Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yahya Kemal 30 Mart 1922’de der ki: Bir hakikati keşfettim: Bu devletin iki manevî temeli vardır: Sultan Fatih’in Ayasofya minaresinde okuttuğu ezan ki, hâlâ okunuyor; Sultan Selim’in Hırka-ı Saadet dairesinde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okutuluyor.”

1931’de Amerikan Bizans Enstitüsü adına arkeolog Thomas Whittemore hükümete müracaat edip Ayasofya Câmii’ndeki mozaikleri tamir için izin aldı. 1934’te İnönü’nün Maarif Vekili Abidin Özmen, câmiyi vakıflardan kendi bakanlığına naklettirdi. Müze fikri de o arada çıktı. Atatürk bu iş için 1’i Alman 9 kişilik bir komisyon kurdu. Prof. Eckhard Unger dışındakiler, ibâdete kapatılmasını tavsiye etti. Eckhard, ibadethane olarak kullanılırsa, câminin daha iyi bakılacağını düşünüyordu. 24 Kasım 1934’de bakanlar kurulu kararıyla, parasızlık ve -her ne demekse- “Bütün Şark âlemini sevindireceği” gerekçesiyle Ayasofya’nın ibâdet dışındaki kısımları müzeye dönüştürüldü. 1 Şubat 1935’te de müze olarak halka açıldı. Kararda ibâdete kapatılma ifadesi geçmiyordu. Ama Özmen’in başvekâlete gönderdiği teklif yazısındaki, “Ayasofya, müzeye çevrildiği takdirde İstanbul’un turistik değeri bir kat daha artacaktır. Ayasofya’da namaz kılanlar pek yakınındaki büyük küçük birçok câmide dinî vazifelerini yapabileceklerdir” ifadesi maksadı ortaya koymaktadır.

Minareleri indirin!

Câmi kapatılınca, halıları kesilerek sağa sola dağıtıldı. Şamdanları eritilmek üzere dökümhaneye götürüldü. Levhalar ise çok büyük olduğu için çıkarılamayıp depoya kaldırıldı. Bunlar DP devrinde tekrar asıldı. Câminin yanında, İstanbul’da Osmanlıların ilk üniversitesi olan Ayasofya Medresesi de yıkıldı. İbrahim Hakkı Konyalı anlatıyor: 1934’te Tan gazetesinde iken Arkeoloji müzesi mimarı Kemal Altan geldi. Ağlayarak, “Hoca, bugün Ankara’dan gelen emir üzerine Küçük Ayasofya’nın iki minaresini temeline kadar indirdik. Bu gece de Ayasofya’nın dört minaresini indireceğiz” dedi. Bunun üzerine kendisine “Minareler kubbenin desteğidir; yıkılırsa, Ayasofya da yıkılır” mealinde bir rapor yazdırttım. Bunun neşri üzerine yıkımdan vazgeçildi.

Soldan Abidin Özmen, Hasan âli Yücel ve Ayasofya'nın ibadete kapanmasına karşı çıkan Erckard Unger (1884-1966)

Gerçekte böyle bir bakanlar kurulu kararı olmadığı; sonraki Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından düzüldüğü ve yalnızca 1947’de hazırlanan eski eserler mevzuatı adlı broşürde yer aldığı; Atatürk imzasının sahteliği; kararname tarihinde soyadı olmadığı; Resmi Gazete’de neşredilmediği gibi, sıra numarasının da bulunmadığı söylendi. Hatta dendi ki, anayasa, borçlar ve vakıf hukukuna aykırıymış! Vakıflar kanunu ve mâbedlerin başka maksatlarla kullanılamayacağına dair 6570 sayılı kanuna aykırıymış! Sultan Fatih, câmiyi kapatanlara lânet etmiş! Vakfedenin şartı, âyet ve hadîs gibiymiş! Daha neler! İhtilâlin kendi hukuku vardır. İhtilâl ne söylerse, kanun odur. Bunda adalet, insan hakları vs aranmaz.

Sağda Thomas Whittemore (1871-1950); Solda ekibi ile Ayasofya'da çalışırken

Ayasofya, kimin eseridir?

Ayasofya’yı, İmparator Constantinus 360’de ahşaptan yaptırdı. 404’te bir isyan sırasında kısmen yandı. İmparator Theodosius 415’te tamir ettirdi. Nika İsyanı’nda (532) yine yanınca İmparator Iustinianus kârgir yaptırdı. Beş senelik inşaattan sonra 537’de ibadete açıldı. Şimdiki bina, bu üçüncüsüdür. Aya-Sofia, Hristiyanlık inancında yeri olan kudsî hikmet demektir. Kubbesi birkaç defa çöktü; hafif malzemeden yeniden yapıldı. Zamanında dünyanın en büyük kubbesine sahip olmakla şöhret buldu.

Fetihten evvel kubbesi çatladığında, imparator Sultan II. Murad’dan yardım istedi. Edirne’den mimar Ali Neccar gönderildi. Bina kurtarıldı. Dönüşte padişaha rapor veren mimar, “Minarelerin yerlerini de hazırladım” demeyi ihmal etmedi. Sultan Fatih, şehri fethettiğinde, harab haldeki Ayasofya’nın kubbesine çıktı. Şeyh Sadi’nin meşhur beyitini okudu: Bûm nevbet mizened der tâk-ı Efrâsiyab/Perdedârî mikuned der kasr-ı Kayser ankebût (Baykuş, Efrâsiyab’ın kubbesinde nöbet vuruyor/Örümcek, Kayser’in sarayında teşrifatçılık ediyor).

Savaşla alınan yerlerdeki bütün mabedler, hükümdarın malı olduğu halde, Osmanlılar Cuma kılmaları hemen farz olduğu için şehrin en büyük mabedini câmiye çevirip, diğerlerini hâline bırakmayı tercih etmiştir. Ayasofya câmiye çevrildikten sonra Ayasofya Câmi-i Kebîri veya Fetih Câmii diye de anıldı. Sultan Fatih, tamir ettirdi, bir de minare yaptırdı. Sonra bir minare Sultan II. Bayezid, iki tane de Sultan II. Selim yaptırdı. Minarelerinin farklı olmasının sebebi budur. Sultan II. Selim’in câmiye hizmeti çoktur. Bununla beraber beş padişah ve ailesi Ayasofya avlusunda, Osmanlı türbe sanatının en zarif numunelerinde medfundur.

Soldan Ayasofya'yı müzeye çeviren münakaşlı kararname, Sultan Fatih'in vakfiyes, Ayasofya'nın tapusu

Sonraki padişahlardan câmiye hizmeti geçmeyen yok gibidir. Sultan I. Mahmud’un yaptırdığı kütüphane ve şadırvan mühimdir. Son olarak Sultan Abdülmecid, binayı mimar Fossati’ye esaslı tamir ettirmiş; bazı ilaveler yaptırmıştır. Ayasofya, Bizans yapısıdır; ama bugün ayakta olmasını büyük ölçüde Osmanlılara borçludur. Hakkında pek çok dinî menkıbe söylenmiş; Türkler kendisine âdetâ farklı bir kudsiyet atfetmiştir. Bu bakımdan Ayasofya’yı artık Bizans’tan çok, Osmanlı eseri saymak doğrudur. Ama Bizans kültürüne gösterilen alâkanın binde biri, Osmanlı kültürüne lâyık görülmedi. Whittemore, Kariye Câmii’ni de müze yaptırmaya muvaffak oldu.

Câminin yapılış ve kapatılış hikâyesi böyle. Niye kapatıldığını inşallah ileride beyan ederiz.



Tütün nerede ise beş asırdır hayatımızda. Dünya âlem, mücadele ede dursun, tiryakiler dumanı tüttürmeye devam ediyor.

Kristof Kolomb, yalnızca Amerika kıtasını bulmadı; tütünü de dünya ile tanıştırdı. Antil Denizi’ndeki bir ada yerlilerinin tüttürdüğü ve tobako dediği ota, kendisi ve adamları da dadandı. Bu adaya Tobago dediler. Portekizliler, tiryakisi oldukları otu da, yanlarında Avrupa’ya götürdüler. Dünya, bu yeni keyif verici maddenin mahkûmu oldu.

Şark Tütünü dünyayı geziyor

Patlıcangillerden ilmî adı nikotiana olan ve şifalı zannedilen ot, 1550’lerde Osmanlı ülkesine de girdi. Sultan III. Murad, Polonya Kralı’na gönderdiği hediyeler arasında kurutulmuş tütün yaprakları da vardı. İlk defa 1583’te Milas’ta ekildi. Halk arasında süratle yayıldı. Cinsine göre tömbekide veya çubukta yakılır, enfiye gibi burna çekilir yahud ağızda çiğnenirdi. Tarihçi Peçevî, bu modayı uzun anlatır: “Tütünü İstanbul’a 1600 yılında İngilizler getirdi. Şifalı diye sattılar. Önce ehli keyf, sonra herkes kullandı. Ulema ve rical bile mübtelası oldu. Hakkında şiirler yazıldı. Kahvehanelerde göz gözü görmez oldu. Kokusu elbiselere sindi. Ayak takımı sokakta tütün içip dumanını insanların yüzüne üflerdi. Bu sebeple kavgalar çıkardı. Külleri etrafı kirletirdi. Yangınlara sebep olurdu” der.

Türk tütünü ile hazırlanan ecnebi bir sigara : Murad (1909)

Sultan I. Ahmed, halkın işinden geri kalmasına sebebiyet veren “tabaga”nın ekilmesini, satılmasını ve içilmesini 1609’da yasakladı. Fermanda, içmeye devam edenlerin çubuğunun burnuna sokulup teşhir edileceği de yazılıydı. Yasağın bir sebebi de tütünün ilaçlanmasında kullanıldığı için balmumu fiyatının olabildiğine artmasıydı. Halk yasağı dinlemedi. Fermanlar birbirini izledi. Tâ ki Sultan IV. Murad padişah oluncaya dek. 1633’te Cibâli’deki bir kayıkta uyuyakalan tiryakinin çubuğunun devrilmesi neticesi yangın çıktı. 20 bin ev yandı. 50 bin kişi sokakta kaldı. Bunun üzerine celâlli padişah tütün yasağını sert tatbik etti. Kahvehaneleri yıktırdı. Tebdil gezip, tütün içerken yakaladıklarını bizzat öldürttü. Böylece 20 bin kişinin öldürüldüğü söylenir. Tütmekten gelen tütün adı da bu sırada verildi.

Sultan IV. Mehmed tahta çıktıktan sonra, kendisi de tütün tiryakisi olan Şeyhülislâm Bahaî Efendi’nin fetvâsıyla 1649’da tütün yasağı kalktı. Artık 41 kazâda ekiliyor, 10 bin kişi geçimini bundan temin ediyordu. Yenice, İskeçe, Bitlis ve Şemdinan tütünü başta gelmek üzere “Şark Tütünü” dünyada meşhur oldu. 1688’de devlet tütüne vergi koydu. Bunun üzerine kaçakçılık başladı. Devlet de vergiyi düşürdü. Tütünün dinî hükmü mevzusunda münakaşalar da o zaman başladı. Osmanlı âlimlerinden bazısı haram, bazısı mekruh, bazısı mubah dedi. Haskefî, Şernbülâlî, Hâdimî, Kalyubî, Bursevî gibi haram diyenler, “Resulullah, her sarhoş edici ve bedeni gevşeticinin içilmesini yasakladı” hadisine dayanıp, gevşetici, zararlı, kötü kokulu ve israf olduğu için tütüne karşı çıkıyordu. İbni Hacer, İmadî, İsmail Nablüsî ve İbni Âbidin gibi mekruh diyenler de çiğ soğan ve sarımsağa kıyas etti. İbni Nüceym ise, delil olmayınca, hüküm verilmez dedi. Hanefîlerden Abdülgani Nablüsî ve Mâlikîlerden Ali Echûrî, tütünün mubah olduğuna dair birer risale yazdılar.

“Emirin hangi emri tutulur?”

İbni Abidin, bazı ulemânın tütüne haram demesini, padişahın yasak edişine bağlar. Nitekim emîr, mübahları emreder veya yasaklarsa, uymak vâcib olur. Eğer emîr zâlim ise, kendisini tehlikeye atmamak için; âdil ise, maslahat sebebiyle uyulur. Âdil emîr bir mübahı emreder veya yasaklarsa, umumun menfaati için yapar. Meselâ yangın çıkmasın diye tütün içilmesini, sâri hastalık sebebiyle koyun eti yenilmesini yasaklayabilir. Pahalılık sebebiyle, ihtiyaç maddelerine narh koyabilir; barut gibi kritik maddelerin yurt dışına ihracını yasaklayabilir. Çok kadınla evliliği, kadın sayısı az olduğu zaman yasaklayabilir; çok olduğu zaman emredebilir. Tatarhaniye’de “Vebâ veya benzeri sebeple emîr birkaç gün oruç tutulmasını emrederse, tutmak vâcib olur” der. Ama “Kimse mavi giymeyecek” diye keyfî emir verse veya kötülüğü emrederse, uymak vâcib olmaz; ama bu sebeple zarar verecek olursa, kendisini tehlikeye atmamak için uymak vâcib olur. Abdülgani Nablüsî biraz alaylı olarak der ki: “Keşke bilseydim, padişahın iki emrinden hangisi tutulur? Halka tütünü yasaklayan emri mi, tütünden vergi alma emri mi? Çünkü vergi alması, hakikatte onu kullanmaya dair bir emirdir. Âyet-i kerimede itaati emredilen veliyyülemr, âlimlerdir”. Nesefî de der ki: “Bir yerde halife yoksa, beldenin âlimi ve vekilleri halife yerine geçer”.

Tütün muhaliflerinden biri demiş ki: Tütün diye nesne geldi cihâna/Hak nasib etmesin ehl-i İslâma/Tütsü yakar çıksın diye imâna. Tiryakiler geri durur mu? Alın işte: Tütüne haram demiş birkaç nâdân-u ahmak/Neden haram olsun, o da bir yeşil yaprak/Mısır’da fetvâsın verdi allâme Altıparmak/Haram diyenin başına vurunuz üç-beş tokmak. Neticede tütün ulemâdan padişaha, dervişden şeyhe kadar yayıldı. Sigara ile tütünün hükmü aynı mı değil mi, bir yana, tiryakiler, “Helâlse içiyorum, haramsa yakıyorum” dediler. Tiryakiye demişler: Dağıt bu duhânın bulutun sabır yeliyle/Aklın güneşine hâil oldu, kerem eyle. (Akıl güneşine perde olan şu duman bulutunu, sabır rüzgârıyla dağıt!). O da cevap vermiş: Lezzet ü ta’mı duhânın, şehd ile şekerde yok. (Tütünün tadı bal ile şekerde bile yok!)

Böylece müdehhinler, tütünkeşler hiç bir şeye aldırmadı. Sıfat-ı ârızada asl olan ademdir, yani sigara içmemek asıl, içmek ârızî iken, içenler, içmeyenlere galebe çaldı. Her yerde hayat tütünkeşlere göre tanzim olundu. Tütün içmek büyükler için bir statü, küçükler için büyüme alâmeti oldu. Dertlenen de içti, sevinen de. Menfaati daha çok olmasına rağmen, çayı, kahveyi ikinci plana itti. Derken devran döndü. Şimdi tütünkeşlere cümle âlem üçüncü sınıf muamelesi yapıyor. Ne demişler, her kemâlin, bir zevâli vardır.

Zararı var mı?

-Birader tabakan var mı?

-Var.

-Bir içimlik tütün verir misin?

-Veririm.

-Kâğıdın var mı?

-Var. Al.

-Ateşin var mı?

-Var. Buyur.

-Birader tütün zararlı diyorlar, sen ne dersin?

-Tabaka elden, kâğıt elden, ateş elden olduktan sonra ne zararı olacak?

Atatürk sıkı bir sigara tiryakisi idi (Solda); Osmanlı Reji İdaresi Bafra Sigarası (Sağda)



Papa’nın İsa’nın Çocukluğu adıyla kaleme aldığı kitap, Hazret-i İsa’nın doğum tarihi üzerindeki münakaşaları yeniden alevlendirdi. Tarihî ve dinî kaynaklar bu mevzuda fazla malumat vermez. Hazret-i İsa’nın ne doğum günü, ne de doğum yılı bellidir.

24-25 Aralık gecesi, Noel, yani Hazreti İsa’nın doğum günü kabul edilir. Bu, Papa Gregorius’un tertiplediği Gregoryen takvimine itibar eden Katolik, Protestan, Süryânî ve Rumlara göredir. Rus, Balkan ve Ermeni kiliseleri Noel’i 6-7 Ocak gecesi kutlar. Çünki onlar Julius Caesar’a ait Julyen takvimini kullanır. İki takvim arasında 13 gün fark vardır. Kutlamalar 24 gün (Ermenilerde 50 gün) evvel başlar. Bu günlerde perhiz yapılır.

Hazret-i İsa'nın bir ahırda dünyaya gelişini tasvir eden tablo

Mitra’dan Noel’e

Eski Romalılar, kışları güneşin kendilerini terk etmesine üzülür; günler uzamaya başladığı 25 Aralık’ta ise güneşin esaretten kurtulması şerefine büyük ve ahlâksızca eğlenceler yapardı. Bu, Işık Tanrısı Mitra’nın doğum günüdür. Bu alışkanlıkla, ilk Hıristiyanlar, o gün kiliseye bile girerken güneşi selâmlardı. Roma imparatoru Konstantin zamanında 25 Aralık Hazreti İsa’nın doğumu olarak kutlanıldı. 354 senesinde Roma piskoposu Liberius’un kararıyla bu kutlama resmiyet kazandı. Böylece eski bir pagan âdeti daha, “İsa bizim güneşimizdir” sloganıyla Hıristiyanlaştırılmış oldu. Üstelik insanların ekserisinin çiftçi veya balıkçı olduğu düşünülürse, Noel’in kışın kutlanması daha mantıklıdır.

Bu geceye Christmas/Noel adı verilmesi 597 yılındadır. Christ, Hazreti İsa’nın ismidir. Yunanca kurtarıcı manasında Hıristos’tan gelir. Mass ise bedene girmek demektir. Fransızca Noel ise, Latince doğum mânâsına nativitatis/natalis kelimesinden gelir. 525 senesinde Papa Dionysus, Hazret-i İsa’nın o zamana kadar belli olmayan mîlâdını, yani doğum yılını, 754. Roma yılı olarak tesbit etti. Bu ise MS 1 senesine tekabül eder. Sıfır yılı, saygısızlık olmasın diye (veya o zaman Avrupa’da sıfır bilinmediği için) atlanmıştır. Şimdiki Papa, Kepler teorisi nazara alınırsa bunun 6-7 yıl daha önce olabileceğini söyledi. İncil’e göre, gökte büyük bir yıldızın doğduğunu gören ve bunu büyük bir insanın doğuşuna bağlayan İranlı müneccimler Kudüs’e gelmiş; Hazreti İsa’yı beşikte görmüştü. Milattan 6-7 yıl önce 25 Mart’ta Jüpiter ve Satürn gezegenleri zodyak kuşağında buluşmuştu. Müneccimlerin gördüğü bu olsa gerekti.

Nüfus sayımında Hazret-i Meryem'in sayılışını tasvir eden mozaik. (Kâriye Câmii-İstanbul)

Hazreti İsa’nın doğum günü hakkında kati malumat yoktur. Luka İncili’ne göre (2/4-8) Hazreti İsa’nın doğduğu zaman, gündüz geceleri çobanlar kırlarda sürü otlatmaktadır. Halbuki kışın bu mümkün değildir. MS 6-7. yılda İmparator Augustus, nüfus sayımı yapılmasını emretti (Luka, 2/1-3). Herkes bunun için memleketine gitti. Hazreti Meryem de nişanlısı Yusuf ile Nâsıra’dan 150 km uzaktaki Betlehem’e gitti. Kış günü hâmile bir kadının bu yolculuğu yapması bir yana, mahallî idareye karışmayan bir imparatorun, her an isyana hazır Yahudilerin kış günü nüfus sayımı için uzun yolculuk yapmasını istemesi akla uygun değildir. Rivayete göre Hazreti Yahya fısh bayramında (15 Nisan) ve teyzezadesi İsa’dan altı ay evvel doğmuştur. Kur’an-ı kerim, Hazreti Meryem’in taze hurma zamanı doğurduğunu söyler (Meryem: 22-25). Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, Hazreti İsa, Ekim ayında Sukkot Bayramı esnasında dünyaya gelmiştir.

Yalnızca günü mü meçhul?

Hazreti İsa’nın yalnızca doğum günü değil, yılı bile belli değildir. ME 4 yılında ölen Roma vâlisi Herodes zamanında (Matta, 2/1) ve Augustus’un MS 6 yılında yaptırdığı nüfus sayımı sırasında (Luka, 2/1-3) doğmuştur. Ancak birkaç Herodes ve Augustus vardır. Nüfus sayımı ise birkaç defa yapılmıştır. Her hâdiseyi en ince teferruatına kadar anlatan Roma tarihlerinin o devre ait olanları, buna dair en ufak bir ipucu vermez. Hazreti İsa’ya benzer bir zâttan ilk bahseden Tacitus’tur (MS 55-120). 1947 yılında Ürdün’de Ölü Deniz kıyısındaki Kumran mağarasında ele geçen İbrânîce vesikaların Mukaddes Kitap metinleri olduğu ortaya çıktı ve bu vesikalardaki tarih ve tariflere göre Hazreti İsa’ya çok benzeyen bir şahsın, milattan bir buçuk asır kadar önce yaşamış olduğu görüldü. Kudüs Süryanî Patriği’nin eline geçen ve muhtevası titizlikle saklanan bu vesikaları, İsrailliler uzun mücadeleden sonra satın aldılar ve yakın bir zaman önce Kudüs Müzesi’ne koydular. Bunların Romalıların zulmünden kaçarak burada yerleşen Essenîlerden kalma olduğu anlaşılmıştır.

Hazret-i İsa'nın doğumunu müjdelemek üzere Filistin'e gelen üç Şarklı müneccimi tasvir eden mozaik. (Kâriye Câmii-İstanbul)

İslâm müellifleri, Hazret-i İsa ile Hazreti Muhammed arasındaki zamanı farklı verirler. Selman, İbni Abbas, Mukatil, Katâde ve İbni İshak’dan 600; Muammer, Kelbî ve Mücâhid’den 540; Dahhâk’tan 440 yıl rivayetleri vardır. Bazı tarihlerde Hazreti İsa’nın Büyük İskender’in Darius’u yenmesinden 65 sene sonra dünyaya geldiği yazmaktadır. Bu harb ME. 334 senesindedir. Mevâhib-i Ledünniyye kitabında der ki: İbni Asâkir’in, Şa’bî’den haber verdiğine göre, Hazreti İsa ile Hazreti Muhammed arasında, 963 sene fark vardır.

İmam Gazâlî, iki peygamber arasındaki zamanın bin seneden az olmadığını söyler. Çünki hadîs-i şerife göre, her ulü’l-azm peygamberin arası bin yıldır. İmam Rabbânî der ki: Eflâtun’a Filistin’de İsa peygamberin zuhur ettiği bildirilince “Biz temiz insanlarız; bizi temizleyecek kimseye hâcet yoktur, dediği meşhurdur. Buna göre Hazreti İsa, ME 347 senesinde ölen Eflâtun (Platon) zamanında yaşamıştır. Yunan filozofunun dersleri meşhur olduğundan, ölüm zamanına inanılırsa da, İsa Peygamber, gizli dünyaya gelip ve dünyada az kalıp, göğe çıkarıldığından, kendisine fazla kişi iman etmediğinden, İsevîler az ve asırlarca gizli yaşadıklarından, Noel tarihinin doğru anlaşılamadığı düşünülebilir. Ne zamana gelirse gelsin, İsa’nın velâdeti tebrike şâyândır.



Osmanlı padişahlarından her biri bir evliyanın talebesidir. Tasavvuf, devletin kuruluşunda maya vazifesi görmüştür. Osmanlı saray terbiyesi ve kültürünün de esasını teşkil etmiştir.

Belh padişahı İbrahim Edhem, evliyalık uğruna tahtını bırakmasıyla meşhurdur. Necib Fâzıl, hocası Abdülhakîm Arvasî’ye “Sultandan veli olur mu?” diye sormuş. “Olmaz” cevabını almış. Ama Abdülhakîm Arvasî’den “İbrahim Edhem bana gelseydi, ben onu tahtını terk etmeden biiznillah evliya yapardım” sözü de nakledilir. Öyleyse dünya sultanlığı ile âhiret sultanlığı bir arada yürüyebiliyor demektir. Abdülhakîm Efendi, sultanın tekke açıp şeyhlik yapamayacağını kastetse gerektir.

Şeyh Edebâlî ile Osman Gazi kıssası, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda aşkın rolünü gösterir. Padişahlardan her biri, aynı zamanda tasavvufla meşguldür. Sultan Ahmed gibi sıkı mürid olanları da vardır. Muhiblik, yani bir veliyi sevmekle iktifa edenler de vardır. En çok padişahın mensubu olduğu tarikat Halvetî, sonra Nakşî, sonra Mevlevîliktir. Tasavvuf, devletin kuruluşunda maya vazifesi görmüştür. Osmanlı saray terbiyesi ve kültürünün de esasını teşkil etmiştir.

Padişahlar, tarikatlar ve şeyhler

Osman Gazi, kayınpederi ve Vefâiyye tarikatinden âhi şeyhi Edebâlî’ye bağlıdır. Oğulları Orhan Gazi ve Alâaddin Paşa da öyledir.

Sultan I. Murad’ın, Şeyh Postinpûş adıyla bilinen Tebrizli Seyyid Mehmed Hammârî’ye bağlı olduğu söylenir. Şeyhi için Bursa Yenişehir’de tekke yaptırmıştır.

Yıldırım Sultan Bayezid’in, damadı Nurbahşiyye Şeyhi Emir Sultan’a hüsnü zannı vardı.

Çelebi Sultan Mehmed, muhtemelen Zeyniyye şeyhi Molla Fenari’nin muhibbiydi. Bayramiyye tarikatından Şeyhî ile sohbet ederdi.

Sultan II. Murad, Mevlevî Emir Âdil Çelebi’nin müridiydi. Hayatında sıkı bir derviş gibi yaşamıştır. Tahttan üstelik iki defa feragat eden tek padişahtır. Rahmet-i ilahiyenin yağması için kabrinin üzerinin açık olmasını vasiyet etmiştir.

Fatih Sultan Mehmed, Bayramî idi. Hacı Bayram halifesi ve İstanbul’un fethinin manevî mimarı Akşemseddin’e bağlıydı.

Sultan II. Bayezid, tasavvufa en düşkün padişahlardandır. Velî diye meşhurdur. Hal ve kerâmetleri anlatılır. Şehzadeliğinde Halvetî şeyhi Çelebi Halife’ye mürid olmuştu. Ebussuud Efendi’nin babası ve Halvetî şeyhi Muhammed İskilibî (Şeyh Yavsî) ve Bayramî şeyhi Baba Yusuf Seferhisârî ile de sohbet ederdi.

Yavuz Sultan Selim, Zeyniyye şeyhi Halimî Çelebi’ye mensuptu. Babası gibi hal ve kerâmetleri çokça anlatılır. Fevkalâde mütevazı ve sâde yaşantısı ile tam bir derviş idi.

Kanuni Sultan Süleyman, sütkardeşi Üveysî şeyhi Yahya Efendi ile irtibatlıydı. Ama gençliğinde Emir Buhârî halifelerinden Abdüllatif Mahdumî veya Mehmed Nurullah (Yorgancı Emir) Efendi’ye bağlanmıştır. Ubeydullah Ahrâr halifesi Eyüplü Baba Haydar Semerkandî ve Halvetî şeyhi Nureddinzâde ile sohbeti vardır. İlk Nakşî padişahtır.

Sultan II. Selim, 1574’de vefat eden Halvetî şeyhi Diyarbekirli Süleymân Âmidî’nin müridiydi.

Sultan III. Murad, önceleri Halvetî şeyhi Hüsameddin Uşşâkî’nin muhibbiydi. Sonra Mâverâünnehr’den İstanbul’a gelen Nakşibendî şeyhi ve Hâcegî Emkenegî’nin halifesi Hâce Ahmed Sâdık Kâbilî’ye intisap etti.

Sultan III. Mehmed, Halvetiyye’den Abdülmecid Sivâsî’ye mensuptu. Sonra Halvetiyye-i Celvetiyye’den Aziz Mahmud Hüdâî’nin de sohbetlerinde bulundu. Öyle ki Hüdâî, hanedanın şeyhi oldu. Sultan I. Ahmed, muhtemelen Sultan I. Mustafa, Sultan II. Osman, Sultan IV. Murad ve muhtemelen Sultan İbrahim kendisine mensuptu. Sultan Mustafa’nın müridlikte ileri giderek cezbeye kapıldığı ve bu halde kaldığı rivayet olunur.

Sultan I. Ahmed, şeyhi Aziz Mahmud Hüdâî'nin yedeğinde yürürken (film sahnesi)

Sultan IV. Mehmed, Halvetî idi. Bir rüya üzerine Kilitbahir’e giderek Ahmed Câhidî’ye intisap etti. Onun için bir tekke yaptırdı. Abdülehad Nurî ve Karabaş Velî’den de istifade etmiş; Mevlevî Receb Enis Dede’nin sohbetinden zevk almıştır.

Sultan II. Süleyman, Halvetiyye’den Atpazarlı Osman Fazlî Efendi’nin müridiydi.

Sultan II. Ahmed, Sultan II. Mustafa ve Sultan III. Ahmed, Mevlevî Şeyhi Receb Enis Dede’ye mensup idiler.

Sultan I. Mahmud ve kardeşi Sultan III. Osman, 1755’de vefat eden Nakşibendî şeyhi Seyyid Muhammed Murâdî’ye intisaplıydı.

Sultan III. Mustafa da, Nakşî şeyhi Beyzâde Mustafa Efendi’den feyz almıştır.

Sultan I. Abdülhamid, Sa’diyye tarikatından Mehmed Ziyâd Efendi’nin müridiydi.

Sultan III. Selim, Mevlevî şeyhi Mehmed Emin Çelebi’ye intisap etmişti. Şeyh Gâlib ile de sohbetleri çoktur.

Sultan IV. Mustafa’nın Nakşibendî şeyhi Molla Murad Efendi’den feyz aldığı rivayet olunur.

Sultan II. Abdülhamid'in şeyhi Zâfir Efendi için yaptırdığı Beşiktaş Ertuğrul Tekkkesi

Sultan II. Mahmud, Nakşibendî’dir. Yahya Efendi tekkesi şeyhi Mehmed Nuri Efendi’ye bağlıydı.

Sultan Abdülmecid de babası gibi Nakşibendî idi. Babasının şeyhine hüsnü zannı vardı. Hatta başı Nuri Efendi’nin dizinde, kelime-i tevhid söyleyerek can vermişti. Sultan Selim Câmii avlusundaki türbesinde, Yanyalı İsmet Efendi tekkesi müridlerinin her Cuma gecesi hatm-i hâcegân yapmalarını vasiyet etmişti.

Sultan Abdülaziz, Mevlevî idi ve Sadreddin Çelebi’ye mensuptu.

Sultan II. Abdülhamid, önceleri Nakşibendiyye’den Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’nin sohbetlerinde bulundu. Sonra Şâzelî şeyhi Zâfir Efendi’ye mürid oldu. Bunun vefatından sonra Kâdiriyye’den Yahya Efendi postnişini Abdullah Efendi ve Ebulhüdâ Rifâî’den de feyz aldı.

Sultan Reşad, Mevlevî idi. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Salâhaddin Dede’ye bağlıydı. Sultan V. Murad için de böyle bir rivâyet vardır. Hatta oğluna şeyhinin ismini vermişti.

Sultan Vahîdeddin, baba ve dedesi gibi Nakşibendî idi. Gümüşhanevî tekkesi şeyhi Ziyaeddin Dağıstanî’nin muhibbiydi. Şeyhin vefatında asasını hatıra olarak almıştır.



Avrupa hanedanlarının çoğu verâset sebebiyle farklı millettendir. İsveç kral ailesi de, Fransız asıllıdır. Bunun sebebi verâset değildir. İsveç tahtındaki Fransız ailenin hikâyesi, tarihte nâdir rastlanan cinstendir.

Bir hükümdar öldüğü zaman yerine kim geçer? Elbette hükümdarın veliahdı geçer. Veliahd, hükümdar ailesinden tahta geçme sırasındaki ilk erkek veya kadındır. Bu sıra memleketten memlekete değişir. Bazen taht iddia edenler arasında iç savaş çıkar. Galip gelen tahta çıkar. İki asır evvel İsveç, bu problemi tarihte benzerine rastlanmayan bir şekilde çözmüştür.

İsveç Kraliyet Sarayı (Drotningholm); şimdiki İsveç Kralı XVI. Karl Gustaf

En eski krallıklardan biri

İsveç, dünyanın en eski devletlerinden ve Avrupa’nın en eski krallıklarındandır. Hâlâ da böyle idare olunur. İstiklâlini hiç kaybetmemiştir. İki cihan harbine de girmemiştir. Sömürgeci değildir. Ama Norveç, Finlandiya ve Kuzey Almanya, zaman zaman İsveç toprağı olmuştur. Demokrasi ve sanâyii erken keşfetmiş, bu sayede refaha kavuşmuştur.

1523’ten beri başta bulunan Vasa hanedanının son temsilcisi İsveç Kralı XIII. Karl’ın çocuğu yoktu. Kardeşinin oğlu, önceki kral Gustaf, Finlandiya’yı kaybettiği için bir darbe ile devrilmiş ve İsviçre’ye sürgüne gönderilmişti. Kral, Danimarka kraliyet hanedanından ve bu ülkenin Norveç Vâlisi 41 yaşındaki Prens Kristian August’u evlat edindi. İsveç, böylece Finlandiya’ya karşılık Norveç’i kazanabilecekti. Ama prens ertesi yıl (1810) attan düşerek öldü. Eski kral Gustaf taraftarlarınca zehirlendiği de söylenir. İsveç, iyi münasebet kurmak istediği Fransa İmparatoru Napoléon’dan bir vâris istedi; imparator mühimsemedi. Bunun üzerine İsveç Devlet Konseyi (Riksdag), Napoléon’un generallerinden Jean Baptiste Bernadotte’a veliahdlık teklif etti.

Norveç’i kazandırdı

General Bernadotte, bir avukatın oğlu olarak 1763’te Güney Fransa’daki Pau şehrinde doğmuştu. Fransız ihtilâline katılmış; sonra Napoléon’un gözde mareşallerinden olarak cepheden cepheye koşmuştu. Daha mühim bir hususiyeti, Napoléon’un önceki nişanlısı Désirée ile evlenmesidir. Napoléon, küçük bir subayken, Marsilyalı ipek tüccarının kızı ve ağabeyi Joseph Bonaparte’ın baldızı Désirée Clary ile nişanlanmış; sonra Paris’te tanıştığı Kontes Josephine ile evlenmenin ikbaline yardımcı olacağını düşünerek nişanlısını terk etmişti. Napoléon imparator olunca, Bernadotte’u Ponte Corvo Prensi yapmış; ama araları hep soğuk kalmıştır. Nihayet 9. kolordu kumandanlığından azledilince, İsveçlilerin teklifini kabul etmiştir.

Soldan, İsveç-Norveç Kralı XIV. Karl Johan; Jean Baptiste Bernadotte teğmenliğinde (1792); Bernadotte'un Pau'da doğduğu ev.

Askerî mahareti, Hanover ve Hansa vâliliğindeki insanî hareketi ve Almanya’daki İsveç esirlerine iyi muamelesinden dolayı İsveç’te çok popüler olan Bernadotte, imparatorun tasvibiyle teklifi kabul etti. Katoliklikten Luteryen mezhebine geçerek İsveç’e yerleşti. Kral, zayıf olduğu için idareyi ele aldı. Norveç’i ilhak için Napoléon’un düşmanlarıyla ittifak kurdu. Böylece eski dostunu arkadan vurdu. Napoléon 1814’te yenilince de Norveç’i alarak büyük bir itibar kazandı. 1818’de Kral ölünce, XIV. Karl Johan adıyla taç giydi. Johan, Jean’ın İsveççe karşılığıdır. Barışçı ve liberal bir idare kurdu. İyi İsveççe konuşamadığı halde, sevilen bir kral oldu. Ziraat ve deniz ticaretini geliştirdi. Böylece nüfus hızla arttı. Ama matbuat üzerinde baskı kurdu. İsveç-Norveç Kralı olarak 1844’te öldü. Soyu, bugün de İsveç tahtındadır. Şimdiki kral XVI. Karl Gustaf, General Bernadotte’un 6. kuşak torunudur. İsveçlilerin, önceki kralla hiçbir kan bağlı olmayan sıradan bir Fransız’ı tahta geçirmesi, tarihin en şaşırtıcı hâdiselerindendir.

Kral XIV. Karl Johan'ın taç giyme merasimi

Osmanlı hanedanı ile akraba

Bernadotte’un karısı Désirée’yi (1777-1860) herkes, Danimarkalı Anne-Marie Selinko’nun 1951’de satış rekoru kıran aynı adlı romanı ile tanıdı. 1954’te Jean Simmons/Marlon Brando’lu filmi çekildi. Désirée, dilini bilmediği soğuk ve sönük İsveç’e alışamadı. Kraliyet ailesi kendisini basit buldu. Bu sebeple kocası ve oğlunu Stockholm’de bırakarak senelerce sosyal hayatı canlı Paris’te yaşadı. “Stockholm sözü bile beni üşütüyor” derdi. Yıllar sonra İsveç’e dönerek, Desideria (=İstenen) adıyla taç giydi. Böylece Fransa tahtı yerine; istemediği halde daha sağlam bir tahta oturdu. Ama hiç İsveççe öğrenemedi.

Soldan, Kraliçe Désirée; Kral I. Oskar; Kraliçe Josefina.

1799’da doğan tek çocuğu Oskar’ın adını vaftiz babası Napoléon koymuştu. İleride İsveç kralı olacağını bilmişçesine çocuğa bir İskandinav ismi vermesi enteresandır. Oskar, Napoléon’un karısı İmparatoriçe Josephine’in torunu Josefina ile evlendi. İmparatoriçe, Sultan II. Mahmud’un annesi Nakşidil Sultan’ın veya analığının teyzezâdesidir. Böylece İsveç ile Osmanlı hanedanı arasında bir akrabalık vardır. Sultan Aziz’in Avrupa seyahatinde bu dile getirilmiş; hatta Şehzâde Murad Efendi’nin bir Avrupa prensesi ile evlenmesi konuşulmuştu. İsveç ile Türkler tarihte hiç savaşmamış; hatta 1709’da Ruslara yenilen İsveç Kralı Demirbaş Karl, yurduna dönemediği için senelerce Osmanlı ülkesinde misafir olarak kalmıştır.

Bernadotte Ailesi

Cumhuriyetçi kral!

Kral Karl Johan, beyin kanamasından öldü. Ölüm hastalığında iken, doktorlar kolundan kan almak istediler. Fakat kral olanca halsizliğine rağmen, kolunu açmak istemedi. zorla açtılar. Niçin göstermek istemediği anlaşıldı. Çünki kolunda, ihtilâlcilik günlerinden kalma bir dövme vardı: Mort aux rois! (Krallara ölüm!)

Désirée filminde (1954) Jean Simmons ve Marlon Brando



Bir zamandır gazeteler halifeliğin tekrar kurulacağını, buna mevzuatın da müsait olduğunu söylüyor. Halifelik nasıl ve niye kaldırıldı? Şimdi kim ve niye geri getirmek istiyor?

1922’de saltanatın kaldırılması, siyasî hâkimiyeti tek elden Ankara’nın kullanması içindi. Mustafa Kemal, İslâm dünyasındaki prestijini iyi bildiği için, halifeliği muhafaza taraftarıydı. Bu, dünya siyasetinde Türkiye’nin elini güçlendirecek bir kozdu. Gayrı Türk unsurları merkeze bağlayacak bir bağdı. Esir Müslümanlar Yunan Harbi sırasında Ankara’ya para akıtmış; İş Bankası bile bu paralarla kurulmuştu. Önce kendisi siyasî ve manevî nüfuzu haiz bir halife olmayı düşündü. Çizilen dindar imajın sebebi budur. (Nitekim 1924’ten sonra değişmiştir.) O zamanın gazetelerine göz atanlar, dünya müslümanlarının, “emperyalistlere karşı zafer kazanmış bir kahraman” gördükleri Kemal Paşa’ya biata hazır olduğunu düşünür. Bunun mümkün olmadığını anlayınca, hanedandan Abdürrahim Efendi gibi uyumlu bir şehzadeyi halife yapmak istedi.

Halifeliğin kaldırılması, Müslüman sömürgelere sahip İngiltere’nin öteden beri arzusuydu. Bu sebeple, halifelerin Kureyş’ten olması gerektiği propagandasını yaptı. Arab ulemâsı buna karşı çıktı. Bu arada Seyyid Bey adında medrese çıkışlı bir milletvekili, Hilâfetin Şer’î Mahiyeti adında, halifeliğin İslâmî bir müessese olmadığını, devlet reisliğinden ibaret bulunduğunu müdafaa eden tebliğini, mecliste alkışlar ve şaşkınlıklar arasında okudu.

Ağa Han (Solda) ve Lozan Anlaşması'nı imzalayanlar (Solda)

Lozan’da İngiltere’nin koştuğu ve müzâkerelerin kesilmesine sebep olan üç şarttan biri halifeliğin kaldırılması idi (Diğerleri Bolşevikliğin yasaklanması ve Musul’a girilmemesi idi.) İsmet Paşa Türkiye’ye dönüp, olup biteni Eskişehir’de trende buluştuğu Mustafa Kemal’e anlattı. Ankara şartları kabule yanaştı. Tam bu sırada İngiltere’nin adamı olduğunda şüphe bulunmayan İsmailî mezhebinin imamı Ağa Han, sanki Sünnî halifeyi metbu tanıyormuş gibi, Ankara’ya mektup yazdı ve halifenin siyasî gücünün arttırılmasını istedi. Mektup İstanbul gazetelerinde neşredildi. Ankara’nın bahanesi bu oldu. Lozan, Temmuz 1923’te imzalandı. Ankara, 3 Mart 1924 tarihli kanunla halifeliği kaldırdı. Halkın reaksiyonundan çekinerek hanedanı topyekûn sürgün etti. İngiliz parlamentosu, ancak bundan sonra Lozan’ı tasdik etti. Ekim 1923’e kadar da İstanbul’u boşaltmadı.

İslâm dünyasında büyük infialle karşılanan bu hâdise üzerine, Mısır Meliki Fuad ve Mekke Şerifi Hüseyn halifeliği kendi şahıslarında ihya etmek istediyse de, gerek Müslümanların hüsnü kabul göstermemesi, gerekse İngiltere’nin engellemeleri sebebiyle bir şey elde edemedi. Dünya Müslümanları tarafından birkaç defa toplanan Hilâfet Şûrâsı’nda da netice çıkmadı. Böylece İslâm tarihinin bu en eski müessesesi tarihe karışmış oldu.

Sağdan: Şerif Hüseyin Paşa, Melik Fuad, Seyyid Bey

“Siz isterseniz, halifeliği bile geri getirirsiniz”

1955’te merkez yoklamasına reaksiyon olarak 19 vilâyette ara seçimleri kaybeden DP grubunda milletvekilleri hükümeti sıkıştırdı. Adnan Menderes grubun meclisteki gücünü ima ederek “Siz isterseniz halifeliği bile geri getirirsiniz” mealindeki tarihî sözünü söyleyerek ortalığı yumuşatmıştı. Bu söze, sonraki yıllarda çeşitli kesimlerce farklı manalar yüklendi. Hatta Atatürk’ün son günlerinde bu yolda hazırladığı ve Ziraat Bankası’nda saklı bir vasiyeti olduğu, Menderes’in bunu gördüğü için böyle konuştuğu söylendi.

Kanun maddesi şöyledir: Halife hal’ edilmiştir. Hilâfet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan, hilâfet makamı mülgâdır.” Madem ki hilafet meclisin manevî şahsiyetinde mündemiçtir, o halde meclis isterse halifeliği geri getirmeye de salâhiyetlidir. Halbuki kanunun mânâsı, devleti hükümet idare eder; halifeye lüzum yoktur demektir. 1924, henüz Türkiye Cumhuriyeti’nin bir İslâm devleti olduğu bir yıldır. Halife, İslâm devletinin reisidir; papa veya patrik gibi ruhanî lider değildir. Klasik ifadeye göre “Bir elinde kılıç, diğerinde Kur’an-ı kerim tutar”. Ahkâm-ı İslâmiye’yi Hazret-i Peygamber’e vekâleten yerine getirir. Dolayısıyla laik devletin reisi, gerçek bir halife olamaz. Meclis, elinden gelirse anayasayı değiştirerek halifeliği geri getirebilir. Bunun için kanunda geçen o ibareye ihtiyaç yoktur. “Saltanatı, halifeliği kaldıran, cumhuriyeti ilan eden kanunlar birer anayasa değişikliğidir. Bunun için meclisin üçte ikisinin kabul etmesi lâzımdır. Halbuki böyle olmamıştır, dolayısıyla kanun baştan itibaren geçersizdir” bile diyebilir.

Halifeliğin ilgasını tasvir eden karikatür. Diğer ruhani reislerini de kovulduğunu gösteriyor, ama doğrusu hepsi yerindedir.

Bill Clinton, Türkiye ziyaretinde yaptığı bir konuşmada İslâm dünyasının bir halifesinin olmamasının getirdiği mahzurlar üzerinde durdu ve bu müessesenin Türkiye üzerinde yeniden kurulması hususunda imalarda bulundu. İngiltere ve ABD gizli servisleri, amme efkârını yoklamak adına böyle projeleri zaman zaman medyaya sızdırmaktadır. Mezkûr vasiyet bile her şeyi Atatürk’e refere etmeye alışmış kitleleri teskin için uydurulmuş olabilir. Büyük Ortadoğu Projesi’nin de bir parçası olan bu teşebbüs, Türkiye’de bütün İslâm dünyasında sembolik, hatta diplomatik nüfuza sahip, geniş kabul görecek karizmada, Sünnî, hilafet geleneğine uygun bir namzedin çıkarılmasını gerektirir. Süper güçlerin istediği, dünya barışına hizmet edecek (yani İslâm dünyasını kontrol altında tutmaya yarayacak) sembolik bir halifeliktir. İster hanedandan biri olsun, isterse Tayyip Bey gibi Müslüman âleminde prestij kazanmış bir şahsiyet olsun, bu koca geleneğin kıyısından köşesinden ihyasının, İslâm dünyasında bir itimat ve ümit hâsıl etmesi; dünya barışına yardımcı olması bekleniyor.

Hindistan Hilâfet Şûrâsı Bombay 1920'ler



3 Mart 1924 Müslümanların en eski (1302 yıllık) müessesesi olan halifeliğin tarihe gömüldüğü gündür. Şimdi değişen şartlar ve ihtiyaçlar, halifeliğin ihyasını bahis mevzuu etti. Gazeteler buna kati gözüyle bakıyor. Namzet bile gösteriyorlar. İyi ama ne, nerede, nasıl, kim?

Hazret-i Peygamber 622’de hicret ettiği Medine’de bir İslâm devleti kurdu ve başına geçti. On sene sonra vefat ettiğinde yerine seçilen Hazret-i Ebu Bekr’e Resulullah’ın Halifesi dendi. Halife, yerine geçen demektir. Bundan sonra İslâm devletinin reisi, ister seçimle, ister vasiyetle, ister zorla başa geçsin, vazifenin şartlarını taşıyorsa halife diye anıldı.

Filistin cephesinde hilâfet sancağı

Halifelik diplomasisi

Sınırlar genişledi. X. asırda farklı beldelerde başka halifeler görüldü. İslâm imparatorluğu parçalanınca her vilâyette bir hükümdar oldu. Ama hepsi sembolik de olsa Bağdad’daki halifeyi tanıdı. Halife, Avrupa tarihindeki imparator; sultanlar da şeklen imparatora bağlı kral ve prenslerin statüsünde idi. Bağdad Moğolların eline geçince, Abbasî halifeliği Kahire’de devam etti. Hakikatte idare, görünüşte halifeye bağlı sultanlar tarafından icra edildi. Halife, Müslümanlara eski haşmetli birlik günlerini hatırlatan, ruhanî bir şahsiyet hâline geldi.

Yaygın kanaate göre, Yavuz Sultan Selim’in fethinden sonra, Kahire’deki Abbasî halifesi İstanbul’a getirilerek halifeliği padişaha devretti. Böylece sultanlık ile halifelik sıfatı Osmanlı padişahında birleşti. Beş asır sonra halifelik, tekrar dünyevî otorite kazandı. 1535’de Türkistan’daki Şeybânî Hanlığı, 1727’de İran, Gucerat Sultanlığı, Hümâyun Şah’dan itibaren Hindistan’daki Gürgâniyye Devleti ve Kaşgar Hanlığı, Osmanlı padişahını halife olarak tanıdı. Portekizlilere karşı Hicaz ve Açelilerin, Volga havzasını işgal eden Ruslara karşı da Türkistan Hanlarının, halife sıfatıyla Osmanlı padişahından istediği yardım talepleri yerine getirildi.

Osmanlı padişahlarının halife sıfatına ayrı ehemmiyet verişi, sonraki asırlara rastlar. Çünki devlet reisliğinden ayrı bir sıfat olmadığını, İslâmiyette ruhânî liderlik bulunmadığını biliyorlardı. 1774’te Kırım kaybedildi. Bundan sonra padişah kaybedilen topraklardaki Müslümanların dinî ve dünyevî menfaatlerini korumak için, onlar üzerinde halifelikten gelen bir manevî/ruhânî otorite iddiasında bulundu. Bunu dünya devletlerine de kabul ettirdi. O zamana kadar ancak kendi topraklarında yaşayan halkın üzerinde dünyevî otoritesi bulunan padişah, halife sıfatıyla, bu topraklar dışındaki Müslümanlar üzerinde de, Papa’nın dünya Katolikleri üzerindeki otoritesine benzer bir mevki elde etmiş oldu.

“Sizden olan emir sahiplerine itaat edin!” meâlindeki âyet-i kerîme ile zamanın halifesine bağlanmadan ölenin câhiliye ölümüyle öleceğini bildiren ve sultan olmayan beldede oturmayı yasaklayan hadîsler gereği; halifenin bulunmadığı yerde âlimlere ve onların sözlerine göre hareket eden bir halifeye manevî de olsa bağlılık öngörülmüştür. Bu da Osmanlı padişahlarının, hâkimiyeti dışındaki ülkelerde yaşayan Müslümanlar üzerindeki ruhânî otoritesine meşruluk temeli olarak alınmıştır.

Sultan Hamid, halifelik siyasetini en iyi tatbik eden hükümdardır. Bağdad ve Hicaz demiryolu bu siyasetin bir parçasdır.

İstanbul’da bir ümit!

Padişahların, halife sıfatını bilhassa milletlerarası platformda vurgulamaları; daha evvel halîfe sayılmadıkları veya halifeliğin yalnızca ruhânî bir makam olduğu mânâsına gelmez. Osmanlıların bu tavırlarının altında tamamen pratik, pragmatik ve diplomatik mülâhazalar yatar. Bilhassa Sultan II. Abdülhamid, İslâm birliği siyasetine yardımcı olarak gördüğü bu sıfatı daha çok vurguladı. Gayrımüslimlerin hâkimiyeti altına giren ülkelerde, Rusya, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, Kıbrıs, Bosna-Hersek ve Yunanistan’da İstanbul’dan tayin edilen müftü ve kadılar halifenin vekili sıfatıyla varlığını devam ettirdi. Bu gelenek, zayıflayarak da olsa günümüze kadar geldi.

Bu siyasetin semeresi XX. asır başlarında da görüldü. Sömürge idaresi altına düşen dünya Müslümanları, İstanbul’daki halifeyi hep bir ümit olarak gördü. Anadolu’nun işgali münasebetiyle akıl almaz maddî ve manevî yardımlarda bulundular. Zira şer’î hukukta kaidedir ki, halifeyi düşman esaretinden kurtarmak, müslümanlara farzdır.

Son halife Abdülmecid Efendi

Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, bu nüfuzdan çekinerek, XIX. asırda politikasını halifeliğin nüfuzunun azaltılması ve kaldırılması üzerine teksif etti. 93 Harbi’nde, Balkan Harbi’nde Osmanlılara yardım etmemesi, Sultan Hamid’in hal’i; hatta I. Cihan Harbi’ne sürüklemesi hep bunun içindi. Yunan Harbi’nde ne Ankara’ya, ne Yunanlılara destek vermesi de, Yunanlılar kazanırsa halife ellerinde esir olduğu; kaybederse Ankara’ya kolayca hulûl edebileceğinden dolayı idi.

II. Meşrutiyet, halifenin dünyevî gücünü budadı. 1 Teşrinsâni (Kasım) 1922 tarihinde saltanat kaldırıldı. Saltanattan ayrı ve icrâî salâhiyeti bulunmayan tamamen sembolik bir halifelik tesis edildi. Sultan Vahîdeddin’in yerine, Veliahd Abdülmecid Efendi, Ankara’daki millet meclisi tarafından bu makama getirildi. Sultan Vahideddin, San Remo’da neşrettiği deklarasyon ile anayasa değişikliği sayılan bu kanunun padişahın tasdiki olmaksızın yürürlüğe giremeyeceğini; bu sebeple gayrımeşru olduğunu; üstelik saltanat ile hilâfetin birbirinden ayrılmasının dinen/hukuken mümkün olmadığını iddia etti. İngiltere emeline yavaş yavaş nasıl nâil oldu, sonraki yazıda görelim.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Ramazan 1438
Miladi:
23 Haziran 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter