Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Viyana, iki asır boyunca Osmanlıların hayallerini süsledi. Burayı alarak Roma’yı inmeyi düşlediler. İki Kayser (imparator) şehri, yani İstanbul ve Roma, Hazret-i Peygamber tarafından Müslümanlara va’dedilmişti. İstanbul’un fethi ile birincisi gerçekleşmişti. Sıra şimdi ikincideydi. Ancak Roma ümidiyle yaşayan Osmanlıların talihi, Viyana surları önünde döndü. Buna rağmen Viyana’da, Osmanlıların hatırası bugüne kadar canlı bir şekilde devam etmiştir.

Viyana Kuşatması'nı tasvir eden eski bir gravür

Yağma yok!

Osmanlılar ilk defa 1529’da Viyana önlerine geldi. Kanuni Sultan Süleyman, kışın bastırması üzerine kuşatmayı kaldırdı. 1683’de Osmanlı ordusu ikinci defa Viyana surları önüne geldi. Slovakya’da yaşayan Macarlar, Alman zulmüne karşı Osmanlılardan yardım istedi. Bunu vesile bilen, Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Almanya etrafında birleşen Katolik ittifakını daha başında bertaraf etmek istiyordu. Ancak bu kendilerine karşı birleşmiş bir Avrupa’yı yenebilir miydi? Ortodoks Balkanların istilâsına ses çıkarmayan, kendileriyle aynı ırktan olmayan Macarlara arka çıkmakta isteksiz davranan Katolikler, o zaman Avrupa’nın merkezi sayılan Viyana’yı hiç Türklere kaptırır mıydı? 1648 tarihli Vestfalya Anlaşması ile mezhep savaşlarını bitiren Avrupa devletleri, Viyana önlerine gelen ve ikinci defa kıtanın kalbini tehdit eden Osmanlılara karşı birleştiler. Bu ittifak, tarihin dönüm noktalarından birini teşkil edecektir.

Viyana Müzesi'nde Kara Mustafa Paşa portresi

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, gururlu ve pek kendine güvenen bir vezirdi. İzin vermeyeceğini düşündüğünden dolayı, Sofya’da bulunan padişah Sultan IV. Mehmed’e haber vermeden sefere çıkmıştı. Şimdiki Avrupa hükümdarları gibi, hükûmete müdahaleden çekinen padişah, “Haberim olsa, izin vermezdim” demiştir. Merzifonlu, şehrin hemen fethedileceğinden emin olduğu için, kuşatmaya tam hazırlıklı değildi. Meselâ yanında kuşatma topları yerine sahra topları vardı.

Viyana'yı müdafaa eden Kont von Starhemberg

Ordu Tuna kenarında Alamandağı da denen Kahlenberg tepesinde mevzilendi. O zaman Viyana, şimdiki 1. Bölgeden ibaretti. İmparator ve ailesinin terk ettiği şehri, ihtiyar, tecrübeli ve korkusuz Kont von Strahlemberg müdafaa ediyordu. Teslim teklifi reddedilince banliyöler ateşe verildi. Şehrin düşmesi an meselesiydi. Merzifonlu, şevklendirmek için askere yağma hakkı verilmesi teklifini reddetti. Şehri, bütün zenginlikleriyle ele geçirmek arzusundaydı. Kuşatma sırasında, gece çalıştığı için, şehre tünel kazan Osmanlı lağımcılarının seslerini duyan fırıncılar, bodrumları doldurarak teşebbüsü engellediler.

Vezir-i Azam çadırı (Arsenal Müzesi)

Anlasın Tatarın kıymetini!

Bu şartlar altında Viyana kuşatmasına karşı çıkan Kırım Hanı Murad Giray, Merzifonlu tarafından divandan hakaret edilerek kovulmuştu. Halbuki eski bir hanedandan geldiği için Osmanlı padişahı bile Kırım Hanı’na ayağa kalkardı. Buna içerleyen gururlu Han, Kral Jan Sobieski kumandasındaki Leh destek kuvvetlerinin, kollaması gereken Tuna’dan geçmesine “Osmanlı, anlasın Tatarın kıymetini!” diyerek seyirci kaldı. Kırım askerleri, Osmanlı akıncı kuvvetlerini teşkil ediyordu. Sobieski, yetişip ordunun sağ kanadını vurdu. Merzifonlu ile arası iyi olmayan kumandanlar, daha bozgun emaresi yokken geri çekildi. Ordugâh düşman eline düştü. Viyana bir kez daha kurtulmuştu. Yanıkkale’ye çekilen Merzifonlu, cepheden firar eden ihtiyar vezir Budin Vâlisi İbrahim Paşa’yı idam ettirdi. Kırım Hanı’nı da azletti. Jan Sobieski’nin popülerliğinden çekinen Avusturyalılar, ordusunu aç bırakarak minnetlerini gösterdi. Sobieski, kırgın bir şekilde yurduna döndü.

Jan Sobieski

Viyana Kuşatması, Türklerin yenilmez olduğu inancını yıktı. Avrupa’nın en güçlü askerlerinden Prens Eugene, Osmanlı ordusunu birbiri ardına bozguna uğrattı. 1071’den beri süregelen Osmanlı ilerlemesi böylece durmuş oldu. Merzifonlu Belgrad’da idam olundu; hasımları da ellerine mendil alıp oynadı. Ordu, Alman-Leh ve Venedikliler karşısında kâh yenerek kâh yenilerek geri çekildi. Muharebeler sürerken, padişah, tahtını kaybetti. Nihayet harb 1699 Karlofça Anlaşması ile bitti. Macaristan, Erdel, Dalmaçya ve Mora (356 bin km2 toprak) elden çıktı. Bu tarih, Osmanlı Devleti’nin gerileme devrinin başlangıcı sayılır. Asya’nın üstünlüğü, artık Avrupa’ya geçmişti.

Prens Eugene

Osmanlılardan kalma eşya ve silahlar ile veziriazama ait olduğu sanılan otağ Viyana’da müzeye kondu. 200 kadar top ve diğer metal silahlar eritilerek yapılan büyük bronz çan Stefan Katedrali’ne asıldı. Viyana, kahve ve hilâl şeklindeki kruvasan çöreği ile bu sayesinde tanıştı. Viyanalılar, her sene şehrin Türklerden kurtuluşunu kutlar.

Viyana Kuşatması'nın 300. yılında Merzifonlu'nun otağı şeklinde yapılan sanat evi

Osmanlı Silahları (Arsenal Müzesi)

Hofburg Kraliyet Sarayı'nda sarıklı Osmanlıları tasvir eden heykeller

Türklerden kurtuluşun 300. yılı (Leopold Kilisesi)

Türk Caddesi

Viyana Kuşatması ile alakalı kitaplardan Anno 1683

Viyana Kuşatması ile alakalı kitaplardan

Viyana Müzesi'nde Kara Mustafa Paşa'ya ait eyer, topuz ve sadak

Viyana'da çokca görülen hatıralardan Türk Kafası (Türkenkopf)



Eski bayramların tadı herkesin dilinde. Yenilen tatlılar daha tatlıymış, gezilen yerler daha güzelmiş, insanlar daha samimiymiş. Hayat, bayram gibiymiş! Bunlar pek çok kişiye masal gibi gelse de, eskiye nur yağıyor; bayramlar terapi gibi geliyor.

İnsanda muhafazakâr bir taraf var. Zaman geçtikçe eskiyi hep iyi hatırlar; her şeyin eskisini özler. Bu yüzden hep ‘Nerede o eski bayramlar’ der. Eskiden beşerî münasebetler daha iyiydi. Şimdi şartlar değişti, modernleşme hayatımızı değiştirdi. Bir sokakta herkes herkesi tanır, birbirine gider, gelirdi. Şimdi sitelerde, yüzlerce dairelik bloklarda kim kimi tanır? Küçük yerde insanın kıymeti vardır. Biri öldüğü zaman, günlerce evin kapısı açıktır. Yemek getirir, acınızı paylaşırlar. Bayramlar daha canlı geçer. Mamafih son yıllarda köy ve kasabaların da şehirlerden farkı kalmadı. Her inkılâp, kendi millî günlerini, dinî bayramların yerine koymaya çalışmıştır. Hatta Ankara’da mesela 29 Ekim’de takım elbisesini giyip, şapkasını başına koyarak komşu ziyaretine giden yüksek bürokratlar vardı. Ama pek tutmadı.

Geçmiş zaman olur ki

Bayramlar sevinç günleridir. Dinin ‘Eğlenin, neşelenin’ dediği günlerdir. Biz beraber sevinir, beraber üzülürüz. Tek başına eğlenip üzülmek, “beni yalnız bırakın” demek, ancak Amerikan filmlerinde olur. Bayramlar bir araya gelme vesilesidir. Hayatın monotonluktan çıktığı renkli günlerdir. Sevdiği kişiyi gördüğü zaman insan neşelenir. Bu psikolojik bir haldir. Akrabalarla görüşmek bir terapidir. Aynı sosyal seviyede olmasalar bile bir kişi onları görünce sevinir, morali düzelir. Toleransı artar, olup bitenleri daha geniş karşılar.

İnsanlar artık bayramı tatile çıkarak değerlendirmek istiyor. Aile bağları eskisi gibi değil. Vaktiyle amca çocuğu çok kıymetliyken, artık pek bir şey ifade etmiyor. Biri zengin, diğeri fakir; belki biri şehirde yaşıyor, öteki kasabada. Sosyal şartlar değişince, hele dışarıdan evlenince; müşterek hisse azalıyor, birbirine karşı bir yakınlık hissedilmiyor. Eskiden insanın işi evine yakındı; bu kadar çok çalışılmazdı. Bugün zorlu bir iş hayatı var. Kişinin kendisine ve ailesine ayıracağı zaman azalıyor. Yoğun hayat meşgalesine ancak bayram tatilleri ile mola veriliyor. Onun için tatile gideni mazur görmek lâzım.

Globalleşme, dünyayı küçük bir köy haline getirdi. İnsanlar da ister istemez değerlerini, en azından ruh sağlığını koruyabilmek için direniyor. Akrabalarıyla ilgileniyor, soyağacını araştırıyor, memleketine gidiyor, dededen kalma evini tamir ettiriyor. Ümitsizce de olsa bir geriye dönüş var. Geçmiş bir daha ele geçmez. Ama bayramları bayram yapan bir araya gelme, eğlenme, neşelenme, dünya meşgalesini unutma arzusu devam edecektir. Çünkü bunlar, cemiyetleri ayakta tutar. Yapmadığınızda dünyadaki altı milyar insandan biri olursunuz.

Cevizli baklava

Her hususi günün bir tatlısı vardır. Ramazan tatlısı güllaç ise, bayramınki cevizli baklavadır. Araplar fıstıklı yapar, üzerine kaymak koyar. Akide şekeri, lokum, badem ezmesi gibi şekerlemeler önceden alınır. Evvelce tepside küçük kaşıklarla envai reçel ikram edilirmiş. Sonra nedense, şekerlemeler arttığı için olsa gerek, bu âdet terk edildi. Kahve ve su; ardından da tatlı servisi yapılır. Tatlı yanında ayran verilir. Zira tatlı keser; ayran iştahı açar. Bayramda ilk gün yaşlılar ziyaret edilir. Ailenin bir büyüğünde akşam yemeği veya sabah kahvaltısında buluşulur. Çocuklar için de eğlenceler düzenlenir. Tabii ki kabristan ziyaretleri unutulmaz. Her mahallenin bağlı olduğu bir evliya vardır. Mesela Vefalılar Şeyh Vefa’yı, Topkapılılar Merkez Efendi’yi, Kocamustafapaşa’dakiler Sümbül Efendi’yi koruyucu olarak görür. Bir sıkıntısı oldu mu oraya gider, rahatlar. Bayramlarda da bu türbeler ziyaret edilir. Eyüp Sultan’a da gidilir. Bugün bile bu adet devam ediyor.

Bayramların, bayram namazına gitmeden evvel tatlı yemek sünnet olduğu için eskilerin Şeker Bayramı dediği, asıl ismi oruç açıldığı için Fıtra Bayramı da denilen ilki, büyük bir oruç ayından hemen sonra gelir. Daha eğlenceli geçer. Kurban Bayramı’nın ritüeli kurban kesimi ve et dağıtılmasıdır. Bayramda hediyeleşmek de gelenektir. Ziyaretlerde çikolata götürmek yeni çıkmıştır. Eskiden fakirlere arife günü kumanya ya da bir tepsi baklava gönderilirdi. Nişanın önü Kurban Bayramı ise, kızın ailesine kınalı, süslü ve boynuzuna altın bağlanmış bir koç göndermek de şarttır. Gelenlerden bilhassa çocuklara mutlaka hediye verilirdi. Benim çocukluğumda mendil ve çorap vermek âdetti. Daha evvel elden vermek hoş görülmediği için, mendilin kenarına veya çorabın içine para bağlanırmış. Çocuklar daha bir hoş görülür; bayram yeri denilen lunaparka götürülür.

Bayram günleridir!

Hicret sırasında Medinelilerin oynayıp eğlendiği iki bayramı vardı. Hazret-i Peygamber: "Allah, bu iki bayramınızı, onlardan daha hayırlı diğer iki günle değiştirdi: Bunlar Kurban ve Fıtra bayramıdır" dedi. Ensar eğlenceyi sever; Medine’de bayramlar, neşe içinde kutlanırdı. Buharî ve Müslim, Hazret-i Aişe’nin küçükken yaşadığı bir hâdiseyi nakleder: "Bir bayram günü, Habeşliler mescidin avlusuna gelip mızrak oyunu oynadılar. Resulullah beni çağırdı. Doyasıya seyrettim”. Yine aynı yerde geçer: Bir bayram günü Hazret-i Ebu Bekr kızı Âişe’nin yanına girdiğinde, iki küçük cariyeyi def çalıp şarkı söylerken gördü. Onlara serzenişte bulununca, Resulullah: “Bırak ey Ebu Bekr, bayram günleridir!" buyurdu. Bayram günleri oruç tutmak bile yasaklanmıştır.

Bu vesileyle okuyucularımızın ve bütün İslâm âleminin bayramını tebrik ederiz.



Fotoğraf bulunur bulunmaz Osmanlı ülkesine geldi. Osmanlı fotoğrafçıları dünyanın en usta sanatkârları olarak tanındı. Dünya liderleri onlara fotoğraf çektirmek için adeta sıraya girmişti.

Küçük Şehzade-Phèbus. Kartın arkası ayrı bir ihtişam!

Memleketimize fotoğraf makinesinin gelişi 1842 tarihidir. Bu yeni buluş gazetelerde duyurulmuştur. İlk fotoğraf stüdyosu 1842’de Beyoğlu’nda fotoğrafın kâşifi Daguerre’in çırağı Compa tarafından açılmıştır. Gazete malumatına nazaran “Güneşte 6 saniyede, güneşsiz havada yarım dakikada işini bitirmektedir”. 1845’te İtalyan Carlo Naya, 1850’de de Rum Basil Kargopulo Pera’da (Beyoğlu) stüdyo açtı. 1858’te Bayezid’de stüdyo işleten Abdullah Biraderler, 1867’de Beyoğlu’na geldi. Pascal Sebah 1857’de Beyoğlu Postacılar Caddesi’nde stüdyo açtı. 1860’ta Beyrut’ta ilk stüdyosunu açan Tancrede Dumas, 1866’da İstanbul’a gelip Cadde-i Kebir’de (İstiklâl Caddesi’nde) stüdyo açtı. 1870’lerde Bayezid’den nakleden Nikola Andreomenos, İsveçli Berggren, Ermeni Gülmez Biraderler Beyoğlu’nu şenlendirdiler. Kumkapılı bir balıkçının oğlu Bogos Tarkulyan, 1890’da Phèbus adlı meşhur stüdyoyu açtı. 1937’ye kadar çalışan bu stüdyo bilhassa portrede usta idi. Sebah, 1885’te İstanbul’da çalışan Policarpe Joaillier ile ortak olarak adını Sebah-Joaillier olarak değiştirdi ve çok tanındı. Abdullah Biraderlerden sanatı öğrenen Aşil Samancı’nın Apollon stüdyosu pek meşhurdu ve 1925’e kadar çalıştı. Görüldüğü üzere her sanatta olduğu gibi, fotoğrafçılıkta da Ermeni ve Rumlar önde gelmektedir. İşe sonra Levantenler, yani Osmanlı ülkesinde yerleşmiş Avrupalılar girdi.

Abdullah Biraderler, yalnız portre edğil, manzara resimleri de çekmiştir

En çok kazanan esnaf

Bu fotoğrafçıların müşterek hususiyeti iyi malzeme kullanmaları idi. Fotoğraflar senelerce canlılığından bir şey kaybetmemektedir. Bunun için masraftan kaçınılmamaktadır. Kartlar Viyana ve Paris’ten gelmektedir. Bu sebeple İstanbul fotoğrafçıları çok meşhur oldu. İstanbul’daki ecnebi memurlar, tüccarlar ve turistler resim çektirmeden gitmez oldu. Bu vesileyle fotoğrafçılar en çok kazanan esnaf arasına girdi. İzmir, Selânik, Bursa, Edirne, Yanya, Konya, İzmit, Trabzon, Haleb, Beyrut ve Bağdad’da fotoğrafhaneler açıldı. Stüdyo olmayan şehir ve kasabalara seyyar fotoğrafçılar giderek icra-i sanat ederek çok para kazandılar.

Resimler tekrar tekrar cam levhalara çekildiği için negatifler silinmektedir. Ama İstanbul’da çekilen fotoğraflar canlılığını kaybetmeden günümüze intikal etmiş; tarihî şahsiyetler, eski kıyafetler, tarihî mekânlar bu sayede günümüze kadar hiç değilse suretlerde yaşatılarak intikal edebilmiştir.

Feraceli hanımlar-Pascal Sebah

Üst tabakanın merakı

1842’de memleketimize gelen fotoğraf, zamanla bir merak olarak üst tabaka arasında yayıldı. Fotoğrafçılığa dair kitaplar yazıldı. Bilhassa askerler fotoğraf çektirmeye çok meraklıydı. İlk amatör fotoğrafçı da yine onlar arasından çıkmıştır. Sonraları Medine Müdâfii olarak tanınacak olan Fahreddin Paşa 1885’te bir makine alarak dolaştığı cephelerde fotoğraflar çekmiştir. Resmî vesikalarda pasaporttan sonra ilk olarak vekâletnamelere fotoğraf yapıştırılma mecburiyeti getirilince, fotoğraf Anadolu’ya da yayılmıştır.

Bir Osmanlı zâbiti-Cabinet Portrait

Fotoğraf resim gibi değil

İslâmiyet canlı resmi yapmayı ve asmayı yasakladığı için, fotoğrafın dinî hükmü merakı mucip oldu. Bazıları resme kıyasen fotoğraf çektirmeye yanaşmamıştır. Bu sebeple resmî vazifelerde bulunduğu halde hiç fotoğraf çektirmeden vefat eden az değildir. Hind âlimlerinden Ahmed Han Berilevî, fotoğrafı resme kıyas etmiş ve çektirilmesine cevaz vermemişti. Mısır başmüftüsü Hanefi âlimi Şeyh Bahît el-Mutî ise, fotoğrafı resimden ayırarak ihtiyaç için fotoğraf çektirmenin caiz olduğunu söyleyen bir fetva neşretti. Burada diyor ki: "Fotoğraf çekme işi, Allah’ın yaratmasını takliden canlı resmi yapmaya benzetilemez. Çünkü fotoğraf gölgeleri hapsetmekten ibarettir. Zaten ismini koyan ve ne güzel koymuş, akis (yansıma), kameramana da yansıtan diyorlar. Böyle denmesinin nedeni, ayna gibi gölgeyi yansıtıyor olmasından dolayıdır. Heykeltıraş ve ressamların yaptığı gibi icat değildir. Bu yüzden de, haram dairesine girmez, mübahtır."

Sultan Vahideddin_Sebah Joaillier

Fotoğraftan karakter tahlili

Sultan Hamid, fotoğrafa çok ehemmiyet verirdi. Fotoğrafçılığın bizde rağbet görmesi, dünyaca meşhur fotoğrafçıların yetişmesi biraz da bu sayededir. İnsan fizyonomisi ve psikolojisini de iyi bilirdi. Zeki, kuşkucu tabiatının da yardımıyla fotoğraflara bakarak karakter tahlilleri yapar; bunda da ekseriya isabet ederdi. Hatta Harbiye’ye girecek talebeyi fotoğraflarına bakarak seçtiği rivayet olunur. “Sayfalarca raporun hâsıl ettiği tesiri, bir fotoğraf anında hâsıl eder” derdi. Kendisi de fotoğraf çekmeye meraklıydı. Tarihî mekânları, hadiseleri, ziyaretleri, misafirleri hep fotoğraflarla vesikalandırmıştır. Memleketin her tarafından hazırlattığı albümleri saraya getirterek her şeyden haberdar olmak istemiştir. Yıldız Sarayı’nda bir fotoğrafhane kurdurmuş; kaç-göç ile mükellef olmayan câriyelerden istidadı bulunanların fotoğrafçılardan sanat öğrenmelerini temin ederek saray hanımlarının fotoğraflarını çektirmiştir. Saraylıların o zamanın tesettür âdetine uymaz göründüğü için bugün insanları şaşırtan fotoğrafları, saray içinde bu câriyeler tarafından çekilmiştir. Sultan Hamid’in biraderi son padişah Sultan Vahideddin de, şehzadeliğinde fotoğrafçılığa meraklıydı. Kodak makinasıyla saray halkının ve İstanbul manzaralarının fotoğraflarını çekerdi.

Küçük şehzadeler, sultan ve lala_Kargopoulo



Bu yıl tahttan feragat modaydı. Papa, Holanda Kraliçesi ve Katar Emiri’nden sonra 79 yaşındaki Belçika Kralı II. Albert, 53 yaşındaki oğlu Philip lehine tahttan feragat etti. Karar âcilen alındığı için, son derece sade bir merasim yapıldı.

Belçika, Avrupa’nın nisbeten yeni devletlerindendir. Holanda ve Fransa arasında el değiştirdikten sonra, 1830 yılındaki halk hareketleri neticesinde kuruldu. Belçika Milli Komitesi (aslında süper güçler), bu tarafsız, ama Fransız görüntüsü veren Katolik devletin başına bir Alman soylusunu, Saksonya Prensi Leopold’ü geçirdi. “Belçikalılar Kralı” I.Leopold (1790-1861), daha evvel kendisine sunulan Yunan tacını reddetmişti. O yıllarda Osmanlılardan istiklâlini elde etmiş Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya’da da birer Alman prensi kral yapılmıştır. Leopold, İngiltere Kralı IV.George’un yegâne çocuğu ve vârisi Charlotte ile evliydi. Ancak kız, babasından evvel vefat etti. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın kocası Albert de, Leopold’ün yeğenidir. Amcasının nâil olamadığı “İngiltere kraliçesinin kocası” rolü, bunun oldu. İngiliz ve Belçika kraliyet ailesi yakın akrabadır. Fransız prensesi olan ikinci eşi Louise’i de veremden kaybeden Leopold’ün, sevgilisinden de çocukları vardır. Leopold’ün kızı Charlotte, bir ara Meksika İmparatoriçesi olmuş; talihsiz bir ömür sürmüştü.

İlk Kral I.Leopold (solda), Kral II. Leopold ve Kraliyet Sarayı

Hemen bir sömürge!

II.Leopold (1835-1909), uzun sakalıyla enteresan bir hükümdardı. Kadınlar tarafından çok beğenildiği için “Belçika Boğası” diye tanınırdı. 1860’da İstanbul’u ziyaret etti. Sultan Aziz de kendisine Brüksel’de iadede bulundu. Kongo ve ardından Ruanda gibi sömürgeler kazandırarak Genç Belçika’yı zenginleştirdi; ancak buralardaki zulümler, kralın adını lekeledi. 1908’de Belçika Parlamentosu, Kongo’nun idaresini kralın elinden aldı. Cenazesinde halk tarafından yuhalandı. Avusturya Arşidüşesi Henriette ile evliydi. Çocuğu yaşamadığı için, yeğeni tahta geçti.

Dağcı kral I. Albert Alplerde (solda). Kral, I. Cihan Harbi'nde cepheyi ziyaret ediyor.

I.Albert (1875-1934) ve eşi Bavyera Prensesi Elisabeth, halk tarafından çok sevilirdi. Hem Fransızca, hem Felemenkçe yemin eden ilk kraldır. I.Cihan harbinde hükümet Le Havre’a kaçtığı halde, Albert ordusunun başında Almanlara karşı savaştı. Cesareti sebebiyle “Asker Kral” diye anıldı. İşçi sınıfının vaziyetini düzeltmeye çalıştı. Böylece sosyalizmin de önünü kesmiş oldu. Dindar ve sade yaşadı. Aynı zamanda fen ilimlerine meraklıydı. Zamanında Leaken Sarayı bir ilim ve sanat meclisiydi. Felemenkçe tedrisat yapan bir üniversite kurdu. Hobisi dağcılıktı. Ölümü de bu yolda oldu. Kayalıklardan düşerek parçalandı. Usta bir dağcı olduğu için, suikastten şüphelenildi. Bir kızı İtalya Kraliçesi oldu.

Kraliçe Elisabeth harb sırasında hemşirelik yapmıştı (solda). Kraliyet ailesi (sağda)

Talihsiz kraliçe

Eton Koleji’nde okuyan yakışıklı III. Leopold (1901-1983) ve güzelliği ve sevimliliği ile meşhur hanımı İsveç Prensesi Astrid birbirine çok yakışırdı. Ancak Astrid, genç yaşta, 1935’te İsviçre’de geçirdiği otomobil kazasında öldü. Geride bıraktığı iki oğlu Baudouin ve Albert, kral; kızı Charlotte da Lüksemburg Grandüşesi oldu. II. Cihan Harbi’nde halkın iyiliğini düşünerek Almanlara teslim olması, kralın itibarını zedeledi. Almanlar kendisine esir muamelesi yaptı. Sonra Cenevre’de sürgün hayatı yaşadı. Ancak 1950’de yapılan referandumla ülkesine dönebildi. Ülke, taraftar ve aleyhtarları arasında bölünüp, iç savaşın eşiğine gelince, oğlu Baudouin (1930-1993) lehine tahttan feragat etti. Kendisini ilmî çalışmalara verdi. Antropolog ve böcekbilimci idi. Afrika ve Amerika’da keşif seyahatleri yaptı. Bu esnada oğluna siyasî tesirde bulunmakla itham edildi. Belçikalı bir politikacının kızı Lilian ile yaptığı ikinci evliliği pek hoş karşılanmadı. Bu evliliğinden doğan çocuklarına, asalet unvanı verilmedi.

Kral III. Leopold ve Kraliçe Astrid (düğünde). Kral III. Leopold, mecliste yemin ederken.

Baudouin, salahiyetleri budanmış olmasına rağmen, kriz devirlerinde çok mühim rol oynadı. Ancak 1990’da kürtaj kanununu dinî inanç ve vicdanına aykırı olduğu için tasdik etmeyince, şaşılacak bir şekilde hükümet kralın salahiyetlerini üç günlüğüne askıya aldı. Bu arada kanun çıkarıldı. Kongo’ya istiklâl verildi. Bu devirde Belçika, korporatif federasyon oldu. Küçük, ama zengin Belçika’da, nüfusu birbirine yakın Protestan Flamanlar ile Fransızca konuşan Katolik Valonlar, ayrıca Almanlar yaşar. XX. asır başlarında Flamanlar ayrılıkçı bir yola girdiler. Ülke sık sık krizin, hatta bölünmenin eşiğine geldi. Her seferinde de kralın birleştirici gücü sayesinde kurtuldu. Flamanlara politik ve kültürel otonomi tanındı. Bu sistem, Kıbrıs ve Lübnan’a da model oldu; ama orada Belçika kadar iyi tatbik edilemedi. Türkiye için de model olarak teklif edilmektedir. Kral olmasa, Belçika çoktan bölünürdü. Bu bakımdan şimdi iki dilli Belçika, monarşiye en çok ihtiyaç duyan devletlerdendir.

Kral III. Leopold, tahttan feragat beyannamesini imzalarken. Sağda Kral Baudouin.

42 sene tahtta kalan Baudouin’in cenazesine dünya hükümdarlarından başka, 500 bin kişi katıldı. Halk, 14 saat sıcağın altında bekledi. İspanyol soylusu Fabiola Mora y Aragon ile evlenen kralın çocuğu olmadı. Yerine şimdi tahta geçen Philippe’i düşünüyordu. Ama ölümü üzerine yerine kardeşi Liege Prensi Albert geçti. 1958’de papanın taç giyme merasimine katılmak üzere gittiği Roma’da İtalyan Prenses Paola Ruffo di Calabria ile evlendi. II.Albert iyi bir kral oldu. 20 sene hüküm sürdükten sonra, ülkenin millî günü 20 Temmuz’da tahtı oğluna devretti. Yeni kral, Belçika Kraliyet Askerî Akademi’si mezunu ve pilottur. Ayrıca Oxford ve Stanford Üniversitesi’nde siyaset tahsili görmüştür. Güzelliğiyle göz dolduran Belçikalı Kontes Mathilde d’Udekem d’Acoz ile evlidir. Belçika doğumlu ilk kraliçedir. İki erkek, iki kız doğurdu. Büyük çocuğu 12 yaşındaki Prenses Elisabeth, ileride ilk kadın Belçika hükümdarı olacaktır.

Önceki ve şimdiki kral ve kraliçe. İstiklâlin 75. senesi hatırasına çıkarılmış bir kartpostal (1906)



İnsan her zaman uzun yaşamak, hatta hiç ölmemek ister. Ölümsüzlük suyunu arayan kahramanların serüveni, en eski efsanelerde geçer. Hazret-i Hızır'ın bu sudan içtiği söylenir. Âb-ı hayat neder? Nerededir? Hazret-i Hızır hâlâ hayatta mıdır?

Âb-ı Hayat, Farsça hayat suyu demektir. İçenin ölümsüzlük kazanacağına inanılan sudur. Saf ve berrak su için de kullanılır. İnce ve derin mânâlı söz için de kullanılır. Bir şeyin kıymetini ifâde etmek için de kullanılır. Âb-ı Hızır, Âb-ı Zindegânî, Âb-ı Bekâ, Aynü’l-Hayât, Nehrü’l-Hayât da denir. Ölümsüzlük, acaba insana uygun bir vasıf mı? Ölümsüzlük suyundan içen birinin, sevdiklerini hep kaybedince, büyük bir bedbahtlığa düştüğü hikâye edilir.

Suların birleştiği yer

Kur'an-ı Kerîm'de Hazret-i Musa ile Hızır aleyhimesselâm kıssası anlatılırken âb-ı hayata bir ima vardır (Kehf, 60-82). Hazret-i Musa ve genç arkadaşı Yûşâ, çalışarak elde edilemeyen, ancak Allah tarafından ihsan edilen ledünnî ilme sahip Hızır’ı aramak üzere Mecma’ül-Bahreyn’e, yani iki denizin birleştiği yere doğru yola çıkarlar. Yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın canlanıp denize atlaması üzerine buluşma yerine geldiklerini anlarlar. Su, hadis-i şerifte bildirildiğine göre, balığa değip canlandırmıştır. Hazret-i Musa, bu hâdisenin olduğu yerde Hızır ile buluşup fevkalâde şeylere şahit olacağı gezintiye çıkar. Buhârî, “Mecmaü'l-Bahreyn'den maksat hayat pınarıdır” der. Burasının İstanbul olduğunu söyleyen, Boğaz’daki Yuşa Tepesi’ni de delil gösteren rivayetler de vardır.

Bu sudan içen kimsenin uzun yaşayacağı veya ölümsüzlüğü elde edeceğine inanılır. Tefsirlerdeki rivayete göre, İskender-i Zülkarneyn, "Karanlıklar Ülkesi"nde bununan hayat suyunu işitip aramaya karar verir. Hızır diye anılan halazadesi Elyesa’nın refakatinde ordusu ile yola çıkar. Yolda fırtına yüzünden ordudan ayrı düşerler. Karanlıklar ülkesine gelince Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını tayine çalışırlar. Günlerce yol aldıktan sonra, Hızır ilâhî bir ses duyar ve bir nur görür. Orada âb-ı hayâtı bulur. Bu sudan içer ve yıkanır. Böylece hem sonsuz bir hayata kavuşur ve hem de fevkalâde güçler kazanır. Sonra Zülkarneyn'le karşılaşır. O da, âb-ı hayâtı ararsa da bulamaz ve bir müddet sonra vefat eder. Halk edebiyatındaki İskendernâmeler bu mevzuya dair tafsilatla doludur.

Bir başka efsanede, İskender, âlimlerden âb-ı hayatı öğrenir. Onu aramak üzere ordusuyla yola çıkar. Askerlerini kaybeder. Yalnızca aşçısı kalır. Aşçı elindeki tuzlu balığı yıkamak üzere bir çeşmenin yanına gider; balığı yıkayınca canlanır. Aşçı da vaziyeti anlayıp sudan içer. Başına gelenleri İskender’e anlatır. iskender, tarif edilen çeşmeyi bulamaz. Aşçıya kızıp, öldürmeye çalışır. Öldüremeyince de boynuna taş bağlayıp suya atar. Aşçı bir deniz cinnine dönüşür. Kur’an-ı kerimde Zülkarneyn’in bir sudan geçerken askerlerine “Kim bu sudan içerse benden değildir!” dediği anlatılır. Burada acaba âb-ı hayata işaret mi vardır?

Ölümsüz insan var mı?

Halk arasında Hızır ile İlyas adında iki aziz zâtın, âb-ı hayat içerek ölümsüzlük kazandığına inanılır. İlki karadakilerin, ikincisi denizdekilerin kurtarıcısıdır. Zaman zaman ehil kimselere gözükürler. İnsanlar bu iki zâtı görmeyi büyük bir lutf sayar. Mayıs’ın 6’sında buluşup, mantar közleyip yerler. Bu güne Hızırilyas denir. Bütün bu halk inanışları bir yana, Kur’an-ı kerîm, Hazret-i Peygamber’den önce kimsenin ölümsüz kılınmadığını söyler (Enbiyâ suresi, 34). Hazret-i Peygamber de vefatlarından bir ay evvel, “Şu anda yeryüzünde bulunanların hiçbiri yüz sene sonra hayatta kalmaz” buyurmuştur. Bu sebeple İmam Rabbânî gibi âlimler, Hızır ve İlyas aleyhisselâmın vefat ettiğini; ancak ruhlarının bedene girerek insanlara yardım ettiğini söyler. Hızır’ın hayatta olduğunu söyleyenlerden bazıları, “Hazret-i Peygamber, öyle buyurduğunda, Hızır yeryüzünde değil, su yüzünde idi” der. Muhyiddin Arabî’nin hârikulâde sözleri, hep Hızır’dan öğrendiği söylenir. Tefsirlerde, Hızır ve İlyas, Benî İsrâil’den iki peygamber olsa gerektir, diyor.

Âb-ı hayatın tasavvufî manaları da vardır. Allahü teâlânın Hayy (hayat verme) isminin tecellisine delâlet eder. Hayy isminin sırrına erenler, âb-ı hayât içmiş olurlar. İmam Rabbânî der ki: Evliyânın bâtınları, kalbleri âb-ı hayâttır. Bir katre (bir damla) tadan, ölümsüz hayâtı bulmuş ve sonsuz seâdete, mutluluğa kavuşmuş olur. Mevlânâ, Divan-ı Kebîr’inde üstadı Şems’i âb-ı hayata benzetir. “Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler/Meğer Hızır, İlyas ola âb-ı hayât içmiş gibi” mısraları bu hakikata işaret eder. Son devir âşıkları, “Zemin, ne kadar zulmet (karanlık) içinde oldu!” diye şikâyet etmiş; sonra da “Lâkin âb-ı hayât zulûmâtta (karanlıklarda) bulunur” diye teselli olmuşlardır. Nitekim zahmet etmeden, rahmete kavuşulamaz. Zeyneb Hanım adında bir hanım Osmanlı şairi de der ki: Âb-ı hayât olmayıcak kısmet ey gönül/ Bin yıl gerekse Hızır ile Seyr-i Skender et! [Ey gönül, nasib değilse eğer, kavuşamazsın sen âb-ı hayata/Hızır ile İskender’in dolaştığı yerleri bin yıl dolaşsan da!]

Sümerlerin Gılgamış Destanı, âb-ı hayat üzerinedir. ME 2700’lerde yaşamış Kral Gılgamış, Tufan’dan kurtulan ve hikâyesi Hazret-i Nuh’a benzeyen ölümsüz tek insan Utnapişim’i bulmak için yola düşer. Çok zahmetler çektikten sonra bulur. Utnapişim, uzakta, nehirler ağzında, denizin dibindeki bir bitkinin adını verir. Gılgamış o yeri bulur; buz gibi suya dalar; bitkiyi koparır; ama biltinin güzel kokusunu alan bir yılan otu kapıp kaçar. Gılgamış “Ben onu memleketimin yaşlılarına götürecektim” diyerek ağlar. Memleketine eli boş döner.

Evliya Çelebi’ye bakarsanız, âb-ı hayat Anadolu’dadır. İskender, bu suyu bulduğu yere cennet suyu manasına Çabakçur demiş ve buraya bir kale inşa ettirmiştir. Bir avcı, vurduğu kekliğin bu suya düşünce canlandığını görür; ama sırrı ifşa edince, su bin parçaya bölünür. İşte Bingöl hikâyesi.

1513’te Florida’ya çıkan İspanyol kâşif ve Porto Rico valisi Juan Honce de Leon, yerlilerden işittiği bir efsanenin ardına düşer ve içenlerin gençleştiği Gençlik Çeşmesi’ni bulur. Burası şimdi bir millî park ve kaplıcadır.



Aşk hayatlarının renkliliği ile tanınan Avrupalılar, nedense Hazret-i Peygamber’in aile hayatına öteden beri çok alâka gösterir. Bu yolda yazılmış mübalağalı, hatta uydurma romanlar, piyesler çoktur.

Garb, öteden beri Şark’ın harem hayatına alâka duymuş; bazen gıpta, bazen tenkit etmiştir. Hazret-i Peygamber’in çok evliliği de dillerinden düşmemiştir. Filozof Voltaire’in Zenobia piyesi, bu yolda yazılmıştır. Sultan Hamid bu gibi piyeslerin oynanmasını diplomatik yollarla önlerdi. Tevrat ve İncil’de anlatıldığı üzere, önceki peygamberlerin çok zevceleri vardı. Hazret-i Davud’un 100 zevcesi, 300 câriyesi; Hazret-i Süleyman’ın 300 zevcesi, 700 câriyesi bulunuyordu.

Süleyman aleyhisselam ve Seba melikesi Belkis'in ziyaretini tasvir eden resim

Müminlerin anneleri

Hazret-i Peygamber, yakışıklı ve herkesçe sevilen bir genç olmasına rağmen, bir erkeğin en güçlü ve en çok kadına ihtiyaç duyduğu bir zamanda, Hazret-i Hadîce’den başka hanımla evlenmemiştir. Onunla çok da mutlu olmuştur. İbrahim hariç, çocuklarının hepsi de bu hanımdan doğmuştur. İsimleri Kâsım, Abdullah, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma’dır. Erkekler küçük yaşta vefat etmiş; kızlar evlenmiş, yalnızca Fâtıma babasından sonra 6 ay daha yaşamıştır. İbrahim, Mısır Hâkimi Mukavkıs’ın gönderdiği Mariyye isimli câriyeden dünyaya gelmiştir. Böylece efendi ile câriyenin karı-koca hayatı yaşamasının meşruluğu; doğan çocuğun da hür oluşu gibi hususlar anlaşılmıştır.

Hazret-i Hadice'nin Mekke-i Mükerreme'de Cennetü'l-Muallâ'daki türbesi. Vehhabilerce yıkılmıştır.

Evliliklerinin hemen hepsi hicretten sonra ve bir maslahat sebebiyledir. Bu hanımların çoğu yaşlı, dul ve ihtiyaçlı hanımlardı. İlk nikâhladığı Sevde binti Zem’a, yaşlı ve duldu. Evlendiği tek kız Âişe idi. Hepsi de ilk Müslümanlardandır ve bu sebeple çok sıkıntı çekmişlerdir. Evlilikleri, bir nevi mükâfat yerine geçmiştir. Çok kadınla evlenmek, hele Peygamber gibi büyük misyonu olan zâtlar için zevkten ziyade, bir yüktür. Bunu taşımak, ancak ulvî maksatlarla olur. İslâm inancına göre eşler âhirette beraber olacağı için, bu hanımlar öldükten sonra Resulullah ile beraber olmayı bir devlet sayardı.

Hicretin VI. yılında hicâb âyeti (Ahzâb: 53) gelip, kadınlarla yabancı erkeklerin bir arada bulunmaları ve görüşmeleri yasaklanınca, Resulullah, hanımlara tebliğ vazifesini, zevceleri vasıtasıyla yerine getirmeye başlamıştır. Böylece Peygamber’in çok evlenmesinin bir hikmeti daha ortaya çıkmıştır. Hanımlar, bu muhterem zevcelere gelerek sual sorarlar; onlar da Resulullah’dan aldıkları cevabı, bunlara bildirirlerdi.

Medine'deki Mescid-i Nebevi'nin ilk halinin maketi. Yandaki odalar Peygamber zevcelerinin odalarıdır.

Evlenilecek kadınların sayısının dörtle tahdid edildiğinde, Hazret-i Peygamber’in dokuz hanımı vardı. Âyet-i kerime “Bunları boşama, bunlardan başka da evlenme!” buyurdu (Ahzâb, 52). Kur’an-ı kerim bu hanımların “müminlerin anneleri” olduğunu söyler (Ahzâb, 6). Resulullah, bunları boşasa, başkasıyla evlenemezler; mağdur olurlardı. Halbuki evliliklerinin bir sebebi de mağduriyetlerinin önlenmesiydi.

Bu hanımlar, keskin zekâları, derin ferâsetleri ile Peygamber’in ibâdetleri ve ev içindeki hareketlerini haber vermenin yanında; fıkhın teşekkülünde de çok mühim rol oynamışlardır. Âişe, en çok hadîs rivayet eden 7 kişinin ikincisidir. Binden fazladır. Hafsa, okuma-yazma bilen nâdir zâtlardandı. Bazı âyetler, Hazret-i Peygamber’in ev yaşantısı ve hanımları ile alâkalı olarak inmiştir. Resulullah’ın müteaddid hanımlarla evlenmesinin bir hikmeti budur. Nitekim henüz amelî hükümlerin mevzubahis olmadığı Mekke devrinde tek hanımla evlidir.

Medine-i Münevvere'nin eski bir resmi

Bereketli kadın

Bu evliliklerden bir kısmı, Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer gibi İslâmiyete çok hizmet etmiş zâtların taltifini temin etmiştir. Âişe, Hazret-i Ebu Bekr’in; Hafsa, Hazret-i Ömer’in kızıdır. Bir kısmı da mühim şahısların veya kabîlelerin müslüman olmasına sebebiyet vermiştir. Ümmü Habîbe (Remle), Ebû Süfyan’ın kızı, Hazret-i Muâviye’nin kızkardeşidir. Ümmü Habîbe, kendisini ziyarete gelen babasını, Resulullah’ın minderine oturtmamış, bu da Ebu Süfyan’ın kalbinde ilk iman ışığını yakmıştır. Muâviye, daha evvel ablasını ziyarete gele gide iltifata kavuşmuş ve Müslüman olmuştu.

Beni Mustalık kabilesi yenildiğinde, reisin kızı Cüveyriyye, Hazret-i Peygamber’in hissesine düşmüştü. Müslüman olunca, kendisini azatlayıp evlendi. Bunun üzerine Eshab, “Biz Resûlullah’ın akrabalarını köle yapamayız” dediler ve esirlerin hepsini serbest bıraktılar. Âişe, “Cüveyriyye’den bereketli kadın görmedim” derdi. Bu isim, Anadolu’da Cevriye’ye dönüşmüştür.

Medine-i Münevvere'de Cennetu'l-Baki'de Peygamber zevcelerin kabirleri

Hazret-i Peygamber, halasının kızı Zeyneb binti Cahş ile azatlısı ve evlatlığı Zeyd’i evlendirmişti. Ama mutlu olamayıp ayrıldılar. Hazret-i Peygamber, sebep olduğu evliliğin bozulmasına çok üzüldü. Güzel ve soylu Zeyneb’i teselli edecek tek şey Peygamber ile evlenmekti. Öyle oldu. Böylece evlatlığın öz oğul gibi olmadığı, zevcesinin de mahrem bulunmadığı hükmü anlaşıldı.

Resulullahın halasının oğlu Ebû Seleme, Uhud’da şehid düşünce, mağdur olan zevcesi Ümmü Seleme (Hind) ile evlendi ve küçük çocuklarına babalık yaptı. Bir başka halazâdesi Abdullah bin Cahş da aynı harbde şehid düştü; dul zevcesi Zeyneb binti Huzeyme, Resulullah ile evlendiyse de 8 ay sonra vefat etti. Cömertliği sebebiyle “Fakirlerin Annesi” diye anılırdı. Hafsa’nın zevci de Uhud şehididir.

İlk yıllarda Habeşistan’a göçen kafileden Ubeydullah bin Cahş, henüz kalbine tam yerleşmemiş imanından dönerek Hıristiyan oldu. Dinini değiştirmemekte direnen zevcesi Ümmü Habîbe’yi boşadı. Az sonra da öldü. Ümmü Habîbe, çok sıkıntıya düştü. Bunu işiten Resulullah, Habeş hükümdarına mektup yazarak kendisini nikâhlamak istediğini bildirdi. Necâşi, nikâhı yapıp, Ümmü Habîbe’yi Medine’ye gönderdi.

Safiyye bin Huyeyy, Hayber Yahudilerinin reisinin kızı ve dul idi. Resulullah kendisi ile evlendikten sonra Müslüman olmuştu. Hazret-i Peygamber, Hayber’in fethinden sonra Mekke’ye ömre için gittiğinde, Meymûne binti Hâris’in zevcinin vefat edip muhtaç kaldığını görünce, nikâhladı. Bu hâdise, Resulullah’a yapılanlardan dolayı eziklik duyan Mekkelilerin gönlünde bir ferahlık meydan getirdi ve Müslüman oluşlarını kolaylaştırdı. Meymûne, ilk Müslümanlardan ve Resulullah’ın amcaları Hamza ile Abbas’ın da baldızı idi.



Küçükken yaşlılara çocukluk fotoğrafınız var mı diye sorardım. “O zaman fotoğraf mı vardı evlâdım?” derlerdi. Fotoğraf o zaman da vardı ama hayatımıza girip yaygınlaşması çok eski değildir. Hele köylük yerlerde yaşayanlar daha 1950’lerde ölen dedelerinin resimlerini boşuna ararlar. Yine de fotoğraf, tarihî şahsiyetleri, mekânları, hâdiseleri anlamaya yardım eden çok değerli bir buluş olmuştur.

İlk fotoğrafçılar-1920'ler

Fotoğrafçılığın esasını teşkil eden karanlık oda tecrübeleri çok eskidir. Daha XI. asırda Arap âlimleri bununla meşgul oldu. XV. asırda Leonardo da Vinci kezâ. Rönesans geometri ve perspektifi, XVIII. asır kimya ve fiziği ortaya fotoğrafı çıkarttı. Araştırmaya meraklı eski bir Fransız rahibi Joseph Nicephore Niepce 1826’da sekiz saat ışık altında ilk fotoğrafı aldı. Bu, bir levha üzerine düşürdüğü güneşli bir duvar idi. Ancak negatifti ve biraz sonra da kaybolmuştu. Görüntünün kalıcılığı için çok uğraştı. Sonradan ortak olduğu Louis-Jacques Daguerre, yıllarca çalışarak 1835’te resmi sabitleştirmeyi ve resim çekme müddetini üç dakikaya indirmeyi başardı. Ama 1833’te sefalet içinde ölen Niepce bunu göremedi. Büyük buluş 1839’da Fransız ilimler akademisi tarafından ve ilk defa fotoğraf tabiri kullanılarak açıklandı. Fotoğraf çekme müddeti giderek saniyelere indi.

1839 yılına ait ilk fotoğraf kamerası

Semeresini başkası yedi!

George Eastman, 1883’te New York’ta ilk sarmalı film Kodak’ı imal etti. O zamana kadar levhalara çekiliyordu. 1940’da yanmayan asetatlı film bulununcaya kadar kullanıldı. Hiç manası olmayan Kodak ismini de çok sevdiği annesi ile oynadığı bir kelime oyunu sayesinde bulmuştu. 1889’da kutu makineyi yaptı. Böylece fotoğraf çekmek kolaylaştı. O günlerde büyük bir tren kazasında yolculardan birisi yanındaki Kodak makine ile hurdahaş vagonların resmini çekince, Kodak ismini herkes işitti. Sonra dünyaca meşhur bir marka oldu. Gazetelerdeki reklamlarında şu slogan kullanılıyordu: “Sadâkatsiz kocalar! Okul kaçağı çocuklar! Kodak sizi görüyor!” Bu sayede Eastman’ın serveti o zamanın parasıyla 1 milyon doları buldu. Eastman’ın sloganı şuydu: “Siz sadece düğmeye basın. Gerisi bize ait!”

Fotoğrafçılığın babaları: Solda Niepce; sağda Daguerre

1900’de ürettiği makine 80 sene sonra bile demode olmadan kullanılmaktadır. I. Cihan Harbi sırasında bir yelek cebine sığacak kadar küçük bir makine üreterek çok sükse yaptı. Dünyanın her yerinde fabrikalar kurarak sıkı Amerikan kanunlarından kurtulmayı başardı. 1912’de 11.500.000 dolar kârın 500 binini çalışanlarına dağıttı. Massachusetts teknoloji enstitüsünü finanse etti. Tiyatro ve müzik mektepleri yaptırdı. Diş sağlığı enstitüleri kurdu. 1924’te bir milyon dolardan fazla vergi ödedi. Malikânesinin yıllık masrafı 100 bin dolardı. Çok sevdiği annesiyle yaşadı. Hiç evlenmedi. İmzasını tasdik eden her şahide on dolar vermek âdetiydi. 1930’da sinir hastalığına yakalandı ve yürümesi zorlaştı. 1932’de vasiyetini hazırladı. Yatağına uzanıp tabancasının namlusunu şakağına dayayıp intihar etti. Bıraktığı son notta “Daha fazla neden bekleyeyim?” yazıyordu.

1846’da Paris’te yılda 2000 fotoğraf makinesi satılıyordu. 1852’de İngiltere’de ilk fotoğraf cemiyeti kuruldu. Fotoğrafçılık çok sükse yaptı. Her yerde sergiler açılıp müsabakalar tertiplendi. 1885’ten sonra gazete ve mecmualarda da fotoğraf kullanılmaya başlandı. 1925’te Leica tarafından 36 pozluk film üretildi.

Eastman

Fotoğrafın iyisi İstanbul’da!

Memleketimize fotoğraf makinesinin gelişi 1842 tarihidir. Bu yeni buluş gazetelerde duyurulmuştur. İlk fotoğraf stüdyosu 1842’de Beyoğlu’nda Daguerre’in çırağı Compa tarafından açılmıştır. Gazete malumatına nazaran “Güneşte 6 saniyede, güneşsiz havada yarım dakikada işini bitirmektedir”. 1845’te İtalyan Carlo Naya, 1850’de de Rum Basil Kargopulo Pera’da (Beyoğlu) stüdyo açtı. 1858’te Bayezid’de stüdyo işleten Abdullah Biraderler, 1867’de Beyoğlu’na geldi. Pascal Sebah 1857’de Beyoğlu Postacılar Caddesi’nde stüdyo açtı. 1860’ta Beyrut’ta ilk stüdyosunu açan Tancrede Dumas, 1866’da İstanbul’a gelip Cadde-i Kebir’de (İstiklâl Caddesi’nde) stüdyo açtı. 1870’lerde Bayezid’den nakleden Nikola Andreomenos, İsveçli Berggren, Ermeni Gülmez Biraderler Beyoğlu’nu şenlendirdiler. Kumkapılı bir balıkçının oğlu Bogos Tarkulyan, 1890’da Phèbus adlı meşhur stüdyoyu açtı. 1937’ye kadar çalışan bu stüdyo bilhassa portrede usta idi. Sebah, 1885’te İstanbul’da çalışan Policarpe Joaillier ile ortak olarak adını Sebah-Joaillier olarak değiştirdi ve çok tanındı. Abdullah Biraderlerden sanatı öğrenen Aşil Samancı’nın Apollon stüdyosu pek meşhurdu ve 1925’e kadar çalıştı. Görüldüğü üzere her sanatta olduğu gibi, fotoğrafçılıkta da Ermeni ve Rumlar önde gelmektedir. İşe sonra Levantenler, yani Osmanlı ülkesinde yerleşmiş Avrupalılar girdi.

İlk fotoğraf çektiren padişah: Sultan Abdülmecid. Fotoğrafı çekenler: Abdullah Biraderler

Bu fotoğrafçıların müşterek hususiyeti iyi malzeme kullanmaları idi. Fotoğraflar senelerce canlılığından bir şey kaybetmemektedir. Bunun için masraftan kaçınılmamaktadır. Kartlar Viyana ve Paris’ten gelmektedir. Bu sebeple İstanbul fotoğrafçıları çok meşhur oldu. İstanbul’daki ecnebi memurlar, tüccarlar ve turistler resim çektirmeden gitmez oldu. Bu vesileyle fotoğrafçılar en çok kazanan esnaf arasına girdi. İzmir, Selânik, Bursa, Edirne, Yanya, Konya, İzmit, Trabzon, Haleb, Beyrut ve Bağdad’da fotoğrafhaneler açıldı. Stüdyo olmayan şehir ve kasabalara seyyar fotoğrafçılar giderek icra-i sanat ederek çok para kazandılar. Resimler tekrar tekrar cam levhalara çekildiği için negatifler silinmektedir. Ama çekilen fotoğraflar canlılığını kaybetmeden günümüze intikal etmiş; tarihî şahsiyetler, eski kıyafetler, tarihî mekânlar bu sayede günümüze kadar hiç değilse suretlerde yaşatılarak intikal edebilmiştir.

Niepce'in çektiği dünyadaki ilk fotoğraf

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
26 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
19 Ağustos 2017

Söz Ola
Osmanlı padişahlarının hepsi dindar insanlar idi. Dini muhafaza ettiler. Dinin direği idiler. İçlerinde bir tane kötü yoktur. Ama aralarında derece farkı vardır.
Seyyid Abdülhâkim Arvasî Hz. “Kuddise Sirruh”
Osmanlılar Twitter