Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Avrupa'nın kalbi sayılan şehirlerden Viyana'yı Osmanlılar iki defa kuşattılar. 1529 ve 1683 tarihli bu iki kuşatmadan netice alınamadı. Ancak Viyanalılar bunları hiç unutmadı. Her sene şehirlerinin Türklerden kurtuluşunu kutlamaktadırlar. Üstelik şehrin her yanında, o devirden kalma hatıralar vardır. Asırlarca Osmanlı hâkimiyetinde kalmış Balkan şehirlerinde bile bu kadar Türk izine rastlamak mümkün değildir

Sultan I. Mahmud'un elçİsİnİn resmİ bulunan saray
Osmanlıları yenen meşhur kumandan Prens Eugene, elde ettiği servet ile şimdi resim galerisi olan bu Viyana'nın sembollerinden Belvedere Sarayı'nı yaptırmıştır. Duvarında Prens Eugene'i, Sultan I. Mahmud'un elçisi ile görüşürken tasvir eden bir resim asılıdır.

O GÜNÜ HÂLÂ UNUTAMADILAR
Viyana'ın en eski ve büyük parklarından olan Prater'de, 1920'lerden kalma bir dönme dolap hâlâ çalışmaktadır. Bunun müzesinde, Viyana tarihini tasvir eden resim ve biblolar vardır. En dikkat çekici olanı ise Osmanlı İmparatorluğunun 1683'teki II. Viyana Kuşatmasıdır. Kuşatmanın 200. yıldönümünde Stefan Katedrali'nde mermerden bir âbide yaptırıldı. Türkenbefreiungsdenkmal (Türklerden Kurtuluş Âbidesi) adlı anıtta üzerinde Türklerden kurtuluşa yardımcı olan tarihî şahsiyetler tasvir edildi.

“ALLAH?ALLAH”?SESLERİ
Fırıncı Josef Schulz, kuşatma sırasında bir gece fırının bodrumundan ses geldiğini işitir. Bu, şehre doğru tünel kazan Osmanlı lağımcılarının “Allah Allah” sesleridir. Mesele anlaşılınca, bodrumu suyla doldurarak teşebbüsü engellerler. Baba Schulz böylece bir halk kahramanı olur. Fırıncıların bu kahramanlığı hatırına 1783'te Innungshaus yaptırıldı.

KALEYİ DELEN ÇERKEZ DAYI
Evliya Çelebi'nin anlattığına göre 1. Kuşatma sırasında surlarda açılan bir gedikten şehre dalan Osmanlı askeri Çerkez Dayı, neden sonra içeride tek başına olduğunu fark eder ve şehid olana kadar çarpışır. Kral Ferdinand bu büyük kahramanı şehid olduğu eve defnettirir. Gâvur Sokağı'ndaki (Strauchgasse) bu evin köşesinde Çerkez Dayı'nın kılıç sallayan bir heykeli bulunmaktadır.

UYANIK LEH KAHVEMİZİ KAPTI!
Osmanlı çadırlarında bulunan çiğ kahve çekirdekleri sayesinde, Viyanalılar kahve tiryakisi olmuş, Viyana da kahvesi ve kahvehaneleriyle tanınmıştır. Kuşatma sırasında tercümanlık maksadıyla Osmanlı hatlarına girip çıkan Leh Yahudisi Kolschitzky, herkesin deve yemi zannettiği çuval içindeki çekirdekleri tanıyıp satın alarak çeşitli tecrübelerden sonra süt ve şeker eklemek suretiyle bugün Melange denilen an'anevî Viyana kahvesini bulmuş; şehirdeki ilk kahvehaneyi açmıştır.

“TÜRKLER GELİYOR” ÇANI!
Osmanlılardan kalma 200 kadar top ve diğer metal silahlar eritilip 1711'de Pummerin adı verilen büyük bir bronz çan yapılarak Stefan Katedrali'ne asıldı. Yaklaşan Osmanlı tehlikesi kiliselerde çalınan çanlarla haber verilirdi. Papa III. Calixtus'un emriyle 1456 tarihli Belgrad Kuşatması'ndan beri Avrupa'da Türk çanı adıyla bütün kiliselerde muayyen zamanlarda çan çalınmakta; muayyen dualar okunmaktadır. St. Stefan Katedrali'nin dışında kuzey duvarında bulunan Capistrankanzel adı verilen heykelde, Türklerin gazabı hakkında vaazlar veren Johannes von Capistrano'nun ayakları altında ezilen bir yeniçeri tasvir edilmiştir. Fransisken rahipleri yaptırmıştır.


VEZİRİAZAMIN OTAĞI SERGİDE
Viyana'daki Arsenal Harp Tarihi Müzesi'nde kuşatmadan kalma sancaklar, tuğlar, tolgalar ve silahlar ile veziriazama ait olduğu sanılan otağ teşhir edilmektedir.

HİLALİ KRUVASAN YAPIP YEDİLER
Almanların kipferl (hilâl) dedikleri kruvasan da Viyana kuşatmasından kalmadır. Şehir kurtulunca, bunun sevinciyle pastacılar, Türklerden öğrendikleri milföy hamuruyla hilâl şeklinde bir çörek yapmış ve Viyana kahvesi yanında yenmesi âdet olmuştur. Alman prensesleri vasıtasıyla Fransa'ya getirilmiş; adına kruvasan (mukaddes haç) denilmiş ve buradan dünyaya yayılmıştır.


Türkler de Viyana’yı unutamadı

Viyana, hiç Osmanlı hakimiyetine girmedi. Ama nice Anadolu şehrinden fazla Osmanlı izini barındırıyor. Viyanalılar iki defa kapılarına gelen Osmanlıları hiç unutmadı. Ama Türkler de Viyana'yı yüreklerinden çıkaramadı.

Viyana, hiç Osmanlı hakimiyetine girmedi. Ama nice Anadolu şehrinden fazla Osmanlı izini içinde barındırıyor. Viyana’ya çeşitli seyahatlerin her birinde bu izlerden yenilerini keşfettik. Avrupa’nın bu en eski ve güzel şehirlerinden biri, Türk tarihinde bu kadar yer tutsun, olur şey değil. Şurası bir gerçek ki, Viyanalılar iki defa kapılarına gelen Osmanlıları hiç unutmadı. Ama Türkler de Viyana’yı yüreklerinden çıkaramadı. Meşhur Viyana kahvehanelerinde, Osmanlılardan öğrendikleri kahvenin mis gibi kokusunun peşinden eski sokakları dolaştık. Her köşebaşında bize ait nişanlara rastladık. Bunlardan bazılarını sizinle paylaşıyoruz...



SCHÖNBRUNN SARAYI

Avusturya İmparatorlarının yazlık sarayıdır. 1867’de Viyana’yı ziyaret eden Sultan Aziz burada misafir edilmişti.


VİYANA’NIN ÇAMLICASI: KAHLENBERG TEPESİ

Viyana’nın en güzel manzarasının seyredildiği tepedir. Kahlenberg’e eskiden “Sauberg (Domuz Dağı)”; komşusu Tuna manzaralı tepeye ise “Kahlenberg” denirdi. Jan Sobieski, bu iki tepenin ardından dolaşıp, Osmanlı ordusunun sağ kanadını mağlup etmişti. Taarruzun yapıldığı 12 Eylül sabahı buradaki Kapusen Manastırı’nda Sobieski’nin de katıldığı bir âyin tertiplenmişti. Şimdiki Kahlenberg’de Viyana’nın Türklerden kurtuluşu şerefine St. Joseph Kilisesi yapılmıştır. Duvarında Osmanlı ordusunu yenerek şehri kurtaran Polonya Kralı Jan Sobieski’ye şükran tabelası vardır. Şimdi Sauberg’e “Kahlenberg”, öteki tepeye ise “Leopoldsberg” deniyor.



TÜRKENSTEİN (TÜRK TAŞI)

Viyana yakınında Mauerbach ormanında Osmanlılardan kalma mezar taşları ve büyük bir tuğra vardır. Rivayete göre Belgrad’ı düşüren Avusturyalı kumandan Laodon, zafer nişanesi olarak buradan vali İbrahim Paşa’nın mezar taşını söküp Viyana’ya getirip arazisi içindeki bir duvara monte ettirdi. Sonradan tarihçi Hammer, yazıları okuyarak bu İbrahim Paşa’nın vali değil, elçi olduğunu tespit etti. Osmanlıca bilmedikleri için tuğrayı ters koymuşlardır.



TÜRKENSCHANZPARK (TÜRK TABYASI PARKI)

Kuşatma sırasında Osmanlı tabyasının bulunduğu yerde, İmparator Franz Joseph’in emriyle 1888’de güzel ve büyük bir park yaptırılmıştır. Girişte ay-yıldızlı süslemeler vardır. 1991 senesinde bu parkta Osmanlı üslubunda bir çeşme inşa edilmiştir.






TÜRKENRİTTHOF

(TÜRK GEZİNTİSİ AVLUSU)

Kuşatmadan sonra her yıl burada Osmanlılardan kurtulmanın şerefine 24 Ağustos’tan (Aziz Bartelemi Yortusu) sonraki Pazar günü bir festival tertiplenir; Kara Mustafa Paşa’yı temsil eden birisi eşeğe ters bindirilip gezdirilerek güya Osmanlılar aşağılanmış olurdu. Taşkınlıklar sebebiyle Kral I. Leopold tarafından yasaklandı.


TÜRKENKOPF (TÜRK BAŞI)

Avusturya’da pek çok evin girişinde çatık kaşlı, pala bıyıklı, sarıklı bir Türk başı tasvir edilmiştir. Lenau Sokağı 3 numaradaki baş en dikkate değer olanıdır.



TÜRKENREİTER (TÜRK SÜVARİSİ)

Kuşatma sırasında Kara Mustafa Paşa’nın çadırının bulunduğu yerde, bu hatırayı yaşatmak üzere elinde pala sallayan sarıklı bir Osmanlı süvarisi heykeli yaptırılmıştır.



Mahkûmların aileleriyle görüşmesine imkân tanınacakmış. Bu tatbikat Belçika’da başladı. İslâm hukuku böylece çağın ilerisinde kaldı. Bu hukuka göre mahkûmlar belli zamanlarda eşleriyle bir araya gelebilir. Mahkûmun değil, kadının hakkını korumak içindir.

Mahkûmlar eşleriyle bu odada görüşecek.

Birkaç sene evvel bir müzik grubu, bir kabadayının Yedikule zindanındaki hayatını anlatan şarkı yaptı. Halbuki Yedikule, Bizans zindanıydı; Osmanlılar zamanında zindan olarak kullanılmadı. Harbe tutuşulan devletin elçisi burada misafir edilirdi. Osmanlılarda hapis cezası ve hapishane yoktu.

Hapis tazyik içindir

İslâm hukukunda esas olan bedenî cezadır. Çünki hapis, suç ve cezanın şahsîliği prensibine aykırıdır. İnsanın ibadetlerini ve himayesi altındakilere karşı mükellefiyetlerini yerine getirmesine engel olur. Suçlunun hapsi, daha ziyade suçlunun masum yakınlarını zarara uğratır. Suçlu, mahbeste, ruh sağlığını kaybeder. Veya yeni bir takım suçlara elverişli hâle gelir. Bu sebeple şer’î hukukta hapis, bir cezadan çok, suçlunun ıslahı için veya bir tedbir olarak meşru kılınmıştır. 1700’lerden evvel Avrupa’da da böyleydi

Malî ceza zengine dokunmaz. Hapis cezası berduşa dokunmaz. Ama bedenî ceza, zengin-fakir, kadın-erkek, köylü-şehirli, âlim-câhil, herkese aynı tesir eder. bu sebeple daha adil görülmüştür. Bedenî ceza kırbaç değil, serçe parmak kalınlığında bir değnektir. Yüze, jenital mıntıkaya ve hep aynı yere vurulmaz.

Şer’î hukukta hapis vardır, ama suçun cezası olarak değildir. Cemiyete karışması zararlı olanları tecrid ve bir işe tazyik içindir. Yol kesip, mal ve cana dokunmamış olanlar; mürtedler (dinden çıkanlar); borçlarını yerine getirmeyenler tövbe edinceye ve borcunu ödeyinceye kadar hapsolunurdu. Eminönü’nde şimdi kuyumcular çarşısı olan Babacafer Zindanı bu işe yarardı. Hazret-i Ebû Bekr zamanından itibaren hapishaneler kurulmuştur. Hapis, suçlunun tazyikine elverişli bir mekânda olur. Mahpusa, yatması için basit bir yaygı; ölmeyecek kadar da su ve etmek verilir. Maksat hapiste kendisine bakmak değil, borç ödemeye tazyiktir. Bu masrafları da kendisi karşılar. Günlük ibadetlerini yapmasına yardımcı olunur. Mahpus, kimseyle görüştürülmez. Ancak hanımının muayyen müddet zarfında kocasının yanında kalması caizdir. Çünki hapis, kadının evlilikten doğan hakkını düşürmez. Mahpeyker Kösem Sultan gibi hayırseverler arada gelip, borç ödeyerek mahkûmların salınmasını temin ederdi.

Baba Cafer Zindanı

Karakola imza

Sürgün cezası da vardır. Bazı suçluların yaşadığı cemiyetten uzaklaşması onun için de, cemiyet için de zaruri görülür. Kalesi olan şehirler tercih edilir. Osmanlılarda sürgün, bir kuleye kapatmak (kulebendlik) veya bir kalede ikamete tâbi tutmak (kalebendlik) şeklinde tatbik olunur. Kalebend olan şahıs, gün içinde serbestçe gezip dolaşır. Bir işle meşgul olabilir. Kale dışına çıkamaz. Muayyen zamanlarda kale kumandanlığına gidip isbat-ı vücud eder. Sinop namlı bir sürgün yeriydi.

Bazı suçların cezası küreğe konulmaktır. Tersaneye hem harb esirleri, hem de kan dökme, yol kesme, ev basma, kalpazanlık, hırsızlık gibi ağır suç işlediği için mahkûm olanlar getirilirdi. Bunlar donanma seferde iken kürek çeker; sefer dışında da tersânede çalışırdı. Donanma seferde iken emniyet mülahazasıyla kürekçilerin ancak yarısı kürek mahkûmu veya forsa olur; geri kalanı ücretli Müslüman kürekçilerden seçilirdi. Avrupalılar, Kuzey Afrika zindanlarına İtalyan argosunda hamam manasına gelen banyo derdi. Bu sebeple tersaneye de banyol denmiştir. Kürekli gemiler kalmayınca, devlete ait atölyelerde çalışmaya başladılar. Tersane zindanları Avrupa’da da vardı ve bunların şartları İstanbul’dakinden fevkalâde ağırdı. Banyol, 1863’te kapatıldı. Sultanahmed’de bir devlet hapishanesi tesis edildi. Avrupa tesiriyle hapis cezası verilen suçlar arttırıldı.

Sultan Ahmed Hapishanesi. Bugün lüks bir oteldir.

Basit bazı suçlara para cezası verilirdi. Kasden adam öldürme dışındaki katl, yaralama ve dövme suçlarında mahkûm, mağdura veya yakınlarına diyet adıyla bir meblağ para öderdi. Kalpazanlık, karaborsacılık gibi suçlarda, suçlunun mal varlığı veya muayyen bir kısmı müsadere edilirdi.

Bazı suçlarda suçluyu mahkemeye çağırıp, “Sen böyle bir suç işlemişsin!” gibi sözlerle azarlamak ceza yerine geçer. Yalancı şâhid, dolandırıcı, kumarbaz gibi şahısların, ibret maksadıyla teşhir edilmesi de cezadır. Teşhir; yüzüne kara çalmak, bir merkebe ters bindirip şehirde dolaştırmak, tellal vasıtasıyla suçunu ilân ettirmek, meydanda tomruğa bağlamak şeklinde olabilir. Osmanlılarda, yüz kızartıcı suç işleyenler, umumî meydanlarda ibret için tomruğa bağlanarak teşhir edilirdi.

İbret taşında teşhir

Telâfisi olmadığı için idam cezası nadirdir. Kasden adam öldürmede ölenin yakınları isterse tatbik olunur. Bir de çocuk kaçırmayı, gaspı, büyücülüğü âdet edenler gibi cemiyet için zararlı olanlara, hâkim veya hükümdar idam cezası verebilir. Yol kesme suçundan dolayı idama mahkûm olanların cezası alenî infaz olunur ve üç gün kadar teşhir edilir. Bunun dışında idam cezası en seri silahla infaz edilir. Osmanlılarda, Tanzimat devrine kadar, idam edilen suçlulardan bazılarının başının, bir müddet (üç gün kadar) Topkapı Sarayı önündeki ibret taşında (seng-i ibret) teşhir edildiği rivâyet olunur.

Kış uzunmuş

-Eşek çaldığı sabit olan zanlı A.’nın iki ay hapsine karar verildi. Son sözün?

-Hakim bey, siz yenisiniz. Buranın kışı uzun sürer. Ya bana 4 ay verin, ya da müsaade edin bir eşek daha çalayım.

(Kış gelince eşek çalıp, postu sıcacık hapishaneye seren adamın hikâyesi)



Suriye’nin, hatta İslâm dünyasının en büyük âlimlerinden Said Ramazan el-Butî, geçenlerde ders verdiği câmide bir intihar taarruzu neticesinde torunu ve 40 kişiyle beraber vefat etti. Cinâyeti üstlenen olmadı. Hükûmet, isyancıları; onlar da hükûmeti suçladı.

Muhammed Said Ramazan el-Butî, 1929’da Türkiye-Irak sınırında Cizre’nin Celeka köyünde dünyaya geldi. Botan aşiretinden bir Kürt olan babası Molla Ramazan (1888-1990), aynı zamanda Nakşî şeyhiydi. Ailesi, 1934 senesinde hükümetin din aleyhtarı icraatından kaçarak Şam’a, Kürt mahallesi Rükneddin’e yerleşti. Burada resmî vazife almadan irşadla meşgul oldu. Tek oğlu Muhammed Said, meşhur Şâfiî âlimi Hasan Habenneke’den çok istifade etti. Ezher’de okudu; fıkıh doktorası yaptı. Şam Şeriat Fakültesi Dekanı oldu. “Mezhebsizlik, İslâmiyeti Tehdit Eden En Büyük Fitnedir” kitabı, modernizm ile mücadelede çığır açtı. Dünya çapında şöhret kazandı. Gelenekçi ulemanın gözbebeği oldu. Resulullah’ın yaşantısını dile getirdiği Fıkhu’s-Sîre ile şer’î hükümlerde ilahî maksatların yerini anlattığı Davâbıtü’l-Maslaha kitabı çok kıymetlidir. 60 kadar eseri vardır. Gazete, mecmualarda devamlı aktüel dinî yazılar yazar; her hafta televizyonda vaaz verirdi. Emevî Câmii’ndeki hutbe ve derslerini yüzlerce kişi takip ederdi. Defalarca dinleme imkânı bulduğum vaaz ve dersleri, çok açık ve istifadeliydi.

Biz Esed’e razıyız!

Suriye’de, nüfusun % 10’unu teşkil eden aşırı Şiî Nusayrîler, orduyu ve polis teşkilatını ele geçirerek 1963’te darbe ile başa geldi. Said Ramazan, önceleri yakınlık duyduğu Müslüman Kardeşler’in Nusayrîlere ve hükümet güçlerine tecavüzlerine karşı çıktı. 1982 Hama katliâmı öncesi Müslümanları hükûmete itaate çağırdı. Bu sebeple radikal kesimler tarafından “rejimin adamı” ve “Esed’in fetvacısı” olarak görüldü; hatta Bel’am bin Baura’ya benzetildi. Halbuki Said Ramazan, zâlim ve dinsiz de olsa hükümete itaat edilmesinin Ehl-i sünnetin prensibi olduğunu; zulmü ortadan kaldırmak isterken daha büyük zulümlere yol açılacağına dikkat çekti. Hâlihazırdaki isyanı da desteklemedi. Arkasında yabancı güçler olduğuna, radikal Vehhabî hâkimiyetine yol açabileceğine dikkat çekti. Gerçekten Suriye, hükümetin halkta tabanı bulunmayan Libya, Tunus ve Mısır’a benzemez. Burada ihtilâl, iç savaş hâlinde yıllarca sürer. Çok kan dökülür. Neticede Afganistan’dan beter olabilir. Suriye hükûmeti, %10 şiî azınlığın gücüne ve Rusya, Çin gibi sosyalizm devrinden kalma güçlü müttefiklerine arkasını vermiştir.

Baba Molla Ramazan (solda), Said Ramazan genç bir ilim talebesi (sağda)

Said Ramazan, yeri geldikçe hükümeti de tenkit etmekten geri durmazdı. Kimden gelirse gelsin, her zaman zulme karşı çıktı. 20 sene evvel ders verdiği Şam’daki Cengiz Câmii’nde görüştüğümde, “Biz Hafız Esed’e razıyız. Çünki orduda onun gibi olmak isteyen çok kişi var” diyerek bu husustaki endişesini dile getirmişti. Evet, Suriye rejiminin tasvip edilemeyeceğini; ama fitneye karşı ehven olduğunu söyledi. “Velâkin yahterimûne bil-müslimîn” (Fakat Müslümanlara ihtiram ediyorlar) sözü hâlâ kulağımdadır. Nitekim Suriye, idarede aşırı Şiîler bulunmasına rağmen, Sünnîlerin en güçlü ve Müslümanların en rahat olduğu ülkelerdendir. Dinî ilimler serbestçe tedris edilir; mahkemelerde şer’î hükümler tatbik olunur; insanlar siyasete karışmamak kaydıyla dinî vecibelerini rahatça yerine getirebilir.

Butî, Sünnî akidenin getirdiği uzlaşmacı tavrıyla Hafız Esed’in dikkatini çekti. Kendisine yakınlık duydu. Ondan dinî ders almak istedi. Milletvekilliği, hatta bakanlık teklif ettiyse de Butî kabul etmedi. Yalnızca ders vermesine müsamaha edilmesini istedi. Hafız Esed de kabul etti. Bunları bizzat Butî’den işittim. Üstelik televizyonda yasak olan dinî programlara izin verilmesini, dinî kitaplardaki sansürün kaldırılmasını, resmî yerlerde yasak olan tesettürün serbest bırakılmasını temin etti. Hafız Esed, Butî ile olan irtibatından sonra fevkalâde yumuşadı. Beşşar’ın idaresi daha da serbestti. Realist Butî, Müslümanların ilmî ve içtimaî bakımdan güçlenmeleri sayesinde, zamanla her şeyin normale döneceğini düşünürdü. Kendisini rahmetle anıyoruz.

Beşşar Esed, Başmüftü Farfur ve Şiî uleması ile bir merasimde

Dünyada kör olanlar

Üzerine sardığı sarığı ile kırmızı fesi, koyu renk cüppesi ile Osmanlı âlimi kisvesini muhafaza ederdi. Türkçesi iyiydi. Türklere ve Türkiye’ye muhabbeti çoktu. Vaazlarında ahlâkî vurgu çoktu. Nüktedandı. Yeri geldikçe hissî konuşur; zaman zaman ağlardı. Fıkhî mevzulara derin vukufu vardı. Fetvaları açık ve mutemeddi. Zeki ve hazır cevaptı. Münazaralarında çok güçlüydü. Vaktiyle Suudi Arabistan’ın başmüftüsü pozisyonunda Abdülaziz bin Baz vardı. İki gözü âmâ idi. Bundan 20 sene evvel, Bin Baz Riyad’dan, Butî Şam’dan telekonferans sistemiyle bir televizyon programına katıldılar. Bin Baz, Allah’ın eli, gözü olduğunu, insana benzediğini âyetlerden delil getirerek ispata çalıştı. Butî, bu âyetlerin mecaz olduğunu uzun uzadıya anlattı. Bin Baz ısrar etti. Bunun üzerine Butî, “Kur’an-ı kerimde, Kim bu dünyada kör ise, âhirette de kördür. Gideceği yer çok kötüdür, buyuruluyor” diyerek muhatabının körlüğüne ima yaptı. Yani “mecaza inanmıyorsan, sen de cehennemliksin” demek istedi. Halbuki âyet-i kerimedeki körlük, hakkı görmemek, yani iman etmemekten kinayedir. Bin Baz cevap veremedi.

Şehid Said Ramazan'dan geri kalanlar: Vaaz notu ve kırık gözlük

Buti'nin televizyondan naklenv erilen cenaze namazını oğlu Tevfik göz yaşlarıyla kıldırdı



İMPARATORLUĞUN MEZARCILARI: İTTİHATÇILARA DAİR

İktidarı ellerine alalı yüz seneden fazla zaman geçti. Koca imparatorluğun mezarcısı oldular. Buna rağmen izleri ve sesleri eksilmedi. Bu muvaffakiyete destan yazılsa yeridir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Sultan Hamid devrinin sıkı, an’aneci ve dindar hayatından sıkılanlarca kuruldu. Bir yanda İngiltere ve Fransa, öte yanda Almanya’yı arkasına aldı. Hürriyet, eşitlik, vatan, millet edebiyatı sloganlaştırıldı. Sultan Hamid’in mazur görülebilecek, ama sevenlerini bile bizar eden kuşkuculuğu ellerini güçlendirdi.

İttihat ve Terakki kurucuları

1908’de Rumeli’deki İttihatçı subaylar, “İngiltere Kralı ile Rus Çarı Reval’de Rumeli’yi paylaştı” yaygarasıyla dağa çıktı. Kumandanlarını vurdular. Reval’de böyle bir mevzu konuşulmadığı sonradan anlaşıldı. İhtilâl büyüdü. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilan edildi. Meclis toplandı. İttihatçılar mecliste çoğunluk elde etti.

1908 meşrutiyetini tasvir eden kartpostal

Sansür kaldırıldı. Sultan Hamid aleyhinde neşriyat başladı. Halk, taht değişikliğine ruhen hazırlandı. Abdullah Cevdet, “Sultan Hamid hakkında yüz yalan uydurdum. Birine ben de inandım. O da Harbiye talebesinin ayağına taş bağlanıp Sarayburnu’ndan denize atılması idi” dedi.

Darbe Alman yanlısıydı. İngilizler, 31 Mart 1909’da bir karşı darbe yapmak istedi. Beceremedi, ama hilafet gücü ile emperyalizme zarar veren Sultan Hamid’den kurtuldu. Padişah, zorla alınmış fetva ile tahttan indirildi. Tarihte görülmemiş bir traji-komik bir hâdise: Fetva mecliste oylandı. Padişah, ailesinden bazıları ile Selânik’e sürgün edildi. Bir Yahudi’nin köşküne hapsolundu. (Siyonistlere toprak vermediği için başına gelen bir başka traji-komik hâdise.)

Yıldız Sarayı, yağma edildi. Sonradan bu yağma mahkemeye çıkarıldı, kimlerin ne çaldığı gazetelerde ilan edildi. Bir iki isim sayılsa, kıyamet kopar. Saray kadınları sokağa atıldı. Ailesi olanlar memleketine döndü. Yaşlılar Dârülaceze’ye; gençler Beyoğlu’na düştü. Böylece “hürriyete kavuşturuldular”. Sultan Reşad tahta çıkarıldı; ama bütün salahiyetleri budanarak.

31 Mart Vakası'nda asılanlar

Rol modeli olan Masonlar gibi cemiyetin her sınıftan adamı vardı. Ateistten (Abdullah Cevdet), İslâmcıya (Akif); milliyetçiden (Ziya Gökalp), dönmeye (Cavid) varıncaya kadar geniş bir kitleyi kucaklamayı becerdi. Talat Paşa gibi her gece içeni de vardı; Enver Paşa gibi namazını, orucunu bırakmayanı da… Kendilerince bir vatanseverlik ve dürüstlük anlayışına sahiptiler. Ama hepsine ortak olan nokta komitacılıktı: “Ben doğruyum, sen yanlışsın!” Muhaliflerini kiralık katillerle susturdular. En yakın akrabalarını öldürmekten çekinmediler. Padişahın eniştesi bile suçsuz yere asıldı.

İlk icraat: Bulgaristan istiklâlini ilan etti; Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak etti (1908). İtalya, Libya’ya çıktı (1911). O sırada sadrazam Hakkı Paşa, İstanbul'daki İtalyan general Robilan ile poker oynuyordu. Sultan Hamid’in birbirine düşürdüğü Balkan milletleri arasındaki ihtilaflar halledildi. Onlar da birleşip Osmanlı Devleti’ne saldırdı. Burnundan kıl aldırmayan İttihatçılar, küçücük Balkan devletleri karşısında mağlup oldu. Bütün Rumeli kaybedildi (1912). Bunun üzerine suçlu arayıp, Bâbıâli’yi basarak darbe yaptılar.

Alman dostlara yardım için Cihan Harbi’ne girildi. Müslümanların gözünü boyamak maksadıyla o zamana kadar adet olmayan mukaddes cihad fetvası çıkarıldı. Ciddiye alınmadı. Kıbrıs, Mısır elden çıktı. Türk tarihinin en büyük felâketi yaşandı. Kafkas cephesinde onbinlerce asker donarak öldü. Bir günde binbaşılıktan paşalığa terfi eden Enver Paşa, İstanbul’da zafer alayı yaptırdı. “Zaten ölmeyecekler miydi?” diyerek tevekkül buyurdu. Yüzbinlerce yüksek tahsilli gencin yok yere öldüğü Çanakkale felâketi hâlâ zafer olarak kutlanır.

Meclis kapatıldı. Gazetelere sansür kondu. Memleket Alman müstemlekesi hâline geldi. Avrupa’dan gelen vagonların üstüne tebeşirle Enverland yazılıyordu. Kıtlık çıktı. Halk süpürge tohumundan ekmek yerken, İttihatçılar ve sempatizanları, vagon ticareti ve karaborsacılık sayesinde zengin oldu. Herkesin bulamadığı bulgura Enver Paşa pirinci dendi. Bulgur karaborsasıyla zengin olan birinin köşküne halk Bulgur Palas adını taktı. Başta İttihatçıların yanındaki Tevfik Fikret bile “Yiyin efendiler yiyin!” diye başlayan şiiriyle bunlardan yüz çevirdi. Halk, istibdad olarak gördüğü eski devri arar oldu. Hayat serbestleşti. Kadınlar sokağa döküldü. Kaçgöç gevşedi. Tramvay, vapur, lokanta, tiyatroda kadınlara mahsus mahfil kaldırıldı. Eskiyi özleyenlere mürteci dendi.

Bâbıâli baskını

1913’te 120 bin Egeli Rum, sebepsiz Yunanistan’a sürüldü. 1915’de Ruslar gelir de müttefik bulurlar bahanesiyle yurt sathında bir milyona yakın Ermeni, Suriye’ye göçürüldü. Yarısı yolda açlık, soğuk, hastalık, hükümet çeteleri ve Kürt eşkıyası elinde can verdi. Arapça konuşmak yasaklanarak, Araplar; “Ne Mutlu Türküm Diyene!” sloganı ile Kürtler küstürüldü. Sırplara karşı teyakkuzdaki Arnavutların silahları toplandı. Hepsi isyan etti. Arnavutluk elden çıktı. Arap isyanı bastırılamadı. Dört asırlık Osmanlı hâkimiyetinin yıkıldığı Arap toprakları İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edildi.

I. Cihan Harbi'nde dört müttefik hükümdar

Almanya’dan borç alındı. Hazine iflas etti. Hemen her cephede ordular yenildi. Bir milyon kişi hayatını kaybetti. Memleket enkaza döndü. İttihatçıların elebaşları, tekrar dönüp “hizmete devam etme” emeliyle memleketten firar etti. Birkaç Ermeni genci, bunları vurup intikam aldı. Yeni kurulan hükümet zamanında, İttihatçılar muhakeme edilip mahkûm oldu. Bunları İngilizler serbest bıraktı. Bunlar da kaçıp, Ankara’ya sızdılar. Yeni bir kisveye büründüler. İktidarlarını korumak için hemen her komplonun içinde yer aldılar. İttihatçı elebaşılar kahraman ilan edildi; şehitliklere gömüldü. O gün bu gündür millet bunlardan yakasını kurtaramadı.



Dünyanın en küçük devletinin hükümdarı olan Papa, aynı zamanda bir milyar Katolik’in ruhanî lideridir. Afrika’nın bir köyündeki papaz, Roma’daki Papa’ya tâbidir. Vatikan’ın kütüphanesi de, kasası da çok zengindir.

İstanbul, Roma, Kudüs, Antakya ve İskenderiye’de eşit statüde beş büyük Hıristiyan patriği vardır. Roma’daki, 1054’te papazların evlenmesi ve âyinlerin halk lisanıyla yapılması gibi meselelerden dolayı diğerleriyle ters düştü. İstanbul ile Roma birbirini aforoz etti. Böylece Hıristiyanlar Katolik ve Ortodoks diye ayrıldı. Katolikler, Roma patriğini ruhanî lider kabul etti.

Roma'da San Pietro Meydanı

Mussolini’nin kıyağı

Katolik kilisesi, Aziz Petrus’u, “göklerdeki” Hazret-i İsa’nın yeryüzündeki vekili olmak hasebiyle dünyevî iktidarı üstlenmiş ilk papa, sonraki papaları da onun halefi sayar. Bu sebeple sözü kanundur; yanılmaz. 476’da Roma İmparatorluğu yıkılınca, İtalya barbar istilasına uğradı. Barbarlar zamanla Hıristiyanlığa girdi. IX. asırda en güçlü barbar kavimlerinden Frankların kralı Büyük Karl’ı (bizde Şarlman diye bilinir) Roma İmparatoru ilan etme karşılığında, Papa, Roma civarında cismanî iktidar kurdu. Halka, mahsulün 1/10’unu kiliseye vermeleri emrolundu. Nüfuzlu aileler, kendilerinden papa seçtirmek için mücadeleye başladı. Çocuk yaşta, avdan başka bir şey düşünmeyen, hatta gayrı meşru çocuklara sahip ahlâken düşük papalar görüldü. 963’te Alman İmparatoru Roma’ya gelip papayı azlederek bu rezalete son verdi. Papalığa da bir Alman ruhanisini geçirdi. Böylece papa bir laik prensin tâbii hâline geldi. Bazı idealist keşişler, bu hâli ıslah için harekete geçti. Papalar, kardinaller meclisi tarafından komşu şehir piskoposları ile Roma kiliselerinin rahip ve diyakoslarının da iştirak ettiği bir seçimle tayin edilmeye başlandı.

Papa ile Alman İmparatoru, rahiplerin tayininden dolayı ihtilafa düştü. İtalya, Guelfen ve Ghibellini (papa ve imparator tarafları) diye ikiye ayrıldı. Romeo ve Juliet piyesinde bu ihtilafa yer verilir. İş kızıştı. Papa, imparatoru aforoz etti. İmparator da gelip, papayı tahtından indirdi. Yerine bir Alman ruhanisini geçirdi. Kavgayı eski papa kazandı. 1077’de aforozu kaldırması için özür dilemek üzere Canossa’ya gelen imparator IV. Heinrich, kış günü çıplak ayakla papalık sarayı önünde günlerce bekledi. İmparator İtalya şehirlerinden vazgeçmek zorunda kaldı. Papa seçiminin itiraza uğramaması için 1179 konsili, şimdi de cari olan bir nizam koydu: Papa, piskoposların üçte ikisinin reyini kazanmış olması gerekiyordu.

Papa, imparatoru karlak üzerinde bekletiyor...

Artık papalık çok güçlüdür. Kilisenin şefi olmak itibariyle kendinde hükümdarları mahkûm, hatta tahtından etme; teb’asını da hükümdarlarına yaptıkları sadakat yemininden azatlamak, hatta ayaklanmaya davet etme kudretini görmektedir. Kendilerine karşı çıkan kralları aforoz ve interdit ile tehdit etmekte; çekindiklerini ise bir daha dönmeyecekleri kuvvetle muhtemel olan Haçlı seferlerine teşvik etmektedir. Sudan bir sebeple kendisini aforoz etmek ve memleketi üzerine interdit yapmak tehdidi, hükümdarları papadan çekinmeye sevketmektedir.

Kilise doktrinine aykırılığı soruşturup cezalandırmak üzere Enkizisyon Mahkemeleri vardır. Bu suçun cezası diri diri yakılmaktır. Kiliseyle ters düşen kişiye aforoz (dinden atma); hükümdara ise interdit (dışlama) cezası verilir. Böylece o hükümdarın ülkesinde her çeşit dinî âyin imkânsız hâle gelir. Papa III. Innocentus (1198-1216), kendisini bütün Hıristiyanların, hatta kralların hükümdarı ilan etmiştir.

Papalığın İsviçreli muhafızları

Papa, bütün Batı topraklarının Roma İmparatoru Constantinus tarafından bir vesika ile kendilerine bahşedildiği ve buna dayanarak bütün krallar üzerinde dinî ve dünyevî tek otorite olduğu iddiasındaydı. Zamanla bu vesikanın sahteliği ortaya çıktı. Krallar birer ikişer papanın dünyevî otoritesini reddetmeye başladı. 1309’da Fransa Kralı Güzel Philippe, kendi himayesinde Fransız bir papa tayin etti. Buna “Bâbil Esâreti” denir. Böylece Avignon ve Roma’da oturan, birbirlerini aforoz eden iki papa ortaya çıktı. 1377’de bütün piskoposlar toplanıp, iki papayı azletti. Roma’da oturan yeni bir papa seçti. 1530’da papanın otoritesine karşı çıkan Alman papazları, yeni bir ayrılık hareketi gerçekleştirdi. Alman prenslerinden çok taraftar buldular. Papanın, kendilerini aforoz ettiğine dair kâğıdı yakarak protesto ettikleri için, kendilerine Protestan denildi. Böylece Protestanlık ortaya çıktı. Papa’nın gücü biraz daha azalmış oluyordu. Papa, reforma yol açan sebepleri düzeltme ihtiyacını görmedi. Avrupa, yüz sene mezhep savaşlarının içine düştü. 1648 Vestfalya Kongresi, bunlara son verdi. Avrupa, Katolik, Protestan ve Ortodoks olarak bölündü.

Tarihte hükümdarlar taç giymek üzere papanın ayağına giderken; Fransa İmparatoru Napoléon, 1804’de papayı Paris’e getirtmiş; üstelik onun elinden aldığı tacı kendisi başına koymuştu. O zamanlar İtalya irili ufaklı devletlerden müteşekkildi. En büyükleri Papalık, Venedik Dükalığı, İki Sicilya-Napoli Krallığı, Toskana Dükalığı ve Piemonte idi. 1870’de Piemonte’nin liderliğinde Birleşik İtalya kurulurken Papalık Devleti ortadan kaldırıldı. Papa, kendisini kiliseye hapsetti. Yine de gerek İtalya kral ailesi, gerek dünya devletlerinden eskisi gibi hürmet görmeye devam etti. Öyle ki Roma’ya resmî bir heyet gönderen herkes, papayı ziyareti de ihmal etmezdi. Seçimlerde Katolik reyleri alabilmek için Faşist Parti reisi Mussolini, papa ile anlaştı. 1929 Laterano Anlaşması ile Vatikan Devleti kuruldu. 1945’te İtalya’da krallığın yıkılması, bir bakıma papanın intikamı sayıldı.

Vatikan Devleti'ni kuran Lateran Konkordatosu 1929

Açık havada seçim

0,44 kilometrekarelik arazisiyle ve 1000 nüfusuyla dünyanın en küçük devleti olan Vatikan, Roma’da Havari Petrus’un da mezarının bulunduğu San Petro Kilisesi ile etrafındaki binalardan, ayrıca Roma’daki Laterano Sarayı ve Roma dışındaki Castel Gandolfo adlı yazlık saraydan müteşekkildir. Dünya ile diplomatik münasebeti vardır. Ortaçağ tarzı kıyafetleri Michelangelo tarafından tasarlanan İsviçreli muhafızlar tarafından korunur. Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın ücra bir köyündeki papaz bile, Roma’daki papaya tâbidir. Bu bakımdan gücü büyüktür. Vatikan, şirketleri ve bankasıyla çok zengindir. Dünya siyasetinde her zaman rolü vardır. Bir önceki papa II. Ionnes Paulus, Polonyalı olmak hasebiyle, Vatikan’ın imkânlarını Polonya’daki vatanseverlerin ayağına sermiş; bu sayede komünizmin yıkılmasında mühim bir hizmeti geçmiştir. Papalık, her zaman Siyonizm ve Masonluk’a karşı mesafeli olmuş; II. Cihan Harbi’nde bile Yahudi katliamına sessiz kalmakla itham edilmiştir. Sonradan bu tavrından dolayı özür diler gibi olmuşsa da, umumi antisemitik politikasına bir halel geldiği söylenemez.

Roma Piskoposu’na Papa Siricius’tan (384-399) beri “baba” manasına papa demek âdet olmuştur. Resmî bir papalar listesi yoktur. 265 papa geçmişse de sayıda ihtilaf vardır. Bazı isimler, dine aykırı görülen fiilleri sebebiyle sonradan listeden çıkarılmıştır. Papayı kabul etmeyerek, kendisini papa ilan edenlere antipapa denir. Bunlar listeye alınmaz.

Konklav (Papa seçimi) için Sistina Şapeli'nde toplanan kardinaller

Papayı, yüzün üzerinde kardinalin bulunduğu bir meclis seçer. Her Hıristiyan cemaatinin bir şefi (piskopos) vardır. Bunlardan Papalık nezdinde idarî vazifesi olanlara kardinal denir. Seçime yaşı 80’e varmayanlar katılır. Heyet, Vatikan’da Sistina Şapeli’nde toplanır ve papayı seçene kadar kimseyle görüşemez. Latince kilitli manasına konklav denilen seçim uzarsa, verilen yemek her gün bir miktar azaltılır; 7. gün sadece kuru ekmek ve su verilir. Eskiden salonun çatısı da kaldırılırdı. Artık öğle ve akşam yemeği için çıkmalarına izin veriliyor. Sessizlik yeminini bozmanın cezası aforoz, yani dinden çıkarmadır. İlk gün bir defa rey verilir. İkinci güne kalırsa, sabah ve akşam olmak üzere iki defa rey kullanılır. 1922’de Papa Pius’un seçimi beş gün sürmüştü. Seçimde ittifak değil, üçte iki ekseriyet aranır. Papa seçilemezse, bacadan tüttürülen siyah dumanla; seçilirse, beyaz dumanla ilan edilir. Seçilen papaya netice arzedilir; rızası alınır; sonra kardinaller papayı ağzından öperler. En yaşlı kardinal balkona çıkıp “Habemus Papam” (Bir papamız var!) diyerek haberi meydanda bekleyen insanlara ve dünyaya ilan eder. Papa, ismini bırakıp, papalık tarihinden kendisine mukaddes bir isim seçer.

Kadın papaya dair yakında çekilen bir filmin afişi; kadın papayı doğururken gösteren bir gravür.

Kadın papa

857’de Papa IV. Leon vefat edince yerine, San Martino Manastırı’nda din dersleri veren Joan adında bir İngiliz, VIII. Ioannes adıyla yerine seçildi. Atina’da okuyup Roma’ya geçmiş; engin bilgisiyle dikkat çekmişti. “Bilginlerin Hocası” diye tanındı. Papalığa ondan dana münasibi yoktu. İmparator II. Louis’ye taç bile giydirdi. Ne var ki, zamanla halk içine çıkmaması şüphe uyandırdı. Tiber ırmağının taşması, günlerce süren zelzele ve ardından çekirge yağmuru, papanın uğursuzluğuna hamledildi. İki yıl sonra bir Paskalya yortusu merasiminde katır üstünde Vatikan’dan Lateran’a giderken fenalaştı. San Clemantino kilisesine kaldırıldı. İşte gerçek böyle ortaya çıktı: Papa kadın; üstelik de Saksonya elçisi Lambert’ten hamileydi. Halk kiliseye hücum ettiğinde, ikisi de ölmüştü. O zamandan beri papa seçilen şahıs, ortası delik bir sandalyeye oturur. Kardinallerin en yaşlısı elle muayene eder. Sonra, “Testiculos habet et bene pendentes” (Erkekliği mevcuttur ve sarkmaktadır) der. Boccaccio’nun hikâyesinde anlattığı hâdiseyi, kilise reddeder. Muayene gerçekse bile, hadımların rahiplik yapamamasına dair Tevrat hükmüne dayanıyor olmalı. (Levililer 21/20)

Papanın muayene edilişini gösteren bir gravür; muayene oturağı.

Türkler ve Papalık

Hun İmparatoru Attila, 452’de Roma önüne gelmiş; Papa Aziz Leo, kıymetli hediyelerle yalvararak Avrupa’yı kurtarmıştı. Cem Sultan, zamanın papası Alessandro Borgia’nın eline düşmüş; tedricen zehirlenerek öldürülmüştü. 1847’de Sultan Abdülmecid, tahta çıkan Papa IX. Pius’u tebrik etmek üzere bir heyet gönderdi. Papa, Paskalya perhizinde kimseyi kabul etmemesine rağmen, Osmanlı heyetini kabul etti. Papanın huzuruna giren kimse, önce diz çöker; sonra ayakta olduğu halde konuşurdu. Papa, mülâkat sırasında Osmanlı elçisini karşısına oturttu. Sultan Hamid de Papa’ya hediye ve elçi gönderirdi.

Papa Aziz Leo'yu Attila karşısında gösteren bir tablo



Yangın, eskilerin en korktuğu afetlerdendir. Sadece can ve mal kaybına sebep olmakla kalmaz. Tarihimize ait nice kitaplar, vesikalar, sanat eserleri yangınlarda kaybolmuştur.

Osmanlı şehirlerini tehdit eden üç afet vardır: 1-Yangın, 2-Zelzele, 3-Sel. Bunların yanında bir de ârizî, yani insan eliyle gelen felâketi zikretmelidir. O da hicret, yani göçtür. İki göç, bir yangına bedeldir. Bunlar, sadece can ve mal kaybına sebep olmakla kalmaz. Nice kitaplar, vesikalar, sanat eserleri bu afetlerde yok olmuştur.

Lodos duvarı

Patlıcan mevsimi, yangınların da habercisidir. Patlıcanı tavada unutanların çıkardığı yangınlar az değildir. Hatta bir zamanlar gazetelerde “Patlıcan mevsimi geldi. Hanımlar yangına dikkat!” diye ikazlar çıkardı. Dalgın tütünkeşler de çok yangına sebebiyet vermiş, bu sebeple padişahlar tütün içilmesini sert cezalarla yasaklamıştır.

Osmanlı şehri ahşaptandır. Bunun da iki mühim sebebi vardır. Birincisi Anadolu zelzele mıntıkasıdır. Eğer binalar kârgir yapılırsa, yıkıldığı zaman insanların kurtulması zordur. Ama ahşap ev zelzelede beşik gibi sallanır, ama hemen yıkılmaz, insanlara kaçacak zaman verir. Zelzele aniden olur, kaçıp kurtulmak çok müşküldür. Yangın ise zelzeleye nispetle daha kendisini haber veren bir afettir. Bu sebeple zelzele yangına tercih edilmiş ve evler kârgir yerine, ahşaptan yapılmıştır.

1908 İstanbul yangını

Bir başka sebep de Anadolu’da zengin taş yataklarının bulunmamasıdır. Kaldı ki ahşap, o zaman için taş malzemeye nispetle daha ucuz ve nakliyesi kolaydır. Bundan dolayı Osmanlılar, Avrupalıların aksine, mabed, medrese, hastane, köprü gibi kamu binalarını taştan; evlerini ise ahşaptan yapmıştır. Ahşabın ömrü umumiyetle yüz senedir. Bu sebeple memleketimizde bir asır öncesine ait sivil mimarî örneği bulmak pek zordur.

İnsan bir afetle karşılaştığında, elbette önce canını düşünür. Mal da canın yongasıdır. Yangın, zelzele ve sel gibi afetler geçtikten sonra geride artık en kalırsa kurtarılır. Yangının bir hususiyeti vardır. Her zaman aniden çıkıp etrafını kül etmez. Geleceğini haber verir. İstanbul, Bursa gibi şehirlerde evler ahşap olduğu gibi, yer darlığı ve arazinin kıymetli oluşu sebebiyle bitişik nizamda yapılmıştır. Dolayısıyla bir evde çıkan yangın, kolaylıkla komşu evler vasıtasıyla diğer evlere ulaşır. Hatta lodos gibi yardımcılar varsa binlerce evin yanıp yok olmasına yol açabilir. Bunun için yan evdeki yangının kendilerine sirayet etmemesi için bazı evler lodos duvarı yaptırır.

1908 İstanbul yangınından geride kalanlar

“Yangında önce kurtarılacak”

Bir evde yangın çıktı mı, yangına karşı mütehassıs şehirliler hemen havanın vaziyetine ve mahallenin pozisyonuna bakarak yangının kendilerine sirayet edip etmeyeceğini kestirir. Ondan sonra hemen el birliği ile evdeki eşyalar dışarıya çıkarılır. Gerçi evler kalabalıktır. Komşunun yardımına ihtiyaç duyulmadan çoğu zaman evi tahliye etmek mümkündür. Ama bu telaşta ne kadar eşya dışarı çıkarılır? Nereye yığılır? Bunlar da birer meseledir.

Yangın her zaman geleceğini haber vermez. Aniden evde çıkar. İnsanlar neye uğradığını anlamadan her şey olup bitiverir. Bu halde hemen canı kurtarmak lazımdır. Maldan da en elzem kurtarılması gerekenler önceden tespit edilmiştir. Şimdi devlet dairelerinde bazı dolapların üzerinde “yangında en önce kurtarılacaktır” yazar. Onun gibi her evin yangında kurtarmayı elzem gördüğü eşyası vardır. Bunlar yükte hafif, pahada ağır şeylerdir.

Hakkı, malı, serveti kâğıtla ispat etme âdeti çıkalı beri, Osmanlı halkı resmî vesikaları saklamaya gayret göstermiştir. Cihan Harbi esnasında işgal edilen şehir ve kasabalar tahliye edilmişti. O hengâmede tapu defterleri de at arabalarına, kağnılara, hatta eşeklerin sırtına yüklenerek bin bir zahmetle kaçırılmıştı. Bu sebeple Türkiye’nin pek çok kazasında işgal görüp ateşe verilen şehir ve kasabalarda nüfus defterleri zayi olduğu halde, tapu kayıtları başından beri mevcuttur. Nüfus yazımı şifahî tahrir, yani sözlü beyan üzerine yapılmıştır. Bir tercih gerekmektedir. Kurtarıcılar haklı olarak tapu defterlerini tercih etmiştir. Zaten Şark dünyasında nüfus, maliye ve adliye arşivi ürkütür. Bunlar vergi, askerlik veya hapis gibi bir mükellefiyeti getirir.

1912 yangınzedeleri Sultanahmed Meydanı'nda

Aile fertlerine ait mücevherleri unutmamak gerekir. Klasik Osmanlı cemiyetinde kadın ziynetleri gümüşten olur. Her biri emsalsiz bir sanat taşıyan gerdanlık, küpe, bilezik, taç, köstek, broş gibi mücevherler, umumiyetle kadınların üzerindedir. Altının ziynet olarak kullanılması Müslümanlar arasında âdet değildir. Altın tasarruf vasıtasıdır. Kadın-erkek altın saklar. Yangında da eriyip yok olabilir. İşte bunlar yangında ilk kurtarılacaklar arasındadır. Çünki yangın sonrası geçirilmesi kuvvetle muhtemel sıkıntılı devrede bu altınlar imdada yetişecektir. Her evde umumiyetle demirden yapılmış bir yangın kutusu vardır. Kolayca taşınabilecek ve saklanabilecek ebattadır. Şimdiki deprem çantası gibidir. Artık sivil mimari değişmiş, yangın, sel ve göç korkulacak afet olmaktan çıkmıştır. Yangın kutuları da unutulmuştur.



Türkiye Gazetesi’nin kurucusu Enver Ören Bey, vefat etti. Türkiye Gazetesi 40 seneyi aşkın bir müddettir ülkenin siyasi ve sosyal hayatında mühim bir rol oynadığı gibi; Enver Bey de renkli şahsiyetiyle bir tarihe tanıklık etmiş olanların önde gelenlerindendir.

Enver Ören, Yanya’nın Grebene şehrinden mübâdil olarak Denizli’ye yerleşen bir ailenin çocuğudur. Bu sebeple Osmanlıları çok hayırla yâd eder, “Onlar olmasaydı, şimdi belki biz olmazdık” derdi. Demiryolcu ve inşaat ustası babası Nazif Efendi (1902-1953), dindar, dürüst ve cömert bir insandı. Elindekini muhtaçlara borç veya sadaka olarak dağıtır; isimlerini kimseye söylemez; ailesine de, “Düşünmeyin; fazlası gelir” derdi. Gerçekten vefatında borçluları ve sevenleri 10 bin lira toplayıp verdiler ki, senelerce kazanacağından fazla bir paraydı. Anne Melike Hanım da Grebene mübâdiliydi. Sıkıntılara asaleti sayesinde göğüs germiş cömert bir Osmanlı hanımıydı. Nazif Efendi, soyadı kanunu çıktığında Ankara Keçiören’de bir mektep inşaatının başında idi. Bu sebeple Ören soyadını aldı. 6 yaşından beri mahalle câmiinin müdâvimi olan Enver Bey’in güzel sesiyle okuduğu ezanlar işitenleri adeta büyülerdi.

Gençlik-1961

Zeynülmecâlis

Enver Bey, 15 yaşında iken, babası vefat etti. Ancak baba, oğluna yüksek tahsil yapmasını ve namazını bırakmamasını vasiyet etmişti. Bu sebeple o zamanlar fakir bir Anadolu ailesinin çocuğunun bedava okuyabileceği yegâne mektep olan İstanbul’daki Kuleli Askerî Lisesi’ne gitti. Bunun için yaşını bir yaş küçültmek gerekti. Bu sebeple Eylül 1938 doğumlu olduğu halde, nüfusunda 10 Şubat 1939 tarihi yazılıdır. Sonra Fen Fakültesi’ni bitirdi. Bahriyede yedek subaylık yaptı. Arar gemisi ile hidrobiyolojik araştırmalarda bulundu. 1966’da NATO bursuyla Napoli’ye gitti. İki sene sonra memlekete döndü. Doktorasının bitimine iki ay kala, asistanlığı bırakıp, gazeteciliğe başladı. 1970’de Hakikat (sonraki adıyla Türkiye) gazetesini kurdu. “Hakkı Söylemeyen Hakkın Sillesini Yer” sloganı ile o zamanki siyasî hayatta kendisinden beklenmeyecek kadar mühim rol oynadı. Eve dağıtım sistemini Türkiye’de ilk o tatbik etti. Tiraj rekoru kırdı. Üç ihtilâl geçirdi. Buna rağmen 40 yılı aşkın bir zamandır varlığını ilk sahibiyle sürdürmektedir.

Enver Bey, çocuk yaşta Abdülhakim Arvasi’nin talebeleriyle tanıştı. Arvasi’nin, kıraatini çok beğendiği harb malûlü Sâlim Bey’den Kur’an-ı kerim öğrendi. Arvasi’nin oğlu müftü Mekki Efendi’den ders aldı. Mekki Efendi kendisini çok sevdi; zeynülmecâlis (meclislerin ziyneti) adını taktı. 1954’te hocası olan Hilmi Işık’ın sevgi ve itimadını kazandı. Böylece 47 sene sürecek bir beraberlik başladı. 1968’de hocasının kızı ile evlendi. Hilmi Işık’ın çeşitli dillerde neşrettiği kitapların dünyaya yayılmasına çalıştı. Bunun için, tozsuz tebeşirden akupunktura derken, geniş finansman imkânları hâsıl etti.

Yeni evlendiği sıralarda kayınpederi ve kayınbiraderi ile (Solda), Mukaddes topraklarda-1986 (Sağda)

“İnsanlara hizmeti” hayat şiarı edindi. Misyonunu gerçekleştirmek uğruna hep ekonomik sıkıntılar çekti; sağlığını kaybetti; ama asla pes etmedi. Bir defasında da şöyle anlattı: Türkiye gazetesi bir ara Mehmed Ali Türksever’in Güneş matbaasında basıldı. Bana “Bu gazetenin arkasında kim var?” diye sordu. Kulağına eğildim. “Allah var!” dedim. İnanmadı; teminat mektubu istedi; bulup verdik. Seneler sonra birkaç gazete patronu ile toplantı hâlinde iken geldi. Gözleri görmüyordu. Bastonunu yere vurarak, “Arkamda şunlar var diyen battı. Arkamda örtülü ödenek var diyen (Yeni Ekspres) battı. Arkamda Allah var diyen batmadı, batmaz!” dedi.

Herkes onu iş adamı, gazeteci olarak tanıdı. Ama çok zengin bir manevî dünyası vardı. An’anevî din anlayışı ve politik tavrı sebebiyle bazı kesimler kendisine soğuk dururdu. Memleket şartlarından haberdar olmadıkları için ince siyasetini anlamakta zorluk çekenler, kendisini ve faaliyetlerini doğru değerlendiremedi. Ama güler yüzü, tatlı dili, mütevazılığı, merhameti, en mühimi cömertliğinden dolayı, seveni her zaman daha fazla oldu.

İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Rumca, Arapça ve Farsça bilirdi. Teknolojiyi anında takip ederdi. Bir defasında arabada beraber bir davete gidiyorduk. Bir ara cep kompüterinden haberleri okudu. Bu makinenin marifetlerini anlattı. “Sizin sosyal bakımdan emsallerinizin çoğu bunlardan anlamıyor” dedim. Gülerek “Ne kompüteri, cep telefonu bile kullanamayanlar var” diye cevap verdi. Kendisine fahri doktora unvanı verildiğinde, aynı zamanda hocam olan Selçuk Üniversitesi rektörü Halil Cin şu sözleri söylemişti: “Enver Bey, İslâmiyeti iyi biliyor. Türkiye’nin şartlarını da iyi biliyor. Onun için muvaffak oluyor”.

Hakikat Gazetesi'nin ilk nüshası (22 Nisan 1970); Enver Ören'in gazetede kaleme aldığı makalelerden biri (sağda)

Kimseyi düşman edinme!

Gazetenin bir yemeğindeydik. “Size muvaffakiyetinizin sırrını sorsalar, ne cevap verirdiniz?” diye sordum. “Güler yüz, tatlı dil, kimseyi kendine düşman edinmemek” diye cevap verdi. Gerçekten her hal ve şartta, yüzü gülerdi. Fikren uyuşmadığı kimselerle bile arası iyiydi. Sosyal pozisyonuna rağmen, aşırılıklardan uzak, sade bir Müslüman yaşantısından hiç vazgeçmedi.

Yıllar evvel radyoda tarih programları yapmamı istediğinde, “Aman tarih anlatma, dinlemezler. Lisedeki tarih derslerini kimsenin sevmediğini hatırla. Hikâye anlat!” tavsiyesinde bulunmuştu. Bu sayede, programlar çok alâka uyandırdı. Bir karşılaştığımızda, “Bugün radyoda çok acıklı şeyler anlattın. Neredeyse ağlayacaktım. Zaten insanların derdi başından aşkın” diye latife etti. İttihatçıların öldürttüğü muhalif gazetecilerden bahsetmişim. “Haklısınız. Bundan sonra daha neşeli şeyler anlatayım” dedim.

Hırka-i Şerif ziyareti

Hicaz dönüşü Enver Bey’e acve hurması ile Hacerü’l-Esved’e sürdüğüm bir tesbih getirmiştim. Yaşça büyük birine tesbih verilmez, ama o zaman düşünemedim. Memnuniyetle kabul etti. Epey zaman geçti. Ankara’da Hacıbayram Türbesi’nde karşılaştık. Ceketin sağ cebinden o tesbihi çıkarıp bana gösterdi. Göz kırpıp gülümsedi. Hayret ettim.

Holdingde çalışan iki kişi arasında bir borç ihtilafı çıkmış. Enver Bey’i hakem yapmışlar. Bir tanesi borcu ödediğini söylüyor; öbürü ödemedi diyor. Enver Bey, borç ne kadar diye sormuş. Sonra çıkarıp o kadar parayı alacaklıya vermiş. “Birine haklı desem, öbürü yalancı çıkacaktı” diye anlattı. Ben de “Kadı efendinin menkıbesine benzedi. O da iki taraf arasında karar verememiş. Benim vazifem ihtilâfı çözmektir diyerek borcu cebinden ödemiş” dedim.

Kalb ameliyatı geçiren Şehzade Harun Efendi ile (Aralık 2010)

Bilhassa Ehl-i Beyte ve Osmanlılara sevgi ve bağlılığı sonsuzdu. “Evlâda yapılan, babaya yapılmış gibidir” derdi. Napoli’de tesadüfen Sultan Hamid’in sürgündeki zevcesi Behice Sultan ile tanıştığını; her gün yanına gittiğini anlattı. Buna dair hatıralarını bir zaman evvel bir mecmuada neşretmiştim. Mediha Sultan ailesinin zaruret içinde olduğunu işitince, kendilerine maaş bağladı. Bu aileden Fethi Sami Bey, “Enver Bey, gerçek bir Osmanlı evladıdır” derdi. Sultan Hamid’in gelini Andelib Hanım’a çok hizmeti geçti. O da Enver bey’i manevî evlâdı saydı. Napoli’den dönerken Behice Sultan’, “Bizi kendine alıştırdın. Doğurduğum çocukları bile senin kadar sevmedim. Şimdi beni bırakıp gidiyorsun. Hak revâ mı bu?” demişti. Şimdi sevenleri de aynı şeyi söylüyor. Kendisini rahmet ve minnetle anıyoruz.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
26 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
19 Ağustos 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter