Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İnsan her zaman uzun yaşamak, hatta hiç ölmemek ister. Ölümsüzlük suyunu arayan kahramanların serüveni, en eski efsanelerde geçer. Hazret-i Hızır'ın bu sudan içtiği söylenir. Âb-ı hayat neder? Nerededir? Hazret-i Hızır hâlâ hayatta mıdır?

Âb-ı Hayat, Farsça hayat suyu demektir. İçenin ölümsüzlük kazanacağına inanılan sudur. Saf ve berrak su için de kullanılır. İnce ve derin mânâlı söz için de kullanılır. Bir şeyin kıymetini ifâde etmek için de kullanılır. Âb-ı Hızır, Âb-ı Zindegânî, Âb-ı Bekâ, Aynü’l-Hayât, Nehrü’l-Hayât da denir. Ölümsüzlük, acaba insana uygun bir vasıf mı? Ölümsüzlük suyundan içen birinin, sevdiklerini hep kaybedince, büyük bir bedbahtlığa düştüğü hikâye edilir.

Suların birleştiği yer

Kur'an-ı Kerîm'de Hazret-i Musa ile Hızır aleyhimesselâm kıssası anlatılırken âb-ı hayata bir ima vardır (Kehf, 60-82). Hazret-i Musa ve genç arkadaşı Yûşâ, çalışarak elde edilemeyen, ancak Allah tarafından ihsan edilen ledünnî ilme sahip Hızır’ı aramak üzere Mecma’ül-Bahreyn’e, yani iki denizin birleştiği yere doğru yola çıkarlar. Yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın canlanıp denize atlaması üzerine buluşma yerine geldiklerini anlarlar. Su, hadis-i şerifte bildirildiğine göre, balığa değip canlandırmıştır. Hazret-i Musa, bu hâdisenin olduğu yerde Hızır ile buluşup fevkalâde şeylere şahit olacağı gezintiye çıkar. Buhârî, “Mecmaü'l-Bahreyn'den maksat hayat pınarıdır” der. Burasının İstanbul olduğunu söyleyen, Boğaz’daki Yuşa Tepesi’ni de delil gösteren rivayetler de vardır.

Bu sudan içen kimsenin uzun yaşayacağı veya ölümsüzlüğü elde edeceğine inanılır. Tefsirlerdeki rivayete göre, İskender-i Zülkarneyn, "Karanlıklar Ülkesi"nde bununan hayat suyunu işitip aramaya karar verir. Hızır diye anılan halazadesi Elyesa’nın refakatinde ordusu ile yola çıkar. Yolda fırtına yüzünden ordudan ayrı düşerler. Karanlıklar ülkesine gelince Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını tayine çalışırlar. Günlerce yol aldıktan sonra, Hızır ilâhî bir ses duyar ve bir nur görür. Orada âb-ı hayâtı bulur. Bu sudan içer ve yıkanır. Böylece hem sonsuz bir hayata kavuşur ve hem de fevkalâde güçler kazanır. Sonra Zülkarneyn'le karşılaşır. O da, âb-ı hayâtı ararsa da bulamaz ve bir müddet sonra vefat eder. Halk edebiyatındaki İskendernâmeler bu mevzuya dair tafsilatla doludur.

Bir başka efsanede, İskender, âlimlerden âb-ı hayatı öğrenir. Onu aramak üzere ordusuyla yola çıkar. Askerlerini kaybeder. Yalnızca aşçısı kalır. Aşçı elindeki tuzlu balığı yıkamak üzere bir çeşmenin yanına gider; balığı yıkayınca canlanır. Aşçı da vaziyeti anlayıp sudan içer. Başına gelenleri İskender’e anlatır. iskender, tarif edilen çeşmeyi bulamaz. Aşçıya kızıp, öldürmeye çalışır. Öldüremeyince de boynuna taş bağlayıp suya atar. Aşçı bir deniz cinnine dönüşür. Kur’an-ı kerimde Zülkarneyn’in bir sudan geçerken askerlerine “Kim bu sudan içerse benden değildir!” dediği anlatılır. Burada acaba âb-ı hayata işaret mi vardır?

Ölümsüz insan var mı?

Halk arasında Hızır ile İlyas adında iki aziz zâtın, âb-ı hayat içerek ölümsüzlük kazandığına inanılır. İlki karadakilerin, ikincisi denizdekilerin kurtarıcısıdır. Zaman zaman ehil kimselere gözükürler. İnsanlar bu iki zâtı görmeyi büyük bir lutf sayar. Mayıs’ın 6’sında buluşup, mantar közleyip yerler. Bu güne Hızırilyas denir. Bütün bu halk inanışları bir yana, Kur’an-ı kerîm, Hazret-i Peygamber’den önce kimsenin ölümsüz kılınmadığını söyler (Enbiyâ suresi, 34). Hazret-i Peygamber de vefatlarından bir ay evvel, “Şu anda yeryüzünde bulunanların hiçbiri yüz sene sonra hayatta kalmaz” buyurmuştur. Bu sebeple İmam Rabbânî gibi âlimler, Hızır ve İlyas aleyhisselâmın vefat ettiğini; ancak ruhlarının bedene girerek insanlara yardım ettiğini söyler. Hızır’ın hayatta olduğunu söyleyenlerden bazıları, “Hazret-i Peygamber, öyle buyurduğunda, Hızır yeryüzünde değil, su yüzünde idi” der. Muhyiddin Arabî’nin hârikulâde sözleri, hep Hızır’dan öğrendiği söylenir. Tefsirlerde, Hızır ve İlyas, Benî İsrâil’den iki peygamber olsa gerektir, diyor.

Âb-ı hayatın tasavvufî manaları da vardır. Allahü teâlânın Hayy (hayat verme) isminin tecellisine delâlet eder. Hayy isminin sırrına erenler, âb-ı hayât içmiş olurlar. İmam Rabbânî der ki: Evliyânın bâtınları, kalbleri âb-ı hayâttır. Bir katre (bir damla) tadan, ölümsüz hayâtı bulmuş ve sonsuz seâdete, mutluluğa kavuşmuş olur. Mevlânâ, Divan-ı Kebîr’inde üstadı Şems’i âb-ı hayata benzetir. “Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler/Meğer Hızır, İlyas ola âb-ı hayât içmiş gibi” mısraları bu hakikata işaret eder. Son devir âşıkları, “Zemin, ne kadar zulmet (karanlık) içinde oldu!” diye şikâyet etmiş; sonra da “Lâkin âb-ı hayât zulûmâtta (karanlıklarda) bulunur” diye teselli olmuşlardır. Nitekim zahmet etmeden, rahmete kavuşulamaz. Zeyneb Hanım adında bir hanım Osmanlı şairi de der ki: Âb-ı hayât olmayıcak kısmet ey gönül/ Bin yıl gerekse Hızır ile Seyr-i Skender et! [Ey gönül, nasib değilse eğer, kavuşamazsın sen âb-ı hayata/Hızır ile İskender’in dolaştığı yerleri bin yıl dolaşsan da!]

Sümerlerin Gılgamış Destanı, âb-ı hayat üzerinedir. ME 2700’lerde yaşamış Kral Gılgamış, Tufan’dan kurtulan ve hikâyesi Hazret-i Nuh’a benzeyen ölümsüz tek insan Utnapişim’i bulmak için yola düşer. Çok zahmetler çektikten sonra bulur. Utnapişim, uzakta, nehirler ağzında, denizin dibindeki bir bitkinin adını verir. Gılgamış o yeri bulur; buz gibi suya dalar; bitkiyi koparır; ama biltinin güzel kokusunu alan bir yılan otu kapıp kaçar. Gılgamış “Ben onu memleketimin yaşlılarına götürecektim” diyerek ağlar. Memleketine eli boş döner.

Evliya Çelebi’ye bakarsanız, âb-ı hayat Anadolu’dadır. İskender, bu suyu bulduğu yere cennet suyu manasına Çabakçur demiş ve buraya bir kale inşa ettirmiştir. Bir avcı, vurduğu kekliğin bu suya düşünce canlandığını görür; ama sırrı ifşa edince, su bin parçaya bölünür. İşte Bingöl hikâyesi.

1513’te Florida’ya çıkan İspanyol kâşif ve Porto Rico valisi Juan Honce de Leon, yerlilerden işittiği bir efsanenin ardına düşer ve içenlerin gençleştiği Gençlik Çeşmesi’ni bulur. Burası şimdi bir millî park ve kaplıcadır.



Aşk hayatlarının renkliliği ile tanınan Avrupalılar, nedense Hazret-i Peygamber’in aile hayatına öteden beri çok alâka gösterir. Bu yolda yazılmış mübalağalı, hatta uydurma romanlar, piyesler çoktur.

Garb, öteden beri Şark’ın harem hayatına alâka duymuş; bazen gıpta, bazen tenkit etmiştir. Hazret-i Peygamber’in çok evliliği de dillerinden düşmemiştir. Filozof Voltaire’in Zenobia piyesi, bu yolda yazılmıştır. Sultan Hamid bu gibi piyeslerin oynanmasını diplomatik yollarla önlerdi. Tevrat ve İncil’de anlatıldığı üzere, önceki peygamberlerin çok zevceleri vardı. Hazret-i Davud’un 100 zevcesi, 300 câriyesi; Hazret-i Süleyman’ın 300 zevcesi, 700 câriyesi bulunuyordu.

Süleyman aleyhisselam ve Seba melikesi Belkis'in ziyaretini tasvir eden resim

Müminlerin anneleri

Hazret-i Peygamber, yakışıklı ve herkesçe sevilen bir genç olmasına rağmen, bir erkeğin en güçlü ve en çok kadına ihtiyaç duyduğu bir zamanda, Hazret-i Hadîce’den başka hanımla evlenmemiştir. Onunla çok da mutlu olmuştur. İbrahim hariç, çocuklarının hepsi de bu hanımdan doğmuştur. İsimleri Kâsım, Abdullah, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma’dır. Erkekler küçük yaşta vefat etmiş; kızlar evlenmiş, yalnızca Fâtıma babasından sonra 6 ay daha yaşamıştır. İbrahim, Mısır Hâkimi Mukavkıs’ın gönderdiği Mariyye isimli câriyeden dünyaya gelmiştir. Böylece efendi ile câriyenin karı-koca hayatı yaşamasının meşruluğu; doğan çocuğun da hür oluşu gibi hususlar anlaşılmıştır.

Hazret-i Hadice'nin Mekke-i Mükerreme'de Cennetü'l-Muallâ'daki türbesi. Vehhabilerce yıkılmıştır.

Evliliklerinin hemen hepsi hicretten sonra ve bir maslahat sebebiyledir. Bu hanımların çoğu yaşlı, dul ve ihtiyaçlı hanımlardı. İlk nikâhladığı Sevde binti Zem’a, yaşlı ve duldu. Evlendiği tek kız Âişe idi. Hepsi de ilk Müslümanlardandır ve bu sebeple çok sıkıntı çekmişlerdir. Evlilikleri, bir nevi mükâfat yerine geçmiştir. Çok kadınla evlenmek, hele Peygamber gibi büyük misyonu olan zâtlar için zevkten ziyade, bir yüktür. Bunu taşımak, ancak ulvî maksatlarla olur. İslâm inancına göre eşler âhirette beraber olacağı için, bu hanımlar öldükten sonra Resulullah ile beraber olmayı bir devlet sayardı.

Hicretin VI. yılında hicâb âyeti (Ahzâb: 53) gelip, kadınlarla yabancı erkeklerin bir arada bulunmaları ve görüşmeleri yasaklanınca, Resulullah, hanımlara tebliğ vazifesini, zevceleri vasıtasıyla yerine getirmeye başlamıştır. Böylece Peygamber’in çok evlenmesinin bir hikmeti daha ortaya çıkmıştır. Hanımlar, bu muhterem zevcelere gelerek sual sorarlar; onlar da Resulullah’dan aldıkları cevabı, bunlara bildirirlerdi.

Medine'deki Mescid-i Nebevi'nin ilk halinin maketi. Yandaki odalar Peygamber zevcelerinin odalarıdır.

Evlenilecek kadınların sayısının dörtle tahdid edildiğinde, Hazret-i Peygamber’in dokuz hanımı vardı. Âyet-i kerime “Bunları boşama, bunlardan başka da evlenme!” buyurdu (Ahzâb, 52). Kur’an-ı kerim bu hanımların “müminlerin anneleri” olduğunu söyler (Ahzâb, 6). Resulullah, bunları boşasa, başkasıyla evlenemezler; mağdur olurlardı. Halbuki evliliklerinin bir sebebi de mağduriyetlerinin önlenmesiydi.

Bu hanımlar, keskin zekâları, derin ferâsetleri ile Peygamber’in ibâdetleri ve ev içindeki hareketlerini haber vermenin yanında; fıkhın teşekkülünde de çok mühim rol oynamışlardır. Âişe, en çok hadîs rivayet eden 7 kişinin ikincisidir. Binden fazladır. Hafsa, okuma-yazma bilen nâdir zâtlardandı. Bazı âyetler, Hazret-i Peygamber’in ev yaşantısı ve hanımları ile alâkalı olarak inmiştir. Resulullah’ın müteaddid hanımlarla evlenmesinin bir hikmeti budur. Nitekim henüz amelî hükümlerin mevzubahis olmadığı Mekke devrinde tek hanımla evlidir.

Medine-i Münevvere'nin eski bir resmi

Bereketli kadın

Bu evliliklerden bir kısmı, Hazret-i Ebû Bekr ve Ömer gibi İslâmiyete çok hizmet etmiş zâtların taltifini temin etmiştir. Âişe, Hazret-i Ebu Bekr’in; Hafsa, Hazret-i Ömer’in kızıdır. Bir kısmı da mühim şahısların veya kabîlelerin müslüman olmasına sebebiyet vermiştir. Ümmü Habîbe (Remle), Ebû Süfyan’ın kızı, Hazret-i Muâviye’nin kızkardeşidir. Ümmü Habîbe, kendisini ziyarete gelen babasını, Resulullah’ın minderine oturtmamış, bu da Ebu Süfyan’ın kalbinde ilk iman ışığını yakmıştır. Muâviye, daha evvel ablasını ziyarete gele gide iltifata kavuşmuş ve Müslüman olmuştu.

Beni Mustalık kabilesi yenildiğinde, reisin kızı Cüveyriyye, Hazret-i Peygamber’in hissesine düşmüştü. Müslüman olunca, kendisini azatlayıp evlendi. Bunun üzerine Eshab, “Biz Resûlullah’ın akrabalarını köle yapamayız” dediler ve esirlerin hepsini serbest bıraktılar. Âişe, “Cüveyriyye’den bereketli kadın görmedim” derdi. Bu isim, Anadolu’da Cevriye’ye dönüşmüştür.

Medine-i Münevvere'de Cennetu'l-Baki'de Peygamber zevcelerin kabirleri

Hazret-i Peygamber, halasının kızı Zeyneb binti Cahş ile azatlısı ve evlatlığı Zeyd’i evlendirmişti. Ama mutlu olamayıp ayrıldılar. Hazret-i Peygamber, sebep olduğu evliliğin bozulmasına çok üzüldü. Güzel ve soylu Zeyneb’i teselli edecek tek şey Peygamber ile evlenmekti. Öyle oldu. Böylece evlatlığın öz oğul gibi olmadığı, zevcesinin de mahrem bulunmadığı hükmü anlaşıldı.

Resulullahın halasının oğlu Ebû Seleme, Uhud’da şehid düşünce, mağdur olan zevcesi Ümmü Seleme (Hind) ile evlendi ve küçük çocuklarına babalık yaptı. Bir başka halazâdesi Abdullah bin Cahş da aynı harbde şehid düştü; dul zevcesi Zeyneb binti Huzeyme, Resulullah ile evlendiyse de 8 ay sonra vefat etti. Cömertliği sebebiyle “Fakirlerin Annesi” diye anılırdı. Hafsa’nın zevci de Uhud şehididir.

İlk yıllarda Habeşistan’a göçen kafileden Ubeydullah bin Cahş, henüz kalbine tam yerleşmemiş imanından dönerek Hıristiyan oldu. Dinini değiştirmemekte direnen zevcesi Ümmü Habîbe’yi boşadı. Az sonra da öldü. Ümmü Habîbe, çok sıkıntıya düştü. Bunu işiten Resulullah, Habeş hükümdarına mektup yazarak kendisini nikâhlamak istediğini bildirdi. Necâşi, nikâhı yapıp, Ümmü Habîbe’yi Medine’ye gönderdi.

Safiyye bin Huyeyy, Hayber Yahudilerinin reisinin kızı ve dul idi. Resulullah kendisi ile evlendikten sonra Müslüman olmuştu. Hazret-i Peygamber, Hayber’in fethinden sonra Mekke’ye ömre için gittiğinde, Meymûne binti Hâris’in zevcinin vefat edip muhtaç kaldığını görünce, nikâhladı. Bu hâdise, Resulullah’a yapılanlardan dolayı eziklik duyan Mekkelilerin gönlünde bir ferahlık meydan getirdi ve Müslüman oluşlarını kolaylaştırdı. Meymûne, ilk Müslümanlardan ve Resulullah’ın amcaları Hamza ile Abbas’ın da baldızı idi.



Küçükken yaşlılara çocukluk fotoğrafınız var mı diye sorardım. “O zaman fotoğraf mı vardı evlâdım?” derlerdi. Fotoğraf o zaman da vardı ama hayatımıza girip yaygınlaşması çok eski değildir. Hele köylük yerlerde yaşayanlar daha 1950’lerde ölen dedelerinin resimlerini boşuna ararlar. Yine de fotoğraf, tarihî şahsiyetleri, mekânları, hâdiseleri anlamaya yardım eden çok değerli bir buluş olmuştur.

İlk fotoğrafçılar-1920'ler

Fotoğrafçılığın esasını teşkil eden karanlık oda tecrübeleri çok eskidir. Daha XI. asırda Arap âlimleri bununla meşgul oldu. XV. asırda Leonardo da Vinci kezâ. Rönesans geometri ve perspektifi, XVIII. asır kimya ve fiziği ortaya fotoğrafı çıkarttı. Araştırmaya meraklı eski bir Fransız rahibi Joseph Nicephore Niepce 1826’da sekiz saat ışık altında ilk fotoğrafı aldı. Bu, bir levha üzerine düşürdüğü güneşli bir duvar idi. Ancak negatifti ve biraz sonra da kaybolmuştu. Görüntünün kalıcılığı için çok uğraştı. Sonradan ortak olduğu Louis-Jacques Daguerre, yıllarca çalışarak 1835’te resmi sabitleştirmeyi ve resim çekme müddetini üç dakikaya indirmeyi başardı. Ama 1833’te sefalet içinde ölen Niepce bunu göremedi. Büyük buluş 1839’da Fransız ilimler akademisi tarafından ve ilk defa fotoğraf tabiri kullanılarak açıklandı. Fotoğraf çekme müddeti giderek saniyelere indi.

1839 yılına ait ilk fotoğraf kamerası

Semeresini başkası yedi!

George Eastman, 1883’te New York’ta ilk sarmalı film Kodak’ı imal etti. O zamana kadar levhalara çekiliyordu. 1940’da yanmayan asetatlı film bulununcaya kadar kullanıldı. Hiç manası olmayan Kodak ismini de çok sevdiği annesi ile oynadığı bir kelime oyunu sayesinde bulmuştu. 1889’da kutu makineyi yaptı. Böylece fotoğraf çekmek kolaylaştı. O günlerde büyük bir tren kazasında yolculardan birisi yanındaki Kodak makine ile hurdahaş vagonların resmini çekince, Kodak ismini herkes işitti. Sonra dünyaca meşhur bir marka oldu. Gazetelerdeki reklamlarında şu slogan kullanılıyordu: “Sadâkatsiz kocalar! Okul kaçağı çocuklar! Kodak sizi görüyor!” Bu sayede Eastman’ın serveti o zamanın parasıyla 1 milyon doları buldu. Eastman’ın sloganı şuydu: “Siz sadece düğmeye basın. Gerisi bize ait!”

Fotoğrafçılığın babaları: Solda Niepce; sağda Daguerre

1900’de ürettiği makine 80 sene sonra bile demode olmadan kullanılmaktadır. I. Cihan Harbi sırasında bir yelek cebine sığacak kadar küçük bir makine üreterek çok sükse yaptı. Dünyanın her yerinde fabrikalar kurarak sıkı Amerikan kanunlarından kurtulmayı başardı. 1912’de 11.500.000 dolar kârın 500 binini çalışanlarına dağıttı. Massachusetts teknoloji enstitüsünü finanse etti. Tiyatro ve müzik mektepleri yaptırdı. Diş sağlığı enstitüleri kurdu. 1924’te bir milyon dolardan fazla vergi ödedi. Malikânesinin yıllık masrafı 100 bin dolardı. Çok sevdiği annesiyle yaşadı. Hiç evlenmedi. İmzasını tasdik eden her şahide on dolar vermek âdetiydi. 1930’da sinir hastalığına yakalandı ve yürümesi zorlaştı. 1932’de vasiyetini hazırladı. Yatağına uzanıp tabancasının namlusunu şakağına dayayıp intihar etti. Bıraktığı son notta “Daha fazla neden bekleyeyim?” yazıyordu.

1846’da Paris’te yılda 2000 fotoğraf makinesi satılıyordu. 1852’de İngiltere’de ilk fotoğraf cemiyeti kuruldu. Fotoğrafçılık çok sükse yaptı. Her yerde sergiler açılıp müsabakalar tertiplendi. 1885’ten sonra gazete ve mecmualarda da fotoğraf kullanılmaya başlandı. 1925’te Leica tarafından 36 pozluk film üretildi.

Eastman

Fotoğrafın iyisi İstanbul’da!

Memleketimize fotoğraf makinesinin gelişi 1842 tarihidir. Bu yeni buluş gazetelerde duyurulmuştur. İlk fotoğraf stüdyosu 1842’de Beyoğlu’nda Daguerre’in çırağı Compa tarafından açılmıştır. Gazete malumatına nazaran “Güneşte 6 saniyede, güneşsiz havada yarım dakikada işini bitirmektedir”. 1845’te İtalyan Carlo Naya, 1850’de de Rum Basil Kargopulo Pera’da (Beyoğlu) stüdyo açtı. 1858’te Bayezid’de stüdyo işleten Abdullah Biraderler, 1867’de Beyoğlu’na geldi. Pascal Sebah 1857’de Beyoğlu Postacılar Caddesi’nde stüdyo açtı. 1860’ta Beyrut’ta ilk stüdyosunu açan Tancrede Dumas, 1866’da İstanbul’a gelip Cadde-i Kebir’de (İstiklâl Caddesi’nde) stüdyo açtı. 1870’lerde Bayezid’den nakleden Nikola Andreomenos, İsveçli Berggren, Ermeni Gülmez Biraderler Beyoğlu’nu şenlendirdiler. Kumkapılı bir balıkçının oğlu Bogos Tarkulyan, 1890’da Phèbus adlı meşhur stüdyoyu açtı. 1937’ye kadar çalışan bu stüdyo bilhassa portrede usta idi. Sebah, 1885’te İstanbul’da çalışan Policarpe Joaillier ile ortak olarak adını Sebah-Joaillier olarak değiştirdi ve çok tanındı. Abdullah Biraderlerden sanatı öğrenen Aşil Samancı’nın Apollon stüdyosu pek meşhurdu ve 1925’e kadar çalıştı. Görüldüğü üzere her sanatta olduğu gibi, fotoğrafçılıkta da Ermeni ve Rumlar önde gelmektedir. İşe sonra Levantenler, yani Osmanlı ülkesinde yerleşmiş Avrupalılar girdi.

İlk fotoğraf çektiren padişah: Sultan Abdülmecid. Fotoğrafı çekenler: Abdullah Biraderler

Bu fotoğrafçıların müşterek hususiyeti iyi malzeme kullanmaları idi. Fotoğraflar senelerce canlılığından bir şey kaybetmemektedir. Bunun için masraftan kaçınılmamaktadır. Kartlar Viyana ve Paris’ten gelmektedir. Bu sebeple İstanbul fotoğrafçıları çok meşhur oldu. İstanbul’daki ecnebi memurlar, tüccarlar ve turistler resim çektirmeden gitmez oldu. Bu vesileyle fotoğrafçılar en çok kazanan esnaf arasına girdi. İzmir, Selânik, Bursa, Edirne, Yanya, Konya, İzmit, Trabzon, Haleb, Beyrut ve Bağdad’da fotoğrafhaneler açıldı. Stüdyo olmayan şehir ve kasabalara seyyar fotoğrafçılar giderek icra-i sanat ederek çok para kazandılar. Resimler tekrar tekrar cam levhalara çekildiği için negatifler silinmektedir. Ama çekilen fotoğraflar canlılığını kaybetmeden günümüze intikal etmiş; tarihî şahsiyetler, eski kıyafetler, tarihî mekânlar bu sayede günümüze kadar hiç değilse suretlerde yaşatılarak intikal edebilmiştir.

Niepce'in çektiği dünyadaki ilk fotoğraf



Fatih Sultan Mehmed’in vefatı bugün bile münakaşa mevzuudur. Eceliyle mi vefat etti, yoksa bir suikasta mı maruz kaldı? Hâlâ açık değildir.

“Büyük kartal öldü!”

Fatih Sultan Mehmed’in vefatını, İstanbul’daki Venedik elçisi ülkesine böyle haber vermişti. İtalya’nın topuğunu fetheden hükümdarın, Roma üzerine yürümesi an meselesiydi. Yeni çıkılan seferin de bu fethi kolaylaştırmak maksadını taşıdığı belliydi.

Dünya tarihinin en büyük hükümdarlarından Fatih Sultan Mehmed, hayatının en olgun çağında, Mısır üzerine, belki Rodos'a sefere çıkışının haftasında 3 Mayıs 1481 günü Gebze’de Tekfurçayırı mevkiinde kısa süren bir hastalık neticesi vefat etti. Hususî tabibleri Acem Lârî Çelebi ve Yakub Paşa başındaydı. Lârî, Yakub’un tedavisini hatalı bulmuş; fakat kendisi de muvaffak olamayınca tekrar Yakub’u çağırmışlardır. Padişahın vefatından bir sene evvel kaleme alınan Tâli-i Mevlûd-i Sultan Mehemmed Han adlı eserinde müneccimbaşı Geylânî, padişahın bir sefer sırasında vefat edeceğine dair keşfini yazmıştır. Sultan, bunu okudu mu bilinmez. Ama keşif doğru çıkmıştır.

Nakkaş Sinan'ın (sağda) ve Nakkaş Osman'ın (solda) tasviriyle Sultan Fatih

Ah şu doktorlar!

Osmanlı tarihçileri vefat sebebinin hastalık olduğunda müttefiktir. Hezarfen Hüseyn, Takvîmü’t-Tevârih’te “Nikris (gut) hareket edip, bazı alâmetler de eklenince, tahtı oğlu Şehzade Bayezid’e vasiyet ederek vefat etti” diyor. Köprülü Kütüphanesi’ndeki anonim Mecmua-i Resâil’e göre padişah sefere hasta çıkmıştı. Yolculuk kendisini iyiden iyiye yordu. Diline takılan şu beyti devamlı söyler oldu: Âh min süfretin garîbin bigayrı iyâb/Âh min firkatin min ahbâb! [Âh ederim dönüşü olmayan yolculuktan/Âh ederim sevdiklerimin ayrılığından] Öleceğini hissetti. Bu da hastalığını arttırdı. Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa, “İnşallah Mısır’a sultan olursunuz. Sıcaktır; orayı tercih edip kalırsınız. Anadolu ve Rumeli’yi şehzâdelerinize bırakırsınız” diye teselliye kalkıştıysa da muvaffak olamadı.

Sultan Fatih'en vefatında üzerinden kesilerek çıkartılan kaftan (Topkapı Sarayı)

Bu seferde bizzat bulunan Neşrî, “İstanbul’dan çıkalıdan beri hasta idi. At arabasına girerek sefer etmesinden, yabancı kimseler ahvaline vakıf değildi” der. Kemalpaşazâde, “Ayak zahmetiyle huzuru kaçmıştı. Atalarından gelme nikris illeti, son demlerinde kendisini ciddi rahatsız ederdi” der. Tâcüttevârih, sefere hasta çıktıklarını, giderek zayıflayıp hallerinin değiştiğini anlatır. Müneccimbaşı, konakladıkları yerde hastalığının şiddetlendiğini söyler. Nişancızâde, sıhhati iyi olmadığı halde sefere çıktığını, konakladığında vaziyetin ağırlaştığından bahseder. Hayrullah Efendi, “Babası gibi nikrisi vardı. Seferde hastalığı arttı; hatta binip inmeye gücü kalmadı. Konakladığı günün akşamı vefat etti” der.

Hâdise hakkındaki en enteresan tasvir, o devirde yaşamış Âşıkpaşazâde’ye aittir. Gerçi Âşıkpaşazâde’nin o tarihte vefat etmiş olduğu; eserini talebelerinin tamamladığı söylenirse de bu başka mevzudur. Orada der ki, “Vefatına sebep, ayağında zahmet vardı. Tabibler ilacından âciz oldular; sonra toplanıp ayağından kan aldılar. Zahmeti arttı. Şerâb-ı fâriğ verdiler. Allah rahmetine vardı” der; sonra manzum olarak tabiblere acı serzenişte bulunur. Şerâb-ı fâriğ, şifâsı umulan, ama işe yaramayan son ilaçtır.

Tabibler şerbeti kim verdi bana/O hân içdi şerâbı kana kana

Ciğerin doğradı şerbet o hânın/Hemîn dem-i zârı etti yana yana

Dedi niçün bana kıydı tabibler/Boyadılar ciğer-i canı kana

İsâbet etmedi tabib şerâbı/Timarları kamu vardı ziyâna

Tabibler hâna çok taksirlik etti/Budur doğru kavil düşme gümâna

Dua et Âşıkî bu hân hakkında/Ki nûr-ı rahmete cânı boyana.

Solda Sultan Fatih'in vefatından 10 sene kadar evvel Ferrara'nın çizdiği potrtesi. Padişah hayli şişmanlamıştır. Sağda ise Bellini'nin padişahın vefatına yakın yaptığı bir portre. Padişahın çok zayıfladığı görünüyor.

Bu hâle nasıl geldi?

Sultan Fatih’in heyeti yakışıklı idi. Fakat 40 yaşlarında iken çok şişmanlamıştı. Vefatına bir sene kala da çok zayıf düşmüştü. Ölümünde içinden omuzlar kesilerek çıkarılan elbisesi bunu gösterir. Ressam Bellini’nin yaptığı son resminde zayıf, benzi uçuk, yüzü ince ve alt çenesi biraz yukarı kalkmış haldedir. Demek ki dişleri dökülmüştür. Padişahı bu hâle getiren nedir? Tıp tarihçisi Süheyl Ünver’e göre, polidipsi (böbrek rahatsızlığı sebebiyle aşırı su ihtiyacı) ve diyabet (şeker) olabilir. Padişahın yalnız yemek yeme âdetini kanun hâline getirmesi belki bunun işaretidir. Öte yandan, saray mutfak kayıtlarından da anladığımıza göre, zayıflık ve takatsizliğin önüne geçmek için çeşitli ve gıdalı yemeklere itibar etmektedir. Vefat sebebi ise, muhtemelen nikris krizi de denilen asidoza, yani böbrek ifrazatının atılamaması neticesi girilen komadır. Nikris, tek başına değilse bile, böbrek tahribatı yoluyla öldürücü olabilmektedir.

Fatih’in etraflı bir biyografisini kaleme almış Alman tarihçi Franz Babinger der ki: “Padişahın İtalya’yı fethinden korkan Venedik, 15 suikast tertipledi. Sonuncusu muvaffak oldu. Venedik Yahudisi Iacobo, Müslüman görünüp Yakub adını aldı. Yüksek meblağda para, Venedik vatandaşlığı ve vergi muafiyeti karşılığında bu cinayeti işledi. Üsküdar’a geçtiği 25 Nisanda zehirlemeye başladı. Tedavi iddiasıyla doz arttırıldı. 3 Mayıs Perşembe gün vefat vuku buldu. Padişah ölünce, asker suçluyu, yani Yakub Paşa’yı linç etti”. Son devir tarihçileri, onlarca klasik Osmanlı kaynağını bırakıp, bu söze iştiyakla sarılmıştır.

Günah keçisi

Babinger’e göre zehirlenme kat’îdir; esas fail meçhuldür. Babinger, en az Venedik kadar, Şehzade Bayezid’e işaret eder. Sefer Mısır’a olduğuna göre, Memlûk Sultanı Kayıtbay da zanlılar arasındadır. Hatta Kayıtbay’ın adamı da Lârî Çelebi olarak verilir. Hâdiseden on sene evveline ait 1471 tarihli bir Venedik vesikasında, Yakub Paşa’ya bu yolda yapılacak bir tekliften bahis vardır. Osmanlı tarihçilerinde buna dair en ufak bir ima dahi yoktur. Âşıkpaşazâde’nin yazdığı ve zamanenin delil gösterdiği şiirde, tabibin şüpheli ilacına bir ima sezilirse de, padişahın çektiği ölüm acısının kastedilmesi daha mantıklıdır. Hatırlı bir hasta iyileşmez de ölürse, bugün bile tabibleri suçlamak âdettir. Üstelik Yakub Paşa, padişahı öldürdüğü için değil, Sadrazam Karamani Mehmed Paşa ile beraber ölümü gizlediği gerekçesiyle ayaklanan asker tarafından katledilmiştir.

Her işin arkasında bir suikast aramak yersizdir. Padişahın vefat ettiği 49 (veya bazı rivayetlerde 51) yaş, bugün için genç; ama o zaman için normal sayılabilecek bir yaştır. Padişahın babası Sultan II. Murad, 47; dedesi Çelebi Sultan Mehmed, 39; büyük dedesi Yıldırım Sultan Bayezid, 43 yaşında vefat etmiştir. Genetik mirası kötü, üstelik seferlerde yıpranmış ve hastalıkla tükenmiş bir vücuda, o zamanın mahdud fennî imkânlarıyla tabibler ne yapsın? Ta Sultan II. Murad’dan beri Osmanlı hizmetindeki Yakub Paşa’ya padişahın itimadı çoktu. Hatta bir ara defterdarlık bile yapmıştır. Padişahın hususî tabibliğine kadar yükselmiş bir zâtın, basit bir menfaat için böyle cinayet işlemesi pek akıl kârı değildir. Bu niyette birinin saraya kadar sokulması büyük bir emniyet zaafına işaret eder ki, bu, Fatih ve sarayı için pek muhtemel görünmüyor. Her ne kadar o devir, “zehrin altın çağı”; İtalya da bunun kompetanı olsa da, Sultan Fatih’i Venedik’in zehirlediğini iddia etmek, komplo teorisinden öte bir kıymeti yoktur. Cinayet faraziyesinin kabul görmesinin sebebi, son asırda milletin sürüklendiği eziklik ve herkesi düşman görme sendromudur. Babinger’i anlamak daha da kolaydır: Yakub Paşa bir Yahudidir. Bir Alman için, Yahudiler, dünyadaki bütün kötülüklerin sebebidir.



Sultan Hamid’in en küçük oğlu Âbid Efendi, sürgün yıllarında hep babasının yanında olmuştur. En son vefat eden padişah oğlu da odur.

Âbid Efendi'nin çocukluğu Mehmed Âbid Efendi, Sultan Hamid’in en küçük oğludur. 1904 senesinde Yıldız Sarayı’nda Saliha Nâciye Hanım’dan dünyaya geldi. Sultan Hamid, oğluna küçükken vefat eden bir kardeşinin ismini verdi. Âbid Efendi 4,5 yaşında iken babası tahttan indirildi ve Selânik’e sürgüne gönderildi. Yanında oğullarından Abdürrahim ve Âbid Efendiler, kızlarından da Şâdiye, Ayşe ve Refia Sultan ile zevceleri Müşfika ve Nâciye Hanım vardı. Alâtini Köşkü’nde beraberce hapis hayatı yaşadılar. Abdürrahim Efendi tahsil; kızlar ise evlilik vesilesiyle İstanbul’a döndü. Ama Âbid Efendi yaşça küçük olduğu için hep babasıyla beraber kaldı. Hükümetçe tayin olunan İttihatçı muallimler, kendisine ders okuttular. Balkan Harbi’nde Selânik tek kurşun atmadan düşünce; padişah ve ailesi bir Alman vapuru ile İstanbul’a getirildi. Beylerbeyi Sarayı’na hapsedildi. Âbid Efendi burada da babası ile beraberdi.

Beylerbeyi Sarayı'nda Âbid Efendi'nin sünnet olduğu oda

İttihatçılar, Rumeli'yi 4 sene içinde kaybeden kendileri değilmiş gibi, Âbid Efendi'ye milliyetçilik dersi veriyor. Tahtada meşhur Kin şiiri yazıyor. Unutma gördüğün hakareti bil/Kinini kalbinde sakla, uyutma/Ağlama, gözünün yaşını sil/Bekle zamanını, fakat unutma/Unutma Sırbı, Bulgarı, Yunanı/Kinini kalbine ateşle yazdır/Unutma sel gibi çağlayan kanı/Ölürsen bunları taşına yazdır.

Arnavutluk tahtına bir adım

Âbid Efendi, 13 yaşında babasını kaybetti. Galatasaray Lisesi ve Harbiye’de okudu. Bu arada annesi de vefat etti. 1924 sürgününde mülâzım-ı evvel (üsteğmen) rütbesinde idi. Hanedan mensuplarının çoğu gibi Beyrut’a gitti. Sonra Nice’e geldi. Halife Abdülmecid Efendi’nin kızı Dürrüşehvar Sultan ile evlenmeye tâlib oldu ise de, Halife kızının küçüklüğünü sebep göstererek reddetti. Âbid Efendi sonra Paris’e giderek 1936’da Sorbonne Hukuk Fakültesi ve 1937’de Siyasî İlimler Fakültesi’nden mezun oldu. Sorbonne’dan hukuk doktorası aldı. Ayrıca Ecole Nationale des Langues Oriantales Vivantes Fars Dili ve Edebiyatı kısmını bitirdi.

Genç şehzadeler saray bahçesinde br merasimde. Soldan: Abdülkerim, Âbid ve Vâsıb Efendiler

Âbid Efendi, 1924 senesinde hanedanın sürgününde Mısır’a yerleşmek istedi. Ancak vaktiyle kendisine vezir rütbesi verilmediği için hanedana soğuk duran Melik Fuad, hanedan mensuplarının Mısır’a girmesine müsaade etmezdi. Âbid Efendi de tekrar Beyrut’a yerleşti. Ağabeyi Selim Efendi gibi Cünye’de ve yazları Âliye’de oturdu. Sonra Paris’e gitti. Ablası Ayşe Sultan ile kaldı. Seyyar sabun satıcılığı ile hayatını kazandı. 1940-1948 arası kısa aralıklarla Toulouse, Nice, Madrid, Lizbon, Kahire, İskenderiye ve Tiran’da yaşadı.

1936’da Sultan Hamid’in tüfekçibaşısı Matlı Cemal Paşa’nın oğlu ve Arnavutluk hükümdarı Ahmed Zogu’nun kızkardeşi Seniye Hanım (1908-1969) ile evlendi. Bu evlilik Ankara’yı çok tedirgin etti ve bir takım diplomatik manevralara girişmesine yol açtı. Zira Zogu’nun oğlu yoktu ve Âbid Efendi’nin tahta çıkma tehlikesi vardı. 1939’da İtalyan işgaline kadar 3 sene Arnavutluk’un Paris sefiri oldu.

İtalyan işgali üzerine Zogu ve ailesi de sürgüne çıktı. Âbid Efendi’nin düzeni yine bozulmuştu. 1948’de boşanmak zorunda kaldı. Bir yandan da büyük bir maddî sıkıntıya düştü. Şerefine düşkündü. Paris’te yaşayan eski Osmanlı vatandaşı gayrımüslimlerin ve Fransız hükûmetinin yardım tekliflerini geri çevirdi. Sevdiği, ancak hayatın pahalı olduğu Paris’i terk etmek zorunda kaldı. 1966’da gittiği Beyrut’ta bir talebe pansiyonuna yerleşti.

Âbid Efendi ve bir ara evlendiği Arnavutluk Prensesi Seniyye Hanım

Hep vatansız yaşadı

Ömrü boyunca haymatlos (vatansız) yaşadı. Hiçbir devlet tâbiyetine girmedi. Bu sebeple düzenli bir işi de olamadı. Suudi Arabistan Kralı Faysal, kendisine maaş bağlayıp diplomatik pasaport verdi. En çok desteği kendisinden gördüğü ablası Ayşe Sultan’ın oğlu Ömer Nami Bey’in misafiri iken Beyrut’ta sokakta geçirdiği bir kalb krizi üzerine vefat etti. Şam’da Süleymaniye Câmii hazîresinde sürgünde vefat eden diğer hanedan mensuplarının yanına defnedildi. Çocuğu yoktu.

Âbid Efendi çok zeki, kültürlü ve tarihe meraklıydı. Son zamanlarında vakti kütüphanelerde, kitapçılarda geçerdi. Pürüzsüz İstanbul Türkçesi ve Fransızca’dan başka, Arapça ve Farsça bilirdi. Babası ile alâkalı hatıralarını yazması hususunda çok teklif aldı. Ancak herşeyi şüpheyle karşılayan bir tabiatı vardı. Gazetecilerin kendisiyle görüşme taleplerini umumiyetle geri çevirirdi. Babası hakkında sorulan suallere “Onun gibi bir padişah, küçük bir çocuğa ne anlatabilir! Hele benim gibi İttihatçıların elinde büyüyen bir çocuğa!” diyerek latifeyle karşılık verirdi.

Yakışıklı idi. Güzel ve temiz giyinirdi. Sürgünde hep yazın başı açık; kışın kalpaklı gezer; şapka giymezdi. Ancak kalpağı Kemalistler gibi değil, Hindliler gibi sivri yerleri öne ve arkaya gelecek şekilde takardı. Az konuşur; topluluklara girmekten, fotoğraf çektirmekten hoşlanmazdı. Haddinden fazla mütevazı idi. Bir meclise girse, Sorbonne mezunu olduğu halde, şehzâde olduğunu kimse anlamazdı. İşte inkılâbın, vatanında yaşamaya bile müsaade etmediği insanlardan birinin portresi…

Âbid Efendi Nice'de

Yılanın oğlu

Selânik’te sürgünde iken, İttihatçıların önde gelenlerinden ve Cumhuriyet’i kuran kadrodan Fethi (Okyar) muhafız reisi idi. İstanbul’a gideceği bir gün takılmak için bahçede oynayan Şehzâde Âbid Efendi’ye, “İstanbul’a gidiyorum, sana ne alayım?” diye sordu. Zavallı kalfalar da etrafta, çocuk yanlış bir şey söylerse, böyle öğretiyorlar demesin diye, siyah renkleri neredeyse beyaza dönüyordu. Çocuk, hiç düşünmeden, “Kılıç isterim” dedi. “Peki, ne yapacaksın onu?” sualine, Âbid Efendi, “Babamın düşmanlarını keseceğim” diye cevap verince, çok bozulan Fethi Bey “Yılanın oğlu yılan olur!” dedi. (Behice Sultan’ın Hatıralarından…)



Tevhid inancı ve peygamber geleneğine sahip oldukları için Yahudilerin Müslümanlığa hüsün kabul göstermesi umulurdu. Ancak böyle olmadı. Medineli Yahudiler, bu yeni davete karşı önce çekingen; sonra düşmanca bir tavır içine girdi.

Hazret-i Muhammed, Medinelilerin daveti üzerine bu şehre gelip, bir İslâm site devleti kurulduğunda, burada yaşayan Müslüman ve Müşrik Araplar, Yahudiler ve Hıristiyanlar yaşıyordu. Bunlarla bir anlaşma yapıldı. Buna göre adı geçen topluluklar bir arada müttefik olarak yaşayacak, can, mal ve din hürriyeti teminat altına alınacak, aradaki ihtilaflarda Hazret-i Peygamber hâkim sıfatıyla hükmedecekti. Medine Sözleşmesi’ni, hukukçular, tarihte bilinen en eski yazılı anayasa kabul ederler. Ancak bu sözleşmenin ömrü uzun olmadı. Birinci sebebi Medine’deki Müşrik Arapların Müslüman olmasıydı. İkincisi ise Yahudilerin ahdi bozması oldu.

Hayber Kalesi

Devlet reisine suikast

Roma istilâsı üzerine Filistin’den gelmiş olan Yahudiler, nüfusun yarıya yakınıydı. Arapça konuşur; çocuklarına Arab ismi verirlerdi. Zekâ ve çalışkanlıkları sayesinde, çok büyük servet sahibi olmuşlardı. Tevhid inancı ve peygamber geleneğine sahip oldukları için hemen iman etmeleri umulurdu. Ancak böyle olmadı. Yahudiler, bu yeni davete karşı önce çekingen; sonra düşmanca bir tavır içine girdi. İslâmiyet, Yahudi ve Hıristiyanlara dikkate değer bir yakınlık gösterir. Ehl-i kitab adı verilen bu topluluk, hukuken Müslümanlarla eşittir. Can ve mal emniyeti, din ve vicdan hürriyeti teminat altındadır. Kestikleri yenebilir, kadınları ile evlenilebilir.

Medine’de Beni Kaynuka, Beni Nadîr ve Beni Kurayza adlı üç mühim Yahudi topluluğu vardı. Medine’nin kuzeyindeki Hayber’de de Yahudiler yaşardı. Kaynuka, kuyumcu demektir. Bunlar Medine çarşısında ticaretle meşguldü. Nadîr, yeşil çiçekli bitki demek olup, bunların hurmalıkları vardı. Kurayza, deri tabaklamaya yarayan bitkiye verilen isimdir. Bunlar dericiydi.

Fedek kalıntıları

Bedir galibiyetinin hemen ardından Medine çarşısında Müslüman bir kadına bir Kaynukalı’nın tecavüz etmesi üzerine çıkan hâdiseler büyüdü. Mahalleleri kuşatıldı. 15 gün sonra teslim oldular. Hiç ölen olmadı. Hepsi Şam’a yakın Ezriat’a göçtüler. Hazret-i Peygamber bir iş için üç günden fazla kalmamak üzere Medine’ye gelmelerine müsaade etti. Hendek ve Hayber’de Müslümanlara yardıma geldiler.

Kaynukalıların başına gelenler, Nadîrlileri endişeye sevketti. Mekke müşrikleriyle ittifak yaptı. Hazret-i Peygamber’i görüşmeye çağırıp kendisine suikast tertipledi. Nadîrli bir kadının Ensar arasında ağzından kaçırması üzerine suikast ortaya çıktı. Müslümanlar Nadîr yurdunu kuşattı. Hazret-i Peygamber kendilerini imana davet etti. Kabul edenler bağışlandı. Geri kalanları silahları dışındaki bütün mallarını alıp şehri terk ederek Ezrîat veya Hayber’e gitti. Hiç biri öldürülmedi. Halbuki yakın tarihte devlet reisine suikast teşebbüsünün bile idamla cezalandırıldığı malumdur.

Hayber Muharebesini tasvir eden bir minyatür

Eşek gibi anırmak…

Medine’nin 184 km kuzeyindeki bereketli Hayber’de ziraatla uğraşan kalabalık ve zengin bir Yahudi nüfusu yaşardı. Nem sebebiyle sıtma yaygındı. Cahiliye Arabları, burada nasıl sağlıklı yaşadıklarını sorunca, Yahudiler, şehre girince 10 defa eşek gibi anırmak gerektiğini söyler; onlar inanırlar; Yahudiler de böyle yapanları zevkle seyrederlerdi. Hatta bir Arab şairi, “Eşek gibi anıracağıma, sıtmadan ölürüm daha iyi!” demiştir. Hayberliler, Mekke müşrikleriyle müttefikti. Hazret-i Peygamber, bu devamlı tehlikeden kurtulmak için 7. Hicrî senede Hudeybiye Anlaşması ile arka cepheyi emniyet altına alıp Hayber’e yürüdü. Hayber’de 20 bin muharib, 8 müstahkem kale ve mancınıklar vardı. Ama Müslümanlar karşısında tutunamayıp çözüldü. Kaleler sırayla düştü. Halk yük hayvanlarına yükleyebildikleri kadarını alıp gitmekte veya kalmakta serbest bırakıldı. Hayber’in bir kısmına muhtariyet tanındı. Reislerinin kızı Safiyye ile Hazret-i Peygamber evlendi. Hayber’den sonra Yahudilerin yaşadığı Vâdi’l-Kurâ ve Fedek de teslim oldu. Bilahare Yemen ve Umman’da yaşayan Yahudiler bir mukavemet göstermeksizin İslâm hâkimiyetine girdi.

Kurayza Seferini tasvir eden minyatür

Beni Kurayza Yahudileri, Medine’ye takriben 15 km mevkide müstahkem bir kalede yaşardı. Nadîroğulları, kendilerini üstün tutardı. Bir Kurayzalı, bir Nadîrliyi öldürse, kısas edilir; aksi halde diyetle yetinilirdi. Hazret-i Peygamber, bu eşitsizliği kaldırdı. Ama Kurayzalılar nankörlük ettiler. Nadîrliler anlaşmayı bozduğunda, Kurayzalılar yardım etmiş; Nadîrliler sürülüğü halde, Kurayzalılar affedilmişti. Buna rağmen Hendek Savaşı’ndan önce sözleşmeyi bozarak Mekkelilere yardım ettiler. Medine’ye baskın düzenlemek üzere hazırlandılar. Hendek Savaşı kazanıldıktan sonra Beni Kurayza üzerine sefer yapıldı. Kale düştü. Beni Kurayza erkek ve kadınları esir oldu. Kendilerine bir hakem seçmeleri teklif edildi. Onlar, eskiden beri dostları olan Medineli Sa’d bin Muaz’ı hakem seçti. Sa’d, Tevrat’ı da iyi bilirdi. Bunlara Tevrat’a göre hükmetti (Tesniye, 20/10-16). Kurayzalıların itiraz edemediği bu hüküm gereği erkekler idam edildi. Çocuk ve kadınlar esir yapıldı. Müslümanlar, Beni Nadir’deki hataya düşmediler. Bu hâdise, bilhassa Avrupalılar tarafından ballandıra ballandıra Müslümanların zâlimliği şeklinde lanse edilmiştir. Tarihte bütün harblerde yenilenler esir edilir. Ortaçağ, esirlerin tamamen öldürüldüğü bir devirdir. İslâm hukuku bu hususta devlet başkanına esirler hakkında üçlü bir salâhiyet tanımıştır: Öldürmek, köleleştirmek, fidye karşılığı bırakmak. Esirleri öldürmek, tarih boyunca Müslümanlarca tercih edilen ilk yol olmamıştır. Olsaydı Kaynuka, Nadîr ve Hayber Yahudilerine de tatbik edilirdi.

Kurayza esirlerinin idamını tasvir eden bir minyatur



Padişahların çok eğlenceli bir ömür ve debdebeli bir hayat sürdüğünü zannedenler yanılır. İlk padişahların ömrü at sırtında cephede geçmiştir. Sonrakiler ise iç ve dış gâilelerle uğraşmış; rahat yüzü görmemiştir. Bu da sıhhatlerine menfi tesir etmiştir.

Tarihçiler, padişahların ölüm sebebini ya saklamış, ya abartmış veya umumi kültür zaafı sebebiyle tam anlatamamıştır. Protein ağırlıklı beslenmenin neticesi olan nikris (gut, damla) hastalığı ailede irsîdir. Nikris, dolayısıyla ölümü hazırlayabilir. Ölüm sebepleri listesinde 60.dır. Bünyevîdir; rutubet ve sair dış tesirlerle alâkası yoktur. Halbuki Zigetvar’da ordugâhın bataklık yerde oluşu sebebiyle rutubetin Sultan Kanuni’nin hastalığını tahrik ettiği söylenir. Sultan Fatih, 45 yaşından sonra ata binip inemezdi. Anlaşılıyor ki, nikristen, ilâveten romatizma, diyabete bağlı damar tıkanıklığı ile damar sertliği gibi hastalıklar da kastedilmektedir. Gut, böbrek kifayetsizliğine yol açarak öldürür.

Topkapı Sarayı'nda Mukaddes Emanetlerin önünde padişah cenazesinin yıkandığı teneşir

İstanbul, hele Topkapı Sarayı rutubetlidir. Kışın ısınmak, yazın ferahlamak bir meseledir. Her ne kadar sahil köşkleri varsa da, oturulabilecek konforda değildir. Şerefine aşırı düşkün padişahların, tahttan indirme veya millî bir felaket sebebiyle melankoliye düşmeleri kolay olmuş; bu da hastalığı tetiklemiştir. Padişahların yaş ortalaması 52,3’dür. En genç vefat eden Sultan II. Osman (18), en yaşlı ise Orhan Gazi’dir (81).

Sultan II.Abdülhamid'in cenaze merasimi (1918)

Bursa'da hanedanın kurucusu Osman Gazi'nin türbesi

PADİŞAHYAŞVEFAT SEBEBİ
Osman Gazi66

Gut.

Orhan Gazi81

Evlat acısından doğan teessür ve ihtiyarlık çöküntüsü.

Sultan I. Murad64

Kosova’da şehid.

Yıldırım Sultan Bayezid43

Esaretinin 8. ayında geçirdiği astım krizinden vefat etti. Hastalığı için ateşli humma da denir. Rivayete göre “Sizi serbest bıraksam, kargaşayı önleyip iktidarı ele alabilir misiniz?” sözüne müsbet cevap vermesi üzerine telaşlanan Timur tarafından zehirlenmiştir. Bir başka rivayete göre Timur’un kendisini Semerkant’a götürmek istemesinden doğan teessür sebebiyle yüzüğünün kaşındaki zehri içerek intihar etmiştir.

Çelebi Sultan Mehmed39

Edirne civarında atla gezerken nüzul (inme) isabet edip attan düşmüş veya yaban domuzu avında iken kalb krizi geçirmiş; saraya kaldırıldıktan bir gün veya bir müddet sonra vefat etmiştir. Şiddetli baş ağrısı veya dizanteri rivayetleri de vardır.

Sultan II. Murad47

İnme geçirip üç gün hasta yattıktan sonra vefat etmiştir. Meriç üzerindeki Kirişçi adasına yaptığı seyahatte soğuk alıp hastalanarak vefat ettiği de söylenir.

Fatih Sultan Mehmed49

Gut ve diyabete bağlı rahatsızlıklardan dolayı seferde Gebze’de vefat etmiştir. Venedik tarafından zehirlendiği de söylenir.

Sultan II. Bayezid62

İhtiyarlık hastalığı sebebiyle Dimetoka yolunda vefat etti. Kendisini tahttan indiren oğlu Sultan Selim tarafından zehirlendiği de söylenir.

Yavuz Sultan Selim50

Diyabet hastası olan padişahın iki omuzu arasındaki şirpençe (şarbon, antraks) çıbanının, kan zehirlenmesine (septisemi) yol açması sebebiyle seferde Çorlu’da vefat etti.

Kanuni Sultan Süleyman72

İhtiyarlık çöküntüsüne; yorgunluk, gut, dizanteri, anjin ve inme eklendi. Bir haftalık bir hastalıktan sonra Zigetvar’da vefat etti.

Sultan II. Selim50

İki aylık bir hastalık sırasında, yangından sonra yeni yapılan saray hamamını teftiş ederken ayağı kayıp yan üstü düştü. O yer göğerip karardı. Yatağına nakledilince de kuvvetli bir humma başlayıp, mide rahatsızlığı da eklenerek vefat etti.

Sultan III. Murad49

Dört gün süren bir hastalıktan sonra mesâne (prostat) illetinden vefat etti.

Sultan III. Mehmed37

Kalp krizi.

Sultan I. Ahmed28

20 gün süren ateşli hummadan vefat etti.

Sultan I. Mustafa47

Hal’inden 15 yıl sonra, muhtemelen geçirdiği bir sara nöbeti neticesinde vefat etti. Bir rivayette yeğeni Sultan IV. Murad tarafından idam edildi.

Sultan II. Genç Osman18

Hal’inden 1 gün sonra isyancı yeniçerilerce boğduruldu.

Sultan IV. Murad28

Beş senedir muztarip olduğu gut artarak, 14 gün yattıktan sonra vefat etti.

Sultan İbrahim33

Hal’inden 10 gün sonra isyancılarca boğduruldu.

Sultan IV. Mehmed51

Hal’inden 5 sene sonra zâtürreeden vefat ettiği zannedilmektedir.

Sultan II. Süleyman50

İki senedir muztarip olduğu istiska (hydropisie, vücutta su toplanması) sebebiyle 14 gün ağır yattıktan sonra Edirne’de vefat etti.

Sultan II. Ahmed52

İstiska hastalığından Edirne’de vefat etti.

Sultan II. Mustafa39

Hal’inden 2 ay sonra mesâne tıkanması ve melankoli sebebiyle vefat etti.

Sultan III. Ahmed63

Hal’inden 6 yıl sonra diyabetten vefat ettiği zannedilmektedir.

Sultan I. Mahmud58

Ata binemeyecek vaziyette hasta olduğu halde Cuma selâmlığına çıktı. Namazdan sonra silahtar ağanın kolunda güçlükle yürüyerek ata bindirildi. Saray kapısından girişte maiyetinin kolları arasında basur kanaması veya kalb krizinden vefat etti.

Sultan III. Osman58

Uyluğundaki lupus (kurt uru, deri veremi) çıkarıldıktan sonra rahatsızlandı. Donanmanın seferden dönüşünü seyretmek üzere Sarayburnu Kasrı’na çıktıktan sonra fenalaştı. Saraya dönüşte kan zehirlenmesinden (septisemi) vefat etti.

Sultan III. Mustafa57

Rus Harbi sırasında Karasu faciası haberi üzerine sefere kalkıştı; ancak teessüründen inme indirerek vefat etti. Hastalığını, istiska, astım veya kalpte polip olarak verenler de vardır.

Sultan I. Abdülhamid64

Rusların Özi kalesini alıp, halkını kılıçtan geçirdiği haberi üzerine teessüründen inme indirdi; sabaha karşı vefat etti.

Sultan III. Selim47

Hal’inden 1 ay sonra isyancılarca hançerlendi.

Sultan IV. Mustafa29

Hal’inden 2 ay sonra idam edildi.

Sultan II. Mahmud53

Verem.

Sultan Abdülmecid38

Verem.

Sultan Abdülaziz46

Hal’inden 5 gün sonra isyancılarca intihar süsü verilerek bilekleri kesilmek suretiyle katledildi.

Sultan V. Murad64

Hal’inden 18 sene sonra ailevî bir mesele yüzünden diyabet komasına girerek vefat etti.

Sultan II. Abdülhamid76

Zâtürree.

Sultan V. Mehmed Reşad74

Diabet.

Sultan VI. Mehmed Vahîdeddin65

Kalp krizi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Şevval 1438
Miladi:
24 Temmuz 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter