Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


“Hilafet nedir ve niçin bu kadar önemlidir?” Bu soruların enteresan cevaplarını Rıza Tevfik şöyle anlatıyor; İngilizlerin parmağı olan 31 Mart Hadisesinin tertipçilerinden olan Rıza Tevfik, bu ihtilal sonrası İngiliz sefaretine gittiğinde çok soğuk karşılanır. Rıza Tevfik bunlara bir mana veremez. Bir süre sonra İngiltere'ye gittiğinde İngiltere'nin Türkiye büyükelçisi Lord Nicholson'ı ziyaret eder ve bu soğuk karşılamanın nedenini sorar ve şu ibretli cevabı alır:
-Biz jön Türkleri teşvik ettik çünkü ihtilal olacak ve sultanla hilafet alaşağı edilecekti. Fakat aldandık, beklediğimiz neticeyi alamadık. Gerçi Kanun-i Esasi geldi fakat sultan ve hilafet yerinde kaldı.
Bu cevap üzerine Rıza Teyfik şu soruyu sorar;
-İngiltere Devleti'ni hilafet müessesesi neden bu kadar ilgilendiriyor?
-Haa biz Mısır'da, Hindistan'da İslam kitlelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlar ca altın harcadık, muvaffak olamadık. Halbuki sultan yılda bir defa bir selam-ı şahane, bir de hafız Osman hattı Kur'anı Kerim gönderiyor, bütün İslam ümmetini hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor.



Kemal Paşazade Tarihinin 8. cildinde, Sultan II. Bayezid Han zamnında yaşanan şöyle bir hadiseyi nakleder: Draç kalesinin Venedikli muhafızları endişeli bir bekleyiş içerisindeydiler. Duymaktan korktukları haber gecikmemiş, Elbasan Sancakbeyi Evrenosoğlu İsazade Mehmed Bey kumandasındaki Osmanlı akıncılarının yaklaştığını öğrendiler. Venedik, bu liman kalesine ayrı bir önem veriyordu. Zira onu kaybederse, Mora kıyılarından olduğu gibi Arnavutluk’tan da tamamen sökülüp atılacak, sonunda Akdeniz’den silinecekti. O yüzden Draç’ı savunma tedbirlerine titizlik gösterilmiş, tahkimat hayli teferruatlı tutulmuştu.

Akıncılar beklenirken, kale içindeki Öğürdürce kilisesinden yanık bir ses duyuldu. Askerler ne olduğunu anlamamakla beraber, yüzlerini hemen oraya çevirdiler ve dikkat kesildiler. Hayır hayır... Bu ahenkli sesin kelimeleri İtalyanca değildi. Ama meseleyi kavramaları hiç de güç olmadı: Henüz görmedikleri biri ezan okuyordu. Askerler, kılınçlarının kabzalarına el atıp hızla oraya seğirttiler. Ezan sesi, kilisenin önündeki servi ağacından gelmekteydi ve şüphesiz orada gizlenmiş bir Müsliman vardı. Ama nerede?.. Askerler, ağacın çevresini dolanmalarına, kılıçlarıyla sık dalları budamalarına, tepe noktasına kadar her yanını gözden geçirmelerine rağmen kimseyi bulamadılar ve sonunda “insani değil” hükmüne vararak geri döndüler. Döndüler ama, zaten bozuk olan moralleri sıfıra inmiş gibiydi. Çünkü görünmeyen bir kaynaktan gelen bu ezan sesini, elbette kendi lehlerine bir ilahi işaret olarak yorumlayamazlardı. Anlaşılan o ki kaleyi ellerinde tutamayacaklardı. Nitekim tahminlerinde de yanılmadılar. Osmanlı akıncılarının savletlerine dayanamayan Draç kalesi 13 Ağustos 1502 günü teslim oldu.



Sultan III. Mustafa zamanında topçuluğun ve donanmanın ıslahıyla görevli olarak Osmanlı devletine gelen Macar asıllı Fransız subayı Baron de Tott, “Memoires sur les Turcs et Tartares” adlı eserinde, Kanuni Sultan Süleyman devrinde geçen ilgi çekici bir istimlak mesele sini nakleder: “Süleymaniye Camiinin yeri tesbit edildiğinde, inşaatın yapılacağı arsanın tam ortasında, evini hiçbir suretle satmak istemeyen bir yahudi vardı. Çok büyük paralar teklif edilmesine rağmen Yahudi, kararından vazgeçmiyordu. Önünde bütün dünya ordularının mağlup olduğu ve bütün imparatorların eğildiği muhteşem Süleyman’ın, o Yahudiyi idam ettirirken, evini de yerle bir etmesi beklenirdi. Ne mutlu, davalarını adaletin hükmüne bırkan ve çevresindekilerin yargılarına değer vermeyecek kadar büyük bir ruh taşıyan hükümdarlara!... İşte Sultan Süleyman da böyle bir insandı. Kanunu çağırmak için tahtından indi.

Şeyhülislama yazdığı mektupta şöyle diyordu:
“Bir adam, Allahü Teâlâ adına bir mabed inşa etmek istemektedir. Müslümanlar, böyle mukaddes bir iş için mülklerini satmaya seve seve razı oldular. Ancak bir Yahudi, bu teklifleri reddederek mülkünü satmıyor. Bu adam nasıl bir cezayı hak etmiştir?”
Şeyhülislam cevabında:
“Hiçbir cezayı hak etmemiştir. Zira kişler arasında fark olmaksızın, bütün mülkiyetler mukaddestir. Böylesine mukaddes bir kanununu çiğneyerek, Allahü Teâlâ adına bir mabed inşa etmek doğru olmaz”
Kanun, çocuklarına, belki de ileride israf edilecek bir arsayı bırakmak isteyen Yahudi’nin arzusuna uygundu. Ancak Padişahlara tanınan bir hakka göre, ihtiyacı olan her evi kiralayabilirdi. Bu yüzden, Yahudiyi ve mirasçılarını kapsayacak bir kontrat yapılması, mülkiyetin korunması ve ancak ondan sonra evin yıkılarak yerine camiin yapılması uygundu. Şeyhülislamın fetvası kelimesi kelimesine uygulandı.



Vaktiyle İstanbul’da Abbas isminde yaşlı bir dilenci vardı. Bilhassa her sene Ramazan ayında dilendiği paralarla yüklü bir servete sahip olmuştu. Dilenciliğe yeni başlayan bir çingene genci, Abbas’ın namını duymuştu. Onu görüp, bu mesleğin püf noktalarını öğrenmek istiyordu. Nihayet bir Ramazan gecesinde hamama girdiğini görüp, ardınca içeri daldı ve kurna başında yanına yaklaşıp şöyle dedi:
-Efendim! Bendeniz dilenciliğe başlamaya karar verdim. Umarım ki bu asil sanatın inceliklerini bu kulunuzdan esirgemezsiniz. Ne türlü usül ve kaidesi var ise bilcümle öğrenmek isterim. Şu mübarek geceler hürmetine lutfediniz.
Abbas cevap verdi:
-Peki evlat öğreteyim. Dilenciliğin başlıca üç kuralı vardır, kulağına küpe olsun. Bir, her nerede olursa olsun istemeli. İki, her kimden olursa olsun istemeli ve üç, her ne olursa olsun istemeli.

Yeni yetme dilenci hemen Abbas’ın elini öperek dedi ki:
-Ustam, ben fakirim. Allah rızası için bir şey!
Abbas şaşırdı:
-Burası hamam bre! Burada dilencilik mi olur?
-Her nerede olursa istemeli dedin ya usta!
-İyi ama ben zaten senin kadar fakir bir dilenciyim.
-Öyle ama ikinci kural istemek için adam seçmemek gerektiğini bildirmiyor muydu?
-Fesübhanallah! Bu kurna başında ben şimdi sana ne verebilirim be adam? Elbisem dışarıda, paralarım evde. İşte ortada bir tasım, bir tarağım var.
-Ustam kuralların üçüncüsü der ki: Her ne olursa olsun istemeli. Ben tasa tarağa da razıyım.
Abbas şaşkın... Etraftan onları seyredenler hayrette. Genç dilenci tası tarağı aldı ve hamamdan çıkıp gitti. O günden sonra Abbas dilenciliğe tövbe etti ve soranlara da:
-Tası tarağı toplattık! Gayrı bizden bu işler geçmiş, diye yakındı. İşte, “Tası tarağı toplamak” tabiri buradan kaldı.



Osmanlı askerleri, İstanbul’un fethinden sonra bir hapishanede asil tavırlı iki yaşlı Bizanslı gördüler. Bunlar son Bizans imparatorunun haksız uygulamalarına karşı çıktıkları için hapse atılmış iki devlet adamı idi. Bu mahkûmları Fatih’in huzuruna getirdiler. Fatih onları özgürlüklerine kavuşturup, iltifatlar etti. Ayrıca Osmanlı ülkesini gezmelerini ve gördüklerini gelip kendisine rapor etmelerini istedi. Bizanslılar önce Bursa’ya gittiler. Çarşı pazarı dolaşıp halkın birbirlerine ve yabancılara karşı davranışını gözlemlediler. Baktılar ki, her tarafta saygı, sevgi, hoşgörü. Ezan okunduğu zaman dükkanları kapatmaya bile gerek görmeden halk camiye gidiyor. Hırsızlık, dolandırıcılık, yolsuzluk, kimsenin hatırına bile gelmiyor. Hayret içinde kaldılar.

Oradan adalet mekanizmasının işleyişini görmek için mahkemeye gittiler. O gün mahkemede şöyle bir dava görülüyordu: “Adamın biri bir at satın almıştı. Eve geldiğinde yem yemediğini gördü. Eski sahibine iade etmek istediğinde satıcı, satmadan önce atın yediğini söyleyerek geri almamıştı. Alıcı mahkemeye gitti, ama kadıyı yerinde bulamadı. Mübaşire sorduğunda kadı’nın annesinin öldüğünü, bu yüzden bugün mahkemeye gelmeyeceğini öğrendi. Çaresiz evine döndü. O gece hayvanı öldü. Ertesi gün kadıya tekrar gidip durumu anlattığında, kadı dün neden gelmediğini sordu. Adam geldiğini ancak kendisini bulamadığını söyledi. Kadı bunun üzerine, ‘demek ki bu zarara ben sebep oldum’ dedi ve beygirin parasını cebinden ödedi.”
Bizanslılar şaşkınlıkla olayı izlediler. Sonra da Bursa’dan Kütahya’ya gittiler. Kütahya halkının da Bursa halkı gibi ahlâki olgunluğa sahip olduğunu gördüler. Kütahya’da da mahkemeye gidip, bir davayı izlediler: “Adamın biri bir tarla satın almıştı. Tarlasını sürerken sabanının ucuna sert bir şey takıldı. Baktı ki bir küp altın. Pazarlığa dahil olmadığı için helal olmayacağı düşüncesiyle hemen tarlayı aldığı adama gidip altınları iade etmek istedi. Adam, altınların tarlanın yeni sahibinin kısmeti olduğunu söyleyerek kabul etmedi. Olay mahkemeye intikal etti. Kadı altınları önce bulana, sonra tarlanın eski sahibine teklif etti. İkisi de kabul etmeyince birinin kızı ile ötekinin oğlunu evlendirdi ve düğün hediyesi olarak da altınları onlara verdi.”
Bizanslılar bu durum karşısında bir kez daha hayretler içinde kaldılar. Oradan Konya’ya gittiler. Çarşı pazarda dolaşıp, burada da insanların birbirlerine davranışlarındaki güzel ahlâkı görüp hayran oldular. Konya’da da bir mahkemeye gittiler ve şöyle bir dava ile karşılaştılar: “Konyalı bir tüccar, İtalyan bir tüccara iki balya pamuk ipliği sipariş vermişti. O da maları gemiye teslim etmişti. Fakat gemi yolda fırtınaya yakalanıp battı. İplik sahibi parasını istedi. Konyalı malın eline geçmediğini söyleyerek parayı ödemedi. Bunun üzerine İtalyan Konya’ya gelip adamı mahkemeye verdi. Kadı, İtalyanın, malları Konyalıya teslim edilmek üzere gemiye yüklediğini, dolayısıyla malların Konyalının malı olduğunu, batarken de Konyalının malı olarak battığını söyledi ve parayı Konyalıdan tahsil etti”
Kararı dinleyen Bizanslılar hayret içinde heyecanlanarak İtalyanla birlikte tezahürat gösterdiler. Kadı onları sakinleştirdiyse de İtalyanı sakinleştirmeye muvaffak olamadı. Bunun üzerine kadı iplik sahibine, “sizin ülkenizde böyle bir dava için nasıl hüküm verilirdi?” diye sordu. O da, “hiçbir yabancı için böyle bir hüküm verilirmez?” dedi. Bunun üzerine kadı: “Eğer ülkenizde güneş doğar, yağmur yağar ve ot, sebze biterse siz çocuklarınıza ve hayvanlarınıza dua edin. Allah onların hürmetine sizi açlıktan öldürmüyor” dedi ve adaletin her insanın hakkı olduğunu ilave etti.



Bir padişah Hızır (aleyhisselam)’ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar çağırttı: "Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım" dedi. Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi ki: "Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz" Adamın karısı kanaatkar biriydi: "Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye. Bundan sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten" dedi. Ama adam kafaya koymuştu. Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi. Bunun için kırk gün izin istedi.

Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu. Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti: “Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı çekiyorduk. Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim" dedi. Padişah buna çok kızdı: "Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?" diye bağırdı. Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu. Birinci vezire sordu:
-Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?
-Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım.
Bu sırada peyda olan, nurani bir çocuk, vezirin sözleri üzerine söyle dedi: “Küllü şeyin yerciu ila aslihi" Padişah ikinci vezirine sordu:
-Bu adama ne ceza verelim?
-Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım.
Biraz önce ansızın ortaya çıkan çocuk yine: "Küllü şeyin yerciu ila aslihi" dedi. Padişah üçüncü vezire sordu:
-Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?
-Padişahım bana göre, bu adamı affedin size yakışan, sizden beklenen budur. Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil. Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli.
Nurani çocuk yine söze karıştı: "Küllü şeyin yerciu ila asıhı" Bu defa padişah o çocuğa yöneldi:
-Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?
Çocuk cevap verdi:
-Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin babası yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk doldururdu. O da babasına çekti. Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi. O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi. Benim söylediğim söz "Herkes aslına çeker" demektir. Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu.



Birinci Dünya Harbinin başında, daha önceden İngiliz casusu Lawrwence’in kandırdığı ve Vehhabilerin tarafına geçen bedevi kabileleri, Arab yarımadasında isyanlar çıkarıyıorlardı. İlk isyanı, 3 Haziran 1916’da Medine civarındaki demiryolu ve telgraf hatlarını tahrip ederek başlattılar. 5-6 Haziran gecesi de karakollara saldırdılar, fakat Hicaz’daki Osmanlı kuvvetleri'nin kumandanı Fahreddin Paşa’nın aldığı tedbirler sayesinde geri püskürtüldüler. Fakat başlangıçta sayıları 50.000’i bulan isyancılar, gün geçtikçe çoğalıyorlardı. Üstelik İngilizler’den devamlı silah ve para yardımı alıyorlardı. Buna karşılık Osmanlı askerinin mevcudu ise sadece 15.000 idi ve İstanbul’dan hiçbir yardım alamıyordu. Çünkü Osmanlı 7. Ordusu, Filistin, Irak ve Kanal cephelerinde İngilizlerle savaş halindeydi.

Fahreddin Paşa, elindeki yetersiz kuvvetlerle, Medine’ye saldırmaya hazırlanan Vehhabileri, Bi’r-i Ali ve Bi’r-i Mâşî mevkilerinde mağlub etti. Fakat hızla sayıları artan ve İngiliz desteği ile güçlenen asiler, 9 Haziran’da Cidde, 7 Temmuz’da Mekke, 22 Eylül’de Taif’i zaptettiler. Böylece Fahreddin Paşa’nın müdafaa ettiği Medine dışındaki bütün Arabistan şehirleri isyancıların eline geçmiş oldu. Artık Medine her taraftan kuşatılmıştı. İşte bütün bu zor şartlar altında Medine tam 2 sene 7 ay düşmana dayandı. Bu arada Fahreddin Paşa, herhangi bir yağma ihtimaline karşı şehirdeki bütün Mukaddes Emanetleri İstanbul’a nakletmeye karar verdi. Bir komisyon kurularak tesbit edilen 30 parça Emanet-i Peygamberî, 2000 kişilik bir muhafız birliği refakatinde İstanbul’a doğru yola çıkarıldı. Bu son derece tehlikeli bir işti. Çünkü Filistin ve Şam civarında İngilizlerle savaş devam ediyordu ve her an düşman eline geçme ihtimali vardı. Fakat Emanetler, salimen İstanbul’a ulaştırılarak Topkapı Sarayına teslim edildi. Geçen bu zaman zarfında, Hicaz demiryolu ve telgraf hatları Vehhabi isyancıları tarafın dan tamamen tahrip edildiğinden, İstanbul ile hiçbir bağlantı kalmadı. Nihayet müttefikimiz olan Almanya’nın teslim olmasından sonra 30 Ekim 1918’ de Osmanlı Devleti de Mondros mütarekesi ile savaşa son verdi. Bu mütareke ile Arabistan İngiliz himayesine bırakılıyordu. İlk olarak Mekke Emiri Şerif Haydar, İngiliz hükûmeti adına buraya gelen Vehhabi emirine şehri teslim ederek ailesi ile birlikte şehri terketti. Fakat bunlardan Fahreddin Paşa hâlâ şehri müdafaaya devam ediyordu. Nihayet İngiliz subaylarının idaresindeki Vehhabi birlikleri Medine kalesini kuşattılar. Şehirde açlık ve susuzluk başlamıştı. Bu arada İstanbul’dan gelen bir subay İtilaf devletleriye mütareke imzalandığı ve Hicaz’ın da onlara teslim edileceği emrini Fahreddin Paşa’ya iletti. Fakat Paşa, “Ben burada dalgalanan Türk bayrağını kendi elimle indiremem. Mutlaka indirilecekse buraya başka bir kumandan tayin etsinler” dedi. , Fahreddin Paşa’nın bu sözü derhal İstanbul’a telgrafla bildirildi. İstanbul’daki işgal kuvvetleri kumandanlı ğı, henüz tahta çıkmış olan Sultan Vahidedin’e, Fahreddin Paşa’nın vazifeden alındığına dair bir emir yazdırdılar ve Adliye Nazırı Haydar Bey ile Medine’ye gönderdiler. Padişahın imzasını gören Paşa, derhal şehrin idaresini Haydar Bey’e bıraktı ve Ravza-i Mutahhara yanındaki bir medresede, daha önceden hazırlatmış olduğu bir odaya girdi. Herkes merakla ne olacağını bekliyordu. Onun maksadı, orada ölünceye kadar inzivaya çekilmek idi. Fakat kumandan vekili Necib Bey, İngiliz işgal kuvvetleri kumandanlığının emri üzerine birkaç asker gönderip, onu karargah daki çadırına getirtti. 10 Ocak 1919. Buraya gelen İngiliz askerleri Paşa’yı alarak savaş esiri sıfatıyla Mısır’a ve oradan da Malta’ya getirdiler. Böylece Mondros mütarekesinden sonra düşmana en son teslim olan şehrimiz Medine-i Münevvere oldu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1439
Miladi:
17 Temmuz 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter