Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Çerkes Hasan Bey

Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesinde ve katlinde mühim rol oynayan Hüseyin Avni Paşayı öldüren subay. 1850 senesinde Silivri’de doğdu. Babası İsmâil Bey, Rus mezâliminden dolayı Kuzey Kafkasya’dan Anadolu’ya yerleşmiş bir Çerkes Beyi idi. Çerkes Hasan, 1864’te kardeşi Osman Beyle birlikte Bahriye İdâdîsine girdi. Sonra bu okulun kara kısmına geçerek teğmen oldu. Subay çıktıktan sonra bir yandan atıcılığı ve biniciliği ile pâdişâhın takdîrini kazandı. Aynı zamanda ablası Neşerek Kadınefendi, Sultan Azîz’in zevcesi olduğu için kendisi de pâdişâhın kayınbirâderi oluyordu. Şehzâde Şevket Efendi ile Esmâ Sultânın dayısıdır. Bu yüzden Sultan Abdüzazîz Hanın büyük oğlu Yûsuf İzzeddîn Efendinin yâverliğine getirildi.

Bu sırada 30 Mayıs 1876 günü Sultan Abdülazîz birkaç insafsız ve safdil devlet adamının şahsî çıkarları uğruna ve batılıların da kışkırtmalarıyle tahttan indirildi. Bunların başında “Kinim dînimdir!” diyecek kadar kindâr olan Hüseyin Avni Paşa geliyordu.



Ayasofya hakkında Bizans devrinden beri pek çok efsane anlatılmış; Türkler, onda ayrı bir kudsiyet görmüştür. Bu bakımdan Ayasofya’yı Osmanlı eseri saymak daha doğrudur.

İstanbul’un sembollerinden biri olan Ayasofya’yı, Roma İmparatoru Constantinus 360’de ahşaptan yaptırdı. Nika İsyanı sırasında (532) yanınca, İmparator Iustinianus kârgir yaptırdı. 537’de ibadete açıldı. Şimdiki bina budur. Aya+Sofia, “ilahi hikmet (bilgi)” demektir. Bu da Hazret-i İsa’nın bir vasfıdır.

Rivayete göre Iustinianus, rüyasında bir azizin, kendisine gümüş bir levha üzerinde Ayasofya’nın resmini gösterdiğini görmüş; mimar da o gece aynı rüyayı gördüğünü anlatınca, bu manevî işaret üzerine inşaata başlanmıştı. Yegâne Ayasofya bu değildir. Bizans hâkimiyetindeki nice şehirde aynı adı taşıyan mabedler vardır. Ama hiç biri İstanbul’daki kadar muhteşem ve meşhur değildir.

Bizans zamanında bütün merasimler ve dinî toplantılar burada yapılırdı. Zamanında dünyanın en büyük kubbesine sahip olmakla şöhret bulmuştur. Işık ve ses düzeni muazzam olan bu mabedi görenler, hayranlıklarını gizleyememiştir. XI. asırda Ayasofya’yı gezen Rus elçileri, kendilerini gökte zannettiklerini söylemişlerdir. XIII. asırdaki Latin istilâsından sonra Ayasofya harab olmaya yüz tutmuştur. Latin istilasının kumandanı ve 1205’de ölen Venedikli Dandolo’nun mezarı da Ayasofya’dadır.

Türklerin İstanbul’u kuşattığı sırada, halk, eski ihtişamından eser kalmamış olan Ayasofya’ya sığındı. Dua ederek şehrin manevî koruyucusu Hazret-i Meryem’den bir müjde bekledi. Fakat müjde, Türklerin lehine idi. Sultan Fatih, Ayasofya’yı kılıç hakkı olarak câmiye çevirdi. 1 Haziran 1453’de ilk Cuma namazı kılındı. Bundan sonra Ayasofya Büyük Câmii veya Fetih Câmii diye anıldı. Türklerin câmiye hizmeti, Bizanslıları bile geçti. Şu anda ayakta durması bile Osmanlılar sayesindedir.

Ayasofya hakkında Bizans devrinden beri pek çok dinî hikâye ve efsane anlatılmış; Türkler, kendisinde âdetâ farklı bir kudsiyet görmüştür. Bu bakımdan Ayasofya artık Bizans’tan çok, Osmanlı eseri sayılır. Padişahlar ve devlet adamları, Saray’ın yakınındaki bu câmide sık sık namaz kılardı. Bilhassa padişahın da katıldığı Ramazan ayının 27. Kadir Gecesi’ndeki cemaatle teravih namazı çok ihtişamlıydı. Hazret-i Muhammed’in doğum günü olan Mevlid Kandili’nde okutulan mevlid için de ekseri Ayasofya seçilirdi. Halkın da katıldığı ve herkese tatlı dağıtılan bu merasimler çok ruhaniyetli olurdu.

Osmanlılar, Ayasofya’yı İstanbul’a hâkimiyetlerinin bir sembolü olarak görmüşlerdir. 1918’de İstanbul müttefikler tarafından işgal edildikten sonra, bazı Rumlar, Ayasofya’nın tepesine çan takarak kiliseye çevirmek istemişlerdi. Sultan Vahîdeddin, şahsını korumak için bırakılan 700 kişilik hususî askerleri, Ayasofya etrafında mevzilendirip câmiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. Bu da fayda etmezse, binayı havaya uçurmaları için etrafına dinamit döşetti. Bu vesileyle câminin ömrünü bir müddet uzatmaya muvaffak oldu.

Her köşesinde bir şifa

Efsaneye göre, Ayasofya yapılırken, mimarın oğlu, paydostan sonra inşaat aletlerini beklerdi. Bir melek kendisine görünüp; inşaatın bir an evvel bitmesi için paydos yapan işçileri çağırmaya gönderir. O gelene kadar da malzemeleri bekleyeceğini söyler. Mimar Ignatios, bunu öğrenince, oğlunu geri göndermez ve böylece meleğin ebediyyen Ayasofya’da kalmasını temin eder. Ayasofya’nın Türkler tarafından fethinden beş gün evvel güya bu melek kanatlanıp göklere yükselmiş; bu da şehrin himayesiz kaldığı ve düşeceği şeklinde tefsir olunmuştu.

Bina yapılırken gelen meleğin saklandığı yerin, kalın bakır levhalarla kaplı olduğu halde, asırlarca ziyaretlerin ellerini sürmesi sebebiyle oyulan terler direk olduğuna inanılır. Burası Batı yönünde halkın su sızdığı için “Terler Direk” adını verdiği ve şifalı olduğuna inandığı bir sütundur. Hastalar, buraya ellerini süre süre sütun oyulmuştur. Müslüman inanışına göre, bina yapılırken buraya Hazret-i Hızır parmağını sokarak mabedin kıblesini, müslümanların kıblesine döndürmek istemiş; birisi bununf arkına varınca da gözden kaybolmuş; mabedin yönü de kıbleden birkaç derece uzak kalmıştır.

XVII. asır Osmanlı tarihçi ve seyyahı Evliya Çelebi, Ayasofya’nın 361 kapısı bulunduğunu, bunlardan 100 tanesinin tılsımlı olduğunu söyler ve bir de herkesçe görünmeyen kapısından bahseder. Mabedin orta ana giriş kapısının üzerindeki sarı sandukanın, Kraliçe Sophia’ya ait olduğu ve dokunulduğunda, zelzele olacağına inanılır. Rumların inanışına göre şehir kuşatma altındayken son âyini idare eden papaz, mihrab duvarına girerek kaybolmuştur; şehir Türklerden geri alınınca buradan çıkıp âyine devam edecektir.

Kıble kapısının kanatlarının, Nuh Peygamber’in gemisinin tahtalarından yapıldığı söylenir. Eskiden tüccarlar, bu kapının önüne gelerek ellerini sürüp dua etmeden seyahate çıkmazdı. Ayasofya’nın güney dehlizlerindeki mermer bir taşın, Hazret-i İsa’nın beşiği olduğuna inanılır. Kadınlar, yeni doğmuş hasta çocuklarını buraya koyarak, Allah’tan şifa umarlardı. Nefes darlığı çekenlerin, Ayasofya’nın içindeki kuyunun suyundan sabah erkenden aç karnına üç kere su içerlerse iyileşeceğine inanılır.

Kubbe ortasındaki altın top altında yedi sabah namazı kılıp dua edenlerin, unutkanlıktan kurtulacağı söylenir. Derler ki, Hazret-i Hızır, Ayasofya’ya geldiğinde, bu altın top altında ibadet edermiş. Kırk sabah namazını burada kılanların, Hazret-i Hızır ile karşılaşması umulurmuş. Yine rivayete göre, inşaat sırasında kubbeyi tutturmak mümkün olmamış da; melekler, ervah âleminden Hazret-i Muhammed’in tükrüğünü alıp, harca karıştırınca kubbe tutmuş.

Yeni sayfa

1931’de Amerikan Bizans Enstitüsü, Ayasofya mozaiklerini tamir için İsmet İnönü hükümetinden izin aldı. Bu enstitünün ardındaki isim, Amerikalı işadamı Rockefeller’in ortağı Charles Crane, Yunanlılarla savaşı sırasında destek verdiği Reisicumhur’dan Ayasofya’nın istikbali hakkında söz aldı. O sıralarda imzalanması düşünülen Balkan Paktı için, Yunanlılara bir cemile olmak üzere Ayasofya 1934’de müze yapıldı. Bu iş için kurulan komisyondaki tek Alman, Prof. Eckhard Unger, ibadethane olarak kullanılırsa, câminin daha iyi bakılacağını söylemişti. Böylece Ayasofya, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra müze oldu. 1950’den sonra her sağ iktidar, Ayasofya’yı açmayı va’detti; ama nedense elinden gelmedi.



Fas Krallığı, çok eski bir devlet. Hazret-i Hasen soyundan olduğu iddia edilen VI. Muhammed halk tarafından seviliyor. Avrupalılar, Marakeş sebebiyle bu memlekete Marok diyor. Onlar kendilerine Mağrib, biz ise Fes diyoruz. Çünki Osmanlı fethi, Fes şehrinin sınırına kadar uzanıyordu.

Endülüs tarzı direkli câmilerin ortasında avlu ve şadırvan bulunuyor. Kıyıda köşede küçük taşlar dikkat çekiyor; özürlüler bununla teyemmüm ediyor. Câmiler, millet yatmasın veya siyasî toplantılar olmasın diye namaz vakitleri açılıyor. Mâlikî mezhebindeki halkın çoğu dindar.

Kadın-erkek hemen herkes kukuletalı mahalli elbise cellâbe giyiyor. Bizim bildiğimiz fes de var; ama giyen az. Türklere rastlayınca, “Haremi Sultan” (Muhteşem Yüzyıl) ve “Vadi Diyab” (Kurtlar Vadisi) diye soruyorlar. Fas’ta Arab, Bedevi ve Endülüs’den gelme Muri adında üç grup var. Muriler açık renk. Arapça, Berberice ve Fransızca resmî dil gibi. Berberice’nin ayrı alfabesi var (Resim 6).

Etli sebze yahnisi tacin ile irmik ve etten mamul kuskus adlı iki yemeği meşhur. Sokakta satılan kaynamış salyangoz pek rağbette. Yeşil çaya şeker ve nane ekleyerek içiyorlar.

Çarşılar, hareketli; bize göre ucuz; pazarlık payı sonsuz... İnsanlar fakir, dilenci çok. Bir an gözünüz birine çarpsa, bu para istemesi için kâfi bir sebep. Zeytine benzer bir taneden elde edilen argan yağı pek meşhur. Emniyetli, temiz ve görmeye değer bir memleket.

Pek bilinmeyen Tanca, portakal ağaçları ve ılık havasıyla bir Akdeniz sahil şehri. Daha temiz. Meşhur seyyah İbni Batuta’nın kabri var.

Amerika kurulduğunda, ilk tanıyan ülke Fas olmuş. Amerika’nın dünyada ilk açtığı diplomatik temsilcilik de burada.

Şefşufan, sokakları ve evlerinin maviliği ile bilinen bir dağ kasabası. Mistik bir havası var.

Fas’ın ve dünyanın en eski şehirlerinden Fes kurulurken, altın bir kazma bulmuşlar. Onun için adı fes kalmış. Arapça kazma demek. Eşekler bol, yük ve çöp taşıyor. Zira sokaklar pek dar. Dünyanın 1250 senedir faaliyetteki en eski üniversitesi Kureviyyîn, tedrisatını câmi içinde yapıyor.

Ahmed Ticânî, Ebu Bekr İbnü’l-Arabî, Abdülaziz Debbağ gibi din büyüklerinin kabirleri burada. Elhamra tarzı taş işlemeleriyle meşhur medreseleri var. Çarşı, mesleklere göre sıralanmış ve isimlendirilmiş. Her eski meslek erbabından numuneler var. Dericilik ileri ve ucuz. Debbağlar çarşısı, kokudan yaklaşmak zor, ama enteresan. Fas, İspanyol, Fransız ve İngiliz turist kaynıyor. Zira Avrupalılar için, ucuz ve enteresan bir tatil beldesi.

Surlar içindeki Meknes, bir ara pâyitaht imiş. Fas’ın kurucusu sayılan Mevlay İsmail’in türbesi süslü ve ruhaniyetli.

Başşehir Rabat’ta kraliyet sarayı önünde tarihî kıyafetli muhafızlar.

Kazablanka veya yerli ismiyle Dârülbeyzâ (Beyaz Ev); yeni ve modern bir şehir. Deniz kenarında, hatta denizin üzerine yapılmış Kral II. Hasan Camii. Saatli, rehberli ve paralı geziliyor. O kadar ruhaniyetsiz ki, katedrale veya AVM’ye benziyor.


Resim 3


Resim 4


Resim 5

Fas’ın en meşhur şehri Marakeş. Onun da en meşhur yeri Câmaa el-Finâ adlı kocaman meydan. Satıcılar, maymun ve yılan oynatanlar, şaklabanlar, seyyar lokantalar, meyve suyu satanlar, aklınıza ne gelirse var. Etrafı çarşı, lokanta ve kafeler. Halkın 7 Evliya dediği türbeler arasında, Kadı Iyaz ve Delâil yazarı İmam Cezûlî (Resim 4) de var. Eski sultanlara ait Bâdi Sarayı (Resim 3) harap, ama hâlâ ihtişamlı. Müslümanların Endülüs’ten kaçarken getirdikleri Kurtuba Câmii mihrabı burada. Marakeş’te hâlâ Yahudilerin yaşadığı bir mahalle var. Marakeş’e bir saat mesafede, Atlas dağları eteğinde âdetâ karlı bir İsviçre manzarası görülebilir (Resim 5).


Resim 6



Osmanlı vatanı, vaktiyle inançları, ırkları, gelenekleri sebebiyle baskıya uğrayanların sığınağı idi.

Asırlarca Osmanlı ülkesi, Müslüman ve gayrımüslimlerin huzur ve emniyet içinde yaşadığı bir vatan olmuştu. Dünya Müslümanları, dârülislâm olarak gördükleri Osmanlı ülkesine hicret etmek istedikleri zaman, Osmanlı hükümeti kapılarını açmakta tereddüt etmemiştir. Kırım, Balkanlar ve Kafkasya’nın istilâsı üzerine, buradaki müslümanlar, deniz veya kara yoluyla Anadolu’ya hicret etti. Yolda binlercesi öldü. Anavatana varabilenler, boş köy ve kasabalara yerleştirildiler. Bu büyük göç ve iltica dalgası, Demirperde’nin yıkılışından az öncesine kadar devam etti.

Rumeli muhacirleri Edirne'de (1912)

Sadece müslümanlar değil, gayrı müslimlerden de bulunduğu yerde, inancı, ırkı veya yaşantısı sebebiyle ayrımcılığa maruz kalan kişi ve topluluklar, çareyi Osmanlı ülkesine sığınmakta gördü. Kendilerinden çok farklı bir kültüre sahip Osmanlı cemiyeti tarafından, hüsnü kabulle karşılandı. Hayatlarını istedikleri şekilde ve korkusuzca devam ettirme imkânı buldular. Hatta hükümet, bu mültecilere karşılıksız vatandaş statüsü tanıdı. Zira Osmanlı kültürünün esaslarından biri olan Oğuz Töresi, kim olursa olsun misafire hizmeti emreder; kendisine sığınanı, düşmanına teslim etmeyi yasaklar. Bu sebeple eline silahı alıp gece boyu evin etrafında nöbet tutarak misafirini koruyan ev sahipleri çoktur. Osmanlı hükümeti de, çok zaman bu uğurda savaşı bile göz almıştır. İslâm kültürü de bunu emreder.

15.asır başında Emir Timur’un önünden kaçan iki hükümdar, Azerbaycan hükümdarı Karakoyunlu Kara Yusuf ve Irak hükümdarı Ahmed Celâyir, Osmanlı padişahı Yıldırım Sultan Bayezid’e sığındı. Timur, mektup yazarak bu ikisini iade etmesini istedi. Padişah reddetti. Bu, dünyanın en büyük ordusu ile savaşı göze almak demekti. Neticede şerefi için yaşayan Padişah yenildi; tahtını kaybetti.

1492'de Yahudilerin Osmanlı memleketine ilticasını tasvir eden gravür

8 asır kadar Müslüman hâkimiyetinde kaldıktan sonra, Hristiyanlar tarafından işgal edilen İspanya’da yaşayan 250 bin Yahudi, vaftiz ile ölüm arasında tercih yapmakla karşı karşıya bırakılınca, 1492’den itibaren tamamına yakını Türk ülkesine iltica etti. Osmanlı gemileri defalarca gidip gelerek bunları taşıdı. İstanbul, İzmir, Selânik gibi zengin liman şehirlerine yerleştiler. İstanbul, uzun yıllar dünyanın en çok Yahudi yaşayan şehri unvanını taşıdı. İlk Yahudi ilticası bu değildir. Sultan II. Murad zamanında Fransa’dan tardedilen Yahudiler; 1470’de de Bavyera kralının ülkesinden kovduğu Aşkenaz Yahudiler; 1660’da Polonya ve Ukrayna’daki katliamdan kurtulan Aşkenazlar da Osmanlı ülkesine iltica etti. Yahudi tarihini anlatan kitaplar, tazyik altındaki Yahudilerin en çok iltica ettiği ve rahat yaşadığı yerin, Osmanlı ülkesi olduğunu açıkça yazar.

İran Şahı Tahmasb’a isyan eden kardeşi Elkas Mirza, yenilince 1547’de maiyeti ile beraber Kanuni Sultan Süleyman’a sığındı. İran politikası sebebiyle padişahı tenkit ettiği halde, maiyetiyle beraber Osmanlı sarayında üst seviyede protokolle ağırlandı. Padişah, bu muamelesine itiraz eden bazı Osmanlı devlet adamlarına, “Biz devletin şan ve haysiyeti neyi gerektiriyorsa, onu yaparız” cevabını vermiştir. Bu padişah devrinde, mezhep farklılığı sebebiyle İran’dan Osmanlı Devleti’ne sığınan ve devlet tarafından geçimleri sağlanan çok sayıda mülteci vardır.

Teslisi reddeden Üniterist kilise İtalya’da doğmakla beraber, diğer Hristiyanların tazyiki üzerine üniteristler Doğu Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmışlardır. Osmanlı hükümetine tâbi Erdel (Transilvanya) Prensi Zsigmond teslisi kabul etmezdi. Bu sebeple teslise karşı olan Hıristiyanlar, buraya iltica edip yaşama imkânı buldu. Nitekim teslis aleyhinde kitap yazan Sicilyalı râhip Sozzini 1577’de buraya Koloszvar (Klausenburg) şehrine kaçmıştı.

Demirbaş Karlın Bender'e gelişinin 300.yılı münasebetiyle çıkarılan Rus pulu. Kralı Bender'de tasvir eden tablo (Gustaf Brusewitz)Ruslar pul çıkarmış; asıl ev sahibinin kılını kıpırdattığı yok...

İsveç Kralı Demirbaş Karl, Poltava’da Ruslara yenildikten sonra Osmanlı ülkesine iltica etti. 1709-1714 arasında Osmanlı Avrupa’sındaki Bender şehrinde yaşadı. Rus elçisinin, kralın derhal Rusya’ya teslim edilmesi ihtarı kabul edilmedi. Hatta Osmanlı hükümeti, bu sebeple Rus çarı Büyük Piyotr’a karşı savaşa girdi. Savaş kazanıldıktan sonra bile Kral memleketine dönemedi. Kendisinin ve 600 kişilik maiyetinin bütün masrafları Osmanlı hükümeti tarafından karşılandı. Barıştan epey sonra ülkesine dönüşünde de yardım gördü.

1848 ihtilâlinden sonra giriştikleri istiklâl mücâdelesinden mağlup çıkan Macar ve Leh vatanseverleri, Avusturya ve Rusya’nın elinden kaçıp Osmanlı ülkesine sığındı. Bâbıâli, kendisini çok kritik siyasî vaziyete düşüren bu mültecileri, her ne pahasına olursa olsun iade etmeye yanaşmadı. Bu hâdise, İngiltere ve Fransa gibi hürriyete düşkün ülkelerde çok müsbet karşılandı. Hatta Londralı gençler, Osmanlı sefirinin arabasının atlarını çözüp kendileri çekerek tezahürat gösterdi. Bu mültecilerden bazısı, Müslüman olarak Osmanlı hizmetine girdi. İçlerinde nice meşhur devlet adamı ve askerler vardır. İstanbul yakınlarındaki Polonezköy (Adampol), o zaman Osmanlı Devleti’ne iltica eden Polonyalı mülteciler tarafından kurulmuştur.

Macar vatanperver Kossuth evi-Kütahya

Polonezköy müzesi ve mezarlığı

Rus’un sakalı

18. asırda Rus Çarı I. Piyotr’un sakal yasağı, Rus halkının şiddetli reaksiyonu ile karşılaştı. Zira sakal, iyi bir Ortodoks olmanın alâmetiydi. Fakat Deli Çar, kimsenin gözünün yaşına bakmadı; oğlunu bile öldürmekten çekinmedi. Neticede sakalını kesmek istemeyenler Rusya’yı terketmek zorunda kaldılar. Bu sebeple Osmanlı ülkesine iltica eden Hıristiyan Kazaklar, Balıkesir vilâyetindeki Manyas kasabasına yerleştirildi.

Perhiz günlerinde de süt içmek gibi bazı inançlarında Ortodoks Ruslardan ayrılan Molokanlar da Osmanlılara iltica ederek sınırdaki Kars şehrine yerleştiler. Kazaklar ve Molokanların çoğu, yakın zamanda Rus hükümetinin daveti üzerine Rusya’ya döndüler. Rusya, 19. asırda Anadolu’dan göçen her Hıristiyan’a para ve toprak verdiği halde, Rusya’ya göçenler, Rusya’dan Anadolu’ya gidenlerin yanında çok ehemmiyetsiz sayıda kalmıştır.

Manyas'ta Kazaklar köyü

1917 tarihli Rus ihtilâlinden sonra, Çar taraftarları ile Komünistler arasında iç savaş çıktı. Çar taraftarı Beyaz Ordu savaşı kaybedince, antikomünist Ruslar, savaş sebebiyle büyük sıkıntı içindeki Osmanlı Devleti’ne iltica etti. Gemiler 1917-1921 yılları arasında 200 bin civarındaki mültecileri taşıdı. İstanbul ve Çanakkale’ye yerleştirilen Beyaz Ruslar, Osmanlı hükümetinin, o sırada İstanbul’u işgal altında tutan müttefik kuvvetlerinin ve sivil halkın yardımı ile yaşadı. Önce boş arsa ve meydanlarda kurulan mülteci kamplarına, sonra boş ev ve binalara yerleştirildiler. Ufak tefek işlerde çalıştılar. Bunların çoğu sonradan Avrupa ve Güney Amerika’ya göçtü. Türkiye’de yerleşenler de oldu. Birkaç yıl sonra, bu sefer bir komünist lider, Troçki, Stalin tarafından kovularak, 1929’da Türkiye’ye iltica etti. Bir müddet İstanbul’da yaşadı.

Beyaz Ruslar Gelibolu'da



Topkapı Sarayı avlusundaki Kubbealtı’nda toplanan Divan-ı Hümayun, bir zamanlar üç kıtaya kol salan Osmanlı Devleti’nin idaresinin kalbi idi.

Şimdilerde bir mobilya tabiri olan divan, eskiden devletin idare edildiği meclislerin ismiydi. Divan, Farsça devler demektir. Rivâyete göre küçük bir İran prensi sarayda gezerken, vezirlerin toplandığı odaya girmiş. Haşmetli kıyafetleriyle toplantı yapan vezirleri görünce şaşırmış, ‘Dîvân!’, yani ‘Aa, devler!’ deyivermiş. Artık bu toplantılara bu isim verilmiş. Divan tabirinin kültürümüze girişi Hazret-i Ömer zamanında İran'ın fethinden sonra olmuştur.

Önceleri hazîneden maaş alanların isimlerinin yazıldığı deftere divan denirdi. Sonradan devletin idare ofislerine divan denilmiştir. Emevî ve Abbasî devrinde, daha sonra da bilhassa Selçuklular ve İlhanlılarda divanlar daha da inkişaf etti. Bunların başında idarî kararların alındığı ve halifenin de bazen iştirak ettiği divan-ı adl (divanü's-saltana) gelmektedir. Divan-ı inşâ devletin resmî yazışmalarını yürütür. Askerî işlere divan-ı ceyş ve posta işlerine divan-ı berid bakar. Günümüzdeki idare mahkemesi işini yapan divan-ı mezâlim vardı. Halkın memurlardan şikâyetlerine ve mahkeme kararlarına itirazlara bakardı.

Padişah hanginiz?

Divan-ı Saltanat’ın yerini Osmanlılarda Divan-ı Hümâyun almıştır. Burada her çeşit siyasî, idarî, mâlî, askerî, adlî memleket meselesi görüşülür. Harb ve sulh ilânına, elçi gönderilmesine, vergi koymaya, kanun yapmaya karar verilir. Elçi kabulü ve yeniçerilere ulûfe (maaş) dağıtılması da burada olur. Aynı zamanda memleketin en yüksek mahkemesidir. Memurlarının icraatlarına ve kâdıların verdiği hükümlere itirazı olanlar buraya mürâcaat eder. Kâdıların verdiği hükümler bozulursa, yeniden muhakeme de burada yapılabilir. Bazı hallerde, kâdılar bakmaktan çekindikleri mühim dâvâları, ilk tahkikatını yaparak Divan’a gönderir; burada bakılır. Çalışma şekli, âzâları ve salâhiyetleri Sultan Fâtih’in kanunnâmesinde etraflıca anlatılmıştır.

Divan-ı Hümâyun, bir meşveret meclisidir. Kararları, ancak padişahın tasdiki ile yürürlüğe girebilir. Padişah, divanda alınan kararlara umumiyetle karşı çıkmaz. Ancak Sultan II. Selim zamanında, Kıbrıs için sefere çıkılmamasına karar verilmişti. Padişah, divan kararını kabule yanaşmadı. Neticede padişah haklı çıktı. Kanunî Sultan Süleyman, Hazret-i Peygamber’e hakaret ettiği için Divan’da muhakeme olunup delilsizlikten serbest bırakılan İranlı Kâbız’ın yeniden muhakemesini emretmişti.

Divan, Topkapı Sarayı’nda padişah veya sadrazam riyasetinde ileri gelen devlet adamlarıyla toplanır. Bir köylünün gelip, kerli ferli zâtları görünce şaşırarak, "Padişah hanginiz?" diye kabaca sorması üzerine Fâtih Sultan Mehmed bundan sonra Divan'a veziriâzamın reislik etmesine karar vermiştir. Aynı çağda İspanya kral meclisi ve Rusya’da boyarskoye duma denilen soylular meclisinde de hükümdar toplantılara katılmazdı. Padişah, toplantıları pencere arkasından takip edebilir. Gerekirse kafese vurmak suretiyle müdahale eder; divandakileri arza çağırabilir. Divandakiler padişahın dinleyip dinlemediğini bilmediğinden, müzâkereler çok ciddî cereyan eder.

Sadrâzamdan başka, kazaskerler (adalet bakanı), defterdarlar (maliye bakanı), nişancı (kanun komisyonu reisi ve tapu müdürü) ve kubbealtı vezirleri (devlet bakanları) divanın dâimî âzâlarıdır. Vezir rütbesinde iseler yeniçeri ağası ve kaptan-ı deryâ; İstanbul’da ise Rumeli beylerbeyi (vâlisi) de hazır bulunur. Böylece divan umumiyetle 12 kişi ile toplanır. Bunun dışındaki devlet ricâli, ancak kendi sahalarına giren bir iş müzâkere edilirken, görüşlerine mürâcaat edilmek üzere Divan’a davet edilirler.

Divan toplantılarına oturmayıp ayakta katıldığı halde divan âzâsı olmayan reisülküttâb, başkâtiptir. Divan âzâsı olmayan Çavuşbaşı da bir nevi teşrifat âmiridir. Toplantılara katılacak olanların içeri alınması; şikâyetçilerin istidâlarının kabulü ve sıraya sokulması; alınan kararların icrası; yazılan emirlerin uzak yerlere tebliği; ecnebî elçilerin karşılanması ve Divan’a kadar refakati; İstanbul’a hâriçten gelecek kimselerin hüviyetlerinin tahkiki ve gerekirse yerlerine iadesi gibi vazifeleri vardır.

Ayak divanı

Divan-ı Hümâyun, haftanın her günü Topkapı Sarayı’nın ikinci avlusundaki Kubbealtı’nda toplanırdı. XVI. asırdan itibaren Cumartesi, Pazar, Pazartesi ve Salı olmak üzere haftanın dört günü toplanmaya başladı. Müzâkereler sabah namazından sonra başlar; öğlene kadar devam ederdi. Sonra divan âzâları konaklarına dönerek orada kendi sahalarına giren işlerle meşgul olurlardı. Divanda görüşülecek işler ruznâme denilen gündeme kaydedilmiş olurdu. Divan toplantısı başlamadan hazîne ve tapu tahrir defterlerinin bulunduğu defterhâne açılır; toplantı bitince de tekrar mühürlenip kapatılırdı. Bundan sonra Divan âzâları sırayla padişaha arza çıkardı. Önce yeniçeri ağası çıkar; ocak hakkında bilgi verir. Sonra kazaskerler çıkarak kendileriyle alâkalı işleri ve kâdı tayinlerini arzederler. En son sadrâzamla beraber kubbe vezirleri ve defterdar arza çıkar. Arzdan sonra âzâlar topluca yemek yeyip dağılır. Divan’da alınan kararlar konusuna göre mühimme, ahkâm, tahvil, rüus gibi defterlere kaydedilirdi.

Yolsuzluk şüphesi, asker ayaklanması veya halkın şikâyetleri üzerine Divan-ı Hümâyun’un fevkalâde toplantıları da olur. Bunlara padişah dışında herkes ayakta durduğu için ayak divanı denir. Taht, Bâbüssaade önüne konur; padişah gerekirse vâsıtasız olarak teb’a ile görüşür. Son ayak divanı Sultan IV. Mehmed zamanında Abaza Hasan Paşa ısyanı münâsebetiyle toplanmıştır.

Sonraları toplantı günleri ikiye indi. XVII. asırdan itibaren gayrı muntazam toplanmaya başladı. Divan-ı Hümâyun toplantıları askerlerin ulûfe dağıtımı ve elçi kabulü gibi istisnaî hallere inhisar etmeye başladı. Giderek sadrâzamın konağında toplanan İkindi Divanı ehemmiyet kazandı ki bakanlar kurulunun nüvesidir. Divan kalemleri de sadrâzamlığa nakledildi. Sultan II. Mahmud, Divan-ı Hümâyun’u lağvetti. Yerine Meclis-i Vâlâ’yı kurdu ki, şimdiki Kanunlar Genel Müdürlüğü ile Danıştay ve Yargıtay’ın atasıdır.



Zaman, nice sofra geleneğimizi alt etti. Bir tek çay direniyor. Hem de gücünden bir şey kaybetmeksizin. Kültürümüze geç girdiği için olsa gerek.

İstanbul, çay ile 1856’da Kırım Harbi münasebetiyle gelen Avrupalılar vasıtasıyla tanıştı. Sefaretlerin çay partileri, halkın ileri gelenleri arasında da moda oldu. Artık misafire, kahveden sonra, çay da ikram edilir oldu. Anadolu’nun çay ile tanışması daha da yenidir. Çay ve semâver, XIX. asrın ikinci yarısında Kafkasya’dan gelen muhacirlerin yâdigârıdır. Ama sonra öyle tutuldu ki, hayatın aslî parçası oldu. Kahve ile rekabet edip, onu bile tahtından indirdi. Her sınıf ve seviyede insanın itibar ettiği bir içecek oldu.

Sultan Hamid çay severdi; ama Sultan Reşad müptelasıydı. 1878’de Japonya’dan getirilen çay tohumları Bursa’da ekildi; ama işe yaramadı. Bu bitkiye elverişli yerin Karadeniz’in doğusu olduğu anlaşılınca, 1918’de Batum’da ilk çay ekildi. Halkalı ziraat mektebi müdürü Ali Rıza (Erten), bizde ilk çay ziraatini deneyen kişidir. 1924’de çay kanunu çıkarıldı. Batum’dan getirtilen tohumlar Rize’de ekildi. Müspet netice alındı. 1947’de Rize’de ilk çay fabrikası açıldı. Devlet hemen (1984’e dek süren) bir çay tekeli kurdu.

Herşey gibi çayın da doğduğu yer, Çin’dir. Rivayete göre, MÖ 2500 yıllarında Çin imparatoru Shen Yong, hijyen sebebiyle yalnızca sıcak su içerdi. Bunaltıcı bir yaz günü, bahçede içtiği suyun içine tesadüfen iki yaprak düştü. İmparator, hararetini alan bu içeceği çok beğendi. Konfüçyüs, çayı öve öve bitiremez. MS 758 yılında filozof Lu Yu, Çay nasıl yetiştirilir, nasıl demlenir, nasıl içilir, anlatan, Çay Silahı adında bir de kitap kaleme aldı. Japonlar, çayı çok sevmiş; bir ‘çay felsefesi’ meydana getirmişlerdir. Çayı, Cha-No-Yo adında bir âyinle ikram ederler. Şair Kakuzo’nun, Çaynâme adlı kitabında, ilahî bir nimet olarak görülen çay öyle bir anlatılır ki, insan şaşar.

Avrupa, çayı Venedikli tüccarlardan öğrendi. Ticaretini yapanlar ise 1560’dan itibaren Portekizliler oldu. Çok pahalı olduğu için, eczanelerde satılır ve ancak zenginler içebilirdi. 1650’de Peter Stuyvesant adlı bir tüccar, ilk çayı Holanda’dan New Amsterdam’a (şimdiki New York’a) getirtti. Çin’de çay istihsali, İngilizlerin elindeydi. 1833’de bu tekeli kaybedince, Hindistan ve Seylan’da çay ürettiler; Çin’in tekelini kırdılar. İngilizler, münakaşasız piyasayı ele geçirdiler.

Gök çay, kara çaya karşı

Çayın iki çeşidi vardır: Malayanmış siyah çay ve mayalanmamış yeşil çay. Anadolu, kara çayın; Türkistan ise gök çayın meftunudur. Siyah çay, çok ameliye görür. Önce askıya asılıp üzerinden sıcak hava geçirilerek kurutulur. Sonra yapraklar sıkılarak içindeki tabii şeker elenir. Sonra nemli ve serin bir yerde fermantasyona tâbi tutulur. Böylece rengi siyahlaşır. Sonra yapraklar, saptan temizlenir. Yeşil çayın işi kısadır. Yapraklar saplarından ayrıldıktan sonra, fermantasyna alınır. Rengi açık ve daha asitlidir; idrar sökücüdür. Siyah çay, nazlıdır; ışık almayan, kapalı yerde muhafaza edilmelidir. Meyve ve çiçek özüyle aromalandırılan çaylar da vardır. En meşhuru bergamut yağıyla karıştırılarak elde edilen Earl Grey adlı çaydır.

Çay, her dilde, benzer kelimeyle anılır. Kuzey Afrika yerlileri Tuaregler, yeşil çayın üzerine kaynar su döker; sonra bu suyu süzer; tekrar su döker; üç dakika bekler, iki üç nane yaprağı koyar, içine de şeker atıp öyle ikram ederler. Araplar da siyah çayı şeker ve nane ile tercih eder. Tibetliler, çaya tereyağ ve tuz katardı. Moğollar, buna unu da ilave eder. İngilizler çayı sütle içer, bazıları da brandy katar. Çayı çok seven soğuk memleket Rusya’da, küçük çay fincanı içine, bolca yeşil çay yaprağı konur, üzerine kaynar su eklenir. Mis gibi kokusunu almak için, çayı önce çay tabağına dökerek içer. Doğu vilayetlerindeki kıtlama ve çaya limon atma, Ruslardan gelme bir adettir. Eve uğur getirdiği, kötülüklerden koruduğuna inanılan semâver de öyle. Sema-vira, Rusça ‘kendi kendine yanan’ demektir. Hatta ilk gören Anadolu köylüleri, “Bu ateş bu suyun içinde nasıl yanıyor?” diye şaşmışlardı.

Eskiden kahvaltı ve akşam yemeği olmak üzere iki öğün vardı. 1708’de İngiltere’de Bedford Düşesi Anna, ikindi vakti kendisini “batmakta olan bir gemi gibi” hissedince, saat 5 sularında ek bir öğün yemeğe başladı. Küçük kekler, tereyağlı ekmek ve tabii yanında çay. İşte “5 çayı âdeti” böyle doğdu. İngilizler, en çok çay tüketen cemiyettir. Lady Astor, başbakan Churcill’e demiş ki, “Karınız olsam, çayınıza zehir koyardım”. Churcill de demiş ki, “Kocanız olsam içerdim”.

Çaydaki kafein, beyindeki kılcal damarları genişletir; kan basıncı düşünce de, ağrı yok olup insan rahatlar. Derinin yüzündeki kılcal damarlar genişleyince de ısı dışarı atılır, ateş düşer ve insan serinler. Hazmı kolaylaştırır, gaz yapmaz, midede asit salgılamaz. Uyuşukluğu giderir, zindeliği arttırır, zihni yorgunluğa birebirdir. Çaydaki B vitamini demleme sırasında hemen suya geçer, ayrıca çayda E ve K vitaminleri de faydalı mineraller vardır. Bakır ve demir sebebiyle kansızlığa devadır, flor ve alüminyum sebebiyle de dişleri korur. Demlenip 5 dakika içinde içilirse uyarıcı; 15 dakika sonra içilirse sakinleştirici tesir yapar. Bir saat sonra içilirse, zehirleyici olsa gerek.

Çayın uzun ve dar yaprakları vardır. Çiçekleri renklidir. Yılda 3-4 mahsul verir. Mayıstaki ilk hasat, yaprakları küçük olduğu için makbuldür ve “imparator hasadı” adını alır. Çay, sıcak ve aşırı nemli yerde yetişir. Bol yağmur ve geceyle gündüz arasında mühim ısı farkına muhtaçtır. Çay üreten ülkeler hep 36.paralel üzerindedir. Çin, Hindistan, Seylan, Japonya önde gelir. Çayın kalitesi yaprağına bağlıdır. Hindistan çayı, Çin’den makbul tutulur.

Amerika da istiklâlini, çaya borçludur. İthal edilen çaya yüksek gümrük isteyen İngilizlere karşı çıkan ayaklanma, Boston Çay Partisi diye bilinir ve istiklâl harbinin kıvılcımı olmuştur. Gorki, Tolstoy, Proust, Henry James, Rainer Maria rilke, Nietzsche çay tiryakisi idi. Çayın tarihini yazan Stephan Reimertz, “Çay içmek, insan hayatında zaman ayırmaya değer meşguliyetlerdendir” diyor.

Evliya Çorbası

Hoca Ahmed Yesevî, Çin hududundaki Hıtay’a gidiyor. Çok sıcak bir günde, yol kenarında dinlenirken, bir köylünün doğum yapmakta zorlanan zevcesi için dua ediyor. Doğum kolay oluyor. Bunun üzerine köylü, kendisine çay ikram ediyor. Hoca Yesevi, o zamana kadar hiç görmediği çayı içince, rahatlıyor ve harareti gidiyor. Elini açıp dua ediyor: “Ya rabbi, bu içeceğe revaç ver. Bizi sevenler içsin, faidelensinler”. Çayın Türkistan’da, bilhassa tasavvuf erbabı arasındaki rağbetini bu duaya bağlarlar. Dervişleri uyanık ve zihni açık tuttuğu için, Evliya Çorbası diye de anılır. ‘Çay içelim çay içelim/Nefsü hevadan geçelim’ diye dönen ilahiler bile vardır. Ehl-i dil, “Çay, Hazreti Peygamber zamanında olsaydı, Allah bilir ya, sünnet olurdu. Zira sohbete sebeptir” demişler. “Sohbet-i erbâb-ı dil bir lahza sensiz olmasın/Hürmetin inkâr eden, dünyada hürmet bulmasın” beyti de çay için söylenmiştir.

Çaya çay demek için de, demlenmesinden içilmesine kadar şartlarına riayet edilmelidir. “Çay kadehte dide-efrûz olmalı/Lebrengü lebrîzü lebsûz olmalı”. Şu halde çay küçük ve şeffaf bardakta göz doldurmalıdır; dudak renginde, dudağına kadar dolu ve dudak yakıcı olmalıdır. Yarısına kadar konmuş çay bardağını görüp, kahveci çırağına ‘Bu ne oğlum?’ diye sorup da, ‘dudak payı’ cevabını alan müşterinin, ‘Yavrum bende deveye benzer bir hal var mı? Benimkini kulaklarına kadar doldur’ dediği meşhurdur. Çay, pahalı bir içecekti; 1950’lerden sonra ucuzladı ve yayıldı. O zamana kadar, bir tutam çay bulan garibanlar, kurutup tekrar demlerdi.

Sabah paça çorbasına alışık Türkler, artık çaysız kahvaltı düşünemez. Hele yanında kurabiyesi, poğaçasıyla ikindi çayından da vazgeçemez. Yemekten yarım saat geçtikten sonra, vücudu hararet basınca içilen çaya doyum olmaz. Çay bulunduktan sonra, işin çokluğu vız gelenler Çay ne, say ne!” derler. Çayın haddi yoktur. “Bir bardak icbârî, ikincisi ihtiyarî” sözü meşhurdur. Sayı hakkında ihtilaf mevcuttur: “1 dem, 2 gam, 3’ü kâide, 4’ü fâide, çıktı 5’e, sür 15’e, versin neşe” veya “1 çay beyhûde, 2 çay fâide, 3 çay kâide, iç 4’ü at derdi, madem çıktın 5’e, sürgit 15’e” denir.



XV. asra kadar İslâm dünyasının, ilmin çeşitli dallarına katkısı dikkat çekicidir. Cebir, kimya gibi tabirlerden de anlaşılıyor. Sadece ilim değil, sanat, ticaret, siyaset gibi sahalarda da bu katkı inkâr edilemez seviyededir. Ne oldu da, İslâm dünyası ilmi üstünlüğünü Avrupa lehine kaybetti? Bu düşüşün sebepleri nelerdir?

Avrupalıların tezi, bu düşüşe İslâm âlimlerinin menfi tavrı yol açmıştır. Eş’arî ve Gazâlî gibi âlimler olmasaydı, İslâm dünyasında da keşif ve buluşlar olabilirdi. Batı, skolastik felsefenin üstesinden gelmiş, Doğu ise gelememiştir. Kastettikleri şey aslında Eş’arî’nin, Mutezile’ye, Gazâlî’nin de filozoflara karşı duruşudur. Halbuki Gazâlî’nin ardından da ilmî disiplinde hep yükselen bir aktivite vardır. Din âlimleri ile ve felsefeciler arasındaki münakaşalar da, rasyonel bilimler üzerine değil; dinin hakikatini anlama hususunda idi.

XVI. asırdan sonra, İslâm dünyası ve Batı arasındaki fen sahasındaki farkın giderek arttığı doğrudur. Fakat buna Müslüman âlimlerin muhalefetinin sebep olduğunu söylemek desteksizdir. Bu bir arz ve talep meselesidir. Politik ve ekonomik gücü azalan İslam dünyasında, fen ve teknolojiye ihtiyaç duyulsaydı, müslümanların altın çağı boyunca olduğu gibi, rasyonel bilimler fasılasız ilerlemeye devam ederdi. Çok sayıda matematikçi, astronom, fizikçi, mühendis ve diğer bilim adamları bu devirde cemiyetin ve devletin ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.

Batı dünyasının tenkit ettiği ikinci husus, medreselerin ilahiyat ve hukuk tedrisatına ağırlık vermesidir. Halbuki İslâm dünyasında rasyonel bilimlerin tahsili ayrı yapılırdı. Astronomi ve matematik; bu ilimlerdeki kitaplarla donatılmış kütüphanesi olan ve rasata dair âletlerin devamlı kullanıldığı rasathanelerde, matematikçi ve astronomların yanında; tıp ise, olması gerektiği gibi, bir hastahanede öğrenilirdi. Bu sebeple politik ve ekonomik düşüş zamanında, ihtiyaç nisbetinde, hukuk ve ilahiyat tedrisatı devam etti; rasyonel bilimlerin tedrisatı ilerlemedi. Modern zamanda Batı ile entegrasyonun kaçınılmaz olduğu düşünülünce, bu bilimlerin tedris edildiği modern mektepler kuruldu.

İbni Haldun, bunu politik ve ekonomik sebeplere bağlar ve ‘ilim, zengin cemiyetlerde gelişir’ der. Bir belde zayıflar, tesirini kaybeder ve nüfusu azalırsa, maddî olarak desteklenmediklerinden, meslekler de yok olana dek azalır. Bağdat, Kurtuba, Kayruvan, Basra ve Kûfe gibi İslam’ın ilk asrındaki kalabalık ve refah içindeki şehirler, medeniyet ve ilim merkeziydi. Nüfusları azalıp, refah düşünce, medeniyet ve ilim de kaybolarak, İran, Türkistan gibi diğer İslâm beldelerine kaydı. Bilimin parlaması, ekonomik faaliyetlerin ve teknik ilerlemelerin arttığı zamanlarla çakışır. Takip ettiği yol, ticaret ve sanayinin, Mısır ve Mezopotamya’dan Yunanistan’a, Endülüs’ten Rönesans İtalya’sına, oradan Hollanda’ya ve sonra sanayi inkılâbı İngiltere’sine doğru takip ettiği yol ile aynıdır. Cemiyet çöküşe geçince, ilim de durgunlaşır ve kaybolur. İlim, refah ve emniyet ister.

XV. asır sonunda ilim ve fen, daha fazla ilerlemenin çok zor, hatta imkânsız olduğu bir noktaya ulaşmıştı. Bu devre kadar, zaten ne İslâm, ne de Ortaçağ Avrupa’sında ciddi fennî ilerlemelere rastlanır. Böyle bir silkelenme için, eski düzenin yıkılması lâzımdı. İşte Avrupa’nın keşifler yoluyla zenginleşmesi ve nüfusunun artması bunu temin etti.

Düşüşün sebepleri

1-Toprağın Yapısı: İslâm beldelerinin çoğu, az miktarda yaşanabilir yeri bulunan, çorak veya yarı-çorak topraklardan, bozkır veya çöllerden müteşekkildir. Emevî ve Abbasîler, sulama sistemlerine ehemmiyet verdiler; ziraî inkılâbı gerçekleştirdiler. Merkezî hükümet zayıflayınca, sulama tesisleri de ihmal edildi. Moğol istilâsından sonra da tarlalar çoraklaştı veya bataklıklara dönüştü.

2-Göçebeler: Merkezî idare zayıfladığında, göçebeler üstün geldiler; düzensizlik ve anarşiye sebep oldular. Sulama sistemlerinin tahrip olması ve sulanan toprakların otlaklara veya bataklığa dönüşmesi ile göçebeler kontrolleri altındaki sahaları arttırdı. XIII. yüzyıldan modern çağa kadar Irak ve Suriye’deki nüfusun azalmasına yol açtı.

3-Tabiî Âfetler: Ortaçağ’da İslâm beldelerindeki tabiî âfetler, sosyal ve ekonomik çöküntüye sebep oldu. 968’de Nil nehrindeki düşük su seviyesi ciddi kıtlığa yol açtı. 600 bin insan öldü. Kıtlıklar ve sârî hastalıklar bunu takip etti. Ortaçağ’ın en büyük felâketi Kara Ölüm (Veba) Avrupa’dan çok, İslâm dünyasını mahvetti. Mısır, Suriye ve Irak’ın nüfusu üçte birine düştü. Ziraî istihsal ve sanayi çöktü. Askerî güç de buna paralel olarak zayıfladı.

4-Coğrafi Mevki: Coğrafî pozisyonu, İslâm beldelerini Haçlı seferlerinden, modern zamanlara kadar, devamlı olarak dış tecavüz veya müdahalelere hedef yaptı. Doğu ile Batı’nın tam ortasında, üstelik düz mevkiiyle İslâm beldeleri, her cihetten müdafaasız idi. Japonya ve Britanya gibi adalar, bu bakımdan stratejik avantaja sahipti.

5-Haçlılar: Kudüs ve mukaddes beldelerin müslümanlardan alınması maksadıyla 1096-1291 arasında İslâm dünyasına yedi Haçlı seferi tertiplendi. Ele geçen şehirlerdeki Müslüman nüfusa katliam yapıldı. Buralara işgal ordularının askerleri ve onlarla beraber gelen maceracılar, tüccarlar ve yolcular yerleştirildi. Psikolojik katalizör olarak dinin kullanıldığı seferlerin arkasında ekonomik sebepler vardı. Avrupa nüfusu artıyordu. Buradaki 38,5 milyona mukabil, İslâm topraklarındaki nüfus 12,5 milyonu geçmiyordu. Haçlı seferleri, emperyalizmin ilk tecrübesi idi. Batı Avrupa’daki nüfus ve istihsal arttı. Kârlardaki artış, sermaye birikimine yol açtı. Haçlı seferleri, Venedik, Piza ve Cenova gibi Kuzey İtalya’nın büyük deniz şehirlerinin genişlemesi için muazzam fırsatlar sağladı. Buna mukabil, iki asır süren Haçlı seferlerine göğüs germe ve onları kovma gayretleri, mahallî ekonomiyi çökertti ve Arap şehirleri zayıfladı.

6-Moğollar: Müslüman dünyası Haçlılarla meşgulken, Doğu’dan korkunç bir istilâ daha geldi. Cengiz, göçebe Moğolları birleştirdi ve İslâm topraklarına saldırdı. 1220’den itibaren İslâm şehirleri düştü; taş üstünde taş bırakılmadı. Bağdad’ın işgaliyle Abbasî Halifeliği yıkıldı. Bu, İslâm medeniyetindeki altın çağın sonuna işaret etti. Bu istilanın en yıkıcı tesiri nüfus azalmasıydı. Bağdat’ta katledilenlerin sayısı 2 milyona yakındır. Nüfus, onda birine düştü. Yüzbinlerce kitap saklayan kütüphaneler de bu felâketlerden nasibini aldı.

7-Ticaret Yolları: Keşifler yüzünden, İpek Yolu gibi ticarî yollar ehemmiyetini kaybetti. Avrupa ve İslâm toprakları arasındaki gelir dağılımı ciddi derecede değişti. Milletlerarası ticaret merkezi, Akdeniz ve Hindistan’dan, Baltık ve Atlantik’e kaydı. İslâm beldeleri de dâhil olmak üzere sömürgeler, hammadde üreticisi hâline geldi. Avrupa, sömürgeler sayesinde sanayi inkılâbını gerçekleştirdi.

8-Kapitülasyonlar: Memlûk ve Osmanlı sultanları, yabancılara tanınan imtiyazların ekonomiye fayda sağlayacağını düşünmüşlerdi. Siyasî gücün zayıflamasıyla, kapitülasyonlar geri tepen silah oldu. Yabancı ekonomik hâkimiyete yol açtı. Daha ucuz Avrupa mamulleri pazarları istila etti. Küçük sanayi çöktü.

9-Askerî Müdahaleler: Ekonomik güçsüzlüğün farkına varan Müslüman hükümdarların, ıslahat projeleri, Avrupa’nın önce içeride destekledikleri darbeler ve dış askerî müdahaleler ile akamete uğratıldı.

10-Aşırı Genişleme: Müslümanlar, yüksek idealler peşinde koşarak geniş sınırlara eriştiler. Ancak bunu elde tutacak nüfus ve maddî güce sahip değildiler. Nüfusun güç ile doğru nisbette olduğu XIX. asrın ortasında Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu 17 milyon iken, Batı Avrupa’nın nüfusu 190 milyondu. Rusya ve Doğu Avrupa’nın nüfusu 274 milyondu. İngiltere 30, Fransa 37, İspanya-Portekiz 20, İtalya 24, Almanya 32, Avusturya 32 milyondu.

(Bu mevzuda Prof. Dr. Ahmed Yusuf Hassan'ın, “Factors Behind the Decline of Islamic Science After the Sixteenth Century” adında güzel bir makalesi vardır. )
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter