Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlılar, Peygamber soyundan gelenlere, başka yerde misâli görülmeyen bir hürmet ve muhabbet göstermiş; rahat ve huzur içinde yaşamaları için lâzım gelen her hizmeti yapmışlardır.

Hazret-i Peygamber’in soyu, kızı Hazret-i Fâtıma’dan devam etmiştir. III ve IV hicrî asırlardan sonra Hazret-i Fâtıma’nın oğulları Hazret-i Hasen ve Hüseyn’in soyundan gelenlerin sayısı arttı. Bu sülâleden doğan çocuklar, iki şâhid ile hâkim huzurunda tescil edilmeye başlandı. Abbasî Halifesi Mütevekkil zamanında (847-861), Hazret-i Ali ve Abbas soyunun zâtî işlerine bakmak üzere ayrı birer nakib vazifelendirildi. Bazen ikisi, tek kişide birleşirdi. Elçiler, umumiyetle nakîiblerden seçilirdi. Halife Me’mun, Peygamber soyundan gelenlerin, halktan kolayca ayırt edilmesi için mübarek yeşil renkte giyinmeleri âdetini koydu. Memlûkler de Hazret-i Hasen evlâdına şerîf; Hüseyn evlâdına seyyid unvanı verdiler.


Seyyidler

İmtiyazlı sınıf
Abbasî mirasçısı Fâtımî, Selçuklu, Zengi, Eyyübî ve İlhanlı devletlerinde nakiblik devam etti. Nakib, Arapça’da delip geçme, yol açma, dağın geçidini açma mânâsına nakb masdarındandır ve bir topluluğun temsilcisi mânâsına gelir. Kur’an-ı kerimde Hazret-i Musa’nın, 12 Benî İsrâil kabilesinin her birine nakib tayin ettiği anlatılır. Hazret-i Muhammed de Medinelilerden nakîbler vazifelendirmişti.


Nakib Efendi

Aralarına yabancıların karışmaması ve bu sülâleye mensup bir kimse seyahat ederse kendisine lâyık gelen muamelenin eksik edilmemesi için, Yıldırım Sultan Bayezid tarafından nâzır adıyla bir memuriyet ihdas olundu. Bu işe, Emir Sultan ile Anadolu’ya gelen Bağdadlı Seyyid Ali Nattâ’ getirildi. Bir ara bu makam boş kaldı. Sultan II. Bayezid zamanında, padişahın hocası Kırımlı Molla Abdullah’ın talebelerinden olup Mısır’dan İstanbul’a gelen Seyyid Mahmud 1494’de bu makama tayin edildi. Seyyid Mahmud, bu memuriyete Mısır’da nakibüleşraf dendiğini görmüştü. Osmanlılar da geleneğin devamı bakımından bu isme sahip çıktı.


Nakibüleşraf

Osmanlı padişahları, sâdâta (seyyid ve şerîflere), başka hiç bir memlekette misâli görülmeyen bir muhabbet ve hürmet göstermiş; rahat ve huzur içinde yaşamaları için lâzım gelen her hizmeti yapmışlardır. Vergiden muaf tutarak, buna vesika olmak üzere ellerine siyâdet berâtı vermişlerdir. Bu sebeple, çokları bu sülâleye mensubiyet iddiasında bulunup, iki şâhidle mahkemede nesebini tescile başlayınca, bu imtiyazlı sınıfın sayısı artmış; zaman zaman umumi teftişe gidilse de baş edilememiştir. Tanzimat devrinden sonra artık tescil usulüne ehemmiyet verilmemiş; bu sülâleye mensup olmayanlar da kendisini şerîf ve seyyid diye tanıtmışlardır.

Padişah ayağa kalkardı
Nakibüleşraf, memleketteki şerîf ve seyyidlerin kaydını tutar. Bu soydan geldiği sâbit olanlara siyâdet hücceti adıyla şer’î bir vesika verir. Bu soydan olmadığı halde kendisini seyyidliğe nisbet eden müteseyyidlerle mücadele eder. Seyyidlerden, hâli, şânına yakışmayanları men eder. Ganîmetten hisselerini dağıtır. Sâdât kızlarının dengi olmayanlarla evlenmesini engeller. Aralarındaki dâvâlara bakar; hatta suç işleyen seyyid ve şerîfler için konağında hususi hapishâne bulunur. Sâdâttan başka kimse yeşil sarık saramaz.


Tahtta oturan padişahın seyyidleri ve devlet adamlarını kabul sahnesi

Nakibüleşraflığa sâdâttan, halim, selim, dindar, verâ sahibi âlimler, padişahça tayin edilir. İlk devirlerde diğer ilmiye mensupları gibi nakîbler de maaş almaz; bu işi fahrî yapardı. İlk nakîb Seyyid Ali’ye Bursa İshâkiye vakfı idareciliği verilmişse de, asıl mesleği olan yorgancılıkla geçinmeyi tercih etmişti. Sultan II. Bayezid zamanında, nakibüleşrafa yüksek kâdılara denk maaş verildi.


Bağdad nakibüleşrafı Abdurrahman Geylani sonradan Irak'ın ilk başvekili oldu

Padişah tahta çıktığında ilk olarak teberrüken (bereketli görüldüğü için) nakibüleşraf biat eder; bazılarına kılıç kuşatır. Umumiyetle merasimlerde duayı da nakibüleşraf yapar. Sefer-i hümayuna çıkıldığı zaman, nâkibüleşraf da iştirak eder ve sancak-ı şerîf kendisine emanet edilir. Sultan II. Abdülhamid, nakibüleşraflara Yıldız Sarayı civarında bir konak tahsis etmişti. Nakîbüleşraf, devlet ricâlinden olmadığı halde, her merasimde en önde yer alır; protokolde itibar görür; bayramlaşma ve sair merasimlerde padişah kendisine ayağa kalkar.

Taşrada nakibüleşraf kaymakamları bulunur. Umumiyetle Arapça tutulan bu nakibüleşraf defterlerine, sâdât defteri yahud nakîb cerîdesi veya sülâle-i tâhire defteri ya da şecere-i tayyibe defteri denilir. Şecere-i Tayyibe, “hoş ağaç” demek olup, Hazret-i Peygamber evlâdını ifade eder. Hüccetini (halk tabiriyle şecere) kaybedenler, nakibüleşraf veya kaymakamına müracaatla, iki şâhid koşup seyyidliğini isbat ederek, hüccetin yenilenmesini isteyebilir. Bu defterlerden 70 küsuru bugüne gelmiştir.


Siyâdet Hücceti


Siyâdet Senedi

Cumhuriyet’ten sonra nakibüleşraflık tarihe karıştı. Türkiye ve sair Müslüman memleketlerde bazı büyük ve köklü sâdât aileleri bu işi kendileri üstlenip, yaşlı ve itibarlı bir mensuplarını vazifelendirmek yolunu seçti.



Suriye sınırına 30 km mesafede 10 dönümlük bir Türk toprağı vardır. Türk bayrağı çekili, Türk askerinin nöbet beklediği bu mıntıka, Osmanlı Hanedanı’nın büyük atası Süleyman Şah’ın mezarıdır.

Tarihî an’anelere göre, Osmanlı Devleti’ni kuran Kayı boyunun Karakeçili aşireti, IX. asırda Selçuklularla beraber İran’ın Merv ve Mâhân mıntıkasına inmiştir. Malazgirt Harbi’yle batıya gelip, Anadolu’nun fethine iştirak etmiştir. Aşiretin beyi Kaya Alp, Artukoğullarına tâbi bir bey olarak Ahlat’a yerleşti. Harzemşahların yaklaşması üzerine, aşiret halkı, yurtlarına geri dönmek istedi. Kaya Alp’in yerine geçen oğlu, bunu kabul ederek, halkıyla beraber güneye yöneldi. Fırat nehrini geçmek üzere atını sürdü; ancak önü yar idi; suya kapıldı. Kendisini Ca’ber Kalesi eteklerine defnettiler. Tarihçiler bu kalede sonraları Düğer Türkmen aşiretinin hâkim olduğunu ve buraya Türk Mezarı dendiğini ittifakla kaydeder.



Süleyman Şah'ı tasvir eden bir resim


Soyu üç kıtayı tuttu

Takriben 1227’de cereyan eden bu hâdise üzerine, iki oğlundan Sungur ve Gündoğdu bir kısım aşiret halkı ile geri döndüler. Ertuğrul ve Dündar adlı diğer ikisi, tarihî bir karar vererek kaldılar. 400 çadır (hane) halkı ile Pasin ovasındaki Sürmeli Çukur’da yurt tuttular. Bilahare Ankara, ardından da Eskişehir’e hicret ederek; Selçuklu Sultanı tarafından Söğüt ve Domaniç’e uçbeyi yerleştirildiler.


Türk Mezarı 1952


Türk Mezarı, 1966'dan evvel

Türk Mezarı, 1966'dan evvel


Türk Mezarı, Karakol, 1966'dan evvel

Türk Mezarı, türbenin içi, 1966'dan evvel


3 kıtayı tutan 6 asırlık imparatorluğun atası, bu şanlı şehidin adı nedir? Osmanlı tarihçilerinin Şükrullah, Oruç Bey, Âşıkpaşazâde, Neşrî gibi ekserisi Süleyman Şah olduğunu söylerken; Enverî, Karamanî Mehmed Paşa gibi nisbeten daha eskiler, Gündüz Alp ismini verir. Muhtemelen Anadolu’yu Türklere yurt yapıp, Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran; Antakya’yı fethettikten sonra 1086’da Suriye’deki bir muharebede şehid düşerek Haleb kapısına defnedilen Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın parlak ismi ile karıştırılmaktadır. Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan da 1107'de Musul dönüşü Habur Suyu'nda boğulmuştu. Na'şını Silvan'a defnettiler. Netice itibariyle Mezar-ı Türk’de yatan zât, Ertuğrul Gazi’nin babasıdır. Ancak isminde ihtilaf vardır. Bu ihtilaf, Gündüz Alp’in İslâmî isminin Süleyman Şah olduğu söylenerek giderilebilir. Zira Türkler müslüman olduktan sonra, hem an’anevî Türk isimlerini, hem de İslâmî bir ismi beraber taşımışlardır: Abdülkerim Satuk Buğra Han gibi.

Osmanlılar, Türk Mezarı’na kıymet vermişler; hatırasını yaşatmışlardır. 1918’de Suriye, düşman işgaline uğradıktan sonra bile, henüz Osmanlı Devleti ismen de olsa yaşadığından, 1921’de Boyabatlı Yusuf Kemal [Tengirşek] ile Franklin Bouillon arasında imzalanan ve Suriye hududunu çizen Ankara İtilâfnâmesi’nde, Süleyman Şah Türbesi üzerindeki Türk hâkimiyeti Fransızlar tarafından tanındı. Metnin 9. maddesi şöyledir: “Sülâle-i Osmaniyye’nin müessisi [kurucusu] Sultan Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın, Ca’ber kalesinde kâin ve Türk Mezarı nâmıyla ma’ruf merkadi [kabri], müştemilâtıyla beraber Türkiye’nin malı olarak kalacak ve Türkiye orada muhafızlar ikâme ve Türk bayrağı keşîde edebilecektir”. Lozan’da da bu hüküm teyid olundu. O zamandan beri Türk toprağı sayılan Süleyman Şah Türbesi’nde Türk bayrağı dalgalanır ve bir müfreze asker bekler. 1956 tarihinde Suriye hükümeti ile yapılan mutabakatta, türbedeki askerlerin her ayın 7’sinde nöbet değiştirmesi ve 20’sinde ikmal alması kararlaştırıldı.



Ankara İtilâfnâmesi'ni imzalayan Türk delegesi Yusuf Kemal


Ankara İtilâfnâmesi: Soldan; Mustafa Kemal Paşa, Franklin Bouillon, İsmet Paşa, Yusuf Kemal


Baraj tehdidi

Yavuz Sultan Selim’den kalma 10x5 metre ebadındaki mihrablı türbe, Selçuklu motifleriyle süslü, çöl tarzı kerpiçtendi. Son olarak atalarının ve Türk büyüklerinin hatıralarına verdiği ehemmiyetle tanınan Sultan Hamid tarafından tamir edilmişti. Sürgünde yaşayan meşhur 150’lik muharrir Refik Hâlid (Karay), türbenin içler acısı vaziyetini 1929’da bir yazısında tasvir eder. Bunun üzerine 1936’da da Maarif Vekâleti tarafından tamir görmüştür. Türbede üç sanduka bulunmaktadır. Ortadaki Süleyman Şah’a, diğer ikisi oğlu ve aileden birine aittir. Buraya bir türbedar bakar. 600 m2 tel örgü içindeki türbenin yanında bulunan ve 1938’de yaptırılan karakolda, Akçakale jandarma kumandanlığından askerler nöbet beklerdi. Beyaz badanalı duvarları ve kiremitli çatısıyla, mıntıkanın en ihtişamlı binasıydı.

Suriye müstakil olduktan bir müddet sonra iktidarı ele geçiren Baas rejimi, Osmanlı izlerini silme gayesi çerçevesinde; 1966’da inşaına başlanan Tabka Barajı altında kalacağı için mezarın Türkiye’ye taşınmasını istedi. Türbe, Haleb’e bağlı Karakozak köyüne taşındı. Baraj 1973’te bitti. 2006’da Ca’ber Kalesi’ni de tehdit eden Teşrin Barajı inşaı sebebiyle, türbenin altı doldurulup yükseltilerek mesele çözülmeye çalışıldı; 15 askerin bulunduğu karakol da yeniden inşa edildi. Şimdiki türbe ile müştemilatı 10 dönüm toprak üzerinde ve Türkiye sınırına (en yakındaki Suruç’un Mürşitpınar köyüne) 30 km mesafededir.

Tarih-i Selâtin-i Osman müellifi Muallim Nâci’nin şu mısraları hatıra geliyor: “Zikre şâyândır Fırat’ın her yeri/Ben ki bir Türküm unutmam Ca’ber’i/Türk olan nimetşinas olmak gerek/Var yeri [yürü] gitsem Mezar-ı Türk’e dek”. Bir de Antep türküsü vardır: Al önlüğün alası/Yıkıl Ca’ber kalası/Ben bu suya çıkmazdım/Hep analık belâsı. Şimdilerde Süleyman Şah Türbesi’nin, Suriye’deki milislerin tehdidi altında olduğu anlaşılıyor. İster misiniz, petrol anlaşmaları ile arkasını sağlama alan Türkiye, bu vesileyle Suriye’ye girsin? Bu vesileyle eski günlerin ihyasına, Osmanlıların atası vesile olsun? [Nihayet 22/2/2015 tarihinde, mıntıkadaki terör faaliyetlerinin artması neticesinde, "Cezire çöllerinde Türklüğü yaşatan şanlı ölü" 3.defa taşınarak kabirler Türkiye sınırı yakınına alındı ve karakol kaldırıldı. Böylece Türklerin, havalideki asırlar öncesine dayanan hâkimiyetinin sembolü olan ve bu bakımdan değer taşıyan, hatta Suriye hükümeti ile zaman zaman gerginliğe de sebep olan Türk mezarı, artık tarihe karıştı.]




Süleyman Şah Türbesi, son tamirden evvel: Kitabede yazılı olum tarihi yanlıştır. Selçuklu Devletinin kurucusu Süleyman Şah ile karıştırılmıştır.

Süleyman Şah Türbesinin içi

Süleyman Şah Türbesi, bir önceki hali

Süleyman Şah Türbesi (bugün)

Süleyman Şah Türbesi (bugün)

Süleyman Şah Türbesi (bugün)

Süleyman Şah Türbesi (bugün)

Ca’ber Kalesi

Ca’ber Kalesi, Türkiye hududunun 100 km ötesinde, Fırat nehrinin sol kıyısında, suya doğru bir çıkıntı yapan tepeceğin üzerinde suya hâkim mevkidedir. Bugün yıkıntıları duran Ca’ber Kalesi, Rakka’ya 5o; Haleb’e 110 km mesafededir. Antik ismi Davsara iken, Ca’ber (veya Ca’fer) Kuşeyrî tarafından fethedildiğinden, bu isimle anılmaya başlamıştır. Etrafında ekseriya göçebe Türkmenler yaşar. Bugün Anadolu’daki Türkmen aşiretlerinden biri olan Caberli (Cabarlı), ismini buradan alır. Şimdi stratejik ehemmiyetini kaybetmiş olan kale, vaktiyle mühim bir konak mevkiindeydi ve çok tarihî hâdiselere şahit olmuştur. Türk Mezarı, eskiden kalede değil; kalenin eteklerindeydi. Şimdi daha uzağa taşınmıştır.


Ca'ber Kalesi, eski hali


Ca'ber Kalesi (bugün)


Ca'ber Kalesi (bugün)



Süleyman Şah Türbesi haritası



Su, tarih boyu, insanlığın en mühim meselesidir. Meraklısı alıştığı iyi suyu uzaklardan getirtmiş; bey, kızını Ferhad’a vermek için dağı delip su getirmesini şart koşmuştur.

Yemekle beraber, Garplılar şarap içip, “Suyu inekler içer” diyedursun; Şarklılar iyi sudan vazgeçmez; “Yemekle beraber içilen su, midenin debbağıdır” derler. Ama yemeğin hemen öncesinde veya sonrasında su içmek, hazma zararlı olduğu için tasvip edilmez. Suya verilen paraya acınmaz. Suyun içimi hafif ve hoş olması; mideye ağırlık vermemesi, şişkinlik yapmaması aranır. Ortaçağ’da, mikrop üremeye elverişli olan durgun su kullanılması, üstelik hijyene dikkat edilmemesi, sâri hastalıklara yol açardı. Bu sebeple, Avrupalılar, temizlik yerine; içinde mikrop yaşamadığı için şarabı tercih etmişlerdir.

Kuyusuz ev

Su, bir alışkanlık meselesidir. İnsanlar, alıştıkları suyu içerler. Su meraklıları uzak yerlerden, fıçılarla su getirtir. İstanbul’da Beykoz’un Kaymakdonduran, Karakulak, Elmalı, Sırmakeş; Kâğıthane’nin Hamidiye; Alemdağı’nın Taşdelen, Sarıyer’in Çırçır, Hünkâr; Büyükdere’nin Sultan; ayrıca Yakacık ve Çamlıca’nın suları meşhurdur. Ağzının tadını bilenler, bunlar arasındaki lezzet farkını ayırd eder; her suya dönüp bakmaz. Meşhur edebiyatçı Ahmed Midhat Efendi’nin Beykoz’taki bahçesinden iyi su çıkar; bunu satardı. Kayışdağı ve Hamidiye suyu, çeşmelerle şehre dağıtılırdı; ama ikinci sınıf sulardı. Halkalı’nın suyu boldur; fakat içimi iyi değildir.

Bazı hastalıklara bazı suların iyi geldiğine inanılır; o hastalığa yakalanan, bu suyu bulup içerdi. Mesela Vaniköyü’nde iskelenin karşısında kayalardan sızan su, böbrek rahatsızlığına iyi gelir. Sıhhat düşkünleri, sonbaharda meşhur bir kaplıcaya gidip, banyoyu 21 güne bağlamadan dönmez. Sultan Hamid, Yalova’dan fıçılarla kaplıca suyu getirtirdi.

Geçen asırda Bursa Çekirge Hamamı

Evlerde su yoktur. Herkes sakaya abonedir. Saka, çeşmeden doldurduğu suyu, sırtındaki meşin tulumlarla evlere taşır. Suyu, evin avlusundaki küpe boşaltır; aybaşında hesaplaşmak üzere kapıya tebeşirle bir çentik atıp gider. İyi suların sakaları ayrıdır. Bunlar menbalardan doldukları damacanaları, at arabalarıyla mahallelere getirir. Çok evde kuyu veya yağmur suyunun biriktirildiği sarnıç bulunur. Bu sular ancak kullanmaya yarar. Bir de yiyeceklerin sarkıtılıp serin muhafazasına. Göztepe tarafında bahçe içinde ev alan birisi, misafirini gezdirirken, “Evin bir kusuru var; kuyusu yok” deyince, “Kuyu olsaydı kemâl olurdu; ama her kemâlin, bir zevâli var” cevabını alıyor. İstanbul’da 1874’te sonra Terkos şirketine imtiyaz verilmiş; evlere su bağlanması böylece başlamıştır. Diğer şehir ve kasabalarda evlere su bağlanması 1950’lerden sonradır.

Su mühendisliği harikası su bendleri

Akarsu pislik tutmaz

Köylük yerler neyse de, şehirlerin su ihtiyacı hep bir meseledir. Onun için nüfus hep sabit tutulmaya çalışılır. İstanbul’da ta Bizans zamanından beri Istrancalardan, Kemerburgaz, Belgrad ormanları ve Halkalı’dan şehre su getiren kemerler yapılmış; Sultan II. Mahmud’a kadar her padişah yenilerini yaptırıp, eskilerini tamir etmiştir. Bu kemerler zamanla yükseltilir; havuzlar yapılır; bazen alçaltılır; suyun sürati dengelenir. Dolaplarla daha yüksek yerlere aktarılır. Bazen su terazileriyle hızı kontrol altına alınır. Bunlardan ayakta kalanlar hâlâ şehrin sağında solunda görülebilir. Bizans sarnıçların meşhur iki tanesi Binbirdirek ve Yerebatan, bugün turistlerin ziyaret ettiği yerlerdir. İslâm kültüründe durgun su yerine; pislik tutmadığı için akarsu makbul görüldüğünden; Osmanlılar bu sarnıçları, bahçe sulamada kullanmıştır.

Su bendleri ile gelen su; taksim veya maslak denilen yerlerde dağıtılarak çeşmelere verilir. Mahallelerde bir meydan, bir de köşebaşı (sokak) çeşmesi vardır. Halk buradan suyunu doldurur. Yemek, içmek, çamaşır, yıkanma, temizlik hep bu suyla olur. Su hayrı makbuldür. “Günahı çok olan, bol su dağıtsın!” emrine uyarak, üç-beş kuruş biriktiren, çeşme yaptırır veya susuz bir beldeye künklerle su getirtir. Onu da yapamayan, sıcak günlerde evinin ya dükkânının önünde gelip geçene serin su dağıtır. Kırlık yerlerde, yol kenarlarına tahta su olukları konur; gelip geçenin içmesi için yakında oturanlar içine muayyen aralıklarla serin su ekler.

Yerebatan Sarnıcı ve Üsküdar su terazisi

Su gibi aziz

“Âb-i lezîz” ve “nân-ı aziz” eski sofraların iki vazgeçilmezidir. Su ikram edene, “Su gibi aziz ol!” diye dua edilir. Yola gidenin ardından su gibi gidip gelmesi için su dökülür. Dersini iyi ezberleyen, su gibi okur. Zorlu adamın suyuna gitmek lâzımdır. Kır atla yatan, ya suyundan alır; ya huyundan. Öyleleri vardır ki, suya götürüp, susuz getirir. Bazen insan, sudan çıkmış balığa döner. Kimileri bir bardak suda fırtına koparır. Sulu limon makbuldür; sulu adam değildir. Suyun derin akanından, adamın yere bakanından korkulur.

Solda sokakta su dağıtan sebilci ve sağda saka



Osmanlı Devleti'nde, askerî, ilmî ve sivil bürokrasi her zaman saraya karşı birer güç merkezi pozisyonundadır.

Menfaatlerinin zarar gördüğünü düşündükleri zaman, bazen biri, bazen ikisi, bazen hepsi birleşip, saray darbelerine kalkışmıştır.

XVI. asırdan bu yana siyasî hayatımıza hâkim olan manzara budur.

İslâm hukukunda hükümdar kayd-ı hayat şartıyla başa geçer. Dinden dönme, akıl hastalığı veya his uzuvlarının kaybı haricinde istifa etmedikçe tahttan indirilemez. Ancak tarihte çeşitli siyasî ve sosyal çalkantılar sebebiyle, meşru sebep olmaksızın hükümdarın tahttan indirildiği; hatta katledildiği vâkidir. Bu darbeler fetvâya bağlanmakla beraber, bizzat darbecilere katılan bazıları tarafından verilen bu fetvâların meşruluğu söz götürür.

Jön Türk Kongresi - Paris 1902


Sarayın üzerine devrilen sacayağı
Osmanlı Devleti’nde, bilhassa devlet idaresinin sarsılmaya başladığı XVI. asır sonlarından itibaren, devlet idaresinde söz sahibi olan üç nüfuz grubu vardı: Ulemânın teşkil ettiği ilmiye, merkez ve taşradaki bürokratların teşkil ettiği mülkiye ve askerlerin teşkil ettiği seyfiye sınıfları (seyf=kılıç). Sacayağını andıran bu üç sınıf arasındaki ahenk ve dengeyi saray temin etmeye çalışırdı. Bu denge, sınıflardan birisi lehine bozulursa, sacayağı sarayın üzerine devrilirdi.


İttihatçılar Bâb-ı Âlî'yi basıyor (1913)

Saray, şehzâde katli, devşirme vezirler istihdamı gibi tedbirleriyle, ülkede aristokrat sınıfının teşekkülüne izin vermemiş, böylece yeni bir nüfuz grubunun meydana gelmesini engellemiştir. Ulema, resmî vazifeler vesilesiyle hükümete bağlanmış; tarikatler, siyasî ve sosyal ahengi bozacak bir tavır içine girmemesi için kontrol altında tutulmuştur. Sultan IV. Murad gibi kuvvetli padişahlar zamanında bütün otoritenin saraya geçtiği vâkidir. Ancak ekseriyetle üç sınıf da, sarayın yanında varlığını ve padişah otoritesine karşı potansiyel güçlerini muhafaza etmiştir.


İttihat ve Terakki kurucuları


Sultan Hamid'e ilk isyan bayrağını kaldıran yüzbaşı Resneli Niyazi Manastır'da

XVII. asırda bazı ham sofu ulema arasında yeşeren Kadızadeliler hareketi, önceleri müsamaha ile karşılanırken; iş, câmilerde nümayiş gibi siyasî ve sosyal faaliyete dökülünce, hükümet bunları tenkil etti; ekibi dağıtarak sürgüne gönderdi. Yeniçerilerin de sembolik olarak bağlı göründüğü Bektaşîliğin siyasî ve sosyal yapıdaki hâkimiyetlerine göz yumulmadı.


Bektaşi ulularını gösteren bir temsilî resim

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla beraber Bektaşî tarikati de yasaklandı. Mamafih Sultan Mecid’in toleransından istifadeyle tekrar canlanan Bektaşîlerden, sadrazamlar (Nedim Paşa, Talat Paşa) bile çıktı. Bunların Jön Türk hareketini desteklemek adına, merkezî hükümete karşı gizli faaliyet yürüttüğü; muhaliflerini tepelediği; kendi mensuplarının gayrımeşru işlerini de ört-bas ettikleri malumdur.

Sultan II. Mahmud, yeniçeri ocağını kaldırıp, ulemâ ve vüzerânın salâhiyetlerini kısarak merkezî otoriteyi güçlendirdi; hâkimiyet münhasıran saraya geçti. Şeyhülislâm ve harbiye nâzırı kabineye alınarak, ilmiye ve askeriye yürütmenin eline bırakıldı. Tanzimat Fermânı, Sultan Mecid’in gençliği ve yumuşak tabiati sebebiyle bürokratların hâkimiyeti tekrar ellerine almalarına vesile oldu.


Sultan II. Mahmud

Bu otoriteyi kırmak isteyen Sultan Aziz, bir asker-bürokrat ittifakıyla tahttan indirilerek tesirsiz hâle getirildi. Başta asker ve sivil bürokratlarla anlaşan Sultan II. Abdülhamid, tahta çıktıktan iki sene sonra dedesi gibi otoriteyi sarayda topladı. 1908 darbesinden sonra otorite, 1918-1922 yılları hâriç olmak üzere, bürokratlarla anlaşan askerlere geçmiştir.

Lale Devri’ni kanlı bir şekilde bitiren 1730 darbesinde, hükümetin ekonomi icraatından zarar gördüğünü düşünen Galata bankerleri gibi finans çevrelerinin; Sultan III. Selim’i tahttan indirilip öldürülmesiyle neticelenen 1808 darbesinde de Rusya gibi dış merkezlerin mühim rolü oldu. Nitekim 1808 darbecisi Kabakçı Mustafa, Rusya'da yetişmiş Arnavut asıllı profesyonel bir ihtilalci idi. Bu iki darbe, Avrupa’daki emsallerinden önce sanayi inkılâbına girişen Osmanlı Devleti’nin gelişmesine de darbe indirmiş; Avrupa ile arada 50 senelik fark doğmuştur.


1730 darbecisi Patrona Halil

Saraya sızan paralel yapı
Kuvvetli bir istihbarat faaliyeti kurarak ve insanları ihsanla kendisine bağlayarak iktidarını ancak bir müddet koruyabilen Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirmek maksadıyla, hürriyetçi bir grup idealist, ama dünyadan habersiz genç, İttihad ve Terakki Cemiyeti'ni kurup, başta ordu olmak üzere teşkilatlandılar. Almanya, İngiltere ve Fransa, ajanları vasıtasıyla sızarak bu teşkilatı yönlendirmeye çalıştı. Zamanla ülke içinde paralel bir yapı meydana geldi. Askerî ve sivil bürokrasinin her kademesine hâkim olan bu yapı, Sultan Hamid'in otoriter idaresi ve sıkı istihbaratına rağmen, ülke üzerinde emelleri olan Mason ve Siyonist teşkilatlarından yardım alarak, 1908'de darbe yaptı.


Sultan Hamid'i tahttan indiren hareket ordusu kurmay heyeti


Hareket Ordusu İstanbul sokaklarında


Hareket Ordusu Yıldız Camii avlusunda


Yıldız Sarayı yağması

Darbeden evvel Sultan Hamid’in Manastır Valisi Hıfzı Paşa’nın padişaha, “Manastır’da benden başka herkes İttihatçıdır” diye mesaj gönderdiği meşhurdur. Sâdık devlet ricâlinin akrabası olma referansıyla kendisine itimat edilerek, devletin en kritik birimi olan saray şifre kalemine, sonradan İttihatçıların meşhur simaları arasında görünenlerin kâtip olarak sızması, hâdisenin vahametini göstermektedir.

Artık matbuat (basın) da amme efkârını iktidara karşı yönlendirebilen güçlü bir silahtı. 1909'da İngiltere, bir karşı darbeyle ülkenin rotasını Almanya'dan İngiltere'ye çevirmeye çalıştı. 31 Mart Vak’ası denilen bu darbe muvaffak olamadı ama, hilâfet siyasetiyle İngiliz emperyal siyasetine en büyük engel olarak görünen Sultan Hamid tahtını kaybetti. İktidar, bürokratlarla anlaşan ve Almanya'nın sıkı bir güdümüne giren askerlerin eline geçti. İttihatçılar, “tensikat” bahanesiyle kendilerinden olmayan asker ve memurların tamamına işten el çektirdiler.


31 Mart hadisesi öncesinde meydanı dolduran insanlar

1920'de Ankara'da kurulan hareket, İstanbul hükümetine rağmen, Anadolu'da bir paralel yapı teşkil etti. Bürokratlar, askerler, hatta ulema, İstanbul'daki meşru hükümet yerine, tamamıyle Ankara'dan emir alır oldu. İstanbul’un tayin ettiği mülkî âmirler vazifeye başlatılmaz; hatta dövülüp geri gönderilirdi. Ankara’nın vergi toplaması ve asker alması, bazı beldelerde halk isyanlarına sebep oldu. İşgal altındaki İstanbul hükümeti, eli kolu bağlı bir şekilde seyirci kaldı.

İttihatçılardan paçayı kurtaranlar da, Ankara’ya sızdı. Böylece bir Yeni-İttihatçı manzarası arzeden Ankara hareketi, başta İstanbul olmak üzere İttihatçılardan çekmiş olan kesimi endişeli bekleyişe sevketti. Ecnebilerin Anadolu’dan çekilmesiyle, Ankara’dakilerin İstanbul’a gelerek tekmil vereceğinden başka ümidi kalmadı. O zamanın Posta Nâzırı Refik Hâlid (Karay), hatıralarında bizzat yaşadığı bu paralel yapı devrini çok güzel tasvir eder.

İktidar, Avrupa devletlerinin de yön değiştirmesi sayesinde gücü giderek artan ve “Güçlü olanın sözü geçer” kaidesince devletin yeni hâkimi olan Ankara'nın kucağına düştü. Sonra devletin üç tarihî rüknünden olan ulema tasfiye edilerek yerini üniversite aldı. O gün bugündür, üniversite ve basını da yanına alan ordu-bürokrasi ikilisi, memleketin görünmeyen/görünen gücü olarak “bileğinin hakkıyla” kazandığı iktidarını sürdürmeye çalışmaktadır.


31 Mart darbesi sırasında sokakta öldürülen birinin cesedi



31 Mart darbesi ardından asılanlar


Heyet, Sultan Hamid'e tahttan indirildiğini tebliğ ediyor



Siyasî hâdiseler sebebiyle Ukrayna bölünmenin eşiğinde. Bundan da en çok halkının ekserisi Rus olan Kırım’ın tesir göreceği açıktır.

Milattan önce İskitlerin yerleştiği ve VIII. asırdan beri Hazar, Kuman ve Moğol hâkimiyetinde yaşamış bir Türk yurdu olan bugünki Güney Ukrayna, Cengiz Han’ın oğlu Cuci’nin payına düşmüştü. Burada kurulan Altınordu Devleti’nin Emir Timur tarafından yıkılması üzerine, taht kavgalarına karışan prens ve beylerin sığınağı Kırım yarımadası olmuştur. XIII. asırda Müslümanlığın girdiği yarımadanın sâkinleri, Türk ırkının Kıpçak kolundan Müslüman Tatarlardır. Ayrıca Karay ve Kırımçak adlı Tatarca konuşan iki ayrı Yahudi topluluğu da Kırım’ın sâkinlerindendir.

Alâaddin Keykubad zamanında Eski Kırım mıntıkasında Selçuklular yerleştiler. Cenevizliler de Kefe tarafında ticaret kolonisi teşkil ettiler. Cuci soyundan Hacı Giray, 1441’de Kırım’a gelerek bir hanlık kurdu. Kaybedilen Altınordu tahtını tekrar ele geçirmeyi ideal edindi. Ölünce oğulları birbirine düştü. İstanbul’un desteklediği Mengli Giray, han oldu; kızı Hafsa, geleceğin Yavuz Sultan Selim’i ile evlendi.

Kırım haritası

Kırım Han Sarayı

Altınordu toprakları birer birer Rusların eline düşünce; Kırım için İstanbul’a bağlanmaktan başka çare kalmamıştı. Sultan Fatih zamanındaki Kırım Hanı, Osmanlı Devleti’ni metbu tanıdı. Hanlığın statüsü, 1 Haziran 1475 tarihinde bir anlaşmayla tanzim olundu. Ülkede taht kavgaları son buldu. Osmanlı saray teşrifatı, bürokrasi gelenekleri, ilmiye ve kazâ teşkilâtı benimsendi. Göçebe hayat tedricen terk edildi.

Kırım’ın başında Cengiz Han soyundan eski Altınordu hânedanına mensup bir han bulunurdu. Hanlık ailesi erkeklerine giray denir. Han, önceleri mirza denilen Kırım asilzâdeleri ile seyyidlerin katıldığı bir meclis tarafından ittifakla ile seçilip, İstanbul tarafından tayin olunurdu. Kırım, ulus denilen beyliklere ayrılmıştı. Her ulusun başında bir mirza bulunurdu. Hanlık memurları ulus topraklarına müdahale edemezdi. Harb esnasında her mirza kendi askerleri ile hanlık ordusuna katılırdı. Anadolu’dan buraya çalışmak üzere giden Türkler, Yalıboyu Tatarları denen ve farklı bir lehçe konuşan topluluğu teşkil etmiştir. Kırım Tatarları’nın diğer kısmı, pâyitaht Bahçesaray civarında oturan ve edebî bir lisan konuşan Tatlar ile yarımadanın kuzey kısmında bulunan ve Çöl Tatarı denen Nogaylardır. Kırım bayrağındaki üç dişli tarak, bu üçünü ifade eder.

Kırım Tatar bayrağı

XVII. asırdan itibaren hanların seçim, tayin ve azilleri İstanbul tarafından yapılmaya başlanmıştır. XVII. asır ortalarında Koçi Bey’in Tatar Hanları hakkında padişaha verdiği mütâlaa dikkat çekicidir: “Han ölüp yeri boşalınca, mübarek katınıza hangisi önce yüz sürerse o han yapılır. Pek lüzum olmadıkça bunları değiştirmemek lâzımdır. Kırım, beter ve yaban memlekettir. Urus, Moskof ve Leh komşudur. Kâfir ağzıdır. Serhad beklerler. Başka ellerinden iş gelmez. Bazen zararları da görülür. Lütuf buyurmalıdır.” Hutbede padişahtan sonra hanın adı zikredilir ve nâmına sikke kesilirdi. Divanları ve maiyeti vardır. Başka ülkelerle elçi teâti edebilir. Protokolde sadrâzam ile eşit seviyededir. Kırım Hanı Gâzi Giray Han, aynı zamanda çok kudretli bir şairdi.

Kırım Hanı Zigetvar seferinde

Kırım’ın merkezi Kırkyer, sonraları Bahçesaray olmuştur. Hanlığın Azak yarımadasına bakan stratejik kısmı, Kefe Sancağı ise doğrudan İstanbul’a bağlanarak bir nevi kontrol merkezi vazifesi görürdü. Kırım’ın etrafı deniz olmasına rağmen ne donanması, ne de piyade ordusu vardı. Osmanlı ordusuna gerektiğinde yüz bin atlı asker çıkarırdı. Osmanlı hâkimiyetinden sonra da güçlü süvari ordusu ile Doğu Avrupa’nın en büyük devletlerinden birisi olarak Ukrayna ve Kuzey Kafkasya’yı elinde tuttu. Polonya ve Rusya üzerinde de vergi alarak nüfuz kurdu. Zaman zaman Moskova’ya baskınlar yaptı. Polonya Kralı ve Rus Çarı ile eşit seviyede diplomatik münasebet yürüttü. Ukrayna Kazakları ve bir ara Kiev ve Moskova prensleri Kırım Hanı’na tâbi idi. Bunlar diplomatik olarak Osmanlı Sultanı’nın değil, Kırım Hanı’nın muhatabıydı. İstanbul, çarı ancak 1739 tarihindeki Belgrad Anlaşması ile muhatap almaya başladı.

Osmanlı devrinde Kırım Tatarları

Kendisine en ileri seviyede otonomi tanınan Kırım Hanlığı’nın statüsü, XVII. asır başlarından itibaren değişmeye başladı. Neredeyse sıradan bir eyâlet; han da bu eyâletin vâlisi hâline geldi ve 3 tuğlu vezir rütbesine indirildi. Bunda şüphesiz Rusya’nın büyümesinden çekinen İstanbul’un merkeziyetçi endişelerinin büyük payı vardı. Ancak bir fayda sağlamak şöyle dursun; hanedanın gücünü ve merkeze bağlılığını kaybetmesine, sonra da Kırım’ın elden çıkmasına yol açtı. 1683 tarihli Viyana Kuşatması’nda, sadrazam divanında tahkir edilen Murad Giray, intikam maksadıyla askerlerini geri çekip mağlubiyete sebep olunca, vazifeden alındı. Bununla beraber yerine geçen Selim Giray, Osmanlı ordusunun bozulmasından istifade edip İstanbul’a yürüyen koca bir Avusturya ordusunu Kosova’da yenerek büyük bir hizmette bulundu. Ama Kırım ile İstanbul’un arası bir kere bozulmuştu. Bundan Moskova istifade edecekti.

Tatar süvarileri

Osmanlı, Almanya ve Rusya devletleri arasında denge unsuru olan Lehistan’ın Ruslar tarafından işgali üzerine 1768’de çıkan savaşta, Osmanlı orduları yenilince, Rusya istediği fırsatı yakalamış oldu ve 1771’de Kırım’a girdi. Rusların, istiklâl vaadine kanan Kırımlı prens ve asilzâdeler, karşı koymamayı kararlaştırdılar. Hanın Ortaçağ düzenindeki atlı ordusu ve Osmanlı birlikleri yetişmeden, Kırım’ı teslim ettiler. Bu, Rusya’nın ilk zaferidir.

1774’de imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kırım müstakil oldu. Ancak dinî bakımdan İstanbul’daki halifeye bağlı kalacaktı. Seçilen hanın ismi, usulen İstanbul’a bildirilecek; tayini güya padişah yapacaktı. Ayrıca Kırım’daki kadı, müftü, imam ve vakıfları İstanbul tayin ve kontrol edecekti. Osmanlıların, padişahın dünya müslümanlarının ruhanî lideri olduğu yönündeki iddiaya Rusları inandırması, Kırımla irtibatı devam ettirmek ve belki birgün tekrar ele geçirmek içindi. Kırım’dan başka kaybedilen bir yer olmamasına rağmen, Osmanlı tarihinin en feci anlaşmalarından biri sayılır. İlk defa ahalisinin tamamı müslüman olan eski bir İslâm toprağı elden çıkıyordu. Osmanlı Devleti, büyük devletler arasındaki yerini Rusya’ya vererek 4. sıraya düştü.


Kırım hürriyet mücadelesinin simalarından Memed Muyedin ailesi (Sevil Sevdiyar arşivi)

3 asırlık bu Osmanlı toprağının, ağır bir mağlubiyetin ardından kaybedilmesi, millî vicdanlarda çok büyük bir yara açmış; sonraki Osmanlı siyasetinin ana hedeflerinden birisi Kırım’ı kurtarmak olmuştur. “Kırım küffarda kalsın mı böyle/Hele Osmanlı’yı cenge salayım/O kâfir düşmana satur çalayım/Varıb kâfirden intikam alayım/Gözüm açık benim kalsın mı böyle?” mısralarını terennüm eden Sultan III. Selim’in Kırım’ı almak üzere giriştiği sefer, muvaffakiyetsizlikle neticelenmiştir.

Bu devrede asilzâdeler, Kırım’ın geleceği hususunda, Moskova ve İstanbul yanlıları olmak üzere bölündü. Bundan faydalanan Ruslar, İstanbul’da aynı adı taşıyan sarayda imzalanan Aynalıkavak Anlaşması ile Romanya’ya karışmamak karşılığında, han seçimi salahiyetini İstanbul’un elinden aldı. Sonra da Kırım’a Şahin Giray adında züppe bir Rus hayranı prensi geçirdi. Şahin Giray, Rus üniforması giyer; yaverlerini Ruslardan seçer; ataları gibi at üzerinde değil, Rus tarzı kupa arabasıyla gezer ve Rus elçisinin talimatıyla hareket ederdi. Vakıflara el koyması üzerine Kırımlılar ayaklandı, Şahin Giray, Ruslardan yardım istedi. Osmanlı-Kırım sınırında askerî tedbirler alan Osmanlı serdarına Han’ın gönderdiği elçi, serdarın kahyâsı tarafından akılsızca idam edildi. Bunun üzerine Ruslar, Şahin Giray’ın davetini bahane ederek (1979’da Afganistan’da olduğu gibi) Kırım’ı işgal etti.

Rus işgali devrinde Tatar işçiler

İşgal kumandanı Potemkin, Çariçe II. Yekaterina’nın 19 Nisan’da gizlice imzaladığı ukazı (fermanı), cülus yıldönümü olan 9 Temmuz 1783’te okudu. Buna göre Rusya, tek bir Rus’un bile yaşamadığı Kırım’ı, Osmanlı Devleti ile olan ihtilafı gidermek için ilhak ettiğini açıklıyor; Kırım, Rusya’nın bir eyâleti oluyor; çariçeye sadakat yemini etmeyenlerin hicretine izin veriliyor; edenlerin can, mal ve din hürriyeti temin ediliyordu. Buna rağmen, 30 bin kadar asilzade işkenceyle öldürülerek arazilerine el konuldu. O devre göre nüfus kesafeti çok fazla olan münbit Kırım’da 1,5 milyon Tatar Türkü yaşıyordu. Yüzbinlercesi kaçmak üzere limanlara yığıldı. Yarıdan fazlası açlık, hastalık ve sefalet sebebiyle yahud Rus kılıcı altında öldü. Kalanlar, Rumeli ve Anadolu’daki Osmanlı topraklarına iskân edildiler. Potemkin, Çariçe tarafından Taurika Prensi ilan edildi. (Taurika, Kırım’ın antik ismidir. Kırım, Türkçe, sığınılacak yer, kale gibi manalara gelir. Kremlin de bununla irtibatlıdır.)

Özbekistan'a sürgün edilen Kırım Tatarları

İstanbul, bu ilhakı kibarca protesto edecek gücü bile kendisinde bulamadı. 8 Ocak 1784’te imzaladığı üç maddelik Kırım Senedi ile Kırım’ın Rus toprağı olduğunu resmen tanıdı. Ruslar, Cengiz Han’ın 21. torunu ve Kırım’ın 49. Hanı olan Şahin Giray’a önce 800 bin ruble maaş bağladılar. Sonra da bunu ödememek için devamlı aşağıladılar. Hayatının sonuna kadar han kalacağını zanneden, ama son hanlığı birkaç ay süren bu gafil ve zavallı genç İstanbul’a kaçtı. Rodos’a sürüldü ve 4 sene sonra orada idam edildi. Osmanlı şairi Sümbülzâde Vehbi, Şahin Giray’ın ardından uzun bir hicviye yazmıştır: Kırım halkı eder ol düzâhı öyle tatayyur kim/Kef-i küffâra verdi öyle mülk-i cennet-âsârı. Şair Sürûrî de Han’ın kuş isminden hareketle der ki: Tuttu Şâhin Giray’ı fukârânun âhı/Nefy olundı Rodos’a katl olunur inşâallah/Şuârâ dest-i kabûl üzre tutar tarihin/Tîz-pervâz idi Şâhin ele geldi nâ-gâh (Hızlı uçan şahin, ele çabuk geçti).

Kırım kadı, müftü ve vakıfları üzerindeki halife kontrolü, komünist iktidarına kadar devam etti. Padişah, her sene Livadya’daki yazlık sarayına gelen Rus çarını karşılamak üzere bir heyet göndermeyi ihmal etmedi. 1854 tarihinde, İngiltere, Fransa ve Sardinya desteği ile kazanılan Kırım Harbi, halkta Kırım’ı tekrar ele geçirmek arzusunu canlandırdı. Osmanlı Devleti’nin son 150 yılındaki en büyük askerî muvaffakiyet sayılan savaş, Kırım topraklarında cereyan etmekle beraber, ele bir avuç toprak bile geçmedi; “Sivastopol önünde yatar gemiler” türküsü yâdigâr kaldı.

Rus hükûmeti, yarımadaya Kuman mıntıkasından hayli Rus nüfus yerleştirdi. Şehirlerin ismini Rusça veya Grekçe isimlerle değiştirdi. Akyar, Sivastopol; Akmescid, Simferopol; Kefe, Feodosya; Gözleve, Yevpatorya oldu. Öteden beri akciğer hastalıkları için bir sanatoryum vazifesi gören Kırım’ın manzarası, Rus tipi binalarla değişti. Mutedil iklimi sebebiyle Kırım’da bahçe ve bağcılık ileriydi. Kırım ineği, sütünün bolluğuyla meşhurdu. Bahçe ve bağcılık ikinci plana itilerek, buğday ziraatine geçildi.

1917 Bolşevik inkılâbından sonra, Kırım istiklâlini ilan ettiyse de; komünistler 1918’de Kırım’a girdi. Çarın tekrar tahta geçmesini müdafaa eden antikomünist Beyaz Rus hükümetinin merkezi de Kırım idi. 1921’de Kızıllar kazanınca, burada otonom bir sovyet cumhuriyeti kurdular. II. Cihan Harbi’nde Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle, otonomisi kaldırıldığı gibi, ülkede yaşayan Tatarlar, Stalin’in emriyle yük vagonlarına doldurularak, Kafkasya’daki dindaşları gibi 1944 Mayıs’ında Sibirya’ya sürüldüler. Yarıdan fazlası yollarda öldü. 1954’de Kırım, Ukrayna’ya bağlandı. 1954’de kendisi de Ukraynalı olan Sovyet lider Kruşçev, Kırımı Ukrayna’ya bağladı. Bunun altında, fazla tabii kaynakları bulunmayan ve harb sırasında kıtlıktan çok zarar görmüş Ukrayna’yı destekleme maksadı yatıyordu. Kırımlıların, Ukraynalılarla tarihî bir yakınlığı da vardı.

Kırım Tatarları pazarda

1966’da Kırım Tatarları’nın “halk düşmanı” yaftası kaldırılarak itibarları iade edildiyse de, ülkelerine dönme izni verilmedi. Yalnızca bağdan anlayanların dönmesine izin verildi; zira memleketin dillere destan bağcılığı zaafa uğramıştı. 1990’ların başından itibaren komünizmin çöküşüyle, Ukrayna hükümeti tarafından Tatarlara vatana dönme izni verildiyse de, çoğu dönme imkânından mahrumdu. Bugün nüfusun ancak % 10’dan biraz fazlası geri dönebilen Tatarlardan ibarettir. Kırımlı liderlerden Mustafa Cemiloğlu ve birçok âile, çadırlarda veya derme çatma evlerde yıllarca yaşama mücâdelesi verdiler.

1991’de Ukrayna müstakil olunca, Kırım’ın statüsü gündeme geldi. Tatar otonom parlamentosunun ilan ettiği Kırım’ın istiklâlini, Kiev reddetti. Pravda gazetesinde milletlerarası deniz hukuku teşkilatı âzâsı yazar Sergei Aprelev, Ukrayna bölünürse, vaktiyle Türkiye’den alınan Kırım’ın 1954’te belirlenen statüsünün belirsizleşeceği üzerine bir beyanatta bulundu. Daha evvel de Putin’in yakın çevresinden Bogdanov ve aşırı sağcı Jirinovski, “Kırım’ın gerçek sahibi Türkiye’dir” demişti. 19 Nisan 1783 tarihli anlaşmada, Kırım’ın istiklâli veya başka bir devlete bağlanması hâlinde, tekrar Türkiye’ye döneceğine dair bir hüküm olduğu iddia edilmektedir. Böyle bir anlaşma yoktur; ancak Kırım’da Rus hâkimiyetini deklare eden çariçenin fermanı vardır. Kırım’ın Rusya’ya devrine dair anlaşma 8 Ocak 1784 tarihlidir. Böyle bir hüküm olsa bile, bu statü zaten 1954’te Kırım, Ukrayna’ya bağlanarak bozulmuştur.

Bunlar, muhtemelen Kırım’ın istiklâlini elde ederek Rusya’nın kucağına düşmesini kolaylaştırmak için kurulan bir senaryo idi. Zira Rusya’nın en büyük deniz filosu, Kırım’dadır. Moskova, el altından nüfusun % 60’tan fazlası Rus olan Kırım’ın istiklâlini (sonra da belki ilhakını) desteklemiş; Rus ordusu, Kiev’de çıkan hâdiseleri ve Rus yanlısı iktidarın düşüşünü bahane ederek Kırım’ı işgal etmiştir. Kırım’da yapılan ve Rusların katıldığı referandumdan çıkan Moskova’ya bağlılık kararı da, Rusların elini güçlendirmiştir. Kırım Tatarları, yarımadanın Ukrayna’ya bağlı kalmasına taraftardır.



“Evvelâ tedbir, sonra emniyet” diyen Sultan Hamid, Yıldız’da modern bir istihbarat teşkilatı kurmuştur. Bugünki MİT’in atası sayılır.

Sultan II. Abdülhamid, 1876’da tahta çıktı. Aynı yıl, amcası Sultan Abdülaziz bir “paşalar darbesi” ile tahttan indirilip katledilmişti. Ardından tahta çıkan ağabeyi Sultan V. Murad ise, bu hâdiseler üzerine cinnet geçirince tahttan indirilip Çırağan Sarayı’nda yaşamaya başlamıştı. Sultan Hamid, ağabeyinin yerine tahta çıktıktan sonra, sabık padişahı saraydan çıkarıp tahta geçirmek için bilinen iki başarısız darbe teşebbüsü oldu. Kendisi de neticesiz birkaç suikaste uğradı. Bu hâdiselerin, zaten zekâ ve temkin sahibi olan padişahı, bazı sıkı tedbirler almaya sevketmesi tabiidir. Şartlar, padişahı içe kapanmaya mecbur etmiştir. Yoksa şehzâdeliğinde dışa dönük, sosyal bir yaşantısı vardı. “Basiret (uyanıklık), emniyetin babasıdır. Evvelâ basîret, sonra emniyet” derdi. Bundan dolayıdır ki, lâzım gelen bütün tedbirleri almadan, hiçbir şey ve kimseye itibar etmezdi. İşte halk arasında hafiyelik diye bilinen Yıldız İstihbarat Dairesi bu şartlarda doğmuştur. Sultan Hamid, 1880 yılında bu daireyi kurarak ilk defa modern mânâda istihbarat ve espiyonaj faaliyetini başlatan hükümdardır.

Yıldız Sarayı büroları

Açılmamış jurnaller

Osmanların klasik devrinde dış istihbarat, savaşlarda akıncılar; diğer zamanlarda seyyah ve tüccarlar vastasıyla elde edilirdi. Meselâ açık ticaret şehri Dubrovnik, bir istihbarat merkeziydi. İç emniyet işlerini yürüten yeniçeri ocağı zâbitlerinden asesbaşı polis müdürüydü. Fâili mechul vak’aların suçlularını takip ve yakalama işlerine böcekbaşı bakardı. Emrinde kadın memurlar da bulunurdu. Maiyetindeki çuhadarlar iç istihbarat işine bakardı. Mahalle bekçisi mevkiindeki asesler de iç istihbarata yardımcı olurdu. Mahallelerde herkes komşusunun kefili ve anormal bir şey gördüğünde asese ihbar etmesi mecburi idi.

Sultan II. Mahmud zamanında (1834), istihbarat işleri, bugünki emniyet müdürlüğünün yerini tutan Zabtiye Müşirliği’ne verildi. Taşralara, olup bitenleri muntazaman merkeze napor etmekle vazifeli jurnal kâtipleri tayin olundu. Gizli polis teşkilatı da Fransız örneğine uygun olarak Reşid Paşa zamanında kurulmuş; başına da Civinis adlı bir Rum getirilmiştir. Sultan Hamid, siyasetini yürütebilmek için, saraydan başlayarak bütün memleketi çember gibi saran bir şebeke kurmaya ihtiyaç duydu. Bu teşkilatın saraya bağlanmasını padişaha Said Paşa’nın teklif ettiği ve nizamnamesini de bizzat kaleme aldığı malumdur. Said Paşa, Meşrutiyet’ten sonra da İttihatçıların sadrazamı sıfatıyla sahnededir.

Padişaha jurnal takdimini gösteren karikatür

Burada çalışacak olanları da ihsanları ile kendisine bağlamayı lüzumlu gördü. O, yaşadığı devri, insanların ahlâk ve istidadını, hâlet-i ruhiyesini, zayıf noktalarını iyi anlamıştı. Sinekler, bal ile avlandığı gibi; bunları da para, nişan ve rütbelerle kendisine bağlamayı düşündü. Böylece rivayete nazaran 30 bin kişilik bir teşkilat toplandı. Hafiyye, “gizli” manasına gelen ve ajanlar için kullanılan Arapça bir tabirdir. Bunlar arasında resmî memurlardan başka; Kaşgarlı derviş, Dağıstanlı molla, Hindli dilenci, Sudanlı seyyah, Libyalı şeyh, Kürt, Afganlı, Buharalı hacı, Tatar hoca, oyuncu, hokkabaz, sihirbaz gibi her cins ve milletten insan vardı. Vilâyet, hatta sefâret memurları bile buraya dâhildi. Hatta bazen yüksek memurlara saraydan hediye edilen câriye veya ağalar, aynı zamanda istihbarat işi de yapardı.

Başhafiye Ahmed Celaleddin Paşa

Hafiyeler, topladıkları bilgileri yazılı ve mühürlü olarak saraya takdim ederdi. Padişah bu jurnalleri bizzat okur; ciddiye alınmaya değer olanları, imza kısmını keserek, araştırılmak üzere mabeyne havale ederdi. Çoğunu da okumaz; ama saklardı. Tahttan indirildiğinde, hiç açılmamış nice jurnaller bulunduğu gibi; Jön Türklere, hatta İttihatçılara ait jurnaller ele geçmesi çoklarını şaşırtmış; bunların yakılarak imhası günlerce sürmüştür. Padişah, bürosunda yokken, banyoda bile olsa, âciliyeti bulunabilir endişesiyle gelen jurnaller arzolunurdu. Bu vasıta ile padişah memleketin en ücra köşesinde ne olup bittiğinden hemen haberdar oluyordu. Basit bir jurnalin tahkikini emrettiği Serhafiye Kadri Bey, bıyık altından gülünce, “Şimdi seni koğsam, gider Yeni Câmi’ne tezgâh kurar; dava vekilliği yaparsın. Ben bu işlere ehemmiyet vermezsem, gideceğim yer mezardır” demiştir. Mamafih yapılan araştırmalarda çoğu jurnalin boşa çıktığı görülürdü.

Sultan Hamid ve meşrutiyet LIFE mecmuasındaki bir gravür

Kader hükmünü icra edince…

Zaman içinde bu jurnallerin ciddiyeti azaldı. Herkes birbirini jurnal etmeye başladı. Saçma havadislerin, hatta iftiraların bini bir paraya düştü. Padişah bunu bildiği halde, haber alma kaynağı kesilmesin diye göz yummak mecburiyetinde kaldı. Memurlar kendi aralarında sıkı fıkı olamaz; nâzırlar birbirine misafirliğe gidemezdi. Kimse, kimseden emin değildi. Kurunun yanında yaş da yanmaya başlamıştı. Kızıl fesleriyle hemen tanınan hafiyeler, herkesin ürktüğü ve nefret ettiği şahıslar hâline gelmişti. Bunlar için, “Ey kırmızı fesler, a köpek yüzlü asesler” mısraı dile düşmüştür. İttihatçılar, bundan istifade etmesini bildiler ve padişah aleyhindeki propagandayı bunun üzerine kurdular. 33 senenin ağır yükünden yorgun padişahı, bu sıkı istihbarat ağı da kurtaramadı. Sultan Hamid’i gerçekten sevdiği halde, hafiyelerin tasallutuna uğrayanlar kendisinden yüz çevirdi. Saraydaki şifre kalemine kâtip olarak, İttihatçıların has adamlarının sızması ve bunun farkedilmemesi, dikkate değerdir. “Kader hükmünü icra edince, gözler görmez olur!” Meşrutiyet'ten sonra sokaklarda el ilanı seklinde dağıtılan karikatür: Hafiyelerin hâli. Direğin tepesindeki gaz tenekesi üzerinde 4 dilde (Türkçe, Rumca, Ermenice, İbranice) "yuha" yazıyor Hafiye teşkilatı II. Meşrutiyet ile beraber lağvedilerek yerine hükûmete bağlı Teşkilât-ı Mahsusa kuruldu. Hafiyelerin kimi linç edildi; kimi sürüldü; kimi de yeni rejimde vazife aldı. Teşkilatçılar, Yıldız İstihbarat Dairesi’ne rahmet okuttular. Bu tür teşkilatlar, sadece istihbarat ile kalmaz; yurt içi ve dışında bazı operasyonlara da girişebilirler. Yıldız İstihbarat Dairesi’nin böyle bir faaliyeti kat’i olarak bilinmemekle beraber; Teşkilât-ı Mahsusa’nın bu sahadaki faaliyetleri pek meşhurdur. 1927’de Teşkilât-ı Mahsusa’nın yerini, kurulmasında Almanların rol oynadığı MAH (Millî Amele Hizmet) aldı. Türkiye’nin Alman nüfuzundan çıkıp Amerikan nüfuzuna girdiği tarihlerde, 1953’den sonra CIA’nın mahallî birimi gibi çalışmaya başladı. Dış istihbarat CIA; iç istihbarat MAH tarafından yürütüldü. O zamanki dedikodulara göre MAH’a, CIA ayda yüz bin, İngilizler 30 bin, Fransızlar 8 bin, İtalyanlar 4 bin lira ödüyordu. MAH başkanı Behçet Türkmen, Coca Cola’nın Türkiye’deki ortaklarından biliniyordu ki, büyükelçilik ve dışişleri bakanlığı yapmış olan İlter Türkmen’in babasıdır. Adnan Menderes’in bu irtibatı öğrenip engellemeye çalışması sonunu getirdi. MAH, 27 Mayıs darbesinden sonra Millî İstihbârât Teşkilâtı’na (MİT) dönüştürüldü. Şimdi başbakanlığa bağlı bir müsteşarlıktır. Turgut Özal devrinden itibaren de sivilleştirilmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa’dan beri ekseri Çerkez asıllıların vazife yaptığı da bilinmektedir.

Zamanın meşhur hafiyelerini tasvir eden Meşrutiyet devri karikatürleri: Fehim Paşa

Zamanın meşhur hafiyelerini tasvir eden Meşrutiyet devri karikatürleri: Mehmet Derviş Paşa

Zamanın meşhur hafiyelerini tasvir eden Meşrutiyet devri karikatürleri: Selim Melhame Paşa



Tarihin en talihsiz şahsiyetlerinden Şehzâde Mustafa yüzü ve tavırlarıyla dedesi Yavuz Sultan Selim’e benzetilirdi. Babasının yerine onun geçmesi bekleniyordu. Ama hâdiseler böyle cereyan etmedi.

Şehzâde Mustafa, Kanuni Sultan Süleyman’ın büyük oğludur. Babasının sancakbeyi olarak bulunduğu Manisa’da 1515’de dünyaya geldi. Annesi Mâhidevran (Gülbahar) Haseki’dir. O devirde çocuğu olan padişah hanımlarına haseki denirdi. Sonradan kadınefendi denmiştir. Dedesi Yavuz Sultan Selim vefat edip, babası tahta çıkınca, Şehzâde Mustafa annesiyle beraber Manisa’dan İstanbul’a geldi. Padişahın diğer zevcesi, zekâ ve sevimliliğiyle kocasının kalbini kazanan Hurrem Haseki, peş peşe çocuklar dünyaya getirip itibar kazanınca, Mâhidevrân gözden düştü. Bu sebeple Şehzâde Mustafa, Hürrem Sultan’a cephe aldı. 1533’te Hafsa Vâlide Sultan vefat edince, Mâhidevrân hâmisiz kaldı. Âdet üzere Şehzâde Mustafa 1541’de Manisa sancakbeyliğine gönderildi.

Amasya Şehzadeler Müzesi'nde Şehzade Mustafa'nın balmumu tasviri


Mustafa padişah olsun…

Şehzâde Mustafa, yüzü ve tavırlarıyla dedesi Yavuz Sultan Selim’i andırırdı. Osmanlılarda muayyen bir verâset usulü olmamakla beraber, zamanı geldiğinde padişahın yerine onun geçmesi bekleniyordu. Padişah 46 sene gibi çok uzun bir müddet tahtta kaldı. Zaman uzadıkça en iyi hükümdardan bile insanlar usanır. Halk da ihtiyar padişahın yerine, dedesine benzeyen Şehzâde Mustafa’nın geçmesini istiyordu.


Padişahın çok sevdiği Şehzâde Mehmed’in genç vefatından sonra seferlere Şehzâde Bâyezid ve Selim’i götürmesi, bunlara meyli olduğu şeklinde tefsir edildi. Hürrem Sultan ile kızı Mihrümah Sultan ve damadı Rüstem Paşa’nın, Şehzâde Mustafa’yı tahttan alıkoymak için çalıştığı; onu babasıyla görüştürmediği dedikodusu yayıldı. Üstelik Şehzâde Mustafa, Manisa’dan Amasya’ya nakledilmişti. Zamanla Şehzâde Mustafa da babasından şüphe etmeye başladı Etrafını hemen bir klik sardı. Muhtemelen kendisini babasına karşı kışkırttılar.

Amasya Şehzadeler Müzesi'nde Şehzade Mustafa'nın balmumu tasviri


Padişah rahatsızlığı sebebiyle İran seferine çıkamayıp, yerine Rüstem Paşa’yı gönderince, asker arasındaki huzursuzluk arttı. Asker, padişahın hasta olduğunu; yerine Mustafa’yı geçirmeyi düşündüğünü; ancak Rüstem Paşanın engel olduğu dedikodusunu yayıyordu. Tarihçi Peçevi’nin naklettiğine göre, Mustafa padişah olup Rüstem Paşa’nın başını kesecek; zaten nikris hastası olan babası da Dimetoka’da son günlerini geçirecekti. Bunun için şehzâde “tuğ ve alemlerin dikip” hazırlıklara başlamıştı. Tarihçilerin rivayetleri farklı da olsa, babası ile şehzâde arasındaki gerginliğin had safhaya çıktığı anlaşılmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman tahta geçtiği sıralarda


Öteden beri bu yolda dedikoduları işiten padişah, önce oğlunun kendisine karşı bir komplonun içinde olduğuna inanmak istemedi. Müfsidlerin kendisini aldatmaya çalıştığını; bir yandan da dedikodular yaydığını söyledi. Ama İran Şahı Tahmasb ile yazışmaları eline geçince de kararını verdi. Bugün Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen bu mektuplara göre, şehzâde, şahın kızıyla evlenip İran desteği ile tahta geçecekti. Daha yakınlarda İran şehzâdesi Elkas Mirza, İstanbul’un desteği ile şaha karşı isyan etmişti. İslâm hukukunda, ayaklanma hazırlığı içinde olmak ile isyan, aynı hükümdedir. Osmanlı tarihinde şehzâdelerin babasına isyan ettiği, hatta bazısının muvaffak olduğu misaller yok değildir. Şehzâdenin benzediği dedesi Yavuz Sultan Selim, yaşlı babası Sultan II. Bayezid’i tahttan indirip, Dimetoka’ya göndermişti. Bu hatıra da, henüz zihinlerde tazeydi ve muhtemelen Sultan Kanuni’nin şuuraltına da tesir etmişti.

Hürrem Sultan


Bunun üzerine padişah bizzat Nahçivan seferine çıktı. Hakikatte bu sefer Şehzâde Mustafa’nın üzerineydi. Bir konak ötedeki Amasya’da bulunan Şehzâde, babasıyla görüşmek ve sefere iştirak etmek üzere askerleriyle beraber yola çıktı. Eniştesi Kara Ahmed Paşa, gitmemesini söyleyip suikastı haber verdiyse de, meselenin daha müşkil hâle geleceğinden endişe eden şehzâde dinlemedi. Babasıyla görüşürse, onu ikna edeceğinden emindi. Konya Ereğlisi yakınlarında babasına yetişti. Askerin coşkulu tezahüratıyla karşılandı; vezirler kendisini etekledi.


Bu sevinçle otağa girdiğinde kendisini 7 dilsiz cellad karşıladı. Bir komployla karşı karşıya olduğunu düşünen Şehzâde, mukavemet etti; celladların hepsini yere serdi. Ancak elbisesinin eteği ayağına dolanıp yere düşünce; sonraları saraya damat olup Eyüp’te Mimar Sinan’a güzel bir câmi yaptıracak olan Zal Mahmud Ağa tarafından, hanedan mensuplarının kanını yere dökmeyi yasaklayan eski Türk tabusu çerçevesinde, kemend ile boğularak idam edildi. Bir rivayette otağa girişinde babasını görüp selâm verdiği; babasının da “Seni köpek; ne cesaretle selâm veriyorsun” dedikten sonra, celladlara vazifelerini emrettiği anlatılır. Bir başka rivayette ise, padişah infazı perde arkasından takip ederek iş gecikince “Elinizi çabuk tutun!” talimatını vermiş; iş bitince de Mahmud Ağa’ya Zal (pehlivan) lakasını takmıştır.

Şehzade Mustafa rolünde Mehmet Günsur


38
yaşındaki Şehzâde, Bursa’da Muradiye külliyesine gömüldü. Annesi Mâhidevran Haseki, Bursa’da uzun yıllar oğlunun hatırasıyla yaşadı. Üvey oğlu Sultan II. Selim’in yardımıyla, şehzâdenin kabir üzerine büyük bir türbe yaptırdı. Ertesi sene Rumeli’de Şehzâde Mustafa olduğunu iddia eden birisi ortaya çıkarak hayli taraftar topladıysa da, çıkardığı isyan bastırıldı. Şehzâde Mustafa, şair ve hattat idi. Âlim ve sanatkârları himaye ederdi. Manisa’da câmi, ayrıca çeşmeler yaptırmıştır. Babasının taraftarlarının etrafında toplanmasından korkulan oğlu da Amasya’da idam edildi. İki kızından biri, Mimar Sinan’a Ankara’da kendi adıyla yaptırdığı câmi hâlâ ayakta olan Ankara Vâlisi Cenabi Ahmed Paşa ile evlenmiştir.

Şehzâde olmak, büyük talihsizlik

Halk arasında çok büyük reaksiyon uyandıran bu acı hâdisenin mesulü olarak Rüstem Paşa gösterildi. Şahın bile şehzâdeden geldiğine tereddüt etmediği mektupları, şehzâdenin mührünü gizlice çaldırıp Rüstem Paşa’nın yazdırdığı söylendi. Hatta Şehzadenin arkadaşı Taşlıcalı Yahya yazdığı mersiyede Mekr-i Rüstem (Rüstem’in oyunu) diye tarih bile düşürmüştür. Şair Sâmi’nin “Mustafa n’oldu, hani neyledin a padişahım?” nakaratlı mersiyesi ise açıkça padişahı itham ediyordu. Şehzâde, Osmanlı tarihinde hakkında en çok mersiye yazılan şahsiyetlerdendir. Padişah, galeyanı önlemek için Rüstem Paşa’yı azletti; hatta şehzâdenin makbullerinden Kara Ahmed Paşa’yı sadrazam yaptı. Ama kendisini bile açıkça tenkit edenleri cezalandırmayarak, fikir hürriyetinin en güzel örneklerinden birini gösterdi.

Bazıları padişahı bu işe, tahta kendi çocuklarının geçmesini isteyen Hurrem Sultan’ın kışkırttığını söyler; padişahın eniştesi Sadrazam Makbul İbrahim Paşa’nın idamını da Hurrem Haseki ve damadı Rüstem Paşa’ya yükleyerek; Şehzâde Mustafa ile Makbul İbrahim Paşa’nın kendilerini idama götüren hatalarından hiç bahsetmezler. Kocası tarafından çok sevilen kadınlar hep kıskanılır ve iftiraya uğrar. Rüstem Paşa, liyakatli ve muktedir; fakat sert, ciddi ve cimrilikle itham edilerek tarihin en sevilmeyen şahsiyetlerinden biri olmakla beraber; istikrarlı icraatıyla, en uzun zaman veziriazamlıkta kalan devlet adamlarındandır.

Rivayete göre, padişah, şeyhülislâm Ebussuud Efendi’ye, hâdiseyi sembolik bir şekilde anlatarak fetvâ almıştır: Bir tacir, iş için uzak bir yere giderken ailesiyle mallarını kölesine emanet etse; bu köle de efendisinin ailesini yok ederek mallarına el koysa; dönüşünde de efendisini öldürmeye karar verse; ne lâzım gelir? Elcevab: İdamı hak eder.

Sultan Kanuni gibi hayatında hiç büyük hata yapmamış bir hükümdarın, etrafındakilerin komplosu ile hareket etmesi uzak bir ihtimaldir. Padişah, öz oğlunun idamını muhakkak ki haklı sebepler dayanarak infaz ettirmiş olmalıdır. Bununla beraber hâdise o kadar millî vicdanı yaralamıştır ki, Osmanlı tarihinin “altın devri” olarak görülen Kanuni Sultan Süleyman zamanının siyah bir sayfası olarak anılmıştır. Hurrem Sultan, bu işe belki çok üzülmemiştir; hatta kim bilir, taht kendi oğullarından birine kalacağı için memnun da olmuştur. Ama hâdisenin doğrudan mesulü değildir. Hurrem Haseki’nin oğullarından Cihangir’in ertesi sene vefatı da, ağabeyinin başına gelen hâdiseden dolayı duyduğu elem ve teessüre bağlanır. İkbal yıldızı parlayan Hurrem değil de, Mâhidevrân olaydı, belki de aynı akıbet bu sefer tersine olarak Hurrem ile oğullarının başına gelecekti.

Şehzâde Mustafa, heyecanlı ve tedbirsiz hareketleriyle zaten padişahlığa pek de uygun olmadığını göstermiştir. Yiğitliğin tek başına kâfi gelmediği; sabır ve temkinin daha mühim olduğu anlaşılmaktadır. Kanun ve nizama aşırı bağlılığıyla tanınan Kanunî Sultan Süleyman, Hurrem Haseki’nin sevgili oğlu olup ayaklanan Şehzâde Bayezid’i de idama göndermekte tereddüt etmemiştir. Padişahlar, devletin dirliği ve milletin birliği mevzu bahis olduğu zaman en yakınlarını bile fedâ etmekten çekinmezdi. Devlet, asırlarca böyle ayakta durmuştur. Hanedan, devletin ve milletin dirliği için, acı reçeteyi kendisi içmiştir. Padişah, böylece bir iç savaşın da önünü almıştır. Sultan Kanunî zamanında Türkiye’de bulunan Avusturya elçisi Busbecq, Şehzâde Mustafa’dan bahsederken diyor ki: “Türk padişahlarının oğlu olmak büyük bir talihsizliktir”.

Şehzade Mustafa'nın Bursa'daki türbesi

Askerin arzusu mu, ilahî irade mi?

Sultan II. Selim, şehzâdeliğinde, diğer iki kardeşi gibi ihtirasa kapılmadı. Sessizce ve akıllıca tahtın kendisine gelmesini bekledi. Musahibi Celal Bey’e sorduğu “Halk arasında bizim için ne derler?” sualine, “Şehzâde Mustafa’yı askerler; Bayezid’i de anne-babası ile vezirler tutar” diye cevap alınca, “Sultan Mustafa’yı en kuvvetlisi istesin; Bayezid Han’ı anne ve babası taleb etsin; Selim fakire de mevlâsı rağbet etsin! Biz safamızı sürelim, yarının sahibi var” demişti. Gerçekten birâderlerinden Mehmed ile Cihangir, hastalanıp vefat etti. Babalarına kafa tutan Şehzâde Mustafa ile Bayezid ise hırsları sebebiyle hayatını kaybetti. Şehzâde Selim, sabrın nimetine kavuştu. Böylece tahta en lâyık olduğunu gösterdi. Gerçi babası da kendisine meyilliydi. Çünki Şehzâde Selim, itaatli bir evlâd idi. Babasıyla seferlere katıldı. Manisa, Kütahya ve Karaman sancakbeyliğinde mahâretini ispatladı. Nitekim babası İran seferine giderken, kendisini yerine taht muhafızı olarak bıraktı.

Şehzade Mustafa'nın Bursa'daki türbesinin içi

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Zi'l-Hicce 1438
Miladi:
20 Eylül 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter