Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Tuz, yemeklere tat verdiği kadar, tabirleri de tatlandırır. Şimdilerde doktorlar uzak durmayı tavsiye ediyor. Ama vaktiyle iyi kazanç getiren bir maişet kapısıydı.

Çocuklukta dinlediğim bir masal vardı. Bir padişah üç kızına beni ne kadar seviyorsunuz diye sormuş. Hepsi bir şey söylemiş. Üçüncü kız tuz kadar seviyorum demiş. Padişah da kızmış. Kızını kovmuş. Nihayet bir av dönüşü bilmeden bu kızına uğramış. Kızı babasına tuzsuz yemek ikram etmiş. Padişah yiyememiş. O zaman kız kendini bildirmiş. Babası da tuzun ehemmiyetini anlamış.

Rivayet odur ki, Âdem aleyhisselâm yeryüzüne iken bir gün elindeki et parçası yere düşmüş. Alıp yemiş. Çok beğenmiş. Meğerse orası tuzlu bir zeminmiş. Biz “Tuz hakkı”nın ciddiye alındığı bir devirde yetiştik. Bir işe erinenlere “Sırtında tuz yükü mü var?” denirdi. Kız çocuk yetiştirmenin mesuliyeti hakkında “Kız yükü, tuz yükü” derlerdi. Tuz, ağır çeker malum. “Yaraya tuz basmak”, meseleyi ağırlaştırmak demekti. Çare diye tutunulan şey bozuksa, “Tuz kokmuş” denirdi. Kırılan şey “Tuzla buz olurdu”. Çabuk biten şey “tuz gibi erirdi”. Saklanacak yiyecekler “tuzlanırdı”. Karagöz oyununda konuşması tat vermeyen karaktere Tuzsuz Deli Bekir derlerdi. Bir de tuz yüklü eşek ile sünger yüklü eşeğin sudan geçme hikâyesi vardı. Biri diğeri ile dalga geçerken, yükü yavaş yavaş eriyen birincisi hafifliyor, yükü ağırlaşan diğeri suya gidiyordu. Develerle, eşeklerle tuz ticareti asırlarca kârlı bir işti.

Tuzsuz Deli Bekir

Şimdilerde tuz, üç beyaz zehirden biri kabul ediliyor. Hele tansiyon hastalarının ağzının tadı kalmadı dense yeridir. Doktor rahmetli teyzeme “tuz dökmeyeceğine” yemin ettirmişti de, yeminini bozmamak için tuzu bana döktürürdü. “Atın ölümü arpadan olsun” diyenler, tuzdan vazgeçmezdi.

Tuzda rekabet yok!

Tuz eskiden şimdiki gibi fabrikasyon ambalajda satılan bir nesne değildi. Muayyen yerlerde etrafını besleyen tuzlalar vardı. Arabçası memlahadır. Milh, tuz demektir. Meselâ Erzincanlılar, Kemah’ın tuzunu kullanırdı. Bu tuz meşhurdu. Kemah’ın Kömür, Marik ve Tımısı köylerinde tuzla vardı. Ama Kömür tuzu daha kaliteli idi. “Kömür’ün tuzu, Marik’in buzu, Hezerik’in kızı” sözü meşhurdu. Bunu “Kemah’ın tuzu, Erzincan’ın bezi, Bayburt’un kızı” diye de söylerler. Marik’te köylülerin yazdan peynirlerini sakladıkları buz mağaraları vardı. Erzincan’ın da bez dokumaları meşhurdu.

Kemah KömürTuzlası

Vaktiyle bazı malların alım ve satımı, devlet eliyle yürütülürdü. Bunların başında da halkın en temel ihtiyaçlarından olan tuz gelirdi. Devlet, mâliyet farklarından dolayı tuzlaların rekâbetine mâni olmak maksadıyla, tuz alım ve satımını bizzat idare ederdi.

Devlet mâdenlere el koyabilir mi? Hanefî mezhebine göre mâden arazinin sahibine aittir; devlete umumiyetle beşte bir nisbetinde vergi verir. Mâdenler sahibine fevkalâde bir güç sağlamaya müsait olduğundan, bu da devletin dirlik ve milletin birliğini tehdit edebileceğinden, Mâlikîler, hükümdara maslahata göre mâden vergisinin nisbetini arttırmak, hatta tamamına el koymak ve uygun gördüğü şekilde harcamak hususunda geniş salâhiyet tanımıştır. Osmanlılarda adını koymadan bu kavle göre hareket edilmiştir. Mâdenler, ezcümle tuzlalar devlet bütçesinin kaynakları arasında mütâlaa edilmiştir.

Polonya Krakov'da bugün müze olan 700 yıllık tuz madeni

Yok mu arttıran?

Osmanlılarda bütçe kaynakları dört usulde tahsil edilirdi: Dirlik veya tımar denilen birincisinde, mîrî (yani devlete ait) arazi sipahiye tahsis edilir; sipahi bunu köylülere kiralar; kirayı toplar; karşılığında asker besler; kirâ da maaş sayılır.

İkinci usul iltizâm veya mukâtaa denilen usuldür. Mâden ocakları, tuzlalar, gümrükler, dalyanlar, darphâneler, umumiyetle mezat yoluyla taliplerinden en yüksek meblâğı ödeyene ihâle olunur. İhâleyi alanlar (mültezim) devlete bir mikdar peşin verir; kalan kısmını kefil göstererek taksitle öder. Kazandığı ile yatırdığı arasındaki mikdar, mültezimin kârıdır.

Tımar kaldırıldıktan sonra, mîrî arâzi kirâları da böyle toplanırdı. XVII. asırdan itibaren bitmeyen harbler sebebiyle masraflar artınca, iltizâm ömür boyu verildi. Mültezim ölünce, işe yarar oğlu varsa, tercih olunurdu. Buna mâlikâne usulü denir.

Bu asrın ilk yarısında Yemen Aden'de bir tuzla

Üçüncü usul emânet usûlüdür. Bu usulde kaynak, devlet tarafından vazifelendirilen emin adlı maaşlı biri tarafından idare olunur. Devlet, bu usulü her zaman iltizâma tercih etmiştir.

Tuzlalar emânet yoluyla işletilirdi. Umumiyetle köylülerden tuzcular tayin edilirdi. Bunlar tuzu elde edip taşırdı. Kendilerine bunun karşılığında da bazı muafiyetler tanınırdı.

1839’dan sonra bu usulden vazgeçildi. Tuzlalar, iltizâma verilmeye başlandı. Ekseri üç seneliğine mezata çıkarılır, devlete en yüksek meblağı ödeyene ihale edilirdi. İhaleye verilemeyen köyleri devlet işletirdi.

Sicilya'da Tuz Kilise

Sadece insanlar için değil

Tuzlalarda, dağdan tuzlu bir su gelirdi. Tuzlada havuzlar yapılıp bu tuz küreklerle ayrılırdı. Yağmur olmayan aylarda hava açık iken satılırdı. Bembeyaz, yemeği kokutmayan, hoş rayihalı, acı olmayan bir tuzdu. Buna kaynak tuzu denirdi. Bir de kaya tuzu vardı. Kömür gibi dağlardan kazmayla çıkarılırdı. Denizden ve tuz göllerinden elde edileni de vardır.

Kemah’ın Kömür tuzlasını cumhuriyet devrinde devlet işletirdi. Civar köylerin tuz hakkı vardı. Nüfus ve hayvan sayısına göre bu mikdar tesbit olunurdu. Köyden birisi her sene tuz getirmeyi üzerine alırdı. Kağnıyla, arabayla, merkeple tuzlaya gidip günlerce beklendiği olurdu.

Meselâ 20 haneli bir köyün hakkı 1800 kilo idi. 100 kilo da getirene bahşiş verilirdi. 100 kilosu 6 lira idi. Tuz sadece insanlar için değildi. O zamanlar köyler mal ve davar doluydu. Bazı köyler halkından aldığı tuzu satanlar olurdu.

Krakov'daki tuz madeninde işçilerin yaptığı tuzdan heykeller

Tuzla mevsimi

Uzun zaman Kömür tuzlası müdürlüğü yapan Hamid Bey akrabamızdı. Çocukluğumun bir yaz tatilinde meraktan köylülerle Kömür tuzlasına gidip bir gece beklediğimizi hatırlıyorum. Tuzla, çeşitli köylerden gelenlerle âdetâ bayram yeri gibiydi. Yıldızlı semânın altında arabaların yanında uyunurdu. Bembeyaz tuzların ayrıldığı havuzlarıyla tuzlanın manzarası hakikaten seyre değerdi.

Köylüler, muayyen zamanlarda toplanıp veya içlerinden birini ücretle vazifelendirip tuzlaya giderlerdi. Tuzlaya giden yol üzerindeki köyler, bu gidiş gelişlerden bîzardı. Bazıları yol üzerindeki köylerdeki bostanlara dalar, talan ederdi. Bunun için tuzla mevsimi bostanda yatılırdı.

Artık ne tuzla kaldı, ne tuzlaya gidenler. Köylüler tuzu çarşıdan alıyor. Onun için yemeklerde eski lezzetler hayal oldu. Tuzlaya tuza gitmek de mazinin tatlı hatıralarına karıştı. Şimdilerde tuzla tuzu daha sıhhatli bulunduğu için, pazarlarda, hatta lüks marketlerde satılıyor. Bir nebze eskiyi yâd etmeye vesile oluyor.

Tuzun kuru saklanması için sukabağından mamul tuz kabı



1982 tarihli TC anayasası, “Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi ve cumhuriyetin lâiklik niteliğini koruma amacını güden” inkılâp kanunlarının, anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağını söyler. Bu kanunların hangileri olduğunu, maalesef bilen fazla değildir.

Geçenlerde iştirak ettiğim akademik toplantıda konuşan bir meslektaşım, şimdilerde başörtüsüne gösterilen müsamahayı tenkit etti; devrim kanunlarının ihlâlinden yakındı. Devrimciliği kimseye bırakmayan meslektaşımın bu sözüne doğrusu çok şaşırdım. Günümüzde olup bitenleri anlamak için inkılâp tarihi bilmenin faydası bir yana, bu meslektaşım gibi kafası karışanlara, bir sömestir değil, her sene tekrar tekrar inkılâp tarihi okutulmasının lüzumuna kanaat getirdim.

Ankara Palas'ta verilen bir cumhuriyet balosu_1929

İnkılâp kanunları, Büyük Önder’in talimatıyla Türk cemiyetini Garblı bir karaktere büründürmek ve laikliği yerleştirmek üzere çıkarılan bir takım kanunlardır. Halkın ve bazı siyaset adamlarının (Demokrat Parti elbette) muhalefetine reaksiyon olarak, bunlardan 8 tanesi 1961 ve 1982 anayasaları ile teminat altına alınmıştır. 1961’de devrim kanunları iken, 12 Eylül’den sonra devrim, solculuğu çağrıştırdığı için terkedildi; inkılâba dönüldü.

1982 anayasası (madde 174): “Bu anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz” diyerek âdetâ şeytanı dürtmüştür.

1.Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunu. 3 Mart 1340 (1924) tarihli ve 430 sayılıdır. Bütün mektepleri Maarif Vekâleti’ne bağlayan kanundur. Bir seneye kadar medreseler hariç hepsi iade edilmiş; medreseler kapatılarak İslâm dininin öğretilmesi ve öğrenilmesi yasaklanmıştır. Yasak bugün de mevcuttur. İmam-Hatib ve İlahiyatlar laik prensiplere göre din öğreten kontrollü teknik mekteplerdir; serbest dinî tahsil veren otonom müesseseler değildir.

2.Şapka İktisâsı (Giyilmesi) Hakkında Kanun 25 Teşrinisâni 1341 (Kasım 1925) tarihli ve 671 sayılıdır. Herkesin, an’anevî ve dinî serpuşlar olan fes ve sarık giymesini yasaklar; “uygar uluslar” gibi şapka giymeyi mecbur eder. Aksine hareket edenler için hapis ve para cezası getirilmiştir. Birkaç sene evvel Türkiye'ye ziyarete gelen Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi'nden parlamenterler, şapka giymeyi mecbur eden bir kanun olduğunu işitince çok şaşırmışlardı. Halbuki Rusların Büyük, bizim Deli dediğimiz Çar Petro, sakal bırakmayı yasaklamış; buna ilk itiraz eden oğlunu da işkence ile öldürmüştü. Bunu da mı işitmemişler. Üstelik şapka inkılâbı sayesinde, ecnebi gemileri Türkiye'ye aylarca yeni ve kullanılmış şapka taşımıştı.Bunun ekonomiye katkısı inkâr edilemez.

Uygar ulusların serpuşunu giyerek uygarlaşan Anadolu koyluleri

3.Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine (Kapatılmasına) ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgâsına Dair Kanun. 30 Teşrinisâni 1341 (Kasım 1925) tarihli ve 677 sayılıdır. Altı okun halkçılık prensibi gereği, bütün sivil cemiyetler meyanında, tarikatlar da kapatılmış; tasavvuf yasaklanarak, yeraltına inen mensuplarına ciddi takip getirilmiştir. Padişah türbeleri bile kapatılarak harabiyete terkedilmiştir.

4.Medenî nikâh maddesi. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı medenî kanunun, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair 110. maddesidir. Buna göre öteden beri hâkimden izin alarak imam, papaz ve hahamların nikâh kıyması usulü kaldırılmış; belediye kaydından evvel dinî nikâh kıymaya yeltenen çiftlere ve imamlara hapis ve para cezaları getirilmiştir. Magazin dünyasının bazı meşhurları, boş bulunup “Sevgilimle imam nikâhı yaptık” diyorlar. Vazifeşinas savcılar tabiî hemen kendilerini ifadeye çağırıyor. Uyanık avukatlarının ikazıyla “Yanlış anlaşıldık; düzeyli bir birlikteliğimiz var” diyerek paçayı yırtıyorlar. Nikâhsız yaşamak düzeyli birliktelik; dinî nikâh ile yaşamak ağır suçtur.

5.Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılıdır. Beynelmilel erkam, milletlerarası rakamlar demek ise de, burada kasdedilen Avrupa’nın kullandığı rakamlardır. Bunların aslında Arap rakamları olduğu bilinseydi, belki Romen rakamları tercih edilirdi. Çünki kanunların maksadı uygar uluslar gibi olmaktır.

6.Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun. 1 Teşrinisani (Kasım) 1928 tarihli ve 1353 sayılıdır. Türk harfleri denilen, Göktürk veya Uygur alfabesi değil, düpedüz Latin harfleridir. Türklerin Müslümanlıkla beraber kabul ettiği bin senelik Arab alfabesi kaldırılmış; Osmanlıca kitap, gazete, dergi, ilan, tabela neşri yasaklanmıştır. Kraldan çok kralcılar, kütüphanelerle şahısların ellerindeki Osmanlıca eserleri imha etmek suretiyle coşkularını göstermiştir.

7.Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun 26 Teşrinisani (Kasım) 1934 tarihli ve 2590 sayılıdır. Her yurttaş artık eşit olduğu için, ismin önünde “Mösyö/Madam” karşılığı Moğolca “Bay ve Bayan” ünvanlarını, sonunda da soyadını kullanılacaktır. Ne yazık ki bu kanun, Evren Paşa gibi idealist birisi tarafından delinmiştir.

8.Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun. 3 Kânunuevvel (Aralık) 1934 tarihli ve 2596 sayılıdır. Esas itibariyle din adamlarının, dinî kisve ile dolaşmaları yasaklanmış; Diyânet İşleri Reisi ile Rum ve Ortodoks Patriği ve Hahambaşı istisnâ edilmiştir.

Kanunların ekserisi kışlık kanunlardır. 4 tanesi Kasım ayına aittir. İhlâlinde verilecek cezalar, ceza kanununa konmuştur. Şüphesiz inkılâp kanunları bunlardan ibaret değildir. Meselâ soyadı kanunu alınmamıştır. Ama başörtüsünü yasaklayan bir kanun da mevcut değildir. Büyük Önder’in, çevresinde eşarplı hanım görmekten hoşlanmadığı bilinmektedir. Ama böyle bir kanun çıkarmaktan kaçınmıştır. Mamafih bazı işgüzar memurlar zaman zaman ellerine makas alıp sokakta kadınların çarşaflarını kesmeye kalkmışlar; ilerici hanımlarca “çarşafla mücadele haftaları” tertiplenmiştir. Bu kanunlar sayesinde, Türkiye ve Türk cemiyetinin, asırların kendisine biçtiği hüviyetten sıyrılmıştır. Ama çağdaşlıkta geldiği seviye doğrusu ölçülmeye değerdir.

Çarşaf yırtma gösterisiyle devrimlere bağlılıklarını gösteren ilerici hanımlar



Protokol, büyük devletler için mühim bir meseledir. Aynı zamanda memleket siyasetinin, başka bir tabirle demokrasinin ne ayarda olduğunun da aynasıdır.

Şimdilerde demokratikleşme faaliyetleri çerçevesinde devlet protokolü de elden geçiriliyor. Yüksek mahkeme reisleri, genelkurmaydan geride olmaya itiraz etmişler. Genelkurmay başkanının ön sıralarda bulunması demokratik bir memleket için oldukça şaşırtıcı bir şey. Genelkurmay başkanı kimdir? Ordunun kumandanı mı? Hayır. Ordunun kumandanı monarşilerde hükümdar; cumhuriyette cumhurreisidir.

Osmanlı Devletinin son zamanlarında bir Harbiye Nâzırı vardır. Bugünki Milli Savunma Bakanı’na muadildir. Bu asker menşeli bile olsa, politik/bürokratik bir şahsiyettir. Askerî işlerden anlaması beklenmez. Bu işlere bakan bir yardımcısı/müşaviri vardır. Buna Erkân-ı Harbiye Reisi denir. Şimdi Genelkurmay Başkanı deniyor. Hatta II. Meşrutiyet devrinde Harbiye Nâzırı Enver paşa iken, Erkân-ı Harbiye Reisi Alman General von Shellendorf idi. Görülüyor ki Osmanlılarda; modern demokrasilere uygun olarak genelkurmay başkanı milli savunma bakanına bağlı gerçek bir asker/teknokrattır. Harbiye Nâzırı hükümetin askerî siyasetini yürütür. Erkân-ı Harbiye Reisi, bizâtihi askerî işlerde nâzıra yardımcı olur. 12 Eylül darbecileri, ordu tahakkümünü ilânihaye sürdürmeyi hedefledikleri için genelkurmay başkanını, eş-başbakan gibi bir mevkiye getirmişler, protokolde de öne çekmişlerdir.

Erkân-Harbiye-i Umumiyye Reisi Fritz Bronsart von chellendorf, Harbiye Nâzırı Enver ve Suriye Vâlisi Cemal Paşalar ile

İngiltere’de Protokol Sıralaması

Şimdi müsaadeniz olursa, dünyanın en eski ve gelişmiş demokrasilerinden İngiltere’deki protokol sıralamasını takdim etmek istiyorum. Kumandanların protokoldeki yerine dikkatinizi çekerim.

1-Hükümdar, 2-Hükümdarın eşi, 3-Veliahd (Galler Prensi) ve eşi, 4-Hükümdarın yaş sırasıyla çocukları ve eşleri, 5-Hükümdarın yaş sırasıyla torunları ve eşleri, 6-Hükümdarın kardeş çocuk ve torunları ile eşleri, 7-Hükümdarın amca çocuk, torun ve eşleri, 8-Canterbury Başpiskoposu, 9-Lord of Chancellor (Lordlar Kamarası Başkanı), 10-York Başpiskoposu, 11-Başbakan, 12-Avam Kamarası Başkanı, 13-Mühr-i Hâs Lordu (hükümdar sekreteri), 14-Yabancı devletlerin Londra büyük elçileri, 15-Dükler, 16-Yabancı devletlerin Londra orta elçileri, 17-Markiler, 18-Düklerin büyük oğulları, 19-Kontlar, 20-Düklerin diğer oğulları, 21-Vikontlar, 22-Kontların büyük oğulları, 23-Markilerin diğer oğulları, 24-Piskoposlar, 25-Baronlar, 26-Lord of Chamberlain (hükümdar mabeyncisi), 27-Hükümdar Muhasebecisi, 28-İkinci mabeynci, 29-Bakanlar, 30-Vikontların büyük oğulları, 31-Kontların diğer oğulları, 32-Baronların büyük oğulları, 33-Dizbağı Nişanı şövalyeleri, 34-Meclis-i Hâs âzâları (hükümdar müşavirleri), 35-Chancellor of the Exchequer (maliye mahkemesi reisi), 36-Chancellor of the Duchy Lancaster (Lancaster Düklüğü şansölyesi), 36-Lord Chief Justice (Yargıtay ceza dairesi başkanı), 37-Master of the Rolls (Yargıtay hukuk dairesi başkanı), 38-President of the Family Division (Yargıtay aile dairesi başkanı), 39-müsteşarlar, 40-Lord Justices of Appeal (Yargıtay hâkimleri), 41-ağır ceza hâkimleri, 42-Vice Chancellor of County (kontluk şövalyeleri), 43-Palatine of Lancaster, 44-Vikontların diğer oğulları, 45-Baronların diğer oğulları, 46-İrsî olmayan lordların oğulları, 47-Baronetler, 48-Sir’ler (şövalyeler), 49-Grand Cross of the Bath nişanı şövalyeleri, 50-Order of Merit nişanı taşıyanlar, 51-Star of India nişanı şövalyeleri, 52-St. Michael ve St. George nişanı şövalyeleri, 53-Indian Empire nişanını grand commander rütbesinde taşıyanlar, 54-Royal Victorian nişanının büyük haç rütbesini taşıyan şövalyeler, 55-British Empire nişanını grand commander rütbesinde taşıyanlar, 56-Hanedan âzâlarının nedim ve nedimeleri ile refakatçileri, 57-Diğer bütün nişanların şövalye rütbesini taşıyanlar, 58-Rütbelerine göre diğer hâkimler, 59-Büyük asillerin nedim ve nedimeleri ile refakatçileri, 60-Baronetlerin büyük oğulları, 61-Şövalyelerin büyük oğulları, 62-Baronetlerin küçük oğulları, 64-Şövalyelerin küçük oğulları, 65-kara, deniz ve hava kuvvetleri kumandanları

Büyük bir protokol imtihanı: Kraliçe Victoria'nın cenaze merâsiminde (1901)

Osmanlılarda Protokol Sıralaması

Osmanlı Devleti’nde protokole teşrifat adı verilir. En mühim hususlardan birisidir. Teşrifat hatası affedilmez. Her memur, evvelâ teşrifatı öğrenir. Zira Türk-İslâm töresinde büyüklere hürmet esastır.

Bütün devlet memurları mülkî, askerî ve ilmî rütbeler taşır. Protokoldeki sıralamaları da vazifelerine değil, rütbelerine göredir. Bâlâ, ûlâ, ûlâ sânisi, mütemâyiz, sâniye, sâlise, râbia, hâcegân bürokrasi memurlarının taşıdığı rütbelerdir. Müşir (mareşal), birinci ferik (orgeneral), ferik (korgeneral), mirliva (tümgeneral), miralay (albay), kaymakam (yarbay), binbaşı, alay emini, kolağası (önyüzbaşı), yüzbaşı, mülâzımı evvel (üsteğmen), mülâzımı sâni (teğmen) askerî rütbelerdir. Rumeli beylerbeyi, sancakbeyi, mîrimîrân, mîrülümerâ, kapıcıbaşı gibi klasik devirde mevcut olan memuriyetler, Tanzimat’tan sonra bazı taşra ileri gelenlerine taltif için verilen rütbelere dönüşmüştür. Şeyhülislâm, kazasker, İstanbul, Harameyn, Hamse, Mahrec, Kibar-ı Müderrisîn ve Müderris ise ilmiye rütbeleridir. Her rakamın karşısındaki mülkî, askerî ve ilmî rütbeler protokolde birbirinin dengidir. Rütbesi olmayan kimse yoktur. Meselâ patrik vezir rütbesindedir ve protokole bu rütbede iştirak eder. Başharemağası da böyledir. Harbiye ve Bahriye nâzırları sıradan birer bakan olarak kabinede yer alır.

Protokolün en mühim olduğu zaman: Klasik devirde bir bayram alayı

1-Padişah; 2-Veliahd ve şehzâdeler; 3-Sadrazam; 4-Şeyhülislam; 5-Klasik devirde Kırım Hanı, Erdel Kralı, Eflak-Boğdan Voyvodaları; 6-Vezirler (Bakanlar), Müşirler, Kazaskerler; 7-Bâlâ ve Birinci Ferik rütbeliler; 8-Ûlâ, Ferik, Rumeli Beylerbeyi ve İstanbul pâyeliler; 9-Ûlâ Sânisi, Mirlivâ, Mîrimîrân, Sancakbeyi ve Haremeyn rütbeliler; 10-Mütemâyiz, Miralay, Hamse rütbeleri; 11-Sâniye, Mîriümerâ, Kaymakam, Mahrec, Istabl-ı Âmire Rütbeleri; 12-Sâlise, Kapıcıbaşı, Binbaşı, Kibar-ı Müderrisîn, Alay Emini rütbeleri; 13-Râbia, Kolağası, Müderris rütbeleri; 14-Hâmise, Yüzbaşı, Hâcegân rütbeleri; 15-Mülâzım rütbesi; 16-Başçavuş rütbesi.

Sultan Mecid devrinde bir bayram alayı



Bir asra yaklaşan zorlu bir mücadelenin ardından, İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) artık Mısır’ın başında… İşte İslâm dünyasındaki aksiyona da model olan teşkilâtın hikâyesi…

Mısır, bir Osmanlı toprağı iken 1881 senesinde İngilizlerce işgal ve 1914’te ilhak olundu. Yeni efendiler, 1805’ten beri imtiyazlı vâli statüsündeki Kavalalı ailesini başta bıraktı. Şu kadar ki, İngilizlere karşı olan Abbas Hilmi Paşa azledilerek, yerine İngilizler’e itaat sözü veren ve Osmanlılara karşı husumet besleyen Fuad melik (kral) ilan edildi. 1936’da Fuad’ın ölümüyle yerine 16 yaşındaki oğlu Faruk geçti. Faruk iyi niyetli, fakat zayıf şahsiyetliydi. Kralın ve etrafındakilerin sefahate varan israfı, bitmek bilmeyen skandallar, öte yandan İngilizlerin baskısı, sefalet içinde yaşayan halkı bezdirdi. İslâmî hayat zayıflamış; İngilizlerce müftülüğe tayin edilen Abduh’un ön ayak olduğu reformlarla tarihî Ezher Üniversitesi, lise seviyesine düşmüştü. Son Osmanlıların tabiriyle “Mısır, çoktan Frenkleşmişti”. İşte İhvân-ı Müslimîn hareketi tam bu vasatta doğup yeşerdi. Zaman içinde bütün İslâm âlemine kol attı.

Hasen el-Bennâ (1904-1949) ve el-İhvân'ül-Müslimîn mecmuasından bir nüsha

Sosyalizm furyası

İhvân-ı Müslimîn 1928 senesinde İsmailiye şehrinde kuruldu. Kurucusu köylü çocuğu bir muallim olan Hasan el-Bennâ (1904-1949) idi. Süveyş Şirketi’nde çalışan işçilerin sefâleti, Bennâ’yı sosyalist fikirlere sevketmişti. Abduh ve Reşid Rızâ’nın İttihad-ı İslâm iddiasındaki ıslahatçı fikirlerinden de tesir gördü. Adını, Bennâ’nın çıkardığı el-İhvânü’l-Müslimîn mecmuasından alan cemiyet, 1932’de Kahire’ye nakletti. Ezher ulemâsından Tantâvî Cevherî’nin himayesiyle yayıldı. Melik’ten başka, Müslüman memleket idarecilerine siyasî ve sosyal hayatta İslâmî kaidelere hassasiyetle uyulması hususunda nasihat mektupları yazarak şöhret kazandı. Harekete hüsnü kabul gösteren halktan para toplandı. Gençlerden izci hüviyeti altında milis kuvvetleri teşkil edildi.

İhvân, laik Vefd Partisi’nin kazandığı 1941 seçimlerine katıldı; meclise giremedi ama şöhretini arttırdı. Legal ve illegal mücadeleyi paralel yürüttü. Bu sebeple 1944’te teşkilat fesh ve malları müsâdere olundu. Eski başbakan Ahmed Mahir’in ölümünden mesul tutulan Hasan el-Bennâ ve arkadaşları tevkif edildiyse de, delil kifayetsizliğinden serbest bırakıldı. Bu arada cemiyet 1948 Filistin Harbine katıldı. Bir yandan da İngilizlerle çete harbleri yaptı. Aynı sene İngiliz yanlısı Başbakan Fehmi Nukraşî’nin öldürüldü. İhvân, bu işi üstlendi. 20 gün sonra Hasan el-Bennâ bir suikastte öldürüldü. Hareket, bu suikastten Melik’i mesul tuttu. Ama işin içinde muhtemelen İngilizler vardı.

İhvânü'l-Müslimîn arması

Subaylara itimat mı?

1950’de Anayasa Mahkemesi İhvan hakkındaki kararın yanlış olduğunu ilan etti. Başbakan Nahhâs Paşa teşkilata serbesti tanıdı. Ama İhvân Melik’e karşı darbe yapmak üzere ordu içinde kurulan Hür Subaylar ile ittifak kurmuştu. Dünya görüşleri çok farklı bu iki hareket, sosyalizmde uzlaşmıştı. Subaylar, ayrıca iktidara gelince bir İslâm devleti kurma sözü verdiler. İhvan halkı ikna edip bunlara çalıştı. Böylece Melik Faruk 1952’de devrildi. Melik hatıralarında; “Beni devirenler İhvan-i Müslimîn idi. Subaylar, onların elinde bir maşadan ibaretti” der.

Cemal Abdünnâsır (1918-1970)

İhvan, darbenin lideri Nâsır’dan sözünü tutmasını istedi. Sosyalist Nâsır’ın hiç böyle bir niyeti yoktu. Subayların ilk icraatı fesi yasaklamak oldu. Dahası 1954’te İngilizlerle anlaşma imzalayınca aradaki ipler koptu. İhvan halkı sokağa döktü. Suikastten kurtulan Nâsır, İhvan liderlerinden Abdülkadir Udeh’e (1907-1954) rica ederek isyanı bastırttı. “Kim zâlime yardım ederse, Allah onu ona musallat eder” hadisi tecelli etti. Hemen ardından hareket mensuplarından 10 bin kişiyi suikast ithamıyla tevkif edip işkencelere tâbi tuttu. Mısır anayasasının hazırlanmasında vazife alan ve yazdığı meşhur İslâm Ceza Hukuku kitabıyla Melik Fuad mükâfatını kazanan aklı başında bir âlim hukukçu olan Udeh’i de beş arkadaşı ile beraber astırdı. Sosyalist zâlimleri iktidara taşımak, politik tecrübe ve basiret sahibi olmayan İhvân’ın affedilmez bir hatası oldu. Bu, politik tecrübe ve basiret sahibi olmamalarından kaynaklanıyordu. Bütün menfi taraflarına rağmen monarşi hürriyetler bakımından Mısır için en uygun rejim; İngiliz hâkimiyeti ise Sovyet Rusya’ya karşı bir emniyet sübabı idi.

Abdülkadir Udeh (1907-1954, en sağda) Nâsır ile bir sofrada

Seyyid Kutub

Hapse atılanlar arasında Seyyid Kutub (1906-1966) adında bir pedagog da vardı. Gençliğinde batı kültürüne hayran olan Kutub, Pakistanlı Cemaat-i İslâmiyye kurucusu Mevdudî’nin tesiriyle İslâmî harekete yöneldi. O zamanlar İsrail’i destekleyen Amerika’ya reaksiyon olarak Arab dünyasında Rusya’nın ve sosyalizmin popülaritesi vardı. Kutub da dinî kültürü zayıf olduğu için bu cereyana kapılmıştı. Sosyoloji okumak üzere gittiği Amerika’ya düşman olarak yurduna dönmüş ve 1950’de İhvan’a katılmıştı. Gazetelerde ateşli yazılar yazıyordu. Ona göre bütün problemleri çözmek, İslâmiyeti ilk asırdaki saflığına döndürmekle olabilirdi.

Seyyid Kutub (1906-1966)

Seyyid Kutub 15 yıl hapse mahkûm oldu. Bu, kendisini daha da marjinal bir pozisyona itti. Öyle ki rejimle anlaşma yolları arayan İhvan ile ters düştü. İhvan’a yapılan işkenceler, Arab dünyasında reaksiyona sebep oldu. Irak reisicumhuru Abdüsselâm Arif’in ricasıyla 1965’te serbest bırakıldı. Ama yolunda devam ettiği görülünce tevkif edilip 1966’da iki arkadaşı ile beraber asıldı. Ancak hapiste yazdığı ve “Câhiliye” olarak vasıflandırdığı modern düzenden kurtulmak için her ne şekilde olursa olsun cihadı tavsiye eden kitapları, bütün dünyaya yayıldı.

Cemiyet, düzene uyuyor

Cemiyet, Nâsır öldükten sonra (1970) nefes aldı. Enver es-Sâdât, sol grupları tasfiye etmek isteyen Amerika’nın da tesiriyle İhvan’a hürriyet tanıdı. Şiddetten uzak durmak kaydıyla siyasî faaliyetine izin verdi. Bunun üzerine Seyyid Kutub taraftarları, cemiyeti hıyanetle suçlayarak Tekfir, İslâmî Cihad gibi başta radikal teşekküllere yöneldi.

Mısır'ın ilk seçilmiş reisicumhuru Muhammed Mürsî

Enver Sâdât, 1981’de İslâmî Cihad tarafından öldürülünce yerine geçen Hüsni Mübarek, cemiyetle iyi geçinmeye çalıştı. Ancak başka partilerle ittifak ederek katıldığı seçimlerde rey ve sandalye sayısını arttırınca paçaları tutuşan Mübarek, İhvan’ı engellemeye çalıştı. 1991 Körfez Harbi’nde Amerikan yanlısı tavrına karşı çıkan radikal grupların terör faaliyetleri bahanesiyle, hükümet yüzlerce İhvanlıyı tevkif etti. 1995 seçimlerinde meclise soktukları tek mebusu hükümet sınır dışı etti. 2000 seçimlerine katılmaması için de uğraştı. Buna rağmen 454 kişilik meclise 17 mebus soktular. İhvan, komünizmin çöküşüyle daha liberal ve demokrat bir çizgiye geldi. 2005 seçimlerinde 88 mebus kazandılar ve Mübarek’in partisinden sonra ikinci grup oldular. Bu itibarlarını ve düşmanların arttırdı. Şimdi Mısır’ın başında İhvân var. Askerî konsey, ne pahasına buna göz yumdu bilinmez. Ama 12 Eylül sonrasında Turgut Özal’ın çıkışıyla bir benzerlik yok da değil.

Mısır meliki Faruk (1920-1965)

Suriye’nin İhvân’ı

Sadece Mısır’da değil, başta Suriye ve Irak olmak üzere hemen bütün Arab memleketlerinde organik bağları olmasa bile aynı ideolojiye mensup İhvânül-Müslimîn hareketi teşekkül etti. Bunlardan meşhur hadîs âlimi Mustafa Sibâî’nin (1915-1964) başında bulunduğu Suriye’deki cemiyet muhafazakâr ve Sünnî çizgiye yakınlığı ile tanınır. 1981 senesindeki ihtilâl teşebbüsü üzerine Suriye İhvân’ı Esed hükûmeti tarafından adeta buharlaştırılasıya yok edildi. Mensuplarının çoğu katledildi; kurtulanlar kaçtı. Suriye sınırında gümrük işlerinde yardımcı olmaları için memurlara yarım yamalak Arapçasıyla “Hepimiz Müslüman kardeşiyiz” diyen bir zavallının İhvân’a mensup diye içeri tıkıldığı anlatılır. Türkiye’de MSP, İhvân paralelinde bir hareket olarak görüldü. Modernleşme çağında “Aşağıdan yukarıya” (önce Müslüman bir cemiyet kurmak) veya “Yukarıdan aşağıya” (önce Müslüman bir hükümet kurmak) şeklinde ikiye taksim edilen dine hizmet anlayışında ikinci grupta yer aldı.

Milis kumandanı Mustafa Sibâî (solda), Filistin'i ziyaret eden Hasen el-Bennâ (ortada) ile

Not: Bu yazı yazıldıktan az bir zaman sonra Mısır'da askerî darbe oldu. "İlk beyanatı İsrail'i yok edeceğiz" olan Mürsî devrildi; muhakeme olunup, kendisi ve İhvan'ın hayli mensubu idama mahkûm edildi. İhvan'ın politik aktivitesinden çekinen hemen tüm Arap devletleri, darbeyi müsbet karşıladı. Buna mukabil Mısır'da olanlarla kendi geleceği arasında irtibat kuran Türkiye ile politik ve diplomatik münasebetler gerildi.



Beraber yaşama geleneği bulunmayan Avrupa, şimdi sayısı milyonlara varan Müslümanlarla ne yapacağını düşünüyor. “Bize benzemeyenlere hayat hakkı yok” diyenler çıkıyor. Bu problem, çok övündükleri Avrupa Kültürü’nün sonunu mu getiriyor acaba?

Belçika’da yüzünü örten Müslüman bir kadına polisin müdahale etmesiyle başlayan gerginlik, marjinal bir İslâmcı teşkilâtın iki polisi bıçaklamasıyla arttı. Bunun üzerine 100 kişi Kraliyet Sarayı önünde toplanarak Müslümanlar ve İslâmiyet aleyhine sloganlar attı. Bunlardan birisi “Bize benzemeyen Müslümanlar dışarı” şeklindeydi. Üstelik Halk Partisi lideri Modrikamen, "Belçika'ya gelen, bizim değerlerimizi kabullenmeli. Bu sebeple şeriata karşıyız. Bu ülkenin değerlerine saygı göstermeyen gönderilsin. Bugüne kadar biz İslamcılardan korkuyorsak, artık onlar bizden korkmalı" dedi. Bu çağda bu zihniyete vah vah!

Belçika Halk Partisi lideri Modrikamen

Beraber yaşama geleneği

Gelin bakın, İslâmî kaynaklar “beraber yaşamak” hususunda neler söylüyor: Bir devletin dâru'l-İslâm, yani İslâm Devleti kabul edilmesi için lâzım gelen şartlardan biri de gayrımüslimlerin din hürriyetinin teminat altına alınmasıdır. Hazret-i Peygamber tarafından verilen bu teminat, yalnızca Ehl-i kitab denilen Yahudi ve Hıristiyanlara mahsus değildir. İslâm Devleti, sınırları içerisinde bulunanların Zerdüşt, Putperest veya Dehri (ateist) olmalarına karışmaz. Onlara da zımmî (vatandaş) statüsü tanır. İnanç esasları, Müslüman olmayanların ebedî cehennemlik olduğunu söylediği halde, Müslümanların dünyevî hayat bakımından fevkalâde toleranslı davrandığı açıktır. Bu da yine İslâm dininin prensiplerindendir.

İslâm Devletinde, gayrımüslimlerin dinlerini yaşamaları, öğretmeleri veya mâbedlerinde ibâdet etmeleri yasaklanamaz. Müslümanlarla gayrımüslimler, dinen değil, ama kanun önünde eşittir. Farklı düşünen ve yaşayanlar devlet ve cemiyet düzenini fiilen değiştirmeye kalkmadıkları müddetçe rahatça yaşar ve kendilerini ifade edebilirler. Gayrımüslimlere karşı işlenen suçlar, Müslümanlara karşı işlenenlerle aynı cezaya tâbidir. Hatta kendi dinlerine bırakıldığı için gayrımüslimler, İslâm dininin prensiplerine uymak zorunda olan Müslümanlardan daha serbest vaziyettedir. Mesela bir gayrımüslim şarap içebilir, satabilir. Hatta bir Rum’un şarabını döken Müslüman bunu öder.

Osmanlı Kudüs'ünde Rum milletinin mukaddes Çarşamba âyini

Yahudi çocuğa ayrı yemek

İslâm tarihinde hem dinî, hem de siyasî hayatta fikir ayrılıklarının mevcudiyeti malumdur. Bunlardan ilki Hâricîlerdir. Hâricîler, aynı zamanda İslâm dünyasının ilk teröristlerini yetiştiren fırkadır. Son devir âlimlerinin meşhurlarından İbn Âbidin bunları, "Ehl-i sünnetin kanlarını, mallarını almayı; çocuklarını ve kadınlarını esir etmeyi helâl gören; Eshab-ı kirâmı küfre nisbet eden, asker ve kuvvet sahibi" bir taife olarak tarif eder. Tüm bunlara rağmen, "Biz Ehl-i sünnet, Hâricîleri küfre nisbet etmeyiz. Çünki her ne kadar te’villeri bâtıl ise de, kendilerince doğrudur" diyerek bu taifeyi din dairesinin içinde tutmuştur.

İslâm/Osmanlı Devleti’nde gayrımüslimler kendi hukukuna tâbidir. Kendi mahkemeleri vardır. Sultan Abdülmecid, Mekteb-i Tıbbıye’de okuyan Yahudi çocukları için kendi dinlerinin koşer kaidelerine göre yemek pişiren bir mutfak kurulmasını ve mukaddes günü olan Şabat'ın (Cumartesi) tatil olmasını emretmiştir. Osmanlı donanması, Noel, Paskalya, Hamursuz gibi günlerde gayrımüslim zâbit ve erler evlerine gidebilsin diye demir atardı. Hiçbir zaman “bize entegre olmayana hayat hakkı yoktur” denmemiştir.

Osmanlı Kudüs'ünde bir Yahudi ailesi

Ya vaftiz, ya ölüm!

Bu, kendinden olmayana gösterilen toleransın tezâhürüdür. Avrupa tarihinde buna misal bulmak kolay değildir. Endülüs’ün zaptı ile buradaki Yahudi ve Müslümanlara ya vaftiz ya ölüm alternatifi sunulmuştu. Buna şaşılır mı ki, yıllarca süren mezhep harbleri ile dindaşlarını boğazlamış, inanç farklılığı ithamıyla binlercesi ateşte yakılmıştır. Aradan yaklaşık beş yüz sene geçmesine rağmen herkese humanity (insanlık) dersi veren Avrupa'nın, farklı din ve düşüncedeki insanlara tahammülü öğrenememiş olması gariptir.

Avrupa’yı anlamak zor değil. Sömürgeciliğin de tesiriyle bir hayli insan hayat ve geçim kaygısıyla Avrupa’ya akın etti. Kendi dindaşlarıyla yaşamaktan âciz bu insanların Hıristiyanlarla yaşaması olacak iş değildi. Bunların çoğu dinlerinden habersizdi. Ayrımcılığa tâbi tutulunca, kendilerinde bir dinî taassubun içine saklandılar. Avrupa’nın kendisinden olmayanla yaşama tecrübesi hiç yoktu. Üstelik çok dinli, çok dilli, çok kültürlü topluluklara sahip imparatorluklar yıkılmıştır. Bunlar ulus-devlet ucubesine göre çok daha insanî, çok daha demokratik bir çerçeve sunar. Farklılıklar yadırganmaz, hatta hoş karşılanır. Hükümetler aykırı düşünen ve yaşayanlara tolerans gösterir. Onları çoğunluğa benzetmeye çalışmaz. Asırlarca ayakta kalmaları da bu sebepledir.

Kayseri'de Osmanlı Ermenileri

Aklın yolu bir

Roma bir Akdeniz imparatorluğudur. İnsanî değerleri şarktan, bilhassa Hıristiyanlığın tesiriyle alıp benimsemiştir. İslâm/Osmanlı imparatorluğunda hâkim unsur dışındakilerin hukukî statüsü bellidir. Asimilasyon şöyle dursun, herkesin kendi kendine benzemesi istenir. Kimse bunu yadırgamaz. Çin İmparatorluğu böyleydi. Habsburg Avusturyası böyleydi. Hatta Rus Çarlığı bile böyleydi; üzerinden komünizm silindiri geçti.

İngiliz İmparatorluğu bunun son ve yaşayan misalidir. Hâlâ da komplekse düşmeksizin imparatorluk mirasına sahip çıkan tek devlet odur. Avrupa’nın iki adım ötesindeki İngiltere, işe moda tabirle “çözüm odaklı” bakmaktadır. Müslümanlara kendi mekteplerini, hatta mahkemelerini kurma hürriyetini tanımıştır. “Sadece bize benzeyenin hayat hakkı var” şeklindeki bir düşünce, Avrupa’nın intiharı demek olur. Toleransı Şark’tan öğrenmeye Avrupa’nın gururu el vermiyorsa, bari İngiltere’ye baksın! Şark da kaybettiği imparatorluğa ağıt yaksın!

Ermeniler, kendilerine yardım eden Abbasî halifesinin tasvirini Ahtamar Kilisesi'nin duvarlarına işlemişler.



Başkanlık sistemi bizde 1960’lardan beri tartışılır. Osmanlı Devleti yıkıldığı zaman parlamenter demokratik monarşi idi. G. M. Kemal, İsmet İnönü, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve hâlihazırda Tayyip Erdoğan gibi karizmatik liderlerin devri, fiilen başkanlık sistemini andırır.

Başkanlık sistemi ABD’de mükemmel bir şekilde tatbik olunmaktadır. 1848 Fransız anayasası başkanlık sistemini kabul etmişti. 1851’de hükümet darbesiyle neticelendi. İmparator Napoléon’un yeğeni olan başkan Louis Napoléon Bonaparte başkan seçildiği için değil, ismi sebebiyle darbe yaptı. Latin Amerika ülkelerinde bunun kötü birer taklidine rastlanır. Bu bakımdan başkanlık sistemi denince akla ABD gelir. Hatta “Başkanlık sistemi ABD’ye hastır; başka memleketlerde tatbik olunamaz” deniyor. Halbuki dünyada demokrasinin gidişi başkanlık sistemine doğrudur.

Turgut Özal

Adnan Menderes

Seçilmiş krallar

Parlamenter sistemde hiçbir parti ekseriyeti elde edemezse sistem tıkanır. Koalisyon kurulur. Başbakan ile meclisin uyumlu çalışması zorlaşır. Hatta Belçika’da olduğu gibi aylarca hükümet kurulamayabilir. Başkanlıkta sistemin tıkanması çok zordur. Başkan ile meclisteki çoğunluk aynı partiden değilse, başkan istediği kanunları çıkartamaz. Hükümetin icraatı sekteye uğrayabilir. Başkanın kudreti “yağmurda eriyen tuz yığınına” döner. Fakat tarih boyu Amerika’da böyle bir şey vuku bulmamıştır.

Parlamentolar, tarih boyunca yürütmeden bir şeyler kemirerek teşekkül etmiştir. Ama artık zaman eskisi gibi değildir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiştir. Parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hale düşmüştür. Birinci Cihan Harbi, parlamenter hükümet devrini kapatmış, icranın güçlü olduğu bir devri açmıştır. Kıta Avrupası’nın Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükümetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir.

Bugün parti disiplini sayesinde, iktidar şahsîleşmiştir. Parlamenter sistemlerdeki başbakanlar için, “seçilmiş krallar” veya “diktatörün dik âlâsı” tabirleri kullanılmaktadır. Hele meclis ekseriyetine de sahipse, memleketin tek hâkimi odur. Akıntıyı tersine döndürmek mümkün gözükmediğine göre, bunun adını koymak, bir başka deyişle başkanlık sistemini kabul etmek yerinde görülebilir.

12 Eylül ihtilâlinde ihtiyar bir ahbabımız “Şimdi ne oldu?” diye havadis sorduğunda, damadı “Eskiden 450 kişi karar veriyordu, şimdi beş kişi verecek” diye hülasa etmişti. Bu sefer amcamız gülerek “Beş çok efendim, bir kişi karar vermelidir” dedi. Bu söz, bizdeki lider telâkkisinin bir ifadesidir. İslâm kültüründe halifenin seçimle başa gelmesi idealdir. Başa geldikten sonra istişare eder; ama kararı yalnızca o verir. Tenkit edilebilir; ama kararları yerine getirilir. Hukuka aykırı veya keyfî davranmışsa, karşısında mahkemeyi bulur. Yasama salahiyeti esas itibariyle yoktur. Şer’î hukuk her şeyi tanzim etmiştir. Ölüm, istifa, vazifesini yapamayacak şekilde sakatlık ve dinden dönme dışında makamından alınamaz. Türk devlet geleneğinde, “Bir kişinin eli kalkar, bir kişinin eli iner!”

Bizde fiilî başkanlık devreleri

Osmanlı Devleti 1908’den itibaren parlamenter demokratik monarşi idi. 1925’te demokrasi askıya alındı. Kâğıt üzerinde meclis hükümeti sayılmakla beraber, fiilen Latin Amerika modelinde de olsa ebedî/millî şeflik=başkanlık sistemi kuruldu. [Cumhurbaşkanı G. M. Kemal, ordudan 1927’de emekli oldu.] 50’lerde Adnan Menderes, 60’larda Süleyman Demirel, 80’lerde Turgut Özal ve hâlihazırda Tayyip Erdoğan gibi karizmatik liderlerin devri, fiilen başkanlık sistemini andırır. Lider karizmasını kaybettiği zaman, meselâ 70’ler ve 90’larda, memleket kaosa sürüklenmiştir.

Osmanlı Parlamentosu

Başkanlık sistemi bizde 1960’dan beri tartışılır. Turgut Özal, Süleyman Demirel ve şimdi de Tayyib Erdoğan tekrar dile getirdi. Başkan ekseriyetle seçildiği için, ülke çapında rey nisbetleri düşünüldüğünde, bu sistemden en çok rahatsız görünen sol partilerdir. Kenan Evren zamanında fiilen başkanlık sistemi yaşandı. Sonrasında ise Turgut Özal ile uyumlu çalışmaları sebebiyle parlamenter sistemde pek aksaklık yaşanmadı. Ama daha sonra güçlü cumhurbaşkanı ve seçilmiş başbakan arasında sistem devamlı kilitlendi. Cumhurbaşkanının anayasa mahkemesi gibi aslında demokrasiye bir ayar vermek için güçlendirildiği anlaşıldı.



Seneler evvel Finlandiya’ya gitmiştim. Her yerde kucağında güzel bir çocuk tutan anne afişi asılıydı. Mama veya pudra reklamına benziyordu. Sordum, memleketin nüfusu azalıp yaşlanmaktaymış. Hükûmet nüfus artışını teşvik etmek için böyle faaliyetler yürütüyormuş. Şaşırdım, zira bizde o zamanlar herkes nüfus artışından şikâyet ediyordu. Nüfus, hele genç nüfus bir memleket için gerçekten bir güç sebebidir. Meşhur siyaset filozofu Jean Bodin, “Güç, nüfus iledir” der. Osmanlı Devleti’nin çöküş sebeplerinden birisi de nüfus azlığı olarak verilir. Ekonomistler, bilhassa genç nüfus artışının bilhassa batan ekonomileri canlandırmada mühim rolü olduğunu söylemektedir.

Doğumu teşvik için kullanılan propaganda resimlerinden biri

İnananın çoğu makbul

Babanın çocuğunu doğmadan veya doğduktan sonra serbestçe öldürebildiği Yunan ve Roma’daki tatbikatın aksine, semavî dinler, inananlarının fazlalığını ister; buna mukabil çocuk düşürmeye de cevaz vermez. Tevrat, doğum kontrolü yapan Onan’ı lanetler. Öte yandan Tevrat’a göre çocuk düşüren kimse, babaya tazminat öder. Şimdi İsrail’de çocuk düşürmek, hapis cezasını gerektiren bir suçtur. 17-40 yaş arası evli kadınlar da kürtaj yaptıramaz.

Marduk'a çocuk kurban eden Fenikeliler


Kilise
bugün bile doğum kontrolü ve kürtaja şiddetle karşıdır. Bilerek kürtaja sebebiyet vermek, aforoz (dinden ihraç) sebebidir. Hindularda çocuk dü­şüren kadın, kast dışına çıkarılır. Buna rağmen Hindistan’da kız çocuk kürtajı inanılmaz ölçüdedir. Bu sebeple 1972’den beri kürtaj serbest; ama ultrasonla cinsiyet öğrenmek yasaktır. 1981’den beri Çin’de tek çocuk mecburiyeti sebebiyle çok sayıda kürtaj yapılmaktadır.

Hindistan'da kız çocuk kürtajına karşı afiş


Latince kür, temizlemek demektir. Kürdan dişi, kürtaj rahmi temizlemek mânâsına geliyor. Kürtajı serbest bırakan ilk ülke 1920’de Sovyet Rusya olmuştur. Bunu 1930’larda İsveç ve Danimarka izlemiştir. Buna reaksiyon olarak İngiltere ve Amerika’da resmen yasaklanmış ise de, Amerikan yüksek mahkemesi 1973’te eyâletlerin kürtajı yasaklama hakkını iptal ederek kürtajın önünü açmıştır. Kürtaj, Amerika ve Avrupa’da sağ ve sol partilerin mücadelesinde hâlâ güçlü bir argümandır. Her seçim devresinde gündeme gelir; en az bir eyalette referandum yapılır. Bugün ABD, Kanada ve Güney Afrika ile Avrupa’nın tamamında kürtaj serbesttir. Avrupa’da ülkeden ülkeye 10, 12 ve 24 hafta gibi limitler kabul edilmiştir. Yalnızca Katolikliğin güçlü olduğu Malta, Polonya ve İrlanda’da, ayrıca Latin Amerika, Afrika, Japonya ve Müslüman ülkelerde tecavüz ile annenin sıhhatini tehdid eden hallerde kürtaja cevaz vardır. Şili, Nikaragua ve El Salvador ile Avustralya’nın 6 eyâletinde yasaktır. Müslüman ülkelerden yalnızca Tunus ve Türkiye’de serbesttir.

ABD Alabama'da kürtaj aleyhdarı bir gösteri

Çarmıha gerilmiş bebeklerle kürtaj aleyhdarı bir afiş: "Bugün kürtaj sebebiyle 42 çocuk katledildi"

Obama muhalifi ve kürtaj aleyhdarı karikatür

Çocuk düşürene ceza

İslâmiyet müminlerin çoğalmasını tavsiye eder. “Evleniniz, çoğalınız! Ben kıyamet günü ümmetimin çokluğu ile iftihar ederim” hadîsi bunu gösterir. Mamafih keyfiyetin, kemiyetten daha mühim olduğu, vasıflı bir çoğalmanın arzu edildiğini söylemeye hacet yoktur. Özürsüz çocuk düşürtmek ve kürtaj yasaklanmıştır. Nitekim Kur’an-ı kerim “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Ben, onlara da size de rızık veririm. Şüphesiz onları öldürmek büyük cinayettir” der (İsrâ suresi 31). Âyet, çocuk öldürmek hakkında umumi ise de, kasden çocuk düşürmeye de şâmil görülmüştür.

Annenin sıhhati veya dinî terbiye verememe korkusu gibi mühim sebep ile hamileliğin başında çocuk düşürmeye izin vardır. Bunun zamanı da 120 gündür. Nitekim Hazret-i Peygamber “Ruh, ana karnındaki çocuk 120 günlük iken üflenir” buyurmuştur. Mâlikîlerde bu müddet 40 gündür. Burada annenin rızası mühimdir. Kadın istemezse, aldırmaya zorlanamaz. Mamafih âlimler arasında çocuk düşürmeye hiç cevaz vermeyenler vardır. Kâdıhan der ki: “Hacda ihramlı iken avlanmak kabahattir. Bir avın yumurtasını kırmak da bu hükümdedir. Zira yumurta avın aslıdır. Bu ceza ile karşılaştığına göre, en azından özürsüz düşürürse kadına günah yazılır”. 1998’de Mısır’da verilen bir fetvâ ve Cezayir’de çıkarılan bir mahkeme kararı ile tecavüzden hâmile kalan kadınların çocuk aldırmaları suç sayılmamıştır.

İnsan şahsiyeti doğumla başlar. Ana rahmindeki çocuk, darbe, kürtaj gibi bir dış müdahale ile ölü olarak dünyaya gelmişse, bu da hükmen doğum sayılır. Çocuk da sağ olarak dünyaya gelip, ölmüş kabul edilir. Iskat-ı cenîn, yani çocuk düşürme önceki hukukumuzda suçtur. Hâmile kadına kasıtlı-kasıtsız vurarak veya ilaç ile çocuğunu düşüren, normal insan diyetinin yirmide birini ceza olarak öder. Buna gurre denir. Gurre 500 dirhem gümüştür. Düşürülen çocuğun uzuvları henüz belli değilse, gurre gerekmez. Ama fâil ta’zîr cezasına çarptırılabilir. Kocasından izinsiz olarak çocuğunu düşüren veya aldıran kadın da çocuğun vârislerine (meselâ babaya) gurre öder. Çocuk doğduktan sonra ölürse tam diyet ödenir. Şâfiî ve Hanbelî mezhebinde kâtilin kefâret vermesi, yani bir köle azatlaması, bu mümkün değilse 60 gün oruç tutması da şarttır. Mâlikîlere göre çocuk kasıtla düşürülmüşse kısasa bile hükmedilebilir.

Eski bir mecmuada kürtajcı ebe karikatürü

Memleketin imarı nüfus iledir

Osmanlı Devleti’nde harb ve sâri hastalıkların yol açtığı nüfus darlığının felâket getireceği düşünülmüş; zaman zaman çocuk düşürmenin yasaklığı hatırlatılmıştır. Bilhassa Sultan III. Selim ve II. Mahmud devrinde bu yolda ferman ve hükümlere çok rastlanır. 1838 tarihli bir fermanda da “Memleketin imarı ve emniyeti nüfusun artmasına bağlıdır. Çocuk düşürme, ilahî iradeye karşı gelmektir. Annenin sağlığını da tehlikeye atmaktadır” diyor.

Bu işe doktor, eczacı ve ebelerden başka umumiyetle kıyıda köşede bazı Yahudi kadınları yardımcı olmakta; iptidai şartlarda yapılan müdahaleler neticesinde çoğu zaman anne de hayatını kaybetmektedir. “Kanlı ebe” diye tanınan bu tip ebeler yakalanıp sürgün edilmektedir. Böyle ebe bulamayan kadınlar kendi imkânlarıyla, şiş, kaz tüyü vs sokarak, ağır kaldırarak, yüksekten hoplayarak, rahme sirkeli bez, sabundan fitil,kibrit ucundaki kükürt gibi şeyler koyarak, karaardıç çalısı yaprağını filizken toz hâline getirip içerek, duvar sarmaşığı ile eşek kulağı otunu kaynatıp içerek çocuk düşürmeye çalışırlardı. Bunun yanında beşten fazla çocuğu ve bir batında üçüz çocuğu olanlar mahalle imamı tarafından hükümete bildirilmekte; bu ailelere yardım yapılmaktadır. Çocuk hastalıklarının önlenmesi için çalışılmakta; çocuk kaçıranlara ağır cezalar verilmektedir.

Kürtaja dair eski bir karikatür: Hamile ve bekar bir anne, erkeğin karısı, yaşlı hizmetçi ve kürtajcı ebe işi halletmek üzere konuşuyor

1858 tarihli Osmanlı Ceza Kanunu, ne zaman olursa olsun, annenin rızası bulunsun bulunmasın çocuk düşürenlerin diyet ödedikten başka eğer kasıtlı iseler küreğe konulacağını söyler. 1810 Fransız Ceza Kanunu da ağır hapis ve çalışma cezası getirmiştir. Cumhuriyetin ilk senelerinde de nüfus artışı için tedbirler alınmıştır. Kürtaj sıkı sıkı takip edilmiş; bekârlardan vergi almak düşünülmüş; beş çocuğu olanlar yol vergisinden muaf tutulmuştur. Türk Ceza Kanunu çocuk düşürmeyi ciddi suç sayar. Annenin rızası olmadan çocuk düşürenlere 5-10 yıl hapis cezası verir. Zamanla iş tersine dönmüş; 12 Eylül ihtilâlcileri, nüfus planlaması çerçevesinde annenin rızası ile 10 haftaya kadar kürtaja izin vermiştir. Tecavüzden hamile kalan kadın 20 haftaya kadar çocuk düşürebilir.

Kürtaj aleyhdarı karikatür: "Ben de bir doğum günüm olmasını isterdim"

Suç kimde?

Cumhuriyetin ilk yıllarında kaçak tütün ihbarı alan jandarmalar bir Anadolu kasabasını basar. Köylüler, jandarmaları oyalarken, bir yandan da kaçak tütünleri yakarlar. Şüphelenen jandarmalar havaya ateş açar; hiddetlenen halk da “yetti artık” gibisinden jandarmaları döver. O devirde memura, jandarmaya yan gözle bakmak kimsenin haddi değildir. Kaymakam deliye döner. Kasabanın yerlisi olan sorgu hâkimine işin vahametinden bahseder. “Artık kasaba ölümlerden ölüm beğensin” der. Sorgu hâkimi kurnazdır. Halkı kurtarmak için bir düzene müracaat eder: “Kaymakam bey, halkımız böyle iş yapacak insan değildir. Ama jandarmalar sağa sola ateş açınca, korkan birkaç kadın çocuğunu düşürmüş. Halk bundan galeyana gelmiş” deyince, bu sefer endişe sırası kaymakamdadır. Zira nüfusu artırma tedbirleri zamanıdır. Çocuk düşürmeye sebebiyet vermek büyük suçtur. “Aman müstantik bey, yanarım, beni kurtar!” diye yalvarmaya başlar. O da “Merak etmeyin, ben hallederim kaymakam bey!” der. İş, ört-bas edilir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter