Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bir Ramazan günü, tebdil kıyafet sokağa çıkan Sultan II. Mahmud Bayezid Camiine geldi. Yanında sadece sekreteri Said Efendi vardı. Camide bir müddet kalarak namazlarını kıldılar, vaaz dinlediler. Sonra da cami içindeki bir mahfilde elbiselerini değiştirerek Padişah kıyafetini giydi. Camiden çıktıktan sonra bir köşede bekleyen seyisini çağırdı ve atına bindi. Padişah atına binip hareket edince, karşıdan bir neferin, elinde bir tepsi, üstünde iki kapaklı sahan ile karşıdan gelmekte olduğunu gördü. Biraz sonra nefer başını kaldırınca, tam önünde Padişahı gördü. Tepsiyi yere bırakamadı, padişahı da selamlayamadı. Şaşırıp kalmıştı. Durumu gören II. Mahmud, askere takıldı: “Evlat nedir bu hal? İkindi vaktinde, Ramazan gününde, sokak ortasında yemek mi yiyeceksin? Ayıp ve günah değil mi?” dedi. Asker mosmor olmuştu. Vaziyet çok müşküldü. Kekeleyerek: “Devletlim, bunu karakol zabitime iftarlık götürü yordum. Evinden hazırlamışlar, onu alıp gelmemi söyledi” diyebildi.

Mahmud Han gülerek: “Yâ öyle mi? Düş önüme bakalım da gidelim” dedi. Asker ön de, Padişah arkada ve at üzerinde giderken, zavallı askerin de ayakları dolaşıyordu. Karakol un önüne gelince, oradaki zabit kendi askeri önde, padişahı arkada görünce ne yapacağını şaşırdı. Zorla çıkıp karşıladı. Padişah zabite: “Zabit efendi, neden bu kadar şaşırıyorsun? Sen bizi iftara davet etmedin mi? diyerek şaka yaptı. Hatta yanındaki Said efendiye dönerek “Öyle değil mi Said?” diyerek ona da onaylattı. İftar vakti de iyice yaklaşmıştı. Bir müddet orada oturup, vakit gelince Padişah, Said efendi, zabit ve nefer karakolda birlikte akşam namazını kıldılar. Sonra da Mahmud Han: “Haydi sofrayı kurun bakalım” dedi. Herkeste bir şaşkınlık vardı. O yemekle topluca iftarı yaptılar. Padişah sofradan kalkarken, Said efendi, zabite ve nefere ayrı ayrı Padişahın iyi bir hediyesini ellerine sıkıştırıverdi. Bu hediye, herbirine birer yuva kuracak kadar altındı.



Çanakkale kara savaşlarında, 31. Alayın 10. bölüğünün kumandanı Üsteğmen Şevket Kumkale ve Orhaniye Tabyalarında görevlendirilmişti. Düşman Donanmasının yoğun topçu ateşi desteği ile karaya çıkan Anzak askerleri, Orhaniye Tabyasını tahrip etmek için saldırıya geçti. Üsteğmen Şevket, erlerine fazla kayıp verdirmemek için açık araziden geçireceği bölü ğüne şu emri verdi: “Arkadaşlar, ben şimdi karşıya sıçrayacağım. Bu yolu salimen geçersem, oradan size nasıl hareket edeceğinizi bildireceğim. Eğer ki geçerken vurulursam, cesedimi kendinize siper yaparak yaparak hücuma devam edin. Orhaniye’yi alın ve beni o tabya içine gömün.”Bunları dedikten sonra emir eri ve borazancı askeri de alarak açık araziden hücuma geçti. Ama ne geçiş... Çok hafif bir yara ile beirlediği yere ulaşmıştı. Bölüğüne de verdiği işa retlerle, onları da kayıpsız olarak yanına ulaştırdı. Onuncu bölük oradan, düşman siperleri üzerine “Allah Allah” nidalarıyla öyle bir hücuma geçti ki, düşman askerleri kaçmaktan başka çare bulamadılar. Düşman büyük kayıp vermişti. Ölenlerin cesetlerini siperlerde bıraktılar.

Tam bu sırada, sahilde çarpışmayı gören düşman gemisinin çanaklığındaki mitralyöz den onuncu bölük üzerine mermi yağmaya başladı. Üsteğmen Şevket belinden ağır bir yara aldı. Bu ikinci yarasıydı. Ayakta duramadı ve yere düştü. Düştüğü yerden yine emirler veri yordu. Bu sırada hava kararmış, akşam olmuştu. Sıhhiye ekibi karanlıktan faydalanarak tabya ya ulaştı ve Şevket’i geriye taşıdılar. O ise bölüğünün başından ayrılmak istemiyordu. Faakt yarası gayet ağırdı. Bu yüzden İstanbul’a, askeri hastaneye sevkedildi. Hastanede yatarken rütbesi Yüzbaşılığa yükseltildi.Birkaç ay hastanede yattıktan sonra iyileşerek taburcu oldu ve bölüğünün başında bu sefer Sina Cephesine gönderildi. Burada görevlendirildiği yerde İngilizler, Gazze’de önemli bir tepeyi almışlardı. Yüz başı Şevket bu tepeyi almakla görevlendirildi. Düşmanın ummadığı bir anda bölüğünü şimşek hızıyla ileri sevkederek, oradaki tel örgülerin üzerinden aşırıp tepeyi ele geçirdi. Düş man topçusu ve sahildeki donanmadan yağmur gibi mermi yağmaya başladı. Tepeye Türk bayrağını astıkları sırada bir şarapnelin parçaları yüzbaşının vücuduna saplandı. Bir kolu da kopmuştu. Yarası bu sefer çok ağırdı. Benzi kül gibi sararmıştı. Sedye ile geriye taşınırken yanında gitmekte olan emir erine mecalsiz şekilde sordu: “Ne haber Eyüp?” Konyalı emir eri cevap verdi: “Düşman çekildi. Tepe elimizde kumandanım” Yaralarının verdiği acıyla kıvranan Yüzbaşı Şevket, hafifçe gülümseyerek: “Allah’ım saan şükürler olsun. Akan kanlarımız boşa gitmedi. Eyüp hakkını helal et. Artık gözüm açık gitmez” Hastaneye sevkedilen Şevket’in kahramanlığı İstanbul’a, Harbiye Nezaretine bildiril di. Kendisine bir takdirname ile Binbaşılığa terfisi gönderildi. Fakat Yüzbaşı Şevket bunları öğrenemeden bir gün önce askeri hastanede şehid oldu.



Sene 1782; I. Abdülhamid devri. İstanbul’dan Manisa taraflarına, saray hizmetlerin de çalıştırılmak üzere zeki, eli yatkın kızlar bulmak için, saray kalfası bir hanım gelir. Kırkağaç’a da uğrar. Buraya geldiğinde, küçük Emine’yi görür ve dikkatini çeker. Anne ve babasına, eğer müsaade ederlerse onu saraya götürmek istediğini ve en iyi şekilde yetiştireceklerini söyler. Onlar da, kızlarının iyi bir geleceğe sahip olacağını düşünerek buna rıza gösterirler. Emine, saray adamları ve görevli hanımla birlikte saraya gelir. Topkapı sarayında hizmete başlar. Zekası, çalışkanlığı ve ciddiyetiyle herkesin takdirini toplayarak, kısa zamanda yükselir. Bu sırada Kırım’dan gelen bir elçilik heyeti, Padişah tarafından saraya kabul edilir. Kırım ile olan ilişkilerin daha da iyileştirilmesi için bir çok hediyelerle birlikte Kırım Hanına, sarayında hizmet etmesi için bu kabiliyetli Emine de gönderilir. Kırım Hanı Kerim Giray, bu hediyeyi çok beğenir ve kendisine nikahlar. Emine halinden memnundur. Devlet işlerinde de eşi Kerim Giray’a yardımcı olmaya başlar. Han eşi olduğu için adı Emine Bânû olur.

Rus tahtında oturan II. Katherina ise ahlak bakımından çok aşağıdır. Kırım’a göz dik miştir, ama ordularının gücü orasını almaya yetmeyecektir. Bu yüzden Mirza denilen Kırım beyleri arasına, para ile nifak sokmaya çalışır. Bunda da başarılı olur, Kırım’da iç karışıklık başlar. Bundan istifade eden Ruslar, büyük bir ordu ile Kırım’a girerler. Kerim Giray, toplaya bildiği bir ordu ile Ruslara karşı durmaya çalışır, ama bazı Kırım kabileleri düşman karşısın da firar ederler. Bu durumda Rus ordusuna karşı koyamayacağını anlayan Kırım Hanı, askerini kırdırmamak için kaçmaya karar verir. Fakat çok sevdiği hanımı Emine Bânû buna karşı çıkarak: “Ben bu canı vatanım için taşıyorum. Siz gitseniz de ben tek başıma karşı koyarım” diyerek yanına yirmi kadar gönüllü süvari alıp düşmana karşı durur. Süvarilerin kumandanı: “Efendim, bu yirmi kişi on bin kişilik Rus ordusuna karşı ne yapabilir ki?” deyice Emine Bânû “Ruslar gelinceye kadar bu civarda onlara yiyecek, su ve cephane bırakmayacağım. Onları yoklukla geberteceğim” diye cevap verir.Gerçekten de beş-altı gün sonra orada olacak olan Rus ordusu gelinceye kadar Acem kave civardaki elli kadar köyde, bütün erzak ve mühimmat depolarını yirmi serdengeçti ile imha eder. Emine Bânû, uyku ve istirahat nedir bilmez. Ruslar oraya geldiklerinde göklere kadar çıkan yangın alevleriyle karşılaşırlar. Emine Bânû, yanındaki yirmi aslan ile Rus ordusunu karşılar. Bu çelik yürekli hanım, Rusları ekin gibi biçer. Bir yandan da yeni yerleri yakar. Son yaktığı kalenin duvarından Rus lara mermi atarken, ayağının altındaki duvar yangın sebebiyle birdebire çöküverir. Bu dire nişten şaşkına dönen Rus kumandanı, duvar yıkılınca cesaretlenip askerini hücuma geçirir. Yıkık kaleye saldıran Ruslar, yarıdan çoğu yanmış bir hanım cesediyle karşılaşırlar. Bu hanı mın kim olduğunu sorduklarında yaşlı bir köylü ağlayarak, bunun kahraman Emine Bânû ol duğunu söyler.Bu direniş idare eden erkek kumandanı günlerce arayan Ruslar, kendilerine adım attır mayan bu kahramanın bir kadın olduğunu öğrenince kahrolurlar, kazandıkları zafere sevine mezler bile.



Sultan II. Bayezid devrinde gittikçe kuvvetlenen Osmanlı denizcileri Avrupa’yı endişe lendiriyordu. 1499 baharında, Papa’nın teşviki ile toplanan haçlı donanması, Osmanlı donan masını Akdeniz’den silmek maksadıyla harekete geçerek İnebahtı’ya doğru yola çıktı. Kapta nıderya Küçük Davud Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması da bu sırada orada bulunu yordu. Kemal Reis ve Burak Reis gibi meşhur Osmanlı denizcileri de bu donanmadaydılar.Osmanlı donanması Mora sahillerindeki Modon açıklarından geçerken, daha önce karakol için ileri gitmiş olan işkanpavyenin köpükler saçarak hızla yaklaştığı görüldü. Kaptan-ı Derya baştardesine iki palamar mesafe kalmıştı ki, gür bir ses duyuldu:-İkiyüz parçalık bir Venedik donanması üzerimize gelir baba Reis!

-Kafir uzakta mıdır?-Sapienza adası açıklarında karşılaşırız baba Reis!-Pek âlâ! Pek âlâ!Kaptan Paşanın baştardesinde usûl üzere, en seçmelerinden 40 şahbaz okçu bulunur du ki, bunlardan biri de Tozkoparan lakabı ile anılan İskender adındaki yiğitti. Tozkoparan ve diğer kemankeş yiğitler, sefere çıkarken Paşa gemisine binerler, öğün yemeklerini Paşa ile birlikte yerlerdi. Çok iltifat gören bu seçme yiğitlerin vazifesi kumanda yerindeki Paşanın etrafını sarmak ve cenk bitinceye kadar ok yağmuru ile düşmanı oraya yaklaştırmamaktı. Paşa böylece serbestçe kumanda verebilirdi. Tehlike anında yine bu yiğitler Paşaya siper olur, kalkan vazifesini görürlerdi. Çok uzağa ok uçurabildikleri için, düşmanın atış menzilin den önce bulut gibi ok yağdırırlardı.Genç İskender, bir atış sırasında yayını öyle germişti ki, yayın toz denilen kısmını koparmış, bunun üzerine ona Tozkoparan lakabı verilmişti.Bir müddet sonra iki donanmanın gemileri karşı karşıya geldiler ve birbirlerine borda ettiler. Şimdi kılıç kılıca cenk başlamıştı. Deniz bile yer yer kızıla dönüyordu. Bir aralık Amiral Antonio Grimani’nin gemileriyle Burak Resi’in teknesine iki yandan rampa ettiler. Osmanlı gemisine bir anda ikibin Venedikli doluverdi. Burak Reis ve leventler ne kadar gayret etseler de sayıca onlardan çok azdılar.Denizlerde nam salmış olan Burak Reis, eriyip gideceklerini, fakat işin bununla bitme yeceğini kestirdi. Osmanlı gemisi düşman eline geçmemeliydi. Tereddütsüz emrini verdi:-Düşman gemilerini yakın! Palamar ve kanca atın! Kaçırmayın! Az sonra üç gemi de tutuşmuştu. Daha sonra Burak Reis, kurtulmak elinde iken bunu yapmayıp, alevler içinde dimdik durarak gemicilerine:-Denize atlayın! Siz kurtulun evlatlarım, diye bağırıyordu.Bu hadise Sultan II. Bayezid Han’a anlatılınca Padişah, Sapienza adasına Burak ada sı ismini verdi. Asırlar boyunca buradan geçen gemiler top atışı ile Burak Reis’i selamladılar.Bir yanda bunlar cereyan ederken, Kaptan Paşa baştardesinde de Osmanlı levendleri destanlar yazıyorlardı. Bir ara her taraf barut ve alev dumanlarıyla kararmış, göz gözü gör mez bir hal almıştı. Bu sırada bir düşman teknesi, baştardeye adeta sürünerek geçti. Bu sıra da düşman gemisinden, her tarafı zırhlara bürünmüş, dev cüsseli bir şövalye, Kaptanpaşa baştardesinin kıç kasarasına atladı. Bir anda, eilndeki uzun kılıcıyla levendlerden beş tanesini yere devirdi. Sonra birden kıçtaki sancağı gönderiyle birikte sökerek kucakladı ve kendini denize atıverdi.Bu ölümden beter bir şeydi. Paşa gemisi sancaksız olur muydu? O anda İskender, ya yını alıp, palasını sıyırdığı gibi kafirin peşinden suya atladı. Düşman şövalyesi, zırhını çıkarıp sancakla birlikte suya gömmek istiyordu. Fakat hiçbir şey yapmaya vakit bulamadı. Tam suya düştüğü anda yetişen İskender, şimşek misali öyle bir pala savurdu ki, kara kafirin zırhlı eli ile beraber başını da uçuruverdi. Sonra hem sancağı hem de kesik başı alarak gemisine tır mandı. Kesik başı sancağın alemine geçirdi. Bütün bunlar bir dakika içinde olup bitivermişti. Kaptan Paşa ise öte yanda, ateş ve dumandan ne olduğunu göremiyor, sadece:-Sancak gitti, gayri bana yaşamak haramdır, diye ağlıyordu.Tam o sırada Tozkoparan İskender yanı başında belirdi ve:-Paşa Baba, başını kaldır da bak, derken, tepesinde kelle takılı sancak gönderini yerine taktı. Paşa koşarak İskender’in yanına geldi ve gözyaşlarıyla onu bağrına bastı. Çok geçme den de düşman gemisinden arta kalanlar, alabanda ederek son hızla kaçtılar.Tozkoparan’ın üstadı Şeyh Hamdullah’dı. Meşhur okçu Bursa’lı Şücâ’dan da ders almıştı. Hicri 957 senesinde İstanbul’da yapılan bir müsabakada 826 metre mesafedeki bir hedefi vurarak birinci olmuştu. Bu kadar mesafedeki bir hedefi vurabilen bir okçu, daha son ra dünyada duyulmadı. Kışladaki yatağı, yerden bir adam boyu yükseklikteki bir ranza idi. Yatacağı zaman ranzanın önüne gelir, hiçbir yere tutunmadan bir sıçrayışta yatağına girerdi.



Tekirdağ’da Hacı Osman Efendi isimli hayırsever bir tüccar, bunun Hasan isminde bir de oğulluğu vardı. Ancak Hasan, ele avuca sığmaz, pek haşarı bir çocuktu. Biraz büyüyünce mahalledeki bütün çocukları dövmeye ve onları emri altına almaya başladı. Kimse ona karşı gelemiyor ve sözünden çıkamıyorlardı. Çıkmak isteyen adamakıllı dayak yiyor, kafası gözü şişiyordu.Bütün mahalleli ondan şikayetçiydi. Osman Ağaya durumu söylediler. O da Hasan’ı çağırdı, azarladı. Lakin hiç biri para etmiyor, çocuk bildiğinden şaşmıyordu. Osman Ağa, oğulluğuna pek düşkün olan hanımının hatırına daha fazla ses çıkarmadı. Ne var ki, Hasan büyüdükçe şirretliği artıyor, yalnız mahallenin değil, bütün kasabanın delikanlılarını hakimi yeti altına almaya çalışıyordu. Kendisine boyun eğenler yakayı kurtarıyor, eğmek istemeyenler ise belayı buluyordu. Hasan artık onları dövmekle kalmıyor, onlara silah da çekiyordu. Her silahı büyük bir ustalıkla kullanır olmuştu.

Sonunda kasaba halkı Osman Ağaya gelerek:-Osman Ağa!...hepimiz seni sever ve sayarız. Ancak bu oğlanın her türlü tecavüzü haddi aştı. Nitekim onu zaptetmek senin elinden bile gelmiyor. Senden rica ederiz, müsaade et de onu kadıya şikayet edelim, cezası her ne ise versin. Şeriatin kestiği parmak acımaz.Osman Ağa, hemen Hasan’ı karşısına alıp adamakıllı azarladı ve böyle giderse onu ya nından kovacağını söyledi. Bunun üzerine Hasan da ona:-Aman efendim, ben sizin azad kabul etmez bir kölenizim. Bu kadar zamandır yaptığım yaramazlıkları ve elimden çektiklerinizi helal edin. Ama, bu memlekette benden başka kaba dayı bulunmasına tahammül edemiyorum. Ne yapayım, bu elimde değil. Var beni başka diyara gönder. Orada ne yaparsam, başıma geleceklere ben katlanırım, senin başın ağrımaz.Osman Ağanın bu işe aklı yattı. Kendisinin bir çok ticaret gemileri vardı. Onlardan birine koydu. Hasan yedi yıl kadar bu gemilerle diyar diyar gezdi ve kendisinde denizciliğe karşı büyük bir heves meydana geldi. Ama denizcilik sanatına değil, deniz savaşlarına!... Bu arada efendisinin gemilerine sataşmak isteyen korsanlarla boğuştu ve her seferinde onlara üstün çıktı.1739 yılında ve 25 yaşında iken denizciliği bıraktı. Çünkü devlet o sırada harpteydi ve kendisi ir kara savaşı görmek istiyordu. Babasının bir dostu vasıtasıyla 25. Yeniçeri Bölüğü Karakullukçusu olarak Belgrad seferine gitti. Mora ve Hisarcık savaşlarına katıldı ve dil lere destan olan kahramanlıklar gösterdi. Bir çok yerlerde elde edilen başarılarda onun büyük rolü vardı. Yığınla düşman üzerine elinde yalın kılıç tek başına atılıyor, onun bu halini gören öbür askerler, arkasından sel gibi akarak en sıkışık durumları zafere çeviriyorlardı. Kara ordusunda kalsa, kendisine iyi bir gelecek sağlayacağı muhakkaktı. Fakat onun hevesi yine denizcilikte idi. Bir süre sonra Tekirdağ’a döndü. Kısa bir müddet sonra da bir korsan gemisi ne girdi. Bu bir Cezayir gemisiydi. Maksadı, “Terlemeden kazanan ve solumadan can veren yiğitler ocağı” Cezayir’e gitmek ve talihini bir kere de orada denemekti. Bindiği gemi denize açıldı. Ertesi gün bir düşman savaş gemisine rastladılar. Deniz oldukça fırtınalıydı. Buna rağ men rampa etmeye karar verdiler. Cezayir gemisi bir atmaca gibi süzülerek düşman gemisi ne saldırdı. Rampa eder etmez de Hasan, elinde yalın kılıç düşman gemisine atladı. Ancak dalgaların şiddetinden gemiler birbirinden ayrıldı ve Hasan tek başına düşman gemisinde kaldı. Bu durumu gören düşman gemisindeki askerler Hasan’ın üstüne çullandılar. Ne var ki koca Hasan, postu kolay kolay verecek birisi değildi. Elinde palası adamların üzerine yürüdü. Sallanan geminin üstünde naralar, feryatlar arasında Osmanlı tarihinin en şanlı destanlarından birsini yazdı ve üstüne gelen bütün düşman askerlerini tek başına hakladı. Bir çoğu da kaçarak canını kurtarmak istedi. Onları da önüne katarak geminin anbarına hapsetti. Sonra da kaptanı esir ederek, Cezayir gemisine rampa etmesini emretti. Bütün Cezayirliler Hasan’ı tebrik ettiler ve ona zaptettiği gemiyle beraber bir “kahvehane” ve “dayı” ünvanı verdiler. Halbuki bu ünvana erişmek için yıllarca denizlerde gezip büyük kahramanlıklar göstermek lazımdı. Bununla beraber onu çekemeyenler de vardı. Bir müddet Cezayir’de kaldıktan sonra İstanbul’a geldi. Bu sırada Sultan III. Mustafa tahttaydı. Namı İstanbul’da da duyulduğu için ona donanma gemilerinden birinin kaptanlığı verildi.1770 yılında Rusya ile savaş halindeydik. Rus donanması, Kuzey denizinden dolaşarak Atlantik’e, oradan da Akdeniz’e girerek, Çeşme limanına kadar geldi ve burada demirli bulunan Osmanlı donanmasına ani bir baskın yaparak, hazırlıksız durumdaki bütün gemileri yaktı. Onun kumanda ettiği gemi de ateş almıştı. Bu vaziyette iken gemisini yürütüp Rus Amiral gemisine yanaştırdı ve onu da tutuşturup yanmasını sağladı. Kendisi de yaralı olduğu halde, palasını dişlerinin arasına alıp denize atladı ve kıyıya kadar yüzerek kurtuldu. Bu sırada 60 yaşındaydı. Daha sonra Çanakkale’ye geldi. Düşmandan intikam almak için yanıp tutuşuyordu. Ruslar bu sırada Limni adasını işgal etmişlerdi. Hemen bir avuç askerle buraya hücum etti ve onları mağlup ederek adayı kurtardı. Bunun üzerine kendisine Vezir ve Paşa rütbeleriyle Altın Çelenk ve Gazi ünvanları verildi. Bir süre sonra da Kaptanı Derya oldu. III. Selim’in padişah olmasından sonra da devam eden Rus savaşlarında Ordu kumandanlığı ona verildi. İsmail kalesini çetin bir savaş sonunda aldı ve kendisine 3 Aralık 1788 günü Sadra zamlık verildi. Bunun üzerine Şumnu’ya dönerek düşmana ağır bir darbe daha indirme hazır lığı yaparken rahatsızlanarak 30 Mart 1789 günü vefat etti.



Süleymân Rüşdî Efendi, önce Karamullu köyünün efesi idi. Halk kendisinden çok korkardı. Daha sonra, Nâzilli'de Mehmed Zühdî Efendi'yi görüp, ona talebe oldu. Mehmed Zühdî Efendi' nin yanında kemâle eren Süleymân Rüşdî Efendi, çok yüksek mertebelere kavuştu. Efelik zamânında kullandığı bıçağını, palasını ve tüfeğini, oturduğu odanın duvarına astı. Kendisine bağlı efeleri de ona talebe oldular. Önceleri Mîrzâde diye meşhûr idi. Sonra Rüşdî mahlasını aldı.

Sultan İkinci Mahmûd Hân'a, Süleymân Rüşdî Efendi hakkında bâzı iftirâlar yapıldı. Bunun üzerine Halîl Paşa vâsıtasıyla İstanbul'a dâvet edildi. Süleymân Rüşdî Efendi, Pâdişâh'ın bu dâvetine icâbet etti. İstanbul'a gelip, Fındıklı'da ikâmet etti. Eyyûb'de, Râmi kışlası civârında Sultan İkinci Mahmûd Hân ile görüştü. Süleymân Rüşdî Efendi, sanki pâdişâh ile değil de, sıra dan bir kimse ile görüşüyormuş gibi rahat hareket ediyordu. Sultan İkinci Mahmûd Hân, bâzı özelliklerinden bahsederek, pâdişâh olduğunu, pâdişâh karşısında daha başka davranması gerektiğini anlatmak isteyince, Süleymân Rüşdî Efendi; "Sultânım! Âhirette bahsettiğiniz evsâftan sormazlar. Siz çobansınız. Tebanızın çobanısınız. Sürünüzden mesûlsünüz. Size bunu sorarlar. Sen buna dikkat et!" deyip oradan ayrıldı. Bu yüzden Sultan İkinci Mahmûd Hanın takdir ve hürmetini kazandı. Sonra Nâzilli'ye döndü. Orada Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya ölünceye kadar devâm etti.



Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Mohaç zaferinden sonra Osmanlı ordusu kışı geçirmek üzere Belgrad’a çekilince Avusturya İmparatoru Fedinand meydanı boş bulmuş ve yüz bin kişilik bir ordu ile Budin’i kuşatmış, fakat burasını almaya muvaffak olamamıştı. Bunun üzerine Osmanlı ordusu baharla birlikte harekete geçerek Ferdinand’a haddini bildirmek üzere Avusturya üzerine ilerlemeye başlamıştı. Budin ile Viyana arasındaki yol üzerinde en önemli kalelerden biri Filek kalesi idi. Burasını zaptetmeden daha ileriye gitmek imkansızdı. Bu kale, o civardaki kalelerin en sarp ve zaptedilmesi en zor olanıydı. Avusturyalılar buraya, “Onun bir kulesine kartallar bile yuva yapamaz, çünkü başları döner” derlerdi.

Küçük bir akıncı kolu, bu kaleye gitmekle vazifelendirilmişti. Fakat akıncılar daha kaleye yaklaşmadan, nasıl müthiş bir yere geldiklerini anladılar. Kaleye ulaşmak için, iki yanı, tepesi zor seçilen dik uçurumlarla kaplı dar Şeytan Boğazından geçmek gerekiyordu. Ama ne var ki, Filek’in bir mazgal deliğinden siyah ağzını gösteren dehşetli bir görünüyordu ki bu, boğazı boydan boya ateş altına alabiliyordu. Bu top, gülleden başka, düştüğü yerde infilak edip ölüm saçan humbaralar da atıyordu. Bunu anlamak akıncılara pahalıya mal oldu. Tek atışta 70 şehid verdiler. Gaziler bu topa “Kanlı Top” adını verdiler.İşte bu korkunç manzaralı ilk gecede, akıncılar arasında bulunan bir yiğit, Şeytan Bo ğazı boyunca nihayete ulaşan bakışlarıyla kaleyi süzüyordu. Mesafe uzaktı. Ama ay, kara bulutların arasından sıyrılır gibi olunca, soluk, ölü sarısı bir renkle sanki aydınlanıyor ve o zaman mazgal deliği ve oradan uzanan kanlı topun ağzı görülüyordu. Adı Demirbaş Hasan olan bu yiğit, topa baktıkça yerinde duramıyordu:-Bre kanlı top, canavarın dölü!...Hele az bekle... Ya ben seni, ya sen beni.Demirbaş Hasan’a bu lakabın verilmesi, gülleyi andıran ve cenkte en tesirli bir silah gibi kullandığı sert kellesi bu defa iyice kızmıştı. Her zamanki gibi ani bir kararla hemen harekete geçti. Geride Şeytan Geçidi girişinde çadırla ve nöbetçilerin gölgeleri seçiliyordu. O yana doğru kızgın kızgın söylenerek yürüdü. Bir çadıra daldı. Uyuyan arkadaşlarından birini dürttü. Sonra diğerini çekiştirirken ihtiyatlı bir sesle konuştu:-Bre kalkın! Bre çabuk!-Hey kelle! Sen misin? Ne oluyor yine?-Size eğlence çıkaracağım...Akıncılar doğruldular:-Yine ne var?-Uçurum ile kalenin gölgeleri tam istediğim yerleri örtüyor. Acele edelim. Kırk kişi toparladığımızda size işi anlatırım. Yalnız gürültü etmeyelim. Deli Bekir! Sen Pala Hamid’in, sen de Samurkaşın çadırına git. En ötekilerini ayarlarım. Hepsi birden işe sarıldılar. Çok geçmeden 40 kişi toplanmıştı. Demirbaş Hasan, üç merdiven ile uzun ip ve makaralı çengeller hazırlamıştı. Bundan sonra başlarına koyu renkli örtüler sardılar. Uçurumun boğaz zemini boyunca uzayan ince gölgesinden taşmamaya çalı şarak kaleye doğru tek sıralı süzüldüler.Filek kalesinin burçları ip yetişemeyecek, çengel atılamayacak, hele merdivenle asla ulaşılamayacak yükseklikteydi. Üstelik evresi uçurumlarla çevrili bir adaya benziyordu. Demirbaş Hasan:-Bu defa kalenin sarplığı bize yardımcı olacak, iple merdivenle filan buralara tırmanılamayacağını bilen düşman, rahatına baktığından bizi sezmeyecektir.Uçurumun gölgesinden yürümek fikri ise pek yerindeydi. Bulutlar, ayın önünden fazlaca sıyrılırsa, oldukları yerde hareketsiz kalıyorlardı.Filek kalesinin karşı tarafındaki uçurum, zor da olsa tırmanmaya müsaitti. Burada hayli irtifa kazandılar. Oradaki böğürtlen kümeleri arasına girdiler. Dik kayaların gölgesi burada tam üstlerine düşüyordu. Ay ilerleyip de bulundukları yer aydınlanmadan işlerini çabuk görmeleri lazımdı. Böğürtlenlerin üstlerine attıkları siyah keçelerden yürüdüler. Dikenli yığını aşıp uçurumun başına geldiler. Birkaç metre ileride, karşı yamaçta Filek’in duvarı yükseliyor, tepeye bakıldığında bu kara yığın, üzerlerine devrilecekmiş gibi görünü yordu. Kanlı topun namlusu tam hizalarında ve yirmi metre yukarıda mazgaldan hafifçe çıkmış halde görünür gibi oluyordu.Kemend atmakta çok usta olan Ece Bey, üç kat halindeki çengelli ipi Besmele ile savurdu Her yanına keçe sarılmış çengel garip bir hışırtı ile yükseldi. Yere muntazam kıvrımlar halin de yerleştirilen kangal hızla küçüldü. Çengel mazgalı azıcık geçti, top namlusuna takılıp kaldı Gaziler, bu üç katlı ipin ucunu peşpeşe eklenmiş merdivenlerin ucuna bağlamışlardı. Bu ip, çengelin dibindeki makaradan geçiyor ve öbür taraftan aşağı sarkıyordu. İp çekildikçe mer divenin ucu da yükselmeğe başladı. Nihayet duvara dayandıysa da, kısa geldi. Lakin Hasan, bunu da hesap etmişti. Ayaklara alttan iki sırık bağlayınca merdiven tam mazgala ulaştı. Deli Bekir:-Senin gibi böylesine kalın kafada ne marifetler varmış bre!...diyordu.Her şey tamam olunca Demirbaş Hasan, kedi çevikliğiyle merdivene tırmanmaya baş ladı. Merdiven sağa sola bel kıracak gibi sallanıyor, ama Hasan buna aldırmadan yükseldik çe yükseliyordu. Az sonra kale bedeninin yarı yüksekliğindeki yuvarlak top mazgalına ulaştı.. Kanlı top tam burnunun ucundaydı. Hasan:-Gidi kanlı top seni! Kaç serhad akıncısının kanına girdin, diye söylenerek, amansız pençelerini mazgalın iki yanına geçirdi. Sonra topun ağzını göğüsledi.-Yâ Allah!...diye fısıldarken yüklendi. Ancak, mandalarla çekilen top, önce dayanır gibi oldu. Ama sonra yavaşça kımıldadı. Zora dayanamayan duvar hizasına kadar girip öylece kaldı. Aşağıdakiler, şöyle böyle seçer gibi oldukları Hasan’a heyecanla bakıyorlar, kenetle nen parmaklarıyla palalarının kabzalarını sıkıyorlardı.Terler içinde kalan Hasan, bu işi yaparken çıt çıkmadığını anladı. Topu daha ileri itip mazgalı açmak lazımdı. Fakat merdiven tepesinde bu iş olmuyordu. Şimdi başka türlü terler dökmeye başlamıştı. Eğer bu işi beceremezse, muzip arkadaşları onu kızdırıp küplere bindir mek için yakaladıkları bu fırsatı fena halde değerlendireceklerdi. Hele Deli Bekir’in suratındaki ifadeyi şimdiden görür gibiydi. Bu endişenin korkusundan gelen can havliyle öyle bir düşündü ki, hemen yüzü aydınlandı. Ona boş yere mi Demirbaş demişlerdi? Güçlü pençeleriyle mazgalın iki yanını tekrar yakaladı. Kellesini namlunun ağzına da yamasıyla:-Yâ Hak!...diye yüklenmesi bir oldu. Top, gülleden beter olan bu kelleye dayanamadı, hızla geri kaydı ve büyük bir gürültüyle kalenin iç avlusuna yuvarlandı. Demirbaş Hasan’ın mazgal deliğinde kaybolduğunu gören otuzdokuz serdengeçti akıncı, peşpeşe merdivene saldırdılar. Birisi de geriye haber vermek üzere seğirtip, koşa koşa uzaklaştı.Filek kalesi, on beş dakika sonra hiç şehid vermeden zaptedilmişti. Hasan’a gelince, hem kendisini “Sanki büyük bir şey yapmış gibi” methedenlerden sıkılıp utanmak için, hem de izinsiz iş yaptı diye paşadan azar işitmemek maksadıyla süt dökmüş kedi gibi kaçacak delik arıyordu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
20 Kasım 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter