Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Geçen meşhur bir tarihçi çıktı, Osmanlılarda okur-yazarlığın çok düşük olduğundan bahsetti. Bunu da bağnazlığa bağladı. Ama ilk Kur’an emrinin “Oku!” olduğundan bahsetmedi. Ne diyelim, dilin kemiği yok. Ama rakamlar yalan söylemez.

Cumhuriyet istatistikleri 1927’de Türkiye’deki okur-yazar nisbetini % 8,1 verir. Fakat bu sayı hayli problemlidir. Acaba kasıt Latin harflerini bilenler midir? Zira 1903 Maarif Salnamesi’ne (yıllığına) göre, 19.929.168 nüfusun, 1.375.511’i talebedir. Bu sayının 868.879’u da ilkmekteptedir. Şu halde nüfusun %5’i ilkmektebe devam etmektedir. Orta, lise ve yüksek tahsilde veya gayrı resmî mekteplerde okuyan, hususi ders alan talebeler de vardır. Memur sayısı yüzbinleri bulur. 5-10 yaş arası çocuklar, nüfusun %10’u olduğuna göre, her 2 çocuktan biri talebedir. 1903’deki topraklardan 1923’te TC elinde kalanlar üzerinden hesap yapılırsa nispet artar. Zira burada yaşayan 12.516.308 nüfusun, 981.442’si ilkmektep talebesidir. Bu da nüfusun %8’i eder. Yeni rejimin verdiği okuryazar nisbeti, sadece ilkmektebe devam edenler kadardır. İstatistik mantığına göre geriye kalan nüfusun yarısının daha evvel mektebe gittiği düşünülecek olursa, okuryazar nisbeti %50’den aşağı olamaz. Çeyreği gitmişse, bu nisbet %30’lardadır. Şu halde iki istatistikten biri yalan söylüyor.

1908-1914 arası sadece İstanbul gazetelerinin günlük tirajı 100 binin epeyce üzerindedir. Taşra gazeteleri de canlıdır. 1928’de İstanbul ve Ankara gazetelerinin (zaten yeni rejim, yüzlerce gazeteden sadece üçüne izin vermiştir) tirajı 19.700’dür. Bu, Osmanlı devrinden daha düşük bir seviye demektir. Cihan Harbi’nde okumuş kitlenin cephelerde eritilmesi bir yana; harf inkılâbı sayesinde “okur-yazar” kesim, bir günde “okumaz-yazmaz” hâle gelmiştir.

Arab alfabesi zor mu?

Cemiyette okur-yazarlığın çok şey ifade etmediği; soyluların, papazların, hatta kralların bile okuma-yazma bilmediği, buna ihtiyaç duymadığı, okuma ve yazmanın bir zanaat olarak görüldüğü ve gerekirse ücret mukabilinde yaptırıldığı bir devirdir bu. Üstelik Şark kültüründe yazı değil, söz kıymet ifade eder. Sözlü kültür, yazılı kültürün önündedir. Her ne kadar “Hatırdan çıkar, satırdan çıkmaz” dense de, “İlim sudûrdan sutûra (kalbden yazıya) intikal edince zâyi olur” sözü tercih edilmiştir.

1927’de 13.650.000 nüfusun, okuryazar olmayan 1.347.0007’u on yıl içinde yeni harflerle okuma yazma öğrenmiştir. Okur-yazarların nüfusa nisbeti, 1935’de %15; 1960’ta %32; 1970’te %46’dır. Bu da yeni harflerin okur-yazar nisbetini arttırmakta yetersiz kaldığını gösterir. Bu nisbetin düşük olmasının sebebi, Arab alfabesinin zorluğu ve imkânsızlıklar değil; okuma-yazma istek ve ihtiyacının bulunmamasıdır. Zira normal zekâlı bir insan 3 ayda okuma ve yazmayı öğrenir. Arab alfabesinde bu müddet, Latin alfabesindekinden daha uzun değildir. Bu satırların yazarı Latin alfabesini 3 ayda sökmüş, üstelik sınıfın ilklerinden olduğu için kırmızı kurdele almış; Kur’an-ı kerim okumayı ise 15 günde öğrenmiştir.

Bir meselede hüküm verirken, hem zamanın şartlarını nazara almalı; hem de mukayese yapmalıdır. Acaba aynı yıllarda Avrupa’daki vaziyet nedir? 1890’da bu nisbet Rusya’da % 17’dir. İspanya, %39; İtalya, %45; Belçika, %74; Fransa, %78; Amerika’da %89,3; İngiltere, %92 okuryazara sahiptir. Osmanlı Devleti, şarklı bir imparatorluk olmasına rağmen, kendisine en çok benzeyen Rusya’dan çok ileride, İspanya ve İtalya ile aynı seviyededir.

Şifre harfleri

Osmanlıcanın, Latin harflerine göre zorlukları vardır, avantajları da vardır. Bazı harfler yazılır, ama okunmaz; bazıları yazılmaz, ama okunur. Fakat alışan bir kimse için matematik gibidir. Bazı formüller kafaya yerleştirildiği zaman iş kolaylaşır. Harfler birbirine bağlıdır. Bu sebeple stenografiktir, acele not tutmaya uygundur. Aziz Nesin’den Kenan Evren’e kadar çok enteresan kimseleri bu harflerle not tutarken görmüşüzdür. Harfler yuvarlaktır, gözleri yormaz. Eskilerde gözlük takan sayısı azdır. Üstelik çeşitli yazı türleri çıkarılabilir, sanata elverişlidir. Şifreli yazı yapılabilir. Üstelik Yemen’de, okuma ve yazmanın beraber öğretildiği bir usul sayesinde, okur-yazar olmayan yok gibiydi. 1862’den sonra kurulan ibtidaiyelerde bu usul tatbik olundu. Sağdan sola yazıldığı için insanın dengesine uygundur. İbrani, Süryani, Hind, Göktürk, Uygur, Japon ve Çin alfabeleri de sağdan sola yazılır. Bir tek Latin alfabesi soldan sağadır.

Câmi olan her köy ve mahallede bir hoca, dolayısıyla bir ilkmektep vardır. Erkek ve kız çocukların buraya gönderilmesi mecburidir. Sultan II. Mahmud’un bu yolda bir fermanı vardır. Câmi olmayan köyler, kışın veya Ramazan’da bir hoca tutar; bu, çocuklara okuma-yazma öğretir. 2-3 sene süren bu mekteplerde Kur’an-ı kerim ve tecvid, imlâ ve inşâ (yazı), ahlâk ve ilmihâl (din dersi), hesap ve biraz da tarih okutulur. Eski yazıda okumak başka, yazmak başkadır. Bazısı okur ama yazamaz. Çin’de böyledir. Osmanlı coğrafyasında okur-yazarlık nisbetinin düşük olduğu iddiası, inkılâbı haklı göstermek için yapılmış normal karşılanacak bir propagandadır. Ama bunu söyleyen tarihçinin, devletçe neşredilen ve kendisinin de editörlerinden olduğu Osmanlı istatistiklerini okumaması şaşılacak bir husustur.



İngiltere’nin Demir Leydi’si artık yok!

Eski İngiltere başbakanı Margaret Thatcher’ın ölümü hayranlarını yasa boğarken, bazı gruplar, sevinç gösterileri yaptı. Thatcherism denilen politikası, radikal ve inatçı şahsiyetiyle Churcill’den beri İngiliz siyasetinin en nüfuzlu başbakanı ve 20. asrın en güçlü siyasî figürlerindendir.

Saç stili ve elbiseleriyle kendisine has bir stili vardı

Margaret Hilda Thatcher, 13 Ekim 1925'te Lincolnshire’ın Grantham şehrinde bakkal Alfred Roberts’ın kızı olarak dünyaya geldi. Belediye meclisi azası ve Metodist vaizi olan babası için "Sahip olduğum her şeyi ona borçluyum. Beni inandığım şeylere inanmamı sağlayacak şekilde büyüten kendisidir" derdi. Oxford’da tabiat ilimleri, sonra hukuk okudu. 1953’te dul işadamı Denis Thatcher ile evlendi. İkizleri oldu. Başarısız birkaç teşebbüsten sonra, 1959’da Muhafazakâr Parti’den parlamentoya girdi. Maarif Bakanı iken mekteplerde ücretsiz süt dağıtıma son verdiği için "süt hırsızı" diye anıldı. 1975’te parti reisi seçilmesi herkesi şaşırttı. 1976’da Sovyetler’in baskıcılığını tenkit eden konuşması sebebiyle bir Sovyet gazetesi tarafından "Demir Leydi" olarak adlandırıldı. Thatcher bundan büyük keyif aldı. 1979 seçimlerini kazanarak, tarihe İngiltere'nin ilk ve son kadın başbakanı olarak geçti. Halbuki yıllar evvel katıldığı bir televizyon programında, hayatı müddetince İngiltere'de bir kadın başbakandan ümitli olmadığını söylemişti. Gandi, Butto gibi ailesinde siyaset geleneği bulunan kadın meslektaşlarıyla kıyaslanamayacak bir zaferdi bu.

Ailesi ile (solda). Kocası ve ikizleri ile (sağda)

Thatcherist mi, Özalcı mı?

Thatcher, büyük bir sosyal ve ekonomik değişikliğin mimarıdır. Malî politikayı tümüyle değiştirdi. Serbest piyasayı müdafaa etti. Devleti küçültmeye; sosyal meskenlerden demiryollarına kadar her şeyi özelleştirmeye girişti. Orta sınıfı güçlendirmeye çalıştı. Bu sayede Londra dünyanın en canlı ekonomik merkezlerinden biri oldu. İşsizlik arttı. Fakat Thatcher geri adım atmadı. “Benden U dönüşü yapmamı isteyenlere derim ki, leydi dönmeyecektir” sözü çok meşhur oldu. O zaman güçlü olan sendikaları hasım edindi. Madenci grevine karşı tedbir alıp kömür depoladı. Grev çöktü. Muhaliflerince, gelir dağılımı ve sosyal adaleti bozup fakirliği arttırdığı gerekçesiyle tenkit edildi. Ama Thatcherism denilen bu politika başta Turgut Özal olmak üzere dünyaya tesir etti. Politikasının Özalcı olduğunu söyleyenlere, “Bu bir iltifattır. İster Thatcherist, ister Özalcı desinler, maksat halklarımızın iyi bir hayat yaşamasıdır” dedi. [Özal ile doğum günleri aynıdır. Ölümü de Türkiye’yi ziyaret ettiği günün 25. yıldönümüdür.]

Birkaç yüz insan ve koyunun yaşadığı Atlas Okyanusu’nun en güneyindeki İngiliz kolonisi Falkland Adaları’nı 1982’de Arjantin işgal etti. Thatcher aksine tavsiyelere rağmen direndi. Zafer kazandı. 1984’de bir parti kongresi sırasında, otelinde IRA bomba patlattı. Thatcher kurtuldu. Reagan ve Papa ile işbirliği yaparak, Demir Perde’yi devirdi. Her şey bir yana, bu hizmetiyle 20. asrın en büyük siyasetçilerinden biri sayıldı. "Kelle vergisi" denen ve gelirine bakılmaksızın alınan belediye vergisi, partili isyanına sebep oldu. AB aleyhtarı tavırları da eklenince, Thatcher koltuğunu kaybetti; ama lord unvanı aldı.

Avam Kamarasına dikilen heykeli önünde (2007) Seçim propagandası esnasında bir bacacı ile (1951)

Herkesi dinler; ama doğru bulduğunu yapardı. Kararlılık, hele bir siyasetçi için, en büyük meziyet olsa gerek. Lâ teşbih, Yavuz Sultan Selim’i büyük yapan, bu vasfıdır. Çin lideri Deng Şiaoping, “Thatcher gerçekten kadın mı?” demişti. Ama o, kadınlığını politikada bir avantaj olarak öne çıkardı. Fransız gazetelerinde kendisinden ev kadını diye bahsedildiği söylenince, gurur duyduğunu ifade etti. Bir konuşmasında sözünü "Her kadın bilir ki sufle iki kere kabarmaz" diye vurguladı. Ancak kadın meselelerine alaka duymazdı. Uzun iktidar devresinde kabinesine sadece bir kadın aldı. Buna rağmen kadın seçmenleri çektiği biliniyor.

Çin lideri Deng ile. Meşhur çantası da yanında. (Deng'in ayağının dibinde tükürük kasesi)

Komedyenlere en fazla malzeme veren siyasetçilerdendi. Başrolü Meryl Streep'in oynadığı ve Oscar alan bir filme mevzu oldu. Thatcher'ın liderliğine karşı olan, ama hükümetlerinde bakanlık yapan Kenneth Clarke, “Dayatmacı tavrı Thatcher'in sonunu getirdi. 'Niye bu hükümette her işi ben yapmak zorunda kalıyorum' diye çıkışırdı. Diyemezdik ki, öyle yapmasan, hepimiz işimizi daha iyi yapacaktık."

Çanta koymak

Thatcher, evraklarını dosya yerine, meşhur çantasında taşırdı. Bir şey söyleyeceği zaman, mutlaka çantadan çıkardığı bir evrakı vardı. Evrak çıktı mı, muhatap sus-pus olurdu. Çanta, bakanların korkulu rüyasıydı. Hatta bir ara salondan çıktığında, “Nasıl olsa çanta burada, toplantıya başlayabiliriz” bile dediler. Çanta koymak, Oxford lügatine posta koymak manasına tabir olarak girdi (handbagging). Reagan’ın Dışişleri Bakanı Schultz, Thatcher’a bir çanta hediye ederek, “Gereksiz tartışmalara uygun bir şekilde son vermeniz için tarihin ilk Büyük Çanta Nişanı’nı takdimimdir” demişti.

Her şeyden önce sözünü sakınmamasıyla bilinen Thatcher'dan inciler

Şanslı değildim, hak ettim. (9 yaşında okulda mükâfat aldığında)

Halkın önünde uyumayacağım hususunda kocama güvenirim. Alkışlaması gereken yerde alkışlar. (1978)

Oylar, olgun erik gibi ağaçtan düşmez; mücadele gerekir. (1979)

Eva Peron gibi hiçbir ideali olmayan bir kadın o kadar yol almışsa, sahip olduğum ideallerle benim ne kadar yol alacağımı düşünün." (1980)

Bakanlarımın ne kadar konuştuğu mühim değil, yeter ki dediğimi yapsınlar. (1980)

İnsana has çok zayıf yanlarım var. Kimin yok ki? (1983)

Hâdiselerin merkezinde olmayı seviyorum. (1984)

Eviniz, yapacak daha iyi bir şeyiniz olmadığında gittiğiniz yerdir. (1991)

Thatcher'i karikatürize eden kukla



İmparatorluklarda çeşitli milletler yaşar. Çok dil konuşulur. Hükümdar, hepsinin babası pozisyonundadır. Bunları patırtısız yaşatmaya bakar. Herkes kendi kompartımanında, kendi kültürü ile yaşar.

Osmanlı Devleti, Moğol istilâsı sebebiyle Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş bir Türkmen topluluğu tarafından, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Bizans sınırında bir uçbeyliği olarak kuruldu. Kısa bir zaman içinde fetihler sebebiyle çok sayıda Hristiyan ve Yahudi, Osmanlı tâbiyetine girdi. Hâkim sınıf Müslümanlar olmakla beraber, gayrımüslimler sayıca fazladır. Yavuz Sultan Selim’in fetihlerinden sonra, Müslüman nüfus, gayrımüslimleri biraz geçti. 1071’den itibaren Anadolu’ya az Türk geldi. XIII. asırdaki Moğol istilası sebebiyle biraz arttı. Ama esas Türk nüfusun artışı XVI. asırdan sonra Osmanlı hükümetinin göçebeleri iskân politikasıyla gerçekleşti. Müslümanlar içinde Türkler, sayıca fazla oldukları gibi, hanedan, ulema ve ordu vesilesiyle hâkim gruptur.

İstanbul'dan Ermeni kadın, Yahudi gelin ve Rum kız (soldan-1873)

Millet-i Hâkime

Osmanlı Devleti’nde XV. asırdan itibaren her otuz senede bir muntazaman toprak ve ahali sayımları yapılırdı. Askerlik ve vergiye esas teşkil ettiği için, sadece erkek nüfus sayılırdı. Bu bakımdan XVI. asırda Osmanlı nüfusunun 30 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bunun yarısından biraz fazlası müslümandır. 1844’te 35 milyon nüfusun, 20 milyonu Müslüman; 15 milyonu gayrımüslimdir. Türkler 10, Araplar 7, Kürtler 1 milyondur. İstanbul’un 800 binlik nüfusunun tam yarısı gayrımüslimdir. Toprak kayıpları sebebiyle 1905’te 21 milyona düşen nüfusun, 15,5 milyonu müslümandır. 1914’te 18,5 milyon kişinin 15 milyonu müslümandır. Türkler yine de ekseriyet değildir.

İmparatorluklarda çeşitli milletler yaşar, çok dil konuşulur. Hükümdar, hepsinin babası pozisyonundadır. Bunları patırtısız yaşatmaya bakar. Herkes kendi kompartımanında, diğeriyle karışmadan kendi kültürü ile yaşar. Sultan II. Mahmud’un “Ben teb’amın Müslümanını câmide, Hıristiyanını kilisede, Yahudisini de havrada tefrik etmek (ayırmak) isterim. Aralarında başkaca fark yoktur. Hepsi benim evlatlarımdır” sözü bunu ifade eder. Hükümdar yabancı ırktan bile olabilir. İngiltere, Belçika, Danimarka, Norveç, Rus, Bulgar, Romanya, Yunanistan, Portekiz hanedanı Alman; İspanya ve İsveç hanedanı Fransızdır. Türk Babür Şah’ın kavmi Hindli; Ahmed Tolun’un kavmi Arab idi. Hükümdarın, her bir etnik sınıftan muhafızları vardır. İngiliz kralı bazen İskoç eteği giyer; Avusturya imparatoru, Macar üniformasıyla merasime çıkar. Sultan Hamid, Karakeçililer yanında, Arnavut ve Arablardan da millî muhafız alayları kurmuş; İstanbul’un fethini kutlamak isteyenlere, “Rum vatandaşlarımız rencide olur” diyerek izin vermemişti.

Alman asıllı İngiltere kralı V.George İskoç mahalli kıyafetiyle

Son asırda Osmanlı Devleti’ni, binlerce yıldır süregelen bir Türk tarihinin parçası sayan farazi bir tarih anlayışı ortaya çıkmıştır. Türklerin öncülük ettiği bir devlet olması itibariyle doğrudur. Ama bu devir, milliyetçiliğin olmadığı, ırk ve etnik kimliğin hiç mânâ ifade etmediği bir zamandır. Hanedan Türktür. Resmî ve askerî muhitte Türkçe konuşulur. Ama bir Türklük şuurundan; Türklük ile hâkimiyet arasında irtibattan söz edilemez. Türk tarihi, Türk topluluklarının mücadele ve savaşlarıyla doludur. Bir Osmanlı vatandaşı için gerçek kimlik dindir. XIX. asırdan itibaren Osmanlılık gerçekçi bir üst kimlik olmuştur. Osmanlı, hanedanın kurucusu olan padişaha izafeten ülke vatandaşlarına verilen isimdir. Ayırıcı değil, birleştiricidir. Müslümanlar, hâkim sınıftır. Eşitler arasında birincidir. Sırplar, Ortodoks milletinden sayılırken; aynı dili konuşan Boşnaklar, Müslüman millet-i hâkimesine dâhildir. Avrupa, Osmanlılara Türk derken, Müslümanlığı kasteder. “Türk oldu”, “Müslüman oldu” demektir.

Sultan Hamid devrinde Arab Zuav Muhafız Alayı (solda), Arnavud Muhafız Alayından borucu (sağda)

Ümitsiz Türkifikasyon politikası

Sarsılan imparatorluğu ayakta tutabilmek için İttihatçılar önce Osmanlılık siyasetine sarıldı. Ama kavmiyet afyonuyla sarhoş olmuş gayrımüslimleri elde tutamadı. Bunun üzerine girişilen ümitsiz Türkifikasyon (Türkleştirme) politikası, Arapları ve Arnavutları kopardı. İttihatçıların sızdığı cumhuriyet hükümetleri de bu politikayı sürdürdü. Anadolu’ya hicret eden Rumeli ve Kafkas halkları çaresiz seslerini kıstı. Ama Türklerden de evvel bu mıntıkada yaşayan Kürtler direndi. Üstelik Türkleştirme politikası, en büyük zararı Türk milletine verdi. Türklerle tarihî kültürleri arasında uçurum meydana getirdi. Türk dili, dini, kültürü dejenere edildi. Geçmiş, bir yandan külliyen reddedilirken; bir yandan da zengin bir mirasın parçası olarak görüldü. Mısır’da da firavunların isimleri caddelere verilmiş; heykelleri meydanlara dikilmiştir. Şah Rıza Pehlevî, İran devletinin kuruluşunun 5000. yılını Persepolis’te kutladı.

Ulus-devlet, imparatorluğa alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Hâkim ulus ve karşısında onunla çatışan azınlık vardır. Ankara da bu modaya uydu. Ancak dinî mazisi sebebiyle, sadece gayrımüslimleri azınlık saydı. Kürt ve diğer Müslüman halklar, bu kimlikleriyle ne azınlıklara, ne de hâkim millete dâhil edildi. Halbuki Osmanlılar zamanında bunlar millet-i hâkimedendi. Gayrımüslimler, dinî değil, aşırı milliyetçi vesilelerle eritildi. Bugün yaşanan problemlerin aslı budur. Modern demokrasilerde etnik kimliğe vurgu yapılmaz. İngiltere, Amerika ırka değil, ülkeye göre isim almıştır. Herkes mensup olduğu millete karşı hissen bağlılık uyabilir; kültürünü, dilini yaşatabilir. Ama bunu bir hâkimiyet ve baskı vasıtası yapamaz. İslâm-Türk siyaset geleneğinde de bunun örneği yoktur.

Söğütlü Ertuğrul Muhafız Alayı



Avrupa'nın kalbi sayılan şehirlerden Viyana'yı Osmanlılar iki defa kuşattılar. 1529 ve 1683 tarihli bu iki kuşatmadan netice alınamadı. Ancak Viyanalılar bunları hiç unutmadı. Her sene şehirlerinin Türklerden kurtuluşunu kutlamaktadırlar. Üstelik şehrin her yanında, o devirden kalma hatıralar vardır. Asırlarca Osmanlı hâkimiyetinde kalmış Balkan şehirlerinde bile bu kadar Türk izine rastlamak mümkün değildir

Sultan I. Mahmud'un elçİsİnİn resmİ bulunan saray
Osmanlıları yenen meşhur kumandan Prens Eugene, elde ettiği servet ile şimdi resim galerisi olan bu Viyana'nın sembollerinden Belvedere Sarayı'nı yaptırmıştır. Duvarında Prens Eugene'i, Sultan I. Mahmud'un elçisi ile görüşürken tasvir eden bir resim asılıdır.

O GÜNÜ HÂLÂ UNUTAMADILAR
Viyana'ın en eski ve büyük parklarından olan Prater'de, 1920'lerden kalma bir dönme dolap hâlâ çalışmaktadır. Bunun müzesinde, Viyana tarihini tasvir eden resim ve biblolar vardır. En dikkat çekici olanı ise Osmanlı İmparatorluğunun 1683'teki II. Viyana Kuşatmasıdır. Kuşatmanın 200. yıldönümünde Stefan Katedrali'nde mermerden bir âbide yaptırıldı. Türkenbefreiungsdenkmal (Türklerden Kurtuluş Âbidesi) adlı anıtta üzerinde Türklerden kurtuluşa yardımcı olan tarihî şahsiyetler tasvir edildi.

“ALLAH?ALLAH”?SESLERİ
Fırıncı Josef Schulz, kuşatma sırasında bir gece fırının bodrumundan ses geldiğini işitir. Bu, şehre doğru tünel kazan Osmanlı lağımcılarının “Allah Allah” sesleridir. Mesele anlaşılınca, bodrumu suyla doldurarak teşebbüsü engellerler. Baba Schulz böylece bir halk kahramanı olur. Fırıncıların bu kahramanlığı hatırına 1783'te Innungshaus yaptırıldı.

KALEYİ DELEN ÇERKEZ DAYI
Evliya Çelebi'nin anlattığına göre 1. Kuşatma sırasında surlarda açılan bir gedikten şehre dalan Osmanlı askeri Çerkez Dayı, neden sonra içeride tek başına olduğunu fark eder ve şehid olana kadar çarpışır. Kral Ferdinand bu büyük kahramanı şehid olduğu eve defnettirir. Gâvur Sokağı'ndaki (Strauchgasse) bu evin köşesinde Çerkez Dayı'nın kılıç sallayan bir heykeli bulunmaktadır.

UYANIK LEH KAHVEMİZİ KAPTI!
Osmanlı çadırlarında bulunan çiğ kahve çekirdekleri sayesinde, Viyanalılar kahve tiryakisi olmuş, Viyana da kahvesi ve kahvehaneleriyle tanınmıştır. Kuşatma sırasında tercümanlık maksadıyla Osmanlı hatlarına girip çıkan Leh Yahudisi Kolschitzky, herkesin deve yemi zannettiği çuval içindeki çekirdekleri tanıyıp satın alarak çeşitli tecrübelerden sonra süt ve şeker eklemek suretiyle bugün Melange denilen an'anevî Viyana kahvesini bulmuş; şehirdeki ilk kahvehaneyi açmıştır.

“TÜRKLER GELİYOR” ÇANI!
Osmanlılardan kalma 200 kadar top ve diğer metal silahlar eritilip 1711'de Pummerin adı verilen büyük bir bronz çan yapılarak Stefan Katedrali'ne asıldı. Yaklaşan Osmanlı tehlikesi kiliselerde çalınan çanlarla haber verilirdi. Papa III. Calixtus'un emriyle 1456 tarihli Belgrad Kuşatması'ndan beri Avrupa'da Türk çanı adıyla bütün kiliselerde muayyen zamanlarda çan çalınmakta; muayyen dualar okunmaktadır. St. Stefan Katedrali'nin dışında kuzey duvarında bulunan Capistrankanzel adı verilen heykelde, Türklerin gazabı hakkında vaazlar veren Johannes von Capistrano'nun ayakları altında ezilen bir yeniçeri tasvir edilmiştir. Fransisken rahipleri yaptırmıştır.


VEZİRİAZAMIN OTAĞI SERGİDE
Viyana'daki Arsenal Harp Tarihi Müzesi'nde kuşatmadan kalma sancaklar, tuğlar, tolgalar ve silahlar ile veziriazama ait olduğu sanılan otağ teşhir edilmektedir.

HİLALİ KRUVASAN YAPIP YEDİLER
Almanların kipferl (hilâl) dedikleri kruvasan da Viyana kuşatmasından kalmadır. Şehir kurtulunca, bunun sevinciyle pastacılar, Türklerden öğrendikleri milföy hamuruyla hilâl şeklinde bir çörek yapmış ve Viyana kahvesi yanında yenmesi âdet olmuştur. Alman prensesleri vasıtasıyla Fransa'ya getirilmiş; adına kruvasan (mukaddes haç) denilmiş ve buradan dünyaya yayılmıştır.


Türkler de Viyana’yı unutamadı

Viyana, hiç Osmanlı hakimiyetine girmedi. Ama nice Anadolu şehrinden fazla Osmanlı izini barındırıyor. Viyanalılar iki defa kapılarına gelen Osmanlıları hiç unutmadı. Ama Türkler de Viyana'yı yüreklerinden çıkaramadı.

Viyana, hiç Osmanlı hakimiyetine girmedi. Ama nice Anadolu şehrinden fazla Osmanlı izini içinde barındırıyor. Viyana’ya çeşitli seyahatlerin her birinde bu izlerden yenilerini keşfettik. Avrupa’nın bu en eski ve güzel şehirlerinden biri, Türk tarihinde bu kadar yer tutsun, olur şey değil. Şurası bir gerçek ki, Viyanalılar iki defa kapılarına gelen Osmanlıları hiç unutmadı. Ama Türkler de Viyana’yı yüreklerinden çıkaramadı. Meşhur Viyana kahvehanelerinde, Osmanlılardan öğrendikleri kahvenin mis gibi kokusunun peşinden eski sokakları dolaştık. Her köşebaşında bize ait nişanlara rastladık. Bunlardan bazılarını sizinle paylaşıyoruz...



SCHÖNBRUNN SARAYI

Avusturya İmparatorlarının yazlık sarayıdır. 1867’de Viyana’yı ziyaret eden Sultan Aziz burada misafir edilmişti.


VİYANA’NIN ÇAMLICASI: KAHLENBERG TEPESİ

Viyana’nın en güzel manzarasının seyredildiği tepedir. Kahlenberg’e eskiden “Sauberg (Domuz Dağı)”; komşusu Tuna manzaralı tepeye ise “Kahlenberg” denirdi. Jan Sobieski, bu iki tepenin ardından dolaşıp, Osmanlı ordusunun sağ kanadını mağlup etmişti. Taarruzun yapıldığı 12 Eylül sabahı buradaki Kapusen Manastırı’nda Sobieski’nin de katıldığı bir âyin tertiplenmişti. Şimdiki Kahlenberg’de Viyana’nın Türklerden kurtuluşu şerefine St. Joseph Kilisesi yapılmıştır. Duvarında Osmanlı ordusunu yenerek şehri kurtaran Polonya Kralı Jan Sobieski’ye şükran tabelası vardır. Şimdi Sauberg’e “Kahlenberg”, öteki tepeye ise “Leopoldsberg” deniyor.



TÜRKENSTEİN (TÜRK TAŞI)

Viyana yakınında Mauerbach ormanında Osmanlılardan kalma mezar taşları ve büyük bir tuğra vardır. Rivayete göre Belgrad’ı düşüren Avusturyalı kumandan Laodon, zafer nişanesi olarak buradan vali İbrahim Paşa’nın mezar taşını söküp Viyana’ya getirip arazisi içindeki bir duvara monte ettirdi. Sonradan tarihçi Hammer, yazıları okuyarak bu İbrahim Paşa’nın vali değil, elçi olduğunu tespit etti. Osmanlıca bilmedikleri için tuğrayı ters koymuşlardır.



TÜRKENSCHANZPARK (TÜRK TABYASI PARKI)

Kuşatma sırasında Osmanlı tabyasının bulunduğu yerde, İmparator Franz Joseph’in emriyle 1888’de güzel ve büyük bir park yaptırılmıştır. Girişte ay-yıldızlı süslemeler vardır. 1991 senesinde bu parkta Osmanlı üslubunda bir çeşme inşa edilmiştir.






TÜRKENRİTTHOF

(TÜRK GEZİNTİSİ AVLUSU)

Kuşatmadan sonra her yıl burada Osmanlılardan kurtulmanın şerefine 24 Ağustos’tan (Aziz Bartelemi Yortusu) sonraki Pazar günü bir festival tertiplenir; Kara Mustafa Paşa’yı temsil eden birisi eşeğe ters bindirilip gezdirilerek güya Osmanlılar aşağılanmış olurdu. Taşkınlıklar sebebiyle Kral I. Leopold tarafından yasaklandı.


TÜRKENKOPF (TÜRK BAŞI)

Avusturya’da pek çok evin girişinde çatık kaşlı, pala bıyıklı, sarıklı bir Türk başı tasvir edilmiştir. Lenau Sokağı 3 numaradaki baş en dikkate değer olanıdır.



TÜRKENREİTER (TÜRK SÜVARİSİ)

Kuşatma sırasında Kara Mustafa Paşa’nın çadırının bulunduğu yerde, bu hatırayı yaşatmak üzere elinde pala sallayan sarıklı bir Osmanlı süvarisi heykeli yaptırılmıştır.



Mahkûmların aileleriyle görüşmesine imkân tanınacakmış. Bu tatbikat Belçika’da başladı. İslâm hukuku böylece çağın ilerisinde kaldı. Bu hukuka göre mahkûmlar belli zamanlarda eşleriyle bir araya gelebilir. Mahkûmun değil, kadının hakkını korumak içindir.

Mahkûmlar eşleriyle bu odada görüşecek.

Birkaç sene evvel bir müzik grubu, bir kabadayının Yedikule zindanındaki hayatını anlatan şarkı yaptı. Halbuki Yedikule, Bizans zindanıydı; Osmanlılar zamanında zindan olarak kullanılmadı. Harbe tutuşulan devletin elçisi burada misafir edilirdi. Osmanlılarda hapis cezası ve hapishane yoktu.

Hapis tazyik içindir

İslâm hukukunda esas olan bedenî cezadır. Çünki hapis, suç ve cezanın şahsîliği prensibine aykırıdır. İnsanın ibadetlerini ve himayesi altındakilere karşı mükellefiyetlerini yerine getirmesine engel olur. Suçlunun hapsi, daha ziyade suçlunun masum yakınlarını zarara uğratır. Suçlu, mahbeste, ruh sağlığını kaybeder. Veya yeni bir takım suçlara elverişli hâle gelir. Bu sebeple şer’î hukukta hapis, bir cezadan çok, suçlunun ıslahı için veya bir tedbir olarak meşru kılınmıştır. 1700’lerden evvel Avrupa’da da böyleydi

Malî ceza zengine dokunmaz. Hapis cezası berduşa dokunmaz. Ama bedenî ceza, zengin-fakir, kadın-erkek, köylü-şehirli, âlim-câhil, herkese aynı tesir eder. bu sebeple daha adil görülmüştür. Bedenî ceza kırbaç değil, serçe parmak kalınlığında bir değnektir. Yüze, jenital mıntıkaya ve hep aynı yere vurulmaz.

Şer’î hukukta hapis vardır, ama suçun cezası olarak değildir. Cemiyete karışması zararlı olanları tecrid ve bir işe tazyik içindir. Yol kesip, mal ve cana dokunmamış olanlar; mürtedler (dinden çıkanlar); borçlarını yerine getirmeyenler tövbe edinceye ve borcunu ödeyinceye kadar hapsolunurdu. Eminönü’nde şimdi kuyumcular çarşısı olan Babacafer Zindanı bu işe yarardı. Hazret-i Ebû Bekr zamanından itibaren hapishaneler kurulmuştur. Hapis, suçlunun tazyikine elverişli bir mekânda olur. Mahpusa, yatması için basit bir yaygı; ölmeyecek kadar da su ve etmek verilir. Maksat hapiste kendisine bakmak değil, borç ödemeye tazyiktir. Bu masrafları da kendisi karşılar. Günlük ibadetlerini yapmasına yardımcı olunur. Mahpus, kimseyle görüştürülmez. Ancak hanımının muayyen müddet zarfında kocasının yanında kalması caizdir. Çünki hapis, kadının evlilikten doğan hakkını düşürmez. Mahpeyker Kösem Sultan gibi hayırseverler arada gelip, borç ödeyerek mahkûmların salınmasını temin ederdi.

Baba Cafer Zindanı

Karakola imza

Sürgün cezası da vardır. Bazı suçluların yaşadığı cemiyetten uzaklaşması onun için de, cemiyet için de zaruri görülür. Kalesi olan şehirler tercih edilir. Osmanlılarda sürgün, bir kuleye kapatmak (kulebendlik) veya bir kalede ikamete tâbi tutmak (kalebendlik) şeklinde tatbik olunur. Kalebend olan şahıs, gün içinde serbestçe gezip dolaşır. Bir işle meşgul olabilir. Kale dışına çıkamaz. Muayyen zamanlarda kale kumandanlığına gidip isbat-ı vücud eder. Sinop namlı bir sürgün yeriydi.

Bazı suçların cezası küreğe konulmaktır. Tersaneye hem harb esirleri, hem de kan dökme, yol kesme, ev basma, kalpazanlık, hırsızlık gibi ağır suç işlediği için mahkûm olanlar getirilirdi. Bunlar donanma seferde iken kürek çeker; sefer dışında da tersânede çalışırdı. Donanma seferde iken emniyet mülahazasıyla kürekçilerin ancak yarısı kürek mahkûmu veya forsa olur; geri kalanı ücretli Müslüman kürekçilerden seçilirdi. Avrupalılar, Kuzey Afrika zindanlarına İtalyan argosunda hamam manasına gelen banyo derdi. Bu sebeple tersaneye de banyol denmiştir. Kürekli gemiler kalmayınca, devlete ait atölyelerde çalışmaya başladılar. Tersane zindanları Avrupa’da da vardı ve bunların şartları İstanbul’dakinden fevkalâde ağırdı. Banyol, 1863’te kapatıldı. Sultanahmed’de bir devlet hapishanesi tesis edildi. Avrupa tesiriyle hapis cezası verilen suçlar arttırıldı.

Sultan Ahmed Hapishanesi. Bugün lüks bir oteldir.

Basit bazı suçlara para cezası verilirdi. Kasden adam öldürme dışındaki katl, yaralama ve dövme suçlarında mahkûm, mağdura veya yakınlarına diyet adıyla bir meblağ para öderdi. Kalpazanlık, karaborsacılık gibi suçlarda, suçlunun mal varlığı veya muayyen bir kısmı müsadere edilirdi.

Bazı suçlarda suçluyu mahkemeye çağırıp, “Sen böyle bir suç işlemişsin!” gibi sözlerle azarlamak ceza yerine geçer. Yalancı şâhid, dolandırıcı, kumarbaz gibi şahısların, ibret maksadıyla teşhir edilmesi de cezadır. Teşhir; yüzüne kara çalmak, bir merkebe ters bindirip şehirde dolaştırmak, tellal vasıtasıyla suçunu ilân ettirmek, meydanda tomruğa bağlamak şeklinde olabilir. Osmanlılarda, yüz kızartıcı suç işleyenler, umumî meydanlarda ibret için tomruğa bağlanarak teşhir edilirdi.

İbret taşında teşhir

Telâfisi olmadığı için idam cezası nadirdir. Kasden adam öldürmede ölenin yakınları isterse tatbik olunur. Bir de çocuk kaçırmayı, gaspı, büyücülüğü âdet edenler gibi cemiyet için zararlı olanlara, hâkim veya hükümdar idam cezası verebilir. Yol kesme suçundan dolayı idama mahkûm olanların cezası alenî infaz olunur ve üç gün kadar teşhir edilir. Bunun dışında idam cezası en seri silahla infaz edilir. Osmanlılarda, Tanzimat devrine kadar, idam edilen suçlulardan bazılarının başının, bir müddet (üç gün kadar) Topkapı Sarayı önündeki ibret taşında (seng-i ibret) teşhir edildiği rivâyet olunur.

Kış uzunmuş

-Eşek çaldığı sabit olan zanlı A.’nın iki ay hapsine karar verildi. Son sözün?

-Hakim bey, siz yenisiniz. Buranın kışı uzun sürer. Ya bana 4 ay verin, ya da müsaade edin bir eşek daha çalayım.

(Kış gelince eşek çalıp, postu sıcacık hapishaneye seren adamın hikâyesi)



Suriye’nin, hatta İslâm dünyasının en büyük âlimlerinden Said Ramazan el-Butî, geçenlerde ders verdiği câmide bir intihar taarruzu neticesinde torunu ve 40 kişiyle beraber vefat etti. Cinâyeti üstlenen olmadı. Hükûmet, isyancıları; onlar da hükûmeti suçladı.

Muhammed Said Ramazan el-Butî, 1929’da Türkiye-Irak sınırında Cizre’nin Celeka köyünde dünyaya geldi. Botan aşiretinden bir Kürt olan babası Molla Ramazan (1888-1990), aynı zamanda Nakşî şeyhiydi. Ailesi, 1934 senesinde hükümetin din aleyhtarı icraatından kaçarak Şam’a, Kürt mahallesi Rükneddin’e yerleşti. Burada resmî vazife almadan irşadla meşgul oldu. Tek oğlu Muhammed Said, meşhur Şâfiî âlimi Hasan Habenneke’den çok istifade etti. Ezher’de okudu; fıkıh doktorası yaptı. Şam Şeriat Fakültesi Dekanı oldu. “Mezhebsizlik, İslâmiyeti Tehdit Eden En Büyük Fitnedir” kitabı, modernizm ile mücadelede çığır açtı. Dünya çapında şöhret kazandı. Gelenekçi ulemanın gözbebeği oldu. Resulullah’ın yaşantısını dile getirdiği Fıkhu’s-Sîre ile şer’î hükümlerde ilahî maksatların yerini anlattığı Davâbıtü’l-Maslaha kitabı çok kıymetlidir. 60 kadar eseri vardır. Gazete, mecmualarda devamlı aktüel dinî yazılar yazar; her hafta televizyonda vaaz verirdi. Emevî Câmii’ndeki hutbe ve derslerini yüzlerce kişi takip ederdi. Defalarca dinleme imkânı bulduğum vaaz ve dersleri, çok açık ve istifadeliydi.

Biz Esed’e razıyız!

Suriye’de, nüfusun % 10’unu teşkil eden aşırı Şiî Nusayrîler, orduyu ve polis teşkilatını ele geçirerek 1963’te darbe ile başa geldi. Said Ramazan, önceleri yakınlık duyduğu Müslüman Kardeşler’in Nusayrîlere ve hükümet güçlerine tecavüzlerine karşı çıktı. 1982 Hama katliâmı öncesi Müslümanları hükûmete itaate çağırdı. Bu sebeple radikal kesimler tarafından “rejimin adamı” ve “Esed’in fetvacısı” olarak görüldü; hatta Bel’am bin Baura’ya benzetildi. Halbuki Said Ramazan, zâlim ve dinsiz de olsa hükümete itaat edilmesinin Ehl-i sünnetin prensibi olduğunu; zulmü ortadan kaldırmak isterken daha büyük zulümlere yol açılacağına dikkat çekti. Hâlihazırdaki isyanı da desteklemedi. Arkasında yabancı güçler olduğuna, radikal Vehhabî hâkimiyetine yol açabileceğine dikkat çekti. Gerçekten Suriye, hükümetin halkta tabanı bulunmayan Libya, Tunus ve Mısır’a benzemez. Burada ihtilâl, iç savaş hâlinde yıllarca sürer. Çok kan dökülür. Neticede Afganistan’dan beter olabilir. Suriye hükûmeti, %10 şiî azınlığın gücüne ve Rusya, Çin gibi sosyalizm devrinden kalma güçlü müttefiklerine arkasını vermiştir.

Baba Molla Ramazan (solda), Said Ramazan genç bir ilim talebesi (sağda)

Said Ramazan, yeri geldikçe hükümeti de tenkit etmekten geri durmazdı. Kimden gelirse gelsin, her zaman zulme karşı çıktı. 20 sene evvel ders verdiği Şam’daki Cengiz Câmii’nde görüştüğümde, “Biz Hafız Esed’e razıyız. Çünki orduda onun gibi olmak isteyen çok kişi var” diyerek bu husustaki endişesini dile getirmişti. Evet, Suriye rejiminin tasvip edilemeyeceğini; ama fitneye karşı ehven olduğunu söyledi. “Velâkin yahterimûne bil-müslimîn” (Fakat Müslümanlara ihtiram ediyorlar) sözü hâlâ kulağımdadır. Nitekim Suriye, idarede aşırı Şiîler bulunmasına rağmen, Sünnîlerin en güçlü ve Müslümanların en rahat olduğu ülkelerdendir. Dinî ilimler serbestçe tedris edilir; mahkemelerde şer’î hükümler tatbik olunur; insanlar siyasete karışmamak kaydıyla dinî vecibelerini rahatça yerine getirebilir.

Butî, Sünnî akidenin getirdiği uzlaşmacı tavrıyla Hafız Esed’in dikkatini çekti. Kendisine yakınlık duydu. Ondan dinî ders almak istedi. Milletvekilliği, hatta bakanlık teklif ettiyse de Butî kabul etmedi. Yalnızca ders vermesine müsamaha edilmesini istedi. Hafız Esed de kabul etti. Bunları bizzat Butî’den işittim. Üstelik televizyonda yasak olan dinî programlara izin verilmesini, dinî kitaplardaki sansürün kaldırılmasını, resmî yerlerde yasak olan tesettürün serbest bırakılmasını temin etti. Hafız Esed, Butî ile olan irtibatından sonra fevkalâde yumuşadı. Beşşar’ın idaresi daha da serbestti. Realist Butî, Müslümanların ilmî ve içtimaî bakımdan güçlenmeleri sayesinde, zamanla her şeyin normale döneceğini düşünürdü. Kendisini rahmetle anıyoruz.

Beşşar Esed, Başmüftü Farfur ve Şiî uleması ile bir merasimde

Dünyada kör olanlar

Üzerine sardığı sarığı ile kırmızı fesi, koyu renk cüppesi ile Osmanlı âlimi kisvesini muhafaza ederdi. Türkçesi iyiydi. Türklere ve Türkiye’ye muhabbeti çoktu. Vaazlarında ahlâkî vurgu çoktu. Nüktedandı. Yeri geldikçe hissî konuşur; zaman zaman ağlardı. Fıkhî mevzulara derin vukufu vardı. Fetvaları açık ve mutemeddi. Zeki ve hazır cevaptı. Münazaralarında çok güçlüydü. Vaktiyle Suudi Arabistan’ın başmüftüsü pozisyonunda Abdülaziz bin Baz vardı. İki gözü âmâ idi. Bundan 20 sene evvel, Bin Baz Riyad’dan, Butî Şam’dan telekonferans sistemiyle bir televizyon programına katıldılar. Bin Baz, Allah’ın eli, gözü olduğunu, insana benzediğini âyetlerden delil getirerek ispata çalıştı. Butî, bu âyetlerin mecaz olduğunu uzun uzadıya anlattı. Bin Baz ısrar etti. Bunun üzerine Butî, “Kur’an-ı kerimde, Kim bu dünyada kör ise, âhirette de kördür. Gideceği yer çok kötüdür, buyuruluyor” diyerek muhatabının körlüğüne ima yaptı. Yani “mecaza inanmıyorsan, sen de cehennemliksin” demek istedi. Halbuki âyet-i kerimedeki körlük, hakkı görmemek, yani iman etmemekten kinayedir. Bin Baz cevap veremedi.

Şehid Said Ramazan'dan geri kalanlar: Vaaz notu ve kırık gözlük

Buti'nin televizyondan naklenv erilen cenaze namazını oğlu Tevfik göz yaşlarıyla kıldırdı



İMPARATORLUĞUN MEZARCILARI: İTTİHATÇILARA DAİR

İktidarı ellerine alalı yüz seneden fazla zaman geçti. Koca imparatorluğun mezarcısı oldular. Buna rağmen izleri ve sesleri eksilmedi. Bu muvaffakiyete destan yazılsa yeridir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Sultan Hamid devrinin sıkı, an’aneci ve dindar hayatından sıkılanlarca kuruldu. Bir yanda İngiltere ve Fransa, öte yanda Almanya’yı arkasına aldı. Hürriyet, eşitlik, vatan, millet edebiyatı sloganlaştırıldı. Sultan Hamid’in mazur görülebilecek, ama sevenlerini bile bizar eden kuşkuculuğu ellerini güçlendirdi.

İttihat ve Terakki kurucuları

1908’de Rumeli’deki İttihatçı subaylar, “İngiltere Kralı ile Rus Çarı Reval’de Rumeli’yi paylaştı” yaygarasıyla dağa çıktı. Kumandanlarını vurdular. Reval’de böyle bir mevzu konuşulmadığı sonradan anlaşıldı. İhtilâl büyüdü. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilan edildi. Meclis toplandı. İttihatçılar mecliste çoğunluk elde etti.

1908 meşrutiyetini tasvir eden kartpostal

Sansür kaldırıldı. Sultan Hamid aleyhinde neşriyat başladı. Halk, taht değişikliğine ruhen hazırlandı. Abdullah Cevdet, “Sultan Hamid hakkında yüz yalan uydurdum. Birine ben de inandım. O da Harbiye talebesinin ayağına taş bağlanıp Sarayburnu’ndan denize atılması idi” dedi.

Darbe Alman yanlısıydı. İngilizler, 31 Mart 1909’da bir karşı darbe yapmak istedi. Beceremedi, ama hilafet gücü ile emperyalizme zarar veren Sultan Hamid’den kurtuldu. Padişah, zorla alınmış fetva ile tahttan indirildi. Tarihte görülmemiş bir traji-komik bir hâdise: Fetva mecliste oylandı. Padişah, ailesinden bazıları ile Selânik’e sürgün edildi. Bir Yahudi’nin köşküne hapsolundu. (Siyonistlere toprak vermediği için başına gelen bir başka traji-komik hâdise.)

Yıldız Sarayı, yağma edildi. Sonradan bu yağma mahkemeye çıkarıldı, kimlerin ne çaldığı gazetelerde ilan edildi. Bir iki isim sayılsa, kıyamet kopar. Saray kadınları sokağa atıldı. Ailesi olanlar memleketine döndü. Yaşlılar Dârülaceze’ye; gençler Beyoğlu’na düştü. Böylece “hürriyete kavuşturuldular”. Sultan Reşad tahta çıkarıldı; ama bütün salahiyetleri budanarak.

31 Mart Vakası'nda asılanlar

Rol modeli olan Masonlar gibi cemiyetin her sınıftan adamı vardı. Ateistten (Abdullah Cevdet), İslâmcıya (Akif); milliyetçiden (Ziya Gökalp), dönmeye (Cavid) varıncaya kadar geniş bir kitleyi kucaklamayı becerdi. Talat Paşa gibi her gece içeni de vardı; Enver Paşa gibi namazını, orucunu bırakmayanı da… Kendilerince bir vatanseverlik ve dürüstlük anlayışına sahiptiler. Ama hepsine ortak olan nokta komitacılıktı: “Ben doğruyum, sen yanlışsın!” Muhaliflerini kiralık katillerle susturdular. En yakın akrabalarını öldürmekten çekinmediler. Padişahın eniştesi bile suçsuz yere asıldı.

İlk icraat: Bulgaristan istiklâlini ilan etti; Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak etti (1908). İtalya, Libya’ya çıktı (1911). O sırada sadrazam Hakkı Paşa, İstanbul'daki İtalyan general Robilan ile poker oynuyordu. Sultan Hamid’in birbirine düşürdüğü Balkan milletleri arasındaki ihtilaflar halledildi. Onlar da birleşip Osmanlı Devleti’ne saldırdı. Burnundan kıl aldırmayan İttihatçılar, küçücük Balkan devletleri karşısında mağlup oldu. Bütün Rumeli kaybedildi (1912). Bunun üzerine suçlu arayıp, Bâbıâli’yi basarak darbe yaptılar.

Alman dostlara yardım için Cihan Harbi’ne girildi. Müslümanların gözünü boyamak maksadıyla o zamana kadar adet olmayan mukaddes cihad fetvası çıkarıldı. Ciddiye alınmadı. Kıbrıs, Mısır elden çıktı. Türk tarihinin en büyük felâketi yaşandı. Kafkas cephesinde onbinlerce asker donarak öldü. Bir günde binbaşılıktan paşalığa terfi eden Enver Paşa, İstanbul’da zafer alayı yaptırdı. “Zaten ölmeyecekler miydi?” diyerek tevekkül buyurdu. Yüzbinlerce yüksek tahsilli gencin yok yere öldüğü Çanakkale felâketi hâlâ zafer olarak kutlanır.

Meclis kapatıldı. Gazetelere sansür kondu. Memleket Alman müstemlekesi hâline geldi. Avrupa’dan gelen vagonların üstüne tebeşirle Enverland yazılıyordu. Kıtlık çıktı. Halk süpürge tohumundan ekmek yerken, İttihatçılar ve sempatizanları, vagon ticareti ve karaborsacılık sayesinde zengin oldu. Herkesin bulamadığı bulgura Enver Paşa pirinci dendi. Bulgur karaborsasıyla zengin olan birinin köşküne halk Bulgur Palas adını taktı. Başta İttihatçıların yanındaki Tevfik Fikret bile “Yiyin efendiler yiyin!” diye başlayan şiiriyle bunlardan yüz çevirdi. Halk, istibdad olarak gördüğü eski devri arar oldu. Hayat serbestleşti. Kadınlar sokağa döküldü. Kaçgöç gevşedi. Tramvay, vapur, lokanta, tiyatroda kadınlara mahsus mahfil kaldırıldı. Eskiyi özleyenlere mürteci dendi.

Bâbıâli baskını

1913’te 120 bin Egeli Rum, sebepsiz Yunanistan’a sürüldü. 1915’de Ruslar gelir de müttefik bulurlar bahanesiyle yurt sathında bir milyona yakın Ermeni, Suriye’ye göçürüldü. Yarısı yolda açlık, soğuk, hastalık, hükümet çeteleri ve Kürt eşkıyası elinde can verdi. Arapça konuşmak yasaklanarak, Araplar; “Ne Mutlu Türküm Diyene!” sloganı ile Kürtler küstürüldü. Sırplara karşı teyakkuzdaki Arnavutların silahları toplandı. Hepsi isyan etti. Arnavutluk elden çıktı. Arap isyanı bastırılamadı. Dört asırlık Osmanlı hâkimiyetinin yıkıldığı Arap toprakları İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edildi.

I. Cihan Harbi'nde dört müttefik hükümdar

Almanya’dan borç alındı. Hazine iflas etti. Hemen her cephede ordular yenildi. Bir milyon kişi hayatını kaybetti. Memleket enkaza döndü. İttihatçıların elebaşları, tekrar dönüp “hizmete devam etme” emeliyle memleketten firar etti. Birkaç Ermeni genci, bunları vurup intikam aldı. Yeni kurulan hükümet zamanında, İttihatçılar muhakeme edilip mahkûm oldu. Bunları İngilizler serbest bıraktı. Bunlar da kaçıp, Ankara’ya sızdılar. Yeni bir kisveye büründüler. İktidarlarını korumak için hemen her komplonun içinde yer aldılar. İttihatçı elebaşılar kahraman ilan edildi; şehitliklere gömüldü. O gün bu gündür millet bunlardan yakasını kurtaramadı.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter