Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Papa XVI. Benedictus kişiliği ve kısa süren vazifesindeki gaf, hata ve skandallar sebebiyle pek de parlak bir isim bırakmadan tarihe geçecek. İşte Havari Petrus’un 265. vekilinin istifasının ardında yatan gerçek.

86 yaşındaki Papa’nın kardinalleriyle yaptığı rutin bir toplantıda Latince bir konuşma yaparak sağlık sebebiyle istifa etmesi sürpriz oldu. Zira tarihte papalığın bu şekilde sona ermesi çok nâdirdir. En son 1415’te XII. Gregorius istifa etmişti. Zaten 78 yaşında iken seçilmesi de sürpriz olmuştu. Papa olmayı hiçbir zaman istemediğini söylemişti. 1730’daki Papa XII. Clementus’dan bu yana en yaşlı papa oldu. Üstelik halkının çoğunluğu Katolik olmayan bir ülkeden gelen ilk papadır. Almanca konuşan, o zamanki Alman İmparatorluğu sınırları içinde doğan, ama Holandalı VI. Hadrianus (1523) sayılmazsa, 1058’de ölen IX. Stephanus’dan beri hiç Alman papa olmamıştır. Eskiden umumiyetle İtalyanlar papa seçilirdi. Son iki papa bunun istisnası oldu. “İstifasını kime verdi, Tanrı’ya mı?” diye latife yapanlar oldu. Hükümdarlar istifa değil, tahttan ferâgat eder. Papa, daha evvel bir kitabında papaların istifa edebileceğini yazarak işaret vermişti. Bu, Vatikanda inkılâp demektir.

Kırmızı elbisenin büyüsü

Asıl ismi ile Joseph Alois Ratzinger, Bavyeralıdır. Beş yaşında gördüğü bir piskoposun kırmızı elbisesinin tesirinde kalarak kalbinde kilisenin ilk ışığının yandığını anlatır. 14 yaşında bütün gençlerin katılması gereken Hitler’in gençlik kollarına girdi. İlahiyat talebesi iken orduya alındı, esir düştü. Savaştan sonra dünyanın ikiye bölünmesi, Ratzinger’in muhafazakârlığını perçinledi. Kilisedeki modernleşme teşebbüslerini Marksizm’e prim olarak görüp karşı çıktı. Üniversitede hocalık yaptı. 1977’de Münih Başpiskoposu ve kardinal oldu. Tarihteki engizisyonun yerine kurulmuş Mukaddes İnanç Konseyi’nin reisliği gibi mühim bir vazifede iken, 2005’de, tarihin en popüler papalarından Polonyalı II. Johannes Paulus’un ölümüyle papa seçildi. Böylece Katolik inancına göre İsa Mesih’in dünyadaki krallığının temsilcisi ve Havari Petrus’un 265. vekili oldu.

Müstakbel Papa XVI. Benedictus Hitler Gençlik Grubunda (1941), Ailesiyle (1951)

Âdet üzere ismini bırakarak, XVI. Benedictus adını aldı. Bir önceki Benedictus, Katolik hukukunu en son toplayan papadır. Komünizmin yıkılmasındaki rolü sebebiyle asrın en büyük siyasî şahsiyetlerinden biri sayılan önceki papanın aksine, muhafazakâr bir çizgide yürüdü. Başa geçer geçmez, gösterişi seven Bavyeralı mizacına uygun olarak, Ortaçağ’a ait tantanalı kilise başlık ve kıyafetlerini ihya etti. Homoseksüellik, doğum kontrolü, kadınların papazlığı gibi mevzularda kilisenin klasik görüşlerini sürdürdü. Buna mukabil insan hakları, tabiatın korunması ve fakirlikle mücadele hususunda öne çıktı. Ahlâkî çöküşün, Avrupa’nın da çöküşü olacağını vurguladı. Makama geçer geçmez, Katolik inancında vaftiz edilmeden ölen çocukların da cennete gidebileceğine dair esaslı bir değişikliği kabul etti.

Geleceğin Papası, genç bir papaz iken (1952), sağda Münih Piskoposu (1977)

Gafları ile tanındı

Hükümranlığına bazı rahiplerin çocukları taciz krizi damgasını vurdu. Bununla alâkalı tedbirler almaya çalıştı. Taciz mağdurlarıyla bizzat görüştü. Şaibeye karışan papazları vazifeden alınmasına dair hükümler koydu. Yine de Katolik kilisesinin bu yüzden yıpranmasını engelleyemedi. İşi ört-bas etmekle ve tacizci papazları korumakla suçlandı. Kilise, hâdiseyi gazetecilerin komplosu olarak değerlendirdi. Globalleşmenin zirveye çıktığı ve geleneklerin ehemmiyetini kaybetmeye başladığı bir zamanda başa gelmişti. “Gafları” da işin tuzu-biberi oldu.

Vaktiyle hocalık yaptığı Regensburg Üniversitesi’nde 2006’da tertiplenen bir konferansta Bizans İmparatoru II. Manuel’in “Muhammed, vaadettiği inancı kılıçla yayma emrinden başka hangi yeniliği getirmiştir, gösterin bana?” sözünü nakletmesi infiale yol açtı. Papa, üzgün olduğunu söylemekle yetindi. İlk ziyaretini Türkiye gibi bir Müslüman ülkeye yaparak gafını örtmeye çalıştı. Sultan Ahmed Câmii’ni ziyaret ederek câmi ziyaret eden ikinci papa oldu. Öte yandan giderayak Osmanlıların Sultan Fatih zamanındaki Otranto seferinde ölen/öldürülen Hıristiyanları aziz ilan etti.

Papa, Sultan Ahmed Câmii'nde (2006)

Tanıyanlar Papa’nın inatçı, ketum ve çekingen tabiatından bahseder. Vatikan koridorlarında yapayalnız bir insan olduğunu söyler. Papa, iyi piyano çalar. Birçok lisan bilir. Kedi sever. Bir zamandır kalbinde ritim bozukluğu vardı. Yaş sebebiyle fizikî ve zihnî melekelerinin zayıfladığını; bu halde vazifelerini yerine getirmeyeceğini ve “Kilisenin iyiliği için” vazifesinden ayrıldığını duyurdu. Papanın, Vatikan’daki hiyerarşiyi dağıtmak için istifa ettiği; öte yandan kara para aklamasıyla meşhur Vatikan Bankası’nı ele geçirmek isteyen Başbakan Bertone’nin şantajına maruz kaldığı söyleniyor. Meydan şimdi Bertone’ye kaldı. Rakibi Mario Monti’yi desteklediği için, Papa’nın gidişine bir başka sevinen de Silvio Berlusconi olacak. İşin garibi, Nostradamus’un kehânetine göre, dünyanın sonundan bir önceki papa bu idi.

28 Şubat’ta helikopterle ayrılarak, Roma’ya iki saat mesafede Papalığa ait Castel Gandolfo adlı yazlık saraya geçecek. Hususî papa yüzüğü çekiçle kırılıp imha edilecek. Kardinal unvanını taşıyacak; ama yalnızca kırmızı biyeli siyah cüppe giyecek. Yakın zamanda 117 kişilik kardinaller heyeti, Paskalya’dan evvel Roma’daki meşhur Sistin Şapeli’nde toplanarak enteresan ananevî usulleriyle yeni papayı seçecek. O zamana kadar papalık makamı boş kalacak. 80 yaşını geçtiği için önceki papa seçime katılamıyor. Yeni papa seçilince de eskisi Vatikan’daki Mater Ecclesia Manastırı'na geçip burada adeta bir keşiş hayatı yaşayarak ölümü bekleyecek.

Peki yeni papa kim olacak? Katolik nüfusun % 42’sinin yaşadığı Latin Amerika’ya şans verenler var. Ganalı zenci bir kardinalin güçlü olduğu da söyleniyor. Kim ne derse desin, papa seçiminde her zaman olduğu gibi, dünya politikasının gidişatı mühim rol oynayacaktır.

Papa'nın artık okumaya daha fazla vakti olacağa benziyor.



Osmanlı halkının bir kısmı şehirlerde; çoğu ise köylerde yaşar. Bir kısmı ise konar-göçer bir hayat sürdürür. Bunların statüsü aynı değildir.

Şehirliler, ya askerî sınıftandır, yani memurdur; yahud esnaftır. Şehir, kendine has kâidelerle idare olunan iskân merkezleridir. Mülkî âmiri, büyüklüğüne göre beylerbeyi, sancakbeyi veya kâdıdır. Bunların yardımcısı mesâbesinde belediye ve inzibat işleriyle uğraşan vazifeliler de vardır. Şehirler, ilk zamanlar emniyet için bir hisarla çevrilirdi. Sonra nüfus arttıkça, kalenin dibine de evler yapıldı. Banliyöler meydan geldi.

Şehir pazar ve ticaret demektir. Osmanlı Antakya'sında buğday pazarı.

Yahudi’nin köylüsü yoktur

Emniyet ve iâşenin istikrarlı biçimde temini için, şehirlerin nüfusu sâbit tutulur. Her isteyenin elini kolunu sallayarak şehre gelip yerleşmesi istenmez. Köylü, ekip biçmeyi taahhüd ettiği toprağı yıl kolay kolay terkedemez. XVI. asır sonlarından itibaren, Celâlî Isyanları ve İran Harbleri sebebiyle köylüler yakın şehirlere yerleşti. Böylece şehirlerde işsiz, fakir ve ümitsiz bir kitle teşekkül etti. Emniyet ve iâşe düzeni bozuldu.

Köylerdeki halk, ziraatle meşguldür. Tımarlı sipâhiden devlete ait araziyi kiralayarak çiftçilik yapar. Merkezden Cuma kıldırmak üzere beratla imam-hatip tayin edilmiş köylerde hükûmet temsilcisi bu imam-hatibdir. Mahallelerde de böyledir. Zira halkın en kültürlüsü odur. Resmî emirler halka tebliğ olunmak üzere köy imamlarına gelir. Mahkemede şâhidlik yapanların vasıfları da imamlardan sorulur. Sultan II. Mahmud, köy ve mahallelerde muhtarlık teşkilâtı kurdu. İmamlar, ihtiyar heyetinin içinde yer aldı.

Osmanlı Ermenileri sanatkâr olduğu için, yeni kurulan her şehre, ihtiyaç nisbetinde Ermeni gelip yerleşir. Rumlar da ticaretle uğraşır. Ermeni ve Rumların yaşadığı köyler de vardır. Ama Yahudiler hep şehirlidir.

Bir Osmanlı Yahudi ailesi

Göçebe milletiz vesselâm

Osmanlı halkının bir kısmı öteden beri göçebe bir hayat yaşardı. Koyun beslemek; hayatını buna göre tanzim etmek; kısacası kolayca göçmek Eski bir Türk geleneğidir. Arap ve Kürtlerde de bu hayat yaygındır. Arap göçebelerine a’rabî dendiği gibi; Türk göçebelerine de yürümek fiilinden yürük adı verilmiştir. Köylülere Türk, yarı göçebe hayat yaşayanlara Türkmen denir.

Göçebeler; kışın sıcak yerlerde yaşar; kışın ise serin ve otu bol beldelere göçer. Muayyen köyleri ve evleri bulunmaz; çadırlarda yaşar. Umumiyetle koyun besler; deve ve atlarla konup göçer. Kıl çadır (kara çadır), aleyçik (kamış ve sazdan küçük çadır) veya topak evlerde yaşar. Topak ev, çamdan iskelet üzerine kubbe şeklinde kurulan, üzerine keçe örtülen bir çadır tipidir. Detaylı ve haşmetlidir; ama kurup sökmesi pratiktir. Kışın soğuğa, yazın sıcağa geçit vermez.

Suriye, Irak, hatta Filistin’de çok sayıda göçebe Türk yaşar. Bunlar baharın kara çadırlarını, aleyçiklerini, topak evlerini söker; deve veya atalar yükler; önlerinde koyunları, keçileri, yanlarında köpekleri, kuzeye doğru yolculuğa başlar. Yüzlerce kilometreyi yaya aşarak Orta Anadolu’nun serin otlaklarına gelir. Yazı burada geçirir. Güzün tekrar geri dönüşe geçilir. Bu hâdise her sene tekrarlanır. Türklerin göçebe karakteri, bugün bile kendisini göstermektedir.

Bir Avşar topake vi

Vergisiz hayat

Osmanlı Devleti, yeni fethedilen topraklara göçebe Türkmenleri yerleştirmeyi tercih etmiştir. Hükümetler, göçebeliğe sıcak bakmaz. Binlerce insanın göçü, hâliyle göç yolunda yaşayanlara zarar verir; asayişi bozar. Göçebeler vergi vermez, askerlik yapmaz. Medenî hayattan mahrumdur. Üstelik bilgisizlik sebebiyle dinî yaşantı zayıftır.

Göçebeler, XV. asırdan itibaren bir nizama bağlandı. Kendilerine vergi ve bazı mükellefiyetler kondu. Hükûmet, bunlardan okur-yazar birisini kethüdâ (kahyâ) olarak tayin eder; resmî işlerde bunu muhatap alırdı. Hükümet, XVI. asır sonlarından itibaren muntazam asker ve vergi alabilmek; ziraati geliştirmek; boşalan köyleri şenlendirmek; göç yolları üzerinde verdikleri zararın önüne geçebilmek maksadıyla göçebeleri Anadolu’da boş köylere yerleştirmeye teşebbüs etti. Bilhassa Lale Devri’nde Anadolu’da yaygın bir iskân faaliyetine rastlanır. Alışageldikleri hayattan vazgeçmek istemeyen göçebeler, buna sertçe direndi. Ama ellerinden bir şey gelmedi. XVIII. asır sonlarından itibaren büyük ölçüde muvaffakiyetle neticelendi. Bilhassa Orta Anadolu, bu göçebelerle iskân edildi. Bunlar da kışın köy ve kasabalarda oturup; yazın yakın yaylalara çıkmak suretiyle göçebe hayatını sürdürdü.

İzmir Tahtacı Yörükleri



İnsan hayatında inkılâp (devrim) değil; tekâmül (evrim) esastır. Bu sebeple inkılâplar her zaman gürültülü olmuştur.

Bir ideolojinin eseri veya bir liderin empozesi olduğu için de taraftarları kadar, aleyhtarları vardır. Hatta aleyhtarları daha çoktur. Ama inkılâbın coşkusu içinde muhalifler bir varlık gösteremezler.

Kız gibi meclis

Kemalist inkılâplar, müsait bir zamanda, siyasî ve sosyal bir buhranın hemen arkasından; 1923 seçimleriyle teşekkül eden ve Atatürk’ün tabiriyle “Kız gibi bir meclis” tarafından yapıldı. Ama gerçek mimar, “bir askerî kahraman”dır. Atatürk, tarihin yetiştirdiği en büyük inkılâpçılardandır. İnkılâpları sadece bir ideolojinin değil, ihtiyaçların eseri olarak göstermeyi başarmıştır. Böylece memleket birkaç sene evvel hayal edilemeyecek değişikliklere sahne olmuştur. İnkılâpların nüvesini ortaya atan Jön Türkler bile muhtemelen bu kadarını ummamıştır.

İnkılâba reaksiyon, daha Ankara hareketinin başladığı yıllara gider. Padişah otoritesine karşı İttihatçıların yeni bir atraksiyonu olarak görülen bu teşebbüs, Urfa, Yozgat, Konya, Bolu, Adapazarı, Gönen başta olmak üzere Anadolu’nun pek çok yerinde isyanlarla karşılanmıştır. İsyanların gerekçesi, Ankara’nın, bitmiş bir memleketin savaştan bezgin ve yorgun halkından yeni vergiler ve asker toplaması olmuştur. Ancak ciddi bir organize ve maddî güçten mahrum olan bu hareketler, kanlı ve zahmetli bir şekilde bastırılmıştır.

Zaferin ardından inkılâplara ilk reaksiyon Atatürk’ün yakın çevresinden gelmiştir. Bunlar gerici şahsiyetler değildir. Ancak inkılâpları millî bünyeye aykırı görmekte; rejimin diktatörlüğe kaydığını düşünmektedir. Bu muhalifler siyasî olarak tasfiye edilmiştir. Tâ Yunan Harbi sırasında Ankara’ya dudak büken; şimdi de inkılâplar tenkit eden muhafazakâr İstanbul matbuatı ve entelektüelleri de, İzmir suikasti ve ardından Şeyh Said hâdisesi vesilesiyle hizaya getirilmiş; hatta o zamana kadar İstanbul’a gelmekten çekinen M. Kemal Paşa, bu sükûnet üzerine ilk defa 1927’de İstanbul’a gelebilmiştir.

Halkın, inkılâplara karşı reaksiyonu ise cılız kalmıştır. Bunu sosyo-psikolojik bakımdan analiz eden pek yoktur. An’anevî itaat kültürü; yorgun, bitkin bir halkın zaruri suskunluğu; eski düzen aleyhinde ciddi bir propagandanın tesiri ve Avrupa’nın inkılâplara desteği ile izah etmek mümkündür. İttihatçılar, memleket çapında geniş ve güçlü bir teşkilat kurmuştu. Ankara hareketinin içinde yer alınca, bu gücü kullandılar. Muhalifler hiçbir zaman bu kadar güçlü olamadı. Başkaldırıyı teşkilatlandıracak tek güç olan ilmiye sınıfı, daha Meşrutiyet devrinde sindirilmişti. Kemalist inkılâp, bu bakımdan İttihatçılara borçlu sayılır.

İtaat kültürü

Saltanatın, ardından halifeliğin kaldırılması ile hanedanın sürgünü, pek bir reaksiyon almamıştır. Halktan bu kadarını beklemeyen Osman Gazi torunları çok şaşırmıştır. Mamafih Silifke, Reşadiye, Bursa, Adapazarı ve Konya’da kıpırdanmalar olmuşsa da, sert tedbirlerle bastırılmıştır. Şeriatın tamamen kaldırıldığı 1926 medenî kanun inkılâbına pek aldıran olmamıştır. Türklerin bin yıllık yazısının kaldırıldığı, an’anevî kültüre ağır bir darbe indirmiş olması lâzım gelen harf inkılâbına da ciddî bir muhalefete rastlanmaz. Sadece eski mebuslardan Seyyid Taha Efendi’nin “Keşke milletin boynuna haç assalardı da, bunu yapmasalardı. Millet dinini kaybedecek” diyerek felç geçirip vefat ettiği anlatılır.

Ancak dinî hayata bunlar kadar tesiri olmadığı halde, şapka inkılâbı, şaşırtıcı bir reaksiyona sebebiyet vermiştir. Konya, Rize, Erzurum, Sivas, Kayseri, Maraş, Erbaa, Giresun gibi şehirlerde çıkan isyanlar kanlı bastırılmış; Hamidiye zırhlısı Rize’yi denizden bombardıman etmiştir. İbret-i âlem için 57 sarıklı asılmış; hatta inkılâptan çok önce yazdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitabından dolayı kanunlar geriye yürütülerek eski müderrislerden İskilipli Atıf Efendi de idam edilmiştir. Rizeliler, “Atma Hamidiye atma din kardeşiyuk/Şapka da giyeceğuk, vergi de vereceğuk” diyerek boyun eğmiştir.

Osmanlı tarihinde inkılâp deyince ilk akla Sultan II. Mahmud gelir. Memurların fes, setre ve pantolon giymelerini emretmiş; ilmiye ve halkın kıyafetine karışmamıştı. Avrupa’nın alelâde bir taklidi değil, millî bünyeye uygun bir ıslahat olduğu halde, bazı kesimlerden “Gâvur Padişah” damgası yemekten kurtulamadı. İnsanlar, şekle düşkündür. Serpuşun, o zamanki İslâm kültüründe mühim bir yeri vardı. Şapka giymek, dinden çıkmakla bir tutulurdu. Avrupalılara “gâvurluklarının” şiddetini ifade etmek üzere “Şapkalı Gâvur” demek âdetti. Bunun dışında 1932 tarihli Arapça ezan yasağına karşı, Bursa’da patlak veren ciddi bir isyan, askerlerin müdahalesiyle durdurulabilmiştir.

Her inkılâp, muhaliflerini sindirmek üzere çeşitli tedbirler almıştır. Fransa’da, Rusya’da, Çin’de, Almanya’da da böyle olmuştur. Ankara da, 1793 tarihli Fransız İhtilâl Mahkemelerinden ilhamla 1920’de çeşitli şehirlerde İstiklâl Mahkemesi kurdu. Bunlara asker kaçaklarını takip etmek ve Anadolu halkından, Ankara hareketine karşı çıkanların cezalandırılması vazifesi verildi. Hâkimleri hukukçu değil de, mebuslardan seçilen, doğrudan meclis başkanına bağlı bu mahkemeler 7 sene boyunca 83 bin zanlıyı muhakeme etmiş; 4500 idam olmak üzere 50 bin kişiyi cezalandırmıştır. İnkılâplara reaksiyondan başka bir şey olmayan Kürt isyanlarını bastırma harekâtlarında imhâ edilen on binlerce köylü, bu sayıya dâhil değildir. Bursa, Yozgat gibi isyancı şehirler bile ceza almış; yatırımdan mahrum edilmiştir. İnkılâpları halkoyuna sunmaktan kaçınmanın ve demokratik bir meclis kurmamanın ne kadar isabetli olduğu da böylece ortaya çıkmıştır.



İslam Konferansı Teşkilatı İslam Tarih Sanat Kültür Merkezi, "Osmanlı Devletinin 700. Kuruluş Yıldönümü"nde ortaya koyduğu ve Osmanlı kültür ve bilim mirasını inceleyen projeyi 1985'ten bu yana ele alıyor. 2 cilt ve 1350 sayfalık Osmanlı Astronomi Literatürü tarihi 1998 yılında (Türkçe-Arapça-İngilizce) neşredildi. Eserin editörü, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu'dur. Eserin hazırlanmasında Türkiye başta olmak üzere 41 ülkenin kütüphaneleri tarandı. Bu esere göre, Osmanlı Devletinde 582 astronomi âlimi yetişti ve astronomi alanında 2434 (bazısı 10 cilt) eser neşredildi. 582 astronomi âliminin sadece ikisini biliyoruz. Maalesef bu 2434 eser tozlu raflarda çürümektedir. Mazimizle bağlarımız kopuk olduğu için okuyamıyoruz, okusak da anlamıyoruz. 1669 Karlofça Anlaşması'ndan 1918'e kadar 249 yıl içinde Batı'nın "Haçlı zihniyeti", Rusya'nın Panslavizm siyaseti, İngilizlerin Türk-İslam düşmanlığı ve diğerlerinin düşmanca siyaseti ve bazı Müslümanların gaflet ve ihanetiyle Osmanlı yıkıldı... Cemil Meriç "Mağaradakiler" ve "Bu Ülke" adlı eserlerinde Osmanlı ile Batı medeniyeti arasındaki farkı şöyle dile getirmiştir: "Bizde tarihin hiçbir döneminde ne sömüren ne de sömürülen görülmemiştir. Çünkü Osmanlı bahtiyar toplumdur. Bu toplumda insan kavga içinde değildir. Aksine barış ve uyum içindedir. Osmanlı'da ne ferdin fertle ne de ferdin toplumla kavgası görülmez... Osmanlı'da Batı'da olduğu gibi ya örs olacaksın ya da çekiç denmez. Tefekkür eder, kimseyi Doğululaştırmak istemez. Oysa Batı her çağda diğer toplumları Avrupalılaştırmak istemiştir... 18. asır Avrupa yazarlarına göre bir rüya beldesi kapitalizm, bu geniş, bu esrarlı, bu meşhul ülkeyi (Osmanlı'yı) hudutsuz iştahlarını doyurarak kolay fethedilen bir servet kaynağı olarak gördü. Devlet-i Aliye çöktükten sonra rayet-i İslamın dalgalandırdığı dünya, parsellere ayrıldı. Avrupa kıt'aları ve ülkeleri kendi çıkarlarına göre yeniden adlandırdı... Din, Avrupa için bir afyondur. Bütün ideolojiler gibi Avrupa'nın tarihi bir sınıf kavgası tarihidir. Osmanlı için şuurdur, tesanüttür, sevgidir. Osmanlı toplumu insan haysiyetine ve inanç birliğine dayanır." 


Eskiden evlat edinme çok yaygındı. Bazı aileler çocuklarını satardı. Ama geçim kaygısından dolayı değildi. Bu enteresan âdet, azalarak da olsa günümüze kadar devam etmiştir.

Eski Türkler arasında evlat edinme çok yaygındır. Antik cemiyetlerde, erkek çocuk, ataların ruhuna hizmet edecek yegâne kişi olduğu için, çocuğu olmayan hiç değilse evlat edinmelidir. Kırgızlarda kız çocuklar da evlat edinilir. Evlat edinme, bazen para karşılığı, bazen de karşılıksızdır. Evlatlık verene, süt sevinci ödenir. Çocuk, evlat edinen ailenin –varsa- diğer çocukları ile aynı statüdedir. Miras alır. Evlatlık veren, çocuğu geri almak isterse, ona yapılan masrafları ödemek mecburiyetindedir.

Lohusa şerbeti

Lohusayı al bastı!

Evvelemirde çocuğu olmayan aileler evlat edinir. Altaylarda, çocuğu ergenlik çağına gelmeden ölenlerin, çocuk kaçırması meşrudur. Fakirlik sebebiyle çocuğun başka bir aileye evlatlık verildiği de olur. Uygurlarda, borcunu ödeyemeyen kimsenin çocuğunun da bir teminat (rehin) olarak, evlatlık alındığı görülmektedir. Bu çocuk, ailenin diğer çocuklarından daha aşağıdır. Hizmetkâr kabul edilir.

Çocukları yaşamayan bazı aileler, bunu kötü ruhlardan (fena cin ve şeytanlardan) bilir. Yeni doğan çocuklarını, kötü ruhların zararından korumak maksadıyla bir aileye evlatlık verir. Böylece kötü ruhlar yanıltılmış olur. Yakın zamana kadar Anadolu’da, çocuğu yaşamayan aileler, böyle yapardı. İslâmiyet, nesebi belli bir çocuğu evlat edinmeyi yasaklamıştır. Ancak kendi çocuğu olarak ilan etmeksizin bir çocuğu alıp beslemek caiz; hatta makbul bir iştir.

Bir Mezopoamya kabartmasında Llith

Eskiler, alkarısı adında bir cinin varlığına inanır. Al, hile demektir. Alkarısı, iki çeşittir. Sarıkız diye de bilinen ilki, şarlatan ve hoppadır. Atların saçlarını örmeyi; ata binip koşturmayı sever. Bazen ahıra girenler, atın yelelerini örülmüş veya terden sırılsıklam bulurlar. Bu alkarısı, görebilene, sarı, uzun ve çözük saçlı, beyaz elbiseli, uzun boylu bir gelin gibi gözükür. Keçi veya kedi sesi çıkarır. Yolcuların yolunu şaşırttırır. Taşkent’te Alkarısı Köprüsü vardır. Alkarısını, ancak ocaktan kişiler görebilir. Bakan baktığı müddetçe kaçamaz; ama gözünü bir kaçırırsa, yok olur. Başkaca zararı yoktur. Ocak, eskiden metafizik dünyayla bağlantısı olan ailelere denir. Nesilden nesile el vermek suretiyle bu kabiliyet aktarılır. Okuyup üflemek, muska yazmak, kırık-çıkık tedavi etmek bile ocak işidir.

Ama diğeri çok tehlikelidir. Erlik Han (şeytan) avanesindendir. Tevrat’ta adı geçen Lilith’e benzer. Rivayete göre Lilith, Âdem aleyhisselâma eş olarak onunla aynı anda yaratılmış; ama bu sebeple ona tâbi olmayı reddetmiş ve Havva’ya düşman olmuş bir cindir. Bu alkarısı, pejmürde, saçları dağınık bir kocakarı şeklinde görünür. Süpürge veya oklava üzerinde uçar. Karabasan olur, kötü rüya gösterir. Çocuğu olmadığı için, hıncından hâmile veya loğusa kadına ve yeni doğmuş çocuklara musallat olur. Loğusa humması ve ümmü sübyan hastalığı yapar. Bu cine, ümmü sübyan da denir. [Nitekim hadis-i şerifte, “Çocuğun kulağına ezan ve ikamet okuyun ki, ümmü sübyan zarar vermesin” buyuruldu.] hâmile, çocuğunu düşürür; loğusa veya çocuk uyuyamaz; uykuda korkar; ateşlenir; havale geçirir ve ölür. Yani “al basar”. Sonra da kurbanlarının ciğerini yer.

Alkarısı çocuğu kaçırıyor (John Fuseli)

Alkarısını kandırmak

Alkarısı, tüfek sesinden, kırmızıdan ve demirden, hatta demirci mendilinden korkar. Gelinlik veya gelin kuşağı, loğusa yorganı, loğusa şerbeti, takılan altının kurdelesi bunun için kırmızıdır. Loğusa odasında makas veya çengelli iğne bulundurulur. Bunlar kırk gün yalnız bırakılmaz; dışarı çıkarılmaz.

Bazen gözü dönmüş alkarısı hiçbir şey dinlemez. Bunun için sanki bu ailenin çocuğu değilmişcesine, daha doğmadan elbiseleri bir başka aileye teslim edilir. Doğum bu başka evde gerçekleştirilir. Böylece alkarısı, o çocuğu doğduğu evin çocuğu zanneder ve ona zarar veremez. Veya çocuk ebeye satılır; ebe de üç-dört kapı dolaştırıp tekrar bu eve getirerek anasına satar. Bir başka yol da çocuğu kazan altına saklayıp, hamurdan bir bebek yapılır. Üç gün sonra bu hamur bebeğin başı kesilir, yani çocuk ölür. Böylece alkarısı kandırılmış olur.

Çocuğu olmayan veya yaşamayan kadın, kutlu su veya ağaçların yanında bir gece geçirir. İslâmiyetten sonra bunun yerini yatırda geceleme almıştır. Çocuğun elbisesi, daha doğmadan buraya bırakılır. Yani çocuk o yatıra satılır. Bu sebeple Satılmış, Satı, Satuk gibi isimler verilir. Veya o evliyanın adı takılır. Anadolu’da bazı yerlerde aynı ismi taşıyan çok sayıda kişi olması bundandır. Böylece o evliyanın, çocuğu alkarısından koruduğuna inanılır. Allah dostu olduğuna inanılan birini vesile yaparak dua etmek, dine aykırı görülmemiştir. İstanbul’da, çocuğu yaşamayanlar, bebek zıbınını çocukları doğana kadar Zindan Baba veya Sümbül Efendi türbesine bırakırdı.

Bayramiç'te Ünzile Ebe yatırında çocuğu olmayanların getirip bıraktığı çocuk çamaşırları

Seni ebeye sattık!

Avukat Muhtar Nasuhoğlu anlatıyor: 18 yaşına gelinceye kadar ismimi hep Âsım bildim. Bunun sebebini anneme sordum. Annemin benden evvelki altı çocuğu çeşitli sebeplerle vefat etmiş. Ablam dünyaya geldiğinde, Kasımpaşalı Satı Ana’ya iki kuruşa satmışlar. Beni Gümüşçakılı Ebe doğurtmuş. Annem de beni ebeme bir kuruşa satmış. Satılan çocukları büyüyene kadar adıyla çağırmazlar. Ablamın adı Adeviye iken Râbia, bana da Âsım demişler.



Padişahın gözdesiydi. Genç yaşta devletin 1 numaralı adamı oldu. Her tuttuğu işi başardı. Ancak gururu ve düşmanları el birliği ederek sonunu hazırladı.

İbrahim Paşa’nın küçük Parga kasabasında başlayan, bir ilmeğin ucunda sona eren ibretli hikâyesi…

İbrahim Paşa, o zaman Venedik toprağı olan, bugün Yunanistan’ın Adriyatik sahilindeki Parga kasabasındandır. Aslı İtalyandır. Hatta iktidarı zamanında Venedikle hep sulh siyasetini tercih etmesinin bu sebebe yakıştırılmıştır. Rum, Arnavut, hatta Hırvat olduğu da söylenir.

İbrahim Paşa'yı tasvir eden ecnebi kalemlerden çıkma iki gravür

Padişahın sevdiği kulu

Bir beyin veya bir balıkçının oğlu iken, altı yaşında Maltalı korsanlar tarafından kaçırıldı. Bir sene ellerinde kaldıktan sonra Osmanlı denizcilerinin eline geçti. İzmir’e getirildi. Manisalı bir hanım tarafından satın alındı. Sonra orada dikkatini çektiği ve yaşıtı olduğu sancakbeyi Şehzade Süleyman’a satılmıştır. Sultan II. Bayezid zamanında Bosna Vâlisi İskender Bey’in yaptığı bir akında esir düştüğü ve Şehzâde Süleyman’a hediye edildiği de söylenir.

Orta boylu, zayıf, kumral, beyaz çehreliydi. Ön dişleri hayvanî bir ihtirasa delâlet edecek kadar sivriydi. Güzel yüzlüydü. Zeki, kültürlü, zarif, güzel sesli ve musikişinastı. İtalyanca, Rumca ve Sırpçadan başka Arapça, Farsça bilirdi. Becerikli ve cerbezeliydi. Tahsil ve terbiyesiyle göz doldurdu. Şehzade Süleyman, bu çocuğu çok sevdi. Beraber büyüdüler. Ayakucunda yatar; abdest suyunu içecek kadar da bağlılık gösterirdi. Bu sebeple Makbul diye anıldı. Bu bağlılığın Osmanlı tarihinde bir benzeri yoktur. Öyle ki hasımları, bunu ikisi arasındaki nâmeşru bir münasebete bağlamaktan çekinmemiştir.

Adriyatik sahillerinde şimdi Yunanistan'a ait eski bir İtalyan kasabası: Parga

Şehzâde Süleyman, padişah olunca, İbrahim Ağa’yı en yakınındaki makam olan Hasodabaşılığa getirdi. Padişah, bir gün Sadrazam Piri Mehmed Paşa’ya, “Padişahın çok sevdiği bir kulu olsa; ona mühim bir makam vermek istese, neyi münasip görürsünüz?” diye sordu. Bu ince sualin manasını sezen Piri Paşa, “Sadrazamlık münasiptir” dedi ve mührü teslim etti. İbrahim Ağa, böylece 28 yaşında Sadrazam Makbul İbrahim Paşa oldu. Bir hasodabaşı, ancak sancakbeyi, beylerbeyi, vezir olduktan sonra ancak bu makamı hayal edebilecekken, bu tafra (atlama) herkesin dikkatini ve kıskançlığını çekti. İbrahim Paşa, her icraatında hakkıyla göz doldurdu. Her tuttuğu işte muvaffak oldu. Usta bir diplomattı. Ecnebi hükümdarlarla yakın dostluk kurmayı becerirdi. Tayinleri, adam tanıma kabiliyeti olduğunu gösterir. Tarihe meraklıydı. Sanatın ve sanatçıların hâmisiydi. Alenî hediye alır; ama gizli hediyeleri kabul etmezdi.

İbrahim Paşa'nın elçi kabulü

Türklüğe hakaret mi?

Kıskanç ve mağrurdu. Şehzade Mustafa’yı tuttu. Hürrem Sultan’ı karşısına aldı. Çok düşman edindi. Macaristan seferinden getirilip sarayının bahçesine attığı iki hayvan heykeli sebebiyle şair Figânî tarafından hicvedildi: Dü İbrahim âmed be-deyr-i cihan/Yeki büt-şiken şüd, yeki büt-nişan (İki İbrahim geldi dünyaya, biri put kıran idi, öteki diken). Dine hürmetsizliği, hatta gizli Hıristiyan olduğu dedikodusu bile çıkarıldı. Halbuki dinine bağlılığı, gece mushafı göğsüne bastırarak yattığı kaynaklarda geçer.

İbrahim Paşa, baş döndürücü ikbalini hazmedemedi. Padişahın iktidarına ortak olmaya kalkışmakla itham edildi. Avusturya elçisine söylediği şu sözler, aynı zamanda Osmanlı sadrazamının pozisyonunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir: “Bu muazzam devleti idare eden benim. Ben ne yaparsam, yapılıp bitmiş olur. Memuriyetleri ben veririm. Eyaletleri, malikâneleri ben dağıtırım. Verdiğim verilmiş; vermediğim verilmemiştir. Hatta padişah bile bir şey ihsan etmek ister yahud eder de ben tasvib etmeyecek olursam, onun ihsanı hükümsüz kalır. Çünki harb, sulh, servet, kuvvet ve kudret benim elimdedir!” Bu sözler doğrudur. Zira padişah saltanat sürer; ama hükümet etmez. İktidar sadrazamdadır. Padişah sadrazamın icraatından memnun değilse, azleder; yerine yenisini getirir; ama işlerine müdahale edemez.

1536 senesinde İbrahim Paşa’nın, vâlileri asil kimseler olan İranlılardan aşağı kalmaması için kendisine verilen ve o zamana kadar görülmedik “Serasker Sultan” veya “Padişahın Seraskeri” mânâsına “Serasker-i Sultan” unvanını kullandığı şark seferindeki bazı tedbirsizlikleri zayiata sebep oldu. Üstelik bundan, padişahın çok sevdiği Defterdar İskender Çelebi’yi mesul tuttu. Defterdarı idam ettirmesi, sonunu hazırladı. Memlekete zararlı olduğu hususunda padişahta kâfi bir kanaat hâsıl oldu. Devlet ve millet menfaati olduğunda, padişahların gözü kendi çocuklarını görmezdi.

İstanbul’a döndüğünde bir Ramazan gecesi saraya avdet edildi. Her zaman padişahla buluşup gece geç vakitlere kadar sohbet ederdi. Bu sebeple sarayda padişahın odasının yanında odası hazırdı. O gece de her şeyden habersiz odasına çekildi. Gece yarısı cellâtlar kendisini ziyaret ederek, ruhunu ebedi hayata gönderdi. Padişah, yan odada, nediminin boğuşma seslerine şahit oldu. Rivayete göre ağzından fışkıran kan, duvara sıçramış ve uzun zaman orada kalmıştır. Serveti hazineye alındı. Böylece Makbul iken 41 yaşında Maktul İbrahim Paşa diye anılmaya başlandı. Hayatını okumaya düşkün olduğu Julius Caesar ile aynı günde (15 Mart) öldürülmesi enteresandır. Nişancızâde tarihinde, paşanın katli anlatıldıktan sonra Kurb-i sultan âteş-i sûzân est (Sultana yakınlık, yakıcı ateştir) mısraı yazar.

İbrahim Paşa'nın cenazesi (Nakkaş Osman)

İbrahim Paşa’nın kesilen Başı, Okmeydanı’nda Nasuh Paşa haziresinde; gövdesi Fındıklı Canfeda Tekkesi sahilindedir. Başında işaret olarak bir erguvan ağacı vardı. Galata, Mekke, Selânik, Razgrad, Kavala’da câmi, mektep, medrese, zâviye, hamam, imaret ve çeşme yaptırmış; Kahire Amr bin Âs Câmii’ni tamir ettirmiştir.

Hataları, kendisini ısrarla Pargalı! diye aşağılayan kavmiyetçi tarihçiler tarafından şişirilmiştir. Tarihte böyle anılmamıştır. Ölümü için komik bir sebep ileri sürülmüştür: Güya satranç oynarken padişaha “Bre Türk! Yanlış hamle yaptın!” demiş, Türklüğe hakaretten götürmüşler. Halbuki o asırda Türk, köylü manasına gelen bir tabirdir. Irkla alakası yoktur. Nitekim Fatih Kanunnamesi’nde “Felan suçu işleyen türk de, şehirli de olsa cezası şudur” diye yazar.

İbrahim Paşa, padişah damadı mıydı?

Herkes İbrahim Paşa’yı, padişahın Hadice adındaki kız kardeşinin kocası olarak bilir. Osmanlı tarih ve vesikalarında İbrahim Paşa’nın damatlığına dair en ufak bir işaret dahi yoktur. İlk defa XIX. asırda Avusturyalı tarihçi Hammer, İbrahim Paşa’nın, ismini vermediği sultanla evlendiğini yazmış; sonra gelenler de buna dayanarak Hadice Sultan ile evlendiğini iddia etmiştir. Muhtemelen İbrahim Paşa’nın 1524 senesinde padişahın da teşrif ettiği ve hemen herkesin ballandıra ballandıra anlattığı tantanalı düğününden dolayı böyle bir şey yakıştırılmıştır. Padişah, bir müddet evvel şehzadelerin sünnet düğününü kasdederek, “Senin düğünün mü yoksa benimki mi daha şâşaalı oldu?” diye sorduğunda; “Benim düğünüm. Zira cihan padişahı teşrif etti” cevabı meşhurdur. Halbuki gelin sultan olsaydı, padişahın teşrifi şaşırtıcı gelmezdi. Padişah, sultan düğününe zaten iştirak eder. Üstelik tarihlerde paşanın evlenmek için izin istediği yazıyor ki, damat olsaydı, evlilikleri irade ile olacağından izne hacet yoktur. Bu kadar teveccühün, ancak bir damada yapılabileceği düşünülmüş olmalıdır.

İbrahim Paşa’nın Sultanahmed meydanındaki sarayı, Osmanlı sivil mimarîsinin en güzel örneklerindendir ve bugün Türk-İslâm Eserleri Müzesidir.

İbrahim Paşa, Muhsine adında saraylı bir hanımla evlidir. Bu hanım, Kumkapı’da cami yaptırmıştır. Çocuk yaşta ölen Mehmed adında bir oğulları olmuştur. Damatlar, sultandan başka bir kadınla evli kalamaz. Saray kayıtlarında padişahın üç kızkardeşi kayıtlı olduğu ve her biri vezirlerden olan kocaları bilindiği halde, Hadice Sultan’a dair bir kayıt yoktur. İstanbul câmilerini anlatan 1768 tarihli Hâdikatü’l-Cevâmi, Aksaray’daki bir câmiyi Sultan Selim’in, geride bir erkek ve iki kız çocuk bıraktığını söylediği kızı Hadice Sultan’a atfetmiştir. Muhtemelen Hammer, bu ifadeyi gerçek kabul etmiş; İbrahim Paşa’yı da bu hanımın kocası olarak münasip görmüştür. Böyle bir sultanın varlığını kabul edenlerden, İskender Çelebi’nin zevcesi olduğunu söyleyenler vardır. O devirde hanedan mensuplarının, hele kızlarının kaydı muntazam tutulmadığı için bunu tabiî görmek lâzımdır.

İbrahim Paşa'nın Galata’da inşa ettirdiği; Sultan II. Mahmud devrinde tamir olunan, 1913’te yeniden yaptırılan câmii.



1988’de bir gazetecinin suali üzerine Yunanistan’ın İstanbul konsolosu “Ayasofya Türkiye’nin iç meselesidir. İbadete açılırsa iddia edildiği gibi bir koz ileri sürmez” demişti.

Ayasofya Câmii, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra, Bizans mozaikleri uğruna 1934’de sıhhati hâlâ münakaşa mevzuu bir bakanlar kurulu kararnâmesi ile müzeye dönüştürüldü. Ardından da ibâdete kapatıldı. Kararnâme “Etrafındaki vakıflara ait binaların yıkılarak temizlettirilmesi ve diğer binaların istimlâk, yıkma ve binanın tamir ve muhafazası masrafları Maarif vekilliğince verilmek üzere Ayasofya Câmiinin müzeye çevrilmesi tasvip ve kabul olunmuştur” diyor. Sonradan Kültür Bakanlığı kurulunca, müzeler buraya bağlanmıştır. Ayasofya, ibâdete kapatılan tek câmi değildir. Yeni devirde yüzlercesi kapatılmış; başka maksatla kullanılmış; yıktırılmış; arsası satılmıştır. Kimse dile getirmez ama Konya’daki Mevlânâ Câmii bile hâlâ müzedir.

Yıkılsa da kurtulsak!

Demokrat Parti hükümeti iktidara gedikten sonra Ayasofya’yı ibadete açmayı düşündü. Milliyetçiler Cemiyeti bunu müdafaa edenlerin başında geliyordu. Avukat Bekir Berk, hükümete açık mektubunda, Ayasofya’nın bu hâline yalnızca Yunanlıların sevineceğini söylediği için laikliğe aykırı davranmaktan hakkında dava açıldı; mecmuası da kapatıldı. Tam o sırada “Ayasofya’nın câmi olmasını isteyenlerin kafası ezilmelidir” diyen bir gazetenin yazarı Ahmet Emin Yalman, Malatya’da Hüseyin Üzmez adlı bir genç tarafından vuruldu (1952). NATO sebebiyle Yunanistan’ı gücendirmekten çekinen hükümet, bu hâdise üzerine iyice geri adım atmak zorunda kaldı.

1967’deki ziyaretinde Papa VI. Paul, Ayasofya’da diz çöküp dua etmek istediğinde, Dışişleri Bakanı Çağlayangil, "Burası câmi ya da kilise değil, müzedir. Burada dini tören yapılamaz" diyerek inkılâbın onurunu korumuştu. Sultan Mecid’in yaptırdığı Hünkâr Mahfili, 8 Ağustos 1980’de Süleyman Demirel tarafından ibadete açıldı ve Ayasofya’dan tekrar ezanlar okunmaya başladı ise de, 12 Eylül’den sonra eskiye dönüldü. 1992’de Yıldırım Akbulut Hünkâr Mahfili’ni tekrar ibadete açtı; tamamını açmayı da va’dedince, tepe taklak oldu. Tapusu, bugün bile Sultan Fatih vakfı üzerine kayıtlı Ayasofya’yı, açmaya, MSP dâhil hiçbir hükümetin gücü yetmedi. Yıllarca Ayasofya kürsüsünde ders veren Abdülhakîm Arvâsî’nin, “Yıkılsa da Müslümanlar bu zilletten kurtulsa!” dediği rivayet edilir.

Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), mozaiklerin tamamı kazınmıştı. Sonra yapılanların üstü, fethin akabinde alçı ile kapatılmıştı. Bir kısmı da zaman içinde kazındı. Sağlam kalanların çoğu da 1894 zelzelesinde döküldü. Müze yapılmadan evvel günlerce polis kordonu altında tutulması, içindeki mozaiklerin, müzeye bahane olsun diye sonradan yapıldığı kanaatini hâsıl etti. Halbuki mozaiklerle zemin arasına ahşap bir asma kat yapılarak câmi muhafaza edilebilirdi. Turistler, Sultan Ahmed Câmii gibi gezerdi. Kaldı ki canlı resmi bulunan yerde namaz kılıp kılmamak Müslümanların şahsî meselesidir.

Yunanistan’a bir jest olur!

Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığı sırasında (1965) Mehmed Şevket Eygi, Bugün gazetesinde Ayasofya’nın ibâdete açılması istikametinde neşriyat yaptı. Necib Fâzıl da bu mealde Millî Türk Talebe Birliği’nde bir konferans verdi. Bunlar amme efkârında bir uyanışa sebebiyet verdi. Gençler Ayasofya önünde nümayiş yaptı. çok Bunun üzerine Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy radyoda: “Bizim de hükümet olarak düşüncemiz böyledir” dedi. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde, “İnönü, başbakanı ziyaret etti. Devlet arşivlerinin ehemmiyeti hakkında bilgi verdi” haberi çıktı. Hükümet de, bakanın sözünü yalanladı. Hâdise, çoklarının hatırına Yunanistan ile yapılmış gizli bir anlaşma dedikodusunu getirdi.

1930’ların başında Balkan devletleri arasında bir ittifak anlaşması mevzubahisti. Balkan Paktı denilen bu anlaşma hususunda Atatürk’ün Celal Bayar’a, “Ayasofya’yı müze yapsak, Yunanistan’a bir jest olur!” dediği malumdur. Belki Atina çoktan bu anlaşmaya razıydı da, taviz için ortalıyı velveleye vermişti. Ama dedikodu başkadır: 1934 Balkan Paktı arefesinde, Yunan gazeteleri, Atatürk’ün ailesiyle alâkalı bazı vesikaların bulunduğunu iddia etmişti. Güya Atina, amme efkârının hoşuna gitmeyecek bu neşriyatın durdurulması karşılığında, Ayasofya’nın kiliseye dönüştürülmesini istiyor; Ankara, kilisenin Müslümanlarda infial meydan getireceği gerekçesiyle, şimdilik müze yapılmasına razı geliyor. Bu arada Fransız Lu mecmuası bu vesikaları ele geçiriyor ve neşredeceğini ilan ediyor.

Buna dair Paris’te doktora yapan bir arkadaştan ricada bulundum. Şöyle anlattı: Milli Kütüphane’de Lu koleksiyonunu buldum. Lucien Vogel’in çıkardığı ve Fransa’nın en eskilerinden biri olan mecmua, Ankara aleyhtarı yazılarla doluydu. Son sayılarında “Ankara’nın diktatörü ile görüştüm” başlıklı bir yazı dizisi vardı. Ancak Atatürk ile alâkalı vesikaların ifşa edileceği söylenen son sayı kütüphanede yoktu. Memure hanım, dışişlerinin rezervi sebebiyle mecmuanın son sayısının okuyucuya verilmediğini söyledi. Anlaşılan Ankara’nın talebi üzerine Fransız hükümeti mecmuayı kaldırtmıştı”. O sene kapanan Lu’nun son sayısını, ben de sonradan yakın tarih hakkındaki emsalsiz malumatıyla tanınan Konya kütüphane müdürü Lütfi İkiz’de gördüm. Neşriyat, Atatürk’ün nüfus tezkeresinden ibaretti.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
26 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
19 Ağustos 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter