Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Cumhurbaşkanlığı forsundaki güneşin etrafında yer alan 16 yıldızın, tarihte Türklerin kurduğu 16 Türk devletini sembolize ettiğine inanılır. Geçenlerde cumhurbaşkanlığı sarayına, merasimlere katılmak üzere 16 Türk devletini sembolize eden üniformalar giymiş 16 asker dikildi. Mâzisi Marksist, şimdisi Arap milliyetçisi Mahmud Abbas’a ne kadar tesir ettiği meçhul, ama tarih şuuruna müsbet bir katkı yapacağı düşünülebilir.

Türklerin, anayurtları Orta Asya’dan beri çok sayıda devlet kurmaları, devleti kutsallaştıran cumhuriyet ideolojisine derin tesir etmiş; devlet kurmanın millî haslet olduğuna inanılmıştı. Türklerin çok sayıda devlet kurduğu doğrudur; ama bu sayı 16’dan fazladır. Devlet kurmanın, aynı zamanda devlet yıkmak manasına da geldiği bir yana, tarihçilere bakılırsa, bu sayı 200’den az değildir. Üstelik tarihte Almanların kurduğu irili ufaklı devlet sayısı, 1000’i bulmaktadır. Arabların kurduğu 100’den fazla devlet tesbit edilebilmektedir. 1860’da İtalya birliği kurulduğunda, burada 25 devlet vardı. Hâlihazırda dünyada İspanyolların kurduğu 17, Germenlerin kurduğu 16 devlet vardır. Bir yerde otorite boşluğu varsa, ya dışarıdan gelenler burayı fetheder; ya da yıkılan devletin bakiyesi arasından sivrilen bir güç, burada devlet kurar.

Forsdaki 16 yıldızın ne manaya geldiğine dair elde bilgi ve vesika yoktur. Ne 2994 sayılı Türk Bayrağı Kanunu’nda, ne de 1937 tarihli Türk Bayrağı Nizamnâmesi’nde, cumhurbaşkanlığı forsundaki sembollerle alâkalı bir hüküm geçer. Ancak 1980 ihtilâlinden sonra Türk-İslâm sentezi politikası çerçevesinde bu yakıştırma rağbet görmüş; hatta cumhurbaşkanının masası arkasına 16 bayrak yerleştirilmişti. 1984’de bir seri posta pulu çıkarılmıştı. İşin aslı, Osmanlı armasında, padişah, memleketi aydınlatan güneş olarak tasvir edilmişti. Cumhurbaşkanlığı forsunda da aynı sembol kullanılmış; etrafındaki yıldızlar, bu güneşin ışıkları olarak tasvir edilmiştir. Bunlara sonradan 16 devlet manası yüklenmiştir. Bu ön-kabul, ilkokul ders kitaplarından, üniversitelerdeki anayasa kitaplarına kadar girmiştir.

Tesbit edilen 16 devlet şunlardır: Büyük Hun İmparatorluğu, Batı Hun İmparatorluğu, Avrupa Hun İmparatorluğu, Akhun İmparatorluğu, Göktürk İmparatorluğu, Avar İmparatorluğu, Hazar İmparatorluğu, Uygur Devleti, Karahanlılar Devleti, Gazneliler Devleti, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Harzemşahlar Devleti, Altınordu Devleti, Timur İmparatorluğu, Babür İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu.

Mevzuyu ilk dile getiren Temmuz 1980’de Reha Oğuz Türkkan oldu. O, 16 Türk devletinin sayısına itiraz etti. Ertesi sene Şubat 1981’de İbrahim Kafesoğlu da aynı itirazı dile getirerek; tesbit edilen bayrakların da uydurma olduğunu söyledi. Coşkun Üçok, 1981’de Türk Tarih Kurumu’nda verdiği bir konferansta mevzuyu dile getirdi. Bunun üzerine hem TTK’ndan, hem de de Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı’ndan mütalaa istendi. Bir cevap gelmeyince, cumhurbaşkanlığı masasının arkasındaki bayraklar sessizce kaldırıldı. Ancak forstaki 16 yıldızın, 16 Türk devletini sembolize ettiğine dair kanaat değişmedi. Bunun üzerine çok, Ocak 1987’de hem bu yıldızların 16 Türk devletini sembolize edişine, hem de bu devletin sayısına ve tesbit şekline itirazlarını dile getiren bir yazı kaleme aldı.

Ölçü gizli mi?

16 Türk devletinin tesbitinde bir ölçüsüzlük vardır. Devlet, “bir toprak parçasında yaşayan halk üzerindeki otoriteye sahip varlık” olarak tarif edilmektedir. Şu halde ölçü, vatan ve halk ise, Avrupa Hunları, Gazneliler, Harzemşahlar, Timurlular, Babürlüler listeden çıkacaktır. Avrupa Hunları’nın tebası, Germen ve Slavlar; Gaznelilerinki Hindu, Fars ve Afganlar idi. Babürlü tebası da Hindli idi.

Ölçü hanedanın ırkı ise, Avar, Altınordu, Timur ve Babürlülerin listede yeri yoktur. Bunlarda kalabalık bir Türk teba vardır; ama hanedan Türk ırkından değildir. Mısır’da hüküm süren, Tulunoğlu, Akşitler, Memlûkler ve Zengiler; Hindistan’da hüküm süren Türk olan Kutubşahlar, Tuğluklar Türk hanedanları olduğu halde niçin listede değildir? Ayrıca hanedanın yabancı, ama çok sayıda Türkün yaşadığı Cengiz, Çağatay ve İlhanlı devleti nerededir? Hunların Türklüğü münakaşalı olduğu halde, tarihçilerin Türk kavminin tarihteki en eski temsilcileri saydığı İskitler (Sakalar) listede yoktur.

Türk anayurdunda hüküm süren, hanedanı da, halkı da Türk olan Tabgaçlar ve Türgişler, 16 sayısını tutturmak için olsa gerek, listeye alınmamıştır. Hem idareciler, hem halk Türk olduğu halde, Anadolu ve Azerbaycan’da Kara Yülük Osman Bey’in kurduğu, Uzun Hasan’ın padişahlık yaptığı Akkoyunlular; Irak ve Azerbaycan’da hükümdarları Kara Yusuf, Pirbudak gibi isimler taşıyan Karakoyunlular; Nureddin Zengi gibi kahramanlar yetiştiren Atabeyler; Azerbaycan ve İran topraklarında hüküm süren ve hükümdarları şakır şakır Türkçe konuşup şiir yazan Safevîler, Afşarlar, Kaçarlar listede yoktur. Özbek Hanlıkları (Şeybanîler, Cânîler, Mangıtlar) atlanmıştır. Bir ara Osmanlı Devleti’ne bağlanan Kaşgar Emirliği yoktur. Kazak, Kırgız, Nogay hanlıklarını bırakın, koca Volga Bulgar Hanlığı yoktur. X. asırda Hazar kuzeyinde hüküm süren bu devletin hükümdarı İlteper Almış Han, ilk müslüman Türk hakanıdır. Divriği Ulu Câmii neredeyse minaresini gözümüze sokarken, Mengücek, Danişmend ve Saltuklular nerededir? Karamanoğlu, Candaroğlu, Germiyanoğlu, Dulkadiroğlu, Ramazanoğlu, Ertena Beylikleri, devlet değil midir? Kazan, Astırhan, Kırım Hanlığı nerededir? Bayrağı ve pulu olan Hatay Devleti (1936), Azerbaycan Devleti (1917) nerededir?

Yavru vatan’a yer açın

Ölçü, imparatorluk ise, bunların yarısı bu statüde değildir. Ama imparatorluk olan başkaları listede yoktur. Tarihçiler tarafından apayrı bir devlet olarak görülen Anadolu Selçuklu Devleti, Büyük Selçukluların uzantısı olarak görüldüğü için listeye alınmamış ise; Hun İmparatorluğunun devamı mahiyetindeki Batı Hun, Akhun ve Avrupa Hun Devleti’nin işi nedir? Hun, Göktürk, Uygur, Karahanlı, Timurlular, hep birbirinin devamıdır; Büyük Türk Hakanlığıdır. Bu mantığa göre, Osmanlılar, Selçuklular’ın; Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlıların devamı mıdır? Bir ara Kuzey Kıbrıs yüzünden, 16 sayısını bozmamak için Batı Hun Devletini çıkarmak düşünülmüştü.

16 Türk devletini sembolize eden bayraklardan renk ve desen olarak, sadece Göktürk (kurt başı), Selçuklu (yay ve ok) ve Osmanlı’nınki hakkında tarihî bilgi vardır. Harezmşahların da bayrağının kırmızı olduğu bilinir. Bunun dışındakilerin hepsi hayalîdir. Mesela Büyük Hun sembolü olarak verilen ejder, Çinlilere aittir. Askerler için tesbit edilen üniformalar da böyledir. Halkının neredeyse beşte biri Türk ırkından olmadığı; olanların da ne kadar Türklük şuuruna sahip bulunduğu düşünülürse, adından başka Türklükle alakası bulunmayan, onun bile Fransızca telaffuzla olduğu Türkiye’de, 16 Türk devleti kaç kişiyi enterese eder, bilinmez. Yine de tarihimize karşı bir alâka uyandırması umulur.



Auschwitz, 1 milyonu Yahudi olmak üzere 1,1 milyon insanın acı içinde yok edildiği Nazi rejiminin utanç tablolarından biridir. 70 yıl önce bugün Müttefikler tarafından bulunmuş ve 27 Ocak Yahudi Soykırım Günü olarak ilan edilmiştir.

Polonya’da eski papanın memleketi Krakov yakınlarında, 1940’da üç kısımdan müteşekkil bir toplama, çalışma ve imha kampı olarak kuruldu. Krakov’daki 65 bin ve Auschwitz kasabasındaki 14 bin Yahudi tarihten silindi. Yıkılan evlerinin malzemesiyle kamp kuruldu. Etrafı elektrik cereyanı verilmiş dikenli telle çevrildi. Kaçmak imkânsızdı. Diğer kampların idarehanesi de burasıydı.

Avrupa’nın her yerinden milyonlarca Yahudi, Çingene, Rus esir ve Polonyalı vatanseverler trenlerle buraya getirildi. Çoğu yolda havasızlıktan öldü. Kalanlardan güçsüz düşenler kayda bile geçmeden imha edildi. Geri kalanları Krupp ve Siemens fabrikalarına işçi olarak yollandı. Ücretlerini kampta vazife yapan SS’ler alırdı.

Bir yandan bilhassa çocuk mahkûmlar üzerinde tıbbî tecrübeler yapıldı. Banyo diye getirilen gaz odalarında duş yerine püskürtülen Zyclon-B gazıyla zehirlendiler. Ölüm duvarı önünde kurşuna dizildiler. Darağacına asıldılar. Bazısı açlık, soğuk, hastalık sebebiyle öldü. Cesetler fırınlarda yakıldı. Yetişmeyenler toplu mezarlara gömüldü. Çok zor şartlardaki kampta hayat ortalaması 6 aydı.

Dünya, kampın bir esir kampı olduğunu zannediyordu. 1941’de Rus ve Leh esirler; ertesi sene de Yahudi mahkûmlar öldürülmeye başlanınca gerçek ortaya çıktı. 1944’de gönüllü mahkûm giren biri tarafından kampın planları müttefiklere bildirildi. Fabrikalar vuruldu. Ama kampa mahkûm getiren demiryollarının niçin bombalanmadığı bugün bile merak mevzuudur. 1945’te Ruslar kampa girerek, hayatta kalan 6 bin mahkûmu çıkardı.

Bugün Auschwitz, Almanya’daki diğer toplama kampları gibi devlet müzesi olarak ücretsiz gezilebilir. Müzede film gösterisi, fotoğraflar, mahkûmlardan kalan eşyalar teşhir edilir. Alman disiplin ve insan sevgisinin parlak örneklerini! burada görmek mümkündür. Kamp, Schindler’in Listesi filmiyle de tanınmıştır.


Bir grup Yahudi dindaşlarının çektiklerini hatırlamak üzere kampı geziyor

Çocuk mahkumlara ait elbiseler

Gaz odası

Kamp sakinlerinden özürlü olanların protezleri

Kamp sakinlerini öldürmek için kullanılan Cyclone B gazı

Kamp sakinlerinin ayakkabıları

Kamp sakinlerinin ayakkabıları

Kamp sakinlerinin gelirken yanlarında getirdiği valizler

Kamp sakinlerinin saçlarından dokunan kumaş

Kamp sakinlerinin yatakları. Döşek olarak bir mikdar saman, o da herkese nasip olmuyor

Kamp tuvaletleri

Kampa geliş

Kampın girişi. Kapıların üstünde çalışmak hür kılar yazıyor

Kampta çocuk mahkumlar da var

Kampta hayat

Kampta hayat

Kamptan bir manzara

Kamptan kaçış imkansız

Mahkumların ilk haftalarını geçirdiği bekleme salonu

Ölume yolculuk. Demiryolu kampın içinde sona eriyor.

Yaramazlık yapanların kapatıldığı ve tek kişinin ancak ayakta durabildiği karanlık hücre

Yaramazlık yapanların kapatıldığı ve tek kişinin ancak ayakta durabildiği karanlık hücre

Yaramazlık yapanların kapatıldığı ve tek kişinin ancak ayakta durabildiği karanlık hücrenin girişi

Zamanı geldiğinde kamp sakinlerinin yakıldığı fırınlar


Yaşlı krallardan biri daha göçtü. Suudi Arabistan Kralı Abdullah, 91 yaşında zatürreden vefat etti. Yeni kral Selman 80 yaşında. Kardeşi veliaht Mukrin ise 72... Suudi kraliyet ailesinde, ailenin en yaşlısı kral olduğu için, “yaşlı krallar” devri devam edecek anlaşılan.

Kral Abdulaziz es-Suud, sonra hepsi kral olan ogullari Faysal, Fehd ve Abdullah ile...

Suudi Arabistan’ın 6.kralı Abdullah, Kral Abdülaziz bin Suud’in sayısı yüze yakın çocuğundan biri idi. Hayatta kalan oğullarının 13.südür. Henüz Suudi Arabistan Krallığı kurulmadan evvel, babasının Riyad Prensliği zamanında dünyaya geldi. Doğum yılı bile tam belli değildir. 11 yaşında kaybettiği annesi Fehde, Şüreym kabilesindendir. Bu kadın, Osmanlı’ya bağlı Şemmar Emiri er-Reşid’den dul idi. Kral Abdülaziz, bununla mücadele edip 1921’de yenmişti.

Prens Abdullah, Mekke belediye reisi, başbakan yardımcısı oldu. 42 sene yürüttüğü milli muhafızların kumandanlığı, ona itibar ve güç kazandırdı. Ağabeyi Fehd, 1982’de tahta geçince, veliahd oldu. Fehd’in uzun süren ağır hastalığı zamanında kral naipliği yaptı. 2005’te tahta geçti. Kral Abdullah, bir yandan devletin resmî ideolojisi olan Vehhabîlikten taviz vermekten kaçınmış; bir yandan da daha toleranslı bir görüntü sergilemeye çalışmıştır. Üç evliliğinden 5 oğlu ve 7 kızı vardır.

Südeyrî Yedilisi

Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, Suudi Arabistan’da da hanedanın en yaşlı erkek ferdi hükümdar olduğundan dolayı, son devir kralları hayli yaşlıdır. Ama zaten son zamanları ağır hastalıkla geçtiği için, veliaht, birkaç sene fiilen saltanat sürerek adeta staj görmektedir. Bununla beraber kralın, veliahdı seçme salahiyeti vardır ve gerektiğinde -şimdi olduğu gibi- atlama yapabilmektedir.

Yeni Kral Selman, sarayda hususi tahsil gördü. Ümit va’dettiği için genç yaşta mühim vazifelere getirildi. 48 sene Riyad valiliği yaptı. Savunma bakanı oldu. Prens Nâif’in ölümü üzerine veliaht oldu. Zaten birkaç senedir hasta olan ağabeyinin yerine memleketi fiilen idare ediyordu. Meselelere ılımlı ve diplomatça yaklaşır; ama önceki kral gibi o da ekonomik reformları, politik reformlara tercih eder. Selman, aynı zamanda Arab Birliği’ni müdafaa eden bir yayın şirketinin sahibidir. 2010’da sol tarafına felç geldiği için, sol elini rahat kullanamaz. Demans hastası olduğu dedikodusu da yapılmaktadır. Üç evliliğinden 13 çocuğu vardır. Selman’ın oğlu Prens Sultan, 1985’de Uzay Mekiği Discovery ile uzaya giden ilk Müslüman, Arab ve kraliyet kanından biri olarak meşhurdur.

Ülkede iki büyük aşiret, Südeyrî ve Şemrî aşiretleri, ciddi manada söz sahibidir. Südeyrîler, askerî ve siyasî mekanizmaya; Şemrîler ise ekonomik hayata hâkimdir. Selman, Kral Abdülaziz’in Südeyrî kabilesinden olan zevcesi Hassa’dan (v.1969) dünyaya gelmiştir. Önceki Kral Fehd ile beraber bu kadının doğurduğu, 7 Suudî prensi vardır ki, bu güçlü kabileye arkalarını verdikleri için ülke içinde Südeyrî Yedilisi diye anılır. 2011’de veliaht Prens Sultan’ın cenazesinde, prensler arasında ciddi ihtilaf meydana gelmişti. Tutuculuğu ile tanınan Prens Nâif’in veliaht olmasını istemeyen bilhassa genç prensler, cenazede önce kavga etmiş; sonra birbirlerine silah çekmişlerdi. Öyle ki Suudi televizyonu neşriyatını kesmek zorunda kalmıştı. Nâif, bilhassa Şiî aleyhtarlığı ile tanınmış; Şiî azınlığın isyanına karşı Yemen ve Bahreyn hükümetlerine sıkı destek vermişti. Kral Abdullah’ın oğlunun etrafında toplanan Şemrîler, tahtın kralın oğluna geçmesi gerektiğini müdafaa etmişlerdir. Neyse ki Südeyrî Yedilisi’nden Nâif de çok yaşamamış; 2012’de vefat etmiştir.

Bu yediliden şimdi sadece Kral Selman, Abdurrahman (1931) ve Prens Ahmed (1942) hayattadır. Amerika’da tahsil gören Ahmed’in içişleri bakanlığına getirilmesi, onun veliahtlığına bir işaret olarak görülüyordu. Ahmed, ailede ve ülkede çok popüler olmasına rağmen 2012’de kızağa çekilerek siyasî vazifelerinden istifa etti. Gerçek sebep, güvenlik güçlerinin, müstakil birlikler hâline getirilmesine itirazıydı. Böylece küçüğü Prens Mukrin (1943) veliaht oldu.

Prens Ahmed (solda), Prens Mukrin (sağda)

Annesi sıradan bir Yemenli olmasına rağmen, Kral Abdullah’ın çok tuttuğu veliaht Prens Mukrin, istihbarat başkanıydı. Pilotluk tahsili görmüştür. Liberal görüşlere sahip olduğu bilinmektedir. Hakkında pek dedikodu ve menfi düşünce işitilmemiştir. Edebiyata meraklı olup, zengin bir kütüphanesi vardır. Tek zevcesi vardır; o da kadın meclisi başkanıdır. Ama Kral Selman’ın yakın bir gelecekte, Südeyrî Yedilisi’nin kendisinden başka son ferdi olan öz kardeşi Ahmed’i veliaht yapması muhtemeldir.

Öte yandan Südeyrî Yedilisinden Prens Abdurrahman, ailenin en yaşlısıdır ve kendisine haksızlık yapıldığını düşünmektedir. Abdülaziz’in Batı’da okuyan bu ilk çocuğu, Kaliforniya Üniversitesi sanat bölümü ve askerî akademi mezunudur. Yemek şirketi sahibi bir işadamıdır.

Kaymakamlıktan krallığa

Vehhâbî mezhebindeki Suudî emirleri, Riyad Kaymakamı sıfatıyla Osmanlı tâbiyetinde iken; 1918’den itibaren yaşanan otorite boşluğunu iyi değerlendirip İngiliz desteğiyle Arabistan’a hâkim oldular. İlk kral Abdülaziz bin Suud’un (1880-1953) sayısız evliliğinden 70’i küçükken ölen 150 çocuğu vardı. 7 oğlu sırayla kral oldu. Şu anda aile mensupları arasında sayısı 4 bin olarak tahmin edilen prens vardır ve devletin çeşitli kademelerinde başlıca söz sahibidir.

2.kral Suud bin Abdülaziz, sefahate düşkün olduğu için tahta çıktığının ertesi sene (1954) tahttan indirildi. Sürgüne gönderildiği Atina’da 1969’da öldü.

3.kral Faysal bin Abdülaziz (1905-1975), ailenin en tanınmışıdır. Üç lisan bilirdi. Hariciye bakanlığında parladı. Ustaca siyasetiyle İslâm âleminde büyük bir şöhret, sempati ve nüfuz elde etti. Halifeliği ihya etmek istediyse de başaramadı. Müslüman ülkelerle samimi dostluklar kurmaya çalıştı. O zamana kadar kaba güce dayalı Selefîliğin, fikrî satıhta yayılması için çalıştı. Petrol şirketlerinden ve hacılardan elde edilen paralarla faaliyet gösteren Râbıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî’yi teşkil etti. Müslüman ülkelerde câmiler, medreseler, İslâm merkezleri kurdu. Maaşını ödediği din adamları yetiştirdi. Selefî akidesine dair kitapları bütün dünya lisanlarına tercüme ettirip, bedava dağıttırdı. Eşi, bir Osmanlı subayının kızıydı ve Faysal, aşkı uğruna, başka evlilik yapmamaya söz vermişti. Faysal, popularitesine rağmen, yeğeni tarafından öldürüldü.

Kral Abdullah Milli Muhafızlar Kumanadnı iken

Yerine geçen kardeşi Hâlid (1913-1982), dinine/mezhebine çok bağlı bilinirdi. Bir yüzbaşı ile zina eden torunu Prenses Şila’yı taşlanarak öldürtmekte duraksamadı.

Kral Fehd (1922-2005) estetik zevki gelişmiş bir kişiydi. Bu sebeple, koyu Selefîlerin, bid’at olarak gördükleri, Kubbetü’l-Hadra’yı yıkma, minareleri ve mescid duvarındaki yazıları indirme isteklerini ciddiye almadı. Fehd’i ve şimdi ölen kralı, doktora vesilesiyle Medine’de kaldığım sıralarda yakından gördüm. Fehd, Mescid-i Nebî’nin tamir faaliyetinin bitiş merasimine gelmişti. Yaşlılık ve şişmanlık sebebiyle yürüyemediği için bir golf arabasında dolaşıyordu. Mescid'in tamamlanmasının nişanı olarak, son minaresinin altın kaplama alemini getirdiler. Kral, aleme elini sürdü; sonra götürüp taktılar. Böylece inşaat tamamlanmış oluyordu.

Koyu Selefîler, bugün kraliyet ailesini mezhep hususunda tavizkâr ve gevşek bulmaktadır. Hatta bunlardan “İhvân” (İhvânü’l-Müslimîn değil) adlı marjinal grubun fedaileri, 1979’da Kâbe’yi basmış; isyanları zorlukla bastırılmıştı.



Zaman zaman Suudi Arabistan’da bazı Türk vatandaşlarının, Allah ve peygambere sövdükleri gerekçesiyle idam cezasına çarptırıldığını gazeteler yazıyor. Öte yandan Batı’da İslâmiyet aleyhdarı yazı, roman veya karikatürlere katl fetvâsı çıkarılıyor; hatta cinayetler işleniyor. Bu da İslâm düşmanlığını körüklüyor.

İslâm hukukunda, kendi iradesiyle Müslümanlığı seçtiği halde, zorlama olmaksızın, dinini terk etmeye veya İslâm dininin prensiplerinden birini inkâr, tahkir veya alay etmeye irtidad, bunu yapana da mürted denir. Allah ve peygambere sövmek de bu suçun içindedir. İslâm dini, İslâm ülkesinde diğer dinlerin bütün aksamıyla tatbikine, öğrenilip öğretilmesine izin verir; ancak Müslümanlar arasında bu yolda propaganda yapılmasını ve İslâm dininin tahkirini yasaklar.

Kadı ve davacılar

Üç gün mühlet

Bu suçu işleyenlere önce âlimler tarafından nasihat verilip şüphesi giderilmeye çalışılırdı. Mühlet isterse, üç gün mühlet verilirdi. Bu zaman zarfında pişmanlık bildirirse veya suçunu inkâr ederse kabul edilirdi. Aksi takdirde mahkeme idamına karar verirdi. Kadına bu suçtan dolayı ceza verilmez; tövbe edinceye kadar hapsedilirdi. Bu hususlar Kur’an ve sünnet ile sabittir. Bu şekilde yaşamak istemeyen kimse, ya İslâm ülkesini terk edecek; yahud da bu kanaatini izhar etmeyecektir. Çünki ceza, suçunu açıklayana verilirdi. Dolayısıyla tarihte bu sebeple cezalandırılanlar yok denecek kadar azdır. Bunlar silahlanıp isyana kalkışmışsa, iş artık başka bir renge bürünmüş demektir. Bu cezayı İslâm memleketindeki kâdı verebilir ve devlet infaz eder. Ferdlerin veya grupların böyle bir ceza takdir ve tatbik etme salâhiyeti yoktur. Aksi takdirde suç işlemiş olurlar ve cezalandırılırlar.

Dine dayalı bir düzende, devlete ve cemiyete karşı işlenen suçlardan sayıldığı için, mürted, vazgeçtiği dinin esasları üzerine bina edilmiş olan devlete savaş açmış kabul edilirdi. Ancak İslâm dünyasında bu sebeple cezalandırılanlara fazla rastlanmazdı. Çünki bu suçu işleyen, cezalandırılacağını bilirdi. Bu sebeple ya hakiki fikrini ifşâ etmez; yahud cezalandırılacağını anlayınca tövbesini bildirip kurtulmayı tercih ederdi. Bugün de dünya ceza kanunlarında, rejim aleyhtarlığı suç olduğu gibi; fikir hürriyeti dışında kalacak şekilde insanların mukaddes bildiği şeylere sövmek suçtur. Müslüman olmayanlar, İslâm dininin prensipleriyle muhatap olmadıkları için onlara bu ceza tatbik edilemez. Ancak dârülislâmda, müslümanların mukaddesatına saygı duymanın karşılığı vatandaş olarak bulundukları için, böyle bir fiil işlemeleri hâlinde kendilerine umumi selâmeti bozmaktan dolayı devlet ceza verilebilir.

Ecnebilerin, espri anlayışı, Şarklılardan farklıdır. Kendi peygamberlerinin bile karikatürünü çizmekte beis görmemektedirler. Ama mizah anlayışı, başkalarını rencide etme hakkını vermez. Vaktiyle evlilikleri bahanesiyle Hazret-i Peygamber’i tahkire çalışan bir piyes, oynanmak üzere Avrupa sahnelerine konduğunda, zamanın padişahı Sultan II. Abdülhamid, Londra ve Paris nezdinde diplomatik teşebbüslerde bulunarak mâni olmuştu. Bugün için de kudsiyata hakaret edildiğinde, kanunî yollardan hak aranır. Mümkün değilse kenara çekilmek, karşılık vermemek esastır. Hazret-i Peygamber’in Mekke devri, dârülharbde yaşayan Müslümanların nasıl davranması gerektiğine en güzel numunedir.

Lord Canning (solda). Rıfat Paşa (sağda)

Avrupalı olmak istiyorsanız cezayı kaldırın!

1843’de bir Türk kızıyla evlenmek için Müslüman olup, sonra eski dinine dönen bir Ermenî’nin cezalandırılması üzerine, İstanbul’daki İngiliz elçisi Lord Canning, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da kalmak istiyorsa irtidat edenlerin cezalandırılmasını öngören şer’î prensibin kaldırılması gerektiğini söylemişti. Hâriciye Nâzırı Sadık Rifat Paşa da bu teklife, “Siyaset sahasında Avrupa’nın nasihatlerini daima hürmetle karşılarız. Fakat din konusunda serbestliğimizi muhafazaya kararlıyız. Din, kanunlarımızın temeli, hükûmetimizin düsturudur. Değil biz, padişah bile bu sahada en ufak değişiklik yapamaz. Hukukumuzun aksiyonlarından birini lağveden emirnâme isterseniz, iktidarımızı kökünden baltalamış olursunuz. Halkımızdaki itaat hissini yok edersiniz. Huzurunuzu istiyoruz derken imparatorlukta ayaklanmaların çıkmasına yol açarsınız.” cevabını vermişti.

1854’de İngiltere bu yolda bir fermân çıkarılması için hükûmete baskılarını arttırdı. Zamanın sadrazamı Âli Paşa, “Padişah, böyle bir teklife boyun eğecek olursa, milletin ruhânî lideri olmaktan çıkar, hükümdarlığı da uzun sürmez. Bu hususta size diplomatik vaadde bulunabiliriz; ama yazılı hukuk kâidesi hâline getiremeyiz” demişti.

Fransa'da farklı mezheplerinden dolayı yakılanlar

Yahudi ve Hıristiyanlıktaki vaziyet

Yahudilikte de dinden dönmenin cezası ölümdür. Hazreti Musa Tur dağında iken dönmesi on gün gecikince, kavminden bazıları altın bir buzağıya tapınmaya başlamış; Hazreti Musa döndüğü zaman bunları ölümle cezalandırmıştı. Sadece Yahve’ye (Allah’a) ortak koşmak ve Tevrat’ın bir harfine bile inanmamak değil; sünnet olmamak, Sebt (Cumartesi) gününün kudsiyetini ihlâl etmek de dinden çıkma sebebidir. Pişman olursa üç haham huzurunda tövbe edip mikveh denilen havuzda yıkanarak tekrar Yahudiliğe dönebilir. Gurbetteki Yahudilerden, Hristiyanların şerrinden korunmak için, vaftiz olan/olmak zorunda kalan hayli Yahudi çıkmış; ancak bir devlet otoritesi olmadığı için bunlara dünyevî bir ceza öngörülmemişti. Holandalı filozof Spinoza, İngiltere başvekili Benjamin Disraeli, Alman bestekâr Mendelssohn, Nobel mükâfatlı Rus yazar Boris Pasternak meşhur Yahudi mürtedlerdendir.

Hıristiyanlık, inanç ve amelde kilisenin doktrininden en ufak bir ayrılmayı irtidad saymış ve aforoz ile cezalandırmıştır. Halbuki Yahudi ve Müslümanlıkta açıkça inkâr teşkil etmeyen günah ve sapkınlıklar irtidad sayılmaz. Ortaçağ’da bunlara karşı daha şiddetli davranılmış; bunlara dünyevî cezalar tatbik etmek üzere 1184 senesinde Engizisyon kurulmuştur. Kilise prensiplerinden ayrıldığı gerekçesiyle yüzbinlerce kimse yakılrak öldürülmüştür. Üstelik kilise bu suçtan tövbe etmeyi de ölüm cezasından kurtulmak için kâfi görmemiş, sadece uhrevî cezayı kaldıracağını bildirmiştir.

Galile'nin Enkizisyon Mahkemesi'nde muhakemesi (solda). Benjamin Disraeli (sağda)



Osmanlılar, sokak hayvanlarının himayesi için vakıflar vardır. Eskiler, hayvan hakkından çok korkmuş; kuşlar için kuş evler, hatta kuş hastaneleri yapmıştır.

Cami avlusunda güvercinler (Tablo:Jean Leon Gerome)

Eskiler imanı, “Allah’ın emirlerine hürmet” ve “mahluklarına şefkat” olarak hülasa etmiş. İnsanlara iyilik yaparken, hayvanları da ihmal etmemiş. İslâm kültüründe, kul hakkı yemenin kötülüğü anlatılırken, havyan hakkının, insan hakkından da yukarı olduğuna dikkat çekilir. Zira insanlara verilen zararı telâfi edip, onlarla helâlleşmek mümkündür. Ama hayvanlarla mümkün değildir. Zira hayvanın aklı yoktur. Zarar veren hayvanı, canını yakmadan öldürmek câizdir.

Önceki milletlerden birinde, bir köpeğe su verdiği için cennetlik olan kötü bir kadın ile bir kediyi aç bırakıp ölümüne sebep olduğu için cehennemi hakkeden saliha bir kadının hikâyesini Hazret-i Peygamber anlatmıştır. Bu korku ile eskiler, kendi yemeden hayvanını yedirmiş; ahır hayvanlarının altını temizlemiş, onların suyunu, yemini kontrol etmeden yatmamıştır. Hükümet de, mesela kümes hayvanını baş aşağı taşıyanlara; ata, eşeğe takatinin üzerine yük yükleyenlere ceza vermiştir. Hayvana kötülük yapan, Osmanlı cemiyetinde barınamazdı.

Eski İstanbul'da sokak kedilerini besleyenler

Kediler Câmii

Osmanlılar, sokak köpeklerinin yiyecek bulması, sıcak günlerde kuşların su içmesi, kanadı kırık leyleklerin tedavisi, dağda aç kalan kurtlara et verilmesi, yaralı atların iyileştirilmesi için vakıflar kurmuşlar. Cami, medrese, saray gibi binaların güneş alan ve rüzgar vurmayan cephelerinde, insanların ulaşamayacağı yükseklikte kuş evleri yapmışlar. Mezarların üzerine kuşların su içmesi için küçük tekneler yerleştirmişler.

Vakıflar arşivinde, eskilerin hayvan sevgisi ve merhametini gösteren çok enteresan vakıflar vardır. Meselâ İzmir’de Mürselli İbrahim Ağa, 1307’de, Ödemiş Yeni Câmi civarındaki leyleklerin beslenmesi için senelik 100 kuruş vakfetmiş. Adana Beylerbeyi Ramazanoğlu Pîrî Paşa, 1558’de, binek ve besi hayvanlarının otlaması için mera vakfetmiş. Lütfi Paşa, 1544’de Tire’de gelip geçen yolcuların hayvanlarının su içmesi için çeşme, yalak ve havuz vakfetmiş. Rumelihisarı’nda 1778 tarihli Hacı Seyyid Mustafa vakfının vakfiyesinde, “her gün 30’ar akçelik taze ekmek alınıp sokak köpeklerine yedirile” diye yazar. 1707 senesine ait Çandarlızade Mehmed Bey vakfı, güvercinlerin bakımı için bir güvercinhane kurmuş ve çiftlik evini buna vakfetmiş.

Şam’da Mescidül-Kıtat (Kediler Câmii) adında bir câmi vardır. Kıtat, kediler demektir. Burası, aynı zamanda sokağa atılan kedi yavrularını himaye için kurulmuş bir vakıftır. Câmi kayyımı, yüzlerce kedi yavrusunu vakıftan ciğer getirerek beslediği bir câmidir. Şam’da Merci meydanından, Şam Üniversitesi ve Şam fuarının da dâhil olmak üzere, Mezze’ye kadar olan yerler, hayvanları himaye için kurulmuş bir vakıftır. Burası 2,5 km uzunluğunda, ortasından nehir geçen bir arazidir. Yaşlandığı veya hastalandığı için artık iş yapamaz hâle gelen binek hayvanları, öldürülmez, vurulmaz, ölüme terk edilmez; burada bakılır.

Bayezid Kütüphanesi müdürü İsmail Saib Sencer, yüzlerce kediye bakardı. Bu sebeple Bayezid Kütüphanesi’ne, Kedili Kütüphane denirdi. Eskiden beri onlarca, yüzlerce sokak kedisine bakan, onarı besleyen insanlar olmuştur. hele eşten dosttan vefa görmeyen, çoluk çocuğu olmayan, olsa da bunlardan alâka bulamayanlar, muhabbet ve merhametini kedilere vedirler.

Bursa'da Kavaflar Çarşısı'nda Gurabâhâne-i Laklakân (Dün ve bugün)

Leyleğin ömrü...

Bazı eski evlerin önünde üzeri tabak gibi oyulmuş taşlar görülür. Bunlar, sokak hayvanlarına yemek vermek üzere dikilmiştir. Evde artan yemekler, kemikler vs bu taşların üzerine konur. Sokak köpekleri, kedileri gelip bunları yer. Eskiden bilhassa köpekler sokakları paylaştığı için bir sokağın köpeği, diğerine geçmezdi. Bu sebeple evlerin önünde bir hırlaşma da mevzubahis olmazdı.

Leylekler, güvercinler, serçeler, kırlangıçlar, hiç korkmadan herhangi bir evin tepesine, bacasına yuvalarını yapabilmişler. Eti yenen hayvanlardan olduğu halde, bilhassa leylekleri avlamayı kimse aklından geçirmez. Soğuklar başlayınca cenuba göç etmesinden dolayı “hacı kuş” denilen leyleğe ayrı bir hürmet edilir. Hele Bursa’da bir leylek hastanesi vardır ki, “gurabahâne-i laklakan” diye meşhurdur. Laklak, leylek demektir malum. Gagasıyla çıkardığı biteviye ses, ona isim olmuştur. Sembolist şair ve yazar Ahmed Haşim’in bir hikâyesine de mevzu olan gurabahâne, kanadı kırık leyleklerin tedavisi için kurulmuş bir hayvan hastahanesi ve bakımevidir. İyileşen leylekler, gideceği yere gitmek üzere salıverilir.

Eski bir İstanbul evinin cephesinde kuş köşkü

Her şehir evinde bir küçük bahçe ve bunda da kümes vardı. Yumurtasından istifade için beslenirdi ama netice itibariyle her evde bir hayvan bakılırdı. Hele farelerin eksik olmadığı ahşap evlerde, kedisiz olmazdı. Her evin kedisi, âdetâ çocuğu gibidir. Hatta çocuğa fazla alâka gösterseler, kıskanır.

Köylük yerlerde bir koyun kaybolunca, koyunu yememesi için kurdun ağzı bağlanır. Bunun için ocaktan insanlar, kendine has bir merasimle bir ipi bağlayarak Veşşemsi suresini okurlar. Koyun bulununca, yine benzeri bir merasimle bu sefer kurdun ağzı açılır. Kurt, vahşi de olsa, Allah’ın bir mahlukudur, ona da merhamet göstermek lâzımdır. Ağzı bağlı kalırsa, ölür.

İstanbul’un sokak köpekleri meşhurdur. 1909 senesinde belediye bunları toplayıp, teknelerle Hayırsız Ada’ya taşıdı. Bu hayvanlar burada açlık ve susuzluktan öldü. Bu zaman zarfında uğultuları, şehir halkını muzdarip ettiğinden, teknelerle adanın yanından geçenler, bunlara yiyecek atardı. Havyanlar ölünce de, şehri taciz etti. Ardından çıkan harbler, bu köpeklere yapılan kötülüğün cezası olarak görüldü. İttihatçıların hayvanlara yaptığı bu muamele, insanların başına geleceklerin habercisi gibidir.

Eski İstanbul'da sokak köpeklerini besleyenleri tasvir eden eski bir kartpostal



Dünyaca meşhur iki İslam âliminin ismi verilse, biri İmam Gazâlî ise, diğeri şüphesiz Muhyiddin Arabî’dir. Avrupalılar, Muhyiddin Arabî enstitüleri kurmuş, panteizmi, onun vahdet-i vücud anlayışından yardım alarak izaha kalkışmışlardır. Ancak insanların çoğu her ikisini de yanlış anlamışlardır.

Çok ekzantrik kişiliği ile tanınan Muhyiddin Arabî, Endülüs’te doğmuş olmakla beraber, Arab asıllıdır. İslâm dünyasını gezmiş, Anadolu’ya kadar gelerek Selçuklu Sultan’ından hürmet görmüş, Sadreddin Konevî’nin annesini nikâhlamıştır. Konevî, Mevlânâ’nın hocasıdır. Nihayet Şam’da yaşayıp 1240’da vefat etmiştir. Kelâmdan tasavvufa, tarihten manevî keşiflere kadar geniş bir yelpazede eserleri vardır. Bazı sözleri, çok münakaşa mevzuu olmuş; ham sofular, kendisini tekfire kadar iş vardırmıştır.

Hased neler yaptırıyor

İbni Hacer’in, “Şeyh-i Ekber ve emsâlinin dine uymayan sözleri te’vile, izaha muhtaçtır. Bunlar evliya defterindedir. Eğer bunların zamanında olsaydık, gider, böyle kitaplar yazmayın diye ricâ ederdik” dediği rivayet edilir. İmam Rabbânî de der ki: “Bize Nusûs [âyet ve hadîs] lâzımdır; [Şeyh-i Ekber’in] Füsûs [kitabında yazdıkları] değil; Fütûhât-i Medeniyye [Medine’de gelmiş fıkıh hükümleri] varken, [bunlara uymayan marifetlerin yazıldığı] Fütûhât-i Mekkiyye’ye bakmayız. Şeriata uymaz gözüken sözlerini te’vil ederiz, şeriata uydurmaya çalışırız. Bunlar, keşifte [evliyanın kalbine gelen ilhamda] hatadır. Vahdet-i vücud sahipleri, meselâ Muhyiddin Arabî ve yolunda gidenler, her şey O’dur diyor. Bu sözleri, âlem Allahü teâlâ ile birleşmiş demek değildir. Âlem yoktur; ancak Allah vardır demektir.”

Osmanlı’nın son devrinde yüksek ihtisas medresesinde Füsûs okutan Abdülhakîm Arvasî’nin beyanları dikkat çekicidir: “Muhyiddin Arabî’nin bazı sözleri sekr [tasavvuf sarhoşluğu] hâlinde söylenmiştir. Manaları bizim anladığımız gibi değildir. Bizim alışık olduğumuz kelimeleri kullanmışlar; ama başka manaları kasdetmişlerdir. Sekr hâlinden kurtulunca, kendileri de bu sözler ile muradlarının anlatılamamış olduğunu görerek pişman olmuşlardır. Cüneyd Bağdadî’nin, Bâyezid Bistâmî’nin de böyle şath kabilinden sözleri vardır; ama kimse bunları dalâlet ehlinden saymamıştır. Şeyh-i Ekber’e hüsnü zannım tamdır. Zira bütün yazılarında Hazret-i Resule uymaya en büyük kıymeti bahşeder. Avam için Füsûs, Fütûhât gibi yüksek kitaplar okumak câiz değildir. Müslümanlar sofiyeye değil, fakihlere tâbi’ olmaya memurdur. O büyüklere hilâf-ı şeriat söz isnâd eden dinden çıkar. Ne garip, helâ âdâbını bilmeyenler; Muhyiddin’in sözünden bahseder.”

Şam'da Kasyun Dağı eteklerindeki Salihiye'de Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin türbesi

Abdülkadir Geylanî, Muhyiddin Arabî gibi bazı zâtlara kâmil âlim oldukları için hased edilirdi. O zaman baskı usulü de olmayıp, kitaplar elle çoğaltıldığından, bazı hasedcilerin bu zâtları şereften düşürmek için kitaplarını tahrif ettiği, ilaveler yaptığı söylenir. Nitekim İmam Şa’rânî, “Bazı ulema ile Konya’ya kadar giderek, Şeyh-i Ekberin kendi eliyle yazdığı Fütühat’ı gördük, orada bu gibi ifadeler yoktu” diyor. Bu sebeple Mevlânâ, Mesnevî’yi başkaları üzerinde oynayamasın diye manzum olarak kaleme almıştır.

Şeyhülislâm Ebussûud Efendi'ye Muhyiddin Arabî'nin Füsûs isimli eserindeki şeriata uymaz gözüken bazı şeyler sorulduğunda, bu sözlerin başkaları tarafından onun kitaplarına sokularak iftira edildiğini; sultanın, bu eserlerin okunmasını yasaklayan emir çıkardığını söylemiştir. Şeyhülislâm İbni Kemal, onu medhederek der ki: “Füsûs ile Fütuhât gibi eserlerindeki meselelerin bazıları, kitap ve sünnete uygundur. Bazılarını ise, ancak keşif ve bâtın [tasavvuf] ehli anlar. Bunlarla murad edilen manayı anlayamayan kimsenin, sükût etmesi vâcibdir”. Nitekim Şeyh-i Ekber’in “Bizden [bizim gibi] olmayanların, kitaplarımızı okumaları haramdır” dediği nakledilir. Fîrûzâbâdî, Süyûtî, İmam Şa’rânî gibi çok âlimler kendisini övmüş; büyüklüğünü bildiren kitaplar yazmışlardır. Bir tek İbni Teymiyye, kötülemiş, hatta tekfir etmiştir. Buna şaşılmaz. Çünki İbni Teymiyye, mecazı da kabul etmez. Bunun takipçileri de Şeyh-i Ekber için demedik laf bırakmamışlardır.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin el yazısı (Konya Yusuf Ağa Kütübhanesi)

Rivayet olunur ki, Şeyh-i Ekber’i rüyada yüksek derecede görmüşler. “Aleyhimde konuşanlar sayesinde, Allah bana o kadar sevap verdi ki, hak ettiğimin üzerinde yüksek bir mertebeye kavuştum” demiş. Nihayet kabrinde şu beyt yazılıdır:

Kad kâne sâhibü hazel kabri cevheretün nefîsetün sâğeha’l-bârî mine’n-nütef

Azzet fe-lem ta’rifü’l-en’âmi kıymetehâ fereddehâ gayreten minhü ile’s-sadef

(Bir nefis cevherdir, bu kabrin sahibi, Allah’ın meydana getirdiği nutfelerden

Gayrete dokunup sedefe döndürdü onu, insanlar kıymetini bilmediğinden.)

İbnü'l-Arabî hakkında eserler yazılmış, kitapları muhtelif lisanlara tercüme olunmuştur

Osmanlı Devleti’ne dair keşifler

Şeyh Edebâlî’nin gençliğinde sohbetinde bulunduğu Şeyh-i Ekber’in Osmanlılarla enteresan bir irtibatı vardır. Kuruluşundan 70 sene evvel Osmanlı Devleti’ni manevî âlemde haber verip övmüştür:

İnne aslaha'd-düveli ba'de's-sahâbeti ed-Devletü'l-Osmâniyye

Fe-lâ inkirâza li-devletihi ilâ zuhûri'l-hatmi ve'l-kıyâme

(Osmanlı’dır en sâlih devlet, sonra sahabeden,

Yoktur yıkılış ona, dünyanın sonu gelmeden)

Bu beyitin aslı, vaktiyle Yıldız Câmii’nin giriş kapısı üstünde asılıydı. Osmanlı padişahları, her zaman Şeyh-i Ekber’in hatırasına hürmet etmiştir. Şeceretü’n-Nu’mâniyye fî Devleti’l-Osmâniyye adlı eserinde, Osmanlı Devleti’ne dair çok esrarlı keşifleri vardır. “Sin (Selim), Şın’a girince, Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar” buyurmuş; nitekim Sultan Selim, Şam’a girdiğinde, kabrini buldurup, üzerine türbe ve yanına da câmi yaptırmıştır. Bunu, Sultan II. Abdülhamid tamir ettirmiştir. Ayrıca sin’in (Yavuz Sultan Selim) tılsımına (halifelik), onun Acem ve Arab mülküne hâkimiyetine; ayn’ın (Abdülaziz), yarılıp ayrılmasına (bileklerinin kesilip öldürülüşüne), sonra ayn’ın (Sultan Abdülhamid) tahta çıkıp muhalefetle karşılaşacağına, nihayet “Senin yüzünden başımıza belâ geldi” diye suçlanacak mim (Sultan Mehmed Vahîdeddin) ile devletin sonunun geleceğine; ardından fitnelerin zuhuruna işaretler vardır.

Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin sandukası

Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin türbesinin girişi



Geçenlerde, aidatı ödenmediği için, Fransa’daki mezarı açılıp, kemikleri umumi bir çukura atılan Osmanlı şehzâdesinin haberi medyaya düştü. 15 yaşında sürgüne çıkan ve sıkıntılı bir hayat yaşayan Orhan Efendi’yi acılar öldükten sonra da rahat bırakmadı.

“Harbiye Mektebi’nden eve döndüğüm bir gün, evde bir komiser ve iki polis beni karşıladı. Komiser ağlayarak bana bir kâğıt imzalattı. Bu kâğıtta, 24 saat içinde memleketi terk edeceğime dair taahhüd vardı.” Böyle anlattı sürgünün nasıl başladığını Osmanlı hanedanı reisi Şehzâde Orhan Efendi... Padişahlık devam etseydi, Sultan II. Orhan adıyla Osmanlı tahtına oturacak şehzâdenin, bugün dünyada bir kabri bile yoktur.

Orhan Efendi sürgüne çıktığı sene askerî mektepte iken ve Arnavutluk pilot üniforması ile

Hamallıktan şoförlüğe

Şehzâde-i Civanbaht Mehmed Orhan Efendi, Sultan II. Abdülhamid’in torunlarındandır. Dedesi tahttan indirildiği sene dünyaya geldi. 5 yaşında iken, babası Abdülkadir Efendi annesinden ayrılmıştı. Orhan Efendi, anne ve dayısıyla büyük müşkilat içinde yaşardı. Galatasaray Lisesi’ne tramvay pasosu ile gider gelirdi.

Üç günlük mülâzım iken gelen acı haberin ertesi günü, Orhan Efendi, babası ve kardeşleriyle beraber Sirkeci’den bindiği Simplon Ekspresi ile sürgüne çıktı. Böylece 67 sene devam edecek sürgün hayatı Budapeşte’de başladı. Beyrut’ta amcasının, Nice’de halasının yanında yaşamaya çalıştı. Buradan 2,5 sene yaşayacağı Buenos Aires’e geçti. Vapurdan indiğinde 21 yaşında ve cebinde 8 frank vardı. Burada teneke fabrikası sahibi Kayserili bir Türk, şehzâdeye kucak açtı. 8 peso gündelikle fabrika işçiliği, hamallık, şoförlük yaptı. Burada Lübnanlı bir ailenin kızıyla evlenmek istedi. Aile, deniz aşırı bir memleketteki bu gencin hüviyetini tahkik için Halife Abdülmecid Efendi’ye mektup yazdılar ise de, cevap gelmeyince, evlilik işi yattı.

Orhan Efendi, artık bir yerde devamlı duramaz olmuştu. Arjantin’den Kâhire’ye geçti. İstanbul’dan tanıdığı Mısırlı Prens Yusuf Kemal Bey’den 100 lira borç alıp Plymouth marka bir otomobil edindi. Plakasında Arabî harflerle Prens Mehemmed Orhan yazan otomobiliyle Beyrut-Şam arasında 2,5 sene şoförlük yaptı. Burada “Hafîd-i Sultan Hamid” (Sultan Hamid’in torunu) olarak anıldı ve herkesten alâka gördü. Gazeteler, “Abdülhamid’in torunu şoförlük yapıyor” diye haberler yazar; polisler, gelip geçerken kolaylık gösterirlerdi.

Arnavutluk Kralı Ahmed Zogu ve Prenses Müzeyyen

1933’te otomobili satıp Nice’e geldi. Mısır hanedanından Nâfia Yeğen ile evlendi. Kızı Neclâ Sultan dünyaya geldikten sonra anlaşamayıp ayrıldı. Arnavutluk’a geçti. Burada pilot ve Kral Ahmed Zogu’nun yaveri oldu. İstanbul’da okuyan Kral, Sultan Hamid’in çok ihsanlarını gördüğü için, aileye yakınlık duyardı. Hatta kızkardeşi Seniyye’yi Şehzâde Âbid Efendi ile evlendirdiği gibi; diğer kızkardeşi Müzeyyen’i de Orhan Efendi’ye vermek istedi. Ancak nişan kısa zamanda bozuldu. Orhan Efendi, Kral Zogu’nun İtalyan işgaline uğrayan Arnavutluk’tan, ardından da Alman işgaline uğrayan Paris’ten kaçmasını organize etti. Paris’te zengin, dul ve hâmile bir hanım ile evlendi. Mehmed Selim ismi verilen çocuğu, Orhan Efendi evlat edindi ve müslüman olarak yetiştirdi. Ancak bu evlilik de yürümedi.

Harbin ardından ülke ülke gezdi. Nice’de sürgündeki Kral Zogu’nun şoförlüğünü yaptı. 1960’dan sonra Avrupa’da otomobil dağıtıcılığı yaptı. 1966’dan sonra Paris’teki Amerikan askerî mezarlığında 4 sene şoförlük ve sonra bekçilik yaptı. 1974’de 190 dolar (1500 frank) aylıkla tekaüde ayrıldı. Asgari ücretin 3200 frank olduğu bir zamanda Nice’te mutfak ve banyosu müşterek 30 m2 lik bir apartman dairesinde mahrumiyet içinde yaşadı.

Şehzâde yıllar sonra İstanbul'a geldiğinde...

Cenazede 4 kişi

Haymatlos (vatansız) yaşadı. Fransızların hanedan mensuplarına verdiği pasaportu taşırdı. 1983’te Şehzâde Ali Vâsıb Efendi’nin vefatıyla hanedan reisi oldu. 1991’de Marsilya Konsolosluğu tarafından kendisine nüfus kâğıdı ve Türkiye pasaportu verildi. 1992’de İstanbul’a geldi. 2 haftalık ziyareti amme efkârında çok alâka uyandırdı. Gençliğinde tanıdığı yerleri dolaştı. Gözleri iyi göremediği için, buraları çok hislenerek gezdi.

Orhan Efendi, serbest tavırlı, şakacı, kalender idi. 8 lisan bilirdi. Son zamanlarında anfizemiden muztarip idi. Günde bir öğün yer; ama hâlini kimseye açmaz, kimseden yardım istemezdi. Haysiyetiyle yaşayıp, yüzünde tebessümle 1994’te Nice’de vefat etti. 6 kişilik bir cemaatin iştirakiyle defnolundu. Namazını, şehrin kenar mahallerinden parayla iknâ edilerek getirtilen 4 Tunuslu kıldı. 6 ayda bir ödenmesi gereken 200 Euro aidat ödenmediği için, kabri birkaç sene evvel açılarak kemikleri umumi bir çukura atıldı. Sağlığında kendisine reva görülen onca eziyetin yanında, şehzâdenin na’şının başına gelenler hiç mesabesinde olmakla beraber, bir ibret levhası teşkil eder.

Orhan Efendi'nin defnedildiğinde başına ikilen tahta ve nihayet kemiklerinin atıldığı umumi çukur

Kabına sığmayan baba

Şehzâdenin babası Mehmed Abdülkâdir Efendi (1878-1944), Sultan II. Abdülhamid’in 2. oğludur. Almanya’da askerî tahsil görmüş; Kayzer’den madalya almıştı. Sürgünde parasız kalınca, Budapeşte’de bir orkestrada kemancılık yaparak hayatını kazandı. 1940’da harb yüzünden Sofya’ya geldi. Sultan Hamid’i tanıyan Kral Boris’in yardımıyla belediyede kantarcı olarak çalıştı. Eline geçen üç-beş kuruşla, Sofya’da Bâli Efendi türbesini tamir ettirdi. Bir hava hücumu sırasında sığınakta kalb sektesi geçirdi. İzdiham esnasında ezilerek vefat etti. Yakışıklı, cömert ve serbest tavırlıydı. Bu sebeple “hanedanın yaramaz çocuğu” olarak tanındı. Orhan Efendi’den başka Alaaddin, Ertuğrul, Neslişah ve Bîdâr adında çocukları vardır. 2 aylıkken sürgün edilen Bîdâr Sultan, hanedanın yaşça en küçüğü idi. Trende soğuk almış, Budapeşte’ye varır varmaz hayata gözlerini yummuştur. Gülbaba türbesindedir. Hanedandan sürgünde ilk ölen de budur.

Şehzâde Abdülkâdir Efendi

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
10 Şevval 1439
Miladi:
24 Haziran 2018

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter