aldığı âyet, hadîs, kelâm-ı kibar veya beyitlerdir. Ehl-i tarikat ise, pîrinin ismini asar; zaman zaman bakıp râbıtaya dalar. Büyük sahâbilerin, Ehl-i Bedr ve Ehl-i Beyt’in isimleri de unutulmaz. Bu ibret levhaları, hattat işi olduğu gibi; evdeki kızların atlas üzerine simli ipliklerle işledikleri de vardır. “Mâl ve mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi/Bir muhalif rüzgâr eser, savurur harman gibi!”, “Kimseye bâkî değildir, mülk-i dünya sim ü zer/Bir harab olmuş gönlü, tamir etmekdir hüner”; “Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder/Halk eder esbâbını bir lahzada ihsân eder”; “Rızk-ı halkeden hâlık rızksız kul yaratmaz ya/Açılır bahtın birgün hemen battıkça batmaz ya”;


Eski Türk evinde iç mekan


Eski Türk evinde iç mekan


Evlerin bilhassa girişinde Hazret-i Peygamber’in şemâilini anlatan hilye-i şerif asılır. O evi ve içindekileri, her çeşit belâdan koruduğuna inanılır. Hilye asılı olmayan ev yok gibidir. Bütün levhalar gibi, bunun kenarı da tezhiple süslüdür. Dükkânlarda, bereket için karınca duası asılıdır. Bazı levhalar, sarık, kayık gibi cansız resimleri ile tatbik edilmiştir. Leylek gibi canlı resimleriyle yazılan yazılar veya tetbeş, yani hem sağdan hem soldan yazılmış yazılar varsa da, ulemaca tasvip görmemiştir. Vav Gemisi denilen ve âmentünün yazıldığı levhalar da hemen her evde vardır. Vav, Allah’ın vâhid (bir) ismini; imanın altı şartını, hem de secde hâline benzediğinden dolayı insanın hakikatini sembolize eder.


Hemşin Tepan köyünde Kalkanoğlu konağı kapısı üzerinde ya hafız yazısı


Safranbolu evleri


Ünye'de bir konak duvarında ya hafız yazıyor


Misafir odalarında ibrik ve leğen bulundurulur; kıble duvarında da "Ey misafir kıl namazın, kıble bu cânibdedir/İşte leğen, işte ibrik, işte peşkir iptedir!" yazar. Yatak odalarında, korkudan koruması ve çocuklara rahat uyku vermesi için Eshab-ı Kehf’in (Yedi Uyuyanlar’ın) isimleri asılır. Şimdi çocuklar, duvarlardaki posterlere ve raflardaki korkunç oyun kahramanlarına bakarak yeni yeni kâbuslara yelken açmaktadır.


Hilye-i Şerif


Kuş seklinde yazı


Mevlevi sikkesi şeklinde Mevlana'nın ismi



Ramazan’ın diğer aylara benzemeyen bir havası vardı. Bu havayı veren, tantanalı iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halk idi.

Yıl on iki aydır. Ama bu aylardan bir tanesi, diğerlerinin mazhar olmadığı bir alâkaya sahiptir. Bu vesileyle “On bir ayın sultanı” namı verilen Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri kılınan teravih namazlarıyla diğer aylardan farklılık gösterir.

Üç otuzunda!

Ramazan, güneşin hararetinin kum ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. Eskiden bu aya Nâtık denirdi. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğinden dolayı da mecâzen bu isim uygun düşmektedir. Kur’an-ı kerîmin inmeye başladığı aydır. Kadir Gecesi ekseri bu aydadır. Ramadânü’l-Mübârek diye anılırdı. Halk ağzında Ramazan olmuştur.

İslâm âleminde kullanılan Hicrî takvim ayın hareketlerine göre hesaplandığı için, Ramazan ve Bayram günleri, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olduğundan, hep aynı mevsime rast gelmez. 33 senede bir kamerî takvim ile şemsî takvim (güneş takvimi) aynı günde buluşur. Onun için 70’inden yaşlı birisi için üç otuzunda denir. Yani Ramazan ayını ömründe üç defa aynı mevsimde görmüş demektir.

Ayın başlaması hilâlin görülmesiyle olduğu için, birkaç gece öncesinden hilâl gözetlenir; görülürse top atılarak Ramazan ayı ilân edilirdi. Görülmezse Şaban ayı otuza tamamlanıp, ertesi günü oruca başlanırdı. Bu iş için hususî vazifeliler vardı. Dünyanın bir yerinde hilâl görülünce orada oruca başlamak lâzım olduğundan, dünyanın farklı yerlerinde bir gün evvel veya sonra oruca başlandığı olabilirdi. Sahur ve iftar saatleri ise mahalle davulcuları tarafından mâniler söylenerek ilan edilirdi.

Selâmlığa mı çıkacak?

Osmanlılarda Ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlardı. Camiler temizlenir; mesai saatleri oruca göre tanzim olunurdu. Mektep ve medreseler tatil edilirdi. Halk işi gücü biraz rölantiye alır; iftara yakın çarşılarda açılan ramazan sergileri dolaşılırdı. Bu sergilerde tesbihten kitaba envai çeşit mal satılırdı. Tiryakilerin işi her zamanki gibi zordu. Rivayet odur ki, Sultan II. Mahmud, musahibi Said Efendiyle, iftara yakın Sirkeci’de babasının türbesini ziyarete gitmiş. Tiryaki olduğunu bildiği türbedara takılmak istemiş. Babasının sarığını beğenmediğini, tekrar sarmasını söylemiş. Türbedar sarmış. Yine beğenmemiş. Tekrar sarmış. Yine beğenmeyince, oruç kafasına vuran tiryaki türbedar; “A hünkârım, babanız yarın Cuma selâmlığına mı çıkacak, varsın böyle kalsın” demiş. Türbedarın çıkışına padişah pek gülmüş; “Maksadım latifeydi” deyip bahşiş vererek türbeden ayrılmışlar.

Saraydan en küçük eve kadar iftar davetleri verilirdi. Paşa konakları ve zengin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta gelip geçenlere sofralar kurulur, millet iftar vermekte yarışırdı. Herkesin sofrası, her zamankinden biraz daha parlak olurdu. Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi de hurma ile güllaçtır. Hele güllaç, sanki Ramazana mahsus bir tatlıdır. Bereketinden olsa gerek, Ramazan, fukaranın daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan fakir evlerine bir aylık erzak göndermeyi âdet edinmişti. Oruç tutmayanlar, hatta gayrımüslimler aleni oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterirdi.

Enderûn usulü terâvih

Ramazan gecelerinin ziyneti terâvih namazlarıdır. Hazret-i Peygamber’in sünneti olarak sonraki asırlara intikal eden bu namaz yatsıdan ayrı 20 rek’attir. Namaz aralarında ilahiler okunur, salavatlar getirilir. Cemaatle kılmak sünnettir. Genç-yaşlı, büyük-küçük, erkek-kadın müsait olan bütün Müslümanlar bu gecelerde câmiye koşup yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya çalışırdı. Büyük câmilerde saraydan gelme enderûn usulü denilen terâvih namazı kılınırdı. Bunun farkı, güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenasüp içinde olmasıdır. Ayrıca namazda okunan âyet ve surelerin rastgele seçilmezdi. Rahmet, tesbih ve Resulullahı öven âyet-i kerimeler okunurdu.

Selef zamanında Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerde Sultan II. Selim zamanından itibaren minareler arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştu. Ayın ilk yarısında âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, dinî ve ahlakî nasihatler yazılır; yarısından sonra kayık, gemi, çiçek, Kızkulesi, köşk, fıskiye, câmi, top arabası, ay-yıldız gibi resimler yapılırdı. Hareketli mahyalar bile vardı.

Sakal-ı şerif ziyareti de bu ayın hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in Veysel Karenî’ye hediye ettiği meşhur Hırka-ı Şerif, bu âilenin torunları tarafından halka gösterilir. Sultan Abdülmecid, bunun için Fatih semti civarında Hırka-ı Şerif Câmii’ni yaptırmıştı.

Gündüz camilerde daha çok vaaz ve mevlid cemiyetleri olur; halk câmileri doldururdu. Ekseri ikindiden ve sahurdan sonra mukabele okunurdu. Yani hoca Kur’an-ı kerimi sırasıyla okur, cemaat takib eder; ay sonunda topluca hatim duası yapılırdı. Bilhassa kadınlar türbelere koşardı.

Normal zamanlarda yatsıdan sonra ortalıkta in-cin top atarken, Ramazan’da geç vakte kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır; terâvihten çıkanlar buralara akın ederdi. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) seyredilirdi. Sonraları dram kumpanyaları tiyatro oynamaya başladı. Direklerarası denilen Şehzâdebaşı eğlenceleri, İstanbul’da serbestliğin baş gösterdiği son yıllara ait bir keyfiyettir.



Cote d’Azur de denilen Fransız Rivyerası’nın en güzel şehirlerinden Nice, Cem Sultan’a, asırlar sonra da Abdülmecid Efendi ve Osmanlı hanedanı sürgünlerine ev sahipliği yapmıştı. Şehirde Barbaros’tan da hatıra var.

350 bin nüfuslu Nice’i, antik çağda İzmir Foça’dan gidenler kurmuş; XVIII. asırda İngiliz zenginlerinin sayfiyesi olarak ün kazanmıştır. San Remo, Menton, Monaco, Nice, Antibes, Cannes şeklinde Marsilya’ya dek uzayan sahilin en güzel şehridir.

Biraderi Sultan II. Bayezid’e yenilen Cem Sultan, Rodos’a; buradan da gemiyle Nice’e geçti. Niyeti, Macaristan üzerinden İstanbul’a gelmekti. 16 Eylül 1481’de karaya çıkan şehzâde burada kaldı. Savoia Dükü Charles’dan hürmet gördü. Artık şair şehzade, ne görüp yaşadıysa, Nice hakkında şu beyti söyledi: “Acâib şehr imiş bu şehr-i Nitse/Ki kalur yanına her kim n'itse” [Nitse=Nice]. Ama şehzâde Nice’de fazla duramadı. 6 Şubat 1483’ten itibaren Fransızların, ardından da İtalyanların esiri olarak oradan oraya sürüklendi. 1495’te Roma’da papa tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Cem Sultan Fransa'da. Rafaello'nun tablosundan detay

Asırlar sonra, bir başka hanedan mensubu, son halife Abdülmecid Efendi, hanedanın sürgün edilmesi üzerine 1924’de Nice’e geldi. Hayli hanedanın mensubu da bu havası mutedil, sâkin, ulaşımı kolay şehre geldi. Sultan Vahideddin’in kaldığı San Remo da buraya çok yakındı. Sürgünü bir yaz sürecek tatil zannediyorlardı. 50 sene sürdü. 1920’lerde Nice, tahtını kaybetmiş nice hanedan mensubunu ağırlıyordu. Bilhassa Bolşeviklerden kaçan Rus soyluları pek çoktu. Abdülmecid Efendi, Carabacel Bulvarı’nda Hotel de Nice, ardından da bugün mevcut olmayan Villa Carabacel’de oturdu.

Abdülmecid Efendi ve bir müddet kaldığı Hotel de Nice.

Ankara, sâbık halifeyi kontrol etmesi için yakında Marsilya konsolosluğu olmasına rağmen Nice’e bir konsolosluk açtı. Halife’nin bir câmi açılışı vesilesiyle Londra’ya gitme ve kralla da görüşme ihtimali işitilince, TC hükümeti İngiltere hükümetinin vize vermemesini resmen temin etti. Halife’nin Filistin seyahati de böyle engellendi. Tam parası bitmişti ki, Haydarabad Nizamı imdada yetişti. Dünyanın en zengin adamlarından olan ve oğlunu, Dürrüşehvar Sultan ile nişanlayan nizam, halifeyi maaşa bağladı. Halife, bu sebeple hanedanın en az maddî sıkıntı çeken mensubu oldu. Harb arefesinde, halife Paris’e nakletti ve burada bir bombardıman tesiriyle 1944’te vefat etti. On sene Paris Câmii bodrumunda bekletilen cenazesi, asla Türkiye’ye sokulmayınca, Medine’ye götürülüp defnedildi. Çocukları Kahire’ye yerleşti. Nice'de çok sayıda hanedan mensubu hayatını sürdümeye çalıştı. Nice kimsesizler mezarlığı, hanedandan hayli ölüyü bağrına basmıştır. Bunlardan birisi savaş sıralarında şehir parkındaki bir bankın üzerinde açlıktan ölü bulunan, Sultan Hamid'in oğlu Şehzade Nuri Ahmed Efendi'dir. Renkli şahsiyetiyle tanınan ve yakın zamanda İstanbul'a da gelen bir önceki hanedan reisi Şehzade Orhan Efendi de hayatını binbir zorluk içinde Nice'de sürdürmüştü. Şimdi Nice mezarlığında başında bir taş bile olmayan mezarda yatıyor.

Barbaros'un Nice'e taarruzunu gösteren eski bir harita ve Nice çarşısındaki top güllesi

Fransa’nın, İspanyollara karşı müttefiki Osmanlılardan yardım istemesi üzerine, Barbaros Hayreddin Paşa kumandasındaki 150 gemilik 30 bin mürettebatlı Osmanlı donanması 20 Ağustos 1543’te Nice’i topa tuttu. Bu güllelerden biri, bugün Nice çarşısında teşhir edilmektedir. Donanma, Toulon’da kışladı. Savoia Düklüğü, mıntıkayı Fransa lehine kaybetti; İtalya’daki topraklarıyla yetinmek zorunda kaldı. 3 asır sonra da Birleşik İtalya tacını elde etti.

Hanedanın sürgün hayatı yaşadığı 1920'lerde ve bugün Promenade des Anglais

Kaleden şehrin güzel manzarasını seyretmek mümkündür. Şehrin, hemen her yerinde denize girilebilen uzun bir sahili vardır. Nice’in en mühim yeri, sahildeki Promenade des Anglais (İngiliz Güzergâhı), 2 asır evvel yazı şehirde geçiren İngilizler tarafından dizayn edilmiş geniş bir sahil yürüyüş yoludur. Aynı zamanda piyasa mekânıdır. Sahil yolunda yüz yaşındaki Negresco Oteli, şehrin en meşhur yeridir. Vaktiyle bilhassa sürgün Rus soyluları kalırdı. Nice’e Rusların öteden beri alakasının neticesi olarak, Rusya dışındaki en büyük Rus Kilisesi de buradadır.

Hotel Negresco ve Rus Kilisesi (tamirde)

Daracık sokakları, rengarenk evleri, eski, ama ihtişamlı binaları, geniş meydanları ile Nice, çok cazip bir şehirdir. Envai çeşit çiçekler, hem evleri, hem meydanları, hem de dükkânları süsler. Çiçek pazarı pek namlıdır. Ayrıca çeşit çeşit kokulu sabunlar ve rengârenk reçeller, beldenin spesyalitesidir.

Solda Nice'de bir sabuncu, sağda St. Paul'de bir reçelci dükkânı

Nice yakınındaki tepelerde, Vence ve St. Paul adında iki Ortaçağ kasabası vardır. Taş evleri, daracık sokakları ile adeta tarihin durduğu yerlerdir. Eze de, Nice yakınında denize nazır bir tepe üzerinde kurulmuş Ortaçağ kasabasıdır. Kaleyi Savoia Düklerinin elinden almak isteyen Fransa Kralı, müttefik Osmanlılardan yardım istedi. Barbaros Hayreddin Paşa, şehri denizden kuşatıp, toplarla dövdü. Böylece Eze, Fransa toprağı oldu.

Soldan: Eze Kasabası; ressamlarıyla meşhur Vence köyünde bütün çeşmelere çiçekler konduğu Çeşmeler Festivali'ne denk geldik.

Nice yakınında, Cape Ferrat’da aynı biletle gezilebilen yüz yıllık iki villa vardır. Artik Yunan üslubundaki Villa Kerylos ve Villa Ephrussi. İkincisi, birincisinden daha güzel ve ihtişamlı. Dünya çapında meşhur Rothschild ailesinin kızı Barones Beatrice Ephrussi tarafından iki taraftan deniz gören bir tepenin yamacına yaptırılmış. Çeşitli temalarda 7 bahçesi var. O günki eşyalarıyla teşhir ediliyor. Ne çare ki, yasemin kokularının hüküm sürdüğü bu güzel villa, sahibesini mutlu etmeye yetmemiştir.

Villa Ephrussi'nin içi ve bahçesi

Soldan: Barones Beatrice; villadan Akdeniz manzarası; villanın o zamanki eşyalarından telefon.



Geçenlerde yolumu San Remo’ya düşürdüm. Çokları İtalyan Rivyerası’nda küçük şirin bir Akdeniz şehri olan San Remo’yu burada tertiplenen bir müzik festivali ile tanır. Halbuki burası yakın tarihimizin en acı sayfalarının cereyan ettiği bir şehirdir. Sultan Vahîdeddin, ömrünün son günlerini burada geçirmiş; burada vefat etmiştir.

San Remo hatırası

İtalyan Rivyerası’nda küçük şirin bir Akdeniz şehri San Remo. Yeşilliği ve güzel denizi ile sayfiye hüviyeti öne çıkıyor. Vaktiyle Avrupa’daki siyasî çalkantılar sırasında, memleketinden ayrılmak zorunda kalan çok sayıda soylunun da sığınağı olmuştur. Bu kederli misafirler arasında iki de Şark hükümdarı vardır: İran Şahı Muhammed Ali Kacar ve Son Osmanlı imparatoru Sultan Vahîdeddin. Her ikisi de son günlerini bu şehirde geçirdi. Son nefesini de burada verdi. Bir bakıma San Remo, Osmanlı ve İran tarihindeki bir devrenin son sayfasıdır.


Sultan Vahideddin'in tahta çıkış merasimi

Sultan Vahîdeddin, 17 Kasım 1922’de Ankara’daki mecliste vatana hıyânetle itham olunduğunu öğrenmesi üzerine 10 yaşındaki oğlu Ertuğrul Efendi ve 9 kişilik sâdık bendegânı ile İstanbul’u terkederek Malta’ya gitti. Burada bir-iki ay kalabildi. Mekke Şerifi Hüseyn Paşa’dan vâki davet üzerine hac yapmak maksadıyla Hicaz’a gitti. 12 gün Taif’de kaldı. Hummaya yakalandı. Filistin’e yerleşmek istedi; Ankara ile anlaşan ve artık bu misafir yüzünden tatsızlık yaşamak istemeyen İngiltere izin vermedi. Padişah, hakkındaki ithamlara cevap veren meşhur beyannamesini burada neşretti.


Sultan Vahideddin' Malta'ya çıkarken

Padişahın bindiği gemi Hicaz’dan ayrılıp İskenderiye önlerinde demirledi. Mısır’a yerleşmek istedi. Ama öteden beri Osmanlı hanedanına husumeti bulunan Kral Fuad, oralı olmadı. Padişah çaresizlik içinde iken, İskenderiye’deki İtalyan konsolosu gemide kendisini ziyaret ederek, İtalya kralının selâmını getirdi. Kral, padişahı ülkesine davet ediyor; kendisine dilediği sarayda oturmak ve aylık tahsisat ödemeyi taahhüd ediyordu. Padişah, daveti kabul etti; ancak saray ve tahsisat teklifini “Müslümanların halifesi, bir Hristiyan hükümdardan yardım alırsa, bu müslümanları rencide eder” diyerek geri çevirdi.

Kral Vittorio Emanuelle, veliahd iken İstanbul’a gelmiş; refakatine o zaman şehzade olan Vahîdeddin efendi tahsis edilmiş; ikisi arasında bir dostluk teşekkül etmişti. Tam o sırada babasının vefat haberini alan prens, kral olarak ülkesine döndü. Vefa göstermek, bir Hristiyan krala nasip oldu. Padişahı Cenova limanında Kral ve başvekil Mussolini karşıladı. Sonra trenle İtalya’nın Fransa hududuna yakın sahil şehri San Remo’ya gelip yerleşti. Buranın havası mutedil ve Fransa’daki kızkardeşi Mediha Sultan’a da yakındı. İran Şahı da burada sürgündü. Vaktiyle padişahı halife tanıyarak kızı Sabiha Sultan’ı isteyen, ama bu teklifi kabul olunmayan Şah, San Remo’da vefat etti. Sultan Vahîdeddin, aynı kaderi paylaşan mevkidaşının cenazesine iştirak etti. Enteresandır, Şahın cenazesi de gemiyle Şam’a, buradan Bağdad’a götürülüp Kerbela’da defnedilmiştir.

Padişah, önce ana cadde üzerinde Villa Nobel’i tuttu. Burası meşhur ilim adamı Alfred Nobel’in eviydi. Tropik ağaç ve çiçeklerle süslü küçük bahçe içinde mütevazı bir evdi. Bugün orijinal hâliyle mevcuttur ve Nobel Müzesidir. Bu küçük evde, saray teşrifatı aynen devam ediyor; gidip gelenin ardı kesilmiyordu. Padişah, kendisi yüzünden vatanından ayrı kalan bu insanları teselli etmek mecburiyetinde hissediyor, kendilerine para veriyordu. Ortalık yatışınca, memleketine döneceği inancını hâlâ muhafaza ediyordu. Halkının, Osman Gazilerin, Sultan Fatihlerin vârisine yaptığı muameleden pişman olacağına inanıyordu.


Villa Nobel (önden ve arkadan)


Villa Nobel'in içinde o günlerden kalma eşyalar


Büyük skandal

1924 Mart’ında hanedanın tamamı sürgün edilip, ailesi de gelince, memleketine dönme ümidini tamamen kaybetti. Villa Nobel, kalabalık nüfusa yetmez oldu. 1925 yaz başında yolun karşısındaki Villa Magnolia’ya geçildi. Geniş bahçesinde çeşitli çiçek ve ağaçların bulunduğu ve manolya kokusundan dolayı bu ismi alan villanın kapısında iki jandarma bekliyordu. Sakal bırakan padişah, artık iyice inzivaya çekilmişti. Kocası Damad Ferid Paşa’nın ölümü üzerine ailesiyle yanına taşınan kızkardeşi Mediha Sultan’la saatlerce dertleşirdi. “Tek tesellim” dediği sigarayı arttırmıştı.


Villa Magnolia. bugün lisedir. İçi tamamen değişmiş. Kapısında “Burada Son Osmanlı İmparatoru yaşamış ve vefat etmiştir” diye yazan bir tabela aranıyor. Bizi gezdiren ve daha evvel İstanbul’da bulunmuş İngilizce öğretmenlerinden biri bunu biliyor; yetkililere de bildireceğini söyledi.


San Remo sosyetesinin en büyük merakı ise sultanın haremi idi. Bazı hanımlar ziyarete geliyor; hemen hepsi Fransızca bilen harem halkının zarafet, nezâketi ve kültürü karşısında hayranlıklarını gizleyemiyordu. Padişah ve ailesi ile yaverlere İtalyan hükümeti pasaport vermişti. Kral ve başbakan Mussolini bir ara San Remo’ya gelerek gazinoda Sultan ile görüştü. Ankara, hiç gereği yokken, sırf padişahı tarassut altında tutmak üzere Cenova’da konsolosluk açtı. Aslında padişahın doktoru Reşad Paşa, Ankara’nın casusu sıfatıyla, olup bitenleri rapor etmeye memurdu. Öyle ki, vicdan azabı sebebiyle San Remo’da intihar etmiştir.

Meşhur San Remo Gazinosu. Padişah, Kral ve Mussolini ile burada görüşmüştür. Padişahın yaveri Zeki Bey, gizlice aldığı paraları, güya çok para kazanıp eski efendisini refaha kavuşturmak ümidiyle, burada kaybetmiştir. Sağda, Sultan Vahideddin, kendisi gibi San Remo'da sürgün hayatı yaşayan eski İran Şahı Mehmed Ali Kacar'ın cenazesinde (1925).

Büyük Skandal

Padişah, burada çok büyük maddî sıkıntı ve hayal kırıklığı içinde yaşadı. Yanında götürdüğü 35 bin lira ve mücevherlerin hepsi satıldı. Sıra hanedan nişanına gelmişti. Padişah, bunun mücevherlerini sökerek kuyumcuya gönderdiğinde asıl hayal kırıklığını yaşadı. Bunlar daha önce bendegân tarafından sökülüp satılmış; üzülmesin diye de padişahtan saklanmıştı. 1926 senesinde yağmurlu bir Mayıs gecesi, ailesiyle sohbet ederken, “Yatsı namazını kılıp gelin; devam edelim” dedi. Gelenler, kendisini oturduğu koltukta sekte-i kalbden vefat etmiş buldular. Koca bir imparatorluğun vârisi, üçyüz milyon müslümanın halifesi, bu dünyanın sıkıntılarından kurtularak, Rabbine kavuşmuştu. Cenaze, bendegân tarafından techiz edildi. Bir tabut içinde evin avlusuna kondu. Ölüm bir kurtuluştur. Ya geride kalanlar? Cenaze nereye defnedilecek? Derken, esnafa olan 60 bin liretlik borç sebebiyle, padişahın tabutuna ve evdeki eşyasına alacaklılar tarafından haciz konuldu. Bu büyük bir skandal demekti.

Padişahın hususi çekmecesinde 17 çeyrek lira, bir de pırlantaları sökülmüş nişan çıktı. Bütün serveti bu idi. Bendegân, tabutu gizlice açıp, cenazeyi başka bir tabuta koyarak evin arkasındaki mutfak kapısından otomobille kaçırdılar. Yakındaki Cenova’ya, buradan da gemiyle Beyrut’a götürdüler. Ev ve boş tabut bir ay hacizli kaldıktan sonra padişahın, yakındaki Nice şehrinde yaşayan kızı Sabiha Sultan mücevherlerini satarak borcu ödedi ve haczi kaldırdı. İtalyan hükümetinin yaptığı otopsinin parası da ona ödetildi. Bu zaman zarfında San Remo halkı, padişahın tabutu önünde saygı duruşunda durdular.

Bu arada zaman uzamış; yaz sıcağı sebebiyle cenaze taaffün etmeye başlamıştı. Sultan Hamid’in eski damadlarından Ahmed Nâmi Bey, o zamanlar Fransa işgali altındaki Suriye’nin reisicumhuru idi. Onun delâletiyle cenaze Şam’a getirildi. Neredeyse bütün Şam halkının iştirak ettiği kalabalık bir merasimle Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı câminin bahçesine defnolundu. Padişahın vasiyeti de bu merkezde idi. Daha sonra hanedandan vefat edenlerin de gömülmesiyle burası bir aile kabristanı hâlini aldı. Son padişahın kabri, insana aynı zamanda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun da gömüldüğü yer hissini vermektedir.

Sultan Vahideddin'in cenaze merasimi ve kabri



İspanya kralı, oğlu lehine tahttan feragat etti. Bazı cumhuriyetçi İspanyollar, monarşinin kaldırılması için sokağa döküldü. Zavallılar, İspanya’da cumhuriyetin iç savaşa; monarşinin ise refah ve demokrasiye sebep olduğunu unutmuşa benziyor.

Bu sene, Avrupa’nın yaşlı hükümdarlarının tahtı genç haleflerine terk ettiği bir yıl oldu. Holanda, Belçika derken, en son 75 yaşındaki İspanya Kralı Juan Carlos, tahttan oğlu Felipe lehine feragat etti. İspanya’da krallığın zaman zaman tahtın sarsıntı geçirdiği enteresan bir tarihçesi var.

Güneş Kral’ın torunu
İspanya’da Müslümanlar 8 asır hüküm sürdükten sonra, birleşik İspanya krallığı ülkeye hâkim oldu. Endülüs medeniyetinin de katkısıyla dünyayı keşfe koyuldu. Orta ve Güney Amerika’nın Brezilya hariç tamamında sömürge kurdu. Bugün bile bu kıtada İspanyolca konuşulmasının sebebi budur. Yeniçağda dünyanın en güçlü devletlerinden biri ve Osmanlıların en büyük hasmı oldu. Ancak savaşlar sebebiyle elde ettiği serveti eridi.


İspanya kraliyet arması


Endülüs’ü fetheden Fernando’nun tek kızı Juana, Avusturya prensi Philippe ile evliydi. Tahta bunların oğlu, bizim Şarlken diye bildiğimiz, V. Karl çıkınca, İspanya tacı Habsburglara geçti ve Avusturya, Hollanda ve Napoli tacı ile birleşti. 1700’de ölen II. Carlos’un oğlu yoktu. Tahta Fransa Kralı XIV. Louis’nin annesi olan ablasının ortanca torunu Anjou Dükü Philippe’e vasiyet etmişti. Böylece “Güneş Kral”ın oğlu, V. Felipe adıyla İspanya Kralı oldu. Buna razı gelmeyen İngiltere ile Avusturya’nın körüklediği ve 14 yıl süren kanlı bir verâset harbini Fransa kazandı. Böylece tarihin en eski hanedanlarından Bourbon’lar, Fransa ve Napoli tahtını kaybetseler bile, İspanya tahtı ile bugüne kadar geldiler.


Kral Alfonso XIII

1808’de Fransa, İspanya’yı işgal etti. Napoléon kardeşi Joseph Bonaparte’ı kral yaptı ise de, 5 sene sonra imparator yenilince, Fransa’da sürgün bulunan eski kral VII. Fernando geri döndü. Oğlu olmadığı için kardeşi Asturias Prensi Carlos’u bertaraf edip, tahtı 3 yaşındaki kızı Isabel’e vasiyet etti (1833). Halbuki İspanya’da erkek vâris varken, kızlar tahta çıkamazdı. Carlos ayaklandı. İç savaş çıktı. Isabel kazandı ise de, kilisenin desteğini alan Carlismo (Carlosçu parti) uzun yıllar siyasette tesirli oldu. 1950’lerde Carlos’un vârisi kalmayınca, Carlismo yanlıları mevcut kral soyunu desteklemeye başlamıştır.

Bu devre, cumhuriyetçilere yaradı. Ortalığı karıştırdılar. İspanya, 1860’da Napoli-Sicilya tacını kaybetti. Amcazadesi ile evli bulunan II. Isabel, 1868’de oğlu XII. Alfonso lehine tahttan feragat ederek Fransa’ya kaçtı. Böylece hanedan değişmedi. İtalyan Aosta Dükü Amadeo, kral ilan edildi ise de tacı 3 yıl elinde tutabildi. 1873’de Cortes (İspanyol parlamentosu) tarafından ilan edilen cumhuriyetin ömrü de 2 yıl sürdü. Kral, ülkeye döndü ve parlamenter demokrasi ilan edildi.

3F+1S Formülü
1931’de belediye seçimlerinde cumhuriyetçiler üstünlük elde edince, seçimin kendisiyle alâkası bunmamasına rağmen Kral XIII. Alfonso tahtı oğluna bırakıp ülkeyi terk etti. Cumhuriyetçi komünistler iktidara geldi. Destek sözü karşılığında, İspanya hazinesindeki altınları Ruslara teslim etti. İç savaş çıktı. Kralcıların başında Almanya ve İtalya’nın desteklediği General Francisco Franco vardı. Bu savaş, dünyada diktatörlük ile demokrasi, faşizm ile hürriyet, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadelenin bir parçası olarak görüldü. Avrupalı komünist gençler, milis olarak İspanya’ya savaşmaya geldi. Almanya ve İtalya’nın yeni harb teknik ve silahlarını denediği bir sahne oldu.


General Franco

500 bin kişi öldüğü iç savaşta Franco galip geldi. Kralın mülklerini geri verdi ise de, tahta çağırmadı. Caudillo (milli şef) adıyla kadife eldivenli bir demir yumruk ülkeyi idare etti. Kilise ve başında ABD’nin geldiği antikomünist blok, kendisini destekledi. İspanya, iki cihan harbine katılmadı. Franco, serbest piyasa ekonomisi takip etti. Ancak siyasî muhaliflerle, eskiden muhtariyeti bulunan Katalan ve Basklara göz açtırmadı. Katalan-İspanyol çekişmesi Barcelona-Real Madrid maçlarıyla canlı kaldı. Franco’nun, memleketi “3F+1S formülü” ile idare ettiği söylenir. (Futbol, Flamenko=dans, Fiesta=eğlence ve Siesta=öğle uykusu.) Çoklarında “son faşist diktatör” diye nefret uyandırdı ise de, soğuk savaş korkusu liberal bloku kendisine bağladı.


İspanyol iç savaşında Franco ordusundaki Faslı askerler

Son kralın büyük oğlu araba kazasında ölmüştü. İkinci oğlu ise hasta idi. Üçüncü oğlu Barcelona Kontu Don Juan taht varisi oldu; ama Franco’ya muhalif bir çizgi takip etti. Bunun üzerine Franco, bunun Roma’da doğup büyüyen oğlu Juan Carlos’a hususi bir alaka gösterdi. 1947’de ülkeye getirtip, askerî mekteplerde okuttu. 1969’da da halefi ilan etti. 1975’te 83 yaşında ölünce prens kral oldu. Ülkeyi hemen demokrasiye geçirdi. 1981’de parlamentoyu basan darbecilere, krala bağlılık andı içmelerine rağmen, karşı çıktı. “Demokrasi Savunucusu Kral” unvanını aldı. Katalanya’nın otonomisini iade etti. Orduya hâkimiyeti ile her zaman uzlaştırıcı rol oynadı. Liberal ekonomi sayesinde refah arttı. Çin’i ziyaret eden ilk hükümdar oldu. NATO’ya girince, Avrupa birliğinin temini yolunda gösterdiği gayretten ötürü Beynelmilel Charlemagne Mükâfatı verildi. Böylece Türkiye’den bile geri olan İspanya, az zaman içinde tekrar dünyanın güçlü ve zengin ülkelerinden birisi oldu.


Kraliyet ailesi

Kral Juan Carlos, Yunan Prensesi Sophie ile evlidir. Aslında İtalyan prenses Maria Gabriella’yı sevdiği; ancak Franco’nun baskısı üzerine Sophie ile evlendiği söylenir. Kraliçe, kendi servetiyle yürüttüğü sosyal yardım faaliyetleriyle tanınır. İnfant Felipe (1968), İnfanta Elena (1963) ve İnfanta Cristina (1965) adlı üç çocuğu vardır. People mecmuasının dünyanın en yakışıklı 25 erkeği arasında seçtiği Felipe, bir zamanların gözde bekârıydı. Öyle ki saraya haftada 350 aşk mektubu gelirdi. Buna rağmen, halktan bir kıza evlendi. Madrid’deki ilk kraliyet düğünü ile evlendiği TV spikeri Letizia Ortiz, ülkenin ilk asil kan atşımayan kraliçesi olacaktır. Evlenir evlenmez işini bırakmış; üstelik olgun tavırları ve kadınsı kıyafetiyle göz doldurmuştur. İki prenses de soylu bir evlilik yapmıştır. Geçenlerde kralın damadının malî yolsuzluğa adının karışması, hatta prensesin ifadeye çağrılması skandal mevzuu olmuş; bir kesim hanedanı yıpratmaya çalışmıştı. Kim ne derse desin, Kral Juan Carlos İspanyol tarihinin en mühim simalarından ve modern Avrupa’nın en başarılı liderlerinden birisidir. Umulur ki İspanyollar, “İspanya’yı İspanya yapan” monarşiye sahip çıkarlar.


Kral ve kraliçe posta pulunda

Adios Madrid!
Babası genç yaşta veremden öldükten 6 ay sonra dünyaya gelen ve İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu ile evlenen XIII. Alfonso, cumhuriyetçilerin çok suikastinden kurtuldu ve gözüpekliği ile çoklarının hayranlığını kazandı. Ülkeyi I. Cihan Harbi’ne sokmaması müspet puan ise de, 1923’te Fas’ı işgali affedilmez bir hata oldu. Tahtını kaybedince ilk olarak İstanbul’a gelmişti. Bir lokantada yemek yerken kendisini tanıyan müzisyen akordeonu ile Adios Madrid (Elveda Madrid) şarkısını söyleyince, kral gözyaşlarını tutamamış ve müzisyene altın sigara tabakasını hediye etmişti. Kral, 1941’de Roma’da öldü ve haklarını oğlu Don Juan’a (1913-1993) bıraktı. İngiliz bahriye mektebinden zabit olarak çıkmış bulunan prens hayatta olduğu halde, Franco bunun oğluna krallık yolunu açtı.


Kraliyet ailesi pazar günü kiliseden çıkarken

Sen kral isen…
Kral Juan Carlos, mütevazı şahsiyetiyle tanınır. Bir defasında aleyhinde yazı yazan bir gazeteyi doğrudan telefonla aramış; hâdiseye inanamayan karşı taraf “Sen kral isen, ben de Napolyon’um” diyerek telefonu kapatmıştı. Ailesiyle mazbut bir hayat yaşamış; skandala karışmamıştır. Suudi Kralı’nın hediye ettiği yatı, hazineye kaydetmişti.


Madrid kraliyet sarayı

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
11 Ramazan 1439
Miladi:
26 Mayıs 2018

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter