Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yıldırım Bayezid Hanın bir mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Padişah mahkeme ye geldi ve herkes gibi o da ellerini önüne bağlayıp ayakta bekledi. Devrin Bursa Kadısı Molla Fenari, padişahı süzdükten sonra; “Senin şahitliğin kabul değildir. Zira sen namazlarını cemaat ile kılmıyorsun. Elinde imkanı olduğu halde cemaate gelmeyen bir kimse, yalancı şahitlik edebilir demektir.” Bu itham karşısında herkes Yıldırımın hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti ve hemen sarayının yanına bir cami inşa ettirmeye başladı.



1683 II. Viyana hezimetinden sonra bütün Orta Avrupa’yı istila eden Avustur ya’nın elinden, bu ecdad yadigarı toprakları kurtarmak için bir çok askeri harekatta bulunan Osmanlı kuvvetleri, her seferinde mağlubiyete uğradılar. Sadece, Sultan II. Süleyman Han, dedesi I. Süleyman Han’ın fetheylediği Belgrad’ı geri alabildi. 1695’de tahta çıkan II. Mustafa Han, genç ve gözüpek bir hükümdardı. Padişah olur olmaz, kaybettiğimiz toprakların geri alınması siyasetini takibetmeğe başladı. 8 yıl süren kısa hükümdarlık devrinde 3 defa sefere çıkarak, bizzat Ordu-yu Hümayuna kumanda etti. Tahta çıktığı sene, ilk seferine çıkarak Lugoş zaferini kazandı. Ertesi sene tekrar sefere çıkılmasına karar verildi.

26 Nisan 1696 günü Edirne’de toplanan Divan-ı Hümayun, sefer hazırlıklarının tamam landığını Padişaha haber veriyordu. Kırım Hanı’na ve Orta Macar Kralı Tökeli İmre’ye haber salınarak, tiz günde orduya katılmaları emredildi. 18 Haziran günü Edirne’den yola çıkan Ordu, önce Filibe, sonra da Sofya’ya ulaştı. Burada gelen bir haberle; “55.000 kafir askerinin Petervaradin’de toplandığı” öğrenildi. Bu arada Tökeli İmre ve askerleri orduya katıldılar. Padişah Otağ-ı Hümayun’da onu kabul etti ve el öptürdü. Çok iltifatlar ederek yanında yer gösterdi.3 Ağustos günü Padişah ve Ordu-yu Hümayun Belgrad’a ulaştı. Buraya gelen bir haberci, Prens Frederik’in, 60.000 asker ve 108 top ile Temeşvar’a saldırdığını bildirdi. Bunun üzerine, önce Temeşvar’a hareket etme kararı alındı. Belgrad’a yakın olan Temeşvar kurtarılmazsa, Osmanlı ordusu rahat hareket edemezdi. 7 Ağustos’ta Tuna nehri geçildi. İnce Donanma Tuna üzerinde, orduyu takip ediyordu. 20 Ağustos günü Kırım Süvarileri orduya yetiştiler. Başlarında Kalgay, yani Kırım Hanı’nın oğlu bulunuyordu. Bunların bir kısmı Lehistan üzerine gönderildi.Nihayet düşman ordusunun karargah kurduğu, Temeşvar yakınlarındaki Ulaş ovası na varıldı. Avusturya ordusu kumandanı Prens Frederik yaman bir askerdi. Aynı zamanda Lerhistan kralı da seçilmişti. Yanında ünlü Mareşal Kont Caprara vardı. Bir çok şövalye, sırf Osmanlı’yı yenme zevkini tatmak için savaşa katılıyordu. İki tarafın da ordusu 100.000’den fazlaydı. Yalnız, düşman silah bakımından Osmanlı ordusundan çok üstündü. Osmanlı taarruzu ani başladı. Bu ilk hücum sonunda ölü ve yaralılar, sayılamayacak kadar fazlaydı. Avusturyalı General Joeng de ölenler arasında idi. Ulaş ovasının bir tarafı bataklıktı. Kırım süvariler, bu bataklığın arkasına gizlenmişlerdi. Kaçmak isteyenler, onların önünden geçmeye mecburdu. Fakat Osmanlı askerinin kaybı da fazlaydı. Padişaha birer birer şehid olanların isimleri geliyordu:“Yeniçeri ağası şehid oldu”“Eski Viyana muhafızı Zülfikar ağa cennete uçtu”“Kaç yaşındaydı?”“80’in üzerinde”“Baltacılar ağasının yarası da ölümcülmüş”“Sadrazamın kardeşi de ağır yaralanmış. Sol kolu kopmuş”İşte bu haberler gelirken Padişah atına atladı ve 9 fedai can yoldaşıyla birlikte son hücuma kalktılar. Tabii, bütün ordu da onlarla birlikte. Fazla zaman geçmeden, Padişah-ı Cihan, otağına geri döndü. Gözlerinin içi gülüyordu. Otağın içinde Kur’an-ı Kerim okuyan ve gözyaşlarıyla dua eden hocası ve Şeyhülislam Feyzullah Efendi’ye müjdeyi verdi:-Düşman kaçıyor hocam. Dualarınız kabul oldu. Sonra gözleri, o sırada hocasının okuduğu Âyet-i Kerimelere takıldı:“...Ey kafirler! Yine savaşa dönerseniz, biz de döneriz. Birliğiniz çok da olsa, size asla fayda vermez. Çünkü Allah, Mü’minlerle beraberdir”100.000 kişilik kafir ordusunun yarısı kaçtı. Geri kalan yarısı da Kırım süvarilerinin kılıçları altında bataklığa gömüldüler.Zaferden sonra Ordu-yu Hümayun Temeşvar’a girdi. Şeyhülislam hâlâ şükredi yor, hâlâ dua ediyordu.



Akbıyık Sultan, İkinci Murâd Han'ın haçlılar ve diğer din düşmanlarına karşı giriştiği cihâd hareketine katıldı. Giriştiği seferlerde, hocası Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin diğer talebeleri ile birlikte büyük kahramanlıklar gösterdi. Böylece Osmanlıların Rumeli'deki yayılmasında önemli hizmetler gördü.Bu gazâlarda gösterdiği başarılardan birinin sonunda İkinci Murâd Han tarafından Yenişehir köylerinden bir tanesi kendisine temlik edildi (1437). Bu parayı ticarette kullanan Akbıyık Sultan kısa zamanda malının hesâbını yapamayacak kadar zenginleşti. Mal, mülk meşgûliyeti az zaman içinde, hocasının sohbetinden daha az istifâde etmesine yolaçtı. Bu sebeple birgün hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, dünyâya ve onun geçici lezzetlerine bağlanmanın mahzurlarından bahsederek Akbıyık Sultan'a;

"Evlâdım bu dünyâ fânîdir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd alamaz sın. Âhiretten gâfil olma. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur. Allahü teâlâdan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâki kalan işlerle meşgul ol."Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan;"Hocam! Peygamber efendimiz; "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır." buyuruyor. Bu sebeple dünyâ malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?"Hacı Bayram-ı Velî hazretleri uzun bir sükûttan sonra;"Evlâdım! Mâdem ki dünyâyı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terket. Bu dergâhta dünyâ ile meşgul olanların işi yoktur." buyurdu.Akbıyık Sultan bu sözler üzerine kapıdan dışarı çıkarken tam eşik üzerinde başından sarığını düşürdü. Bunu hocasının bir kerâmeti bilip günü gelince sebebi meydana çıkar, düşüncesiyle alıp başına giymedi.Akbıyık Sultan'ın bundan sonra topladığı altın ve gümüş para sayılamayacak ölçüde arttı. Ancak gönlünü hiç bir zaman para ve pula kaptırmadı. Eline geçen para da hiç bir zaman kendisinde kalmadı. Fakir, fukarâ, kimsesiz, öksüz, yetim, dul, borçlu ve gariplerin sığınağı oldu. Bursa'da büyük bir imâret yaptırarak gelen geçen yoksullara ikramlarda bulundu. Misâfirleri ağırladı. O dağıttıkça parası artıyor, parası arttıkça o da dağıtmaya devâm ediyordu. Bu arada Alâeddîn Ali el-Arabî hazretlerinin derslerine devam ederek ilimde ilerlemeye de gayret sarfediyordu.Ve nihâyet... Hocasının kerâmeti tahakkuk etti. Sarığının eşik üzerinde düşmesinin esrârı aydınlandı. Yine şeyhi ve üstâdı Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin eşiğine yüz sürdü. Mübârek sohbetlerine tekrar kabûl olunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Hocasının sekiz halîfesinden biri olma şerefine kavuştu.Bu arada dînine hizmet etmek, İslâmiyeti küffâr diyârına duyurmak aşkı Akbıyık Sultan'da hiç sönmeden için için gittikçe alevlendi. 1444'te Varna'da haçlı sürüleri perişan edilirken o, mânevî liderlerin en önündeydi.Nisan 1453... Osmanlı ordusu son defâ İstanbul önlerinde göründü. Peygamber efendimi zin fetih müjdesi gerçekleşmek üzeredir. Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Akşemseddîn ve Akbıyık Sultan gibi gönül erenleri ordunun en önündeler. Akbıyık Sultan, Akşemseddîn hazretleri ile berâber Fâtih Sultan Mehmed Han'ın yanında bulunuyor ve devamlı askeri teşcî' edip coşturuyor, duâ ve sözleri ile onları gayrete getiriyordu.Fâtih Sultan Mehmed Han fetihten sonra İstanbul'da yaptırdığı câmilere bu gâzi şeyhlerin isimlerini verdi. Akbıyık Sultan adına da Cankurtaran civârında bir câmi yaptırdı.



“Savaş, cesur milletlerin ilacı, korkak milletlerin ecelidir...”Osmanlı Sultanı III. Ahmed Han’a, Sadrazam cevap verdi:-Ne doğru söylersiniz Devletlûm... Şu Deli Petro, hakikaten eceline susamış! 1711 yılı, mübarek Ramazanın 28. günü...Topkapı sarayında Büyük Divan toplantısı yapılmakta...Bütün Devlet Ricali mevcut.Şeyhülislam Paşmakçızade Ali Efendi merak ediyordu:-Biz şimdiye kadar Padişahımızı sulh taraftarı görmüşüzdür. Muharebe için zaruret mi zuhur etti? Veziriazam Baltacı Mehmed Paşa cevap verdi:-Ruslar, Eflak-Buğdan Voyvodalarını kışkırtır...Mora’da ihtilal tertip ederler.

Reisülküttab (Dışişleri Bakanı) Kara Bekir Paşa:-Çarın tek arzusu Karadeniz’e inmektir.Sadrazam:-İşgal ettiği Azak kalesini bu yüzden canı gibi kollar. Üstelik onun yanına yeni hisarlar inşa eder.Reisülküttab:-İşte bu husus Antlaşmalara aykırıdır.Padişah:-Bizim de sabrımız bu sebeple taşar...dedi. Sonra Şeyhülislama dönerek:-Efendi hazretleri!..Rus Çarı fitneye devam eder durur. İsyanlar tertip ettirir. Asilere silah ve para gönderir. Bir cürette daha bulundular; hudutlarımızı geçtiler. Sözde İsveç kralını kovalıyorlarmış. Poltava savaşında mağlup olan İsveç Kralı Demirbaş Şarl, bizim topraklarımıza sığınınca, onlar da topraklarımıza tecavüz etmişler.-Öyleyse hadlerini bildirmek gerek!...Divan toplantısı sonunda ittifakla, Ruslar üzerine sefer edilmesi kararı alındı. 9 Nisan 1711Ordu-yu Hümayun İstanbul’dan ayrıldı. Serdar-ı Ekrem, sadrazam Baltacı Mehmed Paşa idi. Tuna nehrini geçtikten sonra Prut ırmağı boyunca kuzeye doğru ilerlediler. Bu sırada Rus ordusu da Prut ırmağının diğer sahilini takibederek, Osmanlı kuvvetleri üzerine doğru geliyordu. 18 Temmuz’da Osmanlı ordusu, Prut kıyısındaki Falçi kasabasına geldi. Aynı gün akşamı, karşı kıyıda başka çadırların kurulduğunu gördüler. Bunlar Rus öncü kuvvetleri idi. Bu durum Serdar’a bildirilince, hücum emri verildi. Nehri yüzerek geçen Anadolu sipahileri yakaladıkları Rus askerini kılıçtan geçirdiler. O gece bir harp divanı toplandı ve vakit kaybet meden düşman üzerine hücum edilmesi kararlaştırıldı. Bunu üzerine hemen faaliyete başlandı ve aynı gece Prut nehri üzerine 4 köprü birden kuruldu. Askerin yarısı karşı sahile geçti. Öncü kuvvetlerinin baskına uğradığını haber alan Deli Petro, onları kurtarmaya koştu. Fakat kendi ayağıyla kapana girdi. Çünkü 60.000 askerinin etrafı sarılmıştı. Bir tarafı bataklık, üç tarafı da Osmanlı askeriyle çevriliydi. En arkayı da Kırım Hanı tutmuş tu. Hiçbir kaçış yolu yoktu.Petro, hırsından deli gibi içmeye başladı. Körkütük sarhoş olunca herşeyi unutacağını sanıyordu. Fakat sabah çabuk oldu. Ve Yeniçeri palaları parlamaya başladı. Mareşal Şeremetev Osmanlı hücumunu geciktirmek için bütün topları ateşletti. Gerçekten de biraz zaman kazandılar. Derin siperler kazıp içine girdiler. Top sesleri arasında Petro biraz kendine geldi. Başbakan Şafirov ve metresi Katerina ile birlikte yeni çareler aramağa başladılar. Tek çare teslim olmaktı!...Baltacı Mehmed Paşaya bir sulh elçisi gönderilmesine karar verildi. Petro Moskova’ya da bir mektup yolladı. Şunları yazıyordu:“Ordumuz, kendisinden kat kat üstün Osmanlı kuvvetleriyle 4 bir yandan sarılmış durumdadır. Baltacı’nın eline geçmesin diye silah, cephane ve erzakı toprağa gömdürdüm. Askerlerim 3 gündür ağaç kabuğu ve yaprak yiyor. Daha ne kadar dayanabiliriz ki! Şayet Azizler imdadımıza yetişmezse ya parça parça edileceğiz, veya esir olacağız...”21 Temmuz sabahı yine top atışıyla başladı. Baltacı Mehmed Paşa artık bıkmıştı. Öğleye doğru kağıt kalem istedi. Ordusundaki bütün Paşalara ve Akıncı beylerine emirler hazırladı. Bu, toptan hücum emriydi. Her birlik için ayrı ayrı imzalıyordu. Rus ordusu ve Petro’nun idam fermanları bitmek üzereydi ki, iki Moskof subayı Osmanlı tarafına geçtiler. Ellerinde beyaz bayrak sallıyorlardı.Derhal Serdar’ın otağına aldılar. Hâlâ imza ile meşgul olan Baltacı, başını bile kaldırmadı. Tercüman vaziyeti anlattı. Ruslar, teslim bayrağını çekmişlerdi. Koca Baltacı bağırmaya başladı:-Bu dinsiz kafirler yalancıdır. Hile yaparlar. Çarları olacak herif dahi delidir. Bunların sözüne kanarsak, reâyâ ve berâyâ bizi lanetler. Bunları konuşturmadan hapsedesiniz.Sonra yanındaki Yeniçeri ve Sipahi ağalarına şunları söyledi:-Deli Çar hile yapar. Vakit kazanmak ister. Hiç göz açtırmadan top atışına devam oluna...Ayrıca yeni emirlerimi bekleyin!Zaman ilerledikçe Ruslar merak etmeye başladılar. Elçilerden haber gelmiyordu. Bunun üzerine ikincisini göndermeye mecbur kaldılar. Yeni elçi de derhal Serdar’ın huzuru na çıkarıldı. Bir de mektup yollanmıştı. Şunlar yazılıydı:“Devletlû Sadrazam Hazretleri..İki elçimizden bir haber alamadık. Daha fazla kan dökülmemesi için, neyi emrederseniz vermeye hazırız. Sonsuz minnet ve saygılarımızla..Başkumandan Mareşal Şeremetev”Baltacı Paşa o zaman inandı ki, Çar gerçekten sulh istemeye mecbur kalmış. Artık şöyle düşünüyordu:“-Eh!..Sulh konuşmaları yapmanın ne zararı olabilir? Anlaşmak mümkün olmazsa Yeniçeri satırı her halde meseleyi halleder.Bu fikirlerini harp divanında da aynen tekrarladı. Tek itiraz eden Kırım Hanı idi:-Moskof’un harbi zalim, sulhu kandırıcı olur...diyordu.her şeye rağmen sulh müzakereleri başladı. Çar, başbakan Şafirov’u görevlendirmiş idi. Osmanlı tarafına geçerken, Katerina bütün mücevherlerini kendisine teslim etti. Petro da:-Her şeyi, hatta yeni kurduğum Petersburg şehrini bile Baltacı’ya verebilirsin. Azak kalesini, İsveç Kralını, daha ne isterse vermekten çekinme...Yeter ki şu kapandan kurtar bizi!...dedi.Devlet-i Aliyye’nin 100. Sadrazamı Baltacı Mehmed Paşa, Rus delegesini kendi otağında kabul etti. ayaklarına kapanan Şafirov’a ilk sözü şu oldu:-Zalim Çarınız bizim ülkemizde ne arar?-Affınızı umar...Merhametinizi diler Devletlû...-Bre yalancı!...O deli herif hakikaten affedilmek dilerse, gelsin otağımızda rehin kalsın...Sulh şartları yerine getirilince serbest bırakırız.Başbakan yeri öperek:-Bundan gayri ne dilerseniz veririzi! Yeniçerilerin infialinden korkarız. Çarımıza kıyarlar diye düşünürüz! Kerem ediniz Devletlû!Baltacı daha da kızdı:-O mel’un, topraklarımıza girerken canından korkmaz da şimdi mi korkar?Bu sefer Şafirov kendisi korkmaya, yalvarmaya başladı:-Merhamet ediniz efendimiz...Ben kulunuz da, Çarımız da, karılarımız da, çocuklarımız da Padişah hazretlerinin köleleriyiz...Memleketimiz dahi sizin mülkünüzdür. Nice dilerseniz öyle olacaktır. Fakat Allah’a şükür sizler Müslümansınız. Otağdakiler şaşırmışlardı. Çünkü Rus Başbakanı ağlıyordu. Şunları ilave etti.-Herşeye rağmen bizler de sizler gibi tek Allah’a inanmaktayız. Dinsiz değiliz. Kitap sız değiliz. Üstelik boynumuza ip takıp, ayağınıza yüz sürmeye geldik. aman diliyoruz. Sizin dininizde Aman dileyene kılıç kalkar mı?Kurnaz Yahudi, Baltacıyı en zayıf yerinden vurmaya çalışıyordu. Dini hisleriyle avlamak istiyordu.Fakat Çorum’un Osmancık kasabasında gelip, Devletin en yüksek makamına yükselen Mehmed Paşa, kandırılacak gibi değildi. Kestirip attı:-Moskof Çarı yanımızda kalmalıdır. Taa ki sulh şartları yerine getirile...Şafirov hâlâ yalvarmaya devam edince, Sadrazam kılıcını göstererek bağırdı:-Defol buradan!.. Çarınız olacak deliye aynen şunları söyle; “Ya gelir, ya ölür”Rus başbakanı daha fazla dirense, kelleyi kaybedecekti. Çaresiz otağı terkederken, Viyana elçimiz Seyfullah Ağa içeri girdi. Sadrazamın çok sinirlendiğini görünce, biraz yatış tırmak istedi:-Koca Vezirim!... Bu gavurcuklar ne de olsa misafirimiz sayılır. Hiç değilse bir fincan kahve içseler!...dedi. Baltacı sakinleşti:-Kethüda çadırında kahvelerini içip defolsunlar!..dedi... Öyle oldu.Sadaret kethüdası Osman Ağanın çadırında kahve içerken, Şafirov bütün söyleyeceklerini söyledi:-Savaşı Osmanlıların kazandığı zaman ne istiyorlarsa, daha fazlasını vermeğe hazır olduklarını!...Fakat bunu Sadrazama arzedemediğini... söylüyordu.O gece harp divanı tekrar toplandı. Yeni gelişmeler, sakin kafayla gözden geçirildi. Herkes sulh taraftarıydı. Tek itiraz eden Kırım Hanı oldu:-Deli Petro ve 60.000 Moskofu derhal öldürelim!...diyordu.Sabahleyin Şafirov’u huzurundan kovan Baltacı, Kırım Hanına şu tarihi cevabı verdi:-Çarı ve 60.000 Rus’u öldürürsek, Rusların kökünü kazımış olamayız. Aksine daha çok kinlenirler. Nasıl ki, Emir Timur, bizim Yıldırım Gazi ve bir çok askerimizi telef ettiyse de, Osmanlı yok olmadı. Ondan sonraki Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler, cihana hakim oldular. İmdi, biraz daha insaf gösterelim. Bizden Aman dileyen Moskof Çarı da olsa, silah larımızı indirelim. Çünkü daha fazla can vermekle alacağımız herşeyi, işte alıyoruz.10 saat içinde Sulh Antlaşması imza edildi. Ruslar herşeyi kabul ettiler. İmza attılar. Sulh şartları yerine getirilinceye kadar, Şafirov ve Şeremetev’in oğlu rehin kaldılar. Baltacı Mehmed Paşa, günlerdir aç olan, kanlı düşmanı Rus Çarı ve askerlerine ekmek, pirinç ve kahve gönderdi. Osmanlı Gazilerinin düşmanlığı bile işte böyle muhteşemdi.



Osmanlı Padişahı I. Mahmud Han üzgündü:-Belgrad’ın anahtarı ceddimiz Kanuni hazretlerine bir Cuma ve Kadir gecesi teslim edilmiş...Şeyhülislam doğruladı:-Beli Sultanım!.. 26 Ramazan 1521 gecesi, hem Kadir, hem de Cumaya rastlamış. İki asır boyunca Müslümanca yaşayan Belgrad, ne yazık ki 20 yıldır Avusturya’ nın işgalindeydi. Buna en çok Osmanlı Padişahı üzülüyordu. Şeyhülislam Mehmed Efendi ilave etti:-Yüzlerce Camiyi kilise yapmışlar Devletlim. -Bizi kahreden de bu ya!-Vezirleriniz, Paşalarınız, Akıncı beyleriniz ellerinden geleni esirgemezler.-Biliriz Hocam biliriz!.. Velâkin elde geleni her kişi yapar.. Elden gelenden fazlasını ise ancak er kişi yapar. İşte o erler bize lazım.

Cümle Paşalarım, Beylerim, Vezirlerim, Mücahid Gazilerdir. Lâkin şu Belgrad kalesinde niçin hâlâ ezan okunmaz? Çan sesleri niye susmaz?-Sabır dinin yarısıdır Sultanım.-Öbür yarısı da gayrettir, çalışmaktır. Daha doğrusu ihlasla çalışmak, sonra neticeye sabretmektir. -Beli Devletlim...Padişah biraz sakinleşti:-Şu Nemçe (Avusturya) kafiri yalnız olsa, gene de kolay...Moskof’la ittifak etmiş... Sonra Şeyhülislama döndü:-Hoca Efendi...Önümüzdeki mübarek Ramazan günlerinde, hep birlikte dua edelim. Bütün Cami, Mescid ve Bîmarhanelerde dua edilsin. Umulur ki, o dualar hürmetine Cenâbı Hak bu yıl zafer nasip ede...-Başım üstüne Sultanım!..-Çifte kafirle yaptığımız cidalde Müslüman kullarını İnşaallah mahzun ve mahcup eylemez...-İnşaallah Hünkarım ................................................Avusturya ve Rusya 1726 yılında anlaşmışlardı. Önce Leh (Polonya), sonra Osmanlı topraklarını paylaşacaklardı. Ruslar derhal 3 koldan Osmanlı hudutlarını aştılar. Harp ilanına bile lüzum görmediler. Kendilerine ve dostlarına çok güveniyorlardı. Orkapı boğazını geçerek Kırım’a girdiler. Büyük vahşet ve zulüm yaptılar. Kundaktaki bebeklere bile kezzap dökerek yaktılar. 100.000 kişilik bu Rus ordusunun kumandanı, Avusturyalı dostları Feldmareşal Münih idi. Bilhassa Bahçesaray ve Azak’ta hainlik ettiler...Osmanlı Hükûmeti, Rusları durduramayan acz içindeki Kırım Hanını değiştirdi ve Fetih Giray’ı Han yaptı. O da, o yıl içinde azgın Rusları taa Ukrayna’ya kadar sürdü, attı. Üstelik binlerce esirle döndü.Bu hale düşen Rusya, müttefiki Avusturya’dan yardım diledi. Fakat Avusturya harbe hazır değildi. Zaman kazanması gerekliydi. Kont Talmann’ı “Fevkalade Elçi” olarak İstanbul’a yolladı. Bu olağanüstü elçinin görevi, Osmanlıları oyalamaktı. Avusturya harp hazırlıklarını bitirene kadar çalışmalıydı.Talmann, Sadrazam’a şunları teklif etti:-Devletlû Vezir Hazretleri!.. Şayet Moskof harplerine son vermek dilerseniz, devletim ve bendeleri emrinizdeyiz..-Ne istersiniz?-Devlet-i Aliyye ile Ruslar arasında aracılık yapabiliriz!...-Bilmez misin ki, Kırım Hanı Rusları sürüp atmıştır...-Yeniden saldırmaya hazırlık ederler Devletlû...Sadrazam da aslında sulh istiyordu. Bu sebeple sordu:-Moskofların sizi dinleyecekleri ne malum?-Aramızda anlaşma mevcuttur. Dostlarımızdır.Sadrazam güldü:-Öyleyse söyleyin dostlarınıza, sulh talep etsinler!...Talmann ellerini oğuşturdu:-Takdir edersiniz ki, bu hususta anlaşmak icap eder. Anlaşmak için ise, müzakere şarttır.-Yani pazarlık edeceksiniz!..-Devletlû Vezir!... İki tarafında bir şeyler istemesi tabii değil midir?Sadrazam alay etti:-İki değil üç..-Üçüncü tarafı anlayamadım!-Siz kendinizi taraf saymıyor musunuz? Nemçe bir şeyler istemez mi? Bu mümkün müdür?Elçi sırıttı...Fakat devletinin istediği zamanı kazanmayı başarmıştı bile. Uzun süren pazarlılar sonunda Avusturya muradına erdi. Harp hazırlıkları tamamlandı. Ve tıpkı dostları gibi onlar da üç koldan topraklarımıza saldırdı. 12 Temmuz 1737...Konuşmalarla oyalanan, tedbir almayan Sadrazam değiştirildi. Talmann’a aldanan Sadaret kaymakamı idam edildi.Yeni Sadrazam, Yeğen Mehmed Paşa çok gayretliydi. Vakit geçirmeden Avusturya içlerine daldı. İlk hamlede Osmanlı ordusu, Orsova kalesini aldı. 15 Ağustos 1738... Bu kale düşman için önemliydi. Çünkü ellerinde bulunan Temeşvar da tehlikeye giriyordu. İkinci koldan Vezir Abdipaşazade Belgrad’a yaklaştı. Nemçeliler telaşlandı. O telaşla büyük bir yenilgiye uğradılar.Üçüncü kolda Hekimoğlu Ali Paşa çarpışıyordu. Bu gün görmüş Gazi, dünyanın kaç bucak olduğunu cümle kafirlere gösterdi.Belgrad, “Beyaz Şehir” manasına gelir. Osmanlı Mücahidleri de atalarına yakışır şekilde üç koldan bu “Akşehir”e yaklaşıyorlardı.Avusturyalı Mareşaller, telaş içindeydiler. Rus dostlarından yardım gelemezdi. Çünkü onlar, kendilerinden bin beterdi. Ama unutulan bir yardımcı imdada yetişti. “General Kış” Nemçelileri kurtardı. Fırtına, yağmur ve kar yüzünden harp etmek imkansız hale gelmişti. Mücahidler bahara kadar sabretmek zorundaydılar.O kış İstanbul’a da lapa lapa kar yağdı. Bu karlı günlerin birinde Sultan Mahmud Han, Şeyhülislam Dürrîzade Mehmed Efendinin tavsiyelerine uyarak, harplerde gösterdiği kahramanlığı ile asker arasında sevilen Vidin Seraskeri Hacı Mehmed İvaz Paşa’yı Sadrazamlığa getirdi ve Avusturya ile yapılmakta olan harbe Serdar tayin etti. Yeni Sadrazam, bahar ayları başlayınca harekete geçti ve Belgrad yakınlarına geldi. Belgrad yakınlarına geldi. 22 Temmuz 1739’da buraya yakın Hisarcık mevkiinde Avusturya ordusu ile karşılaştılar. 100.000 kişilik düşman ordusunun başında Mareşal Wallis bulunuyordu. Akşama kadar devam eden muharebe sonunda, kafir sürüsünün yarısından fazlası yerlerde yatıyordu. Çoğu ölmüş, bir kısmı da yaralıydı. Geri kalanlar da kaçmak için geceyi dört gözle beklediler. Osmanlı ordusu Belgrad’ı çepeçevre kuşattı. Mareşal Wallis’in bile kaçmakta olduğunu öğrenen kale kumandanı şaşırmıştı. Kralına özel ulak yolladı. Çabucak geri dönen ulak şunları söylüyordu:-Kral kendi tacını düşünüyor Generalim!-Yoksa Türkler Üçüncü Viyana kuşatmasına mı başlamışlar?-Hayır General. yalnız başkentte halk, gösteriler yapmaya başlamış. Krala bile sövüp sayıyorlarmış.-Ne diyorlarmış?-Akılsızca Osmanlı ile harp ediyorsunuz. Rusların yalan ve hilelerine kandınız. Belgrad’ı bırakın, Viyana’yı koruyun...diyorlarmış.Avusturya kralı gerçekten bunalmıştı. Avrupa’dan yardım istedi. Osmanlı ile sulh yapabilmek için her şeye razıydı. Durumu öğrenen Fransız elçisi Vilneuve, Padişahtan randevu aldı. Ancak kurnaz elçi şunları arzetti:-Cihan Sultanı müsaade buyururlarsa sulh gerçekleşebilir. Hem Avusturya hem de Rusya ile Antlaşma imza edebiliriz.Sultan I. Mahmud bunu kabul etti. Çünkü sulhe ihtiyaç vardı. Dört tarafı Osmanlı askeri tarafından kuşatılmış Belgrad’da sulh müzakereleri başladı. Osmanlı heyetinde; Ordu Kadısı Esad Efendi, Reisülküttab (Dışişleri Bakanı) Amirzade Hacı Mehmed Efendi ve Sadaret Mektupçusu Mehmed Ragıp Paşa vardı. Avusturya heyetinin başında, General Nieppeg, Rus heyetinin başında ise Kont Cagnonov vardı. Fransız Büyükelçisi Villneuve de, müzakerelerde bulunuyordu.Önce çarpışmalar durduruldu. Sonra da, Veziriazam ve Serdar-ı Ekrem Hacı İvaz Paşa, emirlerini dikte ettirdi:-İki kafir devletle savaşan Osmanlılar dünyanın Birinci devleti olarak zikredile.-Belgrad, Semendire, Böğürdelen, Orsova ve çevreleri, Osmanlı Devletine verile..-Osmanlı-Avusturya hududu, eskisi gibi Tuna ve Sava nehirleri ola...-Moskof krallarına takılan Çar sıfatı kabul edilmeye...Sadece elçileri emsalleri gibi kabul edile...-Azak kalesi yıktırıla...Karadenize Rus tekneleri çıkmaya...Vesselam...18 Eylül 1739...Abdipaşazade Ali Paşa, “Sipahsalar” ünvanıyla Belgrad iç kalesine girdi. Önce Besmele, sonra da Osmanlı sancaklarını çekti.Sultan I. Mahmud Hanın duaları kabul edilmişti. Çünkü Belgrad’da da artık Ezan-ı Muhammedî okunuyordu.



-Katerina ile Avusturya kralı Josef, Kırım’da buluşmuşlar Sultanım!...I. Abdülhmid Han başını salladı:-O Moskof avreti amansız bir Türk düşmanı ve İslam katilidir.Sadrazam tasdik etti:-Evet Hünkarım..-Kırım’da yapmadığı rezalet kalmamış!-Üzerinde “Bizans-İstanbul Yolu” yazılı Zafer Takı altından, 60.000 Rus askerini geçirmiş. O avret, 8 sene önce doğan torununa dahi Konstantin adını koydu. Tek hayali, o veledi Bizans kralı yapmakmış. Bunun için Avusturya ile anlaşmış. Eflak, Buğdan, Sırbistan ve Bosna taraflarını Avusturya alacakmış. Karadeniz sahilleriyle, Bulgarya ve bazı adaları da Moskof istermiş.

Koca Yusuf Paşa:-Katerina’nın asıl derdi İstanbul’da. Eski Bizans İmparatorluğunu ihya etmek ister. İstanbul’daki Rus ve Avusturya elçileri dahi Kırım’a gitmişler. -Şenlikleri seyretmeye gitmediler herhalde!-Beli Sultanım...Yeni fitne emirleri almışlardır.-Geri döndüklerinde, bizim de kendilerine söyleyeceklerimiz var!Koca Yusuf Paşa, Rus düşmanlığıyla tanınırdı. Çünkü onlarla çok harbetmişti. Cezayirli Gazi Hasan Paşanın yetiştirmesiydi. Cesur ve edepli bir insandı. 13 Ağustos 1787’de Osmanlı Devleti, Rusya’ya harp ilan etti. Rus elçisi Bulgakov’un inkarlarına rağmen, Babıâlî, Rus planlarını öğrenmişti.Rus elçiliğine verilen Harp Notasında:“Kırım’ın boşaltılması, bazı Rus konsolosluklarının kapatılması, Boğazlardan geçecek Rus teknelerini ayıracağımızı” bildirdik. Bilhassa Kırım meselesi mühimdi. Geri alınması milli bir emel haline gelmişti. Bütün camilerde:“15 Asırlık bu Türk yurdunun Moskof elinde bırakılması şerefsizliktir. Bu kara leke temizlenmelidir...” diye vaazlar veriliyordu. Bir çok şehirdeki Rus konsolosluk binaları, Müslümanlarca taşlanıyordu. Harp ilanıyla birlikte Donanma-yı Hümayun Karadeniz’in kuzeyine yollandı. Orada henüz zayıf bulunan Rus gemilerinin çıkışı engellenecekti. Ayrıca İngiltere, Fransa, Prusya ve İsveç’e özel ulaklar gönderildi. Gizli Rus-Avusturya Antlaşması hakkında bilgiler verildi.Bu sırada Katerina da Avusturya’yı sıkıştırıyordu. Harbe katılması için baskı yapıyordu. Osmanlıya ikinci bir cephe açılması, kendini çok rahatlatacaktı. Hilekar çariçe sonunda muradına erdi. Avusturya savaşa katıldı; 9 Şubat 1788... Bâbıâlî bunu hiç bekle miyordu. İç isyanları tam bastırmadan bu kadar çabuk harbe gireceklerini ummuyordu.25 Mart 1788...Ordu-yu Hümayun Avusturya üzerine hareket etti. Avusturya ordusu da Buğdan’daki Yaş şehrine girdi. Kralları Josef, ordusunun başındaydı. Şehirde taş üzerinde taş bırakmayan kahramanlar(!), Osmanlı ordusunun yetişmek üzere olduğunu haber alınca hemen şehri boşalttılar. Hızla güney batıya doğru hareket ederek, Belgrad yakınlarındaki Şebeş kasabasına geldiler ve burada karargah kurdular.Kral Josef, zaferden o kadar emindi ki, ülkesine katacağı Osmanlı topraklarının gelirini bile hesaplatmıştı. Bu muazzam servetle, Viyana saraylarında tertipleyeceği baloları ve valsleri, patlatacağı şampanyaları düşünüyordu. Tam o sırada hakiki toplar patlamaya başladı. Muhafız alayı generali:-Bunlar Osmanlı topları Haşmetmeap!...diye kekeledi.İşte o anda uyanan şaşkın kral.-Şimdi ne yapacağız?..diyebildi. Süslü generali cevap verdi:-Savaş yapacağız Haşmetlim, savaş!..dediSerdar-ı Ekrem Koca Yusuf Paşa bir an önce netice almak istiyordu. Çünkü yaz geçmek üzereydi. 21 Eylül 1788...Osmanlı ordusu son hücuma hazırdı. Şafakla beraber düşmana saldıran mücahidler akşama kalmadan neticeyi aldılar. Şebeş ovasında yapılan bu kanlı meydan muharebesinde, Avusturya ordusu büyük bir hezimete uğradı. Şaşkın Nemçelilerin yarıdan fazlası öldü, geri kalan yarısı da kaçarak canlarını kurtarabildiler. “Haşmetlû” kral Josef’i bile bir fıçı içinde kaçırabildiler. Koca Yusuf Paşa, Belgrad ve çevresini her türlü pislikten temizledi. 50.000 esir ve ağır ganimetlerle İstanbul’a döndü.Bu zafer üzerine, başta Sultan I. Abdülhamid ve Serdar olmak üzere bütün harbe katılan askerler “Gazi” ünvanı verildi.Fakat Ruslar boş durmadı. Müttefiki Avusturya’nın uğradığı ağır hezimet üzerine, bir müddet sindi ve kuvvet topladı. Kış mevsimi bitip, bahar gelince, bu kuvvetleriyle Osmanlı sınırını geçti ve Özi kalesine saldırdı.6 Nisan 1789...Sadrazam, Huzur-u Şahaneye kabulünü rica etti...I.Abdülhamid ayakta bekliyordu.-Destur buyurursanız Sultanım...Sadaret kaimesini okumak isteriz...-Buyur Lala...Seni dinliyoruz...-Sultân-üs Selâtîn ve Halîfe-i Müslimîn, Es-Sultan İbnüs-Sultan Gâzî Abdülhamid Hân Hazretlerine üzülerek arza cür’et eyleriz ki; Karadeniz’in şimal ucundaki Özi kal’amız sukût etmiştir.-Ne dediniz...Ne dediniz?-Potemkin nam Moskof Prensi, kal’ada mevcud 25.000 Müslümanı bilâ istisnâ katleylemiştir..-Nasıl...Nasıl?..-Sabi, kadîd, hâmile, emzikli demeden cümlesini şehid eylemiştir.-Bre mel’un...bre hınzır!...-Katerina’dan emir alan bu kafir insan kasabı, karşı koymaya çalışan delikanlı ve oğlancıklarımızı diri diri ateşe attırmıştır. Can havliyle kaçışanları dahi, kızgın demirle şişletmiştir.-Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdüû ve ResûlühKelime-i Şehadeet getiren Padişah derhal felç oldu ve ertesi sabah vefat ettilerDiğer Osmanlı Padişahlarından daha fazla kalbi merhamet ve sevgiyle doluydu. Din kardeşlerine yapılan zulüm ve işkencelere dayanamadı. Mübarek kalbi duruverdi. Cenâb-ı Hak ona ve bütün Osmanlı Sultanlarına rahmet eylesin...Amin.



I. Dünya savaşında çarpıştığımız cephelerden biri de Doğu cephesi. Buradaki en önemli hadise olan Sarıkamış harekatı bir kış günü başlamıştı: 24 Aralık 1914. O tarihte yürüyüşe geçen başkumandan vekili Enver Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu, Erzurum yoluyla Kalaboğazı ve Keşer dağlarını aşarak Bardız’a gelmişti. Oradan ikiye ayrılıp, bir kol Soğanlı dağ larından, diğer kol da Allahüekber dağlarından Selim köyü yolu ile Kars’a ilerledi. Gayesi, Rus ordusuna karşı Kars-Sarıkamış demiryolu hattını kesmekti. Fakat erli halkın deyimiyle “Felek yar olmadı!” Moskof’un tabii yardımcısı olan dondurucu kış soğuğu Türk ordusunu perişan etti. 90.000 Mehmetçik, daha düşmanla karşılaşmadan karlar altında dondu! (25 Aralık 1914)

Bu faciadan kurtulabilen gazilerden Rıfat Şevki Bey, o günlere ait hatıralarını şöyle anlatır:“Allahüekber dağlarında onbinlerce askerimiz, birkaç gece içinde donarak öldü. Kurtulabilenler dağınık bir şekilde köylere sığındılar. Ben de Bardız köyüne gelebildim. Karşılarında kendilerine mukavemet edebilecek bir kuvvet kalmayan Ruslar, hızla Sarıkamış civarını işgal ettiler. Kasaba ve köylere giren Ruslar, yerli Müslüman halka görülmemiş eziyetler yapmaya başladılar. Zakim ve Göreşken köylerinde ne kadar erkek varsa toplayıp kurşuna dizmek üzere götürdüler. İçlerinde ben de vardım. Yolda, atlı bir Rus subayına rastladık. Bizi götüren Rus askerlerine:“Bunları nereye götürüyorsunuz?” dedi. Onlar:“Kurşuna dizmeye” dediler. Subay:“Biraz bekleyin burada” dedikten sonra atını mahmuzlayarak yanımızdan ayrıldı. 3 saat ecel terleri dökerek bekledikten sonra, “Geri dönün” haberi geldi. Sonradan, adının Aydemir olduğunu öğrendiğimiz Türk asıllı bu Rus subayı hayatımızı kurtarmıştı. Fakat bizi serbest bırakmadılar. Önce Sarıkamış’a götürüp bir ahıra tıktılar, sonra da ite kaka tren istasyonuna götürdüler. Burada bizi görünce etrafımızı saran yerli Ermeni ve Rumlar, sopalarla bize vurmaya başladılar. Nihayet kendimizi yük vagonlarına atarak ellerinden kurtulduk. Biraz sonra da hareket ederek Kars’a geldik. bizi kapattıkları yerde, 3 gün boyunca yiyecek bir şey vermediler. Paralarımızı da almışlardı. Üç gün sonra, içine tuz doldurulmuş siyah çamur gibi çavdar ekmekleri getirdiler. Bu ekmekleri yiyerek açlığımızı giderdik. Bu sefer de susamıştık. Ak sakallı ihtiyarlarımızın, ufak yavrularımızın “Ne olur bir damla su!” diye yalvarmalarına karşı, Kars çayının tezeklere bulanmış kısmından su içmemize müsaade edildi. Temiz suya koşanlar, süngülerle dürtülerek geri döndürüldü. Pis su yüzünden aramızda salgın hastalık başladı. Altı arkadaşımızı bu yüzden kaybettik. Birkaç gün içinde hepimizi alıp Tiflis’e naklettiler. Bazılarımızı da Bakû’daki Nargin adasına hapsettiler. Tiflis’te birkaç gün kaldıktan sonra tekrar trene bindirerek önce Rostov’a, oradan da Harkov’a getirdiler. Burada bir çalışma kampında bir sene çalıştırdılar. Bu arada 74 arkadaşı mız kaçmaya muvaffak olduysa da, yollarda öldüler. Nihayet geri kalan bizleri de Bakû’ya gönderdiler. 1917 senesi Ekiminde Bolşevik ihtilali ile Rusya, Brest Litovsk antlaşması ile harpten çekildi ve bütün esirler serbest bırakıldı. Bu sayede hürriyetimize kavuştuk ve tekrar Kars’a döndük. Fakat, esir kafilesindeki 197 kişiden, ancak 76 kişi kalmıştık. Aslında Ruslar tarafından esir edilen Türkler içinde en şanslı olanlar yine bizlerdik. Çünkü diğer esirler, bizim gibi Ukrayna’ya kadar değil, Sibirya’ya sürülüyor ve oradan geri dönebilen hemen hemen hiç olmuyordu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Ramazan 1438
Miladi:
23 Haziran 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter