Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Zaman zaman Suudi Arabistan’da bazı Türk vatandaşlarının, Allah ve peygambere sövdükleri gerekçesiyle idam cezasına çarptırıldığını gazeteler yazıyor. Öte yandan Batı’da İslâmiyet aleyhdarı yazı, roman veya karikatürlere katl fetvâsı çıkarılıyor; hatta cinayetler işleniyor. Bu da İslâm düşmanlığını körüklüyor.

İslâm hukukunda, kendi iradesiyle Müslümanlığı seçtiği halde, zorlama olmaksızın, dinini terk etmeye veya İslâm dininin prensiplerinden birini inkâr, tahkir veya alay etmeye irtidad, bunu yapana da mürted denir. Allah ve peygambere sövmek de bu suçun içindedir. İslâm dini, İslâm ülkesinde diğer dinlerin bütün aksamıyla tatbikine, öğrenilip öğretilmesine izin verir; ancak Müslümanlar arasında bu yolda propaganda yapılmasını ve İslâm dininin tahkirini yasaklar.

Kadı ve davacılar

Üç gün mühlet

Bu suçu işleyenlere önce âlimler tarafından nasihat verilip şüphesi giderilmeye çalışılırdı. Mühlet isterse, üç gün mühlet verilirdi. Bu zaman zarfında pişmanlık bildirirse veya suçunu inkâr ederse kabul edilirdi. Aksi takdirde mahkeme idamına karar verirdi. Kadına bu suçtan dolayı ceza verilmez; tövbe edinceye kadar hapsedilirdi. Bu hususlar Kur’an ve sünnet ile sabittir. Bu şekilde yaşamak istemeyen kimse, ya İslâm ülkesini terk edecek; yahud da bu kanaatini izhar etmeyecektir. Çünki ceza, suçunu açıklayana verilirdi. Dolayısıyla tarihte bu sebeple cezalandırılanlar yok denecek kadar azdır. Bunlar silahlanıp isyana kalkışmışsa, iş artık başka bir renge bürünmüş demektir. Bu cezayı İslâm memleketindeki kâdı verebilir ve devlet infaz eder. Ferdlerin veya grupların böyle bir ceza takdir ve tatbik etme salâhiyeti yoktur. Aksi takdirde suç işlemiş olurlar ve cezalandırılırlar.

Dine dayalı bir düzende, devlete ve cemiyete karşı işlenen suçlardan sayıldığı için, mürted, vazgeçtiği dinin esasları üzerine bina edilmiş olan devlete savaş açmış kabul edilirdi. Ancak İslâm dünyasında bu sebeple cezalandırılanlara fazla rastlanmazdı. Çünki bu suçu işleyen, cezalandırılacağını bilirdi. Bu sebeple ya hakiki fikrini ifşâ etmez; yahud cezalandırılacağını anlayınca tövbesini bildirip kurtulmayı tercih ederdi. Bugün de dünya ceza kanunlarında, rejim aleyhtarlığı suç olduğu gibi; fikir hürriyeti dışında kalacak şekilde insanların mukaddes bildiği şeylere sövmek suçtur. Müslüman olmayanlar, İslâm dininin prensipleriyle muhatap olmadıkları için onlara bu ceza tatbik edilemez. Ancak dârülislâmda, müslümanların mukaddesatına saygı duymanın karşılığı vatandaş olarak bulundukları için, böyle bir fiil işlemeleri hâlinde kendilerine umumi selâmeti bozmaktan dolayı devlet ceza verilebilir.

Ecnebilerin, espri anlayışı, Şarklılardan farklıdır. Kendi peygamberlerinin bile karikatürünü çizmekte beis görmemektedirler. Ama mizah anlayışı, başkalarını rencide etme hakkını vermez. Vaktiyle evlilikleri bahanesiyle Hazret-i Peygamber’i tahkire çalışan bir piyes, oynanmak üzere Avrupa sahnelerine konduğunda, zamanın padişahı Sultan II. Abdülhamid, Londra ve Paris nezdinde diplomatik teşebbüslerde bulunarak mâni olmuştu. Bugün için de kudsiyata hakaret edildiğinde, kanunî yollardan hak aranır. Mümkün değilse kenara çekilmek, karşılık vermemek esastır. Hazret-i Peygamber’in Mekke devri, dârülharbde yaşayan Müslümanların nasıl davranması gerektiğine en güzel numunedir.

Lord Canning (solda). Rıfat Paşa (sağda)

Avrupalı olmak istiyorsanız cezayı kaldırın!

1843’de bir Türk kızıyla evlenmek için Müslüman olup, sonra eski dinine dönen bir Ermenî’nin cezalandırılması üzerine, İstanbul’daki İngiliz elçisi Lord Canning, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da kalmak istiyorsa irtidat edenlerin cezalandırılmasını öngören şer’î prensibin kaldırılması gerektiğini söylemişti. Hâriciye Nâzırı Sadık Rifat Paşa da bu teklife, “Siyaset sahasında Avrupa’nın nasihatlerini daima hürmetle karşılarız. Fakat din konusunda serbestliğimizi muhafazaya kararlıyız. Din, kanunlarımızın temeli, hükûmetimizin düsturudur. Değil biz, padişah bile bu sahada en ufak değişiklik yapamaz. Hukukumuzun aksiyonlarından birini lağveden emirnâme isterseniz, iktidarımızı kökünden baltalamış olursunuz. Halkımızdaki itaat hissini yok edersiniz. Huzurunuzu istiyoruz derken imparatorlukta ayaklanmaların çıkmasına yol açarsınız.” cevabını vermişti.

1854’de İngiltere bu yolda bir fermân çıkarılması için hükûmete baskılarını arttırdı. Zamanın sadrazamı Âli Paşa, “Padişah, böyle bir teklife boyun eğecek olursa, milletin ruhânî lideri olmaktan çıkar, hükümdarlığı da uzun sürmez. Bu hususta size diplomatik vaadde bulunabiliriz; ama yazılı hukuk kâidesi hâline getiremeyiz” demişti.

Fransa'da farklı mezheplerinden dolayı yakılanlar

Yahudi ve Hıristiyanlıktaki vaziyet

Yahudilikte de dinden dönmenin cezası ölümdür. Hazreti Musa Tur dağında iken dönmesi on gün gecikince, kavminden bazıları altın bir buzağıya tapınmaya başlamış; Hazreti Musa döndüğü zaman bunları ölümle cezalandırmıştı. Sadece Yahve’ye (Allah’a) ortak koşmak ve Tevrat’ın bir harfine bile inanmamak değil; sünnet olmamak, Sebt (Cumartesi) gününün kudsiyetini ihlâl etmek de dinden çıkma sebebidir. Pişman olursa üç haham huzurunda tövbe edip mikveh denilen havuzda yıkanarak tekrar Yahudiliğe dönebilir. Gurbetteki Yahudilerden, Hristiyanların şerrinden korunmak için, vaftiz olan/olmak zorunda kalan hayli Yahudi çıkmış; ancak bir devlet otoritesi olmadığı için bunlara dünyevî bir ceza öngörülmemişti. Holandalı filozof Spinoza, İngiltere başvekili Benjamin Disraeli, Alman bestekâr Mendelssohn, Nobel mükâfatlı Rus yazar Boris Pasternak meşhur Yahudi mürtedlerdendir.

Hıristiyanlık, inanç ve amelde kilisenin doktrininden en ufak bir ayrılmayı irtidad saymış ve aforoz ile cezalandırmıştır. Halbuki Yahudi ve Müslümanlıkta açıkça inkâr teşkil etmeyen günah ve sapkınlıklar irtidad sayılmaz. Ortaçağ’da bunlara karşı daha şiddetli davranılmış; bunlara dünyevî cezalar tatbik etmek üzere 1184 senesinde Engizisyon kurulmuştur. Kilise prensiplerinden ayrıldığı gerekçesiyle yüzbinlerce kimse yakılrak öldürülmüştür. Üstelik kilise bu suçtan tövbe etmeyi de ölüm cezasından kurtulmak için kâfi görmemiş, sadece uhrevî cezayı kaldıracağını bildirmiştir.

Galile'nin Enkizisyon Mahkemesi'nde muhakemesi (solda). Benjamin Disraeli (sağda)



Osmanlılar, sokak hayvanlarının himayesi için vakıflar vardır. Eskiler, hayvan hakkından çok korkmuş; kuşlar için kuş evler, hatta kuş hastaneleri yapmıştır.

Cami avlusunda güvercinler (Tablo:Jean Leon Gerome)

Eskiler imanı, “Allah’ın emirlerine hürmet” ve “mahluklarına şefkat” olarak hülasa etmiş. İnsanlara iyilik yaparken, hayvanları da ihmal etmemiş. İslâm kültüründe, kul hakkı yemenin kötülüğü anlatılırken, havyan hakkının, insan hakkından da yukarı olduğuna dikkat çekilir. Zira insanlara verilen zararı telâfi edip, onlarla helâlleşmek mümkündür. Ama hayvanlarla mümkün değildir. Zira hayvanın aklı yoktur. Zarar veren hayvanı, canını yakmadan öldürmek câizdir.

Önceki milletlerden birinde, bir köpeğe su verdiği için cennetlik olan kötü bir kadın ile bir kediyi aç bırakıp ölümüne sebep olduğu için cehennemi hakkeden saliha bir kadının hikâyesini Hazret-i Peygamber anlatmıştır. Bu korku ile eskiler, kendi yemeden hayvanını yedirmiş; ahır hayvanlarının altını temizlemiş, onların suyunu, yemini kontrol etmeden yatmamıştır. Hükümet de, mesela kümes hayvanını baş aşağı taşıyanlara; ata, eşeğe takatinin üzerine yük yükleyenlere ceza vermiştir. Hayvana kötülük yapan, Osmanlı cemiyetinde barınamazdı.

Eski İstanbul'da sokak kedilerini besleyenler

Kediler Câmii

Osmanlılar, sokak köpeklerinin yiyecek bulması, sıcak günlerde kuşların su içmesi, kanadı kırık leyleklerin tedavisi, dağda aç kalan kurtlara et verilmesi, yaralı atların iyileştirilmesi için vakıflar kurmuşlar. Cami, medrese, saray gibi binaların güneş alan ve rüzgar vurmayan cephelerinde, insanların ulaşamayacağı yükseklikte kuş evleri yapmışlar. Mezarların üzerine kuşların su içmesi için küçük tekneler yerleştirmişler.

Vakıflar arşivinde, eskilerin hayvan sevgisi ve merhametini gösteren çok enteresan vakıflar vardır. Meselâ İzmir’de Mürselli İbrahim Ağa, 1307’de, Ödemiş Yeni Câmi civarındaki leyleklerin beslenmesi için senelik 100 kuruş vakfetmiş. Adana Beylerbeyi Ramazanoğlu Pîrî Paşa, 1558’de, binek ve besi hayvanlarının otlaması için mera vakfetmiş. Lütfi Paşa, 1544’de Tire’de gelip geçen yolcuların hayvanlarının su içmesi için çeşme, yalak ve havuz vakfetmiş. Rumelihisarı’nda 1778 tarihli Hacı Seyyid Mustafa vakfının vakfiyesinde, “her gün 30’ar akçelik taze ekmek alınıp sokak köpeklerine yedirile” diye yazar. 1707 senesine ait Çandarlızade Mehmed Bey vakfı, güvercinlerin bakımı için bir güvercinhane kurmuş ve çiftlik evini buna vakfetmiş.

Şam’da Mescidül-Kıtat (Kediler Câmii) adında bir câmi vardır. Kıtat, kediler demektir. Burası, aynı zamanda sokağa atılan kedi yavrularını himaye için kurulmuş bir vakıftır. Câmi kayyımı, yüzlerce kedi yavrusunu vakıftan ciğer getirerek beslediği bir câmidir. Şam’da Merci meydanından, Şam Üniversitesi ve Şam fuarının da dâhil olmak üzere, Mezze’ye kadar olan yerler, hayvanları himaye için kurulmuş bir vakıftır. Burası 2,5 km uzunluğunda, ortasından nehir geçen bir arazidir. Yaşlandığı veya hastalandığı için artık iş yapamaz hâle gelen binek hayvanları, öldürülmez, vurulmaz, ölüme terk edilmez; burada bakılır.

Bayezid Kütüphanesi müdürü İsmail Saib Sencer, yüzlerce kediye bakardı. Bu sebeple Bayezid Kütüphanesi’ne, Kedili Kütüphane denirdi. Eskiden beri onlarca, yüzlerce sokak kedisine bakan, onarı besleyen insanlar olmuştur. hele eşten dosttan vefa görmeyen, çoluk çocuğu olmayan, olsa da bunlardan alâka bulamayanlar, muhabbet ve merhametini kedilere vedirler.

Bursa'da Kavaflar Çarşısı'nda Gurabâhâne-i Laklakân (Dün ve bugün)

Leyleğin ömrü...

Bazı eski evlerin önünde üzeri tabak gibi oyulmuş taşlar görülür. Bunlar, sokak hayvanlarına yemek vermek üzere dikilmiştir. Evde artan yemekler, kemikler vs bu taşların üzerine konur. Sokak köpekleri, kedileri gelip bunları yer. Eskiden bilhassa köpekler sokakları paylaştığı için bir sokağın köpeği, diğerine geçmezdi. Bu sebeple evlerin önünde bir hırlaşma da mevzubahis olmazdı.

Leylekler, güvercinler, serçeler, kırlangıçlar, hiç korkmadan herhangi bir evin tepesine, bacasına yuvalarını yapabilmişler. Eti yenen hayvanlardan olduğu halde, bilhassa leylekleri avlamayı kimse aklından geçirmez. Soğuklar başlayınca cenuba göç etmesinden dolayı “hacı kuş” denilen leyleğe ayrı bir hürmet edilir. Hele Bursa’da bir leylek hastanesi vardır ki, “gurabahâne-i laklakan” diye meşhurdur. Laklak, leylek demektir malum. Gagasıyla çıkardığı biteviye ses, ona isim olmuştur. Sembolist şair ve yazar Ahmed Haşim’in bir hikâyesine de mevzu olan gurabahâne, kanadı kırık leyleklerin tedavisi için kurulmuş bir hayvan hastahanesi ve bakımevidir. İyileşen leylekler, gideceği yere gitmek üzere salıverilir.

Eski bir İstanbul evinin cephesinde kuş köşkü

Her şehir evinde bir küçük bahçe ve bunda da kümes vardı. Yumurtasından istifade için beslenirdi ama netice itibariyle her evde bir hayvan bakılırdı. Hele farelerin eksik olmadığı ahşap evlerde, kedisiz olmazdı. Her evin kedisi, âdetâ çocuğu gibidir. Hatta çocuğa fazla alâka gösterseler, kıskanır.

Köylük yerlerde bir koyun kaybolunca, koyunu yememesi için kurdun ağzı bağlanır. Bunun için ocaktan insanlar, kendine has bir merasimle bir ipi bağlayarak Veşşemsi suresini okurlar. Koyun bulununca, yine benzeri bir merasimle bu sefer kurdun ağzı açılır. Kurt, vahşi de olsa, Allah’ın bir mahlukudur, ona da merhamet göstermek lâzımdır. Ağzı bağlı kalırsa, ölür.

İstanbul’un sokak köpekleri meşhurdur. 1909 senesinde belediye bunları toplayıp, teknelerle Hayırsız Ada’ya taşıdı. Bu hayvanlar burada açlık ve susuzluktan öldü. Bu zaman zarfında uğultuları, şehir halkını muzdarip ettiğinden, teknelerle adanın yanından geçenler, bunlara yiyecek atardı. Havyanlar ölünce de, şehri taciz etti. Ardından çıkan harbler, bu köpeklere yapılan kötülüğün cezası olarak görüldü. İttihatçıların hayvanlara yaptığı bu muamele, insanların başına geleceklerin habercisi gibidir.

Eski İstanbul'da sokak köpeklerini besleyenleri tasvir eden eski bir kartpostal



Dünyaca meşhur iki İslam âliminin ismi verilse, biri İmam Gazâlî ise, diğeri şüphesiz Muhyiddin Arabî’dir. Avrupalılar, Muhyiddin Arabî enstitüleri kurmuş, panteizmi, onun vahdet-i vücud anlayışından yardım alarak izaha kalkışmışlardır. Ancak insanların çoğu her ikisini de yanlış anlamışlardır.

Çok ekzantrik kişiliği ile tanınan Muhyiddin Arabî, Endülüs’te doğmuş olmakla beraber, Arab asıllıdır. İslâm dünyasını gezmiş, Anadolu’ya kadar gelerek Selçuklu Sultan’ından hürmet görmüş, Sadreddin Konevî’nin annesini nikâhlamıştır. Konevî, Mevlânâ’nın hocasıdır. Nihayet Şam’da yaşayıp 1240’da vefat etmiştir. Kelâmdan tasavvufa, tarihten manevî keşiflere kadar geniş bir yelpazede eserleri vardır. Bazı sözleri, çok münakaşa mevzuu olmuş; ham sofular, kendisini tekfire kadar iş vardırmıştır.

Hased neler yaptırıyor

İbni Hacer’in, “Şeyh-i Ekber ve emsâlinin dine uymayan sözleri te’vile, izaha muhtaçtır. Bunlar evliya defterindedir. Eğer bunların zamanında olsaydık, gider, böyle kitaplar yazmayın diye ricâ ederdik” dediği rivayet edilir. İmam Rabbânî de der ki: “Bize Nusûs [âyet ve hadîs] lâzımdır; [Şeyh-i Ekber’in] Füsûs [kitabında yazdıkları] değil; Fütûhât-i Medeniyye [Medine’de gelmiş fıkıh hükümleri] varken, [bunlara uymayan marifetlerin yazıldığı] Fütûhât-i Mekkiyye’ye bakmayız. Şeriata uymaz gözüken sözlerini te’vil ederiz, şeriata uydurmaya çalışırız. Bunlar, keşifte [evliyanın kalbine gelen ilhamda] hatadır. Vahdet-i vücud sahipleri, meselâ Muhyiddin Arabî ve yolunda gidenler, her şey O’dur diyor. Bu sözleri, âlem Allahü teâlâ ile birleşmiş demek değildir. Âlem yoktur; ancak Allah vardır demektir.”

Osmanlı’nın son devrinde yüksek ihtisas medresesinde Füsûs okutan Abdülhakîm Arvasî’nin beyanları dikkat çekicidir: “Muhyiddin Arabî’nin bazı sözleri sekr [tasavvuf sarhoşluğu] hâlinde söylenmiştir. Manaları bizim anladığımız gibi değildir. Bizim alışık olduğumuz kelimeleri kullanmışlar; ama başka manaları kasdetmişlerdir. Sekr hâlinden kurtulunca, kendileri de bu sözler ile muradlarının anlatılamamış olduğunu görerek pişman olmuşlardır. Cüneyd Bağdadî’nin, Bâyezid Bistâmî’nin de böyle şath kabilinden sözleri vardır; ama kimse bunları dalâlet ehlinden saymamıştır. Şeyh-i Ekber’e hüsnü zannım tamdır. Zira bütün yazılarında Hazret-i Resule uymaya en büyük kıymeti bahşeder. Avam için Füsûs, Fütûhât gibi yüksek kitaplar okumak câiz değildir. Müslümanlar sofiyeye değil, fakihlere tâbi’ olmaya memurdur. O büyüklere hilâf-ı şeriat söz isnâd eden dinden çıkar. Ne garip, helâ âdâbını bilmeyenler; Muhyiddin’in sözünden bahseder.”

Şam'da Kasyun Dağı eteklerindeki Salihiye'de Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin türbesi

Abdülkadir Geylanî, Muhyiddin Arabî gibi bazı zâtlara kâmil âlim oldukları için hased edilirdi. O zaman baskı usulü de olmayıp, kitaplar elle çoğaltıldığından, bazı hasedcilerin bu zâtları şereften düşürmek için kitaplarını tahrif ettiği, ilaveler yaptığı söylenir. Nitekim İmam Şa’rânî, “Bazı ulema ile Konya’ya kadar giderek, Şeyh-i Ekberin kendi eliyle yazdığı Fütühat’ı gördük, orada bu gibi ifadeler yoktu” diyor. Bu sebeple Mevlânâ, Mesnevî’yi başkaları üzerinde oynayamasın diye manzum olarak kaleme almıştır.

Şeyhülislâm Ebussûud Efendi'ye Muhyiddin Arabî'nin Füsûs isimli eserindeki şeriata uymaz gözüken bazı şeyler sorulduğunda, bu sözlerin başkaları tarafından onun kitaplarına sokularak iftira edildiğini; sultanın, bu eserlerin okunmasını yasaklayan emir çıkardığını söylemiştir. Şeyhülislâm İbni Kemal, onu medhederek der ki: “Füsûs ile Fütuhât gibi eserlerindeki meselelerin bazıları, kitap ve sünnete uygundur. Bazılarını ise, ancak keşif ve bâtın [tasavvuf] ehli anlar. Bunlarla murad edilen manayı anlayamayan kimsenin, sükût etmesi vâcibdir”. Nitekim Şeyh-i Ekber’in “Bizden [bizim gibi] olmayanların, kitaplarımızı okumaları haramdır” dediği nakledilir. Fîrûzâbâdî, Süyûtî, İmam Şa’rânî gibi çok âlimler kendisini övmüş; büyüklüğünü bildiren kitaplar yazmışlardır. Bir tek İbni Teymiyye, kötülemiş, hatta tekfir etmiştir. Buna şaşılmaz. Çünki İbni Teymiyye, mecazı da kabul etmez. Bunun takipçileri de Şeyh-i Ekber için demedik laf bırakmamışlardır.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin el yazısı (Konya Yusuf Ağa Kütübhanesi)

Rivayet olunur ki, Şeyh-i Ekber’i rüyada yüksek derecede görmüşler. “Aleyhimde konuşanlar sayesinde, Allah bana o kadar sevap verdi ki, hak ettiğimin üzerinde yüksek bir mertebeye kavuştum” demiş. Nihayet kabrinde şu beyt yazılıdır:

Kad kâne sâhibü hazel kabri cevheretün nefîsetün sâğeha’l-bârî mine’n-nütef

Azzet fe-lem ta’rifü’l-en’âmi kıymetehâ fereddehâ gayreten minhü ile’s-sadef

(Bir nefis cevherdir, bu kabrin sahibi, Allah’ın meydana getirdiği nutfelerden

Gayrete dokunup sedefe döndürdü onu, insanlar kıymetini bilmediğinden.)

İbnü'l-Arabî hakkında eserler yazılmış, kitapları muhtelif lisanlara tercüme olunmuştur

Osmanlı Devleti’ne dair keşifler

Şeyh Edebâlî’nin gençliğinde sohbetinde bulunduğu Şeyh-i Ekber’in Osmanlılarla enteresan bir irtibatı vardır. Kuruluşundan 70 sene evvel Osmanlı Devleti’ni manevî âlemde haber verip övmüştür:

İnne aslaha'd-düveli ba'de's-sahâbeti ed-Devletü'l-Osmâniyye

Fe-lâ inkirâza li-devletihi ilâ zuhûri'l-hatmi ve'l-kıyâme

(Osmanlı’dır en sâlih devlet, sonra sahabeden,

Yoktur yıkılış ona, dünyanın sonu gelmeden)

Bu beyitin aslı, vaktiyle Yıldız Câmii’nin giriş kapısı üstünde asılıydı. Osmanlı padişahları, her zaman Şeyh-i Ekber’in hatırasına hürmet etmiştir. Şeceretü’n-Nu’mâniyye fî Devleti’l-Osmâniyye adlı eserinde, Osmanlı Devleti’ne dair çok esrarlı keşifleri vardır. “Sin (Selim), Şın’a girince, Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar” buyurmuş; nitekim Sultan Selim, Şam’a girdiğinde, kabrini buldurup, üzerine türbe ve yanına da câmi yaptırmıştır. Bunu, Sultan II. Abdülhamid tamir ettirmiştir. Ayrıca sin’in (Yavuz Sultan Selim) tılsımına (halifelik), onun Acem ve Arab mülküne hâkimiyetine; ayn’ın (Abdülaziz), yarılıp ayrılmasına (bileklerinin kesilip öldürülüşüne), sonra ayn’ın (Sultan Abdülhamid) tahta çıkıp muhalefetle karşılaşacağına, nihayet “Senin yüzünden başımıza belâ geldi” diye suçlanacak mim (Sultan Mehmed Vahîdeddin) ile devletin sonunun geleceğine; ardından fitnelerin zuhuruna işaretler vardır.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin sandukası

Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin türbesinin girişi



Geçenlerde, aidatı ödenmediği için, Fransa’daki mezarı açılıp, kemikleri umumi bir çukura atılan Osmanlı şehzâdesinin haberi medyaya düştü. 15 yaşında sürgüne çıkan ve sıkıntılı bir hayat yaşayan Orhan Efendi’yi acılar öldükten sonra da rahat bırakmadı.

“Harbiye Mektebi’nden eve döndüğüm bir gün, evde bir komiser ve iki polis beni karşıladı. Komiser ağlayarak bana bir kâğıt imzalattı. Bu kâğıtta, 24 saat içinde memleketi terk edeceğime dair taahhüd vardı.” Böyle anlattı sürgünün nasıl başladığını Osmanlı hanedanı reisi Şehzâde Orhan Efendi... Padişahlık devam etseydi, Sultan II. Orhan adıyla Osmanlı tahtına oturacak şehzâdenin, bugün dünyada bir kabri bile yoktur.

Orhan Efendi sürgüne çıktığı sene askerî mektepte iken ve Arnavutluk pilot üniforması ile

Hamallıktan şoförlüğe

Şehzâde-i Civanbaht Mehmed Orhan Efendi, Sultan II. Abdülhamid’in torunlarındandır. Dedesi tahttan indirildiği sene dünyaya geldi. 5 yaşında iken, babası Abdülkadir Efendi annesinden ayrılmıştı. Orhan Efendi, anne ve dayısıyla büyük müşkilat içinde yaşardı. Galatasaray Lisesi’ne tramvay pasosu ile gider gelirdi.

Üç günlük mülâzım iken gelen acı haberin ertesi günü, Orhan Efendi, babası ve kardeşleriyle beraber Sirkeci’den bindiği Simplon Ekspresi ile sürgüne çıktı. Böylece 67 sene devam edecek sürgün hayatı Budapeşte’de başladı. Beyrut’ta amcasının, Nice’de halasının yanında yaşamaya çalıştı. Buradan 2,5 sene yaşayacağı Buenos Aires’e geçti. Vapurdan indiğinde 21 yaşında ve cebinde 8 frank vardı. Burada teneke fabrikası sahibi Kayserili bir Türk, şehzâdeye kucak açtı. 8 peso gündelikle fabrika işçiliği, hamallık, şoförlük yaptı. Burada Lübnanlı bir ailenin kızıyla evlenmek istedi. Aile, deniz aşırı bir memleketteki bu gencin hüviyetini tahkik için Halife Abdülmecid Efendi’ye mektup yazdılar ise de, cevap gelmeyince, evlilik işi yattı.

Orhan Efendi, artık bir yerde devamlı duramaz olmuştu. Arjantin’den Kâhire’ye geçti. İstanbul’dan tanıdığı Mısırlı Prens Yusuf Kemal Bey’den 100 lira borç alıp Plymouth marka bir otomobil edindi. Plakasında Arabî harflerle Prens Mehemmed Orhan yazan otomobiliyle Beyrut-Şam arasında 2,5 sene şoförlük yaptı. Burada “Hafîd-i Sultan Hamid” (Sultan Hamid’in torunu) olarak anıldı ve herkesten alâka gördü. Gazeteler, “Abdülhamid’in torunu şoförlük yapıyor” diye haberler yazar; polisler, gelip geçerken kolaylık gösterirlerdi.

Arnavutluk Kralı Ahmed Zogu ve Prenses Müzeyyen

1933’te otomobili satıp Nice’e geldi. Mısır hanedanından Nâfia Yeğen ile evlendi. Kızı Neclâ Sultan dünyaya geldikten sonra anlaşamayıp ayrıldı. Arnavutluk’a geçti. Burada pilot ve Kral Ahmed Zogu’nun yaveri oldu. İstanbul’da okuyan Kral, Sultan Hamid’in çok ihsanlarını gördüğü için, aileye yakınlık duyardı. Hatta kızkardeşi Seniyye’yi Şehzâde Âbid Efendi ile evlendirdiği gibi; diğer kızkardeşi Müzeyyen’i de Orhan Efendi’ye vermek istedi. Ancak nişan kısa zamanda bozuldu. Orhan Efendi, Kral Zogu’nun İtalyan işgaline uğrayan Arnavutluk’tan, ardından da Alman işgaline uğrayan Paris’ten kaçmasını organize etti. Paris’te zengin, dul ve hâmile bir hanım ile evlendi. Mehmed Selim ismi verilen çocuğu, Orhan Efendi evlat edindi ve müslüman olarak yetiştirdi. Ancak bu evlilik de yürümedi.

Harbin ardından ülke ülke gezdi. Nice’de sürgündeki Kral Zogu’nun şoförlüğünü yaptı. 1960’dan sonra Avrupa’da otomobil dağıtıcılığı yaptı. 1966’dan sonra Paris’teki Amerikan askerî mezarlığında 4 sene şoförlük ve sonra bekçilik yaptı. 1974’de 190 dolar (1500 frank) aylıkla tekaüde ayrıldı. Asgari ücretin 3200 frank olduğu bir zamanda Nice’te mutfak ve banyosu müşterek 30 m2 lik bir apartman dairesinde mahrumiyet içinde yaşadı.

Şehzâde yıllar sonra İstanbul'a geldiğinde...

Cenazede 4 kişi

Haymatlos (vatansız) yaşadı. Fransızların hanedan mensuplarına verdiği pasaportu taşırdı. 1983’te Şehzâde Ali Vâsıb Efendi’nin vefatıyla hanedan reisi oldu. 1991’de Marsilya Konsolosluğu tarafından kendisine nüfus kâğıdı ve Türkiye pasaportu verildi. 1992’de İstanbul’a geldi. 2 haftalık ziyareti amme efkârında çok alâka uyandırdı. Gençliğinde tanıdığı yerleri dolaştı. Gözleri iyi göremediği için, buraları çok hislenerek gezdi.

Orhan Efendi, serbest tavırlı, şakacı, kalender idi. 8 lisan bilirdi. Son zamanlarında anfizemiden muztarip idi. Günde bir öğün yer; ama hâlini kimseye açmaz, kimseden yardım istemezdi. Haysiyetiyle yaşayıp, yüzünde tebessümle 1994’te Nice’de vefat etti. 6 kişilik bir cemaatin iştirakiyle defnolundu. Namazını, şehrin kenar mahallerinden parayla iknâ edilerek getirtilen 4 Tunuslu kıldı. 6 ayda bir ödenmesi gereken 200 Euro aidat ödenmediği için, kabri birkaç sene evvel açılarak kemikleri umumi bir çukura atıldı. Sağlığında kendisine reva görülen onca eziyetin yanında, şehzâdenin na’şının başına gelenler hiç mesabesinde olmakla beraber, bir ibret levhası teşkil eder.

Orhan Efendi'nin defnedildiğinde başına ikilen tahta ve nihayet kemiklerinin atıldığı umumi çukur

Kabına sığmayan baba

Şehzâdenin babası Mehmed Abdülkâdir Efendi (1878-1944), Sultan II. Abdülhamid’in 2. oğludur. Almanya’da askerî tahsil görmüş; Kayzer’den madalya almıştı. Sürgünde parasız kalınca, Budapeşte’de bir orkestrada kemancılık yaparak hayatını kazandı. 1940’da harb yüzünden Sofya’ya geldi. Sultan Hamid’i tanıyan Kral Boris’in yardımıyla belediyede kantarcı olarak çalıştı. Eline geçen üç-beş kuruşla, Sofya’da Bâli Efendi türbesini tamir ettirdi. Bir hava hücumu sırasında sığınakta kalb sektesi geçirdi. İzdiham esnasında ezilerek vefat etti. Yakışıklı, cömert ve serbest tavırlıydı. Bu sebeple “hanedanın yaramaz çocuğu” olarak tanındı. Orhan Efendi’den başka Alaaddin, Ertuğrul, Neslişah ve Bîdâr adında çocukları vardır. 2 aylıkken sürgün edilen Bîdâr Sultan, hanedanın yaşça en küçüğü idi. Trende soğuk almış, Budapeşte’ye varır varmaz hayata gözlerini yummuştur. Gülbaba türbesindedir. Hanedandan sürgünde ilk ölen de budur.

Şehzâde Abdülkâdir Efendi



Havarilerden Yahuda, Hazret-i İsa’yı ele veren kişi olarak bilinir. Bütün bir Hristiyan inancı bunun üzerine kurulmuştur. Acaba gerçek böyle midir? Yahuda bir hain mi? Yoksa kendisini feda eden bir kahraman mı?

Hazret-i İsa, Filistin’de ilahî tebliğe başladığında, kendisine putperest Romalılardan ziyade, tek tanrılı bir dine sahip Yahudiler karşı çıktı. Gerçi Yahudiler, kurtarıcı bir peygamber bekliyorlardı. Ama lütufkâr ve merhametli İsa, onların beklediği sert kurtarıcıya benzemiyordu.

Leonardo da Vinci'nin meşhur Son Yemek tablosu

Son yemek

Hazret-i İsa, Davud aleyhisselâm soyundan bir hahamdı. Yahudilerin çoğunun, Musa şeriatından uzaklaşmalarına karşı çıktı. Haram kılınmış olmasına rağmen, Bet-Makdis’de (Mescid-i Aksâ’da) tefecilik yapanları dağıtması,, bardağı taşıran son damla oldu. Kendisini Filistin’deki Roma Vâlisi Pontius Platus’a şikâyet ettiler. Olgun ve entelektüel bir kişi olan vâli, Hazret-i İsa ile görüştü ve söylendiği gibi biri olmadığı gerekçesiyle şikâyeti ciddiye almadı. Bunun üzerine bir plan düşünen Yahudiler, vâliyi endişelendirmek için Hazret-i İsa’yı “Yahudilerin Kralı” iddiasında olmakla suçlayıp mahkûm ettiler. Bu siyasî bir suç demekti. Yahudilerin, mensuplarını muhakeme ettikleri mahkemeleri vardı; ama bunların cezalandırma salahiyeti yoktu. Vâli, halkın reaksiyonundan ve böylece Roma nezdinde menfi pozisyona düşmekten korkup Hazret-i İsa’nın cezalandırılmasına izin verdi. Hahambaşı Kifas’ın askerleri Hazret-i İsa’yı almaya geldiler. Buraya kadar bir tarihî hâdiselerde bir problem yoktur.

Kudüs'te Hazret-i İsa'nın tevkif edildiğine inanılan ve ikibin yıllık zeytin ağaçlarının bulunduğu Getsemane Bahçesi (solda) ve Son Yemek sahnesinin geçtiği bina (sağda)

Hristiyan inancı, Hazret-i İsa’nın 12 havarisi ile yemek yerken, içlerinden birinin kendisine hıyanet edeceğini haber verdiğini söyler. Bu Son Yemek çok meşhurdur; ekmek ve şarab ile yapılan komünyon (mass, evharistiya) âyini bunun hatırasıdır. Yemekten sonra havarilerden, ayni Hazret-i Mesih’in 12 kişilik yakın çevresinden Yahuda İşkaryot, 30 dirhem gümüş karşılığında Hazret-i İsa’yı Yahudilere teslim etti. Hazret-i İsa, Zeytin Dağı eteklerinde, annesinin evinin yanında zeytin ağaçları bugün bile duran Gethsemane Bahçeleri’nde tevkif edildi. Bir gece, şehirde bugün bile mevcut olan bir mağarada mahpus tutuldu. Sonra Via Dolorosa (Elemler Yolu) denilen sokaklardan sırtında çarmıh ile geçirilerek Golgota Tepesi’ne getirildi. Mağaradan itibaren yol boyu tökezlediği, elini dayadığı, annesiyle göz göze geldiği 14 yer, bugün mukaddes birer durak kabul edilir ve Hristiyanlar, sırtında sembolik haçlarla bu yolda yürüyerek kendi dinlerine göre bir hac merasimi ifa ederler. Hazret-i İsa, bu tepede çarmıha gerildi. Burada öldü. Bu arada Yahuda pişman olup aldığı parayı iade etti ve kendisini bir ağaca astı. Hahamlar, “habis” gördükleri bu parayla mezarlık almayı uygun buldular. Müminlerden birkaç kadın, Hazret-i İsa’ya benzer birinin çarmıhta öldüğünü uzaktan gördü ve havarilere haber verdi. Havariler, üç gün sonra Hazret-i İsa’yı diri olarak gördüler ve sonra göklere yükseldi.

Kudüs'te Hristiyanların Hazret-i İsa'nın geçici kabrinin bulunduğu ve göğe yükseldiğine inandıkları yerde bulunan Kıyamet Kilisesi

Hâdisenin Hristiyan versiyonu böyle. Peki sonra neler oldu? Muhtemelen bu sırada Yahudiler de yanıldıklarını anlayıp mezarı açtılar. Buradakinin İsa olmadığını anlayınca cesedi yaktılar. Havariler, kabre gelince, boş olduğunu gördüler. Şu halde “Hazret-i İsa çarmıhta öldü, sonra gömüldü, sonra dirilip göğe ağdı” zannettiler. Yahuda figürü ise, hâdiseye sonradan sokuldu. Hazret-i İsa’nın güya çarmıha gerildiği, gömüldüğü, göğe yükseldiği ve kıyamet günü tekrar ineceğine inanılan bu yere, Roma İmparatoru Constantinos’un annesi Azize Helena bir kilise yaptırdı. Bugün buraya Mukaddes Kabir Kilisesi veya Kıyamet Kilisesi denir ve çeşitli Hristiyan mezheplerinden ruhbanlarca idare edilir.

Kudüs'te Kıyamet Kilisesi'nde Hristiyanların Hazret-i İsa'nın yattığına inandığı mermer lahd

Kim feda eder?

Kur’an-ı kerim, Hazret-i İsa’nın çarmıha gerilmediğine ve ölmediğine, bu hususta insanların bir şüpheye düşürüldüğünü söyler. Rivayete göre onu çarmıha gerilmiş halde görmüşlerdir; ama aslında böyle bir şey olmamıştır. Veya onun yerine bir başkası çarmıha gerilmiştir. Bu kişi de belki çarmıha gerilmeyi hak etmiş bir suçludur. Vehb, İbni İshak gibi ilk devir âlimleri, Hazret-i İsa göğe çıkmadan evvel kısa bir zaman için vefat etti diyorsa da, sahih olan Hazret-i İsa’nın hiç ölmediğidir. İslâm tarihlerinde bu ihbarı yapanın kim olduğuna dair enteresan bilgiler vardır. Ekseri İslâm tarihçileri ve tefsircileri, umumiyetle sonraki Hristiyanların rivayetlerini alıp yazmak durumunda kalmışlardır.

Kudüs'te Kıyamet Kilisesi'nde Hristiyanalrın Hazret-i İsa'nın gömüldüğüne inandığı mukaddes kabir

Büyük İslâm tefsircisi ve tarihçi Taberî, İsrailiyat rivayetleriyle tanınan Tâbiîn âlimi Vehb bin Münebbih’den, bu ihbarcının bir havari olduğunu nakleder; ama isim zikretmez. Sahabe-i kiramdan Abdullah ibni Abbas der ki, Yahudi hâkiminin adamı Filtiyabus, Hazret-i İsa’yı yakalamak üzere bulunduğu yere girince, melekler İsa’yı göğe kaldırdı. Arkadan gelenler Filtiyabus’u Hazret-i İsa’ya benzetip çarmıha gerdiler. Müfessir Kurtubî ise, ihbarcı Yahuda’nın, havârilerden değil; oradaki âdi Yahudilerden biri olduğunu ve Hazret-i İsa’ya benzetilerek çarmıha gerildiğini söyler. Yahuda (Judas), o zaman yaygın bir isimdir.

Tâbiîn âlimlerinden tarihçi Dahhâk’ın enteresan bir rivayeti vardır. Buna göre, Hazret-i İsa, bulunduğu yer Yahudilerce basıldığı sırada, Rabbinin göğe yükseltme iradesi kendisine bildirilince, “Bu gece kim kendisini benim için feda eder de cennette yanımda olur?” diye sordu. Havarilerin en cesuru olduğu anlaşılan Yahuda “Ben” diye öne atıldı. Hazret-i İsa, kaftan, sarık ve asasını ona verdi. Yahuda’yı, İsa sanıp çarmıha gerdiler. Hazret-i İsa, göğe yükseltildi.

Yahuda'yı tasvir eden iki Rönesans tablosu. Birinde Hazret-i Mesih'i öperek askerlere işaret veriyor. Diğerinde pişman olmuş, aldığı paraları iade ediyor.

Katil mi? Arslan mı?

1970’lerde Mısır’da bulunup, nice maceralardan sonra 2006’da ortaya çıkarılan Yahuda İncili’nde hâdise klasik Hristiyan teolojisinden farklı şekilde anlatılır. Buna göre Yahuda’nın yardım istemeye gittiği bir dost, kendisini takip edip Hazret-i İsa’nın yerini öğrenmiş ve Yahudilere ihbar etmiştir. Buna mukabil Yahuda, hâdiseye sebep olduğunu düşünerek kendisini feda etmiş; çarmıha gerilerek idam olunmuştur.

Peki Hristiyanlıktaki Yahuda telakkisi nasıl ortaya çıkmıştır? Hristiyanlığı başka forma sokuşu ile tanınan Paulus, Yahuda’yı tanımış olsaydı, rahatça bu bilgiyi yayan odur denebilirdi. Yahuda, muhtemelen Hazret-i İsa’yı tanıyan ve yerini ihbar eden bir Yahudi idi. Sonradan bu kimse ile Havari Yahuda birbirine karıştırıldı. Bütün Hristiyanlık inancı, bu temelsiz bilgi üzerine kurulmuştur. Yahuda, hatta kendini astığı erguvan ağacı bile kötülüğün sembolü sayılmıştır. Yahuda, soylu bir Yahudi ailesinden geliyordu. Entelektüel olduğu, kendi adını taşıyan İncil’in üslûp ve ifadesinden anlaşılmaktadır. İşkaryot, Latince “kâtil” (sicario); İbranice “arslan” veya “Keryot’lu Adam”; Aramice, “kızıl renkli” veya “asılmış kimse” kökünden gelen bir kelimedir. Keryot, Filistin şehirlerindendir. İhtimal, kelimenin farklı menfi manaları, sonradan bu hikâyenin yakıştırılmasına sebep olmuştur.

Kudüs'te Via Dolorosa'da (Elemler Yolu) haç taşıyarak kendi dinlerince ibadet eden Hristiyanlar. Bir filmde, Hazret-i İsa'yı sırtında çarmıh Via Dolorosa'dan geçerken gösteren sahne.

Uğursuz 13

13 sayısının uğursuz olduğuna dair inanç, bir çeşit korku hastalığıdır (triskaidekaphobia). Nitekim bir yıl içinde ay 13 defa dolunay olarak gözükür. İskandinav ışık ve güzellik tanrısı Balder'in verdiği ziyafete 12 kişi davetli iken, yalan ve hile tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Niza çıkar; Loki, Balder'i öldürür. Bu efsane, sonradan Hazret-i İsa'nın son yemeğine tatbik edilir. Burada Balder'in yerini İsa; Loki'nin yerini de Yahuda alır. Bu yemekten 24 saat sonra Hazret-i İsa’nın çarmıha gerilerek öldürüldüğüne inandıkları için Hıristiyanlarda, akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felâket geleceği inancı yaygındır.



Osmanlıca, Türkçe’dir. Bu coğrafyada yaşayan Türklerin ata lisanıdır. Bugünki lisandan farkı harfleridir. Bir de uydurukça kelimelerin bulunmaması...

Türklerin, Müslümanlığı kabul etmeden evvel, iki çeşit alfabe kullandığı malumdur. Birisi, 38 harfli Göktürk alfabesidir. Sağdan sola yazılır. Runik harflerden müteşekkildir. 8.asırdan kalma Orhun Kitâbeleri bu harflerle yazılıdır. Bu millî Türk alfabesi, sadece elitler tarafından kullanılmış değildir. Nitekim Talas vadisinde, bir Türk köylüsünün taş üzerine yazdığı bir kitâbe bugüne kadar gelmiştir. Diğer Türk boylarına göre daha fazla yerleşik hayat yaşayan Uygurlar, 16 harflik bir alfabe kullanmışlardır. İranlı Mani’nin (215-256) tertip ettiği bu alfabe, Uygurlarca geliştirilerek kullanılmıştır. Bugün Uygur alfabesi olarak bilinen 16 harflik bu yazı, Göktürk alfabesi kadar gelişmiş değildir. Ancak kâğıt ve matbaayı bildikleri için, bu alfabe ile günümüze çok sayıda eser intikal etmiştir.

Orhan-Tonyukuk Kitâbesi'nde Göktürk yazısı

Kargacık burgacık

Sâmi/Arab yazısı, dünyanın en eski yazılarındandır. Bu hâliyle ilk kez Hazret-i İsmail’in kullandığı rivayet edilir. Hiyeroglif ve çivi yazısı dışındaki bütün yazıların menşei, bu alfabeye dayanır. Türkler, Müslüman olduktan sonra, Arab/İslâm yazısını kullandılar. İranlılar gibi, bunu lisanlarına adapte ettiler. Arapça’da bulunmayan pe, çe ve je harfleri, bu iki kavmin alfabesinde mevcuttur. Asırlarca Arabî ve Fârisî kelimelerin de tabiî bir şekilde girişi sebebiyle, Arap yazısı, Türkçe’nin doğru bir şekilde yazılmasına imkân veren millî bir alfabe hâlini almıştır.

1 Teşrinisani (Kasım) 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun, Arap alfabesi denilen bin yıllık Türk harflerinin kullanılmasını yasaklamış; bu yasağa aykırı hareket edenlere cezâ getirilmiştir. Eski harflerle kitap, gazete, dergi, ilan, tabela yasaklanmıştır. Kraldan çok kralcılar, kütüphanelerden, şahısların ellerinden eski Türkçe eserleri toplayıp imha etmek suretiyle coşkularını göstermiştir. Milyonlarca kitap ve vesika, Peyami Safa’nın tabiriyle “inkılâp yobazları”nın gaddar ellerinde yok edilmiştir. “Kargacık burgacık” diye alay edilen Arap yazısının aksine, Latin alfabesi, Türkçe’deki pek çok sesi, meselâ sağır nun diye bilinen nğ harfini vermez; kaf ve kef ile ha, hı, he harfleri, yalnızca birer harf ile yazılır. Böylece zengin Türkçe hayli gerilemiş; yazıldığı gibi konuşulan fakir ve basit bir lisan olmuştur.

Kanunda bahsedilen Türk harfleri, Göktürk veya Uygur değil, düpedüz Latin harfleridir. Türk milletinin gönül rızasıyla benimsediği bin yıllık Arap alfabesi, Türk harfleri sayılmamış; ama halkın “kilise harfleri” diye andığı, hatta “Lâdin harfleri” diyerek aşağıladığı Latin harfleri, bir gecede Türk harfleri sayılmıştır. Osmanlı Devleti bir imparatorluktur; çeşitli halklar kendi lisanlarını konuşur. Ama devletin yazışma lisanı, Türkçedir: Lisân-ı Türkî. 19. asırda doğan Osmanlıcılık cereyanı mensupları, buna Lisân-ı Osmânî adını vererek dil birliğini müdafaa etmişlerdir. İnkılâpçıların, Osmanlıca adını vererek, güya eski rejimin diğer unsurları gibi aşağılamak istediği Arap/İslâm yazısına yaşlılarımız, Eski Türkçe derlerdi.

Osmanlıcanın, Latin harflerine göre zorlukları vardır, avantajları da vardır. Bazı harfler yazılır, ama okunmaz; bazıları yazılmaz, ama okunur. Alışan bir kimse için matematik gibidir. Bazı formüller kafaya yerleştirildiği zaman iş kolaylaşır. Harfler birbirine bağlı olduğu için stenografiktir; hızlı not tutmaya uygundur. Aziz Nesin’den Kenan Evren’e, umulmayacak kimseleri bu harflerle not tutarken gördük. Harfler yuvarlaktır, gözleri yormaz. Bu sebeple eskilerde gözlük takan sayısı azdı. Çeşitli yazı türleri çıkarılabilir, sanata elverişlidir. Şifreli yazı yapılabilir. Sağdan sola yazıldığı için insan dengesine uygundur. İbrani, Süryani, Hind, Göktürk, Uygur, Japon ve Çin alfabeleri de sağdan sola yazılır. Bir tek Latin alfabesi soldan sağadır. Yemen’de, okuma ve yazmanın beraber öğretildiği bir usul sayesinde, okur-yazar olmayan yok gibiydi. 1862’den sonra kurulan ilkmekteplerde bu usul tatbik olundu.

Okur-yazar nisbeti

Cumhuriyet istatistikleri 1927’de okur-yazar nisbetini % 8,1 verir. Fakat 1903 Maarif Salnamesi’ne (yıllığına) göre, nüfusun %5’i ilkmektebe devam etmektedir. Şu halde yeni rejimin verdiği nisbet, sadece ilkmektebe devam edenler kadardır. Geriye kalan nüfusun yarısının daha evvel mektebe gittiği düşünülecek olursa, okur-yazar nisbeti %50’den aşağı olamaz. 1890’da okur-yazar nisbeti, Rusya’da % 17’dir. İspanya, %39; İtalya, %45; Belçika, %74; Fransa, %78; Amerika’da %89,3; İngiltere, %92 okuryazara sahiptir. Bizde okumuşların, 1911-1922 arası cephelerde eritilmesi bir yana; harf inkılâbı sayesinde “okur-yazar” kitle, bir günde “okumaz-yazmaz” hâle gelmiştir.

Türkiye’de okur-yazarların nüfusa nisbeti, 1935’de %15; 1960’ta %32; 1970’te %46’dır. Bu da yeni harflerin okur-yazar nisbetini arttırmakta yetersiz kaldığını gösterir. Nisbetin düşük olmasının sebebi, Arap alfabesinin zorluğu ve imkânsızlıklar değil; okuma-yazma istek ve ihtiyacının bulunmamasıdır. Zira normal zekâlı bir insan 3 ayda okuma ve yazmayı öğrenir. Arap alfabesinde bu müddet, Latin alfabesindekinden daha uzun değildir.

Nitekim İsmet İnönü hatıralarında (II/223) der ki: Harf inkılâbının tek maksadı okuma yazmanın yaygınlaştırılmasını temin değildir. Yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin cemiyet üzerindeki tesirini zayıflatmaktı. Yeni nesiller eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz kontrol edecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin cemiyet üzerindeki tesiri azalacaktı.”

Osmanlılar zamanında câmi olan her köy ve mahallede bir hoca, dolayısıyla bir ilkmektep vardır. Erkek ve kız çocukların buraya gönderilmesi mecburidir. Osmanlı yâdigârı binlerce yaşlı insan ile görüştüm; okur-yazar olmayana rastlamadım. Osmanlı coğrafyasında okur-yazarlık nisbetinin düşük olduğu iddiası, inkılâbı haklı göstermek için yapılmış normal bir propagandadır. Ama böyle diyen tarihçinin, devletçe neşredilen ve kendisinin de editörlerinden olduğu resmî istatistik kurumu verilerine bir daha göz atması tavsiye edilir.



Tarihin en parlak ordularından yeniçeri ocağı, ateşli silahların yayılmasından sonra fonksiyonunu kaybetti. Zamanla da bozuldu. Nice padişahları harcayan ocağı tarihten silmek, Sultan II. Mahmud’a nasip olmuştur.

Osmanlı kara ordusu, kapıkulu ve eyalet askerleri olmak üzere iki sınıftı. Eyalet askerleri, tımarlı sipahilerin yetiştirdiği hafif süvari birlikleri idi. Kapıkulu askerleri ise profesyonel, ücretli atlı ve piyade hassa ordusu idi. Piyadelere yeniçeri adı verilirdi. Asırlarca, nice zaferlerde büyük payı olan, parlak yeniçeri ocağı, XVI. asır sonlarından itibaren bir bozulmaya maruz kalmıştır. Rivâyete göre, kuruluşunda Hacı Bektaş’a mensup bir velî, dua ederek bu orduya yeniçeri adını vermiştir. Bu hâdise, yeniçeri ocağında Bektaşî kültürünün hâkimiyetini doğurmuştur. Zamanla bazı Bektaşî tekkelerinin, İran ajanlarının faaliyeti neticesinde hakiki hüviyetinden uzaklaşması, ocağa da aksetmiştir.


Mustafa Kemal Sofya'da bir kostümlü baloda yeniçeri kıyafetiyle

Padişah kanının tadı

Bazen bürokratları ve bazen de ilmiye sınıfını yanlarına almak suretiyle hükûmet darbeleri yapmış; padişahların tahttan indirilmesinde; hatta katledilmesinde mühim bir rol oynamıştır. Bazı nüfuz grupları tarafından kullanılan yeniçeri ocağı, devlet içinde devlet hâline gelmiş; padişah ve hükûmetler buna söz geçiremez olmuştur. Ehli olmayanlar ocağa alınmış; askerlikle alâkalı olmayanlar, yeniçeri sıfatıyla gezmeye başlamıştır. Kuruluşunda sayısı 4000 olan bu profesyonel hassa askerinin sayısı, XVII. asır ortasında 100 bini bulmuştur. Kışlalarda oturmayanlar, yasak olduğu halde evlenip esnaflık yapanlar az değildir. Sefere gitmemiş; yahud gittikleri seferden de firar etmişlerdir. Ölmüş yeniçeriler bile sicilde hayatta gösterilip maaşları tahsil olunmuştur. Bu vaziyeti gören padişahlar yeniçeri ocağını ıslâh etmek, bu kâbil olmazsa kökünden kaldırmaya teşebbüs etmişlerse de, her seferinde ocak isyan edip bu teşebbüsleri akim bırakmıştır.


Yeniçeriler

XVII. asırdan itibaren savaş tekniğinin değişmesi ve ateşli silahların yayılması üzerine, vaziyetin erken farkına varan Sultan II. Osman, Anadolu’ya geçerek, gönüllü asker esasına dayalı bir ordu kurmak istedi. 18 yaşındaki padişahın niyetini haber alan asker, kendisini tahttan indirip feci bir şekilde öldürdü. İlk defa bir padişah tahttan indiriliyordu. Sultan İbrahim, Sultan III. Ahmed Sultan II. Mustafa, yeniçeri isyanları ile tahttan indirildi; nice vezirler, yeniçeri palaları altında can verdi. Orduda ıslahat yapmak isteyen Lale Devri sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, yeniçerilerin şerrinden kurtulamayıp bu yolda hayatını verdi. Sonra gelen padişahlar, yeniçeri ocağına dokunmayarak, teknik yenilikler yapmakla iktifa ettiler. Ancak padişah kanının tadını alan yeniçerilerin, artık kimseden pervası kalmadı. Esnaf, haraca bağlandı. Kimse korkusundan sokağa çıkamadı. Asker şerrinden hiç İstanbul’a gelmeyip, Edirne’de hüküm süren padişahlar oldu. Bulundukları şehirlerde ordugâhı bile yağmaladıkları görüldü.


Nizam-i Cedid

Yeniçerilerin Rus harblerindeki aczi üzerine, Sultan III. Selim, Nizam-ı Cedid adıyla yeni bir ordu kurdu. Avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip Fransa’dan talim ve topçu subayları getirtti. Bu ordu, Suriye’ye saldıran Napolyon ordusunu Akkâ önünde yenerek rüşdünü ispatladı. Ancak âkıbetlerinin iyi olmadığını hisseden yeniçeriler, yeni usul talimin “gâvur âdeti” olduğu yaygarasıyla ayaklandı. Ardında Rus tahriki bulunan bu isyan neticesinde, padişah tahttan indirildi ve feci şekilde katledildi. (Enteresandır ki, sonraları da asker, konjonktürden her rahatsız olduğunda, “rejim tehlikede” sloganıyla darbeye kalkışmıştır.) Bu padişahın yetiştirdiği Sultan II. Mahmud, tahta çıkınca, tarihten ders aldı. Sessizce zamanı kolladı. Yeniçeri ocağı kaldırılmadıkça, memleketin selâmet bulamayacağını anladı. Bu padişah zamanında yeniçeriler defalarca isyan ettiler. İstanbul’da yangınlar çıkardılar.

Sancak-ı şerif çıkarılıyor

Padişah, Eşkinci Ocağı adıyla yeni bir ordu kurdu. Bir yandan da yeniçeri ocağı içinden bazı subayları elde etti. Kendine sâdık Rusçuklu Hüseyin Ağa’yı ocağın başına geçirdi. Nihayet beklenen gün geldi. Yeniçeriler, ayaklandı. “Yeni usul talimi istemezük. Biz, testiye kurşun atar, keçeye pala sallarız” diye saraya küstahça ültimatom gönderdiler. Padişah, devlet erkânını şeyhülislâmın konağında topladı. Toplantıya katılanların ekserisi, kaldırmak yerine ocağın ıslahını teklif ettiyse de, padişahın hislerine tercüman olan reisülküttabın tesirli konuşması ve vaktiyle Sultan III. Selim’in başına gelenler, herkesi iknâya yetti. Şeyhülislâm Tahir Efendi’den fetvâ alındı. Sancak-ı şerif çıkarılarak, zorbalara karşı cihad ilan edildi. Padişah, sefer kıyafeti kuşanıp, küçük yaştaki oğlu Şehzâde Abdülmecid Efendi ile vedalaştı.


Yeniçeri zabitleri

Bir yandan padişaha sadık topçu, lağımcı ve kalyoncu birlikleri kışlaları topa tuttu. Diğer yandan medrese talebeleri ve asırlardır yeniçerilerin elinden bizar olmuş halk, eline geçirdiği silahlarla bu cihada iştirak etti. Direniş kırılıp teslim olanlar, Sultanahmed Meydanı’ndaki divanhaneden alelusul muhakeme olunup idam edildiler. Kaçmaya çalışanlar katledildi; bazılarının cesetleri denize atıldı. Saklanmaya çalışan yeniçeriler, bir zamandır âdet edindikleri dövmelerinden tanındı. Dövmesini kazıtanlar bile canını kurtaramadı. Yeraltı dehlizlerine saklanan veya bir kayığa atlayanlar hayatta kalabildi. O zaman İstanbul’da 10 bin yeniçeri vardı. Bu hâdise sırasında ölenlerin sayısı 3 bin kadardır. Şehirlerdeki yeniçeriler de aynı âkıbete uğradı. Yeniçerilere ait mezartaşları bile kırılmış; bugün Aksaray meydanının yerindeki kışlalar, yerle bir edilmiştir. Kışlalarda, uygunsuz kadınlar ve ölü ceninler bulunduğu rivayet edilir. 15 Haziran 1826 tarihinde vuku bulan hâdiseye Vak’a-i Hayriyye (Hayırlı Vak’a) adı verilir. Sapına bir değnek geçirilmiş yemek kazanını sırtladıkları için, yeniçeri isyanlarına “kazan kaldırma” denirdi. İzzet Molla, bunu telmihen, “Kazan devrildi söndürdü ocağı” mısraıyla tarih düşürmüştür.

Yeniçeri ocağı ile birlikte anılan Bektaşî tekkeleri kapatılarak, babalar tashih-i akâid (itikat düzeltmek) üzere Birgi, Hâdım gibi ilim merkezlerine sürgün edildi. Tekkeleri, tarihi silsile itibariyle en yakın tarikat olan Nakşibendîlere verildi. Bu hâdise, Bektaşîlerin, Nakşîlere karşı kin duymasına sebep oldu. İttihatçılar devrinde, intikamlarını korkunç bir şekilde aldılar. Devletin iflasını ilan ederek 93 Harbi felâketine yol açan ve Rus yanlısı olduğu için Nedimof diye tanınan Nedim Paşa ve son felâketin mimarlarından Talat Paşa Bektaşî idi. Sultan Mahmud’a “gâvur padişah” diyenler de Bektaşîlerdir.


Osmanlıların son zamanlarında mehter takımına dahil yeniçeriler

Yeniçeri ocağını hatırlatan her şeye alerji duyulduğu için, altı asırlık Mehterhâne de lağvedildi. Hâdisenin en üzücü tarafı budur. Hâdisenin en üzücü tarafı budur. Padişahı desteklediği halde, sipahi ocağı da lağvedilmiştir. Henüz muntazam bir ordu kurulmadan yeniçeri ocağının kaldırılmasını bazı tarihçiler tenkit eder ve 1828 Rus mağlubiyetini delil gösterirler. Halbuki, ocak kaldırılmadan evvel vuku bulan harblerin hepsi, felâketle neticelendiğini gözden kaçırırlar. Nitekim Yunan İsyanı’nda hiçbir varlık gösterememişler; padişah Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’dan yardım istemiştir. Ocak kalsaydı da değişen bir şey olmayacaktı. İsyana katılmayan sâdık birliklerden, hemen “Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye” adıyla yeni bir ordu kurulmuştur. Sultan II. Mahmud, memleketi uçurumun kenarından alan çok büyük bir padişahtır. Bu muvaffakiyeti sebebiyle, “Devletin İkinci Kurucusu” diye anılmıştır. Onun ıslahatı, elzem ve millî bünyeye uygundur. Yeniçeriler, vicdanlarda o kadar derin bir yara meydana getirmiştir ki, sancak açıldığı zaman, halkın topyekûn bu kıyıma iştirak etmiştir. Padişah, elbette bundan başka bir yol bulamamıştır. Nitekim bir uzuv iltihaplanınca, ilaç verilir. Kangrene çevirirse, o uzuv kesilir; yoksa bütün vücudu mahveder. Bu hâdisenin benzerine bir asır evvel Rusya’da da rastlanır. Çar Büyük Piyotr, Yeniçeri Ocağı’na çok benzeyen ve streltsiy (tüfekçi) denilen askerî sınıfı ortadan kaldırmıştı. Yeniçeri ocağı kaldırılmış; ama elinde silah tutan gücün, siyasete müdahale etme geleneği bitmemiş; Sultan Abdülaziz ve Sultan II.Abdülhamid, askerî komplolarla tahttan indirilmiştir.


Sultan II. Mahmud (Tablo-Hippolite Berteaux)

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter