Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bizde nüfus kayıtları...

Son zamanlarda insanlar soyunu öğrenmeye merak sardı. Bunun için de nüfus kaydının bulunduğu ilçenin nüfus müdürlüğündeki kütükler ilk kaynaktır. Ancak bunlar çok da eski değildir. Hıristiyanlığa vaftiz ile girilip, vaftiz edilen her şahıs kilisenin mensubu sayıldığından, ayrıca nikâh ve ölünün takdisi de Hıristiyanlıkta mühim birer âyin olduğundan, bunlar Avrupa’da muntazaman kaydedilmiştir. Asırlar öncesine ait defterleri kilise arşivinde bulmak mümkündür. Kilise her zaman güçlü ve müstakil bir teşkilat olduğundan, bu kayıtlar günümüze kadar intikal edebilmiştir. İslâm dünyasında böyle bir şey söz konusu değildir. Gerçi İslâmiyetin daha ilk yıllarından beri nüfus sayımları yapılmış; hazineden ödeme yapılacak şahısların isimleri kaydedilmiştir. Ama bu kayıtlar muayyen bir zaman için muteber olmuş; günümüze intikal etmemiştir. Osmanlılarda da muntazam nüfus ve toprak sayımı yapılmıştır. Ancak bunda esas maksat vergi ve askerlik olduğu için, sistemli doğum ve ölüm kayıtlarından söz edilemez; yalnızca aile reisi erkeğin adı geçer.

1341-1925 tarihli sicilli umumi defteri

Ateş, kütüğü yaktı

İlk nüfus sayımı 1834-1844 arasında Sultan II. Mahmud zamanında yapılmıştır. Askerî maksadlarla yapıldığı için sadece erkek nüfus yazılmıştır. Bu sayımın defterleri İstanbul’da Başbakanlık Arşivi’ndedir. Çoğu tasnif edilmemiş bu defterler, millî güvenlik endişesiyle olsa gerek, incelemeye açık değildir. Modern nüfus sayımı Sultan Hamid devrinde, 1887 ve 1905 yıllarına aittir. Kadınlar da sayılmıştır. Bunlardan ancak 1905’te yaşayan dede/ninenin babası öğrenilebilir.

Her köy/mahallenin ayrı sicili vardır. Haneler buraya sırayla bir rakam verilerek işlenir. Her haneden doğanlar, kütük sıra numarası verilerek sicile alt alta yazılır. Kazâların bir kısmında, nüfus idaresi yandığı veya asker kaçaklarınca yakıldığı için, 1905 yerine, şifahî sayıma dayalı 1925 sicilleri vardır. Sözlü olması sebebiyle, bunlardaki doğum tarihleri şüphelidir.

1926 yılına ait bir nüfus cüzdanı

Doğum, ölüm ve evlenmeleri nüfus siciline kaydettirmek mecburi olduğu halde; bilhassa kırlık yerlerde buna dikkat edilmemiştir. Erkekler (varsa) mektebe giderken; kız çocukları ise evlenirken, hatta evlenip doğan çocukları mektebe kaydolurken nüfusa yazılırdı. Bu sebeple, her sene nüfus idaresinden bir memur, köyleri gezip, doğup, ölenleri ve evlenenleri beyan üzerine elindeki deftere kaydederdi.

Sicillerde erkeklerin doğum tarihleri birkaç yıl küçük yazılıdır. Buna ketm (saklama) denir. Harplerin çok olduğu bir nesil için bunun izahı kolaydır: Askere geç gitsin; o zamana kadar hem evlenip çocuğu olsun; hem çalışıp aileye bir faydası olsun; hem de gücü kuvveti yerine gelsin ki askerlik meşakkatlerini göğüsleyebilsin. Kızlarda böyle bir problem olmadığı ve esasen nüfus sicilline evlenirken yazıldıkları için onların doğum tarihleri umumiyetle doğrudur.

1927 nüfus sayımı

Bir nüfus sayımı

Ölümlerin nüfus idaresine bildirilmesinde de benzeri problemler vardır. Miras taksimi veya mülk intikali bahis mevzuu olmadıkça ölümler tescil edilmemiştir. Öyle ki nüfus sicilline göre hâlâ hayatta görünen ve yüz yaşını geçmiş çok sayıda insan vardır. Küçükken ölen çocukların ölüm kaydı ekseriya verilmediği için, sonra doğan çocuklar, bu çocuğun ismiyle kaydedilir. Daha doğrusu nüfusa kaydedilmez; ölen çocuk yaşıyormuş gibi gözükür. Bir köyde, memur, geçen sene evliliğini kaydettiğini birine, çocuk var mı diye sormuş; o da yok manasına elini sallayıp “hava” deyince, memur, Havva diye bir kızı olduğunu zannedip kaydetmiş. Sonra gerçekten bir kız dünyaya gelince, kaydetme lüzumu görmemişler; olmayan çocuğun kaydı devam etmiş.

Memur çocuklarının yaşgünü

1905’ten sonra yılla beraber ay/gün de yazılmaya başlanmıştır. Fakat bunlar da, en az yıllar kadar güvenilmezdir. Bu sebeple nüfus defterlerinde 01.01 doğum tarihine sahip çok kişi vardır. Çocuğu yıllar sonra nüfusa kaydettiren babanın veya muhtarın, bu tarihi doğru hatırlaması beklenemez elbette. Doğum günü kutlama âdeti olmadığından çok da önemsenmez.

Avrupa'dan bir aile şeceresi

Sicildeki şüpheli tarihlerin aslının öğrenilmesi çok zor çabalara ihtiyaç gösterir. Bir ahbabım, kasabada oturdukları halde, nüfus kâğıdındaki doğum günü, ayı ve yılının yanlış olduğunu, doğrusunu şöyle öğrendiğini anlattı: Anneannem dayımı okutmak üzere İstanbul’da kalır; yazları evine gelirdi. Ortaokulda iken kendisine doğum tarihimi bilip bilmediğini sordum. Anahtar verip sandığını açmamı ve oradan bir kutu tarif ederek getirmemi söyledi. Getirdim. İçini aç, orada bir doktor reçetesi bulacaksın dedi. Ediği gibi yaptım, reçeteyi buldum. “Bu reçeteyi ben Kadıköy’de yaptırdım. O gün yola çıktık. Buraya geldiğimiz gün, senin kırkın yeni çıkmıştı” dedi. Böylece oldukça dakik bir şekilde doğum günümü öğrenme imkânı buldum.

Cumhuriyetin ilk nüfus cüzdanlarından

Memur çocukları umumiyetle doğru yazılıdır. Zira memurlara çocuk parası ödenmektedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında ailesinin beşinci çocuğu olanlar günü gününe yazılmıştır. Çünki 1950 yılına kadar yol vergisi vardı. Herkes o zaman için mühim bir meblağ tutan 6-7 liralık bu vergiyi vermek, aksi takdirde her sene 15 gün yol yapımında amelelik yapmak mecburiyetindeydi. Ancak nüfusu arttırma tedbirleri cümlesinden olarak beş çocuğu olanlar yol vergisinden muaf oluyordu. Bu mükellefiyetten düşmek için babalar beşinci çocuklarını hemen nüfus sicilline yazdırırlardı.

Nüfusa doğru kaydetme alışkanlığı ve imkânı olmadığı için, başka gelenekler teşekkül etmiştir. Evde okuma yazma bilen birisi varsa, yeni doğan çocuğun doğum tarihini ay, gün, hatta saat olarak evdeki mushaf veya çok okunan başka bir kitabın içine, kapağına, sonuna veya arada bir sayfanın kenarına kaydetmektedir. Ancak bu mushafın okunmaktan eskidiği için imha edildiğini veya mahalle câmiine vakfedildiği de rastlanan hallerdendir.

Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye nüfus tezkeresi

Hane (ev) esasına göre tutulan nüfus sicillerinde, o aileden kaç hane varsa umumiyetle peş peşe ayrı ayrı gösterilir. Ancak her aile kütüğünün başında o ailenin kütüğe kayıtlı ilk mensubunun isminin üzerinde ailenin lakabı da kaydedilir. Bu lakaptan farklı sıralardaki haneler arasındaki akrabalık tesbit edilebilir. Umumiyetle her ailenin soyadı aynıdır; ancak aynı aileden olduğu halde, farklı soyadı alanlar da vardır. Eskiden bazı aile reisleri, nüfus kaydını taşındığı yere naklederdi. Şimdi bu imkân kalkmıştır. Çünki son yıllarda herkese bir kimlik numarası verilerek, bütün kayıtlar merkezî kompütüre işlenmiş; araştırmacıların işi de kolaylaşmıştır. Nüfus sicillerinin tamamı 1978 yılında Latin harflerine çevrilmiştir. Bazı yanlış okumalara rastlanır. Bilhassa mahallî isimleri, yabancı nüfus memurları farklı okuyup yazmıştır. Dursunlar, Tursun; Mustafalar, Mıstafa; Mekkiler, Güllü olmuştur.

Atatürk'ün önceki nüfus cüzdanı

Atatürk'ün yeni hüviyet cüzdanı

Atatürk'ün son nüfus cüzdanı

Nüfus kütükleri



Merkezî hükümete isyan ettiği veya dikbaşlılık gösterdiği için bazı şehirlerin kara listeye alındığı; buraya yatırım yapılmayarak cezalandırıldığı kanaati halk arasında hâkimdir. İşte cezalı şehirler...

Batı hukuk tarihinde, çocuklar ve deliler fiillerinden dolayı cezalandırıldığı gibi; ölülere, hayvanlara, hatta cansız varlıklara ceza verildiği olurdu. Daha da garibi, bir savaş kaybedildiği zaman, silahlara ceza verilirdi. Toplar, zincirlenir; kılıçlar, pantolonun içine sokulurdu. Cansızların cezalandırılması geleneğine, cezalı şehirlerle biz de katkıda bulunmuşuzdur. Çoklarından “bu vilâyet cezalı”; “şu kasaba cezalı” diye duyarsınız. Konya, Bursa, Yozgat, Bilecik, Bilecik, Kütahya, Kırşehir, Maraş, Rize, Tunceli, Düzce, Zile, Menemen gibi şehirlerin ismi bu meyanda anılır. Fransa ihtilâlinden sonra, kralcılara destek veren Vendée gibi şehirler, kara listeye alınmıştı. Bundan ilham alan bizimkilerin de, cezalı şehirler listesi hazırladığı kanaati halk arasında hâkimdir. Bu şehirlerin büyük kısmı, merkezî hükümete karşı isyan veya dikbaşlılık sebebiyle kara listeye alınmış; mesul görülenler, İstiklâl Mahkemeleri vasıtasıyla sindirilmiş; şehirler de yatırımlar engellenerek cezalandırılmıştır. Ancak bu bilgilerin çoğu rivayetlere, hatta şehir efsanelerine dayalıdır.

Konya'daki meşhur heykel

Şehre sırtı dönük heykel

Çapanoğlu isyanları sebebiyle Ankara’yı çok uğraştıran Yozgat, rivayete göre bir ziyaretinde halk zamanın reisicumhurunu protesto ettiği ve heykel yaptırmadığı için kara listeye alınmış; hiç bir yatırım yapılmadığı gibi; yol üzerinde olmasına rağmen demiryolu bile geçirilmemiştir. Nitekim Ankara-Sivas demiryolu, arazi müsait olduğu halde, Yerköy’den Kayseri’ye iner; sonra tekrar yukarıya çıkarak Sivas’a ulaşır. Yozgat, bugün bile milliyetçiliğin kalesidir.

İki defa patlak veren ve zor bastırılan Konya isyanı, bu şehrin kara listeye alınmasına sebebiyet vermiştir. Türkiye'nin en büyük vilâyeti Konya'da bulunmazken; Konya’nın kazâsı kadar şehirlerde sivil havaalanı vardır. Üstelik Konya'da devlete ait fabrika yok denecek kadar azdır. Yani devletten yeterince destek alamamıştır. Bugün bile Konya’daki fabrikaların tamamı hususi sektöre aittir. Sağ iktidarlar da, zaten Konya çantada keklik diyerek yatırım yapmamıştır. Yani Konya, Bursa gibi, kendi kendine zengin olmuştur. Ayrıca Konya’daki heykelin yüzünün istasyona, sırtının ise şehre dönük oluşu, bazılarınca Atatürk’ün şehre küskünlüğü olarak tefsir edilmiştir.

Rize ve Maraş gibi şehirler, şapka inkılâbına isyan (1925) sebebiyle kara listededir. Hatta Hamidiye zırhlısı, bu sebeple Rize’yi bombardıman etmiştir. Birkaç esrarkeşin Kubilay’ı öldürmesi şeklinde vuku bulan Menemen hâdisesinde (1930), kayıtsız kaldığı düşünülen halkın sürgünü bile akıldan geçmiştir. Tunceli ve Palu, malum isyanlar sebebiyle mimlidir.

Tek sebep isyanlar değildir. Denir ki Kütahya, Yunan Harbi sırasında büyük bir mağlubiyete sahne olduğu için kara listeye alınmış; bütün yatırımlar, Kütahya’dan çok küçük olan Eskişehir’e kaydırılmıştır. Böylece, eski bir eyâlet merkezi olan Kütahya sönerken; Eskişehir, onu defalarca katlamıştır. Isparta, Nurculuğun merkezi olarak görüldüğü için, kara listede iken^; Demirel sayesinde zincirini kırmıştır.

Çerkes Edhem, Yozgat İsyanı'nı bastırdıktan sonra

Bizi köy de yapsanız...

Güyâ reisicumhurun Kayseri’ye 1930’daki ziyaretinde, imam-müezzin maaşlarının çok düşük olduğundan şikâyet eden müftü Kızıklı Kasım Hoca’ya, “Sizin peygamberiniz, namaz kıldırırdı, maaş mı alırdı?” diye sorduğunda, “Bizim peygamberimiz devlet idare ederdi; maaş mı alırdı?” diye cevap vermesi, infiale sebep olmuş; Kayseri kara listeye alınmıştır. Kayserililer, 4 sene sonraki gelişinde Atatürk’ün çok beğendiği bir heykel dikerek ve Anıt-Kabir’in taşlarını taşıyarak kendilerini affettirdiler. Şehir, bez ve tayyare fabrikasına kavuştu.

Bursa’nın kara listeye alınmasını Rıza Nur hikâye ediyor. Rivayete göre, 1930’da Mudanya iskelesine doğru giden çok sayıda otomobilin hikmetini soran Atatürk, “Kaplıcaya gelen meşâyıhdan Esad Efendi’yi karşılamaya gidenlermiş” cevabını alınca; “Beni karşılamaya bu kadar araba gelmedi” diyerek üzüntüsünü belli ediyor. Esad Hoca ve ailesi kabahatin cezasını, ertesi sene vuku bulan Menemen hâdisesi vesilesiyle öderken; Bursa, başta demiryolu olmak üzere devlet yatırımlarından mahrum kalmıştır.

Osmanoğulları’nın anavatanı Bilecik, Yunan işgali sırasında tamamen yanmıştı. Derler ki, yeniden kurulurken, Ankara, yeni şehrin istasyon yakınında olmasını istemiş; halk ise buradaki tarlalar yerine, bir tepe yamacına kurulmasını tercih edince, ipler kopmuştu. Kiğı, Şebinkarahisar gibi şehirler ise, zelzele veya yangın sebebiyle yıldızı sönmüş şehirlerdendir. İki büyük şehir arasında kaldığı için gelişemeyen bazı şehirler ise, bu geri kalmışlığı, cezalı olmaya bağlar.

Kırşehir, 1954 seçimlerinde reylerin tamamını Millet Partisi kurucusu olan hemşerisi Osman Bölükbaşı'na verdiği için kazâ hâline getirildi; üstelik vilâyet yapılan eski kazâsı Nevşehir’e bağlandı. Bunun üzerine Kırşehirliler, DP idaresine “Bizi köy de yapsanız, Osman’ı muhtar seçeriz” diye telgraf göndermişti. Ankara, hatasını çabuk anlamış; Kırşehir, 1957’de tekrar vilâyet hâline getirilirken, bu işten Nevşehir, kazançlı çıkmıştır.

Osman Bölükbaşı

“İstanbul’a bu küskünlüğünüz niye?”

Yunan Harbi esnasında İstanbul-Ankara arasındaki gergin hava, inkılâptan sonra da devam etti. Ankara’nın başşehir yapılması, bazılarında hayal kırıklığına sebep oldu. Hatta, meşhur muhalif Gümüşhane Mebusu Zeki Bey “İstanbul’a bu küskünlüğünüz niye?” diye başlayan bir konuşma yaptı. Ankara’nın başşehir olmasının esas sebebi, İstanbul’un muhalif tavrı ve Anadolu’nun bundan çekinmesinden ziyade, Lozan Anlaşması ile İstanbul’un bir bakıma milletlerarası idareye verilmesidir. İki şehrin birbirine soğukluğu bir müddet devam etti. İstanbul gazeteleri Ankara’yı küçümsemeye devam etti. 1925’te Şeyh Said hâdisesi vesilesiyle çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile bu gazeteciler tevkif edilerek hizaya getirildi. İstanbul basını susturuldu. Bundan sonra iki şehir arasındaki münasebetler düzeldi. Öyle ki şehir meclisi, şehrin adının Kemalkent olarak değiştirilmesini bile teklif etti. Reisicumhur bile gitmeye çekindiği bu şehre, ilk defa 1927 senesinde gitme imkânı buldu ve bir daha da merasimler haricinde ayrılmadı. Sosyal hayattan mahrum mütevazı Ankara’ya; gençliğini geçirdiği canlı ve eğlenceli İstanbul’u; Çankaya’daki basit bağ evine de, Dolmabahçe Sarayı’nı haklı olarak tercih etti. Buna rağmen bozkırda Alman şehirlerine benzer mamur, fakat soğuk bir şehir inşa edilirken; eski payitahta bunun binde biri yatırım yapılmadığı için, İstanbul büyükçe bir köy hâline dönüştü.



Hazret-i Ömer, Kûfe Kâdısına yazdığı mektupta böyle diyordu. Bundan dolayı İslâm tarihinde mahkeme kararlarında bir hata olduğu anlaşılırsa, davaya tekrar bakılıp, yeni bir hüküm verilirdi.

Vaktiyle Avrupa’da dâvâlara soylular veya kralın tayin ettiği sıradan memurlar bakarken, İslâm İmparatorluğu’nda hukuk âlimleri hâkimlik yapardı. Hâkimlere ictihad hürriyeti tanınmış; bir ictihadın, bir başkasıyla bozulamayacağı hükmü getirilmiştir. Hâkim, önüne gelen davaya bakar; kendi ictihadına; müctehid değilse, mezhebine göre hüküm verir. Usulüne uygun verilmiş kararı, hükümdar bile bozamaz. Taraflar, hâkimin, hukuka aykırı karar verdiği kanaatinde ise, bu kararı, bir başka hâkime götürebilir. Karar gerçekten hukuka aykırı ise, bozulup, yeni bir hüküm verilir.

Halife Harun Reşid'i divanda dava dinlerken tasvir eden resim

Kısasta halifenin imzası

Hazret-i Peygamber, tayin ettiği hâkimlerin hükmüne itirazı olanların davasına bakar; hüküm yanlış ise düzeltirdi. Amr bin Âs’ın baktığı bir dâvâyı kaybeden taraf, Hazret-i Peygamber'e itirazda bulunmuş; O da Amr’ın hükmünü tasdik etmiştir. Yemen’de muhtelif kabilelere mensup kimseler aslan avlamak maksadıyla çukur kazıp başında beklerken, içlerinden biri çukura düştü. Buna takılarak başka biri, derken tam dört kişi çukura düştü; aslan da bunları parçaladı. Bunun üzerine sonraki maktullerin kabileleri çukura ilk düşenin kabilesinden üç kişinin diyetini istedi. Onlar ise sadece buna takılanın diyetine razı oldular. Yemen Kâdısı Hazret-i Ali, ilk düşene -ona takılarak üç kişi daha helâk olduğu için- ¼; ikinci düşene -ona takılarak iki kişi daha helâk olduğu için- 1/3; üçüncü düşene -ona takılarak bir kişi daha helâk olduğu için- ½; son düşene ise -onun yüzünden kimse helâk olmadığı için- tam diyete hükmetti. Hükme razı gelmeyenler, meseleyi hac mevsiminde Resûlullah’a arzettiler. O da hükmü tasdik etti.

Râşid Halifeler de böyle hareket etmiştir. Hazret-i Ömer, her hac mevsiminde Mekke'de bir divan kurarak, hâkimlerin kararlarını burada tedkik ederdi. Kûfe Kadısı Ebû Mûsa el-Eş'arî'ye gönderdiği mektupta, “Bir hüküm verdikten sonra, bunun hatalı olduğunu anlarsan; doğruya dönmekten çekinme!” demiştir. Ayrıca hâkimlerin verdiği idam cezalarının kendi tasdiki olmaksızın yerine getirilmesini yasakladı. O zamandan beri İslâm âleminde, hükümdarın imzası olmadan kısas infaz edilemez.

Halifeler, ictihadı farklı olsa bile, kadıların, hatta önceki halifelerin verdiği hükümleri bozmazdı. Kâdı Ebu'd-Derdâ'nın verdiği bir hükümden mahkûm olan tarafın şikâyeti üzerine, Halife Ömer, "Onun yerinde olsaydım, senin lehine hükmederdim" dedi. "Buna engel nedir?" diye sorulunca, "Burada bir âyet veya hadîs bulunmamaktadır. Bir ictihadın ise diğerine üstünlüğü yoktur!" cevabını verdi. Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha’nın ortaklaşa sahip bulundukları bir arazinin ortasındaki sulama seddinin kaldırılmasına dair mesele Halife Osman’ın önüne geldi. Ancak dâvâya daha evvel Halife Ömer’in bakıp Talha’ya hak verdiğini öğrenince çekildi. Talha da, hissesini Hazret-i Ali’ye bağışladı.

Yola çıkan bir kimse, arkadaşları döndüğü halde dönmeyince yakınları adamın arkadaşları tarafından öldürülmüş olduğu iddiasıyla Kâdı Şüreyh'in önüne geldi. O da bunlar delil gösteremediği için, zanlılara masum olduklarına dair yemin teklifinde bulundu. Yemin edilince de davayı reddetti. Dâvâcılar daha sonra dâvâyı Halîfe Ali’ye götürdü. O ise zanlıları ayrı ayrı dinleyip ifadelerindeki tutarsızlıklar üzerine hükmü bozup bunlar aleyhinde hükmetti. Bunun üzerine zanlılar suçlarını itiraf ettiler.

Bir kimse, dârülharbden bir köle satın aldı. Sonra bunun önceki sahibi ortaya çıktı ve kıymetini ödemek şartıyla kölesini geri istediyse de, Kûfe Kâdısı İbni Huleyde kendisini haksız buldu. Karşı taraf meseleyi sonraki kâdı Şüreyh'e götürdü. O da, “Bir kimsenin, düşman tarafından zapt edilerek dârülharbe götürülen malını, daha sonra bir müslüman eline geçirse, ilk sahibinin kıymetini ödemek suretiyle bu malı alabilmesi Peygamber’in sünneti gereğidir” deyip aksi yönde yeni bir hüküm verdi.

Maarra Kadısı dava dinlerken

Latif bir hile

Hâkim, hüküm verdiği dâvâda, sonradan daha güzel gördüğü bir hükme dönebilir. Kur’an-ı kerimde anlatıldığına göre, bir gece bir koyun sürüsü bir bağa girerek zarar verdi. Zarara uğrayan kimse Hazret-i Dâvud'a gelerek dâvâcı oldu. O da koyunların zarara uğrayan kimseye tazminat olarak verilmesine hükmetti. Hazret-i Süleyman ise, koyunların zarara uğrayan tarafa teslimine, bağlar yeniden yetişene kadar dâvâcının semerelerinden faydalanmasına; bağ yetişince koyunların tekrar sahibine iâdesine hükmetti. Hazret-i Dâvud oğlunun hükmünü beğendi. Kur’an-ı kerim her ikisinin de ilmini ve aklını över. Büyük tefsir âlimi Kurtubî der ki: “Eğer bu âyet olmasaydı, kadılar helâk olurdu".

Buna benzer bir hâdise daha vardır: İki kadın bir akşam yanlarında birbirine çok benzeyen birer oğlan çocuğu ile yolda giderlerken kurt, çocuklardan birini kaptı. Geride kalan çocuğun kime ait olduğu hususunda kadınlar ihtilafa düştü. Hazret-i Dâvud çocuğun büyük kadına ait olduğuna karar verdi. Hazret-i Süleyman, eline bir bıçak alıp çocuğu eşit iki parçaya ayırarak kadınlar arasında paylaştırmaya hükmedince, büyük kadının sessizliğine mukabil küçük kadın "Aman öyle yapma, çocuk büyüğün olsun!" diye telâş eseri gösterdi. Hazret-i Süleyman bu şefkatli hareketin ancak gerçek anneye ait olabileceğini düşünerek çocuğu küçük kadına verdi. Hazret-i Dâvud, oğlunun bu hükmünü kabul etti.

Fâtıma binti Kays, dul kalınca, Hazret-i Peygamber, Ümmü Şerîk’in evinde iddet beklemesine hükmetti. Ama onun çok gelen-gideni olduğunu nazara alarak, amcazâdesi Abdullah İbni Ümmi Mektûm’un evinde beklemesi istikametinde hükmünü değiştirdi. Bu hâdiseler, istinafa, yani bir dâvânın gerekirse tekrar görülmesine delil alınmıştır. Ama buna hükümdarın izin vermesi şarttır. Yoksa işler uzar ve kaos çıkar.



Eskiden sahillerde erkeklerle kadınların ayrı ayrı denize girdiği deniz hamamları vardı. Bugünki havuzlara benzeyen deniz hamamları, halkın sadece serinleyip yüzdüğü değil, sosyalleşme imkânı da bulduğu mekânlardı.

Vaktiyle erkeklerle kadınların ayrı ayrı denize girdiği deniz hamamları vardı. Yeni devirde denize karışık girmenin yaygınlaşmasıyla, bunlar birer ikişer ortadan kalktı. Yerini kadınlar plajı aldı. Muhafazakâr turizmcilerin açtığı kadınlar plajı, 28 Şubat hengâmında kapatılmıştı. Geçenlerde, Antalya’da “kadınlara pozitif ayrımcılık” için kurulan kadınlar plajının, böyle bir hayat tarzını kabul etmediklerini söyleyen kadınlı-erkekli bir grup tarafından basılması, hâdisesi medyaya aksetti.

“Namus elden gidiyor”

Denize girme âdetinin, Tanzimat’tan sonra Avrupalılar tesiriyle girdiği söylenirse de doğru değildir. İslâm geleneğinde yüzmek makbuldür. Hazreti Peygamber yüzmüş; çocuklara yüzme öğretilmesini de tavsiye etmiştir. Sultan Fatih, Yavuz Sultan Selim, Sultan II. Selim, Sultan I. Ahmed ve Sultan Genç Osman’ı Boğaz’da yüzdüğünü; hatta sefer sırasında büyük nehirlere girdiğini biliyoruz. Osmanlı cemiyeti, denizlere meydan okuyan nice büyük denizci yetiştirmiştir.

Vaktiyle denize girme ihtiyacını, sahilden 15-20 metre ileride, etrafı tahta çevrili dışarıdan görülmesi imkânsız havuz şeklinde tahtadan deniz hamamları karşılardı. Denize girmeye müsait, akıntısız yerlerde, suya mukavemetli keresteden kazıklar çakmak suretiyle kurulurdu. Ortası havuz şeklinde olup, etrafı ızgaralarla kapatılırdı. Dışarıdan görülmemesi için de üzerine branda gerilirdi. Sahile iskeleyle bağlanırdı. Bu havuzun iç duvarlarına, yüzme bilmeyenlerin tutunması için boydan boya halat çekilirdi. Büyükleri 20x30; küçükleri ise 15x20 metre ebadındadır. Derinliği ise 1,5 metredir. Boğulma hâdiselerinin çokluğu sebebiyle, deniz hamamları dışında denize girmek yasaktı.

Eski usulde erkekler ve kadınlar için ayrı birer deniz hamamı

Evliya Çelebi, XVII. asırda Eyüp ve Langa’daki “derya hamamlarını” anlatır. İstanbul’da öteden beri Büyükdere, Bakırköy, Yeşilköy, Moda’da denize girilirdi. XIX. asırda ilki Galata Köprüsü ayağı, ikincisi Salıpazarı ve üçüncüsü de Kumkapı’da olmak üzere giderek arttı. Bu asrın sonunda 60 kadar hamam vardı. Hemen yarısı kadınlara aitti. Moda, Beylerbeyi, Salıpazarı, Paşabahçe’de yalnız kadınlara mahsus deniz hamamları vardı. Kadıköy, Büyükada, Büyükdere, Beşiktaş, Salacak, Bebek, Kabataş, Üsküdar, Çengelköy, Tarabya, Yeniköy, Çatladıkapı, Yenikapı, Ahırkapı, Üsküdar-Ayazma İskelesi, Heybeliada, Kuleli, Beykoz, Yenimahalle, İstinye, Kuruçeşme, Kumkapı, Samatya, Makriköy (Bakırköy), Ayastefanos (Yeşilköy), Ortaköy ve Davutpaşa’da, hem kadınlar, hem de erkekler için yan yana deniz hamamları vardı. Bunların arasında ses işitilmeyecek kadar, mesela 50 metre mesafe bırakılır; erkeklerin seyretmek maksadıyla yanaşmaması için polis sandalı bu arada devriye gezerdi. Büyükçesi erkeklere tahsis edilmekle beraber; kadınlar kısmı daha kalabalık olurdu.

XX. asır başlarında artık İstanbul’un her iki tarafındaki sahillerde, çok deniz hamamı vardır. Sadece Pâyitahtta değil; İzmir, Antalya, Mersin, Beyrut, Lazkiye, Bingazi, Selanik ve bazı Karadeniz şehirlerinde deniz hamamlarına rastlanmaktadır. Meşrutiyet devrinde ilk defa İngilizler Tarabya’da kadınlı-erkekli denize girdiler. Bunları Beyaz Ruslar takip etti. İstanbul’un işgalinden sonra, işgal kuvvetlerinin askerleri, Yeşilköy’de aileleriyle denize girdiler. Halk, “namus elden gidiyor” diyedursun, ecnebilerin girdiği karışık plajlar yayıldı. Cumhuriyetten sonra Müslümanlar için de umumileştirildi. 1970’lerde deniz hamamları ortadan kalktı.

Üsküdar'da deniz hamamı

Her yerde denize girilmez

Bir deniz hamamının hangi hususiyetleri taşıması gerektiği, şehremaneti (belediye) tarafından tesbit ve ilan edilir; iki-üç seneliğine ihale olunurdu. Hamam ustaları gayrımüslim ise de, işletmecileri ekseri Müslümanlardandı. Hangi hamamın kime ihale edildiği, yaz başında gazetelerde ilan olunurdu. Buna rağmen, bazıları kaçak deniz hamamı kurar; belediyeyi uğraştırırdı. Bazı yalıların önünde ev halkına mahsus hususi deniz hamamları bulunurdu.

Deniz hamamları mevsimlikti. Yaz başında kurulur; yaz bitince sökülür; kerestesi bir yerde saklanırdı. Zira fırtınaya kapılabilir veya gemi çarpabilirdi. Sökülmeyenleri de sene boyu harab olduğundan, tamir edilir; boyanırdı. En büyük kaza, çivi çıkması veya kazık çürümesi sebebiyle yaşanırdı. Bu sebeple, belediye, dikkatli olmaları hususunda, işletmecileri ikaz ederdi. Giriş ücreti belediye tarafından tesbit edilir. Ekserisi Ermeni biletçiler ile hamam hademesi hizmet eder.

1920'lerde Samsun'da bir deniz hamamı

Deniz hamamının dışında, ücretine göre umumi veya hususi soyunma kabinleri, dinlenme yerleri, gazoz, kahve satılan bir büfe ve tuvalet bulunurdu. Cankurtaran çalıştırmak mecburi idi. Bazılarında yüzme hocası bile bulunurdu. İçki asla satılmaz; içkili kimse hamama alınmazdı. İşletmeci, havlu ile deniz kıyafetleri de bulundururdu: Erkekler için dizi örten peştamal veya “deniz donu”; kadınlar için boyundan diz altına kadar gecelik misali “denizlik” ile girmek mecburi idi.

Solda, deniz hamamının içi; sağda bir yalı önündeki hususi deniz hamamı

Eskiden kibar hanımlar, denize girmeye ve güneşe çıkmaya alışık değildi. Bu sebeple deniz hamamlarına pek rağbet etmezlerdi. Buna rağmen, deniz hamamları yaz boyu bilhassa tatil günleri dolup boşalırdı. Buralar, sadece serinleyip yüzdüğü değil, sosyalleşme imkânı da bulduğu mekânlardı. Kaç-göç geleneği, kadınların daha rahat hareket etmesine imkân verdiği için, bir bakıma “hürriyet” demekti. Kadınlar hamamı, kadınlar tuvaleti, kız mektepleri gibi, deniz hamamları da kadınların rahat hareket etmesi maksadına matuftu.

Amerika'da plaj polisi, mayo boyunu ölçüyor (1922)



Yezidîler veya daha doğrusu Ezdîler, IŞİD katliâmları ile gündeme geldiler. İçine kapanık ve farklı yaşantıları, dışarıda hem alâka uyandırmış, hem de aşağılanmalarına yol açmıştır.

İçine kapalı bir topluluk olan Yezidîlerin farkına, Türk amme efkârı, 80’lerdeki anarşi devrinde siyasî sebeplerle toplu halde İsveç’e iltica etmeye başladıkları zaman vardı. Gazeteciler Mardin’deki Yezidî köylerine gidip, “Şeytana Tapınanlar Arasında” başlıklı sansasyonel ve biraz aşağılayıcı röportajlar yapardı. Yezidîler, şimdi de yanlış olarak “Sünnî” diye lanse edilen, IŞİD katliâmları ile gündeme geldi. Dünya, buna diğer halklardan daha fazla alâka gösterdi.

Bir Yezidî türbesinde âyin

Şeytanın gözyaşları

Yezidîlik, doğru adıyla Ezdîlik’in menşei hakkında açık bir bilgi yoktur. Dine adını veren Ezd (İzed, Yezdan), Eski Farsçada Tanrı’nın ismidir. Ezdî, tanrıya inananlar demektir. Emevî halifesi Yezîd ile bir alâkası bulunmamaktadır. Kürtçe Ezda (Yaratan) kelimesi veya İran’ın Yezd şehri ile de alâka kuranlar vardır. Bazıları, Ezdîliği, Kürtlerin ananevî dini ve Zerdüştlüğün orijinal hâline en yakın inanç olarak kabul ederek yüceltir; bunların zorla Müslümanlaştırıldığını söyler. Halbuki Ezdîlik, Mitra dinine yakındır; ama Zerdüştlük ile arasında esaslı zıtlıklar vardır.

Ataları, ME 6. asırda Pers zulmünden kaçarak Asurlular tarafından Doğu Anadolu’ya yerleştirilmiş eski İran kabileleri olduğundan, Kürtler, antik İran dinlerinde idiler. Zamanla coğrafya itibariyle Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık tesirine girdiler. Hazret-i Ali ve Muaviye’ye karşı çıkan Hâricî mezhebine mensup Yezîd bin Enîse, Kürdistan mıntıkasında yerleşip mücadelesini burada sürdürmüştü. Bazı İslâm kaynakları, Ezdîliği buna bağlar. Tarih içinde Ezdîlerin, bu ismin de tesiriyle Halife Yezid’e sahip çıkmaları, iddiayı doğrular mahiyettedir.

Laleş'te Şeyh Adiy türbesi

Şeyh Abdülkâdir Geylânî’den ders alan ve Adeviye tarikatının kurucusu bir sünnî evliyası olan Şeyh Adiy bin Müsâfir ile soyunu Ezdîlerin mukaddes bilmeleri, meseleyi iyice giriftleştirmiştir. Emevî soyundan gelen Şeyh Adiy’nin (v.1162) Musul’da Laleş vadisindeki kabri, Ezdîlerin mukaddes hac mekânıdır. Bazılarına göre, Ezdîlik, Şeyh Adiy’nin müridlerinin, zamanla Sünnîlikten uzaklaşarak büründüğü farklı bir inanç sistemidir. Görüldüğü kadarıyla Ezdîlik, Mitra, Manike ve Zerdüşt gibi antik İran dinleri ile, Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlıktan ciddi tesir görmüş senkretik (bağdaştırıcı) bir dindir.

Tarih içinde mıntıkaya hâkim olan İslâm devletlerinin zimmî (gayrımüslim vatandaş) statüsünde kabul ettiği Ezdîlerin büyük kısmı zaman içinde Müslüman olmuştur. XX. asır başlarında bile Müslümanlığa giren Kürt toplulukları vardır. Meşhur Kürt politikacı Ahmed Türk’ün dedesi Hasen Kanco, ihtida etmiş bir Ezdîdir. Kürtlerin bir kısmı, Arap fetihleri sırasında Müslüman olmuştu. Hamidiye alaylarında Yezidîler vardı. İttihatçılar zamanında, bilhassa Cumhuriyetin ilk yıllarında sıkıntı ve zulme uğramışlar; büyük kısmı Avrupa’ya iltica etmek zorunda kalmıştır. Nüfus kâğıtlarında din hanesi boş bırakılan Ezdîlerin sayısı Cumhuriyetin ilk yıllarında 18 bin iken, şimdi 500’e düşmüştür. İçine kapanık, farklı bir topluluk oluşları, hem alâka uyandırmış; hem de aşağılanmalarına yol açmıştır.

Geçen asırda Mardin'de Yezidîler

Az bilen rahat eder!

Ezdî inanç esaslarının ipuçlarına el-Cilve ve Mushaf-ı Reş adlı kitaplarda rastlanır. Yeri göğü yaratan mutlak kudret sahibi Hâdî isimli tanrının yardımcısı yedi melek vardır. En büyükleri, bütün varlıkların öncüsü olan ve tavuskuşu şeklinde sembolize edilen Azâzil (şeytan), varlıkları irşad etmiş; Tanrı’ya sadakatinden Âdem’e secde etmemiştir. Gözyaşları cehennemi söndürmüş; Tanrı bu samimiyeti sebebiyle Cennete çekilip, dünyanın idaresini kendisine vermiştir. Diğerleri İsrâfil, Mikâil, Cebrâil, Samuil ve Nureil’dir. Bu 7 melek, sonradan Ezdîlerin 7 imamı (Şeyh Adî, Hasen, Şemseddin, Ebû Bekir, Sâceddin, Sadreddin ve Fahreddin) şeklinde bedene girmiştir. Tavus resmi, Ezdîlerin mukaddes bir tasviridir. Kitabü’l-Cilve, Şeyh Fahreddin’e; Mushaf-ı Reş ise Şeyh Hasen’e nisbet edilir.

Ezdî cemiyeti, arasında geçiş bulunmayan ve birbiriyle evlenemeyen iki sınıfa ayrılır: Müridler ve ruhaniler. Müridlerin okuma-yazma öğrenmesi ve bilhassa dinî bilgiye ulaşması yasaktır. Çeşitli kısımlara ayrılan ve hususi elbise ile serpuş giyen ruhanilerden şeyhler, Şeyh Adiy’nin; pîrler de, Şeyh Adiy’nin talebelerinin soyundandır. Meleklerin temsilcisi sayılan şeyhler, dinî prensipleri tesbit ve bayramları ilan eder. Mukaddes yerlerin muhafazası bunlardadır. Evleri mabed sayılır. Halk, sıkıntılı zamanlarda bunlara müracaat eder. Pîrler, bunların vekilidir.

Laleş'te Babaşeyh

Ezdî cemiyetinin en başında, Yezîd’in soyundan ve hayat boyu maddî-manevî bütün iktidarı elinde tutan şeyhân emîri bulunur. Kendisine karşı geleni aforoz edebilir. 1960’larda emîr Laleşli Emâvî, Irak ordusunda albay idi ve sık sık Türkiye’ye gelirdi. Çeşitli işlere bakan başka ruhaniler de vardır. En renkli olanı, Şeyh Adiy şenliklerinde musiki icra eden ve hacca gidemeyenlere sancağa asılı tavus resmi gezdirip öptüren kavvallerdir. Karabaşlıkları ve upuzun sakallarıyla, sigara ve içki dâhil, dünya nimetlerinden uzak duran ve yılda üç ayı oruçlu geçiren bir nevi keşiştirler. Ezdîlerin %6 kadarı ruhanîdir. Bu dinden olmak için, Ezdî bir anne-babadan doğmak gerekir. Semavi dinlerdeki peygamber kıssaları burada da anlatılır.

Ezdîler, köylerde yaşamayı tercih eder. Bugün İran ve Kafkasya’da, Irak’da Şengal (Sincar) dağlarında, Mardin’in Midyat, Urfa’nın Viranşehir, Siirt’in Kurtalan, Beşîrî ve Batman köyleri ve Hakkâri’de; ayrıca Hindistan ve Avrupa’da yaşayan Ezdilerin bütün nüfusları 300 ile 750 bin arasında verilmektedir. Refik Hâlid’in Yezid’in Kızı adlı romanının kahramanı bir Yezidî kızıdır. 1939 zarihli romanda “Bütün dinlerin Rus salatası” diye vasıflandırılan Yezidîlik hakkında doğru bilgiler verilir.

Yezidîliğin mukaddes Meleki Tavus tasviri

Ezdîlerin inanç ve ibadetleri

Ezdîlikte, marul, bakla, lahana, balık, geyik ve horoz eti yemek; tavusun alâmeti koyu mavi giymek; bıyık kesmek yasaktır. Yılan, akrep, boğa gibi hayvanlar; beyaz, siyah, kırmızı, yeşil ve kahverengi mukaddestir. Şeytan, mel‘un, lânet gibi kelimeler, Melek Tavus’u ima edebileceği için kullanılmaz. Melek Tavus, affedildiğinde, eliyle bir çember çizip, “işte benim halkım” dediği için, bir Yezidî’nin etrafına çember çizildiği zaman, içinden çıkamadığı hakkında bir rivayet vardır. Sünnetsiz birinin kestiği yenmez. Her Ezdî’nin bir âhiret kardeşi olmalıdır. Cenaze merasimi, bu kardeş bulunmadan yapılamaz. Her Ezdî, Laleş’de vaftiz olur; erkek çocuklar sünnet edilir. Her Ezdî boynunda toka şeklinde bir alâmet taşır.

Sabah ve akşam namazı, el ve yüz yıkanıp, kıbleye karşı, eller göğüs üzerinde çaprazvari tutulup, güneş duası okumaktan ibarettir. Öğle namazında Laleş’e dönülür. Aralık’ın ilk Salı, Çarşamba ve Perşembe günü Yezid orucu tutulur; sonra bayram yapılır. Ruhanilerin orucu yaz ve kış kırkar olmak üzere seksen gün sürer. Mürid, kazancının 1/10’unu şeyhlere, 1/20’sini pirlere, 1/40’ını da fakirlere zekât diye verir. Hac, her yıl 15-20 Eylül arası Şeyh Adiy’nin kabrini ziyarettir. Laleş’e girmeden (Yahudilikteki gibi) ayakkabılar çıkarılır.

Bayramları, Ezdîliğin diğer dinlerden uğradığı tesiri daha açık gösterir: Aralık başında İda Rosa; hemen sonra İda Sultan Ezd; 18 Şubatta İda Hızır-İlyas; Nisan’ın ilk çarşambası İda Serisale (Nevruz); Şeker bayramından bir gün sonra İda Ramazan; kurban bayramından bir gün evvel İda Heciya (Kurban); üç yıl nisan’da, üç yıl yazın; üç yıl da Aralık’ta kutlanan İda Dehiya (ölüler) ve İda İsa (Paskalya). Nisan ayında evlenilmez; alışveriş ve toprak işi yapılmaz. Nisan’ın ilk çarşambası yılbaşıdır; (Yahudilerin sept günü gibi) banyo da dâhil, hiçbir iş yapılmaz.



Parlamenter sistemde, cumhurbaşkanı ile başbakanın pozisyonu her zaman münakaşa mevzuudur. Yürütmenin başı olan bu iki makamdan biri varken diğerine ne gerek olduğu suali sorulur.

“Reisicumhur bir talimat veriyor; başvekil ayrı talimat veriyor. Ne yapacağımı şaşırdım” diyordu Hâriciye Vekili Tevfik Rüştü Aras 1937’de Nyon Konferansı’na giderken. Bu yüzden Atatürk ile İnönü arasında da ciddi bir gerginlik yaşanmıştır. Güçlü cumhurbaşkanının bulunduğu parlamenter sistemlerde bu, kaçınılmazdır. Sonradan Celal Bayar ile Adnan Menderes; Turgut Özal ile Yıldırım Akbulut ve Süleyman Demirel ile Tansu Çiller arasında da aynı partiden oldukları halde benzeri yaşanmıştır. Bayar ile Menderes karşılıklı restleşme ile meseleyi çözerdi; Özal çözememiş; Demirel, komplo kurarak çözebilmiştir.

Seçilmiş krallar

Parlamenter sistem, kralların otoritesini sınırlamak üzere ortaya çıkmıştır. İngiltere gibi memleketler kralı sembolik de olsa muhafaza etmiş; ama salahiyetlerini, seçilmiş parlamento ile bundan çıkan hükümete vermiştir. Kral olmayan veya kralı deviren ülkeler, kralın birleştirici rolünden faydalanmak için yerine sembolik cumhurbaşkanını koymuş; seçimini de halka veya meclise vermiştir. “Kral hata yapmadığı”, yani yürütme gücü olmayıp, aldığı kararları alakadar bakan imzalayarak mesuliyeti üzerine aldığı gibi, cumhurbaşkanı da lâyüs’el (sorumsuz) bir pozisyondadır.

Parlamentolar, tarih boyunca yürütmeden bir şeyler kemirerek teşekkül etmiştir. Ama zaman değişmiştir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiş; artık parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hâle düşmüştür. I. Cihan Harbi, parlamenter hükümet devrini kapatmış, icranın güçlü olduğu bir devri açmıştır. Kıta Avrupasının Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükümetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir. Bugün parti disiplini sayesinde, iktidar şahsîleşmiştir. Parlamenter sistemlerdeki başbakanlar için, “seçilmiş krallar” veya “diktatörün dik âlâsı” tabirleri kullanılmaktadır. Hele meclis ekseriyetine de sahipse, memleketin tek hâkimi odur.

Yürütme, seçilmiş hükümetin elinde ise, cumhurbaşkanı necidir? Bunu izah etmek için, “Cumhurbaşkanı devleti, başbakan hükümeti temsil eder” demişlerdir. Ama tarif, muammayı çözmemiştir. Gerçekte devlet ile hükümet ayrı değildir. Hükümet, devletin tecessüm etmiş, şekil almış hâlidir. Evet, sembolik mevkideki hükümdar, farklı halkları birleştirici bir rol oynar; köklü gelenekleri temsil eder. Kralın olmadığı yerde, tek vazifesi mecliste çoğunluğu almış parti liderine başbakan tayin etmek olan, kanunları bir defa daha görüşülmek üzere meclise göndermekten ve birkaç yüksek bürokratı seçmekten öte salahiyeti bulunmayan cumhurbaşkanı, kralın fonksiyonunu yerine getirebilir mi? Aslında cumhurbaşkanlığı, otoritede iki başlılıktan başka bir şeye yaramayan lüzumsuz bir makamdır. Hatta 6. cumhurbaşkanı Fahri Korutürk için “Çankaya Noteri” denirdi. İşler, başbakanın elindedir. Meclis, çoğunluk partisine mensup başbakanın ofisi gibi çalışır. Üstelik meclis bile seçse, cumhurbaşkanının tarafsız olmasını beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Kız gibi meclis

İsviçre’de tatbik edilen meclis hükümeti sisteminde meclis her şeydir. Hükümet, bir nevi meclis komisyonudur. 1920-1960 arası Türkiye’deki rejim de kâğıt üzerinde böyleydi. Ama Atatürk’ün tabiriyle meclis “kız gibi” olursa, üst otorite ne derse onu yapar. Nitekim Atatürk süper taktiği ve bazen de imalı tehditleri ile gücü yavaş yavaş ele almış; yasama, yürütme ve yargı ile ordu kumandanlığını kendinde toplamıştı. Meclisin seçtiği sorumsuz bir cumhurbaşkanı idi; ama meclis, hükümet ve mahkemeler onun bir işaretine bakardı. Bu sebeple zamanında siyasî bir kriz yaşanmamıştır. En çok güvendiği İnönü, en uzun soluklu da başbakanı olmuştur.

Fransa’da De Gaulle’ün buluşu olan Yarı Başkanlık Sistemi, devekuşu misali bir sistemdir. Bir yanda seçilmiş cumhurbaşkanı ve öte yanda seçilmiş başbakan vardır. Salahiyetler bölüşülmüştür. Hükümet komünist veya faşist cereyanların eline geçmesin diye bir fren sistemi olarak düşünülmüştür. İkisi aynı partiden ise mesele yoktur; değilse, Fransa’da Mitterand ve Chirac zamanındaki gibi kaos çıkar. Rusya’da da bu sistem câridir. Putin, demir yumruğu ile istikrarı sağlıyor. Bizde 1982 anayasası bunun daha vahimini kurmuştur: Geniş salahiyetli, ama politik bakımdan sorumsuz cumhurbaşkanı; yanında sorumlu başbakan. Şimdi cumhurbaşkanı halkoyu ile seçileceğine göre bu sistem biraz yumuşamış ve Fransa’dakine yaklaşmış demektir.

Karizmatik liderler

Osmanlı Devleti 1908’den itibaren parlamenter demokratik monarşi idi. 1925’te demokrasi askıya alındı. Kâğıt üzerinde meclis hükümeti sayılmakla beraber, fiilen Latin Amerika modelinde ebedî/millî şeflik=partili başkanlık sistemi kuruldu. Demokrasiye geçildikten sonra 50’lerde Adnan Menderes, 60’larda Süleyman Demirel, 80’lerde Turgut Özal ve hâlihazırda Tayyip Erdoğan gibi karizmatik liderlerin varlığı, fiilen başkanlık sistemini andırır. Lider karizmasını kaybettiği zaman, meselâ 70’ler ve 90’larda, memleket kaosa sürüklenmiştir. Şu halde mantıklı görünen, mahzurlarına rağmen, ya başkanlık sistemini kabul etmek; ya da cumhurbaşkanını parlamenter sistemin gereklerine uygun şekilde salahiyetsiz hâle getirmektir.

Parlamentarizmin mahzurlarını bertaraf etmek üzere, başkanlık sistemi bizde 1960’dan beri konuşulur. Turgut Özal, Süleyman Demirel ve şimdi de Tayyib Erdoğan dile getirmiştir. Kenan Evren zamanında fiilen başkanlık sistemi yaşandı. Daha sonra güçlü cumhurbaşkanı ve seçilmiş başbakan arasında sistem devamlı kilitlendi. “Sorumsuz ama yetkili” cumhurbaşkanının, vaktiyle sistemi kuranlar tarafından, anayasa mahkemesi gibi aslında demokrasiye icabında ayar vermesi için getirildiği anlaşıldı.



Birinci Dünya Savaşı hayatımızdan neler götürdü?

İlânı üzerinden 100 sene geçen Birinci Cihan Harbi, insanlık tarihindeki dönüm noktalarındandır. Dünyada çok şeyi değiştirmiş; ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır.

Bazı yazarlar, I.Cihan Harbi’nin kopmasını yeni bir buluş olan telgrafa bağlar; o zamanki liderler, seferberlik öncesi müzâkereleri telgrafla yapmamış olsaydı, savaşın önlenebileceğini söyler. Zira devlet adamları, telgrafın, mektubun yerini almasıyla ortaya çıkan hızlı bilgi akışına alışık değildi. Gelen bilgileri doğru değerlendiremediler, acele ettiler. Âdetâ basiretleri bağlandı.

Birinci Cihan Harbi'nde dört müttefik hükümdar: Alman, Avusturya ve Osmanlı İmparatoru ile Bulgar Kralı

Hayal olan “Güzel Devir”

1914, sömürge imparatorlukları klübünde geç de olsa yerini almak hayalleri kuran Almanya’nın sebebiyet verdiği iki kutuplu devrenin son senesidir. Avusturya veliahdinin Bosnasarayı’nda bir Sırb tedhişçi tarafından öldürülmesi ve bunun üzerine Avusturya’nın verdiği ültimatomu, Rusya’ya güvenerek reddeden Sırbistan’ın işgaliyle, tarihin en büyük felâketlerinden biri olan I. Cihan Harbi başlamıştır.

Muharib ülkelerde seferberlik ilan edilmiş; eli silah tutan bütün gençler orduya çağrılmıştır. Halkın araba ve hayvanlarına el konulmuştur. İngiltere’de mecburi askerlik ilk defa bu harbde getirilmiş; hatta binlerce kişi tarafından da protesto edilmiştir. I.Dünya Savaşı artık bir sanayi savaşıdır. Tayyare, tank, denizaltı, bombardıman, zehirli gaz ilk defa kullanılmıştır. Tarihte harblerin hep lokal yaşandığı Avrupa ahalisi, ilk defa topyekûn harb ile tanıştı.

Harbde gözlerini kaybeden İngiliz askerleri

I.Cihan Harbi, insanlık tarihindeki dönüm noktalarındandır. Dünyada çok şeyi değiştirmiş; ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır. İmparatorlukların yerini, farklılıkların “azınlık” olarak yaşamasına müsaade edilen “ulus devlet” almıştır. Daha evvel ayıplanan milliyetçilik cereyanı güçlenmiştir. Habsburg, Hohenzollern, Romanov ve Osmanlı gibi kaç asırlık hanedanlar yıkılmış; rejimler değişmiştir. Eskiden “ayak takımının hâkimiyeti” olarak küçümsenen cumhuriyet, artık devrin gözde sistemidir.

Parlamentolar, tarih boyunca hükümetten bir şeyler kemirerek teşekkül etmiştir. Ama artık zaman eskisi gibi değildir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiştir. Parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hâle düşmüştür. I.Cihan Harbi, âdetâ parlamenter hükümet devrini kapatmış; icranın güçlü olduğu bir devir açılmıştır. Kıta Avrupası’nın Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükümetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir. Bu da Almanya, İtalya, İspanya, Rusya ve Türkiye’de diktatörlükleri doğurmuştur.

I.Dünya Savaşı, cemiyetin düzenini altüst etti. İnsanlar fakirleşti. Aristokrasi ağır bir darbe aldı; bu da o zamana kadar hep aristokrasinin himayesinde yaşayan sanat ve estetik anlayışı değişti. Savaş bitince, hiçbir şey eskisi gibi güzel olmadı. Onun için bu harb öncesi yıllar, “Le Belle Epouqe” (Güzel Devir) diye hatırlanır.

Askere gönüllü yazılanlar

Faturanın büyüğü

En büyük felâket, savaşta bir milyon evladını kaybeden ve iflâs eden Türklerin başına koptu. Osmanlı ülkesi parçalandı. Üretici ve tahsilli genç nüfus, cephelerde harcandı. Millet süpürge tohumundan yapılmış ekmeği bulamazken; karaborsa ve vagon ticareti sayesinde savaş zenginleri türedi. Anadolu’nun yerli halkı sürgün edildi. Binlerce insan yurtlarından oldu. Ağır ve meşakkatli göçler yaşandı.

Cepheyi genişleterek Almanya’yı rahatlatmak üzere harbe giren ve bunun için külliyetli bir yardım uman İttihatçı hükümetin, harbe bir de cihad-ı mukaddes ismini takması ayrı bir ironidir. Halbuki harb esnasındaki kötü idare, Arapları küstürmüş; İslâm kardeşliği mefhumu yaralanmıştı. Halifeliğin kaldırılmasıyla İslâm dünyasında otorite boşluğu çıktı. Bu da İslâmî marjinal grupların doğmasına sebep oldu.

Cihad-ı mukaddes fetvası okunurken

Türklerin ödediği bedelin en büyüğü, bin yıllık bir kültürün yok oluşudur. Siyasî, sosyal ve dinî gelenekler tarihe karıştı. Daha evvel telaffuzu şöyle dursun, akla hayale gelmeyecek değişiklikler gerçekleşti. Osmanlı sosyal nizamı altüst oldu. Aileler parçalandı. Ahlâk dejenerasyona uğradı. Eski terbiye kayboldu. İnsanlar can derdine düştüler.

Sonradan Kemalist rejimin kurucularından olacak Rauf (Orbay) Bey’in 1918’de Limni adasında imzaladığı Mondros Mütârekesi ile bitmesi gereken savaş, Anadolu halkı için 1923’e dek sürdü. İplerin tekrar İttihatçılara geçmesinden korkulduğu için, Anadolu sınırları içinde askerden arındırılmış “barışçı bir Osmanlı Devleti” kurmayı esas alan barış müzakerelerinden netice çıkmadı. Müttefikler, “Bizim derdimiz Almanya ileydi. Sizin savaşta ne işiniz vardı? Cepheyi genişlettiniz ve savaşı uzattınız” dercesine, en ağır cezayı Osmanlı Devleti’ne kesti.

Sıhhiye çadırında çay içen yaralı Osmanlı askerleri

Müslümanların yaşadığı yüzbinlerce kilometrekarelik Arap topraklarını kaybettiği gibi; Pâyitaht İstanbul ve Anadolu işgale uğradı. Sultan Kanuni devrinde fethedilen toprakları tekrar ele geçirme hayalini kuran İttihatçılar kaçmış; faturayı, geride kalanlara bırakmışlardı. Yediğinin parasını ödeyemeyen kimse, bulaşıkları yıkadığı gibi; Türkler de tarihlerinden vazgeçmek suretiyle kendilerine kesilen faturayı ödeyebildiler.

Fransız ordusunda Kuzey Afrikalı Müslüman askerler

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter