Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı ekonomik hayatına liberal prensipler hâkimdir. Ama bu başıboş bir liberalizm değildir. Millî gelirin ferdlere taksiminde sosyal adalet esastır.

Devlet, hazine sayesinde ayakta durur. Hazineyi hem dolu tutmak, hem de bunları yerince sarfetmek ince bir sanattır. Buna dair kitaplardan günümüze gelen en eskileri İslâm dünyasında yazılmıştır. İmam Ebû Hanife’nin gözde talebesi Ebû Yusuf’un halife Harun Reşid’in arzusu üzerine yazdığı Kitabü’l-Harac buna misaldir.

Az vergi=Çok itaat

Beytülmâl de denilen İslâm devletinin hazinesi dört kısımdır: 1-Zekâtlar, Kur’an-ı kerîmde sayılan 8 sınıf insana verilir. 2-Ganîmet, maden ve define vergisi, fakir, yetim ve parasız yolcularındır. 3-Gayrımüslimlerden alınan vergiler, memur maaşlarına ve millî müdâfaaya gider. 4-Sahipsiz miras ve buluntu mallar, bakıma muhtaç insanlara harcanır. Yetmezse, ayrıca vergi toplanabilir. Ancak işini bilen hükûmetler, halkın kendisinden hoşnud olmasını ve daha gönülden itaat etmesini sağlamak için, bunlarla iktifa eder. Beytülmâl gelirleri sağlıklı bir şekilde toplanıp yerli yerince sarfedilirse, halktan ayrıca vergi toplamaya veya borç almaya gerek kalmaz.

Osmanlılar beytülmâl yerine hazine tabirini tercih etmiş; bu tabir, vâris bırakmadan ölenlerin miraslarıyla meşgul olan merkezdeki Beytülmâl Müdürlüğü’nde yaşamıştır. Tâ Hunlardan gelen geleneğe uygun olarak, Osmanlılarda devlete ve hükümdara ait olmak üzere iki çeşit hazine vardır. Birincisine Bîrûn Hazînesi (dış hazîne), ikincisine Enderûn Hazînesi (iç hazîne) denir. Sultan II. Mahmud’dan sonra birincisine Hazine-i Âmire, ikincisine Hazine-i Hâssa denmiştir.

Osmanlı ekonomisinin kalbi Eminönü'nde atardı

Özelleştirmenin tarihi eski

İslâm devleti ekonomik hayata karışmaz. Ticaret ve sanayi ile uğraşmaz. Bunları ferdler yapar. Bu bakımdan komünizme yer yoktur. Devletin yegâne işi içte ve dışta emniyeti temindir. Bu vazifesini yerine getirmek için beytülmâli kullanır. Maarif ve sağlık hizmetlerini vakıflar yapar. İmar işlerine, o hizmetlerden faydalananlar bedenen veya mâlen iştirak eder. Mahkemelerin masrafları bile buraya mürâcaat edenlerden karşılanır. Geriye askerî masraflar kalır. Osmanlılar, devlet arazilerini halka kiraya vererek, buradan alınacak ücret karşılığında sipahi denilen vazifelilere asker besletmiştir.

İslâm devleti, cemiyette düzenin sağlanması ve sürmesi için gereken tedbirleri alır. Bunun için elverişli şartları hazırlar ve ferdler arasında bir çeşit koordinasyon vazifesi yapar. Ekonomik düzen, sosyal adalet üzerine kurulmuştur. Özel teşebbüse, herkesin meşru dairede dilediği işi yapmasına imkân vermiştir. Alın teri ile elde edilen bir kazanca kimse müdahale edemez. Mülk edinme ve tasarruf hürriyeti tamdır.

Bu ekonomik sistem, hür dünya ülkelerinde tatbik edilen liberal sisteme yakındır. Ancak narh koymak, zekât, cizye gibi hazine gelirlerini toplamak ve sarf etmek devletin elinde olduğu için başıboş bir liberalizm de değildir. Üretimde mümkün olduğunca hususi teşebbüsü; millî gelirin ferdlere taksiminde de sosyal adaleti esas almaktadır.

Edirnekapı'dan şehre mal getiren deve kervanı

Paranın üstündeki resim

*Hususî mülkiyet dokunulmazdır. Yol inşaı gibi umumun menfaati gerektirdiğinde, şahsî malları hükûmet satın alabilir. Devlet memurlarının haksız kazançları müsâdere edilerek ellerinden alınır ve tekrar hazineye konur.

*Ticaret serbesttir. Ancak gerektiğinde ekmek, et gibi bir takım ihtiyaç mallarına narh (kâr haddi) konulabilir.

*Esnaflık, gedik usulüne tâbidir. Kalite ve arz-talep dengesini muhafaza endişesiyle, her beldede muayyen sayıda esnaf tutulur. Usta olmadan ve o işi yapan bir dükkân boşalmadan yeni dükkân açılmasına izin verilmez.

*Hükûmet, kıtlığa yol açmamak maksadıyla, hububat başta olmak üzere bazı mühim maddelerin kazâların dışına çıkarılmasını yasaklayabilir. Pamuk, sahtiyan, tiftik gibi bazı stratejik maddelerin de yurt dışına ihrâcını men edebilir.

*Yed-i vâhid (tekel) usulü vardır. Bazı malların alım ve satımı devlet eliyle yürütülür. Maliyet farklarından dolayı halkın zarara uğramaması veya stratejik malların dolaşımını kontrol etmek içindir. Tuz, tütün, afyon, palamut, ipek, zeytinyağı, pamuk, tiftik, yapağı zaman zaman yed-i vâhide bağlanmıştı. Bu usul Tanzimat’tan sonra kaldırılmıştır.

*Amme hizmetleri vakıflar yoluyla yerine getirilir. Devlet, mâbed, hastane, çeşme, köprü, imâret, mektep gibi hizmetlerin yapılmasını şahıslara bırakmıştır. Bunların yaptırdığı vakıfları da arazi ve gelir tahsis ederek destekler.

*Eyaletler, kendi harcamalarını kendi gelirlerinden karşılar. Artanı merkeze gönderilir. Onun için bazı yerler daha mamurdur.

*Ecnebi tüccarın faaliyetlerine müsaade olunmuştur.

*Devlet para basmış; ama başka devletlere ait paralar da dolaşmıştır. Altın ve gümüş paranın üzerinde kimin resmi bulunduğu kıymeti bakımından mühim değildir.



Atatürk, cumhuriyetin ilanından sonra hep iki kişiyle beraber anılır. Bunlar İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’tır. Çokları, esaslı mizaç ve dünya görüşü farklılığına rağmen, Ulu Önder’in Çakmak’a olan teveccühünün sebebini anlamakta güçlük çeker.

Çakmak, Atatürk’ü iyi teşhis etmiş ve onda kimseye karşı göstermediği bir itimat uyandırmayı başarmıştır. Bunun sebebi hemşerilik değildir elbette. Hatta her ikisinin İttihadcı mazisi de kâfi bir sebep sayılamaz. Çünki nice İttihadcılar vardır ki, cumhuriyetin ilk yıllarında sert bir şekilde tasfiye edilmiştir. Bu yakınlığın arkasında, denenmiş bir sadakat yatar.

Ordu emrinizdedir paşam!

Mustafa Kemal Paşa, 1918’de Suriye cephesinin çökmesi üzerine ordusunu bırakıp İstanbul’a geldiğinde Divan-ı Harb’e çıkarılarak kurşuna dizilecekken, bunu Harbiye Nâzırı Fevzi Paşa engellemiş; M. Kemal’in Enver Paşa aleyhdarlığını bilen İttihadcı düşmanı padişah da arka çıkmıştır. Buna benzer bir hâdise Sakarya Harbi öncesinde, ordusu mağlup olan İsmet İnönü için bahis mevzuu olmuş; Ankara Meclisi, İnönü’nün hâin sayılarak kurşuna dizilmesini istediğinde, Çakmak, engellemiştir ki, İnönü’nün Çakmak’a teveccühünün bir sebebi budur.

Başka sebepler de vardır. Cumhuriyetin ilânında karşılaştığı güçlüklerden ürken M. Kemal Paşa, Çakmak’a cumhurbaşkanlığı teklif etmişti. Denendiğini düşünen Çakmak teklifi zekice geri çevirmiş; “Senin cumhurbaşkanlığını bütün varlığımla desteklemeye hazırım” diyerek M. Kemal’in önünü açmıştır. Birkaç sene sonra M. Kemal’in icraatlarını diktatörce bulan Karabekir ve arkadaşları, Çakmak’a gelerek bir hükümet darbesi yapıp kendisini cumhurbaşkanlığına getirmeyi teklif etmişler; çakmak bunu da reddetmiş ve teklifi M. Kemal’e bildirmiştir. M. Kemal’in milletvekilliğinden ayrılma teklifini hemen yerine getirmiştir. Bu hâdiseler, Çakmak’a olan itimadı perçinlemiştir. Atatürk’ün ölümünde, imkânı olduğu halde cumhurbaşkanı olma tekliflerini geri çevirmiş; “Ordu emrinizdedir paşam!” diyerek İnönü’yü cumhurbaşkanı yapmıştır.

Mareşal ne der?

Cumhuriyet devrinde hep çekinilen birisi olmuş; herkeste “Mareşal ne der?” korkusu bulunmuştur. Atatürk bile, bir iş yaparken “Şimdi sıra mareşali iknâya geldi” derdi. Emniyet hususunda evham derecesinde zaafı vardı. Rus çıkarmasından korkarak, asırlardır dış ticaret merkezlerinden birisi olan işlek Trabzon limanını kapattırmıştır. Rus işgalinde kolayca kullanılır diye kara ve demiryolu yapılmasına karşı çıkmıştır. Antalya Vâlisi Haşim İşcan, “Finike yolunu mareşalden gizli yaptım. İşitirse, İtalyan çıkartmasına kolaylık olur diye engelleyeceğinden korkuyorum” demiştir.

Rumlar o zaman fazla olduğu için İstanbul’da radyo anteni kullanılmasına izin vermemiş; Rusya korkusundan demir-çelik sanayinin Karabük, silah sanayinin Kırıkkale’ye sürülmesini temin etmiştir. Kırık dökük birkaç geminin de toplarını söktürerek İzmit körfezine yerleştirmiştir. Tayyare ve tankı hep küçümsemiş; ordunun teknik teçhizatına ehemmiyet vermemiştir. İktidar dalkavuklarından Falih Rıfkı bile, “Allah vere de Çakmak devrinde bir harbe girmesek” demekten kendisini alamamıştır.

Galeyana getiren oyun havaları

Rivayete göre, 1939’da veremden vefat eden kızının defninden dönerken uğradığı Kaşgarî Tekkesi’nde damadı Burhan Toprak’ın muhibbi olduğu Şeyh Abdülhakîm Arvasî ile görüşmüş; Arvasî, büyük bir cesaretle kendisine “İnönü hiçbir şey değilken, kendisini reisicumhur yaptınız. Korkarım bunun mesuliyeti size râcidir” demiş; bu söz, İnönü ’ye karşı soğumasına sebebiyet vermiştir. Yaş haddinde girdiği halde, vazife müddetin uzatmak elinde iken İnönü kendisini 1944’te tekaüde sevketti. Böylece fasılasız 23 sene Genel Kurmay Başkanlığı yaptı. Makam arabası elinden alındı; kömür tahsis edilmedi; hatta Atatürk’ün verdiği tapulu evini bile boşaltması istendi. Hastayken kaldırıldığı Teşvikiye Sağlık Yurdu’nda kendisini ziyaret etmek isteyen İnönü’yü kabul etmedi. Ama ertesi gün Anadolu Ajansı, Milli Şefin mareşali hastanede ziyaret edip sağlık dileklerini bildirdiği haberini geçti.

1945’te demokrasiye geçiş üzerine, Çakmak muhalifler arasında yer aldı. Bunun üzerine inkılâplara ve İnönü’ye aleyhdarı bir zümre tarafından bayraklaştırıldı. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden müstakil İstanbul milletvekili seçildi. Bayar’ın İnönü’den demokrasi için icazet alırken verdiği tavizi ifade eden “Devr-i sâbık yapmayacağız” (yani eskilerden hesap sormayacağız) sözü üzerine kendisine danışıklı dövüş içinde görerek istifa etti. Millet Partisi’ni kurdu. 10 Nisan 1950 tarihinde öldü ve vasiyeti üzerine Eyüb’e kızı ve dedesinin yakınına gömüldü. Ailesi na’şının sonradan Devlet Mezarlığı’na nakline karşı çıktı. Muhaliflerince öldürüldüğü rivayeti de vardır.

Radyonun matem neşriyatına girişmeyip oyun havaları çalması, milleti galeyana getirmiş; cenâzesi on binlerce gencin katıldığı siyasî bir mitinge dönüşmüştür. Böylece kalabalıkların sırtında Eyüb’e götürülen cenaze, iktidarın gözünü korkutmuş; Demokrat Parti’nin iktidarının da bir habercisi olmuştur.



Fevzi Çakmak, Yunan Harbi’nin kazanılmasında, Cumhuriyet inkılâplarının yerleşmesinde, Atatürk ve İnönü’nün iktidara gelişinde tarihî roller oynamış bir şahsiyettir.

Hem muhafazakâr, hem inkılâpçı görüntüsü bir tezat mıdır? Yoksa aslına her şey bir oyundan mı ibarettir?

Mareşal Fevzi Çakmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk genelkurmay başkanıdır. Rumelikavaklı Mustafa Fevzi, Babası Limnili Sırrı Bey de topçu miralayı idi. Arnavut asıllı olduğu söylenir. 1876’lı olduğuna göre Mustafa Kemal’den 5 yaş kadar büyük ve kıdemlidir. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Mitroviça şubesinde faaliyet göstererek yükselmiştir. Cesur ve itaatkâr bir asker olarak tanınmış; muhtelif cephelerde vazife yapmıştır. Mütâreke devrinde Harbiye Nâzırı olmuştur.

Tevkif etmeye gelmişti

Bu devirde Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına, padişaha itaat için nasihat vermek, dinlemezlerse tevkif etmek üzere Sivas’a geldi. Burada Kâzım Karabekir’le görüşüp, ibrenin ne tarafta olduğunu iyi anlayarak geri döndü. Sonra 1920’de İstanbul’un işgali üzerine Sultan Vahîdeddin’in arzusuyla Anadolu’ya geçerek Ankara hareketinin içinde yer aldı. Mustafa Kemal Paşa, önce Fevzi Paşa’nın geldiği yere geri gönderilmesini istedi. Ama sonra İstanbul hükûmetinin Harbiye Nâzırı’nın kendisine katılmasının getireceği itibarı düşünerek emrini geri aldı.

Kozan milletvekili olarak meclise girdi. İstanbul’da padişahla yaptığı mülâkatı ve padişahın Ankara harekâtı hakkındaki müsbet görüşlerini mecliste anlattı. Albay İsmet İnönü’nün Eskişehir ve Kütahya’da yenilmesi ve Yunan ordusunun Ankara’ya yaklaşması üzerine kumandayı bizzat eline aldı. Başbakan, milli savunma bakanı ve genelkurmay başkanı sıfatını uhdesinde birleştirdi. Ric’at emri veren M. Kemal’i ikna ederek ve düşmanın Afyon üzerinden saldıracağını hesaplayarak Sakarya Muharebesi’nin kazanılmasını sağladı. Elinde Kur’an-ı kerim ile dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bunun ardından verdiği kanun teklifi ile kendisinden kıdemsiz olan M. Kemal Paşa’nın gâzi ve mareşal unvanı almasını sağladı. Böylece kendisi de Dumlupınar Muharebesi vesilesiyle mareşal olabildi. M. Kemal Paşa hariç tutulursa TC’nin yegâne mareşalidir. Mareşal, meydan muharebesi kazanan generallere verilen unvandır.

Çakmak, zaferden sonra bütün icraatlarında Ulu Önder’i destekledi. Onun planladığı inkılâpların icrasını nasıl İnönü yürüttüyse, Çakmak da elinde tuttuğu ordu gücü ile destek verdi. Bu ikisi, Atatürk inkılâplarının yerleşmesinde iki anahtar şahsiyettir. Toplantılarda Atatürk yalnızca kendisinin görüşünü alırdı. Emsalsiz sadakati sebebiyle Kuzu Paşa diye tanındı. Eski harflerle Fevzi ile kuzu kelimesinin yazılışı arasında bir nokta farkı vardır. Bununla da yetinmeyen mebuslar kendisini Öküz Paşa diye andılar. Reisicumhura çektiği ve 12 Eylül 1929 tarihli Milliyet'te neşredilen telgrafı şöyledir: “Yüksek dehâlarının ve mucizeler yaratan isabetli ve kuvvetli irade ve idarelerinin hârikanümâ bir yâdigârı olan zafer bayramını bütün silâh arkadaşlarım nâmına tebrike müsâreat eder, Cumhuriyet Ordusu'nun lâyezal merbutiyet ve tâzimatlarını arz ederim efendim.” Rivayete göre Atatürk, vefat ederken yerine Çakmak’ın geçmesini istiyordu.

Namaz kılan paşa

Babacan ve kalender tavırları, namuslu ve perhizkâr hâli müspet bir imaj çizmiş; dindarlığı ile göz doldurmuştur. Dinî terbiyesini annebabası Varnalı müftü Hacı Bekir Efendi’den almıştır. Dayısı kızı Fitnat Hanım ile yaptığı evlilikten Nigâr ve Muazzez adında iki kızı olmuş; soyu, Nigâr Hanım’ın Amerika’da yaşayan torunları Erika Leyla ve Lisa Ayla ile devam etmiştir. Uzun, esmer, toplu, simaca sevimli idi. Az konuşur; sadece işiyle meşgul olur; çok üşür; kılık kıyafetine pek dikkat etmez; traş olmaya, hatta saçını bile taramaya üşenirdi. Dostu da düşmanı da azdı.

Mareşalin, Nakşî Şeyhi Küçük Hüseyin’e bağlılığı bilinir. Askerlere “Benim Dinim” adıyla manzum dinî kitaplar onun emriyle dağıtılmıştır. Asrîlik hareketine verdiği destek nazara alınarak, Çakmak’ın dindarlığındaki samimiyeti zaman zaman şüpheyle karşılanmıştır. Anlaşılıyor ki, siyasete ilişmedikçe, bu kadarcık dindarlığa tahammül edilmiştir. Yıllar evvel Antepli bir harb gâzisinden şu sözleri işitmiştim: “Çakmak, sadece namaz kılan bir paşaydı, o kadar! Anteb’e geldiğinde, bütün hoca efendiler etrafına toplanıp o günlerde dindarların yaşadığı sıkıntıları şikâyet ettiler. Not aldı. Sonradan o hocalar zamanın hükûmeti tarafından tek tek cezalandırıldı.” Bu sözler, Çakmak’ın dindarlığının halk arasında pek de samimi görülmediği intibaını veriyor.

Şurası unutulmamalıdır ki, Çakmak öncelikle bir askerdi. Verilen emri her şeyin üzerinde tutardı. Bu sebepledir ki, bütün cumhuriyet kabinelerinde yer alıp, önüne gelen kararı tereddütsüz imzâlamış; Ankara’ya karşı çıkan isyanlarda ve bilhassa Şark harekâtında insanların başına suçlu-masum ayırmadan bomba yağdırmakta tereddüt etmemiştir.



Son zamanlarda ihtişamlı Osmanlı armasına her yerde rastlanıyor. İnsanlar, kaybettikleri bir maziye olan hasreti, duvarlara bu armayı asarak, kompütürlerine, hatta telefonlarına duvar kâğıdı yaparak gidermeye çalışıyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kıyımdan kurtulan birkaç tanesi de eski binaların girişini süslüyor. Bu arma, zannedildiği kadar eski değildir ve meraklı bir hikâyesi vardır.

Kalkandan duvara

Arma âdeti, Haçlı Seferleri sırasında başladı. Şövalyeler, kendi müfrezelerini ayırabilmek için muayyen bir arma altında bulundururdu. Zamanla devlet, hükümdar, asil aile, şehir, hatta tarikat, üniversite, klüp, meslek ve loncalara ait alâmet-i fârika hâline geldi. Arma, evvelâ bayraklarda, sonra kalkanlarda kullanıldı. Arma, zaten silah demektir. Sonradan elbise, miğfer, eşya, hatta ev duvarlarına işlendi. Miras olarak intikal etmeye başladı.

İngiltere arması Rusya'nın arması

İngiltere’de 13. asırdan beri arma kitapları neşredilegelmiştir. İlk zamanlar herkes alabilirdi. Sonradan krallar bağışlamaya başladı. Hatta 1484’te Kral III. Richard, Londra’da bir arma mektebi kurdu. Zamanla armalarla alâkalı heraldik adında bir ilim şubesi teşekkül etti. XIV. asırda Bartolus de Sascoferrato adında bir İtalyan hukukçusu, armaların hukuku ve sanatına dair şümullü bir eser kaleme aldı. İngiltere’de sadece arma ihtilaflarına bakan bir mahkeme bugün bile faaliyettedir.

Eski Türklerde armaya ongun veya damga denir. Her aşiretin bir ongunu; her beyin de hususî mühür makamında bir tuğrası vardır. Bu ongun, Avrupa Hunlarında kuş, Selçuklularda çift başlı kartaldır. Kayı boyunun damgası iki ok ve bir yaydır.

Kayı boyunun arması

Osmanlı arması, Windsor’da

1854 tarihli Kırım Harbi’nde İngiltere, Fransa ve Sardinya, Osmanlıların müttefiki olarak Ruslarla harbetmişti. Bu vesileyle Fransa, Sultan Abdülmecid’e Legion d’Honneur nişanı verdi. Fransa’dan geri kalmak istemeyen İngiltere de, padişaha Dizbağı Nişanı verdi. Böylece Sultan Mecid, yabancı nişan kabul eden ilk hükümdar oldu. 1346’da Kral III. Edward ihdas ettiğinden beri, kendisine nişan verilen kişilerin armasının, Windsor Sarayı’ndaki St. George Kilisesi duvarına asılması âdettir. Bu vesileyle Kraliçe Victoria, Charles Young isminde bir arma ressamını İstanbul’a gönderip, padişah için bir arma yaptırttı. Etienne Pisani adlı bir tercüman yardımıyla faaliyetlerini yürüten ressam, saltanat kavuğu, sorguç, tuğra ve ay-yıldızdan müteşekkil bir arma hazırlayıp Londra’daki Osmanlı sefiri Kostaki Efendi’ye teslim etti. Sultan Mecid, kendisine gönderilen arma müsveddesini beğendi ve kraliçeye gönderdi. Arma, yerine asıldı. Sultan II. Abdülhamid tahta çıkınca, babasından kalma bu armayı gözden geçirtti. Terazi ve silahlar eklenerek arma son hâlini aldı. 17 Nisan 1882 tarihli irade ile resmî arma olarak kabul edildi.

Tayland bangkok'ta bir câmide, talep üzerine Sultan Hamid'in gönderdiği Osmanlı arması

Osmanlı armasındaki semboller

Avrupa’da armaların çoğunda Latince vecizeler yazar. Osmanlı armasında hilâlin içinde el-Müstenidü bi't-Tevfîkâti’r-Rabbâniyye ed-Devletü’l-Aliyyeti’l-Osmâniyye (Rabbânî muvaffakiyetlere dayanan Yüce Osmanlı Devleti) yazılıdır. ABD dolarının üzerindeki In God We Trust (Allah’a güveniriz) sözü ile benzerlik dikkat çekicidir. Armanın sağında kırmızı Türk bayrağı; solunda yeşil hilâfet sancağı yer alır. Bazı yeni tasvirlerde üç hilâl gözükmektedir. Halbuki orijinali ay-yıldızlıdır.

Bayrakların ortasındaki eliptik şekil ve kavuk, saltanat ve hilâfeti; soldaki çiçekler, müsamahayı; soldaki terazi, adaleti; soldaki kitap, Kuran-ı Kerimi; sağ ve soldaki silahlar, orduyu; güneş, devletin büyüklüğünü; güneşin ortasındaki yeşil yuvarlak ve içindeki tuğra, en büyük Müslüman Türk hanedanını; tuğranın altındaki ay, dünyadaki bütün müslümanların hâmisi oluşunu; madalyonların asılı olduğu aksam, köklü Osmanlı kültürünü; en altta asılı madalyonlar, çeşitli milletlerden Osmanlı halkını ifade eder.

1- Tuğranın etrafındaki güneş motifi, padişahın güneşe benzetilmesinden ileri gelir. 2- Sultan II. Abdülhamid’in tuğrası. 3- Sorguçlu kavuk: Osman gaziyi ve tahtı temsil eder. 4- Yeşil Hilafet sancağı.5- Süngülü tüfek: Osmanlı ordusunun aslî silâhı. 6- Çift taraflı teber. 7- Toplu tabanca. 8- Terazi: Şeşper ve asaya asılıdır, adaleti temsil eder. 9- (Üstte) Kuran-ı Kerim. (Altta) Kanunnameler. 10- Nişan-ı Âli-i İmtiyaz. 11-Nişân-ı Osmânî. 12-Asâ ve şeşper. 13-Çapa: Donanmayı temsil eder. 14-Bereket boynuzu. 15-Nîşân-ı İftihâr.16-Yay. 17-Nişan-ı Mecidî. 18-Borazan. 19-Şefkat Nişânı. 20-Top gülleleri. 21-Kılıç. 22-Top.23-El siperlikli merâsim kılıcı. 24-Mızrak. 25- Çift taraflı teber. 26-Tek taraflı teber. 27-Bayrak. 28-Osmanlı sancağı. 29-Mızrak. 30- Kalkan, ortasında stilize edilmiş güneş motifi ve 12 yıldız.

Bir armam bile yok!

1925’de TC Maarif Vekâleti bir müsabaka açtı. Jürinin beşi Güzel Sanatlar Akademisi, beşi de Maarif Vekâleti’ndendi. Bir altının 8,5 lira olduğu bir zamanda birinciye 1000, ikinciye 500, üçüncüye 300 lira mükâfat va’dedildi. Osmanlı armasından farklı olması için İslâmiyet öncesi geleneklerin nazara alınması gerektiği işaret edildi. Bunlardan numune üzerinde istenen tadilatı yapmak suretiyle Namık İsmail birinci oldu. Armada, buğday başakları ile meşe yapraklarının içinde üstünde meşale yanan bir kalkan içinde ay-yıldız ile altında bir kurt resmedilmişti. Arma, 6/I/1927 tarihinde neşredildi. Ama resmen hiç kullanılmadı. Günümüzde devletin resmî bir arması yoktur. Çeşitli ay-yıldızlı şekiller bu yolda kullanılmaktadır.



Taksim’e câmi yapılması her sağ iktidar zamanında konuşulur. Malum bir çevre buna karşı çıkar. Polemikler sürer gider. Sonra mevzu küllenir.

Vaktiyle Taksim’de bir câmi vardı. Şimdi onu hatırlayan muhtemelen kalmamıştır.

Bazı binâlar vardır, asırlarca yaşar. Bazısının ise ömrü kısadır. Ya bir âfete uğrar, ya da kazmaların hışmına… Taksim Kışlası da bu yapılardan biridir. Ömrü bir asrı bile bulmamıştır. Daha yakınlarda ortadan kaldırılmış olmasına rağmen, hakkında çok az malumat vardır.

Soğan kubbeli kışla

Sultan I. Mahmud’un şehre su getirtirken yaptırdığı maksem sebebiyle suların taksim edildiği yer mânâsına Taksim adını alan semtte vaktiyle büyük bir kışla vardı. Sultan III. Selim topçu askerleri için yaptırmıştı. Meydanın Harbiye’ye bakan tarafındaydı. Kabakçı isyanında harab olduğu için, Sultan II. Mahmud tarafından 1812’de yenilendi.

Kışla, dekorasyonu ile diğer kışlalardan ayrılır. Binanın bu eski hâli ancak Preault’nun 1817 tarihli bir gravüründen bilinebilmektedir. İki katlıydı. Hind ve Rus stilinde soğan kubbeleri vardı. Köşeler üç katlı ve dışarı taşkın olduğundan çok ihtişamlı görünürdü. Yüzü arabesk motiflerle bezeliydi. İçinde büyük bir avlusu, avlunun ortasında ise ampir üslubunda zarif bir câmisi vardı. İtalyan yazarı Edmondo de Amicis, kışlanın Mağrib üslubunda olduğunu söyler ki İstanbul için orijinal bir hususiyettir.

Sultan Mecid zamanında bir yangın geçirdiği için meşhur mimar Kirkor Balyan tarafından tamir edildi. Avrupa’dan getirtilen askerî mütehassıslar burada Osmanlı askerlerine talim yaptırırdı. Bu kışla, Tophane’deki eski kışladan daha büyük ve fonksiyonel idi. Sultan Aziz, de bu kışlaya çok itibar ederdi. Mısır seyahati dönüşü oğlu Yusuf İzzeddin Efendi ile kışlayı ziyarete gelmişti. O gün kışla, kapısından cephelerine kadar kandillerle aydınlatılmıştı. Bu devirde de esaslı bir tamir gördü. Önündeki geniş meydanda da talim yapıldığı için buraya Talimhâne denirdi. 1894 zelzelesinden sonra kışlanın yıldızı söndü.

İstanbul’un ilk stadyumu

1918’den sonra mütareke devrinde İstanbul işgal edilince, buraya Fransız kuvvetlerine mensup Senegalli askerler yerleştirildi. Adına da MacMahon Kışlası dediler. Fransızlar çekilince, kışla Bolşeviklerden kaçıp İstanbul’a sığınan Beyaz Ruslar’ın mekânı oldu. Onlar burada at yarışları tertiplediler.

Futbol modası yeni yeni yayılırken, Talimhâne’de maçlar yapılırdı. Spor Âlemi mecmuasını çıkaran Said Çelebi, 1921’de büyük masraflar ederek Taksim Kışlası’nın stadyum hâline getirdi. Ancak bazı spor klüpleri kendisini boykot edince, Bork adında bir Maltalı’ya kiraladı. Bork da kışlanın kapısına büyük bir Yunan bayrağı asarak futbol klüplerine kiralamaya başladı. Osmanlı takımları ile İngiliz ve Fransız askerî takımlarının maçları büyük alâka uyandırdı.

İstanbul’un işgali sona erince Bork şehri terk etti; stadyumu da Said Bey’e bıraktı. Said Bey de kışlanın işletilmesini Menâzırzâde Aziz Bey isminde bir manifaturacıya devretti. Bundan sonra kışlaya Taksim Stadyumu denildi. Türk millî takımının 26 Ekim 1923’te Romanya ile giriştiği ve 2-2 berabere biten meşhur maça ev sahipliği yaptı. Balkan Güreş Şampiyonası; Balkan Atletizm Şampiyonası, milletlerarası bisiklet müsabakaları hep burada yapıldı. Ana caddeye bakan kısmında iki ahşap tribünü, ortasında şeref balkonu; Harbiye ve Taksim tarafında kale arkası; Mete Caddesine bakan kısmında da 8000 kişilik açık tribünü vardı.

Prost günah keçisi

1940’ta İstanbul vâli ve belediye reisi Lütfi Kırdar, Taksim Meydanı’na dikilen heykelin daha ihtişamlı görünmesi için İnönü’nün emriyle kışlayı yıktırdı. O devirde İstanbul’un Osmanlı havasından kurtarılması hedefleniyordu. Bunun için Fransa’dan Henri Prost adında bir de şehircilik mütehassısı getirtilmişti. Prost, hükümetin arzuları istikametinde şehir planı çizdi. Osmanlı’dan kalan perişan izlerden büyük bir kısmı da böylece ortadan kaldırıldı.

Bazı insaf ehli, kışlanın yıkılmayarak tamir edilmesi için yalvardılarsa da, tamir için gereken paranın bulunmadığı gerekçesiyle kulak asan olmadı. Tamir için bulunamayan para, sanat değeri olmayan heykeller için harcandı. Meselâ Taksim Âbidesi 1926 yılının parasıyla 16.500 İngiliz lirasına mal oldu. Taksim Kışlası’nın yanı başındaki Taşkışla, belki de câmisi olmadığı için yıkımdan kurtuldu. Şimdi teknik üniversitedir. Bazıları, “Bizim zâlimimiz iyidir” psikolojisi içinde, bu işin yegâne mesulü olarak Prost’u görür. Halbuki Prost, profesyonel olarak kendisinden istenileni yapmıştır.

Taksim Kışlası’nın yerine İnönü Gezisi adı verilen park yapıldı. O zamanın imkânları içinde çiçek ve ağaçlarla, mermer merdivenlerle gayet güzel tanzim edildi. Prost’un burayı park olarak tanzim etmesi büyük bir şanstır. Çirkin binalar da yapılabilirdi. Taksim Meydanı’na bakan kısmına İnönü’nün at üzerinde heykeli için kaide yaptırıldı ise de heykel dikilemedi. İnönü düştükten sonra adı Taksim Gezisi oldu. İnönü heykeli de Maçka Parkı’na dikildi. Taksim Gezisi’nin kuzeyinde 1870’lerden kalma Taksim Bahçesi ve Cumhuriyetin ilk devirlerinde baloların yapıldığı Belediye Gazinosu vardı. Burada şimdi Sheraton Oteli yükselmektedir. Gezinin alt kısmında dükkânların bulundu set üzerine Beyoğlu Evlendirme Dairesi yapılmıştır.

Câmi önünde maç

Kışlanın câmisi hakkındaki malumat kışlanınkinden de azdır. Ampir üslubundaki tuğla câmi fırtınadan hasar gördüğü için 1847’de kârgir olarak yeniden yaptırılmış; Sultan Hamid tarafından 1893’te tamir ettirilmişti. Mete Caddesi tarafında ve tek şerefeli zarif bir minaresi vardı. Kışla boşaltılınca, câmi suyu kesilmiş hamama döndü. Kışla yıkılırken, o da yıkıldı.



Cahiliye devrinde koca Kureyş’te kaç kişi okur yazardı biliyor musunuz? Sadece 17 kişi (İbn-i Haldun) İslâmın ilk emri “oku” dur. Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) eshabının okuma yazma bilmesini arzular, Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah İbn-i Mektum’u Medine’ye muallim olarak yollar. Kurtuluş akçesi veremeyen Bedr esirlerine “on çocuğa okuma yazma öğretme” karşılığında hürriyetlerini bağışlar.

Lisan öğrenmeyi de teşvik buyururlar ki Zeyd bin Sabit Süryanice öğrenir mesela. İlk İslam mektepleri evlerdir (Dâr-ül erkâm) ve ilk medrese suffe! Mescidler dahi halaka-i tedrise mekân olurlar.

MEKTEB-İ SİBYAN
Dedelerimizin hepsi alim değildir ama alayı ilme saygılıdır, “harf öğretene köle olurlar.” Muallimler muttaki, mütedeyyin, müteşerridir, kalfalar dahi talebeye lütf ve rıfk ile muamelede bulunurlar.

Mektebin katibi, bevvabı (kapıcısı), ferraşı (hademesi), vekilharcı, hatta cabiyesi (tahsildarı) çocukları sever, başlarını okşar. Eytam-ı fukara (yetimler) vakıf tarafından okutulur. Fes, mintan, zıbın, papuç temin edilir... Harçlık, gıda, ne gerekiyorsa...

 Ecdad dersleri oyun gibi sunar: Elif çomak gibi, be çanak gibi, vav koyun gözlü, sat tava dudaklı, tı dik bacaklı...

Monteigne bunu görünce çok şaşar. Avrupa mekteplerinde dayak vardır zira. Kamçılandığı için sakatlananlar, akıl sağlığı bozulanlar...

Osmanlı sicillerine (ki kılı kırk yarar) çocuk döven muallim vakası geçmemiştir 600 yılda. Mektepler umumiyetle iki katlı olur, evi andırırlar. Mutfağı avlusu vardır. Çocuk alışıverir bir anda. 

Zaten herkesin minderi evden gelir, herkes köşesini bilir, sahiplenir. Oğlancıklar (bu tabir kızlar için de kullanılır) 4 yıl 4 ay 4 günlük oldular mı “vakti geldi” demektir. Derhal “Âmin alayı” tertiplenmeli, mümkünse kandile denk getirilmelidir. Mektebe başlayan çocuk sabah okkalı bir kahvaltıya oturur ki bütün sülale oradadır. Bir neşe, bir şamata... Yeni kıyafetlerini giyer. Ak mintan, güvez fes, iskarpinler, nazar boncukları filan. Ve omzuna cüz kesesini asar. Bir faytona ya da midilliye bindirilir. Önden minder rahle yürür, minik ilahiciler terennüme başlar.“Şol Cennet’in ırmakları, Akar Allah deyu deyu...” Zaman zaman duaya dururlar. Aminciler mırıldanırlar. 

Zaten “amin var” dendi mi çocuklar kapıda biter, hazır kıta! Niye? Çünkü patlayasıya pilav, zerde yiyecek, şerbet içecek takke mendil alacaktırlar. Konvoy Eyyub Sultan, Baba Cafer, Yahya Efendi, Aziz Mahmud Hüdai gibi bir büyüğü ziyaret eder, gelir dayanır mektebin kapısına. Kalfa çocuğu alıp muallimin karşısına çıkarır.
  -De bakayım Rabbi yessir
  -Rabbi yessir.
  -Ve lâ tüassir
  -Ve lâ tüassir
  -Rabbi temim bil hayr.
  -Rabbi temim bil hayr.
  -Tamam. Şimdi şunu okuyoruz: “Elif”
  -Elif
  -Aferin sana.
  Bazen şaşkın çocuk onu da tekrarlar. “Aferin sana!” İşte ilk ders bundan ibarettir. Çocuk hocasının ve davetlilerin elini öper, talebelerden biri ‘aşr-ı şerif’ okur. “Yarabbi ilmimi, aklımı ve anlayışımı artır” duasının akabinde tencereler açılır. Aile hoca efendiye hediye getirmiştir (gücüne göre) kalfaya yarısı kadar, bevvaba çeyreği kadar...
  İlahiciler aminciler de hisselerini alırlar.
  Eti senin kemiği benim.
  Fi emanillah!
 
  MUSHAFA ÇIKMAK

  Çocuk Supara’dan (Elif ba-yı Osmani) başlar, bir kaç ayda “Mushaf’a” çıkar. Amme’yi, Tebareke’yi yutuverir, mevlid şerifi de ezberler bu arada. Edep, erkan, ve ufak ufak hesap öğrenir, azıcık tarih, biraz coğrafya. Sahafları dolanırsanız el yazması elif balara da rastlarsınız ki usta hattatlara yazdırılmıştır, tezhipli filan... Belli ki masraftan kaçmamışlar. Mektepte sabahçı öğlenci yoktur, teneffüs de bulunmaz. Lakin evleri yakındır, gider karnını doyurur, hatta uyur sonra döner gelirler bir daha. Çocuklar baharları mesireye çıkarılır. Mangallar yakılır, kazanlar kaynar, ayranlar, helvalar, etli pilavlar... Sevdireceksin ki sarılsınlar. Bazı hoca hanımlar kendilerini ilme vakfeder, evlerini komşu kızlarına açarlar. Talim ve tilavetin yanı sıra siyer, hadis okutur, hatta edebi metinleri mutalaa ve müzakerede bulunurlar. Yaş sınırı yoktur. Kırkından ellisinden sonra heveslenenleri de ağırlarlar. Ki bu yanık aşıklar kısa sürede hatm edecek, “yatsıdan sonra dükkan açtın” diyenleri utandıracaktırlar.

Kaynak: www.turkiyegazetesi.com



Önceki miras hukukumuz çok orijinaldir. Kur'an-ı kerimde en tafsilatlı hükümler mirasa dairdir.

Vârisler mirası dilediği gibi taksim edebilir. Anlaşamazlarsa mahkeme Kur'an-ı kerime göre taksim yapar.

İnsanlar arasında huzursuzluk umumiyetle mal yüzünden çıkıyor. Miras yüzünden birbirine düşman olan kardeşler az değildir. Bu nizaları önlemek için tarih boyunca bütün hukuk sistemleri teferruatlı miras taksimleri tanzim etmiştir. Kur’an-ı kerîmde de en açık ve geniş bildirilen husus budur. Buna ferâiz de denir. “Ümmetimden ilk unutulacak ferâizdir” hadîsi meşhurdur.

Evlatlıktan reddediyorum!

İslâm miras sistemi çok orijinaldir. Burada mallar vârislere geçmeden bazı muameleler yapılır. Ölenin mallarından evvelâ cenaze masrafları karşılanır. Sonra borçları ödenir. Sonra vasiyetleri yerine getirilir. Vasiyet malın üçte birinden fazla veya vârislerden birine yapılmışsa, diğer vârislerin izniyle yerine getirilir. Hiç vârisi yoksa tamamını vasiyet edebilir. Nihayet mal vârisler arasında paylaştırılır.

Mal doğrudan vârislere geçmediği için, vârisler borçlardan mesul değildir. Bu sebeple mirasın reddi de mevzubahis değildir. Vârisler henüz taksim edilmemiş mirastan hisseleri kadar yiyebilirler. Mirası aralarında rızayla taksim edebilir. Biri az veya fazla alabilir. Anlaşamazlarsa ya da aralarında gâib, akıl hastası, küçük çocuk varsa, taksimi mahkeme ferâize göre yapar. Osmanlılarda, devlet adamlarının malları mutlaka mahkeme tarafından taksim olunurdu. Bugün de vârisler kendi aralarında ferâize göre veya başka şekilde rızâen taksim edebilir. Ancak anlaşamazlar ve iş mahkemeye düşerse, miras medenî kanuna göre bölüştürülür.

Ölü, sağlığında veya vasıyet yoluyla vârisini vârislikten atamaz. Yani “evlâtlıktan red” diye bir şey yoktur. Ancak sağlığında malını dilediğine, hatta vârisine verebilir. Vâris ölenin sağlığında hissesinden vazgeçse bile, sonradan miras alabilir. Evlatlık miras alamaz. Buna vasiyet edilebilir.

Ölüden evvel vefat eden vâris, miras alamaz. Bunun çocukları da baba veya annelerinin yerine geçip miras alamaz. Halk arasında dede yetimi denilen çocuğa, dedesi vasiyetle mal bırakabilir. Ölüm zamanında anne rahminde bulunan cenin, sağ doğmak şartıyla vâris olur. Ölü ile aynı dinden olmayan; vârisi olduğu kimseyi öldüren; köle ve veled-i zinâ miras alamaz.

Mirasın taksimi

Önce, eshâb-ı ferâiz (farz sahipleri) denilen oniki kişiye, Kur’an-ı kerîmde bildirilen hisseleri verilir. Bunlar ölenin kızları, oğlunun kızları, babası, annesi, nenesi, eşi ve kızkardeşleridir.

Artan, asabe denilen oğul, amca, kardeş gibi akrabadan ölüye en yakın akrabaya verilir. Yoksa ölü azatlı köle ise, efendisine miras gider. Bu da yoksa, miras eş dışındaki eshâb-ı ferâize hisseleri nisbetinde dağıtılır.

Sonra sıra zevü’l-erhâm denilen ve kızın oğlu, kızkardeş oğlu gibi ölüyle kadın cihetinden akrabalara gelir. Bu yoksa ölenin kardeşlik akdi yaptığı kişiye verilir. Nihayet miras beytülmâle, yani devlet hazinesine kalır. Beytülmâl yoksa, miras fakirlerindir.

Kadının hissesi ne kadar?

Miras bölünürken, erkek çocuklara kız çocukların iki katı verilmesi, bazı kimselerin yanlış düşünmesine sebep olmaktadır. Hatta Ziya Gökalp, “Âile” adındaki şiirinde der ki:

Kadın tamam olmadıkça, eksik kalır bu hayat!

Âilenin adle uygun olmak için binâsı,

Nikâh, talâk, mîrâs: Bu üç işte gerek müsâvât!

Bir kız, irsde yarım erkek, izdivaçta dörtte bir,

Bulundukça, ne âile, ne memleket yükselir.

İslâmiyetten önceki hukuk sistemlerinde kadına miras hissesi verilmemiş, hatta kadına hukukî tasarruf ehliyeti bile tanınmamıştı. 1912’ye kadar İsviçre’de erkeğe kızın iki misli miras verilirdi. İngiltere’de, arazide kızlara hiç hisse verilmez; kızı olup oğlu olmayanların arazisi en yakın erkek akrabasına kalırdı.

İslâm hukukunda, kadının iktisadî vaziyeti teminat altına alınarak, miras hissesine muhtaç bırakılmamıştır. Bütün ihtiyaçlarını, kocası, babası, kardeş ve amca gibi mahrem yakınları karşılamakla mükelleftir. Erkek, kadına bakmağa mecbur; kadının ise, kendine bile bakması lâzım olmadığı halde; bundan dolayı erkek kardeşlerin, mirasın hepsini almaları lâzım gelirken, kadınlara iltimas edilerek, erkeğe verilenin yarısı onlara verilmiştir.

Kıza oğlan kardeşinin yarısı kadar hisse verilmesinin pek çok sebeplerinden birisi âkıle, mehir ve nafaka sistemi çerçevesinde erkeğin mükellefiyetinin ağırlığıdır. Kız, babasından çeyiz ve yarım miras hissesi, kocasından da mehir ve nafaka aldığı halde; erkek evlendiği zaman mehir ve nafaka verir. Ayrıca erkek babasının ve kız kardeşlerinin diyetini öder. Halbuki kadın, ne kocası ve çocuklarına bir şey öder; ne de erkek kardeşlerinin diyetini üstlenir.

Erkek ayrıca cihad ile mükelleftir. Bu uğurda icabında hayatını verebilir. Kadın cihadla mükellef değildir. Hazret-i Peygamber’in zevcelerinden Ümmü Seleme, “Ey Allah'ın Resûlü! Erkekler cihada çıkıyorlar, kadınlar cihad yapmıyor. Buna rağmen biz kadınlara mirastan da yarım veriliyor” diyerek hayretini göstermekten kendisini alamamıştır.

Kadının erkeğin yarısı kadar hisse alması mutlak bir prensip değildir. Öyle olsaydı, annenin, babanın hissesi olan 1/6’nın yarısını alması lâzımdı. Halbuki baba gibi o da 1/6 alır. Anne-bir kardeşler mirasçı olduklarında eşit hisse alır. Oğlun oğlu da halasıyla beraber bulunduğunda böyledir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter