Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Geçenlerde Yunanistan Maarif Bakanı Yorgo Kalancis, “Avrupa Birliği’nde İslâm hukukunu tatbik eden tek ülkeyiz. Müslümanlar, Müslümanlar içindir. Biz de size mücadelenizde yardım edeceğiz” dedi. Gerçekten buradaki Müslümanların, Türkiye’de bile olmayan bazı dinî haklara sahip oluşu şaşırtıcıdır.

Yunanistan, Bizans’tan elde edilen ilk Osmanlı topraklarındandır. Dört asırdan fazla bir hâkimiyetten sonra, 1821 tarihinde başlayan Yunan Isyanı’nın muvaffakiyete ulaşması üzerine 1829’da Londra Muahedesi imzalandı. Bununla Bâbıâli, Mora ve Kiklad adalarında İstanbul’a bağlı ve yıllık vergi ödeyen bir Yunanistan Prensliği’nin varlığını tanıdı. Ertesi sene tam müstakil Yunan Krallığı kuruldu. Başına da büyük devletler tarafından Avrupalı bir prens geçirildi. Balkan Harbi’nden sonra (1913) Yunanistan, ahalisinin ekseriyeti Müslüman olan Yanya ve Tesalya ile Girit ve Ege adalarını Osmanlılardan, Batı Trakya’yı da Bulgarlardan alarak genişledi. 1911 Trablusgarb Harbi esnasında İtalyanlarca işgal edilen Rodos ve Oniki Ada ise Uşi Muahedesi gereği boşaltılacakken Balkan Harbi çıkınca İtalya sözünde durmadı. 1923 tarihli Lozan Muahedesi bazı şartlarla bu işgali tanıdı. İkinci Cihan Harbi esnasında Almanların işgal ettiği adalar, harb neticesinde Yunanistan’a geçti. Bu devrelerin hepsinde, Yunanistan’da hatırı sayılır bir Müslüman nüfus yaşamaktaydı.

Gümülcine, 1940'lar

Kim seçecek?

1913 tarihli Atina Muahedesi ile Yunanistan’a bağlanan Osmanlı topraklarındaki müslümanların her çeşit işlerinde kendilerinin tesis edeceği ve hükmî şahsiyeti bulunan Cemaat-i İslâmiye’nin söz sahibi olacağı kabul edilmişti. Lozan ile de bu statü aynen tanındı. Yunanistan, 1920 tarihli “Müftülük ve Başmüftü İntihabıyla İslâm Cemaatlerine ait Evkaf Vâridâtının Sûret-i İdaresine dair kanun” ile Atina Anlaşması’nın hükümlerini iç hukuk mevzuatı hâline getirdi. Müslüman azınlığın teşkilatlanması ve idaresi, Cemaat İdare Heyetleri ve Başmüftü ile müftüler vâsıtasıyla olacaktı. Cemaat heyetleri, müftü ve nâibini seçiyor; bu seçim İstanbul’daki Yunan elçisi tarafından şeyhülislâmlığa arzedilerek tasvibi alınıyordu. Şeyhülislâmlık kaldırılınca, bu prosedürden vazgeçildi.

Gümülcine

1967 tarihinde darbeyle başa gelen Albaylar Cuntası, müftü ve nâiblerinin seçimini hükûmete verdi. Cunta düştü; ama Atina, son müftünün, konsoloslukla irtibatını bahane ederek eski hâle dönmedi. Zamanla yeni âzâ seçilemediği için cemaat heyetleri de fonksiyonsuz kaldı. Bunun üzerine 24 Aralık 1990 tarihli bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile 1920 tarihli ve 2345 sayılı kanun yürürlükten kaldırılarak, müftüler, on yıllık imamlar arasından vâliler tarafından tayin edilmeye başlandı. Ankara’nın bunu kabul etmemesi, bugün diplomatik bir mesele teşkil eder.

Batı Trakya'lı bir aile, 1950'ler

Lozan’da iki taraf nüfus mübadelesi yaptığı için, bugün sadece Batı Trakya’da 150 bin kişilik bir Müslüman topluluğu yaşar. Lozan Anlaşması, Yunanistan’daki Türklerden değil, Müslümanlardan bahseder. Zira o zaman Ankara hükümeti, bir İslâm hükümeti idi; henüz milliyetçi bir politika benimsemiş değildi. Bu sebeple Atina, resmî işlerde "Türk" yerine, "Müslüman" tabirinin kullanılmasında ısrarcıdır. Bunlar arasında Pomak, Arnavut, Torbeş ve Çingene az değildir. İskeçe’nin seçilmiş müftüsü sıfatıyla Ankara’nın desteklediği rahmetli Mehmed Emin Aga da Pomaktı.

“Şeriat olduğu müddetçe…”

Batı Trakya Müslümanlarının adlî ve hukukî otonomisi vardır. Buna göre şahıs, aile ve miras davalarını bulundukları şehrin müftülerine arzeder. Burada şeriata göre hüküm verilir. Hanefî mezhebi tatbik edilir. Bu işlere dair vesikalar Osmanlı alfabesi ile tutulup, tasdikli Yunanca tercüme nüshası resmî makamlara bildirilir. İslâmiyetin sadece namaz, oruçtan ibaret bir din olmadığı; mensuplarının bütün dünyasını tanzim etme iddiasında bulunduğu malumdur. Müslümanların, evlenme, boşanma, miras, alışveriş gibi hususlarda, şer’î prensiplere uyması, dinin icabıdır. Müftü ayrıca, Müslüman vakıflarının idaresi, imam tayini, fetvâ ve Kur’an-ı kerim tedrisatı gibi Müslümanların dinî ihtiyaçları ile meşgul olur.

1946’da mülkiyet dağılımını kontrol altında tutabilmek maksadıyla miras meselelerinde isteyenlerin Yunan hukukuna tâbi olma alternatifi getirildi. Buna rağmen geçenlerde Yunan yüksek mahkemesi, itiraz hâlinde mirasta da şer’î kaidelerin tatbik olunacağına hükmetti. Malının tamamını eşine vasiyet etmiş bir müslümanın vasiyetini, kız kardeşinin itirazı üzerine bozdu. Şer’î hukukta vasiyet ancak mal varlığının üçte birinden muteberdir. Şu halde Müslümanlar için Yunan miras hukukunun tatbiki için, tarafların hepsinin anlaşmış olması gerekmektedir.

Gümülcine Evkaf Dairesi

1984’te solcu Papandreu hükûmeti, Kilise’nin muhalefetine rağmen, evlilik hususunda, isteyenlere Yunan makamlarına gidip, Yunan hukukunun tatbikini isteme imkânı getirdi. O zamana kadar Müslümanlar müftülükte, Hristiyanlar kilisede evlenebiliyordu. İnançsızlar için belediyede evlenme imkânı, bir bakıma Ankara’nın baskısı sayesinde getirilmiştir. Yine de belediyede evlenenlerin sayısı çok azdır. Belediyede evlenen müftülükte, müftülükte evlenen de Yunan mahkemesi huzurunda boşanamaz. Müftülük, kadının mehr alacağını da teminat altına alır.

Atina, hem Kilise’ye, hem de sıkı ihracat yaptığı Arab ülkelerine şirin görünmek maksadıyla bu sistemi muhafazaya taraftardır. Arab ülkeleri, Yunanistan’dan ithal ettiği malları, Gümülcine müftüsünün tasdikini aramaktadır. Eski dışişleri bakanı Dora Bakoyanni gibi bazı solcu politikacılar ve bazı ulusalcı Batı Trakyalılar, şer’î hukukun tatbikini Avrupa İnsan Hakları prensiplerine aykırı bulmakta ve kaldırılmasını istemektedir. ABD, 2013’te Yunanistan hakkında hazırladığı insan hakları raporunda, müftülerin sadece dinî işlerle sınırlandırılarak, şeriatı tatbik salahiyetinin kaldırılmasını tavsiye etti. Eski başbakanlardan sağcı Mitçotakis, “Şeriat olduğu müddetçe, müftüler tayin edilir” diyerek işin özünü kendince ortaya koymaya çalışmıştır. Hükûmet, hukukî hayatı kendi kontrolü altında tutmak istemektedir.

Mühür kimin elinde?

Şimdi Gümülcine, İskeçe ve Dimetoka’da 3 resmî müftü bulunur. Rodos, 12 Adadan olduğu için ve II. Cihan Harbi’nden sonra Yunanistan’a katıldığı için bütünüyle Lozan hükümlerine tâbi değildir. Yunanistan hükûmeti, resmî müftüyü üç aday arasından seçer. Ayrıca Gümülcine ve İskeçe’de Ankara’nın "maddi / manevi desteklediği" 2 “seçilmiş müftü” vardır. Fakat mühür, resmî müftünün elindedir. Ankara, desteklediği bu müftülerin gerçekte bir salâhiyeti bulunmadığı için, onları güçlendirmek adına Yunanistan’da şer’î hukukun kaldırılmasına taraftardır.

Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa 1985’de ölünce, hükûmet o zamanki teamüllere aykırı olarak Hâfız Cemâli Meço’yu müftü tayin etti. Bir kesim, Ankara’yı da arkasına alarak bu tasarrufa karşı çıktı. 1990’da da İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi vefat etti. Oğlu Mehmed Emin Aga (1931-2006), babasının nâibi idi. Ankara’ya yakınlığından endişelenen Atina, yüksek tahsili olmadığı gerekçesiyle onu tayin etmedi. Bunun üzerine Mehmed Emin Aga, bazı köy câmilerinde parmak kaldırma usulüyle yapıldığı iddia edilen bir seçimle “seçilmiş müftü” ilan edildi. 1992’de de İbrahim Şerif aynı şekilde Gümülcine Müftüsü ilan edildi. Türkiye’de tahsil yapmış; daha evvel Gümülcine resmî müftülüğünde memur iken Hâfız Cemâli Meço tarafından bir sebeple vazifeden uzaklaştırılmıştı. Resmî müftü/ seçilmiş müftü meselesi bu tarihlerden sonra ortaya çıkmış bir meseledir.

1952'de Celal Bayar Gümülcine'ye geldiğinde kendi ismini taşıyan (Celal Bayar Lisesi) okulun önünde otomobilinden indikten sonra

Atina, bu müftüler hakkında “sahte müftülük” gerekçesiyle adlî takibat yapmışsa da, Ankara’yla münasebetlerin düzelmesi üzerine vazgeçmiştir. Câmilerin çoğunda her iki müftünün tayin edip maaşını verdiği iki imam vazife yapar. Resmî imamın maaşı, geliri çok sınırlı olan vakıflardan gelir. Diğerininki, bunun iki katıdır. Mamafih bu imamlar arasında bir geçimsizlik yaşanmamaktadır. Resmî müftü de, kargaşaya sebebiyet vermemek için bu hâle müdahale etmez. Bu otonomi muhafaza edildikten sonra, müftünün tayin edilmiş veya seçilmiş olması doğrusu çok da ehemmiyet taşımıyor. Zira resmî müftü de, gereken vasıfları taşıyanlar arasından tayin edilmektedir.Şer’î prensibe göre, bir İslâm memleketi gayrımüslimler tarafından istilâ edilirse, oradaki Müslümanlar içlerinden bir müftü seçer veya istilâcıların tayin ettiği Müslüman müftünün etrafında toplanırlar. Bu müftü, şeriatı tatbik eder.

Buradaki Müslümanlara resmî bir ideoloji empoze edilmez. Yunan okullarında başını örtmek serbest; Türk okullarında yasaktır. İsteyenler Cuma günü tatil yapabilir; fes giyip sarık sarabilir; Arab alfabesi ile yazabilir. Cuma tatilinin en yaygın olduğu yer, Mehmed Emin Aga’nın memleketi Şahin’dir. Bayram ve kandiller tatildir. Batı Trakya’da, bugün sadece iki medrese (Gümülcine ve Şahin medresesi) aktiftir. Atina, bunlara lise statüsü tanıyarak mezunlarını Selânik Pedagoji Enstitüsü’ne alıp Türk okullarına öğretmen yapardı. Ankara’nın muhalefetiyle bu enstitü kapanmıştır. Zira Ankara, beldeye kendi ideolojisini yayabilecek evsafta öğretmenler göndermek isterdi.

S. Müftüler; Solda Ahmed Mete (İskeçe), İbrahim Şerif (Gümülcine)

Türklerin yaşadığı köy ve kasabalarda Türk ilkokulları; Gümülcine ve İskeçe’de ise iki Türk lisesi bulunur. İlkokulların öğretmenleri Türktür; din derslerini ise köy veya mahalle imamı verir. İmamlar, aynı zamanda Kur’an-ı kerim kursu hocasıdır. Türk öğretmenlerin bir kısmı Türkiye’den gelir. Alâkalı derslerde Rum öğretmenler de vardır. Ders kitapları, kesintili de olsa Türkiye’den gelir; ancak hükûmet menfi baktığı için Atatürk’e dair bahisler rötüşlanarak talebelere dağıtılır. Türkler çocuklarını Rum veya Türk mektebine verebilir. Türkler, eskiden kolay kolay ev inşa edemez, satamaz, aktaramaz, traktör ehliyeti alamazdı. Çeşitli bahanelerle araziler istimlâk edilirdi. Vakıflar, büyük bir harabiyete terkedilmişti. Milletvekili Sadık Ahmed bu gibi meselelerle mücadele etti. Avrupa Birliği’ne giriş ve zenginleşme ile beraber Ankara ile münasebetler düzelmeye yüz tutunca sonra bu gibi problemler de azaldı. Yunanistan ve İngiltere, Müslümanlar arasında şeriat hukukunun tatbikine izin veren iki AB ülkesidir.

Yunanistan’daki Müslümanlar, bizzat Ankara eliyle Cumacı ve Pazarcı diye ikiye bölünmüş ve Atina karşısında elleri bir kat daha güçsüz düşmüştür. Konsolosluk, Cumacı diye fişleyip “Kara Defter”e geçirdiği isimlere vize zorluğu çıkarmıştır. Bunun, Atina’nın işine geldiği şüphesizdir. Turgut Özal’ın vizeyi kaldırması ile bu muamele de tarihe karışmıştır. Zaten Ankara’nın Dış Türkler politikası her zaman problemli olmuştur. Zira bunlara yalnızca resmî ideoloji ihracı derdine düşmüş; bu da onların vaziyetini güçleştirmiştir. Atina, din hürriyeti bakımından Ankara’dan geride değildir. Türkiye’deki gayrımüslimlerin, hatta Müslümanların, kendi dinlerinin hukukunu tatbikini isteme hakları yoktur. Seçimle gelmesi şöyle dursun, imamların eline okuyacakları hutbeyi bile yazıp veren Ankara’nın, Atina’ya bu yolda baskı yapması ciddiye alınmamaktadır. Osmanlılar zamanında şeyhülislâmı padişah tayin eder; müftüler ise, bulundukları yerdeki imam, müezzin gibi din adamlarının seçimiyle gelirdi. Bu usul 1966’ya kadar devam etmiştir.

İskeçe “seçilmiş müftüsü” Mehmed Emin Aga. “Sahte müftülük yapıp vakıf mallarını sattığı” ithamıyla mahkûm olmuş; cezası paraya çevrildiği halde, davasına hizmet edeceğini düşünerek hapis yatmayı tercih etmiş; hastalığı sebebiyle erken tahliye edilmişti.

Gümülcine Resmî Müftüsü Hâfız Cemâli Meço. Ezher mezunudur. Yakın zamanda 240 imamın tamamı Yunanlı 7 kişilik bir jüri tarafından tayin edilmesine dair hükümet kararını büyük bir cesaretle tatbik etmeyerek, Atina’nın geri adım atmasını sağlamıştır.



Birkaç defa gittiğim, her seferinde doyamadan ayrıldığım Budapeşte'ye son seyahatimden kareler...

Budapeşte, Avrupa’nın da en güzel şehirlerinden biridir. Her köşesinde Osmanlı izlerine rastlamak da mümkündür. Macaristan, 1526-1699 arası 173 sene Osmanlı hâkimiyetinde yaşadı. Daha sonra Almanların eline geçti. 1918’de müstakil oldu. 1945’te Kızıl Ordu işgaline uğradı. Hürriyetine düşkün Macarlar 1956’da ayaklandı ise de, Macar İhtilâli kanlı bir şekilde bastırıldı. Başbakan dâhil binlerce kişi öldürüldü. Macarlar, Mohaç’da bile bu kadar kayıp vermemişti. Ruslar, Macaristan’da ancak 35 sene kalabildi. Avrupa’da hiçbir yerde Macaristan kadar Türklere sempati ile bakılan bir yer yoktur. Osmanlı eserleri de hiçbir yerde burası kadar bakımlı değildir.

Macaristan’ın 1,7 milyonluk başşehrini, Tuna nehri Buda ve Peşte diye iki kısma ayırır. Buda eski, Peşte yenidir. Buda, buralarda hüküm süren Hun İmparatoru Attila’nın kardeşi idi. Burası bizim Budin dediğimiz, eski ailelerin yaşadığı tarihî muhittir.

Kahramanlar Meydanı’nda Macaristan’ı kuran 7 kabilenin reisleri ve Macar büyüklerinin heykelleri var.

3.Osmanlılara sadakatiyle tanınan Kral Tökeli İmre’nin heykeli. Macarlar, Türklere akrabadır. Batı Sibirya’da yaşayan On Ugr kabilesinin en kalabalığı idiler. Macaristan’ın Avrupa lisanlarındaki ismi olan Hungary buradan gelir. Hun ile alâkası yoktur.

Kalenin eteklerinde Osmanlı mezarlığı.

Sokullu Mustafa Paşa Hamamı hâlâ faaliyette.

Budin Kalesi.

Kaledeki Ulu Câmi’nin yerinde şimdi Mathias Katedrali var.

Budin Paşası’nın konağının yerinde kraliyet sarayı yükseliyor. Şimdi müze ve sanat galerisi.

Budin’i Almanlara karşı müdafaa ederken şehid düşen son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa’nın kabrini Macarlar yaptırmış; başına da Türkçe bir kitâbe koyarak “Kahraman düşmandı. Rahat uyusun” yazmıştır.

Kaledeki reisicumhur sarayı gayet mütevazı.

Gül Baba, fetihle gelen Osmanlı dervişlerindendi. Budin’de vefat etti. Namazını Şeyhülislâm Ebussuud Efendi kıldırdı. Padişah cenazesinde bulundu. Bugün Macarların da kıymet verip ziyaret ettiği bir yerdir. Etrafı da Budapeşte’nin en zengin mahallesidir.

Budapeşte gece ayrı bir güzel! Tuna üzerinde birbirinden güzel köprülerden Zincirli Köprü’nün bir de hikâyesi var. Köprünün gururlu mimarı, eserinde kusur bulan olursa, kendisini öldüreceğini söylemiş. Kusuru küçük bir çocuk bulmuş. Köprü girişindeki büyük aslan heykellerinden birini göstererek, “Aslanın dili yok!” demiş. Mimar, Tuna’nın azgın sularına atlayarak intihar etmiş.

Tuna üzerinden parlamento binası. Avrupa’nın en büyük meclis binalarından biridir. süslemelerinde 40 kilo altın kullanılmış.

Parlamento önünde devamlı yanan ateş, 1956’da her evden rastgele götürülüp kurşuna dizilen gençlerin hatırasını yaşatıyor.

Avrupa’nın en büyük havrası Budapeşte’dedir. Bir Macar Yahudisi olan Amerikalı aktör Tony Curtis tarafından yenilenmiştir. Budapeşte, vaktiyle Yahudilerin en çok yaşadığı şehirlerdendi.

Soykırıma dair havrada müze ve Tuna kenarında âbide vardır.

Macar millî yemeği gulaş (kul-aşı) da yeniçerilerden yadigârdır.



Et, sofranın efendisi olarak görülmüş; etsiz sofraya itibar edilmemiştir. Böylece soframızda çok çeşitli et yemeği arz-ı endam eder.

Etobur bir milletiz vesselâm. Ecdadımız yarı göçebe hayattan alışmış, etsiz duramaz. Yemek demek, et demektir. Bugün bile Türkistanlılar, hangi saatte gelirse gelsin, misafire haşlama et ikram eder. Etsiz sofra, sofra sayılmaz. Yeşilliksiz sofra, akılsız ihtiyara benzer. İyi ama sebze ile de ömür geçmez. Molla Şükür adında güngörmüş bir Kazak, yeşillikle dolu sofraya bakıp “Yanlış yapıyorsunuz. Bunları koyunlara yedireceksiniz; siz onları yiyeceksiniz” demişti. Mamafih “Kırkına kadar koyunu, kırkından sonra koyunun yediğini yemelidir”.

Koyun etinden ne haber?

Etli soğanlı yahni, bir geçiş yemeğidir. Farsça tencere yemeği manasına gelir. Sofranın efendisi etli pilavdır. Pilav, Farsça pirinç yemeği demektir. Etin, ateşte pişirilmesiyle elde edilen kebab, Arabca kızartma demektir. Bu isimle Avrupa’ya tanıtan Türkler olmuştur. Tandır kebabından çömlek kebabına, orman kebabından desti kebabına, Elbasan tavadan, hünkâr beğendiye kadar muhtelif şekil ve lezzette pişirilen sayılamayacak kadar çok çeşidi vardır. Döner kebab, bugün bütün dünyada bir marka olmuştur.

Etli pilav

Eti hususi tahta üzerinde satırla ince ince kıyarak kıyma elde edilir. Kıymanın baharat, ekmek vs katıp ayrı bir lezzetle pişirilmesi ile köfte elde edilir. İçli (dolgulu) köfteden, İnegöl köftesine; kasap köftesinden Akçaabat köftesine kadar çok çeşidi vardır. Köfte, Farsça, havanda dövülmüş demektir.

Tavuk kebabı

Et ile sebze ve bakliyat da çok yakıştırılır. Farklı zamanda piştiği için eti sebze ile beraber pişirmek maharet sayılır. Görgüsüzler, “Karnıyarık bilmedikler” diye ayıplanır. Yeşil fasulye ile bamya olsun, kuru fasulye ile nohut olsun, kuzu kuşbaşına yakışır.

Oltu kebabı - Cağ

Kızartma sevilir; haşlamaya burun kıvrılır. Koyun eti makbuldür. Sığır eti sevilmez, yenmez, bulunmaz. Ancak hafifliği ve hazım kolaylığı sebebiyle hastalara verilir. Esir kampındaki Osmanlı askerlerinin, kampı teftişe gelen Kızılay ve Kızılhaç temsilcilerine yaptığı şikâyetlerin başında kendilerine koyun eti yerine, hep sığır eti verilmesi gelir. Koyunun da belli cinsleri tutulur. Kıvırcık koyunun eti aranır. Kurbanlık olarak da mesela İstanbul’da Sakız Koçu tercih edilir. Karaman koyunu pek tutulmaz. “Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu” tabiri meşhurdur.

Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) mensupları bir kuzu ziyafetini müteakip dua ederken

Şimdiki gibi üç günde civcivi tavuk hâline getiren çiftlikler olmadığı için, tavuk kıymetlidir; mühim misafirlere ikram edilir. Av, bazısının hobisidir; geyik, keklik ve bıldırcın sevilir. Yağlı olduğu için kaz, esmer olduğu için hindi pek tutulmaz. Köylük yerde, kasap dükkânı olmadığı ve her zaman hayvan kesilmediği için et kolay bulunmaz. Bu sebeple kurban veya başka sebeplerle hayvan kesildiği zaman, etinden küplere kavurma basılır. İhtiyaç oldukça kullanılır. “Hak için kurban, küp için kavurma” tabir olmuştur.

Kasap

Haniya benim elli dirhem pastırmam?

Bize mahsus etten mamul gıdalar da vardır. Bunun başında pastırma gelir. Pastırma, bir nevi güneşte veya iste kurutulup çemene bulanmış ettir. Oğuzlar, sefere çıkarken, yolda gıdasız kalmamak için yanlarına tuzlanmış et alır; bunu dağarcık içinde ve açıkta atın eğeri altına koyardı. Haftalar süren seferlerde bu etler basıla basıla “bastırma” hâline dönüşür; sürücü bundan bir parça kesip ekmekle beraber yerdi. Selçuklular Anadolu’ya, Osmanlılar Rumeli’ye götürdü. Kayseri’ninki meşhurdur. Evde de yapılır. Sığırın yağsız sırt eti, parçalanıp tuzlandıktan sonra tahta üzerinde dövülmekte; sonra bastırılıp üzerine çemen tohumu, kırmızı biber ve tuz karışımından meydana gelen bulamaca yatırılmaktadır. Kibar sofralarda da rağbet gören, hazmı kolay, enerjisi bol bir gıdadır. Türküde, “Haniya da benim elli dirhem pastırmam?” diye feryad edilir.

Pastırmacı

Kıyılmış manda veya sığır etinin baharat ve kuyruk yağıyla yoğrularak, kurutulmuş hayvan bağırsağına konulması ile sucuk elde edilir. Evde yapılır. Bir nevi kuru sosis denebilir. Bilhassa kahvaltılık ve alaminüt yemek olarak tercih edilir. Karakteristik tadını veren kimyondur.

Kıyılmış etin bulgur ve baharatla yoğrulmak suretiyle piştiği çiğ köfte de Güney vilâyetlerine has orijinal bir yiyecektir. Odun bulamadığı için ateş yakamayan bir kadıncağızın veya bütün odunların İbrahim aleyhisselâmı yakmak üzere toplandığı Urfa’da halkın çaresizlikten bulduğu söylenir. Çiğ köfte sevgisini terennüm eden hususi türküler vardır: “Çiğ köfte de ne acı, Ayran bunun ilacı, Çok yoğur hanım bacı, İlle canım çiğ köfte”. Yalancı dolma gibi, şimdi çiğ köftenin de yalancısı var.

Herîse veya üç aşağı beş yukarı benzeri keşkek, dövülmüş kuzu eti ve yarma ile yapılır. Zahmetli, bir o kadar da lezzetlidir. Arap, Kürd ve Türkler arasında yaygındır. Düğünlerde ve bayramlarda yapılıp ikram edilir. Bir düğünde keşkek bitmiş, damada kalmamış. Zavallı damat kızmış, “Keşkeği kim yediyse, gerdeğe de o girsin!” demiş. Şimdilerde tavuk etiyle yapılıyor ama eski lezzeti yok.

Herîse pişiyor



Geçenlerde bir bilgi yarışmasında, Sultan Hamid’in Latin harflerini düşünen ilk padişah olduğu iddia edildi. Sultan Hamid’e atfedilmiş hâtıralara dayanan bu iddianın aslı yoktur. Sultan Hamid’in Hâtıraları adıyla neşredilen kitapların içyüzü başkadır.

Bizde hâtıra yazma âdeti pek yoktur. Eskiler kendilerinden bahsetmeyi ayıp sayardı. Üstelik nice büyük işler yapanlar, tevazuları sebebiyle bunları küçük görmüş; anlatmaya değer bulmamıştır. Bir de eskiden ketumluğun makbul olduğunu ekleyelim. Padişahlardan hiçbiri hâtıralarını yazmamıştır. Bu elbette tarih için büyük bir kayıptır. Sultan II. Mahmud’dan itibaren padişahlar hatt-ı hümayun yazmayı bile terkederek, başkâtip vasıtasıyla sözlü irade tebliğ etmeye başlamışlardır. Vâkıa bazı padişahların ruznâme adlı günlükleri vardır. Bunları da başkaları tutmuştur. İlyas Ağa’nın 1813-1830 arasındaki hâdiseleri anlatan Letâif-i Enderun adlı eseri böyledir.

Pişmanlık notları

Sultan Hamid’in hâtıraları olduğu iddia edilen ilk eser, İbnülemin Mahmud Kemal Bey tarafından, 1 Kânunisâni 1926 yılında Türk Tarihi Encümeni Mecmuası’nda Abdülhamid-i Sâni’nin Notları adıyla peşpeşe üç yazı hâlinde neşredilmiştir. Padişahın bunları kurenâdan Besim Bey’e dikte ettirdiği ve ve İbnülemin tarafından Yıldız Sarayı’nda bulunduğu kanaati hâkimdir. Muayyen bir devreyi anlatır.

Vedad Örfî Bey’in, 1924’de neşrettiği Hâtırât-ı Sultan Abdülhamid-i Sani adlı eser; daha evvel 1919’da Utarid mecmuasında tefrika etmişti. Kitabın kapağında “Vedad Örfî beyin riyaset-i edebiyyesinde olarak Utarid mecmuasında bir kısım salahiyet ve müsaade-i mahsusa üzerine tefrika edilmiştir” yazar. Hâtıraların sultanın isteğiyle tutulduğu ve Leipzig’de basılmasını vasiyet ettiği söylenir. Vedad Örfî, Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın torunudur. “Hâtırâtı veren menbâ pek âli bir şahsiyetdir” diyerek müellifi gizli tutmaktadır. Bunlar Süleyman Nazif tarafından müstear isimle yazılmış mürettep bir metindir. Vaktiyle padişahın muhaliflerinden olan Süleyman Nazif, burada âdetâ günah çıkarmaktadır. Zira hâlâ nüfuzlu olan İttihatçılardan korkarak veya utanarak kendi adıyla neşre cesaret edememiştir. Ama tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’ya bunu açıkça itiraf etmiştir. Bu hâtıralar, daha evvel İbnülemin’in neşrettiği notlar ile beraber 1960’da Selek Yayınları tarafından Abdülhamit’in Hâtıra Defteri adıyla neşredildi. Vedad Örfî’nin neşrettiği hâtıralar, 1964'te Abdülhamit Anlatıyor adıyla Serdengeçti tarafından aynen basıldı.

İbrülemin Mahmud Kemal İnal

Daha sonra Ali Vehbi Bey adlı meçhul bir kişi tarafından kaleme alınan ve Pensées et Souvenirs de l’Ex-Sultan Abdul-Hamid adıyla Fransızca olarak Neuchâtel’de 1913’de 225 sayfa neşredilen bir hâtırat, muhtemelen Vedad Örfî’ye ait metnin Fransızca tercümesidir. Sultan Hamid muhiblerinden tarihçi İsmail Hâmi Danişmend de bu metni 1956’da Çakmak Mecmuası’nda tefrika etmiştir. 1974’de de Dergâh Yayınları tarafından Sultan Abdülhamit-Siyasî Hâtıratım başlığı altında neşrolundu. Burada yer alanlar, hâtıradan ziyade, Sultan Hamid’in muhtelif meseleler üzerine mütâlaalarıdır. Biraz acemice satırlar arasında, padişahı, muhalifleri nezdinde şirin gösterme gayesi sezilir.

Ayşe Sultan’a göre, Sultan Hamid, Alâtini Köşkü’nde iken hâtıratını hususî kâtiplerden Ali Muhsin Bey’e yazdırıyormuş. İttihatçılar bunu fark edince Muhsin Bey’i bodruma hapsetmiş; sonra da İstanbul’a göndermişler. Enver Paşa, 12 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’na geldiğinde, padişaha ait mücevherlerin bulunduğu bir çanta ile beraber bu hâtıraların müsveddesini de alıp götürmüş. Bu doğru ise, Enver Paşa’nın, böyle bir defterin gün yüzüne çıkmasını isteyeceği düşünülebilir mi?

Solda Süleyman Nazif, sağda Vedad Örfi

Ağza geleni yazmak hüner değildir!

Sultan Hamid’in tahtta iken hâtıralarını yazmamış ve yazdırmamıştır. Bu isimle neşredilen kitapların hepsinin sahte olduğu muhtevasından da bellidir. Padişah, tahttan indirildikten sonra da elinde evrakı olmadığı için bu işe girişmemiş, belki de engellenmiştir. Padişahın Selânik ve Beylerbeyi’nde hususî doktorluğunu yapan Âtıf Hüseyn Bey anlatıyor: “Râsim Beye de söyledim; ben yalnız başımdan geçen felâketleri yazsam, büyük bir cilt tutar, dedim. Ben de yazsanız bari dedim. Omuz silkti. Başımdan geçenleri yazabilirim. Lâkin resmî şeyleri, vukuâtı yazabilmek için evrâkım, vesâikim yanımda yok. Hepsini hâtırımda tutamam, dedi. (11 Şubat 1911). Bir başka sefer de: “(Said Paşa’nın hâtıratından bahisle) O kadar hurâfât, o kadar iftirâ ki şaşıyorum. Teessüf ettiğim bir nokta var: O da müdâfaa-i nefse muktedir olmayan birine tecâvüz doğru olmasa gerek. Hatta müdâfaası olmayan şehirlere top bile atmazlar. Madem ki ben müdafaa-i nefs edemiyorum, ağza gelen şeyi yazmak hüner değildir. Benim evrâkımın içinde, jurnallerimde her gün kiminle görüştüm, kime ne söyledim, hepsi muntazaman mevcuttur. Onlar yanımda olsa hepsini serde muktedirim”. (5 Kânunevvel 1913)

Mamafih padişahın sürgün devresine ait hayli notlar vardır. Ziyâ Şâkir, 1943’te bunlardan istifade ile Sultan Hamid’in Son Günleri adında bir kitap meydana getirmiştir. Bunu yazarken Selânik’te padişahın muhafızı kaymakam Râsim Bey, muhafız yüzbaşı Salih (Bozok) Efendi, muhafız mülâzım Naci (İldeniz) Efendi, mülâzım Vâsıf (Çınay) Efendi, mülâzım Mahmud Esad (Soydan) Efendi, musâhib Nuri Ağa, Şöhreddin Ağa ve kahvecibaşı Ali Ağa’nın notlarından da istifade ettiğini söyler. Ayrıca bunları doktor Âtıf Hüseyn Bey’in notlarıyla da karşılaştırıp birbirlerini tuttuğunu gördüğünü beyan eder.

Sultan Abdülhamid'in Selânik'te sürgünde kaldığı Alatini Köşkü'ne ait kartpostal

Dr. Âtıf Hüseyn Bey 12 küçük deftere notlarını kaydetmiş; burada Sultan Hamid’e ait bazı söz ve hâtıraları da nakletmiştir. Doktorun Sultan Hamid muhaliflerinden oluşu, en azından padişah lehindeki söz ve hâtıralara dair okuyucuda itimat hâsıl etmektedir. Âtıf Hüseyn’in hâtıraları da 2010 senesinde yeni harflerle basılmıştır.

Bu devre ait Cevad Bey, Tahsin Paşa, Said Paşa, Kâmil Paşa, Tevfik (Diren) Bey gibi devlet ricâlinin de hâtıratı vardır. Kurenâdan Ali Said Bey’in, Saray Hâtıraları-Sultan Abdülhamid Hanın Hayatı adlı kitabı, 1338-1340 tarihinde Minber Matbaası’nda 111 sayfa hâlinde neşredilmiştir. Yeni harflerle de basılmıştır. Burada Sultan Hamid’in bizzat kendi hâtıralarını neşretme iddiası yoktur. Cevad Bey, Tevfik Bey, Tahsin Paşa’nın hâtıraları gibidir. Buradaki problem, Said Beyin kim olduğudur. Kayıtlarda böyle bir kimseye rastlanmamaktadır. Müstear isim olması kuvvetli ihtimaldir.

Ali Said Bey'in hatıralarının kapağı

Mâbeyn başkâtibi Es’ad Bey’in Hâtırât-ı Abdülhamîd-i Hân-ı Sânî adlı notları da böyledir. Padişahın çalışma ofisleri olarak vasıflandırabileceğimiz Mâbeyn’de böyle bir kimse bulunmadığı gibi, böyle bir matbu eser de mevcut değildir. Mâbeyn başkâtiblerinin, hatta mâbeyn kâtiblerinin isimleri hep bellidir. Yalnızca Yıldız Sarayı şifre kaleminde sekiz sene çalışan Mehmed Es’ad (1878-1918) adında mülkiye mezunu bir kâtib vardır. İslâm tarihi ve dinler tarihi üzerine nâtamam iki eseri olduğunu Bursalı Tahir söylüyorsa da, hâtırattan bahsetmiyor. Es’ad Bey’in müstear isim veya hâtıratın basılmamış notlardan ibaret olduğu da düşünülebilir. Sultan Hamid muhalifi İttihatçılardan ve onların cumhuriyet devrindeki takipçilerinden çekinen hâtırat sahipleri, Süleyman Nazif gibi, kendi isimlerini koymaktan çekinmişlerdir.

Bozdağ’ın hayal dünyası

Gazeteci İsmet Bozdağ, Abdülhamid’in Hâtıraları adıyla 1946’da Bursa’da Vedad Örfî’nin notlarına dayanan bir kitap neşretti. Yıllar sonra bunu genişleterek Tercüman Gazetesi’nde “Abdülhamit’in el yazısı hâtıraları bulunmuştur” başlığı altında Aralık 1974 ve Ocak 1975 arasında tefrika etti. Ancak her nedense bu el yazılarının fotoğraflarından bir tanesini bile numune olarak neşretmemiştir. Nitekim bir sayfa bile el yazısı olsa, bunun padişaha ait olup olmadığı gayet iyi bilinecektir. İsmet Bozdağ’ın tefrika ettiği bu hâtırat, bilahare Kervan tarafından kitap olarak basıldı (1975). Bu kitabın, büyük ölçüde Ayşe Sultan’ın Babam Sultan Abdülhamid ve Ziya Şâkir’in Sultan Hamid’in Son Günleri kitaplarından istifade ile yazıldığı anlaşılmaktadır.

Bozdağ’ın neşrettiği hâtıraların uydurma olduğu hakkında çok yazılıp çizildi. 1946 baskısında bunun 1917’de padişah tarafından bizzat yazılıp saklanmak üzere Leipzig’e gönderilen bir metnin kopyası olduğu söyleniyor. Sarayla irtibatı olan bir ailenin kütüphanesi tanzim edilirken ele geçmiş, kabı kopmuş, sayfaları dağılmış, rutubetten bazı yerleri okunamaz hale gelmiş bir deftermiş. 1975 baskısında ise bambaşka bir hikâye var: 1944’de Atatürk’ün de hocası Osman Senâî Bey’den kalma üç çuval kitabın içinden bazı notlar çıkar. Bunların Leipzig’e giden hâtırat notlarının bir nüshası olduğu düşünülür. Nitekim Utarid’de neşredilenlerin aynısıdır. Leipzig’deki notların da vaktiyle Almanca-Türkçe lügat neşreden ve Sultan Hamid’den bu sebeple takdir alan Kolze Kitabevi’ne gönderildiği tahmin edilmektedir. 1973’te Leipzig’e gidilir. Kolze Kitabevi 1923’te kapanmıştır. Leipzig, II. Cihan Harbi’nde bombalanmıştır. Kolze’nin oğlu bulunur. Vaktiyle Jön Türklerin de bu hâtıratın peşine düştüğünü hatırlar. Böylece mavi kurdele ile bağlı hâtırat bulunur. Bozdağ da bunu neşreder. 1946 neşri 41 sahife iken, 1973 baskısı 119 sayfaya çıkar. Kolze de, gerçek isim değildir; sahibinin isteği üzerine Bozdağ bu müstear ismi vermektedir.

1975 baskısına güya Sultan Hamid’in el yazısından numuneler eklenmişti. Bu hâtıralar, askeriyeden tekaüde ayrıldıktan sonra arşivde tasnif heyetinde çalışan deniz albayı Yavuz Senemoğlu’na, Sultan Hamid’in el yazısına bakarak yazdırılmıştı. Albay sonradan parasını almadığını gazetecilere ifşa edince hakikat ortaya çıktı. Nitekim kitaptaki ciddi hatalar, kendisini ele vermektedir. Bozdağ, Osmanlı Devleti’ni 1877’de İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya ile savaşa sokar. Halbuki savaş Rusya ile olmuştur. Saydığı devletlerin hepsi o devirde Bâbıâli’nin müttefikidir. Kitapta Sultan Hamid’in, kalemine kıyamadığı için Namık Kemal’i Magosa’ya gönderttiği yazıyor. Halbuki Namık Kemal’i buraya Sultan Aziz göndermişti. Bozdağ, 1901’de Rus Sefiri İgnatiyef’le padişahı görüştürüyor. Halbuki İgnatiyef, 1877’de İstanbul’daki vazifesinden ayrılmıştı. Yine kitapta 1901 yılında Cemaleddin Efganî’nin, Hicaz Emiri Şerif Hüseyn’i hilâfete teşvik ettiği yazıyor. Halbuki Efgani 1897’de ölmüş; Hüseyin ise 1915’de Hicaz Emiri olmuştu.

Bozdağ’ın kitabında en enteresan husus ise, Sultan Hamid’in Mustafa Kemal ile karşılaştığı kısımdır. Güya M. Kemal, Şehzade Âbid Efendi’nin dostuymuş; hatta kendisine iki ceylan yavrusu hediye etmiş. Padişah, “Çanakkale Zaferi’ni kazanan” bu kumandana altın saat hediye etmek istemiş; ama dedikodudan çekindiği için veya para sıkıntısından dolayı edememiş. Kendisini görmek arzu etmiş. Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesinde görmüş, sıradan askerlere benzemediğini söylemiş. Böylece Bozdağ, aslı belirsiz bir hâdiseden istifade ederek, Sultan Hamid’i, resmî ideolojiye hoş göstermeye çalışmaktadır. İsmet Bozdağ daha da ileri giderek, karısı Hanzade Ulusoy’un (1950-2000) Sultan Hamid’in torunu olduğunu iddia etmiştir. 1992’de Saray Penceresinden Abdülhamid kitabını, 2003’de de Osmanlı Hanedanı Saray Notları’nı neşretti. Her ikisi de tamamen romandır; hâdiseler gerçek dışıdır.



Şimdiki maliye müfettişlerinin işini eskiden bakikulları yapardı. Usulsüz harcama gördüler mi, kimsenin gözünün yaşına bakmaz, sultan demez, yakasına yapışırdı.

Osmanlılarda devlet hazinesine Hazine-i Âmire veya Bîrûn Hazinesi denir. Topkapı Sarayı’nın orta avlusundadır. Başında defterdar bulunur. Padişahın hususî hazinesi, Hazine-i Hâssa başkadır.

Paranın ateşle imtihanı

Zekâtlar, ganimetler, arazi ve hayvan vergileri, arazi ve maden kiraları, lukatalar, sahipsiz miraslar, para cezaları hazinenin başlıca geliridir. Hazineye girecek meblâğlar, bir heyet huzurunda makbuz karşılığı teslim alınır. Akşam günlük muhasebe yapılır. Câri harcamalar için birkaç kese tutulur. Geri kalanı hazineye konup mühürlenir. Hazineden ödeme yapılabilmesi için mutlaka sadrazamın yazılı emri ile defterdarın imzası lâzımdır.

Defterdar huzurunda yere serili bir kırmızı halı üzerinde giren çıkanı kaydeden kâtipler bir sırada oturur. Yanlarına da hazineye giren paranın kalp olup olmadığını tedkik eden memurlar vardır. Bunun için divanda parayı sınamak için daima kızgın bir mangal bulunur.

Hazine defterleri Selçuklulardan gelen âdete geleneğe uygun olarak Farsçadır. Herkesin okuyamayacağı siyakat yazısıyla tutulur.

Padişah veya sadrazam sefere giderken, hazine ve maliye defterleri de beraber gider. Defterdar da. Ordunun paraları sandıklar içinde bir deve kolu tarafından naklolunur. Konak yerlerinde hazine çadırı kurulur. Yeniçeriler muhafızlığını yapar. Ordu bozulursa, vay hazinenin hâline! Ürdün’deyken herkeste bir hazine merakı vardı. Ellerinde harita, 1918’de Osmanlı ordusunun ricat ederken buralarda gömdüğü sandıklar dolusu altını arıyorlardı.

Defterdar

İslâm tarihindeki müstevfi ve bugünki mâliye bakanı mevkiindedir. Divan-ı Hümâyun âzâlarındandır. Divan toplantısından sonra en son sadrazam ve kubbe vezirleri ile beraber defterdar padişaha arza çıkar. Malî mevzularda padişahın itirazı veya suali olursa, defterdar cevaplandırır. Arzdan sonra sadrazam, defterdar, vezirler ve nişancı yemek yeyip dağılır. Akçeli işlerde sadrazamın defterdara danışması mecburîdir.

Defterdarlığa, defter eminleri, şehreminleri, kâdılar ve reisülküttâblardan tayin yapılır. Ekserisi Türk asıllıdır. Defterdar, devletin bütçesini hazırlar; padişaha okur; gelirleri toplar; masrafları kontrol eder; mâlî hususlardaki şikâyetlere bakar; gerekirse tahsildar ve mültezimlere ceza verir. Kalpazanlıkla mücadele eder. En ehemmiyet verdiği iş, üç ayda bir yeniçerilere verilecek maaşı tedarik etmektir. Edemez veya paranın ayarı düşük olursa, makamına, hatta hayatına mâl olabilir.

Sultan Fatih zamanında Rumeli ve Anadolu defterdarı olmak üzere iki taneydi. Rumeli defterdarına başdefterdar, diğerine şıkk-ı sâni defterdarı denirdi. İşler artınca, Sultan II. Bayezid zamanında şıkk-ı sâlis defterdarlığı ihdâs edildi. Mısır’ın fethinden sonra Arab ve Acem defterdarlığı kuruldu. Haleb, Şam, Trablusşam, Erzurum, Sivas, Karaman ve Anadolu eyâletlerinde de defterdarlıklar kuruldu. Bunlara kenar defterdarlığı, merkezdekilere kapı defterdarlığı dendi. Bir de defter eminine bağlı tımar defterdarları vardır. Bunlardan ayırmak için diğerlerine hazîne veya mal defterdarları da denir.

Osmanlı Vergi Mahkemesi

Defterdar, Bâbıdefterî denilen konağında ayrıca bir divan toplar. Malî işleri görüşür. Malî dâvâlara bakar. Defterdarın kalabalık bir maiyeti, güçlü sekreteryası ve bugünki maliye müfettişlerinin işini gören bâkîkulları vardır. Defterdar divanındaki dâvâlara kazaskerlikten gönderilen mirî kâtibi bakar; başbâkikulu dâvâlı sıfatıyla hazır bulunur. Bu çok ileri bir sistemdir. Bakı, bakmaktan gelir. Kulu da, karakolda olduğu gibi kolu demektir. Vergi borçlarını takip eder.

Önceleri yoklama kâtibi, Sultan II. Mahmud’dan itibaren curnal kâtibi denilen ve fermânla tayin edilen bir memur, vergilerin âdilâne ve yolunda dağıtılıp dağıtılmadığını kontrol eder; vaziyeti raporla padişaha bildirir.

1838 senesinde Mâliye Nezâreti kuruldu. Başdefterdar, mâliye nâzırı adını aldı. Sancak ve kazâlarda sandık emini ve mal müdürü vazife yapmaya başladı.

Maliyeciler, sultanın yakasına yapıştı

1481’de Sultan II. Bayezid tahta geçince, küçük kardeşi Cem Sultan ayaklandı. Kütahya’yı ele geçirmek üzere şehre yürüdü. Anadolu Beylerbeyi Damad Sinan Paşa İstanbul’a kaçtı. Zevcesi Sultan Bayezid’in kızı Ayşe Sultan şehri müdafaaya karar verdi. Kale kumandanını çağırdı. Kalenin hazinesinde bulunan 25 bin akçeyi cesaretlendirmek üzere askere dağıttırdı. Cem Sultan’ın gözü korktu. Bursa’ya döndü. İşler yatıştı. Bâkîkulunun raporu üzerine maliye Ayşe Sultan’ın yakasına yapıştı. Kanunsuz harcadığı 25 bin akçeyi istedi. Sinan Paşa, kaptan-ı deryalığa tayin olunmuştu. Ayşe Sultan Gelibolu’daydı. Nakit parası olmadığından, dedesi Sultan Fatih’in kendisine evlenirken hediye ettiği mücevherli tacı satışa çıkardı. Bu kadar kıymetli tacı alacak kimse çıkmadı. Bunun üzerine padişah babasına mektup yazıp, tacın satışına aracılık etmesini istedi.



Bir müddet evvel Portekiz’in başşehri Lizbon’daydım.

İstanbul’a bu çok benzeyen sevimli şehirden intibaları ve fotoğrafları sizinle paylaşıyorum.

Portekiz’in başşehri Lizbon, Tejo nehrinin Atlas okyanusuna döküldüğü yerde 7 tepe üzerine kurulmuş bir şehir. İstanbul’a çok benzer. Nehir, Boğaz gibi şehri ikiye böler. Boğaz Köprüsü’ne benzeyen kırmızı köprü ile Avrupa’nın en uzun köprüsü Vasco di Gama iki yakayı birbirine bağlar. Milattan önce kurulan, 450 sene Müslümanların elinde kalan sâkin, sıcak, sevimli bir şehir. 2 milyon nüfusu var.

Şehrin karşı kıyısında devâsâ Hazret-i İsa heykeli. Bir eşi Rio de Janerio’da. II. Cihan Harbi’ne girmemenin şükrânesi olarak yapılmış.

Eyfel kulesi mimarının talebesi tarafından 1902’de yapılan 40 m. uzunluğundaki Santa Justa Asansörü ile yukarı mahallelere çıkılır. Terası da, turistlere güzel bir Lizbon manzarası ikram eder. Lizbon'da sokaklar çeşitli desenlerde siyah-beyaz taşlarla kaplıdır.

Alfama tepesinde Keltler’de kalma Sao Jorgo Kalesi, 1255’te Lizbon Hristiyanlar tarafından fethedilince kraliyet sarayı olarak kullanılmış.

Kale mahallesi, daracık sokaklarda, pencereleri çiçekli, balkonları çamaşır asılı eski evlerden müteşekkil.

Eski Lizbon Câmii, şimdi katedral. Önünde Balkan Çingenesi dilenci.

Üsküdar doğumlu petrolcü Kalust Gülbenkyan (1869-1955), ömrü boyu topladığı sanat eserlerini 1940’da İstanbul’da kendi adıyla kurulacak bir müzeye bağışlamak istedi. Bizim hükümet kabul etmeyince, yaşadığı Lizbon’da kurulan bir müzede tehir ediliyor. 6 bin civarında el yazması kitap, halı, kumaş, işleme, tablo, porselen, antika ile bedava gezilen zengin bir müze. Bugün ilmî çalışmalara finans sağlayan Kalutsyan Vakfı, çok zengin; reisi de ülkede reisicumhur muamelesi görüyor.

Lizbon’un 20 km batısındaki Belem, Avrupa’nın en uç noktası. Dünyayı keşfe çıkan denizciler için dikilmiş 1960’da yapılan 50 metrelik Keşifler Âbidesi ile meşhur. Yerde dünya keşifler haritası… Arkada Yeronimos Manastırı, Vasko de Gama’nın Hindistan’dan getirdiği servet ve beyaz kum taşları ile yapılmış.

Meşhur denizcinin mezarı da burada.

XVI. asırdan kalma Belem Kulesi, Kaptanlara bu kulede mühürlü bir ferman verilir; ancak denize açıldıktan sonra mührü açıp gideceği yeri öğrenirmiş. 1755 zelzelesinde kayıp, denizin içine oturmuş. Arkada Atlas Okyanusu…

Manastırın yanında her zaman hınca hınç dolu Belem Pastanesi (Antiga Confeitaria de Belem) bulunur. Meşhur Belem pastasını (pasteis de nata) uzun kuyrukta bekleyerek alabilirsiniz. Rivayete göre manastır yapılırken veya şarap tortusunu ayıklamak için yumurta akı kullanan keşişler, artan yumurta sarılarından böyle bir pasta yapmayı keşfetmiş. Pastayı bilen üç kişi, gizilce yoğurur; bayilik de vermez. Haftada 100 bin parça satılmaktadır. Resmin arkasında görüldüğü gibi, evlerin çoğu buraya mahsus Azuyelos denilen desenli seramiklerle kaplı.

Şehirde bizdeki eskilere benzer tramvaylar çalışır. Bunlardan biri kaleyi tırmanırken..

Resimde şal satan siyahlı kadın… Portekiz’de eşini kaybeden kadınlar ölene kadar, babasını kaybedenler iki yıl siyahlarla gezer. Kocası denize açılıp dönmeyen kadınların deniz kenarında oturup okyanusu seyrederek söyledikleri fado denilen ağıtlar, bugün Lizbon kültürünün bir parçasını teşkil ediyor. Meraklısını ağırlayan fado kulüpleri var.

Eskiden boğa güreşlerinin yapıldığı, idam cezalarının infaz edildiği Rossio meydanı (üstte) ile trafiğe kapalı, şık mağazaların bulunduğu bir sokağa açılan Figueria meydanı şehrin iki mühim mevkiidir.

Yeni Lizbon Câmii’nin içi…

Sokak çalgıcısı ve köpeği…



Fotoğrafın Osmanlı ülkesine gelişiyle beraber bu sanata başlayan Abdullah Biraderler, dünya meşhurlarının fotoğraflarını çekerek tarihî bir rol ifa ettiler.

Fotoğraf Osmanlı memleketine bulunduktan hemen sonra, 1842 senesinde geldi. İlk fotoğrafçılar İstanbul’da faaliyete başladı. Abdullah Biraderler bunların en meşhurlarındandır. O devir meşhurlarından, bunlara resim çektirmeyen yok gibidir. Üzerinde eski harflerle Abdullah Birâderler, Latin harfleri ile de Abdullah Frères yazan bu fotoğraflar, kalitesiyle bugün bile görenleri büyülemektedir.

Solmayan fotoğraflar

Abdullah Biraderler’in soyu 1610’da Samatya’ya yerleşen Kayserili Aleksan’a dayanır. Dedeleri Asadur Hürmüzyan, Sultan I. Abdülhamid’in vekilharcı idi. 1854’te Kırım harbi esnasında Alman General Moltke, yanında getirdiği kimyager Rabach’a Bayezid’de bir fotoğraf atölyesi kurdurmuştu. Üç biraderden Viçen, burada rötuş ustası olarak çalıştı. Bu arada ihtidâ ederek, yani Müslüman olarak Abdullah adını aldı. Kardeşi Kevork, Venedik’te sanat tahsil etmişti. 1858’te diğer kardeş Hosep ile beraber bu stüdyoyu devraldılar. 1867’de bunu Nikola Andreomenos’a devredip Beyoğlu’nda bugünki Hachette Kitabevi karşısında Abdullah Birâderler veya Abdullah Frères adıyla meşhur dükkânlarını açtılar. Çektikleri fotoğraflar solmazlık ve dayanıklılıkları ile tanındı.

Sultan Aziz zamanında Ressam-ı Hazret-i Padişahî, yani padişahın hususi fotoğrafçısı tayin edildiler. Saray halkının ve bendegânın resimlerini çektiler. Fotoğraf arkalarına Osmanlıca, Fransızca, Rumca ve Ermenice yazıları çok süslü idi. Padişahın çektirdiği fotoğraflar altın yaldız ile süslenirdi. Stüdyolarına astıkları tuğra ve nişan sayesinde çok tutuldular. Şöhretleri Avrupa’yı sardı. Ecnebi misafirler, krallar, prensler, zenginler, sanatkârlar burada resim çektirmeyi ihmal etmediler. Abdullah Kardeşler, sonraki nesillere yâdigâr kalmak üzere İstanbul ve çevresindeki tarihî eser ve manzaraların resimlerini çektiler. Halkın mahallî kıyafetlerini ihtiva eden albümler hazırladılar. 1867 Paris Sanat Sergisi’ne albümlerini gönderdiler. “İstanbul Manzaraları” ve “Tarihî Türk silahları” adlı albümler çok beğenildi. Times gazetesi bunlar övgüler yağdırdı. 1868’de İstanbul’a gelen istikbalin İngiltere Kralı Galler Prensi Edward bunların dükkânını ziyaret ettikten sonra kaldığı saraya çağırarak kendisi ve ailesi ile bendegânının fotoğraflarını çektirtti. Aynı tarihlerde İstanbul’a gelen Rus Prensi Grandük Nikola da atölyeyi ziyaret edip resim çektirmeyi ihmal etmedi.

Solda: Abdullah Biraderlerin çektiği fotoğraflardan biri. Sağda: Abdullah (Viçen) Abdullah

Yıllar sonra 1877 Osmanlı-Rus Harbi’nin galibi olarak geldiği zaman yine Abdullah Efendi’yi aratıp 107 kişilik subay kadrosunun resimlerini çektirtti. Bunun ardından Abdullah Efendi Rus grandük ve generallerini Beyoğlu’ndaki konağına ziyafet verdi. Bunu fırsat bilen rakibi Rum fotoğrafçı Kargopulo Abdullah Efendi’yi padişaha şikâyet etti. Vaziyete içerleyen Sultan Hamid, fotoğrafhanedeki tuğrasını geri çekti. Sadrazam Ahmed Vefik Paşa’nın aracı olmasıyla 1890’da kendilerini affetti. Hatta bunlara çektirttiği fotoğraflarla, memleketi dünyanın dört bir yanında tanıtma ve propaganda yapma imkânı buldu. Mısır Hıdivi Tevfik Paşa’nın daveti üzerine Kevork ve Hosep 1886’ta Kahire’ye giderek burada bir şube açtılar. Kevork 9 sene sonra döndüğünde İstanbul’daki şubenin zor duruma düştüğünü ve kardeşlerinin hisselerini Foto Sabah’a sattığını öğrendi. Bunun üzerine sefalete düştü ve üzüntüsünden öldü. Maçka’daki mezarı sonradan kaybolmuştur.

Sultan Abdülmecid

Kimler yok ki…

Sultan Abdülmecid, fotoğraf çektiren ilk Osmanlı padişahı olarak bilinir. Resmi Abdullah Biraderler çekmiştir. Buraya resim çektiren meşhurlar arasında Fransa İmparatoriçesi Eugenie, Hıdiv İsmail Paşa, İtalya Kralı Vittorio Emanuele, Avusturya İmparatoru Franz Joseph, İngiltere Kralı Edward, İran Şahı Nâsıreddin, Sırbistan Kralı Milan, Bulgar Prensi Ferdinand da vardır. Abdullah Biraderler, ecnebi hükümdarlardan 8 nişan ve 3 madalyadan başka çok sayıda tebrik ve takdir almışlardır.

Abdullah Biraderler'in çektiği fotoğrafların arkası da birer sanat şahaseridir.

Madalyadaki profil

Prusya İmparatoriçesi Augusta, 1863’te Sultan Aziz’den bir resmini istedi. Sarayda tavan müzehhibi olan Masson, bunun için Beyoğlu’nda Dèrain adlı bir Fransızı tavsiye etti. Fakat padişah bunun çektiği resmi zevksiz bularak beğenmedi. Onun üzerine Sadrazam Fuad Paşa padişaha Abdullah Biraderler’in ismini verdi. Padişah kendilerini İzmit’teki av köşküne çağırttı. Onlara çeşitli pozlar verdi ve Berlin Sefiri vasıtasıyla gönderdi. Bu pozlardan en beğendiği profil üzerinden İmparatoriçe Augusta bir madalya yaptırdı. Bu madalya bugün Viyana Müzesi’ndedir.

Sultan Abdülaziz

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
19 Eylül 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter