Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İstanbul’un fethi, sıradan bir şehrin düşmesinden çok öte bir hâdisedir. Hem Türk-İslâm tarihinde, hem Avrupa tarihinde bir dönüm noktası olmuştur.

İslâm dininin doğuşu sırasında dünyada iki büyük devlet vardı: 1-İran’da Sasanî İmparatorluğu; 2-Anadolu, Suriye, Mısır ve Balkanlar’da Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu. Birincisi daha ikinci İslâm halifesi Ömer devrinde Müslümanlar tarafından ortadan kaldırıldı. Toprakları da fethedildi. Bizanslılardan ilk olarak Suriye fethedildi. Doğu Roma’nın başşehri Konstantinopolis (Arapların tabiriyle Kostantiniyye), Müslümanların bir ideali oldu. Hazret-i Peygamber’in Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde geçen “Kostantiniyye elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” ve Buharî’de geçen “Kostantiniyye’ye ilk sefer eden ordu mağfiret olunmuştur” hadis-i şerifleri bu ideali sembolize eder.

Dünyanın başşehri

Halife Muaviye devrinden itibaren Müslümanlar İstanbul’u almak için çok uğraşmıştır. Burayı fethetmek için ilk ordu, 670 senesinde, sonraları halife olan Yezid’in kumandanlığında gelmiş; bu orduya hayli sahâbî iştirak etmişti. Bunlardan biri de bugün İstanbul’da Eyyüp Sultan diye bilinen ve adıyla meşhur bir semtte türbesi bulunan Hâlid bin Zeyd idi. 80’i aşkın yaşıyla, Peygamber sözünün müjde ve bereketine kavuşabilmek için kuşatmaya katılmıştı. Fetih mümkün olmadı. İslâm ordusu dizanteri salgınına yakalandı.


Daha sonra Emevi halifesi Abdülmelik, oğulları Süleyman ve Mesleme’yi 715 senesinde tekrar şehri kuşatmak üzere gönderdi. Mesleme, Anadolu üzerinden kara yoluyla; kardeşi Süleyman da Ege denizi üzerinden gelerek şehri kuşattı. Şehrin tamamı fethedilemedi. Ama Mesleme, bugün İstanbul’un büyük bir semti olan Galata’yı alıp yedi sene oturdu. Bugün hâlâ ayakta olan Arab Câmii o günlerin hatırasıdır.


Asırlar sonra Osmanlılar bu ideali canlandırdı. Dördüncü padişah Yıldırım Sultan Bayezid ve torunu Sultan II. Murad zamanında defalarca şehir kuşatıldı. Ancak başka düşman taarruzları sebebiyle her defasında kuşatma kaldırıldı. Şehir, hem çok stratejik mevkidedir; hem de tabiat itibariyle çok güzeldir. Fransa İmparatoru Napoléon demiş ki “Dünya tek bir devlet olsaydı, başşehri İstanbul olurdu”. Bugün bile öyledir.


Şehri fethetmek yedinci Osmanlı padişahı Sultan II. Mehmed’e nasip oldu. 21 yaşındaki bu deha hükümdar, gece gündüz kuşatma planları yaptı. Çabuk soğuyan topu keşfetti. Boğaz’ın Avrupa yakasına kısa zaman içinde bir hisar yaptırdı. şehirde ciddi bir istihbarat faaliyeti yürüttü. Katolik baskısından çekinen, şehir Ortodokslarının gönlünü kendisine meylettirdi. Nihayet şehrin içlerine doğru uzanan halicin ağzında Bizanslıların gerdiği zinciri aşamayınca, gemileri karadan denize indirerek, şehri kalbinden vurdu. Toplar şehir surlarını dövdü. 53 gün sonra şehri savunan Latinler teslim oldu. Elinde kılıç savaşırken ölen son imparatorun ölüsü, surlarda bulundu. Padişah, bu kahraman düşmana gereken saygıyı göstererek defnedilmesine izin verdi.

Dönüm noktası

İstanbul’un fethiyle Müslümanların önü açıldı. Osmanlılar, arkalarını emniyet altına aldı. Zira her askerî teşebbüsünde, karşısına Bizans’ın Avrupalılarla ittifakı çıkıyordu. Böylece Müslüman orduları Viyana’ya kadar gitti. Avrupa, İslâmiyet ile tanıştı. Balkanlarda hayli topluluk Müslüman oldu.

İstanbul'un fethini tasvir eden 1903 tarihil ecnebi bir kartpostal

Çok kimselerin teşebbüs ettiği İstanbul’un fethine genç bir hükümdar iken muvaffak olması, Peygamberin ismini taşıyan Sultan II. Mehmed’e, bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazandırdı. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. İstanbul’un fethiyle, torunu Yavuz Sultan Selim’in alacağı halifelik unvanına da elverişli bir zemin hazırladı. Bütün Müslüman dünyası, Kostantiniyye’yi fethedip Hazret-i Peygamber’in müjdesine nâil olan sultanların halifeliğini tereddütsüz kabul etti. Fatih Sultan Mehmed ve Osmanlılar, böylece İslâm ve Türk tarihinin bir iftihar vesilesi oldu. Peygamberin fethi müjdeleyen sözünde geçtiği için, Osmanlılar, Kostantiniyye ismini muhafaza etti. Constantinus gibi büyük bir hükümdarın kurduğu dünyanın bu en güzel ve mühim şehrini fethettiklerini göstermek için bu ismi iftiharla kullandı. Paralar bu isimle basıldı.


İstanbul’un fethi, dünya tarihi bakımından da dönüm noktasıdır. Latinler, kuşatmayı bir haysiyet meselesi olarak görmüş; mezhep farkına bakmayarak Hıristiyan tarihinin bu mühim şehrini korumak üzere İstanbul’a gelmişlerdi. Şehri kahramanca müdafaa ettiler. Ama mağlup oldular. Sultan Fatih, bu şövalyelere, şövalyece muamele etti. Kahramanlıklarının karşılığı olarak memleketlerine dönmelerine izin verdi. Artık Avrupa’da Türk tehlikesinin bertaraf edilemeyeceği inancı doğdu. Bunun üzerine Batıda yer aramaya başladılar. Bu da yeni keşiflere yol açtı. Yeni Dünya’nın serveti Avrupa’ya aktı. Böylece Rönesans ortaya çıktı.


İstanbul’un fethi ideali, Türklerin Anadolu ve Rumeli’ye kök salmasını kolaylaştırdı. Kendilerine bir itimat geldi: “İstanbul’u fethettik; artık bu coğrafyadan kolay kolay atılamayız” dediler. Bu onların fetihlerinin önünü açtı. Mısır’ın da, Macaristan’ın da fethinin anahtarı İstanbul oldu. Cihan Harbi’nde İttihatçı reisleri İstanbul’u boşaltıp Sultan Reşad’ı Konya’ya taşımayı düşündü. Hasbelkader Beylerbeyi’nde mahpus bulunan Sultan Hamid’e danışıldığında, “İstanbul’u terk edersek, bir daha dönemeyiz. Elinde kılıç savaşarak ölen son Bizans imparatoru kadar da mı olmayalım?” demişti. Sultan Vahideddin, bunun için tahtını kaybetmek pahasına İstanbul’dan ayrılmadı.



İstanbul’un fethi ideali, Türklerin Anadolu ve Rumeli’ye kök salmasını kolaylaştırdı. Kendilerine bir itimat geldi: “İstanbul’u fethettik; artık bu coğrafyadan kolay kolay atılamayız” dediler. Bu onların fetihlerinin önünü açtı. Mısır’ın da, Macaristan’ın da fethinin anahtarı İstanbul oldu. Cihan Harbi’nde İttihatçı reisleri İstanbul’u boşaltıp Sultan Reşad’ı Konya’ya taşımayı düşündü. Hasbelkader Beylerbeyi’nde mahpus bulunan Sultan Hamid’e danışıldığında, “İstanbul’u terk edersek, bir daha dönemeyiz. Elinde kılıç savaşarak ölen son Bizans imparatoru kadar da mı olmayalım?” demişti. Sultan Vahideddin, bunun için tahtını kaybetmek pahasına İstanbul’dan ayrılmadı.


1402’de Timur ordusu tarafından perişan edilmiş iken, 50 sene içinde toparlanıp İstanbul’u fethetmek az bir iş değildir. Bu fetih, Osmanlı Devleti’ni bir imparatorluk yapmıştır. İmparatorluk, çeşitli taçların kendisine bağlı olduğu büyük devlet demektir. Osmanlı Devleti, an’aneleri basit bir beylik idi. Fetih, bu beyliği, imparatorluğa taşıdı. Kırım, Bosna, Eflak, Boğdan, Arnavutluk gibi nice taçları elinde tutan Fatih Sultan Mehmed’i, Avrupalılar, Roma İmparatoru kabul etti. İtalyanlar, kendisini parçalanmış ülkelerini birleştirecek kahraman olarak gördüler. Floransa Dükü, Fatih’in resmini, üzerinde üç taç (Osmanlı, Bizans ve Roma tacı) bulunan madalyonlara bastırdı.

Ressam ve mimar Bellini'ni yaptığı Sultan Fatkih portresi ile kesilmiş üç taçlı İtalyan madalyonu

Padişah, İstanbul’da boş bulunan Ortodoks patrikliğine tayin yaptı. Ortodoksların da hâmisi olarak, Katoliklere karşı bir güç kazandı. Hristiyanlar arasındaki Katolik-Ortodoks bölünmüşlüğünü güçlendirdi. Müslümanlar bir şehri fethedince, ilk Cuma günü burada topluca namaz kılamları dinî bir emir olduğu için, savaş hukukuna uygun olarak, şehrin en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı câmiye çevirdiler. Diğer kiliselere dokunmadılar. Halkı da esir etmeyip, vatandaş statüsü tanıdılar. Hatta herkesin mülkünü, elinde bıraktılar. Padişah, şehrin hayatiyetini artarak devam ettirmesini istiyordu. Osmanlılar, XIII. asırdaki Latin istilasıyla harab hâle gelen ve bir daha toparlanamayan şehri imar ettiler. Anadolu ve Rumeli’den vasıflı nüfus getirip yerleştirdiler. Türkler, şehre, kendi mühürlerini bastılar.



Osmanlıların geri kalmasını, çokları matbaanın geç gelmesine; bunu da bağnazlığa bağlar. Halbuki Osmanlı ülkesinde ilk matbaa Avrupa ile beraberdir. Ama rağbet görmemiştir. Neden mi?

Osmanlılar matbaayı evvelden beri biliyordu. Nitekim Evliya Çelebi, Viyana’da gördüğü “basmahane”den bildik bir şey gibi bahseder. Arab harfleri ile ilk kitap 1514’de İtalya’nın Fano kasabasında basıldı. Venedik, Roma ve Viyana’da da Arapça ve Farsça kitaplar basılırdı. Bunlar daha çok tüccar ve misyonerlerin işine yarayacak cinstendi. XV. asırda İstanbul’da “basmahane” adıyla matbaalar vardı. Fakat bunları Rum, Ermeni ve Yahudiler işletir; kendi dillerinde kitaplar basardı. 1493’te Selânik’te Yahudi matbaası vardı. Ermeniler, İtalya’da matbaacılık öğrenip, 1567’de İstanbul’da matbaa açtı. Sonra 1627’de ilk Rum matbaası kuruldu; ilk bastığı eser de, Yahudiler aleyhine bir risaleydi. Sultan III. Murad’ın, Avrupa’da basılan Arapça, Farsça ve Türkçe kitapların, Osmanlı ülkesinde serbestçe satılmasına izin veren 1587 tarihli bir fermanı vardır.

Osmanlıca matbaa klişeleri

Gavur icadı mı?

Türkler matbaada basılmış kitaba rağbet etmez; el yazısını yeğlerdi. Basma kitaplarda, el yazısı kitaplardaki sanat ve zarafetten eser yoktu. Estetiğe düşkün Osmanlı münevverleri, zarif el yazısıyla yazılmış, mürekkebi parlayan, kenarı tezhib edilmiş, cildine özenilmiş kitaplardan zevk alırdı. Kitap okumak yalnız bir ihtiyaç değil, bir keyifti. Zaten bol mikdarda ve gayet seri şekilde kitap çoğaltan hayli hattat vardı. Bunlar işsiz kalabilirdi. Üstelik kitaba düşkün belli bir zümre idi. Bugün de öyledir.

Müslümanlara ait ilk matbaa, Osmanlı sanayi inkılâbının başladığı Lale Devri’nde 1727’de İbrahim Müteferrika tarafından açıldı. New York’taki matbaa ile arasında 36 sene vardır. Paris elçiliğinden dönen Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin yanında kâtib olarak götürdüğü oğlu Said Efendi, Paris’teki matbaaya hayran olmuştu. Dönüşte bunun benzerini kurmak üzere Macar muhtedisi İbrahim Ağa’yı seçti. İbrahim Ağa, sadrazama Teshilü’t-Tıbaa adlı bir layiha vererek, Endülüs ve sair facialarda nice İslâm eserinin zâyi olduğunu; büyük kitapları hatasız kopya edecek hattat kalmadığını beyan etti ve matbaanın faydalarını anlattı: Mühim kitapların teksiri herkes için faydalıdır. Kitapların ve içindeki bilgilerin yayılmasına sebep olur. Yazıları okunaklıdır, sudan tesir görmez. Basmacılık kârlı bir sanattır. Bir cild yazana kadar, binlerce kitap elde edilir ve kitap ucuzlar. Kitabın başına ve sonuna fihrist konup aranan şeyin kolayca bulunması mümkün olur. Taşralarda da kitaba ulamak mümkün olur. Kütüphaneler kurularak, medreselere destek temin edilir; böylece ilim tahsil edenlerin sayısı artar. İslâmiyetin yayılmasına hizmet eder. Avrupalıların, kıymetini anlayıp bastırdığı Arapça ve Farsça kitaplar hatalarla doludur, bu engellenmiş olur. Matbaa, devletin şerefini arttırır.

Said Efendi

Zamanın şeyhülislâmı Yenişehirli Abdullah Rumî Efendi’ye “Basma sanatında maharet iddia eden Zeyd, lügat, mantık, hikmet, heyet (astronomi) ve bunların emsâli âlet ilimlerine dair telif olunan kitaplarının harf ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, kâğıtların üzerine basarak, bunların benzerlerini elde ederim dese, Zeyd’in böyle kitap basmasına şer’en izin verilir mi?” diye soruldu. Şeyhülislâm şöyle fetvâ verdi: “Kitap basma san’atını iyi bilen kimseler, bir kitabın harf ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıtlara basmakla, bu kitaptan az zamanda kolayca, çok sayıda elde ediyor. Böylece çok ucuz kitap yazılmasına sebep oluyor. Faydalı bir iş olduğundan, şeriat bu kimsenin bu işi yapmasına izin verir. Kitapta yazılı ilmi bilen birkaç kişi, önce kitabı tashih etmelidir. Tashih ettikten sonra basılırsa, güzel bir iş olur”. Öteden beri bizde söylenen “Avrupa’da matbaa bulunup, kitaplar basılırken, bizdeki din adamları matbaa günâhtır, gâvur icadıdır diyerek engellediler. Yıllarca geri kalmamıza sebep oldular” sloganının gerçeği budur.

Hokka-kalem tabutta

Sadrazam projeyi beğendi. Temmuz 1727’de Sultan III. Ahmed’den din dışı kitapların basılmasına müsaade eden bir ferman aldı. Sait Efendi ile İbrahim Müteferrika bir müdârebe (emek-sermaye) şirketi kurup, ilk matbaayı İbrahim Ağa’nın Selimiye semtinde Harem iskelesindeki konağında açtılar. Dört tane de ilim sahibi musahhihleri vardı. Aralık 1727’de basılan ilk kitap Vankulu adlı 2 cild Arapça-Türkçe lügat kitabıdır. Cevherî’nin Sıhâhu’l-Cevherî kitabının Medine Kâdısı Mehmed Efendi tarafından yapılmış bir tercümesidir. 1. Cild 666, 2. Cild 756 büyük sayfadır. 18 puntoluk harflerle 1000 nüsha basılmıştır. Yalnızca ilk matbaacı değil, aynı zamanda ilk yayıncı olan İbrahim Ağa, matbaanın kuruluşundan vefatına kadar (1726-1745) bastığı eserlerin hepsi iki harita ve 21 cild kitaptır. O zamanki toplam fiyatı 1200 kuruş olan bu kitaplar, İstanbul Üniversitesi Umumi Kütüphanesi’ndedir. Matbaanın birkaç klişesi ise Maarif Matbaası’ndadır.

Müteferrika matbaasında basılan ilk kitap: Vankulu Lügati

Hattatların hokka-kalemlerini bir tabuta koyup Bâbıâli’ye protesto yürüyüşü yaptığı; bu sebeple dinî kitapların yazılma işinin yine hattatlara tahsis edildiği anlatılır. O yıllarda İstanbul’da bulunan Baron dö Tott, matbaanın alâkasızlıktan kapandığını söyler. Bu rivayete dört elle sarılan oryantalistler de Osmanlılara veryansın eder. Halbuki harb sebebiyle bir müddet kapalı kalmış; sonra ilk fırsatta tekrar faaliyete geçmiştir.

Said Efendi, birkaç sene sonra sadrazam olup, meşguliyeti artınca, matbaayı ortağına bıraktı. Basmacı İbrahim Ağa 1742’de vefat ettikten sonra, matbaayı, bir din adamı olan, damadı ve kalfası Kadı İbrahim Efendi idare etti. Rus harbini müteakip 1783’te tarihçi Râşid ve Vâsıf efendiler, Fransız sefaretinin yüksek bir fiyatla almak istediğini duyunca, ecnebi ele geçmesin diye matbaayı satın aldılar. Fransızca kitap bile bastılar. Giderek köhneleşen ve harfleri kullanılmaz hâle gelen Müteferrika Matbaası, 1798’de faaliyetini tatil etti. Bunun üzerine devlet, Mühendishane, Üsküdar (Dârüttıbaa) ve Takvimhane-i Âmire adında üç matbaa kurdu. Bunlar sonra Devlet (Maarif) Matbaası’na dönüştü. Sultan II. Mahmud devrinde dinî kitapların basılmasına da izin verildi.

İbrahim Müteferrika (1674-1745)

Macaristan’da Koloşvarlıdır. Kalvenist papaz mektebinde okurken, 1690’da esir edildi. 18 yaşında İstanbul’da köle pazarında satıldı. Müslüman olup hürriyetini kazandı. Yazdığı Risâle-i İslâmiyye adında Müslümanlığın üstünlüklerini anlatan kitabını Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya takdim ederek takdirini kazandı. Padişahın hususi hizmetine bakan müteferrikalardan biri oldu. Diplomatik tercümanlık yaptı. Çok zeki, bilgili ve müteşebbis bir şahsiyetti. Kabri Okmeydanı’nda iken, cumhuriyet devrinde Tünel başındaki Mevlevihane’ye nakledilmiştir.

Filistin'de Bi'rüsebi'de bir Osmanlı matbaası (1917)



Çokları, matbaayı ilk bulan kişi olarak Alman Johann Gutenberg’i bilir. Halbuki Gutenberg’den asırlarca evvelinden beri matbaa bilinir ve kullanılırdı.

Francis Bacon, 1620 yılında, dünyadaki en mühim üç buluşun matbaa, barut ve pusula olduğunu söyler. Şöyle ki, kâğıt gibi, bu üçünün de vatanı Asya’dır. Müslüman Araplar ve Türkler vasıtasıyla Avrupa’ya gelmiştir. Matbaa olmasaydı, Rönesans’ın tesiri çok daha zayıf olurdu. Buluşların ve fikirlerin yayılmasını kolaylaştırarak ilmin inkişafına hizmet etti. Öte yandan milliyetçiliğin artmasına ve Avrupa ekonomisinin ilerlemesine de yardımcı oldu. Kısacası matbaa, Batı medeniyetinin karakterini değiştirdi. Ama matbaayı Johann Gutenberg’in bulduğunu söylemek haksızlık olur. Gutenberg, matbaayı Avrupa’da bulan kişidir. Asyalılar, asırlardır bunu bilir ve kullanırdı.

Girit'te bulunan baskı diski (solda). Bilinen en eski matbu eser: Elmas Sutra (sağda)

Türk buluşu mu?

Bir yazıyı veya şekli, bir tahta, metal veya taş bloğa ters olarak kazıyıp, sonra bunu düz olarak bir başka yere basma sanatı çok eskidir. Hakiki manada matbaa, bir yazıyı hareketli harflerle çoğaltarak basmaktır. Basma sanatına dair elde mevcut en eski eser ME 2000 yıllarına ait Girit’te bulunmuş bir toprak disktir. Bunu Hititlerden öğrenmişlerdi. Sonra sahneye Çinliler çıkmıştır. Ağaç matbaa Çin ve Kore’de ME VI. asırda kullanılıyordu. Yazıların tek parça blok üzerine kazınıp basılması esasına dayanan blok matbaa IX. asrın başında keşfedildi. Eldeki en eski matbu kitap 868 tarihlidir ve Sutra Elması adında bir Budist dua kitabıdır. O devirde matbaacılık umumiyetle Budist rahiplerin elindeydi ve bu dinin yayılması için bir vasıta olarak görülürdü.

Metal matbaayı yapan Çinli Bi-Sheng ve metal harfleri.

Harfleri hareketli ilk matbaa Uygurlar tarafından geliştirilmiştir. Nitekim yüz yıl kadar evvel keşfedilen Tun-Huang mağarasında hareketli tahta Uygur harfleri ve V-XI. asır arasına ait vesikalar bulundu. 1041’de Bi-Şeng adında Çinli bir demirci bu harfleri metalden yaptı. Hareketli metal matbaanın Gutenberg’den yıllar evvel 1403’de Kore’de de kullanıldığı biliniyor. Mamafih hareketli matbaada basılan Çince kitaplar bile, Çin’de değil, Türkistan’da bulunmuştur. Arkeolog Helmuth Bossert, hareketli matbaanın bir Türk buluşu olduğunu ortaya koymuştur. Uygurlar deri, Çin kâğıdı ve ipek üzerine, iki renkli (siyah ve kırmızı) basardı.

Blok baskı kalıpları (solda). Gutenberg'in matbaasnın modeli Polonya Grebocin müuzesi (sağda)

XIV. asırda Mısır’da Memlûkler, harfleri hareketli matbaa ile kitap basardı. Hem blok, hem hareketli matbaa, güneyden Müslüman istilâsı, kuzeyden Türk akınları vesilesiyle Avrupa’da tanındı. Avrupa’da ilk matbu kitaplar 1423’te basıldı. Bunlar Latince gramer ve halk için yazılmış dinî metinlerdir. Hepsi blok matbaada, tahta kabartma kalıp usulüyle basılmıştır. Harfleri hareketli metal matbaa ilk defa Alman Johann Gutenberg tarafından kullanılmış; yanlış olarak herkes kendisini “matbaayı bulan kahraman” olarak tanımıştır. Gutenberg’in usulü ile baskı, yavaş ve pahalı olduğu için, 1796’da Çek asıllı Alois Senefelder, levhalar biçiminde kesilmiş taş kalıplar üzerine elle yazılmış yazıların presler altında kâğıda basılması usulünü buldu: Taşbaskı (litografya). 1831’de Osmanlı ülkesine de geldi ve çok tutuldu.

Gutenberg ve Fust (solda). Gutenberg'in bastığı ilk kitap: İncil (sağda)

Matbaayı bulan kahraman!

Gutenberg, Mainzlidir. Asil bir aileden olan annesinin soyadıyla anılır. 1434’te Strasbourg’a göçerek burada görünüşte ayna ve cam imalatı yapan; aslında matbaacılıkla uğraşan bir şirket kurdu. Şirket batınca, 1444’te Mainz’e döndü. 1448’de kurşun-kalay karışımı metal harf döküp, şaraphanelerde üzüm ezmek veya mandıralarda peynir sıkıştırmak için kullanılan mengene yardımıyla yazıları kâğıda basmaya muvaffak oldu. 1450’de Johann Fust adlı bir bankerle ortaklık kurdu. Hilekâr Fust, 1455’te şirketi feshedip, Gutenberg’in elinden makineleri aldı. Gutenberg’in ilk bastığı kitap “42 Satırlık İncil” idi. 1873’te 3400 sterline satılmıştır. Gutenberg, sonra Pfister adlı bir ortak buldu. Günde 300 sayfa basacak kapasitede bir matbaa kurdu. Burada da ilk basılan “30 satırlık İncil” adlı eserdir. Baskı pahalıya mal olduğu için, Gutenberg iflas edip sefalete düşünce, Nassau Dükü kendisine asalet unvanı ve maaş tahsis etti. Gutenberg, 1468’de ümitsizlik içinde öldü. Matbaayı geliştirip tanıtan ise Fust oldu. Kitapları ucuza mal etti. Mainz ve Strasbourg’dan sonra, 1461-1471 arasında Bamberg, Köln, Augsburg, Basel ve Nürnberg’de, sonra da Speier, Ulm, Lübeck ve Leipzig’de matbaalar açıldı. Kitap kapağına kimin bastığına dair yazı koymak Köln’de âdet olduğundan, Gutenberg’in hangi kitapları bastığı bilinmemektedir. Matbaayı Almanlar 1465’te İtalya’ya, 1470’de de Fransa’ya götürdü. Bunu Budapeşte (1473), Londra (1477), Viyana ve Prag (1479), Edinburgh (1504), Dublin (1550) ve Amerika (1639) takip etti.

Litografya (taşbaskı) makinesi



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

Bir ara payitahtlık yapmış olan Cordoba (Kurtuba), Avrupa’da kurulan ilk üniversitesi, katarakt ameliyatları yapılan hastaneleri ve 600 bin kitaplık kütüphanesiyle meşhurdu. İspanyollar, bunların eserini bırakmadı. Şimdi La Mezquita diye anılan 785 tarihli Ulu Câmi ile tanınıyor. 24.000 m2’lik bir sahada 856 sütun var. Uçsuz bucaksızlığı ile insana tesir ediyor. 1236’da İspanyollar şehri alınca, câmi içine bir kilise yapmışlar. O kadar çirkin düşmüş ki, Kral V. Carlos bile görünce hayıflanmış. Câminin altın varaklı mihrabı, kanatlı giriş kapıları, işlemeli tahta tavanları, şadırvanları, minaresi bile ayakta. Şehir dışındaki halifenin sarayı Medinetü’z-Zehra ise harabe halde.


DİLLERE DESTAN ELHAMRA SARAYI

Granada (Gırnata), dillere destan Elhamra Sarayı’na ev sahipliği yapıyor. Fıskiyeli havuzları ile bahçesi emsalsiz güzellikte. Dantel gibi işli taş duvarların her yerinde hükümdara ikaz olarak yazılmış yüzlerce Lâ gâlibe illallah (Allah’dan başak gâlib yoktur) ifadesi hâlâ göze çarpıyor. Şehrin hemen yanında, mağlup son Arap sultanının kaçarken şehri seyredip ağladığı, annesinin ise “Erkek gibi savaşmazsan böyle kadın gibi ağlarsın” dediği tepe Suspiro del Moro (Arab’ın Ağladığı Yer) adıyla biliniyor.


SEVİLLA SARAYI DA ÇOK İHTİŞAMLI

Sevilla (İşbiliyye) Ulu Câmii yıkılıp yerine katedral yapılsa da, atla da çıkılabilen upuzun minaresi (Alminar) hâlâ ayakta. Şimdiki kraliyet ailesinin de zaman zaman kaldığı Alkazar (Saray), Elhamra kadar ihtişamlı olmasa da çok güzel. Kraliçe, Kristof Kolomb’u, Amerika seyahatine buradan uğurlamış. Kolomb’un mezarı da bu dünyanın 4. büyük katedralinde. Nehir kenarındaki Altın Kule de Müslümanlardan yadigâr.



ULU CÂMİ VE ELHAMRA HÂLÂ DİMDİK AYAKTA

Sevilla’daki Saray Elhamra kadar ihtişamlı olmasa da yine de çok güzel. Kraliçe, Kristof Kolomb’u, Amerika seyahatine buradan uğurlamış. Gırnata’daki Elhamra Sarayı ise her şeyiyle dillere destan. Bahçeleri, havuzları ile doyumsuz bir tabii güzelliğe sahip... Ulu Câmi 785 yılında 24 bin metrekarelik bir sahaya inşa edilmiş. 856 sütuna sahip cami uçsuz bucaksızlığı ile insanı hayrette bırakıyor.



Gazete küpürünü görmek için tıklayınız!

İspanyolların, Arapları yenip Endülüs’ü ele geçirmesi, parlak bir medeniyetin de sonu demekti. Bu hâdise üzerine şair Ebu’l-Bekâ, meşhur Endülüs Mersiyesi’ni yazmıştır.

Geçenlerde İspanya’da idim. İspanya kendine has kültürüyle öne çıktığı kadar, Müslümanlar için ayrı bir ehemmiyeti var. Önce bir Roma eyaleti idi. Sonra Gotlar işgal etti. Hicrî 92. senede Emevî kumandanı Tarık bin Ziyad tarafından fethedildi. 800 sene İslâm yurdu oldu. Tarihin en parlak medeniyetlerinden birine ev sahipliği yaptı. Birçok fennî buluşu, bu arada kâğıdı Avrupa’ya tanıttı. Zamanın papasının bile okuduğu Avrupa’nın ilk üniversitesi Kurtuba’da kuruldu. Sadece Gırnata etrafında hüküm süren son Müslüman devleti, 1492’de güçlenen ve birleşen İspanyollar tarafından ortadan kaldırıldı. Müslümanlar Afrika’ya kaçtı. Kalanlar 10 sene sonra vaftiz ile kılıç arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı. Göstermelik vaftiz olanlar, bir daha asla eski dinlerine dönemedi. Bugün bile İspanya’da bu soydan geldiğini bilen çok kimse var. Müslüman asırlarına ait çok izler yok edilse de, şimdi İspanyollar kalanlara sahip çıkıyor. Ülkenin her köşesinde bu devre ait hatıralar var. Arap mimarisi, mudejar adıyla İspanyol eserlerine de tesirini sürdürüyor. Ülkenin güneyi Andalusia (Endülüs) diye anılıyor. Arapça kelimeler bile mekânlarda yaşıyor: Alkazar (el-Kasr=Saray), Alcala (el-Kal’a), Alkantara (el-Kantara=Köprü), Alcazaba (el-Kasaba), Guadalkuivir (Vadi-el-Kebir) gibi.

1085’e kadar Arab payitahtı olan Toledo (Tuleytule), Yahudilerin de kalabalık olduğu bir şehirdi. Dünyanın en iyi kılıçları burada yapılırdı. Şehrin en meşhur mamulatı, Arablardan kalma mazapan (=marzipan) şekerlemesi. Şehrin ortasındaki Alkazar’dan başka, İspanya’daki en eski câmilerden biri hâlâ müze olarak ayakta: Bâbü’l-Merdüm.


Madrid’in göbeğinde kraliyet sarayının yanında Jardines del Moro (Arab Bahçeleri). Müslüman ordugâhının bulunduğu yer. Moro, İspanya’da Müslümanlara verilen isim.


Ebu’l Bekâ’nın mersiyesinden ilk beyitler

Çıkan iner, kalkan düşer, her yükselişin var bir sonu

Niçin bunca gurur maldan, mülkten, adtan sandan insanoğlu.


Oluşta ne var ki olduğu gibi dursun, hiç değişmesin.

Sen de gök gibisin, bir gün masmavi güneşlik, bir gün bulutlu.



İslam işleme sanatları asırlara direniyor.





Geçenlerde bir yazar, dağdan inmesi beklenen militanlardan Kürt alayları kurulmasını teklif etti. Bunlar yurt dışında üstlenebilir; NATO ve BM operasyonlarında kullanılır; dağdaki adama da bir umut olur dedi. Bu proje yeni değil.

XIX. asrın son çeyreğinde Anadolu’nun doğusu Rus ve İngiliz tehdidi altındaydı. Sultan Hamid hem bu tehdidi önlemek, hem de halkı merkeze samimiyetle bağlamak için şöyle bir çare buldu: Mahallî ordu birlikleri…

Doğu Kürdistan'da aşiret reisleri (1905)

Kürdlerin Babası

Osmanlı ordusunun Ruslara mağlup olduğu 93 Harbi akabinde imzalanan 1878 Berlin Anlaşması, Şark’ta Ermenilere muhtariyet va’dediyordu. Sultan Hamid, otonominin istiklâle gideceğini, bunun da yalnızca Rusların Akdeniz’e inmesine yaracağını bildiği için, bu 61. maddeyi tatbik etmedi. Muhtemel bir Rus işgalinde ilk mukavemet için, mahalli halkı teşkilatlandırmayı düşündü. Ayrıca Sultan II. Mahmud’un muhtariyetini kaldırdığı Kürd beyleri de, merkezî idare için tehdit teşkil ediyor; aşiret kavgaları da eksik olmuyordu. Bunlar, İngilizlerin işine gelirdi. Padişah, Şark’ı iyi tanımıştı. Mir Bedirhan isyanı gibi hâdiseler, Kürdler üzerinde zorla otorite kurmanın imkânsızlığını göstermişti. Bunun için İslâm kardeşliği ve hilâfetin nüfuzuna müracaat edildi. Kürdler, henüz milliyetçilik çağına girmemişti. Kürdler, dindar tanıdığı padişahı seviyor; kendisine Bavê Kurdan (Kürdlerin Babası) diyordu.

Rusların, hâkimiyeti altındaki çeşitli halkları patırtısız idare edebilmek için kurduğu meşhur Kazak Alayları, padişaha ilham verdi. Bu fikir Moskova Sefiri Şâkir Paşa’dan gelmişti. Göçebe Kürdlerden askerî birlikler teşkiline karar verildi. Böylece Şark’ta asayiş yerli halk eliyle temin edilecek; bir yandan da Kürdler, İran’ın Şiî nüfuzuna karşı korunmuş olacaktı. 1891’de padişahın kayınbiraderi Müşir Zeki Paşa vazifelendirildi. Aşiret reisleri ile anlaşıldı. Bazılarına paşa ünvanı verildi. Patnos’ta Kör Hüseyin Paşa (Haydaran), Urfa’da İbrahim Paşa (Milan), Cizre’de Mustafa Paşa (Miran) ve Başkale’de Hamid Paşa (Arvasi) bunların en meşhurlarıdır. Merkezden Şark’a emekli subaylar gönderildi. Bir nizamnâme yapıldı. Alay zâbitleri İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde iki sene tahsil görecekti. Aşiret çocuklarından mülkiye memuru yetiştirmek için de İstanbul’da Aşiret Mektebi kuruldu.

Hamidiye Paşalarından Mustafa Paşa Miran

Kürdler başta projeye pek itibar etmedi. İlk olarak 8 alay kuruldu. Sonra Kürdler bunların kendi menfaatlerine de olduğunu anlayarak rağbet ettiler. Bunun üzerine alay sayısı 65’e çıktı. Alaylar Erzincan’daki IV. ordu merkezine bağlandı. Bir kısmı Ruslara karşı Erzurum-Van tarafında; bir kısmı da İngilizlere karşı Mardin-Urfa mıntıkasında mevzilendi. Alayların mevcudu 75 bin civarındadır. Alaya girenler mushafa yemin ediyor; birliklere üzerinde âyet ve tuğra bulunan kırmızı sancak veriliyordu. Askerler kendi aşiretlerine mahsus, fakat tek tip elbise giyecek; herkes atını kendi getirecekti. Reisler İstanbul’a gelip padişaha sadakat yemini ettiler. Ancak asırlarca azade yaşamaya alışmış insanlar üzerinde nizam kurmak hayli zordu. Padişah bunlara sabır ve tolerans ile muameleyi emretti. 1896’da bir nizamname daha çıkarıldı. Alaya mensup aşiretlere vergi muafiyeti getirildi. Alaylar, yalnızca Sünnî Kürdlerdendi. Ağrı taraflarında bir Karapapak alayı teşkil edildi. Ancak Yezidî ve Kızılbaşlar, Milli aşireti alayına asker olarak alınmış; hükûmet de itiraz etmemiştir. Zamanla Arablardan da alaylar kuruldu. Hatta Libya’dakiler 1930’a kadar İtalyanlarla savaştı.

Bu sayede Şark’ta imar faaliyetlerine girişildi. Askerlik ve vergi muafiyeti ekonomik hayatı canlandırdı. Bazı aşiretlerin yerleşik hayata geçmesiyle, boş köyler şenlendirildi. Aşiret arasındaki müsademeler azaldı; asayiş meselesi nisbeten düzeldi. Devlet, ordu vasıtasıyla aşiretlerin içine sızmış oluyor; aşiretler ise vâlilerin değil, doğrudan merkezin muhatabı seviyesine yükseliyordu. Öte yandan aşiretler, alaylar vasıtasıyla güçlendi. Bu gücü, Osmanlı makamları nezdinde istismar ederek, hem Ermenilere, hem kendi halklarına karşı kullananlar; imtiyazlar elde edenler; hatta gayrı meşru işlere kalkışanlar oldu. 1894’te Sason hâdiselerinde, asayişi temin için çağrılan bazı alaylar, kendi inisyatifleriyle yüzlerce Ermeni öldürüp, mallarına el koydular. Kabahat, Sultan Hamid’in üzerinde kaldı. Eşkıyalığa adı karışan İbrahim Paşa 1907’de cezalandırıldı. 1908 Dersim harekâtında bu alayların kullanılması, Sünnî ve Alevî Kürdlerin arasını iyice açtı. Ermeniler umumiyetle Van gölünün kuzeyinde, Kürdler güneyinde yaşayan iki komşu halktır. Kürd muhtariyetinin ortadan kalkmasından sonra, ticaret vesilesiyle zaten zengin olan Ermeniler, aşar iltizamları (vergi tahsil ihaleleri) sebebiyle daha da zenginleşmiş; bu sebeple iki taraf arasında sonu felâkete varacak bir gerginlik doğmuş; alayların kurulmasından sonra bu gerginlik silahlı müsademeye varmıştı.

Öte yandan alayların varlığı menfaatlerine dokunan kesimler, bilhassa ecnebiler, aleyhte abartılı bir propaganda yapmış; Sultan Hamid’in “Kürd’ü Kürd’’e kırdırma siyaseti” olarak lanse edilmiş; bu sebeple alaylara hep menfi bakılmıştır. Halbuki Sason hâdisesinde Ermenileri himaye eden; tehcirde de evlerine alan ve kaçıp kurtulmalarını temin eden alaylılar da az değildir.

Hamidiye Alayları'nın Erzurum'da sancak merasimi

Sultan Hamid metodları

Sultan Hamid, tahtta bulunduğu zaman içinde memleketin her tarafında bir ıslahat projesi yürüttü ve bu politikayla tutarlı bir takım tedbirler aldı. Eğer saltanatı devam etseydi, bunların müsbet bir neticesi olabilirdi. Ancak tahttan indirilmesiyle, bu politikada bir kırılma yaşandı. Bu da devleti felâkete ve çöküşe sürükledi. Hamidiye Alayları’nın da parlak çağı, II. Meşrutiyet ile sona erdi. İttihatçılar başa gelince, sistemi tepeden tırnağa değiştirdi. Hamidiye ismini kaldırdı. Evvela Oğuz Alayları demeyi düşündü. Ancak bunun halk arasında Uyuz Alayları’na dönüşmesinden çekinerek Aşiret Hafif Süvari Alayları ismini münasip gördü. Alay sayısı 24’e indirildi. Başlarına da Türk asıllı bilinen kumandanlar getirildi.

Ancak yeni hükümetin bu ve başka icraatleri, Kürdler arasında hoşnudsuzluğa sebep oldu. Sadık aşiretleri devletten uzaklaştırdı. Bir yandan da tahsil sebebiyle İstanbul’a giden Kürd talebelerin, orada öğrenip filizlendirdiği Kürd milliyetçiliği fikrini iyice ateşlendirdi. Ayaklanan Milan aşiretini, dizanteri dize getirdi. 1914’te Hizan’da alaylara asker veren Berjeri aşiretinden Mela Selim’in köylülerin silahlarının toplanması ve hayvan vergisinin arttırılması sebebiyle isyanı, kanlı bastırıldı. Aynı zamanda Nakşî şeyhi olan Mela Selim ve talebelerinden başka; sonraları milletvekilliği ve bakanlık yapan Kâmran İnan’ın dedesi Seyyid Ali de bu bahane ile asılmıştır. Hükümet tam alayları dağıtacaktı ki, Cihan Harbi çıktı ve alaylara ihtiyaç doğdu. Bu harbde alayların mühim hizmeti oldu. Said Nursî bu alaylardan birinde miralay rütbesiyle savaşmıştır. 1915 senesinde sürgün Ermeniler, alaylardan cesaret alan bazı köylülerin, hatta bazı alay mensuplarının tecavüzüne uğradı. İttihatçı hükümet kuvvetleri hâdiselere göz yumdu; hatta el altından teşvik etti.

Alaylı Kürdler, Ankara hareketine şüpheyle baktı. Hatta Milli aşireti ile başlayan isyanlar, senelerce sürdü. Ankara, hiç sevmediği Sultan Hamid’in metodlarına müracaat etmek zorunda kaldı. Şu kadar ki, bu yeni proje Sultan Hamid devrinden farklı olarak, gerçek bir “Kürd’ü Kürd’e kırdırma” politikası idi. 1923’te eski alaylılardan birlikler kurularak köyleri korumakla vazifelendirildi. Bunlara silah ve ateş etme salahiyeti verildi. 1984’ten sonra PKK ile baş edemeyen hükümet, devlete bağlı gördüğü aşiretlerden korucu adıyla silahlı birlikler kurdu. 1924 Köy Kanunu’na buna dair bir fıkra eklendi. İlk temas eski Hamidiye Alayı mensuplarından Jirki aşireti ile oldu. İlk birlikler, ordu karargâhında, Sultan Hamid devrindeki gibi mushafa yemin ettirilerek vazifeye başladı. Koruculuğa önceleri sıcak bakmayan aşiretler ikna edildi. İkna olmadığı için köylerinden tahliye edilenler, Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’na yerleşti. Böylece 90 bin kadar maaşlı korucu bugüne kadar vazifesini sürdürdü. Ancak Ankara, hatalı bir politika takip ederek aşiret yapısını bozdu. Ağaların ve şeyhlerin nüfuzunu kırdı. Tek elden idare olunan aşiretler dağıldı. Halkın çoğu başıbozuk hâli geldi. Asayiş bozuldu.



Hollanda’nın sevilen kraliçesi Beatrix, 30 Nisan’da tahtı 46 yaşındaki oğlu Willem Alexander’a devretti. Kendisi de 33 sene evvel 30 Nisan 1980’de tahta çıkmıştı. Yeni kral, 123 sene sonra Hollanda’nın gördüğü ilk erkek hükümdardır.

Kraliçe Beatrix, oğlu Prens Willem ve gelini ile sarayın baklonundan halkı selamlarken

Hollanda’ya Osmanlılar Felemenk, yani Flaman ülkesi derdi. Flamanlar, bir Cermen kavmidir. Memleketin resmî adı Netherland (=Alçak Ülkeler). Zira ülkenin büyük kısım deniz seviyesinden aşağıdır. Hollanda, memleketi meydana getiren eyaletlerden yalnızca birisidir. Ancak uzun zamandır ülkenin kalbi mesabesinde olduğu için İngiliz ve Almanlar, bu ismi kullanmıştır. Ne var ki, Hollandalılar, ülkenin diğer eyaletlerinde pek sevilmez. Peyniri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri ve Holştayn inekleri ile meşhurdur. Kanallar ülkesidir. Sel çok olur. Fransız işgalinde kanal kapaklarını açarak, işgalcileri suya boğmuş ve vatanlarını kurtarmışlardır. Deniz kıyısına yapılan setler sayesinde çok toprak kazanılmıştır. Amsterdam, bugün bile Kuzey’in Venedik’i olarak bilinir.

Hollanda Kraliyet Sarayı

Seçilmiş krallar

Felemenk eyaletleri, uzun zaman Alman İmparatorluğu’na bağlı yaşadı. Sonra İspanya’ya geçti. Protestanlık yayıldı. 1581’de Birleşik Eyaletler adıyla müstakil oldu. Kısa zamanda büyük devletler arasına girdi. 1713’e kadar da böyle tanındı. Zaten her zaman nüfusun yoğun olduğu bir yerdi. Deniz ticareti, bankacılık, mücevhercilikle zenginleşti. Doğu Hind Kumpanyası’nı kurdu. Asya’da Portekiz’in yerini aldı. Endonezya, Seylan, Hindistan, Amerika ve Antiller’de koloniler kurdu. Hollandalılar, Amerika’ya ilk gidenlerdendir. New York’un adı, eskiden New Amsterdam idi. Endonezya, 1950’lerde istiklalini elde etti. Sömürgelerinin çoğunu İngilizlere vermek zorunda kaldı. Ama hala sömürgeleri vardır. 1612’de Sultan I. Ahmed’e gönderilen elçi ve Felemenk’e tanınan imtiyazlar ile başlayan Osmanlı-Hollanda münasebetlerinin 400. yılı geçenlerde kutlandı.

Eyaletler, devlet başkanını (sthathouder) seçerdi. Umumiyetle bu kişi Orange hanedanından olurdu. Norman asıllı hanedanın ilk atası IX. asırda yaşamıştır. 1124’de Nassau şatosunu yaptırınca bu isimle anılmıştır. Bu hanedandan 1711’de ölen sthathouder Jan Willem Friso, birçok Avrupa hanedanının müşterek atasıdır. Hollanda’yı 1797’de Fransızlar işgal etti. İmparator Napolyon Bonaparte, kardeşi Louis’yi Hollanda kralı yaptı. Napolyon düşünce, 1815’de Hollanda Krallığı kuruldu. 1830’da Katolik Belçika; 1890'da da Lüksemburg Hollanda'dan ayrıldı.

Hollanda tahtının kadın hükümdarları bir arada

“Seni tahtın vârisi yaparım!”

Kral III. Willem, ilk karısı öldüğünde 60’ını aşmıştı. Vârisi olmadığı için, taht akraba bir Alman hanedanına geçecekti. Kral tekrar evlendi. 10 Ağustos 1880 günü halk, tahtın vârisinin doğumunu beklemek üzere sarayın önüne yığıldı. Bebek kızdı. Ama halkın sevinci azalmadı. Taht kurtulmuştu. Kıza Wilhelmina adı verildi. Babası 1890’da ölünce, Wilhelmina, 10 yaşında tahta çıktı. Annesi Adelheid Emma (1858-1934), kendisine 8 sene naiblik yaptı. Kızını çok sıkı bir terbiye ile yetiştirdi. Öyle ki bir gün bebeği ile oynarken Kraliçe Wilhelmina’nın, “Uslu dur, yoksa seni tahtın vârisi yaparım!” dediği meşhurdur. Dünyanın en buhranlı zamanlarında dirayetle hüküm sürdü. Memleketini I. Cihan Harbi’ne sokmadı. Naziler Hollanda’yı işgal edince, kraliçe İngiltere’ye, oradan da Kanada’ya giderek, mukavemet hareketini yönlendirdi. İngiltere başbakanı Churchill onun için, “Savaşta sürgüne giden hükümdarların en cesuru idi” demiştir. Kraliyet ailesi 1945’te ülkesine döndü. Wilhelmina, dindarlığı ve gelenekçiliği ile tanındı. Yaptığı yatırımlarla çok zengin oldu. Buna rağmen sade bir hayat yaşar; parklarda bisikletle dolaşırdı. Devlet işlerinde en ince teferruata dair bilgisiyle herkesi şaşırtırdı. İşçi isyanını muhafızları olmadan halkın arasına karışarak bastırmayı ve sonra da çalışma saatlerini ayarlayarak işçileri teskin etmeyi becermiştir. Mecklenburg-Schwerin dükü Heinrich ile evliydi. 1934’de kocasını kaybetti. 1948’de yegâne kızı Juliana lehine tahttan feragat etti. 1962’de 82 yaşında öldü. Feragat etmese idi, 72 yıl ile Fransa Kralı XIV. Louis’den sonra en uzun tahtta kalan hükümdar olacaktı. Kısa boylu, toplu, güzel yüzlüydü.

Kraliçe Wilhelmina bisikletle gezerken (solda). Kraliçe Juliana'nın düğünü (sağda).

KraliçeJuliana (1909-2004), Leiden Üniversitesi’nde tahsil gördü. 1936 kış olimpiyatlarında tanıştığı Alman Lippe Prensi Bernard (1911-2004) ile evlendi. Dört kızları oldu. Prens, savaş sırasında Hür Hollanda Ordusu’nun kumandanı idi. Juliana’nın hükümdarlığı sırasında kraliyet iki sarsıntı yaşandı. Greet Hofmans adında bir şifacı kadın, geçirdiği kızamıkçık sebebiyle gözleri görmeyen Prenses Margriet’i iyileştirmek bahanesiyle saraya nüfuz etti. Kendisine Dişi Rasputin adı takıldı. Bu hâdise, hanedanın itibarını sarstı. Derken iş adamı Prens Bernard, Lockheed skandalında rüşvet almakla suçlandı. İtham ispatlanamadı, ama prens bütün vazifelerinden istifa etti. Almanya ile münasebetleri düzelten ve tahta tekrar itibar kazandıran Kraliçe Juliana, 1980’de kızı Beatrix lehine feragat etti. Kraliçe Beatrix, Alman diplomat Claus von Amsberg ile evlidir. Prens, vaktiyle Nazi yanlısı olmakla suçlandı. Almanya’da o zaman kim Nazi değildi ki… Şimdi o da tahttan feragat ediyor. Üç oğlundan 1967 doğumlu Prens Willem kral olacak. Leiden’de tarih okuyan prensin üç kızı vardır.

Kraliçe Beatrix'in oğlu ve geliniyle Körfez seyahati sırasında bir câmiyi gezerken başını örtmesi, dedikodu mevzuu olmuş; Kraliçe, bu dedikoduları ciddiye almamıştı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter