Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Havarilerden Yahuda, Hazret-i İsa’yı ele veren kişi olarak bilinir. Bütün bir Hristiyan inancı bunun üzerine kurulmuştur. Acaba gerçek böyle midir? Yahuda bir hain mi? Yoksa kendisini feda eden bir kahraman mı?

Hazret-i İsa, Filistin’de ilahî tebliğe başladığında, kendisine putperest Romalılardan ziyade, tek tanrılı bir dine sahip Yahudiler karşı çıktı. Gerçi Yahudiler, kurtarıcı bir peygamber bekliyorlardı. Ama lütufkâr ve merhametli İsa, onların beklediği sert kurtarıcıya benzemiyordu.

Leonardo da Vinci'nin meşhur Son Yemek tablosu

Son yemek

Hazret-i İsa, Davud aleyhisselâm soyundan bir hahamdı. Yahudilerin çoğunun, Musa şeriatından uzaklaşmalarına karşı çıktı. Haram kılınmış olmasına rağmen, Bet-Makdis’de (Mescid-i Aksâ’da) tefecilik yapanları dağıtması,, bardağı taşıran son damla oldu. Kendisini Filistin’deki Roma Vâlisi Pontius Platus’a şikâyet ettiler. Olgun ve entelektüel bir kişi olan vâli, Hazret-i İsa ile görüştü ve söylendiği gibi biri olmadığı gerekçesiyle şikâyeti ciddiye almadı. Bunun üzerine bir plan düşünen Yahudiler, vâliyi endişelendirmek için Hazret-i İsa’yı “Yahudilerin Kralı” iddiasında olmakla suçlayıp mahkûm ettiler. Bu siyasî bir suç demekti. Yahudilerin, mensuplarını muhakeme ettikleri mahkemeleri vardı; ama bunların cezalandırma salahiyeti yoktu. Vâli, halkın reaksiyonundan ve böylece Roma nezdinde menfi pozisyona düşmekten korkup Hazret-i İsa’nın cezalandırılmasına izin verdi. Hahambaşı Kifas’ın askerleri Hazret-i İsa’yı almaya geldiler. Buraya kadar bir tarihî hâdiselerde bir problem yoktur.

Kudüs'te Hazret-i İsa'nın tevkif edildiğine inanılan ve ikibin yıllık zeytin ağaçlarının bulunduğu Getsemane Bahçesi (solda) ve Son Yemek sahnesinin geçtiği bina (sağda)

Hristiyan inancı, Hazret-i İsa’nın 12 havarisi ile yemek yerken, içlerinden birinin kendisine hıyanet edeceğini haber verdiğini söyler. Bu Son Yemek çok meşhurdur; ekmek ve şarab ile yapılan komünyon (mass, evharistiya) âyini bunun hatırasıdır. Yemekten sonra havarilerden, ayni Hazret-i Mesih’in 12 kişilik yakın çevresinden Yahuda İşkaryot, 30 dirhem gümüş karşılığında Hazret-i İsa’yı Yahudilere teslim etti. Hazret-i İsa, Zeytin Dağı eteklerinde, annesinin evinin yanında zeytin ağaçları bugün bile duran Gethsemane Bahçeleri’nde tevkif edildi. Bir gece, şehirde bugün bile mevcut olan bir mağarada mahpus tutuldu. Sonra Via Dolorosa (Elemler Yolu) denilen sokaklardan sırtında çarmıh ile geçirilerek Golgota Tepesi’ne getirildi. Mağaradan itibaren yol boyu tökezlediği, elini dayadığı, annesiyle göz göze geldiği 14 yer, bugün mukaddes birer durak kabul edilir ve Hristiyanlar, sırtında sembolik haçlarla bu yolda yürüyerek kendi dinlerine göre bir hac merasimi ifa ederler. Hazret-i İsa, bu tepede çarmıha gerildi. Burada öldü. Bu arada Yahuda pişman olup aldığı parayı iade etti ve kendisini bir ağaca astı. Hahamlar, “habis” gördükleri bu parayla mezarlık almayı uygun buldular. Müminlerden birkaç kadın, Hazret-i İsa’ya benzer birinin çarmıhta öldüğünü uzaktan gördü ve havarilere haber verdi. Havariler, üç gün sonra Hazret-i İsa’yı diri olarak gördüler ve sonra göklere yükseldi.

Kudüs'te Hristiyanların Hazret-i İsa'nın geçici kabrinin bulunduğu ve göğe yükseldiğine inandıkları yerde bulunan Kıyamet Kilisesi

Hâdisenin Hristiyan versiyonu böyle. Peki sonra neler oldu? Muhtemelen bu sırada Yahudiler de yanıldıklarını anlayıp mezarı açtılar. Buradakinin İsa olmadığını anlayınca cesedi yaktılar. Havariler, kabre gelince, boş olduğunu gördüler. Şu halde “Hazret-i İsa çarmıhta öldü, sonra gömüldü, sonra dirilip göğe ağdı” zannettiler. Yahuda figürü ise, hâdiseye sonradan sokuldu. Hazret-i İsa’nın güya çarmıha gerildiği, gömüldüğü, göğe yükseldiği ve kıyamet günü tekrar ineceğine inanılan bu yere, Roma İmparatoru Constantinos’un annesi Azize Helena bir kilise yaptırdı. Bugün buraya Mukaddes Kabir Kilisesi veya Kıyamet Kilisesi denir ve çeşitli Hristiyan mezheplerinden ruhbanlarca idare edilir.

Kudüs'te Kıyamet Kilisesi'nde Hristiyanların Hazret-i İsa'nın yattığına inandığı mermer lahd

Kim feda eder?

Kur’an-ı kerim, Hazret-i İsa’nın çarmıha gerilmediğine ve ölmediğine, bu hususta insanların bir şüpheye düşürüldüğünü söyler. Rivayete göre onu çarmıha gerilmiş halde görmüşlerdir; ama aslında böyle bir şey olmamıştır. Veya onun yerine bir başkası çarmıha gerilmiştir. Bu kişi de belki çarmıha gerilmeyi hak etmiş bir suçludur. Vehb, İbni İshak gibi ilk devir âlimleri, Hazret-i İsa göğe çıkmadan evvel kısa bir zaman için vefat etti diyorsa da, sahih olan Hazret-i İsa’nın hiç ölmediğidir. İslâm tarihlerinde bu ihbarı yapanın kim olduğuna dair enteresan bilgiler vardır. Ekseri İslâm tarihçileri ve tefsircileri, umumiyetle sonraki Hristiyanların rivayetlerini alıp yazmak durumunda kalmışlardır.

Kudüs'te Kıyamet Kilisesi'nde Hristiyanalrın Hazret-i İsa'nın gömüldüğüne inandığı mukaddes kabir

Büyük İslâm tefsircisi ve tarihçi Taberî, İsrailiyat rivayetleriyle tanınan Tâbiîn âlimi Vehb bin Münebbih’den, bu ihbarcının bir havari olduğunu nakleder; ama isim zikretmez. Sahabe-i kiramdan Abdullah ibni Abbas der ki, Yahudi hâkiminin adamı Filtiyabus, Hazret-i İsa’yı yakalamak üzere bulunduğu yere girince, melekler İsa’yı göğe kaldırdı. Arkadan gelenler Filtiyabus’u Hazret-i İsa’ya benzetip çarmıha gerdiler. Müfessir Kurtubî ise, ihbarcı Yahuda’nın, havârilerden değil; oradaki âdi Yahudilerden biri olduğunu ve Hazret-i İsa’ya benzetilerek çarmıha gerildiğini söyler. Yahuda (Judas), o zaman yaygın bir isimdir.

Tâbiîn âlimlerinden tarihçi Dahhâk’ın enteresan bir rivayeti vardır. Buna göre, Hazret-i İsa, bulunduğu yer Yahudilerce basıldığı sırada, Rabbinin göğe yükseltme iradesi kendisine bildirilince, “Bu gece kim kendisini benim için feda eder de cennette yanımda olur?” diye sordu. Havarilerin en cesuru olduğu anlaşılan Yahuda “Ben” diye öne atıldı. Hazret-i İsa, kaftan, sarık ve asasını ona verdi. Yahuda’yı, İsa sanıp çarmıha gerdiler. Hazret-i İsa, göğe yükseltildi.

Yahuda'yı tasvir eden iki Rönesans tablosu. Birinde Hazret-i Mesih'i öperek askerlere işaret veriyor. Diğerinde pişman olmuş, aldığı paraları iade ediyor.

Katil mi? Arslan mı?

1970’lerde Mısır’da bulunup, nice maceralardan sonra 2006’da ortaya çıkarılan Yahuda İncili’nde hâdise klasik Hristiyan teolojisinden farklı şekilde anlatılır. Buna göre Yahuda’nın yardım istemeye gittiği bir dost, kendisini takip edip Hazret-i İsa’nın yerini öğrenmiş ve Yahudilere ihbar etmiştir. Buna mukabil Yahuda, hâdiseye sebep olduğunu düşünerek kendisini feda etmiş; çarmıha gerilerek idam olunmuştur.

Peki Hristiyanlıktaki Yahuda telakkisi nasıl ortaya çıkmıştır? Hristiyanlığı başka forma sokuşu ile tanınan Paulus, Yahuda’yı tanımış olsaydı, rahatça bu bilgiyi yayan odur denebilirdi. Yahuda, muhtemelen Hazret-i İsa’yı tanıyan ve yerini ihbar eden bir Yahudi idi. Sonradan bu kimse ile Havari Yahuda birbirine karıştırıldı. Bütün Hristiyanlık inancı, bu temelsiz bilgi üzerine kurulmuştur. Yahuda, hatta kendini astığı erguvan ağacı bile kötülüğün sembolü sayılmıştır. Yahuda, soylu bir Yahudi ailesinden geliyordu. Entelektüel olduğu, kendi adını taşıyan İncil’in üslûp ve ifadesinden anlaşılmaktadır. İşkaryot, Latince “kâtil” (sicario); İbranice “arslan” veya “Keryot’lu Adam”; Aramice, “kızıl renkli” veya “asılmış kimse” kökünden gelen bir kelimedir. Keryot, Filistin şehirlerindendir. İhtimal, kelimenin farklı menfi manaları, sonradan bu hikâyenin yakıştırılmasına sebep olmuştur.

Kudüs'te Via Dolorosa'da (Elemler Yolu) haç taşıyarak kendi dinlerince ibadet eden Hristiyanlar. Bir filmde, Hazret-i İsa'yı sırtında çarmıh Via Dolorosa'dan geçerken gösteren sahne.

Uğursuz 13

13 sayısının uğursuz olduğuna dair inanç, bir çeşit korku hastalığıdır (triskaidekaphobia). Nitekim bir yıl içinde ay 13 defa dolunay olarak gözükür. İskandinav ışık ve güzellik tanrısı Balder'in verdiği ziyafete 12 kişi davetli iken, yalan ve hile tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Niza çıkar; Loki, Balder'i öldürür. Bu efsane, sonradan Hazret-i İsa'nın son yemeğine tatbik edilir. Burada Balder'in yerini İsa; Loki'nin yerini de Yahuda alır. Bu yemekten 24 saat sonra Hazret-i İsa’nın çarmıha gerilerek öldürüldüğüne inandıkları için Hıristiyanlarda, akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felâket geleceği inancı yaygındır.



Osmanlıca, Türkçe’dir. Bu coğrafyada yaşayan Türklerin ata lisanıdır. Bugünki lisandan farkı harfleridir. Bir de uydurukça kelimelerin bulunmaması...

Türklerin, Müslümanlığı kabul etmeden evvel, iki çeşit alfabe kullandığı malumdur. Birisi, 38 harfli Göktürk alfabesidir. Sağdan sola yazılır. Runik harflerden müteşekkildir. 8.asırdan kalma Orhun Kitâbeleri bu harflerle yazılıdır. Bu millî Türk alfabesi, sadece elitler tarafından kullanılmış değildir. Nitekim Talas vadisinde, bir Türk köylüsünün taş üzerine yazdığı bir kitâbe bugüne kadar gelmiştir. Diğer Türk boylarına göre daha fazla yerleşik hayat yaşayan Uygurlar, 16 harflik bir alfabe kullanmışlardır. İranlı Mani’nin (215-256) tertip ettiği bu alfabe, Uygurlarca geliştirilerek kullanılmıştır. Bugün Uygur alfabesi olarak bilinen 16 harflik bu yazı, Göktürk alfabesi kadar gelişmiş değildir. Ancak kâğıt ve matbaayı bildikleri için, bu alfabe ile günümüze çok sayıda eser intikal etmiştir.

Orhan-Tonyukuk Kitâbesi'nde Göktürk yazısı

Kargacık burgacık

Sâmi/Arab yazısı, dünyanın en eski yazılarındandır. Bu hâliyle ilk kez Hazret-i İsmail’in kullandığı rivayet edilir. Hiyeroglif ve çivi yazısı dışındaki bütün yazıların menşei, bu alfabeye dayanır. Türkler, Müslüman olduktan sonra, Arab/İslâm yazısını kullandılar. İranlılar gibi, bunu lisanlarına adapte ettiler. Arapça’da bulunmayan pe, çe ve je harfleri, bu iki kavmin alfabesinde mevcuttur. Asırlarca Arabî ve Fârisî kelimelerin de tabiî bir şekilde girişi sebebiyle, Arap yazısı, Türkçe’nin doğru bir şekilde yazılmasına imkân veren millî bir alfabe hâlini almıştır.

1 Teşrinisani (Kasım) 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun, Arap alfabesi denilen bin yıllık Türk harflerinin kullanılmasını yasaklamış; bu yasağa aykırı hareket edenlere cezâ getirilmiştir. Eski harflerle kitap, gazete, dergi, ilan, tabela yasaklanmıştır. Kraldan çok kralcılar, kütüphanelerden, şahısların ellerinden eski Türkçe eserleri toplayıp imha etmek suretiyle coşkularını göstermiştir. Milyonlarca kitap ve vesika, Peyami Safa’nın tabiriyle “inkılâp yobazları”nın gaddar ellerinde yok edilmiştir. “Kargacık burgacık” diye alay edilen Arap yazısının aksine, Latin alfabesi, Türkçe’deki pek çok sesi, meselâ sağır nun diye bilinen nğ harfini vermez; kaf ve kef ile ha, hı, he harfleri, yalnızca birer harf ile yazılır. Böylece zengin Türkçe hayli gerilemiş; yazıldığı gibi konuşulan fakir ve basit bir lisan olmuştur.

Kanunda bahsedilen Türk harfleri, Göktürk veya Uygur değil, düpedüz Latin harfleridir. Türk milletinin gönül rızasıyla benimsediği bin yıllık Arap alfabesi, Türk harfleri sayılmamış; ama halkın “kilise harfleri” diye andığı, hatta “Lâdin harfleri” diyerek aşağıladığı Latin harfleri, bir gecede Türk harfleri sayılmıştır. Osmanlı Devleti bir imparatorluktur; çeşitli halklar kendi lisanlarını konuşur. Ama devletin yazışma lisanı, Türkçedir: Lisân-ı Türkî. 19. asırda doğan Osmanlıcılık cereyanı mensupları, buna Lisân-ı Osmânî adını vererek dil birliğini müdafaa etmişlerdir. İnkılâpçıların, Osmanlıca adını vererek, güya eski rejimin diğer unsurları gibi aşağılamak istediği Arap/İslâm yazısına yaşlılarımız, Eski Türkçe derlerdi.

Osmanlıcanın, Latin harflerine göre zorlukları vardır, avantajları da vardır. Bazı harfler yazılır, ama okunmaz; bazıları yazılmaz, ama okunur. Alışan bir kimse için matematik gibidir. Bazı formüller kafaya yerleştirildiği zaman iş kolaylaşır. Harfler birbirine bağlı olduğu için stenografiktir; hızlı not tutmaya uygundur. Aziz Nesin’den Kenan Evren’e, umulmayacak kimseleri bu harflerle not tutarken gördük. Harfler yuvarlaktır, gözleri yormaz. Bu sebeple eskilerde gözlük takan sayısı azdı. Çeşitli yazı türleri çıkarılabilir, sanata elverişlidir. Şifreli yazı yapılabilir. Sağdan sola yazıldığı için insan dengesine uygundur. İbrani, Süryani, Hind, Göktürk, Uygur, Japon ve Çin alfabeleri de sağdan sola yazılır. Bir tek Latin alfabesi soldan sağadır. Yemen’de, okuma ve yazmanın beraber öğretildiği bir usul sayesinde, okur-yazar olmayan yok gibiydi. 1862’den sonra kurulan ilkmekteplerde bu usul tatbik olundu.

Okur-yazar nisbeti

Cumhuriyet istatistikleri 1927’de okur-yazar nisbetini % 8,1 verir. Fakat 1903 Maarif Salnamesi’ne (yıllığına) göre, nüfusun %5’i ilkmektebe devam etmektedir. Şu halde yeni rejimin verdiği nisbet, sadece ilkmektebe devam edenler kadardır. Geriye kalan nüfusun yarısının daha evvel mektebe gittiği düşünülecek olursa, okur-yazar nisbeti %50’den aşağı olamaz. 1890’da okur-yazar nisbeti, Rusya’da % 17’dir. İspanya, %39; İtalya, %45; Belçika, %74; Fransa, %78; Amerika’da %89,3; İngiltere, %92 okuryazara sahiptir. Bizde okumuşların, 1911-1922 arası cephelerde eritilmesi bir yana; harf inkılâbı sayesinde “okur-yazar” kitle, bir günde “okumaz-yazmaz” hâle gelmiştir.

Türkiye’de okur-yazarların nüfusa nisbeti, 1935’de %15; 1960’ta %32; 1970’te %46’dır. Bu da yeni harflerin okur-yazar nisbetini arttırmakta yetersiz kaldığını gösterir. Nisbetin düşük olmasının sebebi, Arap alfabesinin zorluğu ve imkânsızlıklar değil; okuma-yazma istek ve ihtiyacının bulunmamasıdır. Zira normal zekâlı bir insan 3 ayda okuma ve yazmayı öğrenir. Arap alfabesinde bu müddet, Latin alfabesindekinden daha uzun değildir.

Nitekim İsmet İnönü hatıralarında (II/223) der ki: Harf inkılâbının tek maksadı okuma yazmanın yaygınlaştırılmasını temin değildir. Yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin cemiyet üzerindeki tesirini zayıflatmaktı. Yeni nesiller eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz kontrol edecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin cemiyet üzerindeki tesiri azalacaktı.”

Osmanlılar zamanında câmi olan her köy ve mahallede bir hoca, dolayısıyla bir ilkmektep vardır. Erkek ve kız çocukların buraya gönderilmesi mecburidir. Osmanlı yâdigârı binlerce yaşlı insan ile görüştüm; okur-yazar olmayana rastlamadım. Osmanlı coğrafyasında okur-yazarlık nisbetinin düşük olduğu iddiası, inkılâbı haklı göstermek için yapılmış normal bir propagandadır. Ama böyle diyen tarihçinin, devletçe neşredilen ve kendisinin de editörlerinden olduğu resmî istatistik kurumu verilerine bir daha göz atması tavsiye edilir.



Tarihin en parlak ordularından yeniçeri ocağı, ateşli silahların yayılmasından sonra fonksiyonunu kaybetti. Zamanla da bozuldu. Nice padişahları harcayan ocağı tarihten silmek, Sultan II. Mahmud’a nasip olmuştur.

Osmanlı kara ordusu, kapıkulu ve eyalet askerleri olmak üzere iki sınıftı. Eyalet askerleri, tımarlı sipahilerin yetiştirdiği hafif süvari birlikleri idi. Kapıkulu askerleri ise profesyonel, ücretli atlı ve piyade hassa ordusu idi. Piyadelere yeniçeri adı verilirdi. Asırlarca, nice zaferlerde büyük payı olan, parlak yeniçeri ocağı, XVI. asır sonlarından itibaren bir bozulmaya maruz kalmıştır. Rivâyete göre, kuruluşunda Hacı Bektaş’a mensup bir velî, dua ederek bu orduya yeniçeri adını vermiştir. Bu hâdise, yeniçeri ocağında Bektaşî kültürünün hâkimiyetini doğurmuştur. Zamanla bazı Bektaşî tekkelerinin, İran ajanlarının faaliyeti neticesinde hakiki hüviyetinden uzaklaşması, ocağa da aksetmiştir.


Mustafa Kemal Sofya'da bir kostümlü baloda yeniçeri kıyafetiyle

Padişah kanının tadı

Bazen bürokratları ve bazen de ilmiye sınıfını yanlarına almak suretiyle hükûmet darbeleri yapmış; padişahların tahttan indirilmesinde; hatta katledilmesinde mühim bir rol oynamıştır. Bazı nüfuz grupları tarafından kullanılan yeniçeri ocağı, devlet içinde devlet hâline gelmiş; padişah ve hükûmetler buna söz geçiremez olmuştur. Ehli olmayanlar ocağa alınmış; askerlikle alâkalı olmayanlar, yeniçeri sıfatıyla gezmeye başlamıştır. Kuruluşunda sayısı 4000 olan bu profesyonel hassa askerinin sayısı, XVII. asır ortasında 100 bini bulmuştur. Kışlalarda oturmayanlar, yasak olduğu halde evlenip esnaflık yapanlar az değildir. Sefere gitmemiş; yahud gittikleri seferden de firar etmişlerdir. Ölmüş yeniçeriler bile sicilde hayatta gösterilip maaşları tahsil olunmuştur. Bu vaziyeti gören padişahlar yeniçeri ocağını ıslâh etmek, bu kâbil olmazsa kökünden kaldırmaya teşebbüs etmişlerse de, her seferinde ocak isyan edip bu teşebbüsleri akim bırakmıştır.


Yeniçeriler

XVII. asırdan itibaren savaş tekniğinin değişmesi ve ateşli silahların yayılması üzerine, vaziyetin erken farkına varan Sultan II. Osman, Anadolu’ya geçerek, gönüllü asker esasına dayalı bir ordu kurmak istedi. 18 yaşındaki padişahın niyetini haber alan asker, kendisini tahttan indirip feci bir şekilde öldürdü. İlk defa bir padişah tahttan indiriliyordu. Sultan İbrahim, Sultan III. Ahmed Sultan II. Mustafa, yeniçeri isyanları ile tahttan indirildi; nice vezirler, yeniçeri palaları altında can verdi. Orduda ıslahat yapmak isteyen Lale Devri sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, yeniçerilerin şerrinden kurtulamayıp bu yolda hayatını verdi. Sonra gelen padişahlar, yeniçeri ocağına dokunmayarak, teknik yenilikler yapmakla iktifa ettiler. Ancak padişah kanının tadını alan yeniçerilerin, artık kimseden pervası kalmadı. Esnaf, haraca bağlandı. Kimse korkusundan sokağa çıkamadı. Asker şerrinden hiç İstanbul’a gelmeyip, Edirne’de hüküm süren padişahlar oldu. Bulundukları şehirlerde ordugâhı bile yağmaladıkları görüldü.


Nizam-i Cedid

Yeniçerilerin Rus harblerindeki aczi üzerine, Sultan III. Selim, Nizam-ı Cedid adıyla yeni bir ordu kurdu. Avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip Fransa’dan talim ve topçu subayları getirtti. Bu ordu, Suriye’ye saldıran Napolyon ordusunu Akkâ önünde yenerek rüşdünü ispatladı. Ancak âkıbetlerinin iyi olmadığını hisseden yeniçeriler, yeni usul talimin “gâvur âdeti” olduğu yaygarasıyla ayaklandı. Ardında Rus tahriki bulunan bu isyan neticesinde, padişah tahttan indirildi ve feci şekilde katledildi. (Enteresandır ki, sonraları da asker, konjonktürden her rahatsız olduğunda, “rejim tehlikede” sloganıyla darbeye kalkışmıştır.) Bu padişahın yetiştirdiği Sultan II. Mahmud, tahta çıkınca, tarihten ders aldı. Sessizce zamanı kolladı. Yeniçeri ocağı kaldırılmadıkça, memleketin selâmet bulamayacağını anladı. Bu padişah zamanında yeniçeriler defalarca isyan ettiler. İstanbul’da yangınlar çıkardılar.

Sancak-ı şerif çıkarılıyor

Padişah, Eşkinci Ocağı adıyla yeni bir ordu kurdu. Bir yandan da yeniçeri ocağı içinden bazı subayları elde etti. Kendine sâdık Rusçuklu Hüseyin Ağa’yı ocağın başına geçirdi. Nihayet beklenen gün geldi. Yeniçeriler, ayaklandı. “Yeni usul talimi istemezük. Biz, testiye kurşun atar, keçeye pala sallarız” diye saraya küstahça ültimatom gönderdiler. Padişah, devlet erkânını şeyhülislâmın konağında topladı. Toplantıya katılanların ekserisi, kaldırmak yerine ocağın ıslahını teklif ettiyse de, padişahın hislerine tercüman olan reisülküttabın tesirli konuşması ve vaktiyle Sultan III. Selim’in başına gelenler, herkesi iknâya yetti. Şeyhülislâm Tahir Efendi’den fetvâ alındı. Sancak-ı şerif çıkarılarak, zorbalara karşı cihad ilan edildi. Padişah, sefer kıyafeti kuşanıp, küçük yaştaki oğlu Şehzâde Abdülmecid Efendi ile vedalaştı.


Yeniçeri zabitleri

Bir yandan padişaha sadık topçu, lağımcı ve kalyoncu birlikleri kışlaları topa tuttu. Diğer yandan medrese talebeleri ve asırlardır yeniçerilerin elinden bizar olmuş halk, eline geçirdiği silahlarla bu cihada iştirak etti. Direniş kırılıp teslim olanlar, Sultanahmed Meydanı’ndaki divanhaneden alelusul muhakeme olunup idam edildiler. Kaçmaya çalışanlar katledildi; bazılarının cesetleri denize atıldı. Saklanmaya çalışan yeniçeriler, bir zamandır âdet edindikleri dövmelerinden tanındı. Dövmesini kazıtanlar bile canını kurtaramadı. Yeraltı dehlizlerine saklanan veya bir kayığa atlayanlar hayatta kalabildi. O zaman İstanbul’da 10 bin yeniçeri vardı. Bu hâdise sırasında ölenlerin sayısı 3 bin kadardır. Şehirlerdeki yeniçeriler de aynı âkıbete uğradı. Yeniçerilere ait mezartaşları bile kırılmış; bugün Aksaray meydanının yerindeki kışlalar, yerle bir edilmiştir. Kışlalarda, uygunsuz kadınlar ve ölü ceninler bulunduğu rivayet edilir. 15 Haziran 1826 tarihinde vuku bulan hâdiseye Vak’a-i Hayriyye (Hayırlı Vak’a) adı verilir. Sapına bir değnek geçirilmiş yemek kazanını sırtladıkları için, yeniçeri isyanlarına “kazan kaldırma” denirdi. İzzet Molla, bunu telmihen, “Kazan devrildi söndürdü ocağı” mısraıyla tarih düşürmüştür.

Yeniçeri ocağı ile birlikte anılan Bektaşî tekkeleri kapatılarak, babalar tashih-i akâid (itikat düzeltmek) üzere Birgi, Hâdım gibi ilim merkezlerine sürgün edildi. Tekkeleri, tarihi silsile itibariyle en yakın tarikat olan Nakşibendîlere verildi. Bu hâdise, Bektaşîlerin, Nakşîlere karşı kin duymasına sebep oldu. İttihatçılar devrinde, intikamlarını korkunç bir şekilde aldılar. Devletin iflasını ilan ederek 93 Harbi felâketine yol açan ve Rus yanlısı olduğu için Nedimof diye tanınan Nedim Paşa ve son felâketin mimarlarından Talat Paşa Bektaşî idi. Sultan Mahmud’a “gâvur padişah” diyenler de Bektaşîlerdir.


Osmanlıların son zamanlarında mehter takımına dahil yeniçeriler

Yeniçeri ocağını hatırlatan her şeye alerji duyulduğu için, altı asırlık Mehterhâne de lağvedildi. Hâdisenin en üzücü tarafı budur. Hâdisenin en üzücü tarafı budur. Padişahı desteklediği halde, sipahi ocağı da lağvedilmiştir. Henüz muntazam bir ordu kurulmadan yeniçeri ocağının kaldırılmasını bazı tarihçiler tenkit eder ve 1828 Rus mağlubiyetini delil gösterirler. Halbuki, ocak kaldırılmadan evvel vuku bulan harblerin hepsi, felâketle neticelendiğini gözden kaçırırlar. Nitekim Yunan İsyanı’nda hiçbir varlık gösterememişler; padişah Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’dan yardım istemiştir. Ocak kalsaydı da değişen bir şey olmayacaktı. İsyana katılmayan sâdık birliklerden, hemen “Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye” adıyla yeni bir ordu kurulmuştur. Sultan II. Mahmud, memleketi uçurumun kenarından alan çok büyük bir padişahtır. Bu muvaffakiyeti sebebiyle, “Devletin İkinci Kurucusu” diye anılmıştır. Onun ıslahatı, elzem ve millî bünyeye uygundur. Yeniçeriler, vicdanlarda o kadar derin bir yara meydana getirmiştir ki, sancak açıldığı zaman, halkın topyekûn bu kıyıma iştirak etmiştir. Padişah, elbette bundan başka bir yol bulamamıştır. Nitekim bir uzuv iltihaplanınca, ilaç verilir. Kangrene çevirirse, o uzuv kesilir; yoksa bütün vücudu mahveder. Bu hâdisenin benzerine bir asır evvel Rusya’da da rastlanır. Çar Büyük Piyotr, Yeniçeri Ocağı’na çok benzeyen ve streltsiy (tüfekçi) denilen askerî sınıfı ortadan kaldırmıştı. Yeniçeri ocağı kaldırılmış; ama elinde silah tutan gücün, siyasete müdahale etme geleneği bitmemiş; Sultan Abdülaziz ve Sultan II.Abdülhamid, askerî komplolarla tahttan indirilmiştir.


Sultan II. Mahmud (Tablo-Hippolite Berteaux)



İran’da gezecek şehir çok. Aralardaki mesafeler de uzun. Kimine tayyare, kimine otobüs, kimine otomobil ile gitmek lâzım.

Nakş-i Cihân meydanı ve nefis gece manzarası ile Siesopol (Otuz Gözlü Köprü)

Isfahan, bence İran’ın en güzel şehri. Nısf-ı Cihân (Cihanın Yarısı) diye meşhur. Bir ara Selçukluların merkezi idi. Sultan Melikşah’ın veziri Nizâmülmülk’ün kabri burada. Tabii bakımsız bir halde. İran’ın hâlâ kullandığı günü güneşe, yılı hicrete göre sayılan Takvim-i Celâlî, Melikşah’ın yâdigârı. Dünyanın en büyük meydanlarından biri Nakş-ı Cihân burada. Şehrin içinden geçen nehir üzerindeki Siesopol (Otuz Gözlü Köprü) ile Floransa’yı andırıyor.

Isfahan'da Cuma Mescidi ve Isfahan büryânîsi. Kuzu eti, akciğer ve tahinden yapılıyor.

Şiraz, üzümü, eriği ve şairleri ile meşhur. İrem bağları, şimdi botanik bahçesi. Bir ara pâyitaht olmuş. Kerim Han Sarayı’nın eğri burcu dikkat çekiyor. Darius’un şehri Persepolis harabeleri, buraya yakın.

Sadi Şirazî Türbesi ve Şiraz'ın eski köşklerinden Narencistan

Eski Şiraz sokakları ve Kerim Han Sarayı'nın eğri burcu

Yezd, Zerdüşt dininin merkezlerinden. Asırlardır yanan mukaddes ateşleri burada. Ölülerini akbabalara tevdi ettikleri Dahme şimdi bomboş. İnkılâptan beri gömüyorlar. Çölün ortasında sıcak bir şehir olduğu için, her evde, rüzgârı alıp eve ve evin mahzenine ileten klima teşkilatı var. Bâdgir deniyor. Böylece dışarıda hararet 35° derecenin üzerinde iken, evin içini 21° dereceye sabitlemişler. Halıları ve ipekli dokumaları enfes. Tarihî şehir, tamamen toprak rengi tuğladan inşa edilmiş. Kervansarayları da otel yapmışlar. Uzaktan getirtilen su, yeraltındaki şebekeyle şehre dağıtılmış. Yezd, dünyanın sayılı su medeniyeti merkezlerinden. Memleketin 4 bir tarafına su ustaları buradan gidermiş. Bir de Müze-i Âb (su müzesi) var.

Ateşgede ve Zerdüştîlerin asırlardır yanan mukaddes ateşi ve ölülerini akbabalara bıraktıkları Sessizlik Kuleleri


Yezd'de Devletâbâd Köşkü ve üzerinde bâdgir.


Bayezid Bistamî Kabri

Meşhed, dinî merkez. Burada 8. imam Ali Rıza’nın türbesi var. Bizim Eyüp Sultan gibi. Ama Mescid-i Nebevî’den bile daha büyük. Ha bire de büyüyor. Şiîlerin hac yerlerinden biri. Hacca giden hacı olduğu gibi; Kerbelâ’ya giden, Kerbelâî; buraya gelen de Meşhedî oluyor. Şehrin dışında muayyen yerlerde ziyaretçilerin adeta ihrama gireceği Mîkat-ı Rıza var. Türbenin vakfı çok zengin. Onlarca şirketi, yüzlerce hademesi, sayısız gayrımenkulü var. Halife Harun Reşid’i kabri de burada, ama yeri belirsiz edilmiş. İmam, buraya onunla gelmişti. Abbasîlerin veliahdı idi; erken vefat etti. İran’ın hemen her şehrinde, halkın rağbet ettiği bir “imamzâde” türbesi vardır.

İmam Ali Rıza'nın altın kapısı ve iç kapıyı öperek sandukanın huzuruna çıkanlar

Meşhed’e yakın Tus, tarihî bir merkez. İmam Gazalî, Ebu Ali Farmedî, Firdevsî türbeleri burada. İlki harabe hâlinde. Sonuncusunun ihtişamına ise diyecek yok. Bistam’da Bayezid Bistamî’nin kabri, İmam Cafer’in oğlunun türbesinde. İlhanlı yapısı. Yakınında Ebu’l-Hasen Harkanî türbesi Selçuklulardan kalma.

İmam Gazalî kabri

İran’da Koka Kola var; ama McDonalds yok. Yemekleri Türklere uygun. Bizim Adana kebaba benzer çello veya cûce dedikleri tavuk, üzeri tepeleme yağsız pirinç. Isfahan’ın büryanîsi meşhur. Yağırt dedikleri ayran, naneli.

Yüksek binaya rastlanmıyor. Binalar betonarme yerine, çelik konstrüksiyon ile iskelesi çatılıp, sarı tuğla ile duvarları örülüyor. Hemen her şehirde hoş parklar nefes aldırıyor. Yollarda sadaka kutuları var. İstasyon gibi umumi yerlerde telefon şarjı için bedava prizler. Helâlar alaturka. Taharet musluğundan sıcak su akıyor. Evlerde, merkezî sıcak su var. Sabun, umumi bir hazneden bütün sabunluklara geliyor.

Nizamülmülk kabri

İranlılar cana yakın, yardımsever. Yol sorsanız, dil bilmiyor, ama uzun uzun şiir gibi bir Farsça ile cevap veriyor. Mamafih Tahran ve Meşhed’de Türkçe bilen çok. Halkın yarısı zaten Azerî. Aşağılara indikçe, Şiraz, Isfahan’da ne Türkçe var, ne İngilizce. Ne de olsa dilimizde Farsça kelime çok, güzelce anlaşıyoruz. Kavga eden kimseye rastlanmıyor. Emniyet problemi yok. Neredeyse hiç polis görmüyorsunuz. AVM yok, ama küçük esnaf bol. Kredi kartı geçmiyor. Taksiden otele, pazarlık payı yüksek. İran bizim 80’leri yaşıyormuş gibi geliyor, ama yine de muayyen bir refah seviyesine sahip.

Şiraz Vekil Câmii

Câmilerin hemen hepsi Selçuklu tarzında. Avlulu, dört eyvanlı. Mavi çiniler. Yekpare mermer mihrab. İmamın yeri, cemaatten yarım metre aşağıda. İran’da din ulularının yanına gömülmek maddî güç isteyen bir imtiyaz. Kabirler, yer seviyesinde, üzerine basılıp geçiliyor.



Vizesiz gidilebilecek, dolu dolu rahatça gezilebilecek ve ucuza mâl olacak bir yer İran. Elbruz dağı eteklerindeki 14 milyonluk genç şehir Tahran’da, Şah’ın mütevazı Gülistân (kışlık) ve Sâdâbâd (yazlık) sarayı halka açık (biletle tabii). Şahların asırlardır biriktirdiği emsalsiz mücevherler, merkez bankası mahzeninde muayyen gün ve saatlerde gezilebiliyor. Dünyanın en büyük elmaslarından pembe renkli Derya-i Nur’u, Nadir Şah Hindistan seferinden getirmiş.


Gülistan Sarayı


Gülistan Sarayı'nda büyük yemek salonu ve Şahbanu Farah Diba'nın elbiseleri


Şah sarayının girişi. Geride yalnızca şahın çizmelerinin kaldığını sembolize eden heykel


Tahran'daki Sadabad Sarayı'nda Şah Rıza Pehlevi'nin çalışma odası


Yazlık Saray'da aynalı salon

Müze-i Milli’de en alâkamı çeken, Hamurabi kanununun bulunduğu çivi yazılı sütun ile bir tuz madenine düşüp ölen bir köylünün asırlarca çürümeden kalmış cesedi oldu. Selçukluların payitahtı Rey, şimdi Tahran’ın bir mahallesi. Tuğrul Bey’in kabri burada. Hanefî mezhebinin büyük imamı Muhammed bin Hasen’in Rey’deki muhteşem kabri de, Şah Abdülazim adıyla bir Şiî türbesi olarak görülüyor.


Milli Müze'de Hamurabi Kanunu


Tahran Milli Müzesi'nde tuz adam


Rey şehrinde Tuğrul Bey burcu


Rey şehrinde Şeyh Abdülazim türbesi. Yerdeki mezarlara dikkat

İran’da Aşure sebebiyle her yer kapalı. Siyahlar giymiş insanlar, sokaklarda öbek öbek toplanmış; ağıtlara eşliğinde ellerindeki zincirlerle dövünüyor. Zinciri olmayan elini göğsüne vuruyor. Her öbek farklı bir ağıt, farklı bir tempo. Hazret-i Hüseyn’e yardım etmeyip kaçanlara ah ediyor. Sokaklarda ve televizyonlarda her an Kerbelâ faciası anılıyor. Bizde millî günlerde bayrak asıldığı gibi, burada da evlere, dükkânlara, işyerlerine, direklere, arabalara, her yere Aşure’ye dair bayrak, afiş, slogan, resimler asılıyor. Sokaklarda tezgâh kurup gelip geçene sevabına çay, şerbet, çorba, hatta yemek dağıtıyorlar. Gelen geçen “Allah acımızı arttırsın” diye dua ediyorlar.


Aşure gününe dair hususi levazımat satan dükkan


Bir otelin girişinde aşure afişleri


Tahran sokaklarında aşure gösterileri

İran’da, Hazret-i Hüseyn ve 12 imam üzerine kurulmuş bambaşka bir din var sanki. Beş vakit namaz, üç vakitte birleştirilerek kılınıyor. Ezanda “eşhedü enne aliyyen veliyyullah” ve “hayye alâ hayre’l-amel” ilâvesi var. Secdeyi, taş üzerine yapıyorlar. Bu sebeple câmi girişlerinde yüzlerce küçük yuvarlak taş var. İmamın namaz kıldırdığı yer, yarım metre aşağıda. Abdestte ayakları yıkamıyor, üstüne meshediyorlar. Şiî misiniz, Sünnî mi diye soruyorlar. Hanefîyim diyorum. Bâlâter (daha yukarı) veya bihter (daha iyi) diyorlar, Vehhabilerle kıyaslayarak. Çay içtiğimiz bir kafenin sahibi, İstanbul câmilerinde Ali, Hasan ve Hüseyn’in isimlerini görüp şaştığını anlatıyor. Ben, hutbelerde de okunur diyorum. İyice şaşıyor. “Osmanlı sultanları büyük adamlarmış. İslâm birliği siyaseti işte bu!” diyor. Tabii Amerika, İsrail ve Arabistan baş düşmanları.


Secde taşı

“Hicab-ı şerî mecburî”, fakat, tam örtülü kadın Türkiye’den de az. Herkesin başında mendil gibi bir eşarp; makyaj yerinde. Son moda kıyafet, daracık pantolon, hemen herkesin burnu yapılı. Erkek arkadaşının elini tutmuş genç kızlar, gülüp oynaşıyorlar. Kadın, sosyal hayatın her yerinde. Araba sürüyor, memuriyet yapıyor, erkeklerle rahatça görüşebiliyor. “Türkiye, İran mı oluyor?” yerine; “İran, Türkiye mi oluyor?” dense yeri var.


İran İslam cumhuriyeti ama herkes hayatını yaşıyor

Resim ve heykel serbest. Câmilerde bilhassa Humeyni ve Hamaney’in posterleri asılı. Meydanlar heykellerle dolu. Ebu’l-Hasen türbesinin bahçesinde bile iki heykel, türbede de büyük boy resim var. Hâfız ve Sâdi Şirazî, Harkanî, Feridüddin Attar, Ömer Hayyam gibi Sünnî âlimler, aynı zamanda Fars şairi sayıldığı için itibar görüyor. Bunun dışında bir Sünnî izi bulmak mümkün değil. XVI. asra kadar büyük bir Sünnî devleti olan İran’da, Şah İsmail ve Abbas, Sünnîlerin tamamını katletmişti. Bugün İran’ın 4 yanındaki sınır mıntıkası hemen hep Sünnîdir. Sünnî nüfus resmen %10; ama Sünnîler, nüfusun üçte birini teşkil ettiklerini söylüyor. Bu mıntıkalarda Sünnî câmi ve mektepleri var; ama Sünnî kadısı yok.


Ziyaretçiler kabir sandukalarına para atarlar


Sokaklarda yer yer afişler; büyük şeytan Amerika

Otomobillerin % 80’i Fransız pejo. Azı da Kore ve Japon arabası. Arabalar tabiî gazla çalışıyor; evler bununla ısınıyor. Bu sebeple ortalıkta kesif bir gaz kokusu var. Bisiklet ve motosiklet gayet yaygın. Motosiklet taksiler var. Halktan kişiler de ek gelir namına taksicilik yapıyor. Bilhassa Tahran’da trafik bir keşmekeş. Şoförlük, ustalık istiyor.



Siyasî muhalefetin ve basının bulunmadığı eski zamanlarda, ulema, yeri geldikçe hükümeti ikaz ettiği gibi; şairler, Karagöz, meddah ve ortaoyuncuları da, siyasî muhalefet vazifesi yapardı.

Önceki hukukumuz, insanların fikirlerini serbestçe açıklamalarına izin vermiştir. Herkes siyasî otoritenin icraatları hakkındaki kanaatlerini, dedikodu, iftira, tezvir gibi gayrımeşru yollara varmadan, serbestçe beyan edebilir. Hazret-i Peygamber, idarecilere karşı doğruyu söylemeyi cihâdın en faziletlisi olarak över; Kur’an-ı kerîm de, işlerinde meşvereti emreder. Kötülük yapanları eliyle engellemek; gücü yetmezse diliyle ikaz etmek; buna da kâdir olmazsa, kalben o işi beğenmemek mükellefiyeti herkese yüklenmiştir. El ile engellemek hükûmet adamlarının; dil ile ikaz etmek de ulemânın işi olarak görülmüştür. Ulemâ, siyasete karışmamış; ancak idarecilerin yanlışını gördükleri zaman ikazdan da geri durmamıştır. Yavuz Sultan Selim gibi celâlli padişahlara bile şeyhülislâmların serbestçe fikir beyan ettikleri; padişahın buna karşı çıkmak şöyle dursun, hüsni kabul gösterdiği meşhurdur.

Hazret-i Ebûbekr, halife seçildiğinde, “Allah’a itaat ettikçe, bana itaat edin. Aksi halde böyle bir borcunuz yoktur” buyurmuştu. Kûfe mescidinde oturan bir grubun, idaresini açıkça tenkit ettiği Hazret-i Ali’ye bildirildiği zaman, “fiilî tecavüze geçmedikçe kendilerine bir şey yapmayız” buyurmuştu. Bir kimse, Hazret-i Muaviye’nin huzuruna gelerek ağır tenkitlerde bulunduğunda, bir şey dememiş; “Buna müsamaha mı göstereceksin? diyenlere, “Saltanatımıza saldırmayanların sözüne ilişmeyiz” buyurmuştu. Osmanlı ulemâsı, gerek doğrudan idarecilere karşı, gerekse umumî yerlerde vaaz yoluyla siyasî icraatlar hakkındaki fikirlerini söylemiş; bundan dolayı bir takibata uğramamışlardır. Mesela Kanunî Sultan Süleyman zamanında, bir Ayasofya vâizi, Cuma vaazında, Malta şövalyelerinin hacıları taşıyan gemileri taciz ettiklerinden bahisle, korsanları takipte ihmal gösterildiği gerekçesiyle hükûmeti tenkit etmişti.

Müsamaha

Osmanlı cemiyetinde, henüz siyasî muhalefet ve basın gibi mefhumların mevcut bulunmadığı zamanlarda, çok enteresan kimselerin bu işin yerini tuttuğu görülür. Şairler, meddahlar, ortaoyuncuları, hayalîler (Karagözcüler), bulundukları kahve, çarşı veya ev meclislerinde, mizahî bir dille politik ve sosyal hayattaki aksaklıkları dile getirirlerdi. Hükümet bunu müsamaha ile karşılar; zira halkın nabzını tutmakta ve gazını almakta faydalı görürdü. Fransız yazar Castellan, 1812’de der ki: “Osmanlı halkı, hükümeti alaylı bir şekilde tenkit edebilir; hatta onları gülünç düşürecek kıyafetlerle taklit edebilir. Zabıta memurları, halkın eğlence esnasında yaptığı tenkitlere müdahale etmez.”

1823’de Osmanlı Devleti’ni ziyaret etmiş olan İngiliz Charles MacFarlane, “Meddahlar, bizdeki gazetelerin yerini tutar” diyor. Seyahat notlarını 1855’de neşreden Ubicini der ki, “Türkiye’de amme efkârı tahmin edilmeyecek kadar kuvvetlidir. Hiç kimse, Karagöz’ün elinden kurtulamaz. Paşalar, ulema, dervişler, bankerler, tacirler, yüksek zümre ve bütün meslek erbabı, hayal perdesinde dikkatle gözden geçirilir ve her birinin hususiyeti ortaya konur. Hatta devlet erkânı Karagöz sansüründen mahrum olmadığı için, bazen tebdil-i kıyafetle bu gibi temsilleri seyretmeye giden sadrazam, birçok acı hakikatleri dinlemek mecburiyetinde kalır.”

Sultan Mecid zamanında İstanbul’a gelen Fransız edib Gerard de Nerval anlatıyor: “Yeni oyunlarda Karagöz muhalefet cephesindedir. Ya alaycı bir burjuva, veya aklıselimle devlet adamlarını tenkit eden bir halk adamı pozisyonundadır. Polis nizamnamesi, ortalık karardıktan sonra, fenersiz sokağa çıkma yasağı getirmişti. Karagöz, mumsuz bir fenerle perdeye çıktı. Fenerlerde mum bulunmasına dair nizamnamede hüküm bulunmamasını tenkit etti. Kavaslar yakalayıp, sözünde haklı olduğu için serbest bırakılınca, bu defa yanmayan mumlu bir fenerle perdeye çıktı. Karagöz her zaman açık sözlüdür. Kazığa, kılıca ve ipe karşı gelmiştir”

Küçüksu'da bir orta oyunu (1900'ler)

Kantarın topuzu

1876 tarihli Osmanlı anayasası Kanun-ı Esasî’nin 12. maddesi, matbuatın kanun dairesinde serbest olduğunu söyler. Sansürle anılan Sultan Hamid zamanında bile, dine ve ahlâka aykırı, isyana teşvik edici olmadıkça, siyasî yazılara müdahale edilmemiştir. O devirde, kişi başına düşen gazete, mecmua ve kitap nisbeti, şimdikinden az değildir. 1909 tarihinde bu maddede yapılan bir tâdilatla, gazetelerin basılmadan evvel teftiş edilemeyeceği hususu eklenmişti. Daha önceleri bilhassa dinî mevzulardaki kitaplar, zamanın meşhur bilginlerinin katıldığı Maarif Encümeni’nce tedkik olunur; ilmî esaslara aykırı düşmeyenlerin basılmasına ruhsat verilirdi. 24 Temmuz 1908’den sonra bu usul lağvedilmiştir. Bugün Basın Bayramı olarak kutlanır. Mamafih bu tarihten itibaren bilhassa dinî neşriyatta bir kaos yaşanmış; öte yandan gazeteler; tenkit sınırlarını aşarak, bilhassa padişaha o zamana kadar akla gelmeyen hakaretlerde bulunmuşlardır.

Karagöz, Meşrutiyet devri mizah gazetelerinden birine adını vermişti.

Ayrılıkta rahmet

İslâm dininin kâideleri, Kur’an ve sünnetten ictihad yoluyla çıkarılır. Bu salâhiyet, müctehid ulemâya verilmiştir. Bu ictihadlar birbirinden farklı olabilir. Ama hiç biri yekdiğerini hataya nisbet edemez. Çünki Hazret-i Peygamber "Ümmetimin âlimlerinin dinî hükümlerdeki ayrılığı, rahmettir" buyurarak; her âlimin, ictihadında isabet etmese bile, doğruyu bulmak hususundaki iyi niyetinden dolayı sevap kazanacağını bildirir. Halîfe Harun er-Reşîd, Muvatta isimli eserini Kâbe’ye asıp, herkesin onunla amel etmesini emredeceğini söylediği zaman, İmam Mâlik bunu fikir hürriyetine aykırı bularak reddetmişti. İslâm halîfeleri, ulemânın ilmî faaliyetlerine müdahale etmemiş; memleketin her köşesinde farklı ictihadlar doğup gelişmişti.

Bir kahvehanede meddah

Bu âhiret işidir!

Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim’i Edirne’ye uğurlarken, yolda bir elleri bağlı bir grup görüp; bunların İran’a ipek ticareti yasağına uymadığı için idam edilecek tacirler olduğunu öğrendi. Derhal padişahın huzuruna çıkıp, itiraz etti. “Bunlar emrinize karşı gelmiş sayılmaz. Zira sizin ipek emîni tayin etmeniz, ipeğin alınıp satılmasına cevaz bulunduğunu gösterir” dedi. Padişah, “Saltanat işlerinde söz söylemek, sizin vazifeniz değildir!” deyince, “Bu, âhiret işidir. Buna karışmak benim vazifemdir.” diyerek huzurdan ayrıldı; ama padişahı teskine muvaffak oldu. Padişah, meseleyi düşünüp, tacirlerin serbest bırakılmasını emretti. Zenbilli’ye, müftülük yanında, başkadılık makamını verdiyse de, kabul etmedi.

Zenbilli Ali Efendi meşhur zenbili ile fetva verirken

Hâkimler, Karagöz’e borçlu

Yıldırım Sultan Bayezid, taraflardan hediye aldıkları gerekçesiyle, Bursa kadılarını azletmişti. O gece padişah huzurunda oynanan hayal oyununda, Hacivat, Bizans’a yolculuk hazırlığındaki Karagöz’e gidiş sebebini sordu. O da “İmparatordan kırk tane papaz isteyeceğim” dedi. Hacivat şaşırınca, “Duymadın mı, padişahımız bütün kadıları azletti. Bari papaz getireyim de, şeriatı onlar tatbik etsin” cevabını verdi. Padişah, mesajı aldı; kadıları affetti. Bunların maaşları olmadığı için hediye almak zorunda kaldığını anlayınca, mahkeme harçlarını, kadılara maaş olarak takdir etti.



Selefî mezhebindeki Suudî emirleri, Riyad kaymakamı sıfatıyla Osmanlı tâbiyetinde iken; 1918’den itibaren yaşanan otorite boşluğunu iyi değerlendirip İngiliz desteğiyle Hicaz ve Arabistan’a hâkim oldular. İşte bu ekzantrik ailenin hikâyesi...

Suudi Arabistan kralları toplu halde

Osmanlı Devleti, bir şeriat devleti olmasına rağmen, halkın inanç ve amellerine, devletin resmî inanç sistemine aykırı bile olsa müdahale etmez; bir başka deyişle insanların evini ve zihniyetini gözetlemeye kalkmaz; ancak cemiyet nizamını bozacak bir hâl alırsa, hiç acımazdı. Şer’î prensipler, zaten bunu icap ettirir. Gerek Şeyh Bedreddin, Oğlan Şeyh, İsmail Ma’şukî; gerekse, Alevî veya Vehhâbî mezhebleri, aksiyona dönüşünce, fiilî müdahale ile karşılaşmıştır.

Abdülaziz es-Suud, sonra hepsi kral olan oğulları Faysal, Fehd ve Abdullah ile

Kaymakamlıktan krallığa

Bu cereyanlardan Vehhâbîlik, tesirlerini, Tâlibân, el-Kâide, IŞİD gibi teşkilatlar vasıtasıyla günümüze dek sürdürmesi bakımından mühimdir. XVIII.asır sonlarında Arabistan’ın doğusundaki Necd havâlisinde ortaya çıkan mezhebin kurucusu Muhammed bin Abdilvehhâb’dır. Esasları, önceleri Hanbelî mezhebine mensup olan İbn Teymiyye (1328) adlı Harrânlı bir âlimin fikirlerine dayanır. İbni Teymiyye, Allah’ın cisim olduğuna inanan Mücessime fırkasını andırır görüşleri ve Sahâbe hakkındaki menfi sözleri sebebiyle Şam ve Kâhire’de mahkûm olmuştu. İlim ve dindarlığının çokluğu ile meşhur bu âlim, tasavvuf, kerâmet, şefaat, kabir ziyareti gibi mefhumlara karşı çıktığı gibi; bazı hukukî meselelerde de önceki âlimlerin sözbirliğine uymayan, aşırı görüşler ileri sürmüştü. O ve talebeleri daha hayatta iken çok şiddetli tenkidlere maruz kalmışlar ve bid’at [dinde reformculuk]; hatta ilhad [dinsizlik] ile itham olunmuşlardı.

Abdülaziz bin Suud, Basra'da İngiliz istihbarat memurları Sir Percy Cox ve Gertrude Bell ile görüşürken (1916)

Abdülvehhâb, Uyeyne Kadısı ve Sünnî inancında idi. Ancak oğlu Muhammed, İbni Teymiyye ve takipçilerinin görüşlerine taassupla bağlandı. İslâmiyet’i, ilk zamanlarındaki saflığına döndürme iddiasıyla ortaya atıldı. Kabir ziyaretini, türbe yapılmasını, mevlid okunmasını, duada evliyaları aracı yapmayı, tasavvufu, câmilerde minber ve minâreyi, namazlardan sonra tesbih kullanılmasını bid’at, hatta küfr olarak görüyordu. Bağlıları, Ehl-i sünnetin Mâtüridî ve bilhassa Eş’arî mezhebini reddederek, yanıltıcı bir şekilde, Selefiyye adını almışlar; bu inanca uymayanları Sûfî diye vasıflandırmışlardır. Selef-i sâlihin, ilk müslümanlar demektir. Halbuki Selefîlerin inanç ve amelleri bunlara da benzemez.

Artık krallık kurulmuştur: Önde solda Abdülaziz ibnus-Suud

Hindistan yolundaki Basra körfezi ticaretini ele geçirmek isteyen İngiltere’nin mıntıkadaki istihbarat memurlarıyla yakın temas hâlindeki İbni Abdilvehhâb 1791’de öldü. Başta kardeşi Süleyman olmak üzere, çok sayıda âlimin reddiyelerine rağmen, fikirleri bilhassa bedevîler (göçebe Arablar) arasında yayıldı. Şimdiki Arabistan kraliyet ailesinin atası, Der’iyye Emîri Muhammed bin Suud, İbni Abdilvehhab’ın kızıyla evlenerek 1744’de bu mezhebi kabul etti. Vaktiyle Müseyleme el-Kezzâb’ın peygamberliğine inanan Benî Hanîfe kabîlesindendi. 1765’te öldü. Yerine geçen oğlu Abdülaziz, 1811’de Hicaz’a saldırdı. Medine düştü. Buradaki mübarek türbeler yıkıldı. Mukavemet edenler öldürüldü. Sultan II. Mahmud’un emriyle, Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ordusuyla Hicaz’a geçti. Para ile bedevî ve köylüleri elde ederek zafer kazandı. Medine ve Mekke’yi geri aldı.

Genç Suudi aristokratları

Abdülaziz’in torunu Suud, İhvan (kardeşler) adını verdiği bedevî süvarilerle 1812’de tekrar Hicaz’a saldırdı. Mısır askeri bunları tekrar yendi. Elebaşıları İstanbul’a gönderilerek idam edildi. Suud’un oğlu Abdullah da 1818’de yenildi. Der’iyye düştü ve yerle bir edildi. Bugün burası (Suudîlerin tarihî eserlere karşı tavrının aksine) bir açık hava müzesi hâlinde aynen korunmaktadır. İstanbul’a gönderilen Abdullah, oğulları ile beraber Sultanahmed meydanında asıldı.

Kral Abdülaziz ABD başkanı Roosevelt ile

Boyun eğen Suudî emirleri, Riyad kaymakamı sıfatıyla Osmanlı tâbiyetini kabul ettiler. 1918’den itibaren yaşanan otorite boşluğunu iyi değerlendirip İngiliz desteğiyle Hicaz ve Arabistan’a hâkim oldular. 1924’da Mekke ve Medine düştü. Mekke Şerifi Hüseyn Paşa, Hicaz’dan çıkarıldı. Suudî Arabistan Krallığı kuruldu. Bir asır önce başkaldıran Abdülaziz’in, aynı isimdeki torununun torunu kral ilan edildi. Böylece 100 yıl önce İstanbul’da asılan büyük atasının intikamını kendince almış oluyordu.

Kral Abdülaziz çocuklarından bazısı ile

İbnü’s-Suud diye de anılan Abdülaziz, otonomi tanıdığı Hicaz’ın, müslümanların seçtiği bir komite tarafından idare edileceğini ve bir anayasa hazırlanacağını va’detti. Ancak bu, hiçbir zaman gerçekleşmedi. O zaman müstakil müslüman devlet azdı. Bu oldu-bittiye Ankara aldırmadı; bir tek Tahran karşı çıktı. Amerika’nın da desteğini alan kral, petrolün bulunmasıyla büsbütün güçlendi. Bugün Suudi Arabistan’da Selefîlik resmî mezhebdir. Tedrisat, vaazlar ve fetvalar, bu mezheb üzeredir. Ilımlı olanlar Hanbelî olduklarını söyler. Diğer üç Sünnî mezheb resmen tanınmaz.

Kral Abdülaziz çocuklarından bazısı ile

İyi bir aile babası!

1953’de ölen Abdülaziz ibnü’s-Suud’un sayısız evliliğinden 70’i küçükken ölen 150 çocuğu vardı. 5 oğlu sırayla kral oldu. Şimdiki kralın da babasıdır. Şu anda aile mensupları bin kişiyi aşkındır ve devletin çeşitli kademelerinde başlıca söz sahibidir. Abdülaziz’in oğlu ve 2.kral Suud, sefahate düşkündü. Bu sebeple ertesi sene tahttan indirildi. Sürgüne gönderildiği Atina’da 1969’da öldü.

Suudi ailesinin çöllerdeki mücadelesi

Abdülaziz’in 2.oğlu ve 3.kral Faysal, ailenin en tanınmışıdır. Üç lisan bilirdi. Hariciye vezirliğinde parladı. Ustaca siyasetiyle İslâm âleminde büyük bir şöhret, sempati ve nüfuz elde etti. Halifeliği ihya etmek istediyse de başaramadı. Müslüman ülkelerle samimi dostluklar kurmaya çalıştı. Hicaz vâlisiyken 1932’de Ankara’ya geldi. O zamana kadar kaba güce dayalı Selefîliğin, fikrî satıhta yayılması için çalıştı. Petrol şirketlerinden ve hacılardan elde edilen paralarla faaliyet gösteren Râbıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî’yi teşkil etti. Müslüman ülkelerde câmiler, medreseler, İslâm merkezleri kurdu. Maaşını ödediği din adamları yetiştirdi. Selefî akidesine dair kitapları bütün dünya lisanlarına tercüme ettirip, bedava dağıttırdı. Faysal’ın zevcesi İffet Hanım, Adapazarlı bir Osmanlı zâbiti ile saraylı bir câriyenin kızıdır. Faysal, aşkı uğruna, başka evlilik yapmamaya söz vermişti. Faysal, popularitesine rağmen, 1975’de yeğeni tarafından öldürüldü.

Suudi ailesinin Osmanlı Devletine bağlı Riyad Kaymakamlık günleri

Yerine geçen 62 yaşındaki kardeşi Hâlid, dinine/mezhebine çok bağlı bilinirdi. Bir yüzbaşı ile zina eden torunu Prenses Şila’yı recmettirmekte duraksamadı. 1982’de Hâlid ölünce, 60 yaşındaki kardeşi Fehd kral oldu. Estetik zevki gelişmişti. Bu sebeple, koyu Selefîlerin, bid’at olarak gördükleri, Kubbetü’l-Hadra’yı yıkma, minareleri ve mescid duvarındaki yazıları indirme isteklerini ciddiye almadı. Şimdiki kral Abdullah, Fehd’ın kardeşidir. Her ikisini de Medine’de kaldığım sıralarda yakından gördüm. Fehd, Mescid-i Nebî’nin tamir faaliyetinin bitiş merasimine gelmişti. Yaşlılık ve şişmanlık sebebiyle yürüyemediği için bir golf arabasında dolaşıyordu. Koyu Selefîler, bugün kraliyet ailesini mezhep hususunda tavizkâr ve gevşek bulmaktadır. Hatta bunlardan “İhvân” (İhvânü’l-Müslimîn değil) fedaileri 1979’da Kâbe’yi basmış; isyanları zorlukla bastırılmıştı.

Suudi Arabistan'ın kurucuları: Geleceğin Kralı Abdülaziz bin Suud, İngiliz diplomat Sir Percy Cox ve onun politik danışmanı Gertrude Bell ile Basra'da (1916)

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
10 Şevval 1439
Miladi:
24 Haziran 2018

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter