Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Fatih Sultan Mehmed’in vefatı bugün bile münakaşa mevzuudur. Eceliyle mi vefat etti, yoksa bir suikasta mı maruz kaldı? Hâlâ açık değildir.

“Büyük kartal öldü!”

Fatih Sultan Mehmed’in vefatını, İstanbul’daki Venedik elçisi ülkesine böyle haber vermişti. İtalya’nın topuğunu fetheden hükümdarın, Roma üzerine yürümesi an meselesiydi. Yeni çıkılan seferin de bu fethi kolaylaştırmak maksadını taşıdığı belliydi.

Dünya tarihinin en büyük hükümdarlarından Fatih Sultan Mehmed, hayatının en olgun çağında, Mısır üzerine, belki Rodos'a sefere çıkışının haftasında 3 Mayıs 1481 günü Gebze’de Tekfurçayırı mevkiinde kısa süren bir hastalık neticesi vefat etti. Hususî tabibleri Acem Lârî Çelebi ve Yakub Paşa başındaydı. Lârî, Yakub’un tedavisini hatalı bulmuş; fakat kendisi de muvaffak olamayınca tekrar Yakub’u çağırmışlardır. Padişahın vefatından bir sene evvel kaleme alınan Tâli-i Mevlûd-i Sultan Mehemmed Han adlı eserinde müneccimbaşı Geylânî, padişahın bir sefer sırasında vefat edeceğine dair keşfini yazmıştır. Sultan, bunu okudu mu bilinmez. Ama keşif doğru çıkmıştır.

Nakkaş Sinan'ın (sağda) ve Nakkaş Osman'ın (solda) tasviriyle Sultan Fatih

Ah şu doktorlar!

Osmanlı tarihçileri vefat sebebinin hastalık olduğunda müttefiktir. Hezarfen Hüseyn, Takvîmü’t-Tevârih’te “Nikris (gut) hareket edip, bazı alâmetler de eklenince, tahtı oğlu Şehzade Bayezid’e vasiyet ederek vefat etti” diyor. Köprülü Kütüphanesi’ndeki anonim Mecmua-i Resâil’e göre padişah sefere hasta çıkmıştı. Yolculuk kendisini iyiden iyiye yordu. Diline takılan şu beyti devamlı söyler oldu: Âh min süfretin garîbin bigayrı iyâb/Âh min firkatin min ahbâb! [Âh ederim dönüşü olmayan yolculuktan/Âh ederim sevdiklerimin ayrılığından] Öleceğini hissetti. Bu da hastalığını arttırdı. Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa, “İnşallah Mısır’a sultan olursunuz. Sıcaktır; orayı tercih edip kalırsınız. Anadolu ve Rumeli’yi şehzâdelerinize bırakırsınız” diye teselliye kalkıştıysa da muvaffak olamadı.

Sultan Fatih'en vefatında üzerinden kesilerek çıkartılan kaftan (Topkapı Sarayı)

Bu seferde bizzat bulunan Neşrî, “İstanbul’dan çıkalıdan beri hasta idi. At arabasına girerek sefer etmesinden, yabancı kimseler ahvaline vakıf değildi” der. Kemalpaşazâde, “Ayak zahmetiyle huzuru kaçmıştı. Atalarından gelme nikris illeti, son demlerinde kendisini ciddi rahatsız ederdi” der. Tâcüttevârih, sefere hasta çıktıklarını, giderek zayıflayıp hallerinin değiştiğini anlatır. Müneccimbaşı, konakladıkları yerde hastalığının şiddetlendiğini söyler. Nişancızâde, sıhhati iyi olmadığı halde sefere çıktığını, konakladığında vaziyetin ağırlaştığından bahseder. Hayrullah Efendi, “Babası gibi nikrisi vardı. Seferde hastalığı arttı; hatta binip inmeye gücü kalmadı. Konakladığı günün akşamı vefat etti” der.

Hâdise hakkındaki en enteresan tasvir, o devirde yaşamış Âşıkpaşazâde’ye aittir. Gerçi Âşıkpaşazâde’nin o tarihte vefat etmiş olduğu; eserini talebelerinin tamamladığı söylenirse de bu başka mevzudur. Orada der ki, “Vefatına sebep, ayağında zahmet vardı. Tabibler ilacından âciz oldular; sonra toplanıp ayağından kan aldılar. Zahmeti arttı. Şerâb-ı fâriğ verdiler. Allah rahmetine vardı” der; sonra manzum olarak tabiblere acı serzenişte bulunur. Şerâb-ı fâriğ, şifâsı umulan, ama işe yaramayan son ilaçtır.

Tabibler şerbeti kim verdi bana/O hân içdi şerâbı kana kana

Ciğerin doğradı şerbet o hânın/Hemîn dem-i zârı etti yana yana

Dedi niçün bana kıydı tabibler/Boyadılar ciğer-i canı kana

İsâbet etmedi tabib şerâbı/Timarları kamu vardı ziyâna

Tabibler hâna çok taksirlik etti/Budur doğru kavil düşme gümâna

Dua et Âşıkî bu hân hakkında/Ki nûr-ı rahmete cânı boyana.

Solda Sultan Fatih'in vefatından 10 sene kadar evvel Ferrara'nın çizdiği potrtesi. Padişah hayli şişmanlamıştır. Sağda ise Bellini'nin padişahın vefatına yakın yaptığı bir portre. Padişahın çok zayıfladığı görünüyor.

Bu hâle nasıl geldi?

Sultan Fatih’in heyeti yakışıklı idi. Fakat 40 yaşlarında iken çok şişmanlamıştı. Vefatına bir sene kala da çok zayıf düşmüştü. Ölümünde içinden omuzlar kesilerek çıkarılan elbisesi bunu gösterir. Ressam Bellini’nin yaptığı son resminde zayıf, benzi uçuk, yüzü ince ve alt çenesi biraz yukarı kalkmış haldedir. Demek ki dişleri dökülmüştür. Padişahı bu hâle getiren nedir? Tıp tarihçisi Süheyl Ünver’e göre, polidipsi (böbrek rahatsızlığı sebebiyle aşırı su ihtiyacı) ve diyabet (şeker) olabilir. Padişahın yalnız yemek yeme âdetini kanun hâline getirmesi belki bunun işaretidir. Öte yandan, saray mutfak kayıtlarından da anladığımıza göre, zayıflık ve takatsizliğin önüne geçmek için çeşitli ve gıdalı yemeklere itibar etmektedir. Vefat sebebi ise, muhtemelen nikris krizi de denilen asidoza, yani böbrek ifrazatının atılamaması neticesi girilen komadır. Nikris, tek başına değilse bile, böbrek tahribatı yoluyla öldürücü olabilmektedir.

Fatih’in etraflı bir biyografisini kaleme almış Alman tarihçi Franz Babinger der ki: “Padişahın İtalya’yı fethinden korkan Venedik, 15 suikast tertipledi. Sonuncusu muvaffak oldu. Venedik Yahudisi Iacobo, Müslüman görünüp Yakub adını aldı. Yüksek meblağda para, Venedik vatandaşlığı ve vergi muafiyeti karşılığında bu cinayeti işledi. Üsküdar’a geçtiği 25 Nisanda zehirlemeye başladı. Tedavi iddiasıyla doz arttırıldı. 3 Mayıs Perşembe gün vefat vuku buldu. Padişah ölünce, asker suçluyu, yani Yakub Paşa’yı linç etti”. Son devir tarihçileri, onlarca klasik Osmanlı kaynağını bırakıp, bu söze iştiyakla sarılmıştır.

Günah keçisi

Babinger’e göre zehirlenme kat’îdir; esas fail meçhuldür. Babinger, en az Venedik kadar, Şehzade Bayezid’e işaret eder. Sefer Mısır’a olduğuna göre, Memlûk Sultanı Kayıtbay da zanlılar arasındadır. Hatta Kayıtbay’ın adamı da Lârî Çelebi olarak verilir. Hâdiseden on sene evveline ait 1471 tarihli bir Venedik vesikasında, Yakub Paşa’ya bu yolda yapılacak bir tekliften bahis vardır. Osmanlı tarihçilerinde buna dair en ufak bir ima dahi yoktur. Âşıkpaşazâde’nin yazdığı ve zamanenin delil gösterdiği şiirde, tabibin şüpheli ilacına bir ima sezilirse de, padişahın çektiği ölüm acısının kastedilmesi daha mantıklıdır. Hatırlı bir hasta iyileşmez de ölürse, bugün bile tabibleri suçlamak âdettir. Üstelik Yakub Paşa, padişahı öldürdüğü için değil, Sadrazam Karamani Mehmed Paşa ile beraber ölümü gizlediği gerekçesiyle ayaklanan asker tarafından katledilmiştir.

Her işin arkasında bir suikast aramak yersizdir. Padişahın vefat ettiği 49 (veya bazı rivayetlerde 51) yaş, bugün için genç; ama o zaman için normal sayılabilecek bir yaştır. Padişahın babası Sultan II. Murad, 47; dedesi Çelebi Sultan Mehmed, 39; büyük dedesi Yıldırım Sultan Bayezid, 43 yaşında vefat etmiştir. Genetik mirası kötü, üstelik seferlerde yıpranmış ve hastalıkla tükenmiş bir vücuda, o zamanın mahdud fennî imkânlarıyla tabibler ne yapsın? Ta Sultan II. Murad’dan beri Osmanlı hizmetindeki Yakub Paşa’ya padişahın itimadı çoktu. Hatta bir ara defterdarlık bile yapmıştır. Padişahın hususî tabibliğine kadar yükselmiş bir zâtın, basit bir menfaat için böyle cinayet işlemesi pek akıl kârı değildir. Bu niyette birinin saraya kadar sokulması büyük bir emniyet zaafına işaret eder ki, bu, Fatih ve sarayı için pek muhtemel görünmüyor. Her ne kadar o devir, “zehrin altın çağı”; İtalya da bunun kompetanı olsa da, Sultan Fatih’i Venedik’in zehirlediğini iddia etmek, komplo teorisinden öte bir kıymeti yoktur. Cinayet faraziyesinin kabul görmesinin sebebi, son asırda milletin sürüklendiği eziklik ve herkesi düşman görme sendromudur. Babinger’i anlamak daha da kolaydır: Yakub Paşa bir Yahudidir. Bir Alman için, Yahudiler, dünyadaki bütün kötülüklerin sebebidir.



Sultan Hamid’in en küçük oğlu Âbid Efendi, sürgün yıllarında hep babasının yanında olmuştur. En son vefat eden padişah oğlu da odur.

Âbid Efendi'nin çocukluğu Mehmed Âbid Efendi, Sultan Hamid’in en küçük oğludur. 1904 senesinde Yıldız Sarayı’nda Saliha Nâciye Hanım’dan dünyaya geldi. Sultan Hamid, oğluna küçükken vefat eden bir kardeşinin ismini verdi. Âbid Efendi 4,5 yaşında iken babası tahttan indirildi ve Selânik’e sürgüne gönderildi. Yanında oğullarından Abdürrahim ve Âbid Efendiler, kızlarından da Şâdiye, Ayşe ve Refia Sultan ile zevceleri Müşfika ve Nâciye Hanım vardı. Alâtini Köşkü’nde beraberce hapis hayatı yaşadılar. Abdürrahim Efendi tahsil; kızlar ise evlilik vesilesiyle İstanbul’a döndü. Ama Âbid Efendi yaşça küçük olduğu için hep babasıyla beraber kaldı. Hükümetçe tayin olunan İttihatçı muallimler, kendisine ders okuttular. Balkan Harbi’nde Selânik tek kurşun atmadan düşünce; padişah ve ailesi bir Alman vapuru ile İstanbul’a getirildi. Beylerbeyi Sarayı’na hapsedildi. Âbid Efendi burada da babası ile beraberdi.

Beylerbeyi Sarayı'nda Âbid Efendi'nin sünnet olduğu oda

İttihatçılar, Rumeli'yi 4 sene içinde kaybeden kendileri değilmiş gibi, Âbid Efendi'ye milliyetçilik dersi veriyor. Tahtada meşhur Kin şiiri yazıyor. Unutma gördüğün hakareti bil/Kinini kalbinde sakla, uyutma/Ağlama, gözünün yaşını sil/Bekle zamanını, fakat unutma/Unutma Sırbı, Bulgarı, Yunanı/Kinini kalbine ateşle yazdır/Unutma sel gibi çağlayan kanı/Ölürsen bunları taşına yazdır.

Arnavutluk tahtına bir adım

Âbid Efendi, 13 yaşında babasını kaybetti. Galatasaray Lisesi ve Harbiye’de okudu. Bu arada annesi de vefat etti. 1924 sürgününde mülâzım-ı evvel (üsteğmen) rütbesinde idi. Hanedan mensuplarının çoğu gibi Beyrut’a gitti. Sonra Nice’e geldi. Halife Abdülmecid Efendi’nin kızı Dürrüşehvar Sultan ile evlenmeye tâlib oldu ise de, Halife kızının küçüklüğünü sebep göstererek reddetti. Âbid Efendi sonra Paris’e giderek 1936’da Sorbonne Hukuk Fakültesi ve 1937’de Siyasî İlimler Fakültesi’nden mezun oldu. Sorbonne’dan hukuk doktorası aldı. Ayrıca Ecole Nationale des Langues Oriantales Vivantes Fars Dili ve Edebiyatı kısmını bitirdi.

Genç şehzadeler saray bahçesinde br merasimde. Soldan: Abdülkerim, Âbid ve Vâsıb Efendiler

Âbid Efendi, 1924 senesinde hanedanın sürgününde Mısır’a yerleşmek istedi. Ancak vaktiyle kendisine vezir rütbesi verilmediği için hanedana soğuk duran Melik Fuad, hanedan mensuplarının Mısır’a girmesine müsaade etmezdi. Âbid Efendi de tekrar Beyrut’a yerleşti. Ağabeyi Selim Efendi gibi Cünye’de ve yazları Âliye’de oturdu. Sonra Paris’e gitti. Ablası Ayşe Sultan ile kaldı. Seyyar sabun satıcılığı ile hayatını kazandı. 1940-1948 arası kısa aralıklarla Toulouse, Nice, Madrid, Lizbon, Kahire, İskenderiye ve Tiran’da yaşadı.

1936’da Sultan Hamid’in tüfekçibaşısı Matlı Cemal Paşa’nın oğlu ve Arnavutluk hükümdarı Ahmed Zogu’nun kızkardeşi Seniye Hanım (1908-1969) ile evlendi. Bu evlilik Ankara’yı çok tedirgin etti ve bir takım diplomatik manevralara girişmesine yol açtı. Zira Zogu’nun oğlu yoktu ve Âbid Efendi’nin tahta çıkma tehlikesi vardı. 1939’da İtalyan işgaline kadar 3 sene Arnavutluk’un Paris sefiri oldu.

İtalyan işgali üzerine Zogu ve ailesi de sürgüne çıktı. Âbid Efendi’nin düzeni yine bozulmuştu. 1948’de boşanmak zorunda kaldı. Bir yandan da büyük bir maddî sıkıntıya düştü. Şerefine düşkündü. Paris’te yaşayan eski Osmanlı vatandaşı gayrımüslimlerin ve Fransız hükûmetinin yardım tekliflerini geri çevirdi. Sevdiği, ancak hayatın pahalı olduğu Paris’i terk etmek zorunda kaldı. 1966’da gittiği Beyrut’ta bir talebe pansiyonuna yerleşti.

Âbid Efendi ve bir ara evlendiği Arnavutluk Prensesi Seniyye Hanım

Hep vatansız yaşadı

Ömrü boyunca haymatlos (vatansız) yaşadı. Hiçbir devlet tâbiyetine girmedi. Bu sebeple düzenli bir işi de olamadı. Suudi Arabistan Kralı Faysal, kendisine maaş bağlayıp diplomatik pasaport verdi. En çok desteği kendisinden gördüğü ablası Ayşe Sultan’ın oğlu Ömer Nami Bey’in misafiri iken Beyrut’ta sokakta geçirdiği bir kalb krizi üzerine vefat etti. Şam’da Süleymaniye Câmii hazîresinde sürgünde vefat eden diğer hanedan mensuplarının yanına defnedildi. Çocuğu yoktu.

Âbid Efendi çok zeki, kültürlü ve tarihe meraklıydı. Son zamanlarında vakti kütüphanelerde, kitapçılarda geçerdi. Pürüzsüz İstanbul Türkçesi ve Fransızca’dan başka, Arapça ve Farsça bilirdi. Babası ile alâkalı hatıralarını yazması hususunda çok teklif aldı. Ancak herşeyi şüpheyle karşılayan bir tabiatı vardı. Gazetecilerin kendisiyle görüşme taleplerini umumiyetle geri çevirirdi. Babası hakkında sorulan suallere “Onun gibi bir padişah, küçük bir çocuğa ne anlatabilir! Hele benim gibi İttihatçıların elinde büyüyen bir çocuğa!” diyerek latifeyle karşılık verirdi.

Yakışıklı idi. Güzel ve temiz giyinirdi. Sürgünde hep yazın başı açık; kışın kalpaklı gezer; şapka giymezdi. Ancak kalpağı Kemalistler gibi değil, Hindliler gibi sivri yerleri öne ve arkaya gelecek şekilde takardı. Az konuşur; topluluklara girmekten, fotoğraf çektirmekten hoşlanmazdı. Haddinden fazla mütevazı idi. Bir meclise girse, Sorbonne mezunu olduğu halde, şehzâde olduğunu kimse anlamazdı. İşte inkılâbın, vatanında yaşamaya bile müsaade etmediği insanlardan birinin portresi…

Âbid Efendi Nice'de

Yılanın oğlu

Selânik’te sürgünde iken, İttihatçıların önde gelenlerinden ve Cumhuriyet’i kuran kadrodan Fethi (Okyar) muhafız reisi idi. İstanbul’a gideceği bir gün takılmak için bahçede oynayan Şehzâde Âbid Efendi’ye, “İstanbul’a gidiyorum, sana ne alayım?” diye sordu. Zavallı kalfalar da etrafta, çocuk yanlış bir şey söylerse, böyle öğretiyorlar demesin diye, siyah renkleri neredeyse beyaza dönüyordu. Çocuk, hiç düşünmeden, “Kılıç isterim” dedi. “Peki, ne yapacaksın onu?” sualine, Âbid Efendi, “Babamın düşmanlarını keseceğim” diye cevap verince, çok bozulan Fethi Bey “Yılanın oğlu yılan olur!” dedi. (Behice Sultan’ın Hatıralarından…)



Tevhid inancı ve peygamber geleneğine sahip oldukları için Yahudilerin Müslümanlığa hüsün kabul göstermesi umulurdu. Ancak böyle olmadı. Medineli Yahudiler, bu yeni davete karşı önce çekingen; sonra düşmanca bir tavır içine girdi.

Hazret-i Muhammed, Medinelilerin daveti üzerine bu şehre gelip, bir İslâm site devleti kurulduğunda, burada yaşayan Müslüman ve Müşrik Araplar, Yahudiler ve Hıristiyanlar yaşıyordu. Bunlarla bir anlaşma yapıldı. Buna göre adı geçen topluluklar bir arada müttefik olarak yaşayacak, can, mal ve din hürriyeti teminat altına alınacak, aradaki ihtilaflarda Hazret-i Peygamber hâkim sıfatıyla hükmedecekti. Medine Sözleşmesi’ni, hukukçular, tarihte bilinen en eski yazılı anayasa kabul ederler. Ancak bu sözleşmenin ömrü uzun olmadı. Birinci sebebi Medine’deki Müşrik Arapların Müslüman olmasıydı. İkincisi ise Yahudilerin ahdi bozması oldu.

Hayber Kalesi

Devlet reisine suikast

Roma istilâsı üzerine Filistin’den gelmiş olan Yahudiler, nüfusun yarıya yakınıydı. Arapça konuşur; çocuklarına Arab ismi verirlerdi. Zekâ ve çalışkanlıkları sayesinde, çok büyük servet sahibi olmuşlardı. Tevhid inancı ve peygamber geleneğine sahip oldukları için hemen iman etmeleri umulurdu. Ancak böyle olmadı. Yahudiler, bu yeni davete karşı önce çekingen; sonra düşmanca bir tavır içine girdi. İslâmiyet, Yahudi ve Hıristiyanlara dikkate değer bir yakınlık gösterir. Ehl-i kitab adı verilen bu topluluk, hukuken Müslümanlarla eşittir. Can ve mal emniyeti, din ve vicdan hürriyeti teminat altındadır. Kestikleri yenebilir, kadınları ile evlenilebilir.

Medine’de Beni Kaynuka, Beni Nadîr ve Beni Kurayza adlı üç mühim Yahudi topluluğu vardı. Medine’nin kuzeyindeki Hayber’de de Yahudiler yaşardı. Kaynuka, kuyumcu demektir. Bunlar Medine çarşısında ticaretle meşguldü. Nadîr, yeşil çiçekli bitki demek olup, bunların hurmalıkları vardı. Kurayza, deri tabaklamaya yarayan bitkiye verilen isimdir. Bunlar dericiydi.

Fedek kalıntıları

Bedir galibiyetinin hemen ardından Medine çarşısında Müslüman bir kadına bir Kaynukalı’nın tecavüz etmesi üzerine çıkan hâdiseler büyüdü. Mahalleleri kuşatıldı. 15 gün sonra teslim oldular. Hiç ölen olmadı. Hepsi Şam’a yakın Ezriat’a göçtüler. Hazret-i Peygamber bir iş için üç günden fazla kalmamak üzere Medine’ye gelmelerine müsaade etti. Hendek ve Hayber’de Müslümanlara yardıma geldiler.

Kaynukalıların başına gelenler, Nadîrlileri endişeye sevketti. Mekke müşrikleriyle ittifak yaptı. Hazret-i Peygamber’i görüşmeye çağırıp kendisine suikast tertipledi. Nadîrli bir kadının Ensar arasında ağzından kaçırması üzerine suikast ortaya çıktı. Müslümanlar Nadîr yurdunu kuşattı. Hazret-i Peygamber kendilerini imana davet etti. Kabul edenler bağışlandı. Geri kalanları silahları dışındaki bütün mallarını alıp şehri terk ederek Ezrîat veya Hayber’e gitti. Hiç biri öldürülmedi. Halbuki yakın tarihte devlet reisine suikast teşebbüsünün bile idamla cezalandırıldığı malumdur.

Hayber Muharebesini tasvir eden bir minyatür

Eşek gibi anırmak…

Medine’nin 184 km kuzeyindeki bereketli Hayber’de ziraatla uğraşan kalabalık ve zengin bir Yahudi nüfusu yaşardı. Nem sebebiyle sıtma yaygındı. Cahiliye Arabları, burada nasıl sağlıklı yaşadıklarını sorunca, Yahudiler, şehre girince 10 defa eşek gibi anırmak gerektiğini söyler; onlar inanırlar; Yahudiler de böyle yapanları zevkle seyrederlerdi. Hatta bir Arab şairi, “Eşek gibi anıracağıma, sıtmadan ölürüm daha iyi!” demiştir. Hayberliler, Mekke müşrikleriyle müttefikti. Hazret-i Peygamber, bu devamlı tehlikeden kurtulmak için 7. Hicrî senede Hudeybiye Anlaşması ile arka cepheyi emniyet altına alıp Hayber’e yürüdü. Hayber’de 20 bin muharib, 8 müstahkem kale ve mancınıklar vardı. Ama Müslümanlar karşısında tutunamayıp çözüldü. Kaleler sırayla düştü. Halk yük hayvanlarına yükleyebildikleri kadarını alıp gitmekte veya kalmakta serbest bırakıldı. Hayber’in bir kısmına muhtariyet tanındı. Reislerinin kızı Safiyye ile Hazret-i Peygamber evlendi. Hayber’den sonra Yahudilerin yaşadığı Vâdi’l-Kurâ ve Fedek de teslim oldu. Bilahare Yemen ve Umman’da yaşayan Yahudiler bir mukavemet göstermeksizin İslâm hâkimiyetine girdi.

Kurayza Seferini tasvir eden minyatür

Beni Kurayza Yahudileri, Medine’ye takriben 15 km mevkide müstahkem bir kalede yaşardı. Nadîroğulları, kendilerini üstün tutardı. Bir Kurayzalı, bir Nadîrliyi öldürse, kısas edilir; aksi halde diyetle yetinilirdi. Hazret-i Peygamber, bu eşitsizliği kaldırdı. Ama Kurayzalılar nankörlük ettiler. Nadîrliler anlaşmayı bozduğunda, Kurayzalılar yardım etmiş; Nadîrliler sürülüğü halde, Kurayzalılar affedilmişti. Buna rağmen Hendek Savaşı’ndan önce sözleşmeyi bozarak Mekkelilere yardım ettiler. Medine’ye baskın düzenlemek üzere hazırlandılar. Hendek Savaşı kazanıldıktan sonra Beni Kurayza üzerine sefer yapıldı. Kale düştü. Beni Kurayza erkek ve kadınları esir oldu. Kendilerine bir hakem seçmeleri teklif edildi. Onlar, eskiden beri dostları olan Medineli Sa’d bin Muaz’ı hakem seçti. Sa’d, Tevrat’ı da iyi bilirdi. Bunlara Tevrat’a göre hükmetti (Tesniye, 20/10-16). Kurayzalıların itiraz edemediği bu hüküm gereği erkekler idam edildi. Çocuk ve kadınlar esir yapıldı. Müslümanlar, Beni Nadir’deki hataya düşmediler. Bu hâdise, bilhassa Avrupalılar tarafından ballandıra ballandıra Müslümanların zâlimliği şeklinde lanse edilmiştir. Tarihte bütün harblerde yenilenler esir edilir. Ortaçağ, esirlerin tamamen öldürüldüğü bir devirdir. İslâm hukuku bu hususta devlet başkanına esirler hakkında üçlü bir salâhiyet tanımıştır: Öldürmek, köleleştirmek, fidye karşılığı bırakmak. Esirleri öldürmek, tarih boyunca Müslümanlarca tercih edilen ilk yol olmamıştır. Olsaydı Kaynuka, Nadîr ve Hayber Yahudilerine de tatbik edilirdi.

Kurayza esirlerinin idamını tasvir eden bir minyatur



Padişahların çok eğlenceli bir ömür ve debdebeli bir hayat sürdüğünü zannedenler yanılır. İlk padişahların ömrü at sırtında cephede geçmiştir. Sonrakiler ise iç ve dış gâilelerle uğraşmış; rahat yüzü görmemiştir. Bu da sıhhatlerine menfi tesir etmiştir.

Tarihçiler, padişahların ölüm sebebini ya saklamış, ya abartmış veya umumi kültür zaafı sebebiyle tam anlatamamıştır. Protein ağırlıklı beslenmenin neticesi olan nikris (gut, damla) hastalığı ailede irsîdir. Nikris, dolayısıyla ölümü hazırlayabilir. Ölüm sebepleri listesinde 60.dır. Bünyevîdir; rutubet ve sair dış tesirlerle alâkası yoktur. Halbuki Zigetvar’da ordugâhın bataklık yerde oluşu sebebiyle rutubetin Sultan Kanuni’nin hastalığını tahrik ettiği söylenir. Sultan Fatih, 45 yaşından sonra ata binip inemezdi. Anlaşılıyor ki, nikristen, ilâveten romatizma, diyabete bağlı damar tıkanıklığı ile damar sertliği gibi hastalıklar da kastedilmektedir. Gut, böbrek kifayetsizliğine yol açarak öldürür.

Topkapı Sarayı'nda Mukaddes Emanetlerin önünde padişah cenazesinin yıkandığı teneşir

İstanbul, hele Topkapı Sarayı rutubetlidir. Kışın ısınmak, yazın ferahlamak bir meseledir. Her ne kadar sahil köşkleri varsa da, oturulabilecek konforda değildir. Şerefine aşırı düşkün padişahların, tahttan indirme veya millî bir felaket sebebiyle melankoliye düşmeleri kolay olmuş; bu da hastalığı tetiklemiştir. Padişahların yaş ortalaması 52,3’dür. En genç vefat eden Sultan II. Osman (18), en yaşlı ise Orhan Gazi’dir (81).

Sultan II.Abdülhamid'in cenaze merasimi (1918)

Bursa'da hanedanın kurucusu Osman Gazi'nin türbesi

PADİŞAHYAŞVEFAT SEBEBİ
Osman Gazi66

Gut.

Orhan Gazi81

Evlat acısından doğan teessür ve ihtiyarlık çöküntüsü.

Sultan I. Murad64

Kosova’da şehid.

Yıldırım Sultan Bayezid43

Esaretinin 8. ayında geçirdiği astım krizinden vefat etti. Hastalığı için ateşli humma da denir. Rivayete göre “Sizi serbest bıraksam, kargaşayı önleyip iktidarı ele alabilir misiniz?” sözüne müsbet cevap vermesi üzerine telaşlanan Timur tarafından zehirlenmiştir. Bir başka rivayete göre Timur’un kendisini Semerkant’a götürmek istemesinden doğan teessür sebebiyle yüzüğünün kaşındaki zehri içerek intihar etmiştir.

Çelebi Sultan Mehmed39

Edirne civarında atla gezerken nüzul (inme) isabet edip attan düşmüş veya yaban domuzu avında iken kalb krizi geçirmiş; saraya kaldırıldıktan bir gün veya bir müddet sonra vefat etmiştir. Şiddetli baş ağrısı veya dizanteri rivayetleri de vardır.

Sultan II. Murad47

İnme geçirip üç gün hasta yattıktan sonra vefat etmiştir. Meriç üzerindeki Kirişçi adasına yaptığı seyahatte soğuk alıp hastalanarak vefat ettiği de söylenir.

Fatih Sultan Mehmed49

Gut ve diyabete bağlı rahatsızlıklardan dolayı seferde Gebze’de vefat etmiştir. Venedik tarafından zehirlendiği de söylenir.

Sultan II. Bayezid62

İhtiyarlık hastalığı sebebiyle Dimetoka yolunda vefat etti. Kendisini tahttan indiren oğlu Sultan Selim tarafından zehirlendiği de söylenir.

Yavuz Sultan Selim50

Diyabet hastası olan padişahın iki omuzu arasındaki şirpençe (şarbon, antraks) çıbanının, kan zehirlenmesine (septisemi) yol açması sebebiyle seferde Çorlu’da vefat etti.

Kanuni Sultan Süleyman72

İhtiyarlık çöküntüsüne; yorgunluk, gut, dizanteri, anjin ve inme eklendi. Bir haftalık bir hastalıktan sonra Zigetvar’da vefat etti.

Sultan II. Selim50

İki aylık bir hastalık sırasında, yangından sonra yeni yapılan saray hamamını teftiş ederken ayağı kayıp yan üstü düştü. O yer göğerip karardı. Yatağına nakledilince de kuvvetli bir humma başlayıp, mide rahatsızlığı da eklenerek vefat etti.

Sultan III. Murad49

Dört gün süren bir hastalıktan sonra mesâne (prostat) illetinden vefat etti.

Sultan III. Mehmed37

Kalp krizi.

Sultan I. Ahmed28

20 gün süren ateşli hummadan vefat etti.

Sultan I. Mustafa47

Hal’inden 15 yıl sonra, muhtemelen geçirdiği bir sara nöbeti neticesinde vefat etti. Bir rivayette yeğeni Sultan IV. Murad tarafından idam edildi.

Sultan II. Genç Osman18

Hal’inden 1 gün sonra isyancı yeniçerilerce boğduruldu.

Sultan IV. Murad28

Beş senedir muztarip olduğu gut artarak, 14 gün yattıktan sonra vefat etti.

Sultan İbrahim33

Hal’inden 10 gün sonra isyancılarca boğduruldu.

Sultan IV. Mehmed51

Hal’inden 5 sene sonra zâtürreeden vefat ettiği zannedilmektedir.

Sultan II. Süleyman50

İki senedir muztarip olduğu istiska (hydropisie, vücutta su toplanması) sebebiyle 14 gün ağır yattıktan sonra Edirne’de vefat etti.

Sultan II. Ahmed52

İstiska hastalığından Edirne’de vefat etti.

Sultan II. Mustafa39

Hal’inden 2 ay sonra mesâne tıkanması ve melankoli sebebiyle vefat etti.

Sultan III. Ahmed63

Hal’inden 6 yıl sonra diyabetten vefat ettiği zannedilmektedir.

Sultan I. Mahmud58

Ata binemeyecek vaziyette hasta olduğu halde Cuma selâmlığına çıktı. Namazdan sonra silahtar ağanın kolunda güçlükle yürüyerek ata bindirildi. Saray kapısından girişte maiyetinin kolları arasında basur kanaması veya kalb krizinden vefat etti.

Sultan III. Osman58

Uyluğundaki lupus (kurt uru, deri veremi) çıkarıldıktan sonra rahatsızlandı. Donanmanın seferden dönüşünü seyretmek üzere Sarayburnu Kasrı’na çıktıktan sonra fenalaştı. Saraya dönüşte kan zehirlenmesinden (septisemi) vefat etti.

Sultan III. Mustafa57

Rus Harbi sırasında Karasu faciası haberi üzerine sefere kalkıştı; ancak teessüründen inme indirerek vefat etti. Hastalığını, istiska, astım veya kalpte polip olarak verenler de vardır.

Sultan I. Abdülhamid64

Rusların Özi kalesini alıp, halkını kılıçtan geçirdiği haberi üzerine teessüründen inme indirdi; sabaha karşı vefat etti.

Sultan III. Selim47

Hal’inden 1 ay sonra isyancılarca hançerlendi.

Sultan IV. Mustafa29

Hal’inden 2 ay sonra idam edildi.

Sultan II. Mahmud53

Verem.

Sultan Abdülmecid38

Verem.

Sultan Abdülaziz46

Hal’inden 5 gün sonra isyancılarca intihar süsü verilerek bilekleri kesilmek suretiyle katledildi.

Sultan V. Murad64

Hal’inden 18 sene sonra ailevî bir mesele yüzünden diyabet komasına girerek vefat etti.

Sultan II. Abdülhamid76

Zâtürree.

Sultan V. Mehmed Reşad74

Diabet.

Sultan VI. Mehmed Vahîdeddin65

Kalp krizi.



İstanbul’un fethi, sıradan bir şehrin düşmesinden çok öte bir hâdisedir. Hem Türk-İslâm tarihinde, hem Avrupa tarihinde bir dönüm noktası olmuştur.

İslâm dininin doğuşu sırasında dünyada iki büyük devlet vardı: 1-İran’da Sasanî İmparatorluğu; 2-Anadolu, Suriye, Mısır ve Balkanlar’da Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu. Birincisi daha ikinci İslâm halifesi Ömer devrinde Müslümanlar tarafından ortadan kaldırıldı. Toprakları da fethedildi. Bizanslılardan ilk olarak Suriye fethedildi. Doğu Roma’nın başşehri Konstantinopolis (Arapların tabiriyle Kostantiniyye), Müslümanların bir ideali oldu. Hazret-i Peygamber’in Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde geçen “Kostantiniyye elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne iyi kumandandır. Onun askeri ne iyi askerdir” ve Buharî’de geçen “Kostantiniyye’ye ilk sefer eden ordu mağfiret olunmuştur” hadis-i şerifleri bu ideali sembolize eder.

Dünyanın başşehri

Halife Muaviye devrinden itibaren Müslümanlar İstanbul’u almak için çok uğraşmıştır. Burayı fethetmek için ilk ordu, 670 senesinde, sonraları halife olan Yezid’in kumandanlığında gelmiş; bu orduya hayli sahâbî iştirak etmişti. Bunlardan biri de bugün İstanbul’da Eyyüp Sultan diye bilinen ve adıyla meşhur bir semtte türbesi bulunan Hâlid bin Zeyd idi. 80’i aşkın yaşıyla, Peygamber sözünün müjde ve bereketine kavuşabilmek için kuşatmaya katılmıştı. Fetih mümkün olmadı. İslâm ordusu dizanteri salgınına yakalandı.


Daha sonra Emevi halifesi Abdülmelik, oğulları Süleyman ve Mesleme’yi 715 senesinde tekrar şehri kuşatmak üzere gönderdi. Mesleme, Anadolu üzerinden kara yoluyla; kardeşi Süleyman da Ege denizi üzerinden gelerek şehri kuşattı. Şehrin tamamı fethedilemedi. Ama Mesleme, bugün İstanbul’un büyük bir semti olan Galata’yı alıp yedi sene oturdu. Bugün hâlâ ayakta olan Arab Câmii o günlerin hatırasıdır.


Asırlar sonra Osmanlılar bu ideali canlandırdı. Dördüncü padişah Yıldırım Sultan Bayezid ve torunu Sultan II. Murad zamanında defalarca şehir kuşatıldı. Ancak başka düşman taarruzları sebebiyle her defasında kuşatma kaldırıldı. Şehir, hem çok stratejik mevkidedir; hem de tabiat itibariyle çok güzeldir. Fransa İmparatoru Napoléon demiş ki “Dünya tek bir devlet olsaydı, başşehri İstanbul olurdu”. Bugün bile öyledir.


Şehri fethetmek yedinci Osmanlı padişahı Sultan II. Mehmed’e nasip oldu. 21 yaşındaki bu deha hükümdar, gece gündüz kuşatma planları yaptı. Çabuk soğuyan topu keşfetti. Boğaz’ın Avrupa yakasına kısa zaman içinde bir hisar yaptırdı. şehirde ciddi bir istihbarat faaliyeti yürüttü. Katolik baskısından çekinen, şehir Ortodokslarının gönlünü kendisine meylettirdi. Nihayet şehrin içlerine doğru uzanan halicin ağzında Bizanslıların gerdiği zinciri aşamayınca, gemileri karadan denize indirerek, şehri kalbinden vurdu. Toplar şehir surlarını dövdü. 53 gün sonra şehri savunan Latinler teslim oldu. Elinde kılıç savaşırken ölen son imparatorun ölüsü, surlarda bulundu. Padişah, bu kahraman düşmana gereken saygıyı göstererek defnedilmesine izin verdi.

Dönüm noktası

İstanbul’un fethiyle Müslümanların önü açıldı. Osmanlılar, arkalarını emniyet altına aldı. Zira her askerî teşebbüsünde, karşısına Bizans’ın Avrupalılarla ittifakı çıkıyordu. Böylece Müslüman orduları Viyana’ya kadar gitti. Avrupa, İslâmiyet ile tanıştı. Balkanlarda hayli topluluk Müslüman oldu.

İstanbul'un fethini tasvir eden 1903 tarihil ecnebi bir kartpostal

Çok kimselerin teşebbüs ettiği İstanbul’un fethine genç bir hükümdar iken muvaffak olması, Peygamberin ismini taşıyan Sultan II. Mehmed’e, bütün İslâm dünyasında fevkalade bir itibar kazandırdı. Bugün bile Müslümanlar arasında kendisini tanımayan ve minnetle anmayan yoktur. İstanbul’un fethiyle, torunu Yavuz Sultan Selim’in alacağı halifelik unvanına da elverişli bir zemin hazırladı. Bütün Müslüman dünyası, Kostantiniyye’yi fethedip Hazret-i Peygamber’in müjdesine nâil olan sultanların halifeliğini tereddütsüz kabul etti. Fatih Sultan Mehmed ve Osmanlılar, böylece İslâm ve Türk tarihinin bir iftihar vesilesi oldu. Peygamberin fethi müjdeleyen sözünde geçtiği için, Osmanlılar, Kostantiniyye ismini muhafaza etti. Constantinus gibi büyük bir hükümdarın kurduğu dünyanın bu en güzel ve mühim şehrini fethettiklerini göstermek için bu ismi iftiharla kullandı. Paralar bu isimle basıldı.


İstanbul’un fethi, dünya tarihi bakımından da dönüm noktasıdır. Latinler, kuşatmayı bir haysiyet meselesi olarak görmüş; mezhep farkına bakmayarak Hıristiyan tarihinin bu mühim şehrini korumak üzere İstanbul’a gelmişlerdi. Şehri kahramanca müdafaa ettiler. Ama mağlup oldular. Sultan Fatih, bu şövalyelere, şövalyece muamele etti. Kahramanlıklarının karşılığı olarak memleketlerine dönmelerine izin verdi. Artık Avrupa’da Türk tehlikesinin bertaraf edilemeyeceği inancı doğdu. Bunun üzerine Batıda yer aramaya başladılar. Bu da yeni keşiflere yol açtı. Yeni Dünya’nın serveti Avrupa’ya aktı. Böylece Rönesans ortaya çıktı.


İstanbul’un fethi ideali, Türklerin Anadolu ve Rumeli’ye kök salmasını kolaylaştırdı. Kendilerine bir itimat geldi: “İstanbul’u fethettik; artık bu coğrafyadan kolay kolay atılamayız” dediler. Bu onların fetihlerinin önünü açtı. Mısır’ın da, Macaristan’ın da fethinin anahtarı İstanbul oldu. Cihan Harbi’nde İttihatçı reisleri İstanbul’u boşaltıp Sultan Reşad’ı Konya’ya taşımayı düşündü. Hasbelkader Beylerbeyi’nde mahpus bulunan Sultan Hamid’e danışıldığında, “İstanbul’u terk edersek, bir daha dönemeyiz. Elinde kılıç savaşarak ölen son Bizans imparatoru kadar da mı olmayalım?” demişti. Sultan Vahideddin, bunun için tahtını kaybetmek pahasına İstanbul’dan ayrılmadı.



İstanbul’un fethi ideali, Türklerin Anadolu ve Rumeli’ye kök salmasını kolaylaştırdı. Kendilerine bir itimat geldi: “İstanbul’u fethettik; artık bu coğrafyadan kolay kolay atılamayız” dediler. Bu onların fetihlerinin önünü açtı. Mısır’ın da, Macaristan’ın da fethinin anahtarı İstanbul oldu. Cihan Harbi’nde İttihatçı reisleri İstanbul’u boşaltıp Sultan Reşad’ı Konya’ya taşımayı düşündü. Hasbelkader Beylerbeyi’nde mahpus bulunan Sultan Hamid’e danışıldığında, “İstanbul’u terk edersek, bir daha dönemeyiz. Elinde kılıç savaşarak ölen son Bizans imparatoru kadar da mı olmayalım?” demişti. Sultan Vahideddin, bunun için tahtını kaybetmek pahasına İstanbul’dan ayrılmadı.


1402’de Timur ordusu tarafından perişan edilmiş iken, 50 sene içinde toparlanıp İstanbul’u fethetmek az bir iş değildir. Bu fetih, Osmanlı Devleti’ni bir imparatorluk yapmıştır. İmparatorluk, çeşitli taçların kendisine bağlı olduğu büyük devlet demektir. Osmanlı Devleti, an’aneleri basit bir beylik idi. Fetih, bu beyliği, imparatorluğa taşıdı. Kırım, Bosna, Eflak, Boğdan, Arnavutluk gibi nice taçları elinde tutan Fatih Sultan Mehmed’i, Avrupalılar, Roma İmparatoru kabul etti. İtalyanlar, kendisini parçalanmış ülkelerini birleştirecek kahraman olarak gördüler. Floransa Dükü, Fatih’in resmini, üzerinde üç taç (Osmanlı, Bizans ve Roma tacı) bulunan madalyonlara bastırdı.

Ressam ve mimar Bellini'ni yaptığı Sultan Fatkih portresi ile kesilmiş üç taçlı İtalyan madalyonu

Padişah, İstanbul’da boş bulunan Ortodoks patrikliğine tayin yaptı. Ortodoksların da hâmisi olarak, Katoliklere karşı bir güç kazandı. Hristiyanlar arasındaki Katolik-Ortodoks bölünmüşlüğünü güçlendirdi. Müslümanlar bir şehri fethedince, ilk Cuma günü burada topluca namaz kılamları dinî bir emir olduğu için, savaş hukukuna uygun olarak, şehrin en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı câmiye çevirdiler. Diğer kiliselere dokunmadılar. Halkı da esir etmeyip, vatandaş statüsü tanıdılar. Hatta herkesin mülkünü, elinde bıraktılar. Padişah, şehrin hayatiyetini artarak devam ettirmesini istiyordu. Osmanlılar, XIII. asırdaki Latin istilasıyla harab hâle gelen ve bir daha toparlanamayan şehri imar ettiler. Anadolu ve Rumeli’den vasıflı nüfus getirip yerleştirdiler. Türkler, şehre, kendi mühürlerini bastılar.



Osmanlıların geri kalmasını, çokları matbaanın geç gelmesine; bunu da bağnazlığa bağlar. Halbuki Osmanlı ülkesinde ilk matbaa Avrupa ile beraberdir. Ama rağbet görmemiştir. Neden mi?

Osmanlılar matbaayı evvelden beri biliyordu. Nitekim Evliya Çelebi, Viyana’da gördüğü “basmahane”den bildik bir şey gibi bahseder. Arab harfleri ile ilk kitap 1514’de İtalya’nın Fano kasabasında basıldı. Venedik, Roma ve Viyana’da da Arapça ve Farsça kitaplar basılırdı. Bunlar daha çok tüccar ve misyonerlerin işine yarayacak cinstendi. XV. asırda İstanbul’da “basmahane” adıyla matbaalar vardı. Fakat bunları Rum, Ermeni ve Yahudiler işletir; kendi dillerinde kitaplar basardı. 1493’te Selânik’te Yahudi matbaası vardı. Ermeniler, İtalya’da matbaacılık öğrenip, 1567’de İstanbul’da matbaa açtı. Sonra 1627’de ilk Rum matbaası kuruldu; ilk bastığı eser de, Yahudiler aleyhine bir risaleydi. Sultan III. Murad’ın, Avrupa’da basılan Arapça, Farsça ve Türkçe kitapların, Osmanlı ülkesinde serbestçe satılmasına izin veren 1587 tarihli bir fermanı vardır.

Osmanlıca matbaa klişeleri

Gavur icadı mı?

Türkler matbaada basılmış kitaba rağbet etmez; el yazısını yeğlerdi. Basma kitaplarda, el yazısı kitaplardaki sanat ve zarafetten eser yoktu. Estetiğe düşkün Osmanlı münevverleri, zarif el yazısıyla yazılmış, mürekkebi parlayan, kenarı tezhib edilmiş, cildine özenilmiş kitaplardan zevk alırdı. Kitap okumak yalnız bir ihtiyaç değil, bir keyifti. Zaten bol mikdarda ve gayet seri şekilde kitap çoğaltan hayli hattat vardı. Bunlar işsiz kalabilirdi. Üstelik kitaba düşkün belli bir zümre idi. Bugün de öyledir.

Müslümanlara ait ilk matbaa, Osmanlı sanayi inkılâbının başladığı Lale Devri’nde 1727’de İbrahim Müteferrika tarafından açıldı. New York’taki matbaa ile arasında 36 sene vardır. Paris elçiliğinden dönen Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin yanında kâtib olarak götürdüğü oğlu Said Efendi, Paris’teki matbaaya hayran olmuştu. Dönüşte bunun benzerini kurmak üzere Macar muhtedisi İbrahim Ağa’yı seçti. İbrahim Ağa, sadrazama Teshilü’t-Tıbaa adlı bir layiha vererek, Endülüs ve sair facialarda nice İslâm eserinin zâyi olduğunu; büyük kitapları hatasız kopya edecek hattat kalmadığını beyan etti ve matbaanın faydalarını anlattı: Mühim kitapların teksiri herkes için faydalıdır. Kitapların ve içindeki bilgilerin yayılmasına sebep olur. Yazıları okunaklıdır, sudan tesir görmez. Basmacılık kârlı bir sanattır. Bir cild yazana kadar, binlerce kitap elde edilir ve kitap ucuzlar. Kitabın başına ve sonuna fihrist konup aranan şeyin kolayca bulunması mümkün olur. Taşralarda da kitaba ulamak mümkün olur. Kütüphaneler kurularak, medreselere destek temin edilir; böylece ilim tahsil edenlerin sayısı artar. İslâmiyetin yayılmasına hizmet eder. Avrupalıların, kıymetini anlayıp bastırdığı Arapça ve Farsça kitaplar hatalarla doludur, bu engellenmiş olur. Matbaa, devletin şerefini arttırır.

Said Efendi

Zamanın şeyhülislâmı Yenişehirli Abdullah Rumî Efendi’ye “Basma sanatında maharet iddia eden Zeyd, lügat, mantık, hikmet, heyet (astronomi) ve bunların emsâli âlet ilimlerine dair telif olunan kitaplarının harf ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, kâğıtların üzerine basarak, bunların benzerlerini elde ederim dese, Zeyd’in böyle kitap basmasına şer’en izin verilir mi?” diye soruldu. Şeyhülislâm şöyle fetvâ verdi: “Kitap basma san’atını iyi bilen kimseler, bir kitabın harf ve kelimelerini birer kalıba çıkarıp, buradan kâğıtlara basmakla, bu kitaptan az zamanda kolayca, çok sayıda elde ediyor. Böylece çok ucuz kitap yazılmasına sebep oluyor. Faydalı bir iş olduğundan, şeriat bu kimsenin bu işi yapmasına izin verir. Kitapta yazılı ilmi bilen birkaç kişi, önce kitabı tashih etmelidir. Tashih ettikten sonra basılırsa, güzel bir iş olur”. Öteden beri bizde söylenen “Avrupa’da matbaa bulunup, kitaplar basılırken, bizdeki din adamları matbaa günâhtır, gâvur icadıdır diyerek engellediler. Yıllarca geri kalmamıza sebep oldular” sloganının gerçeği budur.

Hokka-kalem tabutta

Sadrazam projeyi beğendi. Temmuz 1727’de Sultan III. Ahmed’den din dışı kitapların basılmasına müsaade eden bir ferman aldı. Sait Efendi ile İbrahim Müteferrika bir müdârebe (emek-sermaye) şirketi kurup, ilk matbaayı İbrahim Ağa’nın Selimiye semtinde Harem iskelesindeki konağında açtılar. Dört tane de ilim sahibi musahhihleri vardı. Aralık 1727’de basılan ilk kitap Vankulu adlı 2 cild Arapça-Türkçe lügat kitabıdır. Cevherî’nin Sıhâhu’l-Cevherî kitabının Medine Kâdısı Mehmed Efendi tarafından yapılmış bir tercümesidir. 1. Cild 666, 2. Cild 756 büyük sayfadır. 18 puntoluk harflerle 1000 nüsha basılmıştır. Yalnızca ilk matbaacı değil, aynı zamanda ilk yayıncı olan İbrahim Ağa, matbaanın kuruluşundan vefatına kadar (1726-1745) bastığı eserlerin hepsi iki harita ve 21 cild kitaptır. O zamanki toplam fiyatı 1200 kuruş olan bu kitaplar, İstanbul Üniversitesi Umumi Kütüphanesi’ndedir. Matbaanın birkaç klişesi ise Maarif Matbaası’ndadır.

Müteferrika matbaasında basılan ilk kitap: Vankulu Lügati

Hattatların hokka-kalemlerini bir tabuta koyup Bâbıâli’ye protesto yürüyüşü yaptığı; bu sebeple dinî kitapların yazılma işinin yine hattatlara tahsis edildiği anlatılır. O yıllarda İstanbul’da bulunan Baron dö Tott, matbaanın alâkasızlıktan kapandığını söyler. Bu rivayete dört elle sarılan oryantalistler de Osmanlılara veryansın eder. Halbuki harb sebebiyle bir müddet kapalı kalmış; sonra ilk fırsatta tekrar faaliyete geçmiştir.

Said Efendi, birkaç sene sonra sadrazam olup, meşguliyeti artınca, matbaayı ortağına bıraktı. Basmacı İbrahim Ağa 1742’de vefat ettikten sonra, matbaayı, bir din adamı olan, damadı ve kalfası Kadı İbrahim Efendi idare etti. Rus harbini müteakip 1783’te tarihçi Râşid ve Vâsıf efendiler, Fransız sefaretinin yüksek bir fiyatla almak istediğini duyunca, ecnebi ele geçmesin diye matbaayı satın aldılar. Fransızca kitap bile bastılar. Giderek köhneleşen ve harfleri kullanılmaz hâle gelen Müteferrika Matbaası, 1798’de faaliyetini tatil etti. Bunun üzerine devlet, Mühendishane, Üsküdar (Dârüttıbaa) ve Takvimhane-i Âmire adında üç matbaa kurdu. Bunlar sonra Devlet (Maarif) Matbaası’na dönüştü. Sultan II. Mahmud devrinde dinî kitapların basılmasına da izin verildi.

İbrahim Müteferrika (1674-1745)

Macaristan’da Koloşvarlıdır. Kalvenist papaz mektebinde okurken, 1690’da esir edildi. 18 yaşında İstanbul’da köle pazarında satıldı. Müslüman olup hürriyetini kazandı. Yazdığı Risâle-i İslâmiyye adında Müslümanlığın üstünlüklerini anlatan kitabını Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya takdim ederek takdirini kazandı. Padişahın hususi hizmetine bakan müteferrikalardan biri oldu. Diplomatik tercümanlık yaptı. Çok zeki, bilgili ve müteşebbis bir şahsiyetti. Kabri Okmeydanı’nda iken, cumhuriyet devrinde Tünel başındaki Mevlevihane’ye nakledilmiştir.

Filistin'de Bi'rüsebi'de bir Osmanlı matbaası (1917)



Çokları, matbaayı ilk bulan kişi olarak Alman Johann Gutenberg’i bilir. Halbuki Gutenberg’den asırlarca evvelinden beri matbaa bilinir ve kullanılırdı.

Francis Bacon, 1620 yılında, dünyadaki en mühim üç buluşun matbaa, barut ve pusula olduğunu söyler. Şöyle ki, kâğıt gibi, bu üçünün de vatanı Asya’dır. Müslüman Araplar ve Türkler vasıtasıyla Avrupa’ya gelmiştir. Matbaa olmasaydı, Rönesans’ın tesiri çok daha zayıf olurdu. Buluşların ve fikirlerin yayılmasını kolaylaştırarak ilmin inkişafına hizmet etti. Öte yandan milliyetçiliğin artmasına ve Avrupa ekonomisinin ilerlemesine de yardımcı oldu. Kısacası matbaa, Batı medeniyetinin karakterini değiştirdi. Ama matbaayı Johann Gutenberg’in bulduğunu söylemek haksızlık olur. Gutenberg, matbaayı Avrupa’da bulan kişidir. Asyalılar, asırlardır bunu bilir ve kullanırdı.

Girit'te bulunan baskı diski (solda). Bilinen en eski matbu eser: Elmas Sutra (sağda)

Türk buluşu mu?

Bir yazıyı veya şekli, bir tahta, metal veya taş bloğa ters olarak kazıyıp, sonra bunu düz olarak bir başka yere basma sanatı çok eskidir. Hakiki manada matbaa, bir yazıyı hareketli harflerle çoğaltarak basmaktır. Basma sanatına dair elde mevcut en eski eser ME 2000 yıllarına ait Girit’te bulunmuş bir toprak disktir. Bunu Hititlerden öğrenmişlerdi. Sonra sahneye Çinliler çıkmıştır. Ağaç matbaa Çin ve Kore’de ME VI. asırda kullanılıyordu. Yazıların tek parça blok üzerine kazınıp basılması esasına dayanan blok matbaa IX. asrın başında keşfedildi. Eldeki en eski matbu kitap 868 tarihlidir ve Sutra Elması adında bir Budist dua kitabıdır. O devirde matbaacılık umumiyetle Budist rahiplerin elindeydi ve bu dinin yayılması için bir vasıta olarak görülürdü.

Metal matbaayı yapan Çinli Bi-Sheng ve metal harfleri.

Harfleri hareketli ilk matbaa Uygurlar tarafından geliştirilmiştir. Nitekim yüz yıl kadar evvel keşfedilen Tun-Huang mağarasında hareketli tahta Uygur harfleri ve V-XI. asır arasına ait vesikalar bulundu. 1041’de Bi-Şeng adında Çinli bir demirci bu harfleri metalden yaptı. Hareketli metal matbaanın Gutenberg’den yıllar evvel 1403’de Kore’de de kullanıldığı biliniyor. Mamafih hareketli matbaada basılan Çince kitaplar bile, Çin’de değil, Türkistan’da bulunmuştur. Arkeolog Helmuth Bossert, hareketli matbaanın bir Türk buluşu olduğunu ortaya koymuştur. Uygurlar deri, Çin kâğıdı ve ipek üzerine, iki renkli (siyah ve kırmızı) basardı.

Blok baskı kalıpları (solda). Gutenberg'in matbaasnın modeli Polonya Grebocin müuzesi (sağda)

XIV. asırda Mısır’da Memlûkler, harfleri hareketli matbaa ile kitap basardı. Hem blok, hem hareketli matbaa, güneyden Müslüman istilâsı, kuzeyden Türk akınları vesilesiyle Avrupa’da tanındı. Avrupa’da ilk matbu kitaplar 1423’te basıldı. Bunlar Latince gramer ve halk için yazılmış dinî metinlerdir. Hepsi blok matbaada, tahta kabartma kalıp usulüyle basılmıştır. Harfleri hareketli metal matbaa ilk defa Alman Johann Gutenberg tarafından kullanılmış; yanlış olarak herkes kendisini “matbaayı bulan kahraman” olarak tanımıştır. Gutenberg’in usulü ile baskı, yavaş ve pahalı olduğu için, 1796’da Çek asıllı Alois Senefelder, levhalar biçiminde kesilmiş taş kalıplar üzerine elle yazılmış yazıların presler altında kâğıda basılması usulünü buldu: Taşbaskı (litografya). 1831’de Osmanlı ülkesine de geldi ve çok tutuldu.

Gutenberg ve Fust (solda). Gutenberg'in bastığı ilk kitap: İncil (sağda)

Matbaayı bulan kahraman!

Gutenberg, Mainzlidir. Asil bir aileden olan annesinin soyadıyla anılır. 1434’te Strasbourg’a göçerek burada görünüşte ayna ve cam imalatı yapan; aslında matbaacılıkla uğraşan bir şirket kurdu. Şirket batınca, 1444’te Mainz’e döndü. 1448’de kurşun-kalay karışımı metal harf döküp, şaraphanelerde üzüm ezmek veya mandıralarda peynir sıkıştırmak için kullanılan mengene yardımıyla yazıları kâğıda basmaya muvaffak oldu. 1450’de Johann Fust adlı bir bankerle ortaklık kurdu. Hilekâr Fust, 1455’te şirketi feshedip, Gutenberg’in elinden makineleri aldı. Gutenberg’in ilk bastığı kitap “42 Satırlık İncil” idi. 1873’te 3400 sterline satılmıştır. Gutenberg, sonra Pfister adlı bir ortak buldu. Günde 300 sayfa basacak kapasitede bir matbaa kurdu. Burada da ilk basılan “30 satırlık İncil” adlı eserdir. Baskı pahalıya mal olduğu için, Gutenberg iflas edip sefalete düşünce, Nassau Dükü kendisine asalet unvanı ve maaş tahsis etti. Gutenberg, 1468’de ümitsizlik içinde öldü. Matbaayı geliştirip tanıtan ise Fust oldu. Kitapları ucuza mal etti. Mainz ve Strasbourg’dan sonra, 1461-1471 arasında Bamberg, Köln, Augsburg, Basel ve Nürnberg’de, sonra da Speier, Ulm, Lübeck ve Leipzig’de matbaalar açıldı. Kitap kapağına kimin bastığına dair yazı koymak Köln’de âdet olduğundan, Gutenberg’in hangi kitapları bastığı bilinmemektedir. Matbaayı Almanlar 1465’te İtalya’ya, 1470’de de Fransa’ya götürdü. Bunu Budapeşte (1473), Londra (1477), Viyana ve Prag (1479), Edinburgh (1504), Dublin (1550) ve Amerika (1639) takip etti.

Litografya (taşbaskı) makinesi

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Ramazan 1438
Miladi:
23 Haziran 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter