Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ramazan’ın diğer aylara benzemeyen bir havası vardı. Bu havayı veren, tantanalı iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halk idi.

Yıl on iki aydır. Ama bu aylardan bir tanesi, diğerlerinin mazhar olmadığı bir alâkaya sahiptir. Bu vesileyle “On bir ayın sultanı” namı verilen Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri kılınan teravih namazlarıyla diğer aylardan farklılık gösterir.

Üç otuzunda!

Ramazan, güneşin hararetinin kum ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. Eskiden bu aya Nâtık denirdi. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğinden dolayı da mecâzen bu isim uygun düşmektedir. Kur’an-ı kerîmin inmeye başladığı aydır. Kadir Gecesi ekseri bu aydadır. Ramadânü’l-Mübârek diye anılırdı. Halk ağzında Ramazan olmuştur.

İslâm âleminde kullanılan Hicrî takvim ayın hareketlerine göre hesaplandığı için, Ramazan ve Bayram günleri, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olduğundan, hep aynı mevsime rast gelmez. 33 senede bir kamerî takvim ile şemsî takvim (güneş takvimi) aynı günde buluşur. Onun için 70’inden yaşlı birisi için üç otuzunda denir. Yani Ramazan ayını ömründe üç defa aynı mevsimde görmüş demektir.

Ayın başlaması hilâlin görülmesiyle olduğu için, birkaç gece öncesinden hilâl gözetlenir; görülürse top atılarak Ramazan ayı ilân edilirdi. Görülmezse Şaban ayı otuza tamamlanıp, ertesi günü oruca başlanırdı. Bu iş için hususî vazifeliler vardı. Dünyanın bir yerinde hilâl görülünce orada oruca başlamak lâzım olduğundan, dünyanın farklı yerlerinde bir gün evvel veya sonra oruca başlandığı olabilirdi. Sahur ve iftar saatleri ise mahalle davulcuları tarafından mâniler söylenerek ilan edilirdi.

Selâmlığa mı çıkacak?

Osmanlılarda Ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlardı. Camiler temizlenir; mesai saatleri oruca göre tanzim olunurdu. Mektep ve medreseler tatil edilirdi. Halk işi gücü biraz rölantiye alır; iftara yakın çarşılarda açılan ramazan sergileri dolaşılırdı. Bu sergilerde tesbihten kitaba envai çeşit mal satılırdı. Tiryakilerin işi her zamanki gibi zordu. Rivayet odur ki, Sultan II. Mahmud, musahibi Said Efendiyle, iftara yakın Sirkeci’de babasının türbesini ziyarete gitmiş. Tiryaki olduğunu bildiği türbedara takılmak istemiş. Babasının sarığını beğenmediğini, tekrar sarmasını söylemiş. Türbedar sarmış. Yine beğenmemiş. Tekrar sarmış. Yine beğenmeyince, oruç kafasına vuran tiryaki türbedar; “A hünkârım, babanız yarın Cuma selâmlığına mı çıkacak, varsın böyle kalsın” demiş. Türbedarın çıkışına padişah pek gülmüş; “Maksadım latifeydi” deyip bahşiş vererek türbeden ayrılmışlar.

Saraydan en küçük eve kadar iftar davetleri verilirdi. Paşa konakları ve zengin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta gelip geçenlere sofralar kurulur, millet iftar vermekte yarışırdı. Herkesin sofrası, her zamankinden biraz daha parlak olurdu. Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi de hurma ile güllaçtır. Hele güllaç, sanki Ramazana mahsus bir tatlıdır. Bereketinden olsa gerek, Ramazan, fukaranın daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan fakir evlerine bir aylık erzak göndermeyi âdet edinmişti. Oruç tutmayanlar, hatta gayrımüslimler aleni oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterirdi.

Enderûn usulü terâvih

Ramazan gecelerinin ziyneti terâvih namazlarıdır. Hazret-i Peygamber’in sünneti olarak sonraki asırlara intikal eden bu namaz yatsıdan ayrı 20 rek’attir. Namaz aralarında ilahiler okunur, salavatlar getirilir. Cemaatle kılmak sünnettir. Genç-yaşlı, büyük-küçük, erkek-kadın müsait olan bütün Müslümanlar bu gecelerde câmiye koşup yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya çalışırdı. Büyük câmilerde saraydan gelme enderûn usulü denilen terâvih namazı kılınırdı. Bunun farkı, güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenasüp içinde olmasıdır. Ayrıca namazda okunan âyet ve surelerin rastgele seçilmezdi. Rahmet, tesbih ve Resulullahı öven âyet-i kerimeler okunurdu.

Selef zamanında Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerde Sultan II. Selim zamanından itibaren minareler arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştu. Ayın ilk yarısında âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, dinî ve ahlakî nasihatler yazılır; yarısından sonra kayık, gemi, çiçek, Kızkulesi, köşk, fıskiye, câmi, top arabası, ay-yıldız gibi resimler yapılırdı. Hareketli mahyalar bile vardı.

Sakal-ı şerif ziyareti de bu ayın hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in Veysel Karenî’ye hediye ettiği meşhur Hırka-ı Şerif, bu âilenin torunları tarafından halka gösterilir. Sultan Abdülmecid, bunun için Fatih semti civarında Hırka-ı Şerif Câmii’ni yaptırmıştı.

Gündüz camilerde daha çok vaaz ve mevlid cemiyetleri olur; halk câmileri doldururdu. Ekseri ikindiden ve sahurdan sonra mukabele okunurdu. Yani hoca Kur’an-ı kerimi sırasıyla okur, cemaat takib eder; ay sonunda topluca hatim duası yapılırdı. Bilhassa kadınlar türbelere koşardı.

Normal zamanlarda yatsıdan sonra ortalıkta in-cin top atarken, Ramazan’da geç vakte kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır; terâvihten çıkanlar buralara akın ederdi. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) seyredilirdi. Sonraları dram kumpanyaları tiyatro oynamaya başladı. Direklerarası denilen Şehzâdebaşı eğlenceleri, İstanbul’da serbestliğin baş gösterdiği son yıllara ait bir keyfiyettir.



Cote d’Azur de denilen Fransız Rivyerası’nın en güzel şehirlerinden Nice, Cem Sultan’a, asırlar sonra da Abdülmecid Efendi ve Osmanlı hanedanı sürgünlerine ev sahipliği yapmıştı. Şehirde Barbaros’tan da hatıra var.

350 bin nüfuslu Nice’i, antik çağda İzmir Foça’dan gidenler kurmuş; XVIII. asırda İngiliz zenginlerinin sayfiyesi olarak ün kazanmıştır. San Remo, Menton, Monaco, Nice, Antibes, Cannes şeklinde Marsilya’ya dek uzayan sahilin en güzel şehridir.

Biraderi Sultan II. Bayezid’e yenilen Cem Sultan, Rodos’a; buradan da gemiyle Nice’e geçti. Niyeti, Macaristan üzerinden İstanbul’a gelmekti. 16 Eylül 1481’de karaya çıkan şehzâde burada kaldı. Savoia Dükü Charles’dan hürmet gördü. Artık şair şehzade, ne görüp yaşadıysa, Nice hakkında şu beyti söyledi: “Acâib şehr imiş bu şehr-i Nitse/Ki kalur yanına her kim n'itse” [Nitse=Nice]. Ama şehzâde Nice’de fazla duramadı. 6 Şubat 1483’ten itibaren Fransızların, ardından da İtalyanların esiri olarak oradan oraya sürüklendi. 1495’te Roma’da papa tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Cem Sultan Fransa'da. Rafaello'nun tablosundan detay

Asırlar sonra, bir başka hanedan mensubu, son halife Abdülmecid Efendi, hanedanın sürgün edilmesi üzerine 1924’de Nice’e geldi. Hayli hanedanın mensubu da bu havası mutedil, sâkin, ulaşımı kolay şehre geldi. Sultan Vahideddin’in kaldığı San Remo da buraya çok yakındı. Sürgünü bir yaz sürecek tatil zannediyorlardı. 50 sene sürdü. 1920’lerde Nice, tahtını kaybetmiş nice hanedan mensubunu ağırlıyordu. Bilhassa Bolşeviklerden kaçan Rus soyluları pek çoktu. Abdülmecid Efendi, Carabacel Bulvarı’nda Hotel de Nice, ardından da bugün mevcut olmayan Villa Carabacel’de oturdu.

Abdülmecid Efendi ve bir müddet kaldığı Hotel de Nice.

Ankara, sâbık halifeyi kontrol etmesi için yakında Marsilya konsolosluğu olmasına rağmen Nice’e bir konsolosluk açtı. Halife’nin bir câmi açılışı vesilesiyle Londra’ya gitme ve kralla da görüşme ihtimali işitilince, TC hükümeti İngiltere hükümetinin vize vermemesini resmen temin etti. Halife’nin Filistin seyahati de böyle engellendi. Tam parası bitmişti ki, Haydarabad Nizamı imdada yetişti. Dünyanın en zengin adamlarından olan ve oğlunu, Dürrüşehvar Sultan ile nişanlayan nizam, halifeyi maaşa bağladı. Halife, bu sebeple hanedanın en az maddî sıkıntı çeken mensubu oldu. Harb arefesinde, halife Paris’e nakletti ve burada bir bombardıman tesiriyle 1944’te vefat etti. On sene Paris Câmii bodrumunda bekletilen cenazesi, asla Türkiye’ye sokulmayınca, Medine’ye götürülüp defnedildi. Çocukları Kahire’ye yerleşti. Nice'de çok sayıda hanedan mensubu hayatını sürdümeye çalıştı. Nice kimsesizler mezarlığı, hanedandan hayli ölüyü bağrına basmıştır. Bunlardan birisi savaş sıralarında şehir parkındaki bir bankın üzerinde açlıktan ölü bulunan, Sultan Hamid'in oğlu Şehzade Nuri Ahmed Efendi'dir. Renkli şahsiyetiyle tanınan ve yakın zamanda İstanbul'a da gelen bir önceki hanedan reisi Şehzade Orhan Efendi de hayatını binbir zorluk içinde Nice'de sürdürmüştü. Şimdi Nice mezarlığında başında bir taş bile olmayan mezarda yatıyor.

Barbaros'un Nice'e taarruzunu gösteren eski bir harita ve Nice çarşısındaki top güllesi

Fransa’nın, İspanyollara karşı müttefiki Osmanlılardan yardım istemesi üzerine, Barbaros Hayreddin Paşa kumandasındaki 150 gemilik 30 bin mürettebatlı Osmanlı donanması 20 Ağustos 1543’te Nice’i topa tuttu. Bu güllelerden biri, bugün Nice çarşısında teşhir edilmektedir. Donanma, Toulon’da kışladı. Savoia Düklüğü, mıntıkayı Fransa lehine kaybetti; İtalya’daki topraklarıyla yetinmek zorunda kaldı. 3 asır sonra da Birleşik İtalya tacını elde etti.

Hanedanın sürgün hayatı yaşadığı 1920'lerde ve bugün Promenade des Anglais

Kaleden şehrin güzel manzarasını seyretmek mümkündür. Şehrin, hemen her yerinde denize girilebilen uzun bir sahili vardır. Nice’in en mühim yeri, sahildeki Promenade des Anglais (İngiliz Güzergâhı), 2 asır evvel yazı şehirde geçiren İngilizler tarafından dizayn edilmiş geniş bir sahil yürüyüş yoludur. Aynı zamanda piyasa mekânıdır. Sahil yolunda yüz yaşındaki Negresco Oteli, şehrin en meşhur yeridir. Vaktiyle bilhassa sürgün Rus soyluları kalırdı. Nice’e Rusların öteden beri alakasının neticesi olarak, Rusya dışındaki en büyük Rus Kilisesi de buradadır.

Hotel Negresco ve Rus Kilisesi (tamirde)

Daracık sokakları, rengarenk evleri, eski, ama ihtişamlı binaları, geniş meydanları ile Nice, çok cazip bir şehirdir. Envai çeşit çiçekler, hem evleri, hem meydanları, hem de dükkânları süsler. Çiçek pazarı pek namlıdır. Ayrıca çeşit çeşit kokulu sabunlar ve rengârenk reçeller, beldenin spesyalitesidir.

Solda Nice'de bir sabuncu, sağda St. Paul'de bir reçelci dükkânı

Nice yakınındaki tepelerde, Vence ve St. Paul adında iki Ortaçağ kasabası vardır. Taş evleri, daracık sokakları ile adeta tarihin durduğu yerlerdir. Eze de, Nice yakınında denize nazır bir tepe üzerinde kurulmuş Ortaçağ kasabasıdır. Kaleyi Savoia Düklerinin elinden almak isteyen Fransa Kralı, müttefik Osmanlılardan yardım istedi. Barbaros Hayreddin Paşa, şehri denizden kuşatıp, toplarla dövdü. Böylece Eze, Fransa toprağı oldu.

Soldan: Eze Kasabası; ressamlarıyla meşhur Vence köyünde bütün çeşmelere çiçekler konduğu Çeşmeler Festivali'ne denk geldik.

Nice yakınında, Cape Ferrat’da aynı biletle gezilebilen yüz yıllık iki villa vardır. Artik Yunan üslubundaki Villa Kerylos ve Villa Ephrussi. İkincisi, birincisinden daha güzel ve ihtişamlı. Dünya çapında meşhur Rothschild ailesinin kızı Barones Beatrice Ephrussi tarafından iki taraftan deniz gören bir tepenin yamacına yaptırılmış. Çeşitli temalarda 7 bahçesi var. O günki eşyalarıyla teşhir ediliyor. Ne çare ki, yasemin kokularının hüküm sürdüğü bu güzel villa, sahibesini mutlu etmeye yetmemiştir.

Villa Ephrussi'nin içi ve bahçesi

Soldan: Barones Beatrice; villadan Akdeniz manzarası; villanın o zamanki eşyalarından telefon.



Geçenlerde yolumu San Remo’ya düşürdüm. Çokları İtalyan Rivyerası’nda küçük şirin bir Akdeniz şehri olan San Remo’yu burada tertiplenen bir müzik festivali ile tanır. Halbuki burası yakın tarihimizin en acı sayfalarının cereyan ettiği bir şehirdir. Sultan Vahîdeddin, ömrünün son günlerini burada geçirmiş; burada vefat etmiştir.

San Remo hatırası

İtalyan Rivyerası’nda küçük şirin bir Akdeniz şehri San Remo. Yeşilliği ve güzel denizi ile sayfiye hüviyeti öne çıkıyor. Vaktiyle Avrupa’daki siyasî çalkantılar sırasında, memleketinden ayrılmak zorunda kalan çok sayıda soylunun da sığınağı olmuştur. Bu kederli misafirler arasında iki de Şark hükümdarı vardır: İran Şahı Muhammed Ali Kacar ve Son Osmanlı imparatoru Sultan Vahîdeddin. Her ikisi de son günlerini bu şehirde geçirdi. Son nefesini de burada verdi. Bir bakıma San Remo, Osmanlı ve İran tarihindeki bir devrenin son sayfasıdır.


Sultan Vahideddin'in tahta çıkış merasimi

Sultan Vahîdeddin, 17 Kasım 1922’de Ankara’daki mecliste vatana hıyânetle itham olunduğunu öğrenmesi üzerine 10 yaşındaki oğlu Ertuğrul Efendi ve 9 kişilik sâdık bendegânı ile İstanbul’u terkederek Malta’ya gitti. Burada bir-iki ay kalabildi. Mekke Şerifi Hüseyn Paşa’dan vâki davet üzerine hac yapmak maksadıyla Hicaz’a gitti. 12 gün Taif’de kaldı. Hummaya yakalandı. Filistin’e yerleşmek istedi; Ankara ile anlaşan ve artık bu misafir yüzünden tatsızlık yaşamak istemeyen İngiltere izin vermedi. Padişah, hakkındaki ithamlara cevap veren meşhur beyannamesini burada neşretti.


Sultan Vahideddin' Malta'ya çıkarken

Padişahın bindiği gemi Hicaz’dan ayrılıp İskenderiye önlerinde demirledi. Mısır’a yerleşmek istedi. Ama öteden beri Osmanlı hanedanına husumeti bulunan Kral Fuad, oralı olmadı. Padişah çaresizlik içinde iken, İskenderiye’deki İtalyan konsolosu gemide kendisini ziyaret ederek, İtalya kralının selâmını getirdi. Kral, padişahı ülkesine davet ediyor; kendisine dilediği sarayda oturmak ve aylık tahsisat ödemeyi taahhüd ediyordu. Padişah, daveti kabul etti; ancak saray ve tahsisat teklifini “Müslümanların halifesi, bir Hristiyan hükümdardan yardım alırsa, bu müslümanları rencide eder” diyerek geri çevirdi.

Kral Vittorio Emanuelle, veliahd iken İstanbul’a gelmiş; refakatine o zaman şehzade olan Vahîdeddin efendi tahsis edilmiş; ikisi arasında bir dostluk teşekkül etmişti. Tam o sırada babasının vefat haberini alan prens, kral olarak ülkesine döndü. Vefa göstermek, bir Hristiyan krala nasip oldu. Padişahı Cenova limanında Kral ve başvekil Mussolini karşıladı. Sonra trenle İtalya’nın Fransa hududuna yakın sahil şehri San Remo’ya gelip yerleşti. Buranın havası mutedil ve Fransa’daki kızkardeşi Mediha Sultan’a da yakındı. İran Şahı da burada sürgündü. Vaktiyle padişahı halife tanıyarak kızı Sabiha Sultan’ı isteyen, ama bu teklifi kabul olunmayan Şah, San Remo’da vefat etti. Sultan Vahîdeddin, aynı kaderi paylaşan mevkidaşının cenazesine iştirak etti. Enteresandır, Şahın cenazesi de gemiyle Şam’a, buradan Bağdad’a götürülüp Kerbela’da defnedilmiştir.

Padişah, önce ana cadde üzerinde Villa Nobel’i tuttu. Burası meşhur ilim adamı Alfred Nobel’in eviydi. Tropik ağaç ve çiçeklerle süslü küçük bahçe içinde mütevazı bir evdi. Bugün orijinal hâliyle mevcuttur ve Nobel Müzesidir. Bu küçük evde, saray teşrifatı aynen devam ediyor; gidip gelenin ardı kesilmiyordu. Padişah, kendisi yüzünden vatanından ayrı kalan bu insanları teselli etmek mecburiyetinde hissediyor, kendilerine para veriyordu. Ortalık yatışınca, memleketine döneceği inancını hâlâ muhafaza ediyordu. Halkının, Osman Gazilerin, Sultan Fatihlerin vârisine yaptığı muameleden pişman olacağına inanıyordu.


Villa Nobel (önden ve arkadan)


Villa Nobel'in içinde o günlerden kalma eşyalar


Büyük skandal

1924 Mart’ında hanedanın tamamı sürgün edilip, ailesi de gelince, memleketine dönme ümidini tamamen kaybetti. Villa Nobel, kalabalık nüfusa yetmez oldu. 1925 yaz başında yolun karşısındaki Villa Magnolia’ya geçildi. Geniş bahçesinde çeşitli çiçek ve ağaçların bulunduğu ve manolya kokusundan dolayı bu ismi alan villanın kapısında iki jandarma bekliyordu. Sakal bırakan padişah, artık iyice inzivaya çekilmişti. Kocası Damad Ferid Paşa’nın ölümü üzerine ailesiyle yanına taşınan kızkardeşi Mediha Sultan’la saatlerce dertleşirdi. “Tek tesellim” dediği sigarayı arttırmıştı.


Villa Magnolia. bugün lisedir. İçi tamamen değişmiş. Kapısında “Burada Son Osmanlı İmparatoru yaşamış ve vefat etmiştir” diye yazan bir tabela aranıyor. Bizi gezdiren ve daha evvel İstanbul’da bulunmuş İngilizce öğretmenlerinden biri bunu biliyor; yetkililere de bildireceğini söyledi.


San Remo sosyetesinin en büyük merakı ise sultanın haremi idi. Bazı hanımlar ziyarete geliyor; hemen hepsi Fransızca bilen harem halkının zarafet, nezâketi ve kültürü karşısında hayranlıklarını gizleyemiyordu. Padişah ve ailesi ile yaverlere İtalyan hükümeti pasaport vermişti. Kral ve başbakan Mussolini bir ara San Remo’ya gelerek gazinoda Sultan ile görüştü. Ankara, hiç gereği yokken, sırf padişahı tarassut altında tutmak üzere Cenova’da konsolosluk açtı. Aslında padişahın doktoru Reşad Paşa, Ankara’nın casusu sıfatıyla, olup bitenleri rapor etmeye memurdu. Öyle ki, vicdan azabı sebebiyle San Remo’da intihar etmiştir.

Meşhur San Remo Gazinosu. Padişah, Kral ve Mussolini ile burada görüşmüştür. Padişahın yaveri Zeki Bey, gizlice aldığı paraları, güya çok para kazanıp eski efendisini refaha kavuşturmak ümidiyle, burada kaybetmiştir. Sağda, Sultan Vahideddin, kendisi gibi San Remo'da sürgün hayatı yaşayan eski İran Şahı Mehmed Ali Kacar'ın cenazesinde (1925).

Büyük Skandal

Padişah, burada çok büyük maddî sıkıntı ve hayal kırıklığı içinde yaşadı. Yanında götürdüğü 35 bin lira ve mücevherlerin hepsi satıldı. Sıra hanedan nişanına gelmişti. Padişah, bunun mücevherlerini sökerek kuyumcuya gönderdiğinde asıl hayal kırıklığını yaşadı. Bunlar daha önce bendegân tarafından sökülüp satılmış; üzülmesin diye de padişahtan saklanmıştı. 1926 senesinde yağmurlu bir Mayıs gecesi, ailesiyle sohbet ederken, “Yatsı namazını kılıp gelin; devam edelim” dedi. Gelenler, kendisini oturduğu koltukta sekte-i kalbden vefat etmiş buldular. Koca bir imparatorluğun vârisi, üçyüz milyon müslümanın halifesi, bu dünyanın sıkıntılarından kurtularak, Rabbine kavuşmuştu. Cenaze, bendegân tarafından techiz edildi. Bir tabut içinde evin avlusuna kondu. Ölüm bir kurtuluştur. Ya geride kalanlar? Cenaze nereye defnedilecek? Derken, esnafa olan 60 bin liretlik borç sebebiyle, padişahın tabutuna ve evdeki eşyasına alacaklılar tarafından haciz konuldu. Bu büyük bir skandal demekti.

Padişahın hususi çekmecesinde 17 çeyrek lira, bir de pırlantaları sökülmüş nişan çıktı. Bütün serveti bu idi. Bendegân, tabutu gizlice açıp, cenazeyi başka bir tabuta koyarak evin arkasındaki mutfak kapısından otomobille kaçırdılar. Yakındaki Cenova’ya, buradan da gemiyle Beyrut’a götürdüler. Ev ve boş tabut bir ay hacizli kaldıktan sonra padişahın, yakındaki Nice şehrinde yaşayan kızı Sabiha Sultan mücevherlerini satarak borcu ödedi ve haczi kaldırdı. İtalyan hükümetinin yaptığı otopsinin parası da ona ödetildi. Bu zaman zarfında San Remo halkı, padişahın tabutu önünde saygı duruşunda durdular.

Bu arada zaman uzamış; yaz sıcağı sebebiyle cenaze taaffün etmeye başlamıştı. Sultan Hamid’in eski damadlarından Ahmed Nâmi Bey, o zamanlar Fransa işgali altındaki Suriye’nin reisicumhuru idi. Onun delâletiyle cenaze Şam’a getirildi. Neredeyse bütün Şam halkının iştirak ettiği kalabalık bir merasimle Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı câminin bahçesine defnolundu. Padişahın vasiyeti de bu merkezde idi. Daha sonra hanedandan vefat edenlerin de gömülmesiyle burası bir aile kabristanı hâlini aldı. Son padişahın kabri, insana aynı zamanda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun da gömüldüğü yer hissini vermektedir.

Sultan Vahideddin'in cenaze merasimi ve kabri



İspanya kralı, oğlu lehine tahttan feragat etti. Bazı cumhuriyetçi İspanyollar, monarşinin kaldırılması için sokağa döküldü. Zavallılar, İspanya’da cumhuriyetin iç savaşa; monarşinin ise refah ve demokrasiye sebep olduğunu unutmuşa benziyor.

Bu sene, Avrupa’nın yaşlı hükümdarlarının tahtı genç haleflerine terk ettiği bir yıl oldu. Holanda, Belçika derken, en son 75 yaşındaki İspanya Kralı Juan Carlos, tahttan oğlu Felipe lehine feragat etti. İspanya’da krallığın zaman zaman tahtın sarsıntı geçirdiği enteresan bir tarihçesi var.

Güneş Kral’ın torunu
İspanya’da Müslümanlar 8 asır hüküm sürdükten sonra, birleşik İspanya krallığı ülkeye hâkim oldu. Endülüs medeniyetinin de katkısıyla dünyayı keşfe koyuldu. Orta ve Güney Amerika’nın Brezilya hariç tamamında sömürge kurdu. Bugün bile bu kıtada İspanyolca konuşulmasının sebebi budur. Yeniçağda dünyanın en güçlü devletlerinden biri ve Osmanlıların en büyük hasmı oldu. Ancak savaşlar sebebiyle elde ettiği serveti eridi.


İspanya kraliyet arması


Endülüs’ü fetheden Fernando’nun tek kızı Juana, Avusturya prensi Philippe ile evliydi. Tahta bunların oğlu, bizim Şarlken diye bildiğimiz, V. Karl çıkınca, İspanya tacı Habsburglara geçti ve Avusturya, Hollanda ve Napoli tacı ile birleşti. 1700’de ölen II. Carlos’un oğlu yoktu. Tahta Fransa Kralı XIV. Louis’nin annesi olan ablasının ortanca torunu Anjou Dükü Philippe’e vasiyet etmişti. Böylece “Güneş Kral”ın oğlu, V. Felipe adıyla İspanya Kralı oldu. Buna razı gelmeyen İngiltere ile Avusturya’nın körüklediği ve 14 yıl süren kanlı bir verâset harbini Fransa kazandı. Böylece tarihin en eski hanedanlarından Bourbon’lar, Fransa ve Napoli tahtını kaybetseler bile, İspanya tahtı ile bugüne kadar geldiler.


Kral Alfonso XIII

1808’de Fransa, İspanya’yı işgal etti. Napoléon kardeşi Joseph Bonaparte’ı kral yaptı ise de, 5 sene sonra imparator yenilince, Fransa’da sürgün bulunan eski kral VII. Fernando geri döndü. Oğlu olmadığı için kardeşi Asturias Prensi Carlos’u bertaraf edip, tahtı 3 yaşındaki kızı Isabel’e vasiyet etti (1833). Halbuki İspanya’da erkek vâris varken, kızlar tahta çıkamazdı. Carlos ayaklandı. İç savaş çıktı. Isabel kazandı ise de, kilisenin desteğini alan Carlismo (Carlosçu parti) uzun yıllar siyasette tesirli oldu. 1950’lerde Carlos’un vârisi kalmayınca, Carlismo yanlıları mevcut kral soyunu desteklemeye başlamıştır.

Bu devre, cumhuriyetçilere yaradı. Ortalığı karıştırdılar. İspanya, 1860’da Napoli-Sicilya tacını kaybetti. Amcazadesi ile evli bulunan II. Isabel, 1868’de oğlu XII. Alfonso lehine tahttan feragat ederek Fransa’ya kaçtı. Böylece hanedan değişmedi. İtalyan Aosta Dükü Amadeo, kral ilan edildi ise de tacı 3 yıl elinde tutabildi. 1873’de Cortes (İspanyol parlamentosu) tarafından ilan edilen cumhuriyetin ömrü de 2 yıl sürdü. Kral, ülkeye döndü ve parlamenter demokrasi ilan edildi.

3F+1S Formülü
1931’de belediye seçimlerinde cumhuriyetçiler üstünlük elde edince, seçimin kendisiyle alâkası bunmamasına rağmen Kral XIII. Alfonso tahtı oğluna bırakıp ülkeyi terk etti. Cumhuriyetçi komünistler iktidara geldi. Destek sözü karşılığında, İspanya hazinesindeki altınları Ruslara teslim etti. İç savaş çıktı. Kralcıların başında Almanya ve İtalya’nın desteklediği General Francisco Franco vardı. Bu savaş, dünyada diktatörlük ile demokrasi, faşizm ile hürriyet, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadelenin bir parçası olarak görüldü. Avrupalı komünist gençler, milis olarak İspanya’ya savaşmaya geldi. Almanya ve İtalya’nın yeni harb teknik ve silahlarını denediği bir sahne oldu.


General Franco

500 bin kişi öldüğü iç savaşta Franco galip geldi. Kralın mülklerini geri verdi ise de, tahta çağırmadı. Caudillo (milli şef) adıyla kadife eldivenli bir demir yumruk ülkeyi idare etti. Kilise ve başında ABD’nin geldiği antikomünist blok, kendisini destekledi. İspanya, iki cihan harbine katılmadı. Franco, serbest piyasa ekonomisi takip etti. Ancak siyasî muhaliflerle, eskiden muhtariyeti bulunan Katalan ve Basklara göz açtırmadı. Katalan-İspanyol çekişmesi Barcelona-Real Madrid maçlarıyla canlı kaldı. Franco’nun, memleketi “3F+1S formülü” ile idare ettiği söylenir. (Futbol, Flamenko=dans, Fiesta=eğlence ve Siesta=öğle uykusu.) Çoklarında “son faşist diktatör” diye nefret uyandırdı ise de, soğuk savaş korkusu liberal bloku kendisine bağladı.


İspanyol iç savaşında Franco ordusundaki Faslı askerler

Son kralın büyük oğlu araba kazasında ölmüştü. İkinci oğlu ise hasta idi. Üçüncü oğlu Barcelona Kontu Don Juan taht varisi oldu; ama Franco’ya muhalif bir çizgi takip etti. Bunun üzerine Franco, bunun Roma’da doğup büyüyen oğlu Juan Carlos’a hususi bir alaka gösterdi. 1947’de ülkeye getirtip, askerî mekteplerde okuttu. 1969’da da halefi ilan etti. 1975’te 83 yaşında ölünce prens kral oldu. Ülkeyi hemen demokrasiye geçirdi. 1981’de parlamentoyu basan darbecilere, krala bağlılık andı içmelerine rağmen, karşı çıktı. “Demokrasi Savunucusu Kral” unvanını aldı. Katalanya’nın otonomisini iade etti. Orduya hâkimiyeti ile her zaman uzlaştırıcı rol oynadı. Liberal ekonomi sayesinde refah arttı. Çin’i ziyaret eden ilk hükümdar oldu. NATO’ya girince, Avrupa birliğinin temini yolunda gösterdiği gayretten ötürü Beynelmilel Charlemagne Mükâfatı verildi. Böylece Türkiye’den bile geri olan İspanya, az zaman içinde tekrar dünyanın güçlü ve zengin ülkelerinden birisi oldu.


Kraliyet ailesi

Kral Juan Carlos, Yunan Prensesi Sophie ile evlidir. Aslında İtalyan prenses Maria Gabriella’yı sevdiği; ancak Franco’nun baskısı üzerine Sophie ile evlendiği söylenir. Kraliçe, kendi servetiyle yürüttüğü sosyal yardım faaliyetleriyle tanınır. İnfant Felipe (1968), İnfanta Elena (1963) ve İnfanta Cristina (1965) adlı üç çocuğu vardır. People mecmuasının dünyanın en yakışıklı 25 erkeği arasında seçtiği Felipe, bir zamanların gözde bekârıydı. Öyle ki saraya haftada 350 aşk mektubu gelirdi. Buna rağmen, halktan bir kıza evlendi. Madrid’deki ilk kraliyet düğünü ile evlendiği TV spikeri Letizia Ortiz, ülkenin ilk asil kan atşımayan kraliçesi olacaktır. Evlenir evlenmez işini bırakmış; üstelik olgun tavırları ve kadınsı kıyafetiyle göz doldurmuştur. İki prenses de soylu bir evlilik yapmıştır. Geçenlerde kralın damadının malî yolsuzluğa adının karışması, hatta prensesin ifadeye çağrılması skandal mevzuu olmuş; bir kesim hanedanı yıpratmaya çalışmıştı. Kim ne derse desin, Kral Juan Carlos İspanyol tarihinin en mühim simalarından ve modern Avrupa’nın en başarılı liderlerinden birisidir. Umulur ki İspanyollar, “İspanya’yı İspanya yapan” monarşiye sahip çıkarlar.


Kral ve kraliçe posta pulunda

Adios Madrid!
Babası genç yaşta veremden öldükten 6 ay sonra dünyaya gelen ve İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu ile evlenen XIII. Alfonso, cumhuriyetçilerin çok suikastinden kurtuldu ve gözüpekliği ile çoklarının hayranlığını kazandı. Ülkeyi I. Cihan Harbi’ne sokmaması müspet puan ise de, 1923’te Fas’ı işgali affedilmez bir hata oldu. Tahtını kaybedince ilk olarak İstanbul’a gelmişti. Bir lokantada yemek yerken kendisini tanıyan müzisyen akordeonu ile Adios Madrid (Elveda Madrid) şarkısını söyleyince, kral gözyaşlarını tutamamış ve müzisyene altın sigara tabakasını hediye etmişti. Kral, 1941’de Roma’da öldü ve haklarını oğlu Don Juan’a (1913-1993) bıraktı. İngiliz bahriye mektebinden zabit olarak çıkmış bulunan prens hayatta olduğu halde, Franco bunun oğluna krallık yolunu açtı.


Kraliyet ailesi pazar günü kiliseden çıkarken

Sen kral isen…
Kral Juan Carlos, mütevazı şahsiyetiyle tanınır. Bir defasında aleyhinde yazı yazan bir gazeteyi doğrudan telefonla aramış; hâdiseye inanamayan karşı taraf “Sen kral isen, ben de Napolyon’um” diyerek telefonu kapatmıştı. Ailesiyle mazbut bir hayat yaşamış; skandala karışmamıştır. Suudi Kralı’nın hediye ettiği yatı, hazineye kaydetmişti.


Madrid kraliyet sarayı



MUKADDES ŞEHRİN HER KÖŞESİNDE BİR HATIRA

İsrail'e yaptığım gezinin ilk durağı olan mukaddes şehrin en güzel manzarasını seyretmek için Zeytin Dağı’na çıkmak gerekiyor. Şehir dört tepe üzerinde kurulmuş. Zeytin Dağı bunlardan biridir. Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu tepe şehrin ortasında. Bir de Hazret-i Davud’un kabrinin bulunduğu Siyon Dağı var.

Zeytin Dağı'ndan Kubbetü's-Sahrâ manzarası. Kubbetü's-Sahrâ'da gece.

Solda Ağlama Duvarı altındaki dehlizler. Sağda Zeytin Dağı eteklerindeki Yahudi Mezarlığı. Kıyamet günü Mesihîn buraya ineceğine inandıkları için, gömülmek büyük bir imtiyazdır ve çok para ister.

Üç semavî din için hususi ve mukaddes olan Kudüs'ün her köşesinde bir hatıra yer alıyor. 3000 sene evvel Hazret-i Davud'un kurduğu Kudüs, bugün Doğu Kudüs veya Eski Şehir olarak biliniyor. Eski şehir, Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahallesi olarak dört kısma ayrılmış vaziyette. Ancak bunlar arasında geçiş serbesttir. İlk üçü, artık neredeyse dükkân ve mâbedlerden ibarettir. Dükkânların üstünde, küçük, köhne evler vardır.

Hazret-i Davud'un kabri başında okuyan Hasidik (mutaassıp) Yahudiler (solda). İsrail'de kadınların askerlik yapması mecburidir (sağda).

Solda Yahudi mahallesindeki bir anaokulu bahçesinde çocuklara Tevrat'tan hikâyeler anlatan haham. Sağda Hasidik mezhebe mensup bir Yahudi ailesi. Kadınları başörtülü ve sade kıyafetlidir. Erkekleri (hatta çocuklar) başta kipa, saçlar yanaklara uzatılmış, siyah elbiseler içindedir.

Eski Şehrin batısında İngiliz ve ardından İsrail hâkimiyeti zamanında kurulan modern Batı Kudüs veya Yeni Şehir yer alıyor. İsrail burayı başşehir ilan etmiş ve parlamentosunu da taşımış olsa bile, dünya bunu kabul etmiyor ve mümessilliklerini eski başşehir Tel Aviv’de tutmaya devam ediyor.

Hazret-i İsa'nın Hristiyan inancına göre tevkifinden evvel son anlarını geçirdiği Getsemana Bahçeleri. 2000 yıllık zeytin ağaçarı hala duruyor (solda). Hazret-i İsa'nın havarileriyle meşhur son akşam yemeğini yediğine inanılan yer. Yahudilerin elinde olduğu için pek bilinmiyor (ortada). Yaşlı bir rahibe (sağda)

4 asır Osmanlı hâkimiyetinde yaşadıktan sonra 1918’de İngilizlerin eline düşen ve İngilizlerin çekildiği 1946’dan beri Ürdün’e ait iken, 1967 savaşı ile İsrail’in eline geçen Eski Kudüs, Kanuni Sultan Süleyman yaptırdığı surlar içindedir. Çok sayıda kapısı vardır. Sur önündeki cadde, bunun ismiyle anılıyor. Kudüs’e giriş sekiz kapıdan yapılmakta; fakat Mescid-i Aksâya yakın olan kapı (Altın Kapı) her zaman kapalı tutulmaktadır. Bunun sebebi ise mahşer günü Mesîh’in bu kapıdan gireceğine dair Hristiyan inancıdır. Mesîh inince, mucize olarak bu kapı açılacaktır.

Altın Kapı (solda). Hazret-i Peygamber'in Mi'rac gecesi Burak'ı bağladığına inanılan Mescid-i Burak (sağda). Halka semboliktir.

Solda Hanım evliya Rabia Adviye'nin zeytin dağındaki kabri. Sağda Osmanlı tren istasyonu. Yeni Kudüs bunun arkasında yer alıyor. Artık tren olmadığına göre, burası alış-veriş merkezi olarak kullanılıyor.

Mescid-i Aksa, şehrin güneydoğu ucundadır. Burası İslâmiyetin müstesna kıymet verdiği üç mescidden birisidir. Hazret-i Peygamber, Mirac gecesi burada tecessüm eden peygamberlerle namaz kılmış ve göklere yükselmiştir. Burası Müslümanların elindedir. Hükümet, emniyet sebebiyle yalnızca Müslümanların girmesine izin veriyor. Avlu kapısında, Müslüman olduğunuzu ispatlamadan içeri giremezsiniz.

Hazret-i İsa’nın göğe yükseldiğine inanılan yerde, ilk İsevîlerden Bizans İmparatoriçesi Helena’nın yaptırdığı Kıyamet Kilisesi, dünyanın en eski kiliselerindendir. İçinde Hazret-i İsa’nın teneşir ve mezarı olduğuna inanılan mekânlar var. Hazret-i Ömer Kudüs’ü fethettiğinde, bir yerde namaz kılmak istedi. Kıyamet Kilisesi’ni gösterdiler. “Ben orada namaz kılarsam, sonra câmiye çevirirler” dedi ve yakınında bir yerde namazını kıldı. Ne ince düşünce! Ne büyük müsamaha! Şimdi burada Ömer Câmii yükseliyor.

Hazret-i İsa'nın göğe yükseldiği söylenen Kıyamet Kilisesi. Burada güya Mesih'in defnedildiği bikr kabir var. Bu sebeple Mukaddes Mezar Kilisesi diye de biliniyor. Solda, Hazret-i İsa'nın na'şının yatırıldığına inanılan mermer taş.

Solda Mescid-i Ömer. Sağda Eshab-ı kiramdan Kudüs Kadısı Ubâde bin Sâmit'in sur dibindeki kabri.

Sağda Zeytin Dağı eteklerinde Hazret-i Meryem'in kabri olduğuna inanılan yer. Üzerinde bir Ermeni Kilisesi yer alıyor.

Eskiden Hazret-i Süleyman’ın yaptırdığı ve Romalıların yıktığı Beyt-i Makdis’in yer aldığı büyük bir avlu düşünün. Her köşesinde medrese, çeşme, sebil, bahçe ve ağaçlar bulunur. Tam ortasında, Hazret-i İbrahim’in oğlunu kurban etmeye davrandığı büyük bir kaya (sahra) vardır. Hazret-i Muhammed’in nerede namaz kıldığı tam belli değil ama göklere bu kayanın üzerinden yükselmiştir. Kaya üzerinde ayak izi hâlâ duruyor. Taşın altı oyuk olduğu için, havada duruyor gibi görünür. Bu sebeple Hacer-i Muallak (Askıda Taş) adı verilmiştir. Üzerinde Emevî halifesi Abdülmelik’in yaptırdığı altın kubbeli ihtişamlı âbide yükseliyor. Buna Kubbetü’s-Sahrâ (Taş Kubbesi) denir. İçinde namaz da kılınabilir. Bunun güneyinde Halife Velid’in yaptırdığı Mescid-i Aksâ, bir câmidir. Yanlış olarak Ömer Câmii diye bilinir.

Soldan, Mescid-i Aksâ'nın ve Kubbetüs-Sahrâ'nın içi.

Mescid-i Aksâ’nın batı duvarı, Beyt-i Makdisin ayakta kalan tek yapısıdır. Ağlama Duvarı diye bilinir ve önünde Yahudilerin sallanarak dua ettikleri ekzantrik bir mekândır. Bunun altında eski Kudüs ve mabedin duvar kalıntılarının bulunduğu mahzenlere iniliyor. Bazılarının, Mescid-i Aksâ’yı yıkmak için tezgâhlandığını düşündüğü bu kazılar, aslında Osmanlılar zamanında başlamış ve Mescid-i Aksa’nın değil, eski şehrin batı mahallesi altına uzanıyor.

Ağlama Duvarı ve burada sallanarak dua eden Hasidik mezhebinden Yahudiler..

Solda Via Dolorosa. Sağda Kudüs sokakları ve çarşısından bir manzara.

Kudüs’ün her yerinde Hazret-i İsa’dan izler vardır. Şimdi çarşının içindeki Via Dolorosa (Elemler Yolu), Hristiyan inancına göre, Hazret-i İsa’nın tevkif edilip, çarmıha gerilmek üzere sırtında haç ile yürütüldüğü yoldur. Durakladığı, sendelediği, eliyle duvara değdiği, annesi ile göz göze geldiği her yerde bir durak ve kilise vardır. Dünyanın her yerinden Hristiyanlar, sırtlarında sembolik haçlarla bu yolda yürüyüp kendilerince hacı olmaya çalışır.


Osmanlılarda devlet, madenleri şahıslara ihale ederek işletirdi. Maden havzasındaki köyler, vergi muafiyeti karşılığında ücretle bu madenlerde çalıştırılır; hatta maden işçiliği babadan oğula geçerdi.

Şer’î hukuka göre, madenler sahipsiz arazide ise bulanın; hazine arazisinde bulunmuşsa devletin; vakıf arazisinde bulunmuşsa vakfın; mülk arazide bulunmuşsa arazi sahibinindir. Mülk veya sahipsiz arazide maden bulanlar, altın, gümüş, bakır, demir gibi madenlerden beytülmale 1/5 vergi öderler. Petrol ve zift ile çekilme ve dövülmeyi kabul etmeyen elmas, kireç, tuz gibi madenlerde devlet maslahata göre vergi alabilir. Maden ve memleha (tuzla) gelirleri, Osmanlı hazinesinin mühim bir kaynağı idi.

Babadan oğula geçen madencilik
Madenler sahibine fevkalâde bir güç teminine müsait olduğundan; bu da dirlik ve düzeni tehdit edebileceğinden, Mâlikî hukukçuları, hükümdara maslahata göre maden vergisinin nisbetini arttırmak, hatta tamamına el koymak ve uygun gördüğü şekilde harcamak hususunda geniş salâhiyet tanımıştır. 1869 tarihli Osmanlı Maden Nizamnamesi, hususi topraklarda bile sahibinin rızası olmaksızın maden arayıp çıkarmaya izin vermekle Mâlikî görüşüne meyletmiştir.


Ereğli madeni

Osmanlılarda devlet, kendine ait madenleri nadiren bizzat, ekseriya iltizama çıkararak, yani şahıslara ihale ederek işletirdi. Maden havzasındaki köyler, vergi muafiyeti karşılığında ücretle bu madenlerde çalıştırılır; hatta maden işçiliği babadan oğula geçerdi. Mesela Balya halkı, gümüşlü kurşun madeninde çalışırdı. İşçi yetmeyince, Gönen’in bazı köyleri de Balya’ya bağlanmıştır. Fermanlarda, işçilerin haklarının korunmasına dair hükümler vardır. İşçiler 25 akçe yevmiye alır. Bugünün parası ile 60 liradır; ama o zaman paranın alım gücü daha yüksektir.


Hazine-i Hassa'ya ait kömür-madeni

Son zamanlarda resmî veya hususî madenleri çıkarabilmek için izin almak gerekirdi. Devlet maden işletme imtiyazını (hakkını) hususi şahıslara verip; muayyen bir vergi almayı tercih etmiştir. İlk zamanlar stratejik madenlerin ihracı yasaklanır; çıkarılması da sadece Müslümanlara verilirdi. Bu sebeple Gümüşhane maden imtiyazını alabilmek için Torul ve Of civarında bazı Rumların, Müslüman göründüğü bilinmektedir. Yerli yatırımcı fazla olmadığı için, 1869’da ecnebilerin de maden imtiyazı almasının önü açılmıştır. Sermayeye sahip oldukları için, ekseri ecnebi şirketleri bu imtiyazları almıştır. Bu, madenciliği geliştirmiş; ama millî servetin aslan payını ecnebilerin yemesine yol açmıştır.


Balya madeni hisse senedi

Osmanlılarda ilk zamanlar altın, gümüş, bakır, demir, tuz ve lületaşı madenleri vardı. Sonra çinko, krom, nikel, kurşun, manganez, boraks ve antimuan da bulundu. Maden ocaklarının ekserisi Rumeli’nde idi. Rumeli elden çıktıkça, yüzler Anadolu’dakilere döndü. Sanayi inkılâbı, hammadde talebini artırınca, madenler de ehemmiyet kazandı. Ecnebi şirketler, Osmanlı ülkesinde hem maden çıkarmak, hem de yeni madenler bulmak hususunda ilerleme kaydetti. Maden üretimi böylece birkaç katına çıktı. Ereğli kömür havzası en önde gelen madendi. Osmanlı donanması kömürün başlıca alıcısıydı. İmtiyaz verilirken, bu husus şartnameye konurdu. Rivayete göre Sultan II. Mahmud zamanında donanma askeri olan Ereğlili Uzun Mehmed, memleketinde ilk kömür madenini bulmuştur.


Maadin Nazırı, Bahriye feriki Dilâver Paşa

İyi kanun, kötü şartlar
1869 kanunu, maden ocaklarının teftişi, işçilerin çalışma şartları, sağlık ve tazminat hususunda hükümler getirmiştir. Her şehirde bunun için bir maden mühendisi; her ocakta da doktor ve ilaç bulundurma mecburiyeti vardır. En enteresan mevzuat, Ereğli kömür madenine dair 1867 tarihli Dilâver Paşa Nizamnamesi’dir. Modern bir telakkiyi aksettiren nizamnameye göre: Mesai, 24 saat dinlenmeden sonra 10 saattir. 2 saat içeride, 2 saat dışarıda çalışacaktır. İşçiler başka yerde izinsiz çalıştırılmayacaktır. Asgari ücret, yevmiye 10 kuruştur (bir altının onda biri). Üretim yapılmasa bile, bu ücretler hemen ödenecektir. Ocaklarda her dindeki işçiye ibadet izni ve imkânı verilecektir. Dinî günler tatildir. İşçilerin vardiya sırasında kalması ve istirahatı için koğuşlar yapılacaktır. İşçinin gıda ve diğer ihtiyaçlarını maden sahibi karşılayacaktır. Nizamname, Ereğli’nin 14 köyünden 13-50 yaş arası sağlam erkeklere, yılda 6 ay ücretle madende çalışma mükellefiyeti getirmiştir. Bunlar kazmacı, küfeci ve nakliyeci olmak üzere üç sınıfta çalışacaktır.


Zonguldak madeni

Bazı madenler, şehir halkının neredeyse tamamının geçim kaynağıdır. Ereğli, Karabük, Soma gibi yerler, maden sayesinde hayat bulmuştur. 1836’da 300 Müslüman, 270 Rum ve 173 Ermeni olmak üzere 743 hanenin yaşadığı Ergani’de, 700 kişi bakır madeninde çalışmaktadır. XX. asır başında Osmanlı ülkesinde üçte biri Zonguldak’ta çalışan 25 bin daimi maden işçisi; 30 bin de taş ocağı ve tuzla işçisi vardır. Mevzuat ileri olmakla beraber, bazı madenlerde çalışma şartları çok iptidaidir. 1908’de Ereğli’de ücretlerin zamanında ödenmemesi yüzünden başlayan grev, İttihatçı hükümetin asker sevkiyle kırılmıştır. 1920’de Balya’da her sene ortalama 20 işçi ölmektedir. Cihan Harbi’ne kadar, ücretlerle fiyatlar paralel artmış; sonra pahalılık sebebiyle, ücretler düşük kalmıştır. Cumhuriyetten sonra, madenlerin çoğu devletleştirilmiştir.


Zonguldak madeni


Zonguldak madeni


Zonguldak madeni




Kadıları tayin etmeye hakkı padişahtadır. Ancak o bile kadıların işine müdahale edemez; emir veremez.

Osmanlı Devleti, Osman Gazi’nin Dursun Fakih’i Karacahisar’a kâdı tayin etmesiyle kuruldu. Adliyenin başında kazasker vardır. Rumeli’dekileri, Rumeli kazaskeri; Anadolu ve Arabistan’dakileri, Anadolu kazaskeri seçer; padişahın tasvibiyle tayin ederdi. Sultan Kanuni’den sonra pozisyonu güçlenen şeyhülislâm, kadıların tayinini de eline aldı.


Rumeli ve Anadolu kazaskerleri

Kimse emir veremez
Din ve fen bilgilerinin okutulduğu medreselerin yüksek kısmından mezun olan genç, kadı olmak istiyorsa, kazasker divanında staja başlar. Staj bitip, müsait bir kadılık boşalınca tayin edilir. Kadılık müddeti 2 senedir. Mekke, Medine gibi kadılıklardı bu müddet 1 senedir. Kadıların halk ile içli dışlı olması istenmez; hem de herkese sıra gelmesi düşünülür. Zaman bitince, kadı merkeze döner; yeni bir yere tayinini bekler. Bu arada teoriğini geliştirir; medresede ders verebilir. Yüksek kadılıklar için, hukuk doktorası şarttır.

Mecelle der ki: “Hâkim, hakîm (hikmet sahibi), fehîm (anlayışlı), müstekîm (doğru yolda), emîn, mekîn (oturaklı), metîn (sağlam); mesâil-i fıkhiyyeye ve usûl-i muhakemeye vâkıf (hukuk ve usul kâidelerini bilen) ve deâvi-yi vâkıayı onlara tatbikan fasl ve hasma (dâvâyı bunlara göre çözebilecek); ayrıca temyiz-i tâmme muktedir (tam ehliyetli) olmalıdır.”


Kadı ve davacılar

Kadı, herkesin her türlü davasına bakar. Salahiyetli kadı, davalının ikâmetgâhı kadısıdır. Taraflar bir araya gelmeden dava başlamaz. Kanunî Sultan Süleyman Kanunnâmesi’ndeki bir madde dikkat çekicidir: “Cinâyetler karşılığında verilecek cezalar bakımından, sipahi ve halk, şerefli ve aşağı kimseler müşterekdir. Bunlardan her kim bu suçlardan birisini işlerse, karşılığında tayin olunan cezayı alır.” Bu ibare, kanun önünde sınıf ve mevki farkı gözetilmeksizin ferdlerin eşitliği prensibinin Fransız İnkılâbı’ndan çok evvel Osmanlı Devleti’nde mevcut olduğunu göstermektedir.
Osmanlı kâdıları, ekseriya Türk menşeli ve çoğu ilmiye âilelerindendir ve hep eşit statüdedir. Aralarında hiyerarşi yoktur. Padişah kâdıları tayin etmeye salâhiyetdar olmakla beraber, onların işlerine müdahale edemez; emir veremez. Kadı, Hanefî mezhebine göre karar verir. Gerekirse başka mezheplerden naip tayin eder; bunun verdiği hükmü imzalar.


Osmanlı Kadısı

Maaş almaz
Adalet dağıtmak, ibadet olarak görüldüğü için, kadılar, maaş almaz; fahri çalışır. Yıldırım Sultan Bayezid zamanında, hediyenin önüne geçmek üzere, kadılara mahkeme harçları tahsis edildi. Dava sayısı, dolayısıyla hâsılatı yüksek olan mahkeme, rütbece de yüksektir. Tanzimat’tan sonra kadılara maaş verilmeye başlandı.

Mahkeme binası yoktur. Kadılar, evde, câmide, hatta çarşıda davalara bakabilir. Meselâ İstanbul Kâdısı, Edirnekapı'da oturuyorsa, İstanbul Mahkemesi buradadır. Ertesi sene kâdı Ayasofya'ya taşınsa veya yeni bir kâdı tayin edilse ve evi de Ayasofya'da olsa, İstanbul mahkemesi artık burasıdır. Tanzimat’tan sonra kadılar hükümet konaklarında vazife yapmaya başladılar.

Kadı, mahkemede taraflara eşit muamele eder. Onlardan hediye kabul edemez; ziyafetlerine gidemez. Dava esnâsında başkalarının anlamadığı dilde konuşamaz; kaş-göz işareti yapamaz; yakınlarının lehine, hasımlarının aleyhine hüküm veremez. Anlayış kudretini azaltan korku, hiddet, açlık ve susuzluk hallerinde, hatta lodosta, davaya bakamaz. Kaba, sinirli, inatçı ve kibirli davranamaz. Resmî geliri varsa, ticaret yapamaz. Mahkemede kimseyle şakalaşamaz. Dâvâ bitmeden taraflardan biriyle yalnız kalamaz.


Amerikan sefiri Samuel Cox'un kaleminden 19. asırda Osmanlı kadısı

Mahkemelerde, âdil karar verildiğini ve aleniyeti tesbit maksadıyla, şühûdül-hâl adında en az iki kişi hazır bulunur. Kadı, verdiği kararı sicil defterine işler. Kadıların maaşını bizzat verdiği kâtipleri ve davanın nizamını temin eden mübaşirleri vardır. Davalar ve mevzuat karmaşık değildir. İki celse süren dava nâdirdir. Karar verilince, polis vazifesi yapan subaşıya hüküm icra ve infaz ettirilir. Eğer bedenî ceza varsa, padişah tasdik etmeden yerine getirilmez. Kâdı, eğer adalete aykırı hareket etmiş, töhmet altında kalmışsa, teftiş edildikten sonra, padişah tarafından azlolunabilir. Gerekirse cezalandırılır. Verdiği zarar da tazmin ettirilir.


Son devirde bir Osmanlı kadısı

Şehrin efendisi
Kâdı’nın tek vazifesi dava dinlemek değildir. Bulunduğu yerin mülkî âmiri ve belediye reisidir. Yetim, vakıf ve müflislerin mallarına, çarşı-pazarda fiatlara nezâret eder. Kimsesiz küçük kızları evlendirir. Vekâlet, vakıf, nikâh gibi akidleri noter gibi tescil eder. Şehrin temizliğini kontrol eder. Câmilere imam ve hatib tayin eder. Harb esnasında, kadıların işi artar: Ordunun geçeceği yerdeki işlere, kadılar nezaret eder.

Kalpazanlığı ve dilenciliği önler; paranın alım gücünü korur. Su işlerini, esnafı, fuhuş, içki, kumar yasağını, sağlık işlerini, kaldırımların tâmirini, hırsızlık ve yangına karşı tedbirleri, amele ücretlerini, resmî fiyat haddi olan narhı, nakil vasıtalarını, bina inşaatlarını, esnafa mal dağıtımını, mahallelerde kefilsiz kimsenin oturmamasını teftiş eder. Devlet imalâthâneden başka yerde silâh yapılmaması, şehre gelen gemi ve kayıkların muayyen limanlardan başka yerlere yanaştırılmaması, ihrâcı yasak eşyânın memleket dışına çıkarılmasının engellenmesi, halkın sıkıntı çekmemesi için bazı gıda maddelerinin depolanması kadının vazifesidir. Kâdı, bunların bir kısmını doğrudan doğruya kendisi görür; yahud da nâiblerine (yardımcılarına) gördürür.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Muharrem 1439
Miladi:
25 Eylül 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter