Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Mimarimizin dev üstadı Sinan tarafından İstanbul’un yedi tepesinden birinde inşa edilen Süleymaniye Camiinin temel atma törenine devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte bütün devlet erkanı gelmişti. Bu muhteşem mabede ilk taşı da Şeyhülislam Ebus Suud Efendi koymuştu.
“Bir vakt-i şerif ve bir saat-i saîd-ü latifde ol camî-i münîfe temel vuruldu” diyerek işe başlayan Mimar Koca Sinan, bu büyük eseri yedi yılda tamamladı.

Fakat caminin inşaatına bir türlü başlanamıyordu. Aradan yedi yıl geçti. Mimar Sinan ’ın düşmanları tarafından dedikodular yayılmaya başlandı. Halbuki bu yüce mimar, temelle rin iyice zemine oturması için uzun bir süre beklenmesi gerektiğini düşünüyor ve bu yüzden de inşaata başlamakta acele etmiyordu. Dedikoducular, Sinan’ın bu işi başaramayacağını anladığını ve İstanbul’dan kaçmaya hazırlandığını iddia ediyorlardı. Bu sözler Padişahın kulağına kadar gitti.



Osmanlı Devleti döneminde her paşa ve padişah için, memleketinde herkesin istifadesine açık bir hayır kurumu yapıp ahirete öyle gitme, en büyük ideal idi. Bu sebeple, fethedilen yerlerde her biri bir cami, bir külliye veya bir hastane yapıp gitti. Ecdâdımız, kendi devirlerinin kültürünün gerektirdiği müesseseleri kurdular. İnsan nerde neyi tahsil ederse etsin ama Rabbiyle her zaman irtibatlı olsun diye camisiz yer bırakmadılar.

Süleymaniye Camii

İşte bu düşünce Kanunî’ye de Süleymaniye Camiini yaptırdı. Ancak o, yaptıracağı eserin yalnız kendi defterine kaydolmasını arzu ediyor ve Rabbi’ne böyle bir armağan takdim etmek istiyordu. Onun için, ustalara sıkı sıkıya tenbihatta bulunuyor ve "Kimseden yardım kabul etmeyin" diyordu.

Cami duvarları her gün yükseledursun, karşıdan bu camii mahzun mahzun seyreden bir nine vardı. İnekleriyle başbaşa, onların sütüyle geçinen bu yaşlı kadın, inkisar içinde kendi kendine, "Ey Allah’ım, Kanunî’ye servet verdin, mal-mülk verdin, Senin uğrunda bir cami yaptırıyor. Bu fakir kuluna bir şey vermedin; ne yapayım da, ben de Senin rızanı kazanayım. Benim elimden böyle işler gelmez. Elimden gelen, ustalara bir tas yoğurt ikram etmektir." der ve ustalara müracaat eder.



On beşinci asrın ikinci yarısında mühim vazîfeler görmüş Osmanlı sadrâzamı. Zamânında yaşamış târihçiler, âilesi ve menşei hakkında bir şey yazmamaktadırlar. Yeniçerilikten yetişmiş olduğu bilinen Gedik Ahmed Paşanın Anadolu beylerbeyi oluncaya kadar hangi vazîfelerde bulunduğuna dâir mâlûmât da yoktur. Anadolu beylerbeyliği yaptığı zamanlarda Uzun Hasan ve Karaman Beyliğine karşı büyük başarılar kazandı. 1470 Eğriboz Seferinde gösterdiği kahramanlık ve başarılar, vezirliğe yükselmesine sebeb oldu.

Vezir olduktan sonra daha büyük vazîfelere memur edilen Ahmed Paşa, önce Alanya Kalesini fethetti. Daha sonra Karamanoğullarının elinde bulunan Silifke, Mokan ve Gorgos kalelerini alarak, buralarda bulunan Karaman âilesi mensuplarını İstanbul’a gönderdi. Uzun Hasan’ın kardeşi Cihangir Beyin seçme Türkmen beylerinden müteşekkil ordusunu şehzâde Mustafa Çelebi ve Dâvûd Paşanın da desteğiyle yenerek Türkmen beylerini esir aldı (1472). 1473 Otlukbeli Savaşında sağ cenahta bulunan Gedik Ahmed Paşa, bu kısmın kesin gâlibiyetinde önemli rol oynadı. Akkoyunlu Seferi sırasında, Karamanoğulları ile müttefikleri olan Venedikliler tarafından alınan Anadolu’nun güney sâhilindeki bâzı kaleleri yeniden fetheden Ahmed Paşa, aynı sene Mahmûd Paşanın yerine sadrâzam tâyin edildi (1474).



Mescidi Aksa

İsrail'e yaptığım gezinin ilk durağı olan mukaddes şehrin en güzel manzarasını seyretmek için Zeytin Dağı’na çıkmak gerekiyor. Şehir dört tepe üzerinde kurulmuş. Zeytin Dağı bunlardan biridir. Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu tepe şehrin ortasında. Bir de Hazret-i Davud’un kabrinin bulunduğu Siyon Dağı var.

Üç semavî din için hususi ve mukaddes olan Kudüs'ün her köşesinde bir hatıra yer alıyor. 3000 sene evvel Hazret-i Davud'un kurduğu Kudüs, bugün Doğu Kudüs veya Eski Şehir olarak biliniyor. Eski şehir, Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahallesi olarak dört kısma ayrılmış vaziyette. Ancak bunlar arasında geçiş serbesttir. İlk üçü, artık neredeyse dükkân ve mâbedlerden ibarettir. Dükkânların üstünde, küçük, köhne evler vardır.

Eski Şehrin batısında İngiliz ve ardından İsrail hâkimiyeti zamanında kurulan modern Batı Kudüs veya Yeni Şehir yer alıyor. İsrail burayı başşehir ilan etmiş ve parlamentosunu da taşımış olsa bile, dünya bunu kabul etmiyor ve mümessilliklerini eski başşehir Tel Aviv’de tutmaya devam ediyor.



Çerkes Hasan Bey

Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesinde ve katlinde mühim rol oynayan Hüseyin Avni Paşayı öldüren subay. 1850 senesinde Silivri’de doğdu. Babası İsmâil Bey, Rus mezâliminden dolayı Kuzey Kafkasya’dan Anadolu’ya yerleşmiş bir Çerkes Beyi idi. Çerkes Hasan, 1864’te kardeşi Osman Beyle birlikte Bahriye İdâdîsine girdi. Sonra bu okulun kara kısmına geçerek teğmen oldu. Subay çıktıktan sonra bir yandan atıcılığı ve biniciliği ile pâdişâhın takdîrini kazandı. Aynı zamanda ablası Neşerek Kadınefendi, Sultan Azîz’in zevcesi olduğu için kendisi de pâdişâhın kayınbirâderi oluyordu. Şehzâde Şevket Efendi ile Esmâ Sultânın dayısıdır. Bu yüzden Sultan Abdüzazîz Hanın büyük oğlu Yûsuf İzzeddîn Efendinin yâverliğine getirildi.

Bu sırada 30 Mayıs 1876 günü Sultan Abdülazîz birkaç insafsız ve safdil devlet adamının şahsî çıkarları uğruna ve batılıların da kışkırtmalarıyle tahttan indirildi. Bunların başında “Kinim dînimdir!” diyecek kadar kindâr olan Hüseyin Avni Paşa geliyordu.



Ayasofya hakkında Bizans devrinden beri pek çok efsane anlatılmış; Türkler, onda ayrı bir kudsiyet görmüştür. Bu bakımdan Ayasofya’yı Osmanlı eseri saymak daha doğrudur.

İstanbul’un sembollerinden biri olan Ayasofya’yı, Roma İmparatoru Constantinus 360’de ahşaptan yaptırdı. Nika İsyanı sırasında (532) yanınca, İmparator Iustinianus kârgir yaptırdı. 537’de ibadete açıldı. Şimdiki bina budur. Aya+Sofia, “ilahi hikmet (bilgi)” demektir. Bu da Hazret-i İsa’nın bir vasfıdır.

Rivayete göre Iustinianus, rüyasında bir azizin, kendisine gümüş bir levha üzerinde Ayasofya’nın resmini gösterdiğini görmüş; mimar da o gece aynı rüyayı gördüğünü anlatınca, bu manevî işaret üzerine inşaata başlanmıştı. Yegâne Ayasofya bu değildir. Bizans hâkimiyetindeki nice şehirde aynı adı taşıyan mabedler vardır. Ama hiç biri İstanbul’daki kadar muhteşem ve meşhur değildir.

Bizans zamanında bütün merasimler ve dinî toplantılar burada yapılırdı. Zamanında dünyanın en büyük kubbesine sahip olmakla şöhret bulmuştur. Işık ve ses düzeni muazzam olan bu mabedi görenler, hayranlıklarını gizleyememiştir. XI. asırda Ayasofya’yı gezen Rus elçileri, kendilerini gökte zannettiklerini söylemişlerdir. XIII. asırdaki Latin istilâsından sonra Ayasofya harab olmaya yüz tutmuştur. Latin istilasının kumandanı ve 1205’de ölen Venedikli Dandolo’nun mezarı da Ayasofya’dadır.

Türklerin İstanbul’u kuşattığı sırada, halk, eski ihtişamından eser kalmamış olan Ayasofya’ya sığındı. Dua ederek şehrin manevî koruyucusu Hazret-i Meryem’den bir müjde bekledi. Fakat müjde, Türklerin lehine idi. Sultan Fatih, Ayasofya’yı kılıç hakkı olarak câmiye çevirdi. 1 Haziran 1453’de ilk Cuma namazı kılındı. Bundan sonra Ayasofya Büyük Câmii veya Fetih Câmii diye anıldı. Türklerin câmiye hizmeti, Bizanslıları bile geçti. Şu anda ayakta durması bile Osmanlılar sayesindedir.

Ayasofya hakkında Bizans devrinden beri pek çok dinî hikâye ve efsane anlatılmış; Türkler, kendisinde âdetâ farklı bir kudsiyet görmüştür. Bu bakımdan Ayasofya artık Bizans’tan çok, Osmanlı eseri sayılır. Padişahlar ve devlet adamları, Saray’ın yakınındaki bu câmide sık sık namaz kılardı. Bilhassa padişahın da katıldığı Ramazan ayının 27. Kadir Gecesi’ndeki cemaatle teravih namazı çok ihtişamlıydı. Hazret-i Muhammed’in doğum günü olan Mevlid Kandili’nde okutulan mevlid için de ekseri Ayasofya seçilirdi. Halkın da katıldığı ve herkese tatlı dağıtılan bu merasimler çok ruhaniyetli olurdu.

Osmanlılar, Ayasofya’yı İstanbul’a hâkimiyetlerinin bir sembolü olarak görmüşlerdir. 1918’de İstanbul müttefikler tarafından işgal edildikten sonra, bazı Rumlar, Ayasofya’nın tepesine çan takarak kiliseye çevirmek istemişlerdi. Sultan Vahîdeddin, şahsını korumak için bırakılan 700 kişilik hususî askerleri, Ayasofya etrafında mevzilendirip câmiye çan takmak isteyenlere ateş emrini verdi. Bu da fayda etmezse, binayı havaya uçurmaları için etrafına dinamit döşetti. Bu vesileyle câminin ömrünü bir müddet uzatmaya muvaffak oldu.

Her köşesinde bir şifa

Efsaneye göre, Ayasofya yapılırken, mimarın oğlu, paydostan sonra inşaat aletlerini beklerdi. Bir melek kendisine görünüp; inşaatın bir an evvel bitmesi için paydos yapan işçileri çağırmaya gönderir. O gelene kadar da malzemeleri bekleyeceğini söyler. Mimar Ignatios, bunu öğrenince, oğlunu geri göndermez ve böylece meleğin ebediyyen Ayasofya’da kalmasını temin eder. Ayasofya’nın Türkler tarafından fethinden beş gün evvel güya bu melek kanatlanıp göklere yükselmiş; bu da şehrin himayesiz kaldığı ve düşeceği şeklinde tefsir olunmuştu.

Bina yapılırken gelen meleğin saklandığı yerin, kalın bakır levhalarla kaplı olduğu halde, asırlarca ziyaretlerin ellerini sürmesi sebebiyle oyulan terler direk olduğuna inanılır. Burası Batı yönünde halkın su sızdığı için “Terler Direk” adını verdiği ve şifalı olduğuna inandığı bir sütundur. Hastalar, buraya ellerini süre süre sütun oyulmuştur. Müslüman inanışına göre, bina yapılırken buraya Hazret-i Hızır parmağını sokarak mabedin kıblesini, müslümanların kıblesine döndürmek istemiş; birisi bununf arkına varınca da gözden kaybolmuş; mabedin yönü de kıbleden birkaç derece uzak kalmıştır.

XVII. asır Osmanlı tarihçi ve seyyahı Evliya Çelebi, Ayasofya’nın 361 kapısı bulunduğunu, bunlardan 100 tanesinin tılsımlı olduğunu söyler ve bir de herkesçe görünmeyen kapısından bahseder. Mabedin orta ana giriş kapısının üzerindeki sarı sandukanın, Kraliçe Sophia’ya ait olduğu ve dokunulduğunda, zelzele olacağına inanılır. Rumların inanışına göre şehir kuşatma altındayken son âyini idare eden papaz, mihrab duvarına girerek kaybolmuştur; şehir Türklerden geri alınınca buradan çıkıp âyine devam edecektir.

Kıble kapısının kanatlarının, Nuh Peygamber’in gemisinin tahtalarından yapıldığı söylenir. Eskiden tüccarlar, bu kapının önüne gelerek ellerini sürüp dua etmeden seyahate çıkmazdı. Ayasofya’nın güney dehlizlerindeki mermer bir taşın, Hazret-i İsa’nın beşiği olduğuna inanılır. Kadınlar, yeni doğmuş hasta çocuklarını buraya koyarak, Allah’tan şifa umarlardı. Nefes darlığı çekenlerin, Ayasofya’nın içindeki kuyunun suyundan sabah erkenden aç karnına üç kere su içerlerse iyileşeceğine inanılır.

Kubbe ortasındaki altın top altında yedi sabah namazı kılıp dua edenlerin, unutkanlıktan kurtulacağı söylenir. Derler ki, Hazret-i Hızır, Ayasofya’ya geldiğinde, bu altın top altında ibadet edermiş. Kırk sabah namazını burada kılanların, Hazret-i Hızır ile karşılaşması umulurmuş. Yine rivayete göre, inşaat sırasında kubbeyi tutturmak mümkün olmamış da; melekler, ervah âleminden Hazret-i Muhammed’in tükrüğünü alıp, harca karıştırınca kubbe tutmuş.

Yeni sayfa

1931’de Amerikan Bizans Enstitüsü, Ayasofya mozaiklerini tamir için İsmet İnönü hükümetinden izin aldı. Bu enstitünün ardındaki isim, Amerikalı işadamı Rockefeller’in ortağı Charles Crane, Yunanlılarla savaşı sırasında destek verdiği Reisicumhur’dan Ayasofya’nın istikbali hakkında söz aldı. O sıralarda imzalanması düşünülen Balkan Paktı için, Yunanlılara bir cemile olmak üzere Ayasofya 1934’de müze yapıldı. Bu iş için kurulan komisyondaki tek Alman, Prof. Eckhard Unger, ibadethane olarak kullanılırsa, câminin daha iyi bakılacağını söylemişti. Böylece Ayasofya, 11 asır kilise, 5 asır câmi olarak hizmet verdikten sonra müze oldu. 1950’den sonra her sağ iktidar, Ayasofya’yı açmayı va’detti; ama nedense elinden gelmedi.



Fas Krallığı, çok eski bir devlet. Hazret-i Hasen soyundan olduğu iddia edilen VI. Muhammed halk tarafından seviliyor. Avrupalılar, Marakeş sebebiyle bu memlekete Marok diyor. Onlar kendilerine Mağrib, biz ise Fes diyoruz. Çünki Osmanlı fethi, Fes şehrinin sınırına kadar uzanıyordu.

Endülüs tarzı direkli câmilerin ortasında avlu ve şadırvan bulunuyor. Kıyıda köşede küçük taşlar dikkat çekiyor; özürlüler bununla teyemmüm ediyor. Câmiler, millet yatmasın veya siyasî toplantılar olmasın diye namaz vakitleri açılıyor. Mâlikî mezhebindeki halkın çoğu dindar.

Kadın-erkek hemen herkes kukuletalı mahalli elbise cellâbe giyiyor. Bizim bildiğimiz fes de var; ama giyen az. Türklere rastlayınca, “Haremi Sultan” (Muhteşem Yüzyıl) ve “Vadi Diyab” (Kurtlar Vadisi) diye soruyorlar. Fas’ta Arab, Bedevi ve Endülüs’den gelme Muri adında üç grup var. Muriler açık renk. Arapça, Berberice ve Fransızca resmî dil gibi. Berberice’nin ayrı alfabesi var (Resim 6).

Etli sebze yahnisi tacin ile irmik ve etten mamul kuskus adlı iki yemeği meşhur. Sokakta satılan kaynamış salyangoz pek rağbette. Yeşil çaya şeker ve nane ekleyerek içiyorlar.

Çarşılar, hareketli; bize göre ucuz; pazarlık payı sonsuz... İnsanlar fakir, dilenci çok. Bir an gözünüz birine çarpsa, bu para istemesi için kâfi bir sebep. Zeytine benzer bir taneden elde edilen argan yağı pek meşhur. Emniyetli, temiz ve görmeye değer bir memleket.

Pek bilinmeyen Tanca, portakal ağaçları ve ılık havasıyla bir Akdeniz sahil şehri. Daha temiz. Meşhur seyyah İbni Batuta’nın kabri var.

Amerika kurulduğunda, ilk tanıyan ülke Fas olmuş. Amerika’nın dünyada ilk açtığı diplomatik temsilcilik de burada.

Şefşufan, sokakları ve evlerinin maviliği ile bilinen bir dağ kasabası. Mistik bir havası var.

Fas’ın ve dünyanın en eski şehirlerinden Fes kurulurken, altın bir kazma bulmuşlar. Onun için adı fes kalmış. Arapça kazma demek. Eşekler bol, yük ve çöp taşıyor. Zira sokaklar pek dar. Dünyanın 1250 senedir faaliyetteki en eski üniversitesi Kureviyyîn, tedrisatını câmi içinde yapıyor.

Ahmed Ticânî, Ebu Bekr İbnü’l-Arabî, Abdülaziz Debbağ gibi din büyüklerinin kabirleri burada. Elhamra tarzı taş işlemeleriyle meşhur medreseleri var. Çarşı, mesleklere göre sıralanmış ve isimlendirilmiş. Her eski meslek erbabından numuneler var. Dericilik ileri ve ucuz. Debbağlar çarşısı, kokudan yaklaşmak zor, ama enteresan. Fas, İspanyol, Fransız ve İngiliz turist kaynıyor. Zira Avrupalılar için, ucuz ve enteresan bir tatil beldesi.

Surlar içindeki Meknes, bir ara pâyitaht imiş. Fas’ın kurucusu sayılan Mevlay İsmail’in türbesi süslü ve ruhaniyetli.

Başşehir Rabat’ta kraliyet sarayı önünde tarihî kıyafetli muhafızlar.

Kazablanka veya yerli ismiyle Dârülbeyzâ (Beyaz Ev); yeni ve modern bir şehir. Deniz kenarında, hatta denizin üzerine yapılmış Kral II. Hasan Camii. Saatli, rehberli ve paralı geziliyor. O kadar ruhaniyetsiz ki, katedrale veya AVM’ye benziyor.


Resim 3


Resim 4


Resim 5

Fas’ın en meşhur şehri Marakeş. Onun da en meşhur yeri Câmaa el-Finâ adlı kocaman meydan. Satıcılar, maymun ve yılan oynatanlar, şaklabanlar, seyyar lokantalar, meyve suyu satanlar, aklınıza ne gelirse var. Etrafı çarşı, lokanta ve kafeler. Halkın 7 Evliya dediği türbeler arasında, Kadı Iyaz ve Delâil yazarı İmam Cezûlî (Resim 4) de var. Eski sultanlara ait Bâdi Sarayı (Resim 3) harap, ama hâlâ ihtişamlı. Müslümanların Endülüs’ten kaçarken getirdikleri Kurtuba Câmii mihrabı burada. Marakeş’te hâlâ Yahudilerin yaşadığı bir mahalle var. Marakeş’e bir saat mesafede, Atlas dağları eteğinde âdetâ karlı bir İsviçre manzarası görülebilir (Resim 5).


Resim 6

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Muharrem 1439
Miladi:
20 Ekim 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter