Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ömer Hayyam, ölümünün ardından 9 asır geçmesine rağmen hâlâ hakkında konuşulan bir şahsiyet. Herkes kendisini şarap hakkında ve çoğu kendisine ait bile olmayan rubaileriyle tanıyor. Geçenlerde bir piyanistimizin “Hayyam bugün yaşasaydı Silivri’ye gönderilirdi” sözüyle tekrar gündeme geldi.

Ömer Hayyam, 18 Mayıs 1048 tarihinde Nişabur’da dünyaya geldi. 4 Aralık 1131 tarihinde burada vefat etti. Babası hayyâm (çadırcı) olduğu için böyle tanınmıştır. Nişabur’da Nizâmiyye Medresesi’nde tahsil gördü. Muvaffaküddin Abdüllatif bin Lübad’a talebe oldu. Vefatına kadar da hocasından ayrılmadı. Selçuklu Veziri Nizamülmülk ve meşhur Bâtınî Şeyhi Hasan Sabbah’ın mektep arkadaşı olduğu söylenir.

Matematiğin babası

Ömer Hayyam tarihin en büyük matematikçilerinden idi. Binom Açılımı’nı ilk kez kendisi kullanmıştır. Mekteplerde Pascal Üçgeni olarak öğretilen matematik kaidesi, aslında Ömer Hayyam tarafından oluşturulmuştur. Astronomide dünyanın önde gelen ilim adamlarındandır. Aynı zamanda dünya bilim tarihi için de önemli bir yerdedir. Dünyanın ilk modern rasathanesini kurmuştur.

Aynı zamanda meşhur bir takvim mütehassısı idi. Emsallerinin çoğunun hilafına doğum tarihinin günü gününe bilinir olması bu ihtisasından kaynaklanmaktadır. Selçuklu Sultanı Celaleddin Melikşah tarafından hazırlatılan Celâlî Takvimi’nin mimarıdır. Sadece malî hususlarda kullanılmak üzere bir güneş takvimi hazırlanmış; ancak yıllar yine hicret esasına göre hesab edilmiştir. Celâlî Takvim, Gregoryen Takvimi’nden daha hassastır.

Dünyaya metelik vermeyenlerin lideri!

Ömer Hayyam felsefeye hakkıyla vâkıf idi. Felsefecilerin teorilerine karşı durabilmek için bu metodlarla kâinatın esrarını tefekkür etmiş; bu hususta İslâmiyete aykırı bir söz söylemediği halde, sırf âzâde yaşantısı sebebiyle Bâtınî veya Mutezilî olmakla itham edilmiştir. Nitekim rubailerinde, dünya, varoluş, Allah, devlet ve sosyal teşekküller gibi mevzulardaki tasavvurlarını serbestçe açığa vurmaktadır. Devrini aşan, çok yüksek bir kültüre sahip olması sebebiyle, gelenekler ve cemiyetin prensipleri ile bağlı addetmeksizin yaptığı bu tasavvurları, kendisine dünyada üniversel bir ün kazandırmıştır. Evet, Ömer Hayyam akıl yürütmelere düşkünlüğü ile tanınmıştır ama Bâtınî veya Mutezilî olduğuna dair en ufak bir delil yoktur. Bu serbest tavrı, mevcut otoriteye baş eğmek istemeyenler tarafından ilham kaynağı olarak görülmüş; Ömer Hayyam dünyaya metelik vermeyenlerin lideri olarak lanse edilmiştir. Silsiletü’t-Terâtib adlı eserinde Bâtınîleri, Mutezilîleri ve filozofları tenkit eder; onların marifetullaha ulaşma metodlarının yanlışlığını ortaya koyar.

Ömer Hayyam'ın 18 tanesinin ismi bilinen çok sayıda eseri vardır. Bunlar arasında astronomi ve takvim, geometri, cebir ve denklemler, ontoloji, fizik, felsefe, üç meseleye cevap mahiyetinde âlemde zıtlığın zarurî olduğu, meskûn yerlerin iklimi ve hava değişiklikleri, aritmetik, altın ve gümüşten yapılmış bir cisimdeki altın ve gümüş miktarının anlaşılması, pırlantalı eşyaların taşlarını çıkarmadan kıymetini bulmak gibi hususlarda eserler vardır. Öklid'in bir probleminin çözülmesi metoduna dair eseri, Fransızca’ya çevirmiştir. Arkadaşı Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün biyografisini yazmıştır. Bütün bu eserleri çok yönlülüğünü göstermektedir. Allah’ın âlemleri yaratmasının ve insanları ibadetle mükellef kılmasının hikmetini anlatan eseri, imanına delâlet eder. Ölüm döşeğinde şöyle dua ettiği rivayet olunur: Ya Rabbî! Seni, gücüm yettiği kadar bilmeye çalıştım. Beni, bu anlayışıma bağışla!

Ömer Hayyam'ın Nişabur'daki türbesi

Hepsi onun mu?

Ömer Hayyam, aynı zamanda kudretli bir şairdir. Daha çok da bu yönüyle tanınmıştır. Şu rubaisi (dörtlüğü) pek meşhurdur:

Paramız yok ki bir güzel sevelim;

Şarap da yok ki, içip de haykıralım.

Demek günaha girmenin yolu yok,

Çaresiz kalkalım namaz kılalım.

Rubailerinde göze çarpan eğlence, şarap, aşk gibi temalar sebebiyle de haksız ithamlara uğramıştır. Şark edebiyatında şarap, meyhane, sâki ve eğlence gibi temaların sembolik mânâlar ihtiva ettiğini bilenler, bu ithamlara inanmamaktadır. Ham sofu kuru yobazları da tenkit etmesi de insanları yanıltmaktadır. Ömer Hayyam’ın şiirlerinde dine karşı bir ifade yoktur.

Başkalarına ait rubailer de kendisine mal edilmektedir. Bu sebeple rubailerinin sayısı binleri bulmaktadır. Bunlar hayatında iken yazılmış değildir. Ölümünden dört asır sonra derlenmeye başlamıştır. Zamanla yüzlerceyi bulmuştur. Nüshalar arasında bile esaslı farklar vardır. Rus müellif Zhukovski, ancak 83 rubainin Hayyam’a ait olduğunu söylüyor. Garb lisanlarına da tercüme edilen rubailerin Türkçeye tercümeleri, umumiyetle Farsça orijinalinden değil, Garb lisanlarındandır. Üstelik bazıları, kendi ideolojileri istikametinde rubailerde değişiklik bile yapmış; Hayyam’ı ayyaş veya Marksist ve ateist bir şair olarak tasvir etmişlerdir.

Bu rubaileri, hiç değilse Farsça bilen Abdülbâki Gölpınarlı tercüme edip bastırmış; mukaddimesinde Ömer Hayyam’a ait olmayanları ve kimin rubaisi olduğunu izah etmiştir. Silsiletü’t-Terâtib adlı eseri kendisinin tasavvufî şahsiyetini gözler önüne serer. Büyük sôfiler Ebu Tâlib Mekkî ve Gazâlî’den çok tesir gördüğü anlaşılır. Şu rubaisi, Ömer Hayyam’ın görünmeyen yüzünü ortaya koymaktadır: Din yolunu bilmek şeriattır/Buna göre amel etmek tarikattır/İlim ile ameli ihlâs ile cem etsen/İşte bu da hakikattır/Hevâya uymaya şeriat denmez/Şeriatsız yola tarikat denmez/Câhilin gördüğüne hayal denir, hakikat denmez.

Hayyam'ın Türbesi'nde (Tablo: Jay Hambidge)



Yüzlerce ırkın yaşadığı, binlerce dilin konuşulduğu renkli kıta Hindistan’da, hiçbir yere benzemeyen nice âdetler vardır. Bunlar göreni ve duyanı hayrette bırakır.

Yedi kocalı Hürmüz

Eskiden Hindistan’da bir kadının birden fazla kocası olabilirdi. Erkek kardeşler, umumiyetle aynı kadınla evlenirdi. Bu âdet Seylan’da 1858’den sonraki İngiliz işgaline kadar sürdü. Hindistan’ın kuzeyindeki Tibet’te hâlâ rastlanmaktadır.

İlle oğlan çocuk

Evlilikten maksat soyunu devam ettirecek ve atalara ibadeti idare edecek bir oğul yetiştirmektir. Bu sebeple çocuğu olmayan erkeğe evlat edinmek veya karısını kendi kan akrabasından birine çocuk kazanması için göndermek düşer. Oğlu olmayan erkek, kızını evlendirirken doğacak olan çocuğunun kendi oğlu olacağını şart koşabilir. Bu takdirde o torun, dedesinin oğlu yerine geçer. Aileye yük ve utanç olarak görüldüğü için kız çocukları öldürülür. Bu bilhassa üst sınıf Hindliler arasında yaygındır. Bugün bile gebeliğin sonlandırılmasıyla devam eden ve nüfusta kadın/erkek dengesizliği meydana getiren âdet sebebiyle, Hindistan’da ultrasonla çocuğun cinsiyetini öğrenmek yasaklanmıştır.

Diri diri yakılan kadınlar

Evli kadının, öldükten sonra da kocasını mutlu etmesi ve onun günahlarından arınmasına yardımcı olması gerekir. Bu sebeple dul kadınlar intiharı seçer veya seçmesi beklenir. Umumiyetle de ölü kocalarıyla beraber yakılır. Yakma âdetinin bulunmadığı bazı Hindu cemiyetlerinde ölüyle gömülür. Bu âdete sati veya devanagari denir. Yakılanın sadece dul olması gerekmez; kadın, erkek, hizmetkâr, arkadaş herkes, sadakatlerini böyle gösterebilir. Japonya’daki seppuku âdetine benzer.

Babürlü hükümdarları sati ile mücadele etti. Hümayun, vergi getirdi; Ekber Şah, kadına düşünme müddeti tanıdı; Şah Cihan çocuklu dullar için sati’yi yasakladı. Evrengzib Şah ise 1663’te memurlarına sati engelleme emri verdi. Fakat tatbikat gizliden gizliye sürdü. İngiliz sömürge hükümeti 1829’da kanun dışı ilan etti. Jaypur’da 1846’da yasaklandı. Nepal’de XX. asra kadar sürdü. Bali’de 1905’e kadar asiller tarafından tatbik edildi. 1987 tarihli kanuna rağmen, Racastan’da hâlâ rastlanır. Geçenlerde kocasıyla beraber yakılmayı isteyen bir kadının haberi medyaya aksetti.

1859 senesinde Çovdhari-Chowdhary-Novbet Rama namındaki racanın vefatında, Brahmanlar (din adamları) cennette kocasıyla olsun diye karısı Kirami’nin yakılmasına karar verdi. Kadına esrar ve afyon gibi his iptal edici şeyler verip bayılttıktan sonra, sedye ile ateşe götürürken, İngiliz memurları haber alıp kurtardılar. Brahmanlar, kadın gayet günahkâr olduğu için, bu dünyada biraz daha günah kazansın diye beyaz şapkalı şeytanlar vasıtasıyla alıkonduğuna hükmettiler.

Masumsan ateşe atla!

Vaktiyle Hind mahkemelerinde delil yoksa adlî tecrübelere müracaat edilirdi. En meşhurları şunlardı: Zanlı tartılır; ikisinde de aynı gelirse masumdur. Zanlının eline kızgın demir verilir; tutabilirse masumdur. Zanlıya zehirli ot yedirilir, ölmezse masumdur. Mâbedlerdeki putların yıkandığı sular zanlıya içirilir; üç hafta zarfında hastalanmazsa masumdur.

Ölümlerden ölüm beğen!

Hindistan’da intihar suç ve günah değil, beğenilen bir iştir. İntihar etmek isteyen, üç gün oruç tutar. Sonra ölünceye kadar aç kalmak, karlara gömülmek, ateşe veya su kuyusuna atılmak, timsahlara atlamak, kendini hançerlemek suretiyle intihar gerçekleşir. İhtiyarların kayıkla Ganj nehrine açılarak kendisini suya atması yaygındır. İhtiyar veya hasta, güzel elbiseleri giydirilip med-cezir sebebiyle suyun çekildiği yere götürülüp bırakılır. Sular yükselince, onu alıp götürür. Aklı başına gelip kaçarsa, şerefini kaybetmiş sayılacağından kimse kendisini kabul etmez. Bir köşede açlık ve pislik içinde hayatını tamamlar. İngilizler bu âdeti de şiddetle yasaklamıştır.

Cennete akan nehir

Ganj nehrinin cennete aktığına inanılır. Kıyısındaki Benares, bir hac şehridir. Her yerden gelen Hindular, güneş doğarken burada Ganj’a girip yıkanarak günahlarından temizlendiğine inanır. Hindular ölülerini yakarak küllerini Ganj nehrine atar. Fakirler, kâfi mikdarda odun bulamadığı için ölülerin ancak bir kısmını yakabilir. Sonra bu hâliyle nehre atar. Bu da akbaba ve timsahlar için bir ziyafet demektir. Şimdi belediye bunlara odun temin etmektedir. Herkes ölüsünü Ganj’a götüremez. Şimdi ölüler şehirlerdeki krematoryumlarda yakılmaktadır. Hindistan’da mezarcı veya mermerci yerine, adım başı kül için vazo yapıp satan dükkânlara rastlanır.

Öküz değil inek

Krişna adını verdikleri tanrının avatarı (yeniden bedene gelmiş hâli) olduğu için Hindular ineği mukaddes bilir. Yemin ederken bu hayvanın kuyruğunu tutar. Sokaklarda rahatça gezer. Etini yemezler. Bazıları inek idrarı ile temizlenir; dışkısını alnına sürer. İnek, bir pazarcının sebzelerini yese kızmak şöyle dursun memnun olur. Bir kimse, kazara bir ineği öldürse, altı aydan bir seneye kadar yıkanmaz, sakalını ve tırnağını kesmez, bina içinde yatamaz, işine gidemez, giyinmez. Ceza bitince, kavak ağacına benzer mukaddes pipal ağacı altında Brahmanlarla hısım akrabasına ziyafet vererek, çok mikdarda tereyağını o ağacın yapraklarıyla yakarak kırklandıktan sonra temizlenip eski hâline dönmesine müsaade olunur.



İstanbul’un fethi hiç şüphesiz çok mühim bir dönüm noktası. Bilhasa İslâm âlemi açısından bu mevzuyu değerlendirir misiniz?

İstanbul’un fethinin çok çeşitli zaviyelerden, açılardan değerlendirilmesi mümkün. Dünya tarihi bakımından, Avrupa tarihi bakımından, Türk tarihi bakımından, İslam tarihi bakımından mümkün. Bunların hepsi aslında bir bütün ve birbirleriyle de alakalı. İslam ve dünya tarihi bakımından İstanbul’un fethinin bir dönüm noktası olduğu zaten Avrupalılar tarafından da takdir ediliyor ki; İstanbul’un fethi dünya keşiflerinin de önünü açmıştır, Avrupa’da da Rönesans’ın. Çünkü İstanbul’un düşmesi artık Türk tehlikesinin bertaraf edilemeyeceği fikrini doğurmuş. İnsanlar doğuda değil batıda yer aramışlar, bu da keşifleri doğurmuş. Sonra bu da biliyorsunuz Avrupa’ya altın akmasına ve Avrupa’nın refahına sebebiyet vermiştir. Bu da Avrupa tarihi bakımından mühimdir. Yani artık Türklerin buradan sökülemez bir hale gelmelerini anlamaları mühim bir hadisedir. Bu İstanbul’un fethiyle olmuştur. Halbuki İstanbul bir şehirdir, o zamana kadar ne topraklar fethedilmiş… Selanik ondan 100 yıl önce fethedilmiş, Osmanlı orduları Belgrad önlerine nerdeyse gelmişler… İstanbul belki o kadar mühim görünmeyebilir. Ama sembolik de olsa büyük bir değeri var İstanbul’un fethinin. Dünya tarihi bakımından böyle, Avrupa tarihi bakımından böyle. Türkler için buranın artık onların yurdu olduğu tescillenmiştir. İstanbul olmasaydı biz İran’da Orta Asya bozkırlarına gitmiştik. Yani Sultan Aziz demiş “Sizin aklınızla ecdadım hareket etseydi biz şimdi Konya bozkırlarında koyun güdüyorduk.” Şimdi eğer İstanbul fethedilmemiş olsaydı burası bizim ana yurdumuz olamazdı. İstanbul buranın tapusu, anahtarı, mührü ne derseniz deyin; suyun kaynağı İstanbul’dur.


Özgüven hâdisesi oldu değil mi?

Ben de onu söyleyeceğim. Sultan Vahideddin İstanbul’dan ayrılmadı ki en büyük tenkit sebebi oldu bu onun için. Ama dedi ki; “Biz İstanbul’dan ayrılırsak İstanbul’u kaybederiz. İstanbul’u kaybedersek biz yok oluruz. İstanbul’un bizim elimizde olmasının büyük bir ehemmiyeti vardır.” Tahtını kaybetmek pahasına İstanbul’u korudu. Napolyon demiş ki “Dünya bir devlet olsaydı İstanbul başşehir olurdu.” Bugün bile öyledir; New York’tan, Londra’dan, Paris’ten geridir ama stratejik ve jeopolitik mevkii sebebiyle dünyanın en önde gelen şehirlerinden birisidir. Hele ki Rusya gibi dünya politikasında mühim rol oynayan bir devletin dünyaya açılış menfezi olması bunu arttırıyor. Türklerin artık burayı vatan edinmelerinin anahtarı oldu İstanbul. Kendilerine bir itimad-ı nefs geldi; “biz İstanbul’u fethettik artık bu coğrafyadan kolay kolay atılamayız.” dediler. Bu onların fetihlerinin önünü açtı. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesinin de, Kanuni Sultan Süleyman’ın Macaristan’ı fethetmesinin de anahtarı İstanbul oldu. Ben Arap ülkelerinde çok bulundum o vesileyle Arapların gerek entelektüel kısmını, gerek halkın Osmanlılar hakkında ne düşündüğünü merak ettim mesleğim itibariyle. Orada da şunu gördüm ki İstanbul’un fethi Türklere fevkalade büyük bir prestij hasıl etti. Türklerin İslam’ın bayraktarı olması, bu gün bile dünya tarafından Türklerin Müslümanlıkla özdeş görülmesi, Türklerin Müslüman âleminin lideri gibi görülmesinin yolunu açan İstanbul’un fethidir. Evet, daha önce Abbasiler zamanında, ta Emeviler zamanında Türkler ve Araplar tanışmışlar, onlarla bir ahbaplık hâsıl etmişler; Araplar onlara güvenmiş, onlar Araplara güvenmiş ve çok büyük faydalar hâsıl etmişler. Bağdat’taki halifeyi Şii tazyikinden kurtarmışlar… Baybars hem Haçlıları hem Moğolları yenerek dünya çapında İslam’a ve insanlığa faydası olmuş…

Baybars pek bilinmiyor, değil mi?

Hayır hayır, bilinmez… Baybars’ı kimse bilmez. Şimdi Salahaddin Eyyübi’yi biraz biliyorlar değişik vesilelerle. Baybars’ı bilen yok. Türkler de bilmez ama kimseyi suçlamıyorum. Türkler bilmiyor, Araplar bilirler. Evet, Baybars’ın onlara hizmeti çoktur. Çerkez’dir aslen kendisi, Memlük Çerkezi’dir ve Memlük’ün kurucusudur. Türk kültürü içerisinde yetişmiştir. Çünkü onu köle olarak alan Memlüklüler Kıpçak Memlükleriydi. Kıpçak memlükleri de Eyyubiler tarafından yetiştirilmiştir, bir silsile vardır. Bu hizmet bilinmez, kimse tanımaz, Türkiye’de tanınmaz, ismini bile bilmezler. Mısır’da işte, Baybars Mısır hükümdarı olduğu için bilirler. Ama Salahaddin Eyyübi’den daha çok meşhurdur, daha çok faydası vardır.

Sanki Baybars denildiği zaman Türki bir mânâ anlaşılıyor…

Şimdi tabi öyle değil. Baybars bir kere Türk değil Çerkezdir. Ama Türk kültürü içinde yetişmiştir. Salahaddin Eyyübi gibi Türkçe konuşurdu. Yani Çerkezce konuşmazdı bir kere. Ama tabi öncelikle Müslümandı, sorsanız “Ben Müslümanım.” derdi. Büyük bir İslam mücahididir, büyük bir İslam hükümdarıdır. Türkiye’de böyle beylik lafı eden İslamcılara ya da Türkçülere sorsanız on kişi içinde Baybars’ı bulamazsınız, bir de böyle bir şey var. Baybars hakkında da böyle bir umumi cehalet var. Herkes hakkında var da, Baybars hakkında da vardır. Ama işte Baybars’ın ki kadar büyük bir iş olmamakla beraber neticesi itibariyle İstanbul’un fethi onu geçmiştir. Hazret-i Peygamber’in tabiriyle “Kostantiniyye.” Türkler hiçbir zaman İstanbul’a “Costantinepolis” demekten gocunmamışlardır. Bu bir şereftir, Kostantiniyye’nin kurduğu en eski şehir bugün bizim elimizde. İstanbul zaten Kostantinopolis’ten bozma bir tabirdir. Türkçe kelime değildir. Başka isimleri de var tabi buranın, her platformda ayrı isimler kullanılmış. Osmanlı paralarında Kostantiniyye diye basılmış… Çünkü hadisi şerifte geçer Kostantiniyye, kitaplarda resmi yazışmalarda hep Kostantiniyye, Konstantin şehri. Buranın fethi müjdelenmiş; Hazret-i Peygamber “Kostantiniyye mutlaka bir gün fetholunacaktır.” buyurmuştur. Yani iki yerde de İstanbul’un mutlaka fethedileceğini Hazret-i Peygamber buyuruyor. Bu gayba dair bir işarettir. Bunu fetheden kumandanı övüyor. Ne iyi emirdir: “ni’mel emir”; onun askerini de övüyor. “Ni’mel ceyiş”: ne iyi askerdir. Şimdi bu hadis-i şerif meşhurdur İslâm âleminde. İmam Ahmet bin Hanbel gibi büyük bir hadis âliminin kitabında var bu hadis şerif. Bütün Arap dünyası da bunu bilir, bir tane değil ki zaten. Bir de Roma’nın fethini müjdeleyen hadis vardır ve Fatih Sultan Mehmed de çok uğraştı Roma’yı fethedebilmek için, ama ömrü vefa etmedi. Bütün Osmanlı padişahlarının “Kızıl Elma”sı Roma’ydı. Roma’yı fethederek Hristiyan âlemini ortadan kaldırmak istediler, hakimiyet altına almak istediler, o da artık bir gün elbette fethedilecek, Hazret-i Peygamberin sözü…

Doğrusu şimdi o, ikinci fetih denilen hâdise, beklenen hâdise “Roma’nın fethi…”

Evet, Roma fethidir, Kayser şehri, Kostantiniyye’den ayırıyor onu. “Kayser’in şehri” diye geçiyor o. O fetholunmadan kıyamet kopmaz, yani o da bir alâmettir. Ama o İstanbul’un fethi kadar övülmemiştir. İstanbul’unkini istemiş, fethedeni övmüş… Onun için, düşünün ki, Hazret-i Peygamber’in irtihalinden birkaç sene sonra, Halife Muaviye zamanında bir ordu buraya gelmiş, Anadolu’yu fethederek gelmiş; Balıkesir üzerinden bir kol, Çanakkale üzerinden bir kol, İzmit üzerinden kuşatmışlar… Bu kuşatmaların en meşhuru Eyüp Sultan’ın da katıldığı meşhur muhasaradır. “İstanbul’u ilk kuşatan ordu mağfiret olunmuştur” buyuruyor Hazret-i Peygamber. Tâbii bu da ilk seferinde alınmayacağına da işaret. O kuşatmadır. Kolera salgını sebebiyle vazgeçilmiş, sonra Araplar birkaç kere kuşatmış… Yıldırım Sultan Bayezid hep almak istedi malum. Padişahlar çok arzu ettiler. Sultan İkinci Murad’ın menkıbesi meşhurdur. Hacı Bayram Veli Edirne’ye teşrif ettiği zaman, “Efendim bu şehir bize lazımdır, himmet buyurun.” Dedi. Yani dua edin de fethedelim.” O da ona “Bu şehir fetih olunacak ama bunu ne sen görürsün ne ben görürüm. Şu küçük çocukla -Fatih Sultan Mehmed’i işaret ediyor- “Bizim köse Akşemseddin görse gerektir.” diyor. Hakikaten de öyle oldu. Şimdi bu hadis-i şerif sebebiyle Arap dünyasında İstanbul’un fethi çok büyük bir coşku uyandırdı. İlk defa Türkler bariz bir şekilde İslam dünyasının önderi, lideri, bayraktarı olarak görüldüler. Bütün İslam dünyasında böyle… Bu prestij bu güne kadar böyle devam etti. İstanbul’un fethinden dolayı da Arap dünyasında ve Arap olmayan Müslümanlar arasında Fatih Sultan Mehmed’in muazzam bir şöhreti, muazzam bir prestiji vardır. Fatih Sultan Mehmet Osmanlı padişahlarının en büyüğüdür. 36 padişahın hepsi iyidir. Hepsi kalitelidir; zeka, kabiliyet, yetiştirilme tarzı, dünya görüşü, cesaret, merhamet yani iyi vasıflarla muttasıftırlar. Gerek devlet adamı olarak, gerek insan olarak, dindarlık, geleneklere bağlılık.. Ama her biri birşeyde ön plana çıkmıştır. Devlet teşkilatında Kanuni Sultan Süleyman ön plana çıkmıştır, askerlikte Yavuz Sultan Selim ön plana çıkmıştır, diplomaside Sultan Abdülhamid… Ama hepsinden fazla ön plana çıkan Fatih Sultan Mehmed’tir. Onda hepsi ön plandadır. Birkaç lisanı gayet güzel konuşan, edebiyata meraklı, dini ilimlere meraklı, fende buluşu olan; malum askeri buluşu vardır topların dökümünde…

Mesela Macar asıllı Urbanus’u biliriz de Fatih Sultan Mehmed’i bilmiyoruz…

İnce topları geliştiren odur. Soğutmayı o becermiştir. Çünkü topun soğuması gerekiyor. Topun soğumasını formüle eden bir buluşu var Fatih Sultan Mehmet’in. Urbanus büyük bir top dökümcüsüdür. O da Fatih Sultan Mehmed’in hizmetine girdiğine göre Fatih’in ne kadar büyük bir hükümdar olduğunu anladı. Fakat onun yaptığı top bir denemeydi ve patladı infilak etti, kuşatmadan önce o, topuyla beraber infilak etti. Yeri bile bu gün Takkeci İbrahim Efendi Caminin olduğu yerde bellidir. Fatih Sultan Mehmed’in böyle bir durumu var. Makyavelli adında meşhur bir İtalyan siyaset yazarı Fatih Sultan Mehmed’e hayranlık duymuş ve onu bir Rönesans hükümdarı olarak tasvir etmiş ve bütün Rönesans hükümdarlarına Fatih Sultan Mehmed’i örnek göstermiş. Tatlı, sert bir hükümdar manzarası arz ediyor, çok kaliteli bir insan güzel konuşan, güzel giyinen, estetik yönü gelişmiş, şiir yazan ama gevşek birisi olmayan… Askerliği kuvvetli ama devlet adamlığı da öyle. İnsan ilişkileri normal ama ölçülü, şahsi zaafları yok denecek kadar az bir insan Fatih Sultan Mehmed. O da zaten şimdi işin bir de manevi yönünden bakarsanız, yani bu kadar büyük zatlarla beraber olmuş, kalmış… Ömrünün sonuna kadar da “Artık ben devlet adamıyım bu işten vazgeçeyim.” dememiş, vefatına kadar âlimlerle ilmi mübahaseler yapmış, tefsir mübaheseleri yapmış; merak sarmış, kitap yazmış, okumuş, anlamaya çalışmış, tasavvufa meyletmiş. Yani çok yönlü sıfatını devam ettirmiş. Yani boşuna değil hadisi şerifin övdüğü kumandanın o olması… Bir kere bunu bilmek lâzım, kim ne derse desin, Fatih Sultan Mehmed’i anlatmak kolay değildir.

O zaman en mükemmel padişah diyebilir miyiz?

Öyle olduğu anlaşılıyor. Ama faydası farklı olabilir, mesela belki bir Sultan Abdülhamid’in faydası Sultan Fatih’ten çok olmuş olabilir. Çünkü mesela Fatih Sultan Mehmed zamanında bolluk, haşmet vardı. Herkes Fatih’e yardımcıydı; ulemasıyla, ailesiyle, askerleriyle… Sultan Hamid yapayalnız bir insandı. Onun için faydası belki onun daha çok olmuştur bilemeyiz, ama şahsi kalite itibariyle Fatih Sultan Mehmed’in bir dengi, Osmanlı tarihinde değil, Türk tarihinde değil, dünya tarihinde zor bulunur. Yani ilk halifeler müstesna, belki İslâm tarihinde bile onun benzeri bir hükümdara biz rastlamıyoruz. Bunu sadece ben söylemiyorum, bunu Arap dünyasında yaşayan insanlar da söylüyor. Avrupalılar da söylüyor. Franz Babinger, Fatih’i ne kadar sıradan bir Avrupa hükümdarı gibi tasvir etmeye çalışırsa çalışsın, çok yüceltmiş, çok tebcil etmiştir Alman tarihçisi Babinger. Fatih Sultan Mehmed müstesna bir şahsiyettir. Fethin de en büyük neticesi Türklerin İslâm dünyasında fevkalade büyük bir prestij elde etmesidir. Ben bir gün Medine’de doktora yaparken Medine mescidinde yaşlı bir adamla tanıştım, ahbap oldum. Yemen asıllı, Hazret-i Peygamberin soyundan olduğunu söylerdi, çok yaşlıydı. O zaman 100 yaşında olduğunu söylerdi. “İstanbul’u kim fethetti?” dedi, cevabını da kendisi verdi; “Fatih Sultan Muhammed Han öyle değil mi?” “Evet öyle.” “Peki, Bosna’yı kim fethetti? Fatih Sultan Muhammed Han…” “Evet öyle. Boşnakları kim Müslüman yaptı? Osmanlılar…” “Şimdi siz niye Boşnaklara yardım etmiyorsunuz?” dedi. O zaman da Bosna meseleleri vardı. Ben de dedim ki “Biz fakiriz, güçsüzüz, başımızdaki idarenin de böyle dertleri yok. Nasıl yardım edelim, siz yardım edin.” O zaman “bi Fahd hâzâ?” dedi. Yani “Bu Fahd ile hiç olmaz” demek istedi. O zaman Fahd Kraldı, o hiç anlamaz demeye getirdi. “Bu sizin vecibenizdir.” dedi. Yani Fatih Sultan Mehmed’in Bosna’yı fethettiğini, Bosnalıların da bu sayede Müslüman olduğunu bir Arap biliyordu. Türkler bilmezler, şu an da bilmezler. Sorsanız Bosna’nın nerede olduğunu bilmezler, bırakın kimin fethettiğini. Yani orada bile bakıyorsunuz Fatih Sultan Mehmed vicdanlarda bir yer tutuyor. Bunun için İstanbul’un fethi İstanbul için çok büyük bir hadisedir.

Fatih ve fetih ruhundan bahsedecek olursak, bunun psikolojik tesirleri inanılmaz derecede nesillere aktarılmış oldu. Hani yapılan bir hayır sonra sanki sizin üzerinize yapışıyor vecibe olarak. Yani biz istesek de istemesek de o bizim kültürümüze, kültür genimize yapışmış oldu…

Şimdi Fatih Sultan Mehmed genç bir padişahtır. 12 yaşında tahta çıktı, indi, tekrar tahta çıktı, indi. En son 19 yaşındayken tahta çıktı, 21 yaşındayken de fetih müyesser oldu. Bir de bugüne bakın; 21 yaşındaki çocuk ekmek almaktan aciz, sorumluluk duygusu yok, şimdi işin bu yönü de var. Ama Osmanlı ricali içinde de kerli ferli adamlara alışmış bir gelenek vardı ve hep oturaklı, temkinli, atılgan olmama vardı. Bu biraz da belki Yıldırım Sultan Bayezid’in, Emir Timur’la olan muharebesinde mağlup olmasının getirdiği bir kompleks olabilir. Fatih Sultan Mehmed bir kabul görmedi ilk tahta çıktığında. İstanbul’u fethetmesi bir kere onun hakkında söylenen ve düşünülenlerin hepsinin yanlış olduğunu ortaya çıkarttı. Bu bir… İkincisi 1402’de Osmanlı devleti ağır bir mağlubiyete uğradı. Ankara Savaşı’nı düşünün. Ankara yani Erzurum değil, Kars değil Ankara, Osmanlı vatanının göbeğiydi. Burada Osmanlı orduları yenildiler. Timur’un ordusuna yenildiler. Muazzam bir orduydu Timur’un ordusu. Yıldırım Sultan Bayezid ise mağrur bir padişahtı. Bütün Avrupalı hükümdarlar birleştiler, bilâ-istisna hepsini Niğbolu’da yendi. Sonra hepsini serbest bıraktı. “Niye bırakıyorum biliyor musunuz? Siz gidin, yeniden ordu toplayın, gelin ben sizi yine yeneyim, bu zevki tadayım, onun için bırakıyorum ben sizi.” dedi. Bırakmasa ve orada esir alsa, öldürse, ordu toplayamazlar, geride ordu falan kalmazdı. Böyle mağrur bir adamdı ve Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusu darmadağın oldu. Padişah bunu hazmedemedi, kahrından öldü. Oğulları birbirine girdiler, 11-12 sene sonra Mehmet Çelebi tahtı kaptı padişah oldu. Düşünün ki Yıldırım Sultan Bayezid’in korkusu Avrupalıların o kadar içlerine sinmiş ki “gık” bile diyemediler. Halbuki yürüseler boğarlardı Osmanlıyı. Düşünün, ölmüş Yıldırım Sultan Bayezid’in korkusu Avrupalıları bir kenarda tuttu. Yani bir tecavüze girişemediler. Çok daha mühim bir tarafı, Osmanlı 50 yıl içinde bir imparatorluk oldu. Darmadağın olmuş 1402’de… İşgal edilmiş, tüm eski topraklarını kaybetmiş; şehzadeler mücadele içinde ve bu mücadelede kan gövdeyi götürüyor. 50 yıl sonra İstanbul fethediliyor. İstanbul’un fethi Osmanlı devletini bir imparatorluk yapmıştır. İmparatorluk demek çeşitli devletleri, taçları elinde tutan demektir. Devletse krallıktır, hükümdarlıktır ama birkaç devlet ona bağlıysa oraya “imparatorluk” denir. Kırım Hanlığı, Bosna Hanlığı, Uygar Krallığı, Sırbistan Kralı, Arnavut Kralı yani hepsi Fatih’e bağlandı. Tabi öyle olunca da imparator oldu Fatih ve herkes Fatih Sultan Mehmed’i Doğu Roma İmparatoru olarak kabul etti. Patriklik makamı boştu. Fatih Sultan Mehmed patriği çıkarttı, patriklik tahtına oturttu. Böylece bütün Ortodoksların hamisi oldu. Bütün Ortodoks dinini Fatih kurtardı. Onun için Ortodokslar Fatih’e çok şükrandır. Ortodokslar Fatih’i çok sever. O bunu Hıristiyanlığa olan sempatisinden yapmadı. Böylece Hıristiyanlıktaki bölünmüşlüğü devam ettirdi, o bakımdan Müslümanlığa faydası oldu. Ama onlar onu kendilerine yapılmış bir iyilik olarak gördüler. İtalya Fatih Sultan Mehmed’i İtalya’yı da işgal edecek, Osmanlı hâkimiyetinde de olsa İtalya birliğini sağlayacak bir hükümdar olarak gördüler. Floransa dukası Lorenzo Medici Fatih Sultan Mehmed’in resmi olan madalyonlar bastırdı. Üç taç var üstünde… Osmanlı devleti, Batı Roma, Doğu Roma. Yani bütün o zamanki tarihçiler Fatih Sultan Mehmed’i Doğu Roma imparatoru olarak görmüştür. Dünyadaki imajı böyle. İşte bu biraz önce işaret ettiğim itimad-ı nefs, ayağını yere sağlam basmayı meydana getirdi, ondan sonra Osmanlı’nın fetih ve gaza ruhunu ateşledi. Bunun önünde hiç kimse duramadı. Yani öyle veya böyle gerileme zamanındaki zaferlere bile bakıyorsunuz, İstanbul’da ateşlenen o kıvılcımın bir eseri oldu, bu zamana kadar da geldi. İstanbul güzel bir şehirdir. Dünyanın kalbi… İstanbul’u fethetmiş olmak bile şu an da Türklere ve Müslümanlara büyük bir gurur veriyor. Mühim bir şey bu. İnsan eğer ecdadını tanımazsa ecdadının muvaffakiyetini bilmezse, kendisi devamlı ürkek gezer ve muvaffak olamaz hayatta. Onun için dünyada muvaffak olanlara bakıyorsunuz hep ailece muvaffak olmuştur. İşte buluş yapanlar ailece buluşçudur, bir ulema aynı aileden gelir hep. Yani ataların dedelerin muvaffakiyetleri ondan sonraki nesillere gurur kaynağı olur ve teşvik eder. Benim dedem böyleydi, ben de yaparım hissini insana veriyor bu. Osmanlı Devleti ne kadar olursa olsun bir beylik idi. Krallık deyin siz buna, prenslik deyin fark etmez. Bir beylik idi, an’aneleri basit idi. Henüz Anadolu Orta Asya gelenekleri, Selçuklu gelenekleriyle yoğrulmuş basit bir devlet idi. Bir dünya devleti değildi. Ama Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettikten sonra -Doğu Roma köklü bir medeniyetti- oradaki siyasi bir takım prensipler, anlayışlar Osmanlı Devletini besledi, Osmanlı Devletinin bir imparatorluk olmasında mühim bir rol oynadı. Bu bakımdan da Osmanlı Devletinin kimliğini, hüviyetini değiştirdi İstanbul’un fethi. Ondan öncekiyle ondan sonraki arasında çok fark vardır. Böyle de bir faydası oldu.

Fatih Sultan Mehmed’in annesine dair spekülasyonlar da yapılıyor hep. Bu hususta neler söylersiniz?

Annesine yapılan spekülasyonlar var ama annesinin mazbut bir kadın olduğu belli. Efendim, tarihçiler de bir enteresandır. Fatih Sultan Mehmed ki güneş balçıkla sıvanmaz, bakıyorlar büyük bir adam, tarihte de benzeri fazla yok. Bu diyorlar ki Türklerden çıkmaz, Müslümanlardan hiç çıkmaz!.. Peki nerden oldu bu? “Annesi bizdendi!..” diyorlar. Çare böyle bulunuyor, formül bu. Fatih’in bu kadar kaliteli olmasının sebebi annesinin başka bir ırktan olmasıdır diyorlar. Osmanlı padişahlarının çoğunun annesi başka ırktandır. Ama şimdi şunu bir kere bilmek lâzım. İslâmiyet’te ırkın önünde din vardır. Saraya alınan kızlar hangi ırktan olursa olsun Türk-İslâm terbiyesiyle yetiştirilirler. Sizden bizden daha Türk, sizden bizden daha Müslümandırlar. Ayrıca onlar edepli, terbiyeli bir padişah hanımı ve padişah annesi olacak şekilde yetiştirilirler. Fatih’in annesi hangi dinden olursa olsun, hangi ırktan olursa olsun, Çingene de olsa Fransız da olsa o sarayda yetiştiği için Türk-İslâm kültürünün bir mahsulüdür, o kadın yetiştirmiştir Fatih’i. Bunu bir kere hiç unutmamak lazım. Peki Fatih’in annesinin ırkı nedir? Bununla alakalı yazılar yazıldı. Avrupalıların, 19. asırda bir Fransız tarihçinin ortaya attığı bir iddiadır bu. “Saraya Fransız bir kız alınmış, o Fransız kızın çocuğudur, bu kimine göre bir Rus prensesidir, kimine göre şudur budur…” Çok çeşitli spekülasyonlar var. Ama Osmanlı tarihlerinde müsellem olan iki temayül var; evet, bir Fransız kız var sarayda, ancak ne yaşta ne imkânda… Bunun aynısını Sultan İkinci Mahmud için de yaptılar. Sultan İkinci Mahmud’un annesi Nakşidil Valide Sultan’ın aslı hakkında, Fransa’ya Sultan Aziz gittiği zaman dediler ki “bunun aslı Fransız’dır!..” Fransız imparatoru o zaman -Fransa İmparatoru III. Napolyon var- onun anneannesi İmparatoriçe Jozefin, Sultan Mahmut’un annesi ile kardeş çocukları, dolayısıyla Sultan Aziz, İmparator Napolyon kardeş torunları oluyor. Bu da bir müttefiklik demek oluyor ki, bu da ortaya atıldı. Evet, Sultan Birinci Abdülhamid’in bir Fransız karısı vardı. “Aimee” adında bir kadın, esir edilmiş Cezayirlilere, saraya alınmış Müslüman olmuş, Sultan Birinci Abdülhamid’le evlenmiş, ama Sultan Mahmud ondan doğmamış, yaş tutmuyor bir kere. Sultan Mahmud’dan sekiz yaş büyük, annesi olacak yaşta değil. Sultan Mahmud’un annesi Nakşidil Vâlide Sultan, bir Çerkez kızıydı. Fatih’in annesi için de çok çeşitli spekülasyonlar var. Bunların hiç birisinin ilmi ciddi bir tarafı yok, acaba denecek bir tarafı yok. İki kuvvetli rivayet var; biri İsfendiyar Beyinin kızı oluşudur ki, ismi Halime Hüma. İkinci rivayet bir Çerkez asıllı cariye oluşudur. Şimdi Bursa’da kabri var. Annesinin bir vakfı var. Eskiden beri Fatih’in annesinin İsfendiyar Beyinin kızı olduğu biliniyordu, bütün tarihlerde de böyle yazar. Bir vakfiyede Hüma Binti Abdullah bulununca dediler ki “Osmanlılarda babası Abdullah olanlar umumiyetle ya köledir -çünkü kölenin anne babası bilinmez veya yazılmaz, Abdullah Allahın kulu demektir, annesi de Havva yazılır- ya da gayrimüslimdir anne baba, gayrimüslimin adı yazılmaz, mesela Ayşe Binti Kirkor yazılmaz. Ayşe Binti Abdullah yazılır, Abdullah’ın kızı Ayşe. Gayrimüslim adıyla Müslüman adı aynı anda anılmaz ki, ikincisi de budur. Üçüncüsü de ancak Müslüman Türklerde görülebilecek bir nezaket ve zarafettir; bir vakıf, bir ibadet yapıldığı zaman bir bey kızı, hanedandan ileri gelen bir zenginin kızı, baba adını söylemez; “Abdullah’ın kızı Ayşe” der. Yani bir Allah kuluyum sözü, bir tevazuluk alametidir. Çünkü aksi kabalık olur. Hele hele bir Osmanlı padişahının karısısınız… Tutuyorsunuz bey olan babanızın adını yazıyorsunuz o olmaz ayıptır. Hadise bu. Ondan dolayı Fatih’in annesinin hakkında çeşitli rivayetler var ama İsfendiyar Beyinin kızı olduğu kuvvetli rivayettir. Sırp Kralı’nın kızı Mara’nın da Fatih’in annesi olduğuna dair rivayetler var. Fransız olmazsa, bari Sırp olsun dediler!.. Sırplar vahşi insanlardır. Fatih nere Sırp nere… Sırpların hepsi toplansa Fatih etmez, bugün de öyledir. Balkanların en kaba insanlarıdır Sırplar. Yani ırkı kötülediğimiz yok ama tarih böyle, gerçek budur. Sultan İkinci Murad yani Fatih Sultan Mehmet’in babası Sırp Kralı’nın kızıyla evlendi, Yıldırım Sultan Bayezid de evlendi, bir siyasi evliliktir bunlar, böylece müttefik oluyorsunuz. Kadın Edirne sarayındaydı. Fatih Sultan Mehmed saraya çıktığında dedi ki “Siz benim validemsiniz.” Müslüman da olmamıştı kadın, “Siz benim validemsiniz, ister burada oturursunuz, ben size bakarım, hizmetinizi görürüm, ister memleketinize dönersiniz nasıl isterseniz…” Kadın bir müddet Edirne’de oturduktan sonra memleketine geri döndü. Orada bir müddet yaşadıktan sonra vefat etti. Kadının çocuğu olmadı Sultan İkinci Murad’dan. Bir mektubu var Fatih Sultan Mehmed’e, para isteyen bir mektup… Fatih Sultan Mehmed de “Kıymetli valideciğim.” diye ona bir cevap yazıyor ve para gönderiyor. Üvey annesine ne diyecek, “Mara mı?” diyecek, elbette ki “valideciğim” diyecek. İnsanlar evlilik kültürünü unuttular. Yani benim annemin analığı vardı, ona “anne” derdi annem, biz anneanne derdik. Ne diyecek, ona ismiyle mi hitap edecek? Babanın ikinci hanımına da, üçüncü hanımına da “anne” derler. Fatih’in Mara’dan doğmadığını herkes biliyor. Fatih ona “valideciğim” dedi diye o onun annesi olmaz. Ama benim burada en çok komiğime giden bu işin sebebi; annesi Mara olsa ne olacak!.. Mara olabilir ama Fatih’i yetiştiren kültür farklı, Molla Gürani yetiştirmiş, Akşemseddin yetiştirmiş. Ama yani Fatih’i Türklüğe ve Müslümanlığa yakıştıramayıp da ille de “anası bunun yabancıdır” diye bakmak haysiyetsizlik oluyor. Bundan dolayı da işte bazı tarihçilerin bazen ne kadar ideolojik davrandığını, ne kadar politik davrandığını anlamak lâzım. Onun için her okuduğumuz şeye inanmamalıyız. Ben onu anladım, çapraz okuma yapmak lâzım. Şimdi bir yerde bir şey okursunuz o yalancı olabilir, yanlış biliyor olabilir, yanlış anlamış olabilir. Onun için çok çeşitli rivayetleri bir araya getirip ondan sonra bir neticeye varmak lâzım.



Şehzâde Abdürrahim Hayri Efendi, Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği çocuklarından biriydi. Tahttan indirildiği zaman babasıyla beraber Selânik’e gitti. Sonra yine beraber İstanbul’a döndü. Böylece diğer şehzâdelere nasib olmayacak şekilde babasıyla fazla vakit geçirme imkânı buldu.

Şehzade Abdurrahim Efendi

Enver Paşa’nın intikamı

Mekteb-i Harbiye’yi bitirdi. Almanya’da Kayzer II. Wilhelm’in hassa alayında topçu üsteğmeni olarak staj gördü. Birinci Cihan Harbi’nde miralay ve alay kumandanı olarak vazife gördü. Askerliğe meftun idi. Çanakkale, Galiçya ve Filistin cephesinde topçu alayı kumandanı olarak savaştı. Bu vazifelerindeki muvaffakiyeti ile herkesi hayran bıraktı. İstikbal va’deden bir şehzâde olarak görüldü.

1922’de Ankara Hükûmeti’nin saltanatı kaldırması ve Sultan Vahîdeddin’in İstanbulu terki üzerine yapılan halife seçimlerinde namzet olmadığı halde iki rey aldı. Enver Paşa’dan hiç hoşlanmadığı için Mustafa Kemal Paşa tarafından tutuluyordu. Saltanat devam etseydi, Mustafa Kemal Paşa’nın yüksek meziyetli, ama munis tabiatlı Abdürrahim Efendi’yi tahta geçirme niyeti olduğu söylenir.

Enver Paşa’dan hoşlanmama sebebi şu idi: Abdürrahim Efendi, amcasının kızı Naciye Sultan ile nişanlı idi. Nişan, o devirde iktidarı elinde tutan Enver Paşa tarafından o tarihe kadar görülmemiş şekilde bozduruldu. Sultanla Enver Paşa evlendi. Enver Paşa, daha evvel Abdürrahim Efendi’nin kız kardeşleri Şâdiye ve Refia Sultanlara sırasıyla talip olmuştu. Sultanlar, babalarını tahttan indiren bir maceraperest olarak gördükleri Enver Paşa’yı reddetmişlerdi. Enver Paşa böylece intikam almış oluyordu.

Şehzade Abdurrahim Efendi

Avusturyalılar şaştı

Bunun üzerine Şehzâde, 1919’da Kavalalı Abbas Halim Paşa’nın kızı Nebile Emine Hanımefendi (1899-1979) ile evlendi. Bu hanımın kızkardeşi Kerime Hanımefendi de ertesi sene Şehzâde Osman Fuad Efendi ile evlenmiştir. Selânik dönüşü Yıldız Sarayı’ndaki dairesinde, sonra şimdi yerinde Narmanlı Apartmanı olan Nişantaşı’ndaki konağında ve Çamlıca’daki sayfiyesinde oturdu.

Mısır hıdiv ailesine mensup hanımlar, umumiyetle güzellik ve zenginliklerine mağrur olduklarından, hanedanla yaptıkları evlilikler pek saadet getirmemiştir. Abdürrahim Efendi de evliliğinde mesud olmadı. Zaten fevkalâde hassas tabiatlı idi. Halifeliğin kaldırılıp hanedanın sürülmesinden az evvel memleketin sıkıntılı vaziyetine, zevcesi ile anlaşamazlık da ilâve olununca asabî bir buhran geçirerek bir sabah intihara teşebbüs etti. Ancak sıktığı kurşun beynine isabet etmeyip kafatasını sıyırarak kurtuldu.

Abdürrahim Efendi, iyi Almanca ve Fransızca bilirdi. Musiki ilmine vâkıftı. 1918’de Viyana’da kendisine gösterilen bir çalgının ismini ve bunun yalnızca Wagner’in Rienzi operasında kullanıldığını söylediği zaman, Avusturyalılar fevkalâde şaşırmıştı.

Heyet-i Nasiha Reisi, Şehzade Abdurrahim Efendi

Dayanacak gücüm kalmadı

1924’de hanedan sürgün edilince önce annesi ile beraber Roma’ya gitti. Sonra Paris ve Kahire’de oturdu. Peyveste Hanımefendi, kocası öldüğü için sürgüne çıkması gerekmediği halde, oğluyla çıkmaya mecbur kaldı. 1944’de Paris’te vefat etti.

Şehzâde, 1933’de zevcesinden boşandı. Kayınvâlidesinin verdiği para ile aldıkları evi boşaltarak otele taşındı. Bir daha da evlenmedi. Hiçbir geliri yoktu. İstanbul’daki emlâkinden de bir şey gelmiyordu. Bunların satılması için uğraşıyor ve buradan gelecek paraya güvenerek borçlanıyordu. Mısır’da evli bulunan kızı, babasına mütevazı meblağda para gönderiyordu. 1952 senesine gelindiğinde Mısır’da sosyalist ihtilâl olmuş; kendisi de müşkil vaziyette kalan kızı artık para gönderemedi.

Otelden otele taşınan şehzâde bu sırada Saint-Honore adlı basit bir otelde kalıyordu. Kız kardeşi Şâdiye Sultan da bu sırada yanına gelip bitişik odayı tutmuştu. Şâdiye Sultan anlatıyor: “Bir gün şehzâde odama geldi. Üstü başı perişandı. Hâlinde bir fevkalâdelik olduğu âşikârdı. Yanında getirdiği file içindeki birkaç konserve, bir elbise fırçası ile yarım şişe kolonyayı bana hediye edip savuştu. Sonra odasına giren Şehzâde Orhan Efendi, kendisini ölü buldu. Sürgün acılarına dayanamayıp düştüğü ağır ruhî buhran neticesinde, kaldığı otel odasında aşırı morfin alarak intihar etmişti. Geride bıraktığı son parası olan 200 franktan otel ve cenâze masrafının karşılanmasını, arkasından Kur’an-ı kerim okutulmasını vasıyet etti”.

Şehzadeler (soldan ikinci, Şehzade Abdurrahim Efendi)

Annesiyle otelde görüşürdü

1952 yılında 58 yaşında vefat eden ve Paris Bobigny Müslüman kabristanına defnolunan şehzâdenin yegâne çocuğu Mihrişah Selçuk Sultan’dır (1920-1980). 1940’da Mısırlı Cezûlî ailesinden diplomat Ahmed Râtib Bey (1912-1972) ile evlendi. Abdürrahim Efendi’nin boşandığı zevcesi Nebîle Emine Hanım, Türkiye’nin Berlin sefiri Kemâleddin Sâmi Paşa ile evlenmişti. Mihrişah Selçuk Sultan, Türkiye toprağı sayılan sefârete giremediği için annesiyle Berlin’de otellerde buluşmak zorunda kalırdı.



Bazı peygamberlere, din büyüklerine ve mukaddes yerlere ait bazı hatıra eşya Topkapı Sarayı Hırka-ı Saadet dairesinde teşhir ediliyor. Bu dairede, dört asır boyu gece gündüz Kur’an-ı kerim okunmuştur.

Ta Bizans devrinden itibaren İstanbul’da toplanan mukaddes eşyanın en kıymetlileri Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinin ardından buraya getirilmiştir. Sonraki yıllarda da çeşitli yollardan saraya intikal eden mukaddes eşya da az değildir.

Paha biçilmez hazineler

Emânât-ı Mukaddese arasındaki en mühim eşya, yazdığı meşhur kaside sebebiyle Kâb bin Züheyr’e Hazret-i Peygamber’in hediye ettiği Hırka-ı Saadet’tir ve emanetlerin saklandığı daireye adını vermiştir. Her kadir gecesi padişah maiyetindekilerle bu hırkayı merasimle ziyaret eder; hırkayı öpmek üzere üzerine konulan destmaller, ziyaretçilere dağıtılırdı. Veysel Karenî’ye ait olup, Fâtih’de aynı adı taşıyan câmide Ramazan ayında ziyaret edilen Hırka-ı Şerif başkadır.

Hırka-ı Saadet dairesinde ayrıca şu eşyalar mevcuttur: Hazret-i Peygamber’e ait olup Osmanlı ordularının sefere beraberinde götürdüğü ve bugün çok yıprandığı için kutuda muhafaza edilen sancak-ı şerif; Mısır Vâlisi Mukavkıs’a, Ahsâ Vâlisi Münzir’e, yalancı peygamber Müseyleme’ye, Gassânî Emiri Hâris’e yazılan mektuplar; mushaflar; Hazret-i Peygamber’in Uhud’da kırılan dişi (murassa mahfazasını Sultan Vahideddin yaptırdı); sakal-ı şerifler; Hazret-i Peygamber’in yayı (gümüş mahfazasını Sultan I. Ahmed yaptırdı), âsâ ve kılıçları; ayakkabısı; ayak izi; üzerinde üç satır hâlinde Muhammed Resul Allah yazan akik mührün kopyası; üzeri gümüşle kaplanmış su tası.

Hazret-i Fâtıma’nın sonradan üzerine tılsım yazılmış olan gömleği, deve tüyü renkli mavi astarlı göğsü örme düğmeli, yakasız, geniş kollu yünlü hırkası; Hazret-i Hüseyn’in beyaz yakasız kısa kollu gömleği ve üzeri kanlı elbise parçası.

Peygamber tarihine yolculuk

Hazret-i Musa’nın 122 cm uzunluğunda âsâsı; bazı padişahların cülûs merasimlerinde giydiği Hazret-i Yusuf’un kahverengi külah üzerine beyaz sarığı; Hazret-i İbrahim’in granit tenceresi; Hazret-i Yahya’nın altın mahfaza içinde kol ve kafatasına ait kemik parçaları.

İkisi Hazret-i Peygamber’e, biri Hazret-i Davud’a, bi­ri Hazret-i Ebû Bekr'e, üçü Hazret-i Ömer'e, beşi Hazret-i Osman'a, biri Hazret-i Ali'ye, dördü Hâlid bin Velîd'e, ikisi Muâz bin Cebel'e, biri Ammâr bin Yâsir'e, biri Ca'fer Tayyar'a, biri Zübeyr bin Avvam'a, biri Sa'd bin Ubâde'ye, biri Dırar bin Ezver'e, ikisi ismi bilinmeyen sahabilere, biri de Zeynelâbidîn'e nisbet edilen kılıçlar (süyûf-i mübareke).

Dairede mübarek yerlere ait hatıralar da vardır. Kâbe kilit ve anahtarları; Hacerülesved mahfazaları; bâbüttevbe kanadı; Kâbe olukları; Kâbe kapısı, Ravza-i Mutahhara ve minber örtüleri; Kabr-i Nebevî ile Hazret-i Ebu Bekr, Ömer ve Fâtıma’ya ait kabr örtüleri; Hazret-i Fâtıma’ya nisbet edilen seccade ve duvak; Vey­sel Karanî'nin külâhı ve İmâm-ı Azam'ın cübbesiyle başka birçok eşya.

Hırka-ı Saadet Dairesi’nde 40 hafız

Günümüzde bu eşyanın ekseriyeti (takriben 600 parça) Topkapı Sarayı’nın Mukaddes Emanetler Dairesi’nde, bir kısmı da hazine, silah, kumaş ve kütüphane kısımlarında teşhir edilmektedir. Önceleri Hazine-i Hümâyun’da muhafaza olunur; hizmetine Enderun Mektebi’nin bu işle vazifeli hususi talebe ve ağaları tarafından bakılırdı. Sultan II. Mahmud bunları Has Oda’ya nakletti. Padişahın da içlerinde bulunduğu kırk hasodalı bunların temizlenmesi, muhafazası ve burada buhur yakmakla vazifeliydi. Mukaddes Emanetler bombalanma korkusundan I. Cihan Harbi’nde Konya’ya, II. Cihan Harbi’nde ise Niğde’ye götürüldü.

Tahta çıkan padişaha biat, irsâl-i lihye denilen yeni padişahın sakal bırakma merasimi ve duası, padişah kızlarının nikâhı bu daire önünde yapılır; sefere buradan çıkılır; ölen padişah ve şehzâdelerin cenazeleri burada yıkanıp, pencere önünde tevessül ve dua edilirdi. Süpürüldüğünde çıkan tozlar hususî kuyuda saklanırdı. Hırka-ı Saadet dairesi anahtarı padişahta durur; Kadir Geceleri merasimle ziyaret olunurdu. Burada Yavuz Sultan Selim’den beri kırk hafız devamlı Kur’an-ı kerim okurdu. Cumhuriyet devrinde ara verilen bu gelenek sonraları tekrar canlandırılmıştır.



İstanbul’un her köşesi bir tarih. Hem de tarihin çeşitli devrelerine dair izlere sahip. Hele Topkapı Sarayı’nda saklanan Mukaddes Emanetler, şehrin bu vasfına ayrı bir renk katıyor şüphesiz.

Topkapı Sarayı, sadece asırlarca bir cihan imparatorluğunun idare edildiği yer değil. Bâbüssaade denilen kapıdan girilen üçüncü avlusunun bir köşesinde, dünya Müslümanları için çok kıymet arzeden bazı emanetleri misafir ediyor. Emânât-ı Mukaddese (Mukaddes Emanetler) denilen ve peygamberlerle din büyüklerine ve mukaddes yerlere ait bu hatıralar saraya ayrı bir kıymet veriyor.

Nasıl toplandılar?

Mukaddes Emanetler’in İstanbul’a gelişi çeşitli vesilelerle olmuştur. İstanbul’u kuran Bizans İmparatoru Constantinos’un annesi 330’da ölen İmparatoriçe Helena, İsâ aleyhisselâma iman etmişti. Çok dindar bir kadın olan imparatoriçe, ziyaret maksadıyla Kudüs’e gittiğinde, Hazret-i İsâ ve müminlerine ait eşyayı İstanbul’a getirdi. Rivayete göre Çemberlitaş’ın altında bunlar için hususî bir mekân yaptırdı. Bunların bir kısmının uydurma olduğu açıkça söylenmekle beraber, hepsi için aynı şey kati şekilde iddia edilemez. Hazret-i Yahya’nın kol ve kafatasına ait kemik parçalarının bu vesileyle geldiği rivayet olunur. Yahuda Kralı Herodes’in şehit ettiği Hazret-i Yahya’nın parçalanmış vücudu sevenleri tarafından saklandı. Başı Şam’da Emevî Câmii’ndedir.

Mukaddes Emânetler’in mühim bir kısmı Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonrasına tarihlenir. O zaman Kahire’de sembolik bir Abbasî halifesi vardı. Halifelik tabiatıyla Osmanlılara geçince, halife ve sultanın nezdinde bulunan bazı mukaddes emânetler de Osmanlılara intikal etti. Bu arada Mekke Şerifi Ebu Nümeyy Berekât, Kâbe-i Muazzama’nın anahtarıyla beraber kendisinde bulunan bazı mukaddes eşyayı da Sultan Selim’e gönderdi. Sonraki padişahlar zamanında da saraya gelen hatıralar vardır.

Daha sonra çeşitli yerlerde rastlanan bu gibi hatıralar devlet büyükleri tarafından satın alınmak veya sahipleri tarafından hediye edilmek suretiyle saraya geldi. Nihayet Osmanlı ordusunun bozulmasından sonra Medine Muhafızı Fahreddin Paşa, İngilizlerin eline geçmemesi için ötekiler kadar ehemmiyeti olmayan bazı mukaddes eşyaları 1918’de Hicaz’dan gelen son trenle İstanbul’a gönderdi.

İbadet değil, bereket

Hazret-i Peygamber’in eşyası, hatta kestiği tırnak ve saçlar, arkadaşları tarafından teberrük edilmek üzere toplanırdı. Nitekim Hazret-i Peygamber’in sakalından Amr bin Âs’ın nezdinde saklanan birkaç taneyi vefatında gözlerinin üzerine konmasını vasiyet etmişti. Kur’an-ı kerimde, Hazret-i Yakub’un görmeyen gözlerinin, Hazret-i Yusuf’un gömleği sürülerek açılması hâdisesine kıyasen, Müslümanlar Hazret-i Peygamber’in eşyasına şifa ve sair maksatlarla müracaat etmiştir. Hastalananlar, Hazret-i Ayşe’deki gömleği öper; Ümmü selemedeki bir tutam saçın konduğu suyu içerdi. Hâlid bin Velid, bütün muvaffakiyetlerinin başında taşıdığı bir sakal-ı şerîf sâyesinde olduğunu söylemiştir.

Her asırdaki Müslümanlar, bu eşyayı ibâdet edilecek değil, teberrük olunacak, yani bereketlenecek ve peygamberi hatırlatacak vesileler olarak görmüştür. Bu sayede Hazret-i Peygamber’e ait eşya titizlikle saklanarak sonraki nesillere intikal etmiştir. Bunlardan bilhassa hırka, minber, sancak gibileri halifelik alâmeti olarak görülmüştür. Ekserisi de Emevî halifeleri tarafından büyük gayretle toplanmıştır. Hırka-ı Saadet’e Hazret-i Muaviye 20 bin dirhem ödemişti. Ömer bin Abdilaziz, nezdindeki eşyayı, halka ziyaret ettirirdi. Bu eşya, Emevîleri deviren Abbasîlerin eline geçmiştir.

Moğolların 1258’de Bağdad’ı işgalinden kurtulan aile mensupları, bu eşyayı Kahire’ye götürdü. Memlûk Sultanı Kansu Gavri’nin, Osmanlılara yenilmesi hâlinde gemilere yüklenip Fas’a kaçırılmak üzere İskenderiye Kalesi’nde sakladığı hazinenin içinde bu eşya da vardı. Sultan Selim, bunları ziyaret edip Şefaat Ya Resulallah diyerek yüzüne gözüne sürdü; tekrar mühürletti; üzerine Hâzâ Muhallefâtü Resulillah (Bunlar Resulullah’ın bıraktıklarıdır) yazılarak gemiyle İstanbul’a gönderildi.

Bu emânetler içinde neler olduğunu da inşallah başka bir yazıda ele alırız.



Asırlardır Burma’da yaşayan milyonlarca Müslüman, son senelerde ağır baskı ve zulüm altında. Yüzbinlercesi öldürüldü veya kaçmaya zorlandı. Son Arakan hâdiseleri sebebiyle dünya bunun farkına varır gibi oldu.

Bundan 20 sene evvel kurduğu kitabevinde Arapça ve Farsça dinî neşriyat yaparak dünyaya parasız gönderen bir ahbabım, bana bir mektup göstermişti. Mektup, Burmalı bir müderristen geliyordu. Hükümetin baskısı ile memleketlerini terk ederek Malezya’ya yerleşmelerini, çektikleri acıları anlatan mektup sayesinde, Burma Müslümanların çektiği sıkıntılardan haberdar olabilmiştim.

Refahtan sefalete

Burma veya Birmanya, havalideki en kalabalık etnik grup olan Çin-Tibet asıllı Bamar’dan gelen Garb lisanlarında bir isimdir. Bamarlar Ülkesi demektir. Burmalılar, 1989’da devletin ismini yerli dilindeki orijinaline uyarak Myanmar olarak değiştirdiler. Burma, çok eski medeniyetlere ev sahipliği yaptı. Budizm yayılıp ülke kültürüne hâkim oldu. Bugün terk edilmiş bir şehir olan Pagan’da büyük ve güçlü bir imparatorluk kuruldu. Moğol istilâları ile ülkenin siyasî birliği bozuldu. İrili ufaklı krallıklar teşekkül etti.

1820’de İngiliz hâkimiyetindeki Hindistan’ın doğu vilâyetlerine saldırıp Bengal’e yönelen Burmalı General Maha Bandula İngilizler tarafından mağlup edildi. Burma, tedricen İngiliz müstemlekesi hâline geldi. İngiliz hâkimiyeti devrinde Güneydoğu Asya’sının en zengin ikinci ülkesi idi. Bu devri en iyi anlatan George Orwell’in Birmanya Günleri adlı romanıdır. 1948’de müstakil oldu. 1962’de askerî darbe ile sosyalist rejim kuruldu.

Burma'nın sembolü "Zürafa Kadınlar". Uzun boyun makbul olduğu için, çocukluktan itibaren lher sene boyna bir halka geçirilir.

Sığır kâtilleri!

Gerek İngilizlere giriştiği istiklâl harbi, gerekse sonrasında kurulan sosyalist idare, memleketi sefalete sürükledi. Öteden beri Müslümanlar ve Hıristiyanlar başta gelmek üzere Budist olmayanlara yapılan baskı had safhaya ulaştı. Bugün Myanmar, dünyanın en fakir ülkelerindendir. Ama insan ticareti, angarya, çocuk çalıştırma, seks köleliği gibi hususlarda ön sıralardadır.

Resmî istatistiklere göre Myanmar nüfusunun %4’ü müslümandır. Nisbetin %20 olabileceği ifade edilmektedir. Hind, Çin, Malay asıllı Müslümanlar yanında; Arab, Fars, Türk ve Moğollarla yerlilerin karışmasından teşekkül eden Müslümanlar ülkenin farklı yerlerinde yaşar. Ekserisi Şâfiî, Hind asıllı olanları ise Hanefîdir. 1941 Hind-Burma Göç Anlaşması sebebiyle çok sayıda Müslüman Hindistan’a göçmüştür. Budistler, her asıldan Müslümanları öteden beri “Kala” (siyah) veya “Sığır Katilleri” diyerek aşağılar. Batı sahillerindeki Arakan mıntıkasında yaşayan Müslümanlar Rohingya halkı diye anılır. Hükümet, bunların Arakan’a Alt Hindistan’dan geldiğini söyleyerek vatandaşlık vermeyi reddetmekte ve sınır dışı edilmesini istemektedir.

Arakan'da bir mescid

Burma Burmalılarındır!

Burma’ya İslâmiyet IX. asırda Arab tacirler tarafından getirildi. Batan gemilerinden yüzerek kıyıya çıkan ve fevkalâde güçleri sebebiyle krala korku salarak tahtını kaybetmesine sebep olan iki Arab kardeş tüccarın efsanesi hâlâ anlatılır. XIII. asırda Arakan’da bile üç Müslüman sultanlık vardı. Müslümanlar denizaşırı ticaret sayesinde zenginleşmişti.

Payitahtı Mandalay olan Burma Kralları, ırkdaşlarına güvenmedikleri için Müslüman askerler istihdam eder; Müslüman teb’anın hak ve hürriyetlerini tanırdı. Müslümanların kadı ve müftüleri vardı. Çok sayıda câmi yapılmış; Müslümanlar rahatça hacca gidebilmiştir. Arada bir kurban ve hayvan kesiminin yasaklanması sebebiyle Müslümanlarla Budistler arasında gerginlik yaşanmış, bu vesileyle Müslümanlar zarar görmüşse de, ekseriya iş tatlıya bağlanmış; hatta XVIII. asır sonlarında, kral bir defasında kurban kestiği için cezalandırdığı Müslümanlardan özür dilemiştir.

Mandalay Merkez Câmii

İngiliz-Burma Harbleri sırasında Müslümanlar İngilizlere karşı savaştı. 1885’de ülkenin tamamında hâkimiyetlerini pekiştiren İngilizler, Müslümanların önceki statüsünü aynen benimsedi. Bu devir Burma Müslümanlarının rahat yaşadığı bir devirdi. Ancak İngilizlerin idarî işlerde memur olarak kullanmak üzere getirdikleri Hindliler, yerli halk tarafından istenmediği için zaman zaman gerginlik doğdu. 1930’da bu Hindlilere karşı girişilen Budist isyanı, Müslüman aleyhdarı bir harekete dönüştü. “Burma, Burmalılarındır” sloganıyla çıkan hareketlerde yüzlerce Müslüman öldürüldü. Ev ve dükkânları yakıldı. Câmiler hasar gördü. Bunun üzerine İngilizler, Burma idaresinde Müslümanlara da yer verdiler. Parlamentoya Müslüman milletvekilleri girdi. Müslümanlar da boş durmayarak Burma Müslüman Komitesi kuruldu.

İngiliz-Burma Harblerinden bir sahne (1885)

İstiklâl felâketi

İngilizler, her gittikleri yerde asayiş ve refahı temin etmekle beraber, yerleşik düzeni sarstıkları için, çekildikleri zaman kargaşaya yol açtılar. Hindistan, Filistin, Arabistan ve Kıbrıs’ta yaşananlar, Burma’da da yaşandı. An’aneler çerçevesinde hüküm süren kralların yerini, silahlı güçler aldı. Bu da Müslüman ve Hıristiyanların felâketi oldu. Müstakil Burma kurulduktan sonra hükümetin, Budizm’in devletin resmî dini olduğunu ilan etmesi, istiklâl hareketine destek vermiş olan Müslümanları hayal kırıklığına uğrattı.

Burma istiklâlini elde ettiği gün (4.I.1948)

1962’deki sosyalist darbeden sonra basit zabıta vak’alarının ateşlediği Budistler, katliâma girişti. Câmiler yakıldı. 1997 ve 2001 hâdiseleri çok kanlı oldu. 2012 Haziran ayında Arakan Müslümanlarının sınır dışı edilmesi gerektiğine dair Myanmar Devlet Başkanı’nın talihsiz beyanı hâdiseleri alevlendirdi. Her şey bir cinayeti bahane eden Budistlerin Müslüman köylerini ateşe vermesi, halkı koruması gereken askerlerin de masum Müslümanlar üzerine ateş açmasıyla başladı. Arakanlıların protestosu, şiddetle karşılandı. Binlercesi canını kurtarabilmek üzere Bengaldeş’e sığındı. Bengaldeş, kendi emniyeti sebebiyle sınırı kapattı. Arada kalanlar mahvın eşiğine geldiler.

Thayet Myo Şehitliği

Burma’da 1916’dan kalma bir de Osmanlı şehitliği vardır. I. Cihan Harbi’nde Irak, Suriye, Filistinn ve Arabistan cephesinde İngilizlerin eline düşüp burada tutulan 12 bin Osmanlı askerinden, ekserisi malarya hastalığından vefat eden 5 bin kadarı burada yatmaktadır. Bu askerlerden bazısı evlenip Burma’da kalmıştır. Bugün dedesinin Osmanlı olduğunu söyleyenlere rastlanır.

Hindistan’daki Babür İmparatorluğu’nun son hükümdarı II. Bahadır Şah’ın türbesi, Burma’nın şimdiki merkezi Rangun’dadır. İngilizler kendisini tahttan indirdikten sonra ailesi ve maiyetiyle buraya sürmüşlerdi. 1862’de vefat ettikten sonra türbesi, Müslümanlar tarafından ziyaretgâh muamelesi görmüştür.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter