Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


İnsanlar bol olan nimetten gafildir. Ekmeğin kıymetini de ancak savaşta anlar.
Buğday ve mamulleri tarihin her safhasında ve her yerde gıdanın esasıdır. Hele Şark mutfağında ekmek olmadan doyulmaz

Bir gün tayyarede yemek yiyorum. Hostesten ekmek istedim. “Türk müsünüz?” diye sordu. “Nereden anladınız?” dedim. “İkinci ekmeği istemenizden... Seversiniz siz ekmeği” demez mi? Ne yapalım, biz ekmeksiz doymayız.
Biraz da ekmek buyurun!

Buğday, mutfağın efendisidir. Zaten boğ, Eski Türkçede “efendi” demektir. Balkanlara ait Boğdan, Boğomil, Boğaç gibi kelimeler, bununla irtibatlıdır. Buğday ziraatı bu coğrafyada yaygındır. Buğday, öğütülüp un yapılır. Sadece buğdaydan değil, arpa, çavdar ve mısırdan da elde edilir. Çok çeşitli gıdaların hammaddesidir. En başka ekmek gelir ki Şark sofrasının esasıdır. Pilavla, mantıyla, hatta neredeyse börekle bile yenir. Yemek azsa, “Biraz da ekmek buyurun!” diye hatırlatılır. Bunun da somun, yufka, fodla, pide, fırın, lavaş, tandır ekmeği gibi şekil veya pişirme tarzı değişik olmak üzere çeşitleri vardır.

Seyyar ekmekçi

Aslı Eski Türkçe’de yemek manasına etmek gelir. XVII. asırda ekmek’e dönüşmüştür. Bugün bile Anadolu’da ekmek yemek, yemek yemek manasına kullanılır. Ekmeğini evde yapmak bir üstünlüktür. Damadın “harmanından ekmekli, davarından kurbanlı” olması makbuldür. En güzel katıktır. Süte ekmek doğranarak yapılan papara, fakir kahvaltısıdır. Ekmeğin yumurtaya bulanıp; yağda kızartılarak şerbete atıldığı ekmek tatlısı, kolay tatlıdır.

Tabirlere bile girmiştir: “Ekmek çarpsın”; “Ekmek hakkı”; “Ekmek, aslanın ağzında”; “Ekmek parası”; “Ekmeğim haram olsun”; “Ekmek kavgası”; “Ekmeğini taştan çıkarmak”; “Ekmeğini yemek”; “Eli ekmek tutmak”; “Ekmek elden, su gölden”; “Oradan bize ekmek çıkmaz”.

Jean-François Millet'nin "Ekmek pişiren kadın" tablosu

Buğdayın az ve kıymetli olduğu zamanlarda, buğday ekmeği zenginlerin, arpa ve çavdar ekmeği ise fakirlerin harcıydı. Zaman değişti; şimdi zenginler, sıhhî sebeplerle arpa ve çavdar ekmeğine rağbet ediyor. Kaliteli buğday unundan mayasız ve ekmek dilimi şeklinde yapılan peksimet, muhafaza kolaylığı bakımından bilhassa seferde çok işe yarar. Aslı Farsça “katı ekmek” mânâsına “beksimât”tir. Peksimati şeklinde Yunanlılar da bilirler. Umumiyetle askere verilir; sulu yemeğe batırılarak yenir.

Ekmek, mukaddes bir gıdadır. Yerde ekmek parçası gören; alıp öper, yüksek bir yere koyar. Yahudiler, Mısır’ı terk ederken, yanlarında maya olmadığı için, ekmeği mayasız yapmışlardır. Bugün de hamursuz bayramında bunu anarlar. Hristiyanlar, İsa aleyhisselâmın ekmeği takdis ettiğine inanarak komünyon âyinlerinde yer verirler. Hatta bir ara bu ekmeğin mayalı mı, hamursuz mu olacağı hususunda Kilise’de sert münakaşalar yaşanmıştı. 5000 sene evvel Mısır’da pişirilmiş ekmek parçaları, İngiltere’de British Museum’dadır. Yeni Gine’de ekmek ağacı vardır. Ekmek ile patates arasında bir meyve verir. Adanın İngiliz valisi, ağacın tohumunun bile dışarı çıkarılmasına izin vermezdi. Savaştan sonra tek Türkiye’ye izin verdi. Ama bir şey çıkmadı.

Dünyanın en usta fırıncıları olarak Holandalılar ile Türkler bilinir. Eskiden bizde fırıncıların çoğu Karadenizli idi. Rusya’da bile fırın açarlardı. Vaktiyle su meraklıları gibi, ekmek meraklıları vardı. Ekmeğin pişkinini, odun ateşinde pişmişini alabilmek için Beşiktaş’ta Aynalı Fırın, Aksaray’da Hasanpaşa Fırını; Süleymaniye’de İnce Fırın gibi uzaklara gitmeyi; hatta Bursa’dan Kocabıçak’tan getirtmeyi göze alırlardı.

Ulus Gazetesi'nde ekmek karnesi haberi

Son söz ekmeğin!

Fransa’nın zavallı kraliçesi Marie Antoinette’e atfedilen, ama aslında La Bruyere’in bir romanında geçen “Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler!” sözü meşhur olmuştur. İnsanlar bol olan nimetten gafildir. Ekmeğin kıymetini de harbde anlar. Amerikan başkanı Hoover, “Harbde ilk söz topların; son söz ekmeğin” demişti.

XVI. asırda İstanbul’un nüfusu yüzbini aşmıştı. Bu da günlük 35-40 ton buğday ihtiyacı demekti. 1621 senesinin Boğaz’ı donduran şiddetli kışında, ekmeğin kilosu 60 akçeye çıkmıştır. 1828’de Rusya ile harbden ötürü, yollar kapanmış; İstanbul’a zahire gelmez olmuştu. Şehir nüfusunun tamamının sayılması da, ilk defa ekmek ihtiyacını anlamak için bu tarihte yapıldı. Şehirde 360 bin kişi sayıldı. Harbden evvel fırınlara günde 900 ton buğday veriliyordu. Bu sefer ordunun ihtiyacı da fazlaydı. Hükümet, Anadolu’dan getirtmeye teşebbüs etti. Mesela Kayseri’den üçbin deve yükü buğday istendi. Halbuki bütün Kayseri’de dağınık halde yalnızca üç yüz deve vardı. Bu teşebbüsün sonu böylece hüsran oldu. Bu sefer Çukurbostan’daki yedek zahireye başvuruldu. Her sene yenilenmesi gerekirken yenilenmediği için, bu da çürümüş veya külçeye dönüşmüştü. Bulunan darı, çavdar, arpa gibi zahire, değirmenlere gönderilip un hâline getirildi. Asker nezaretinde câmi, kilise ve havra önlerinde halka dağıtıldı. Yiyenin hastalandığı bu ekmeği Tarihçi Lûtfi Efendi, “Her biri yumruk kalınlığında simsiyah bir somun ki, Rabbim göstermesin, yenilir yutulur şey değil!” diye tasvir ediyor. Öyle ki beyaz ekmek, o zaman en kıymetli metâ hâline gelmişti.

1916 senesine ait ekmek karnesi

1946 Eylül-Ekim ekmek karnesi

Birinci Cihan Harbi’nde ekmek vesikaya bağlandı ve kalitesi de iyice düştü. Süpürge tohumları, mısır koçanları, biraz darı veya arpa, pek az da mısırla karıştırılıp öğütülerek ekmek yapılırdı. Fırında tamamen dağıldığı için, tavalar içinde pişirildi; bu da yetmeyince, içine kimseye ne olduğu söylenmeyen bir şey karıştırıldı. Çok sonra bu “mahud madde”nin tuğla ve kiremit imalinde kullanılan Kâğıthane çamuru olduğu anlaşıldı. Bu devirde Sadrazam Talat Paşa’nın bu ekmekten yediği; Enver Paşa’nın ise çok sevdiği atını francala ile beslemeye devam ettiği söylenir.

Karne ile ekmek

Türkiye, İkinci Cihan Harbi’ne katılmadığı halde, orduyu devamlı sefer hâlinde tutmuştu. Üstelik o senelerde esaslı bir kıtlık oldu. “Geldi İsmet, kesildi kısmet” sözü o yıllara aittir. Bu sebeple mahsulün büyük kısmını hükümet elinde tuttu. Şehirlerde ekmek vesikaya bağlandı; kalitesi de düşürüldü. 9 Mayıs 1942’ye kadar şahıs başına 300 gram verilirken; bu tarihte yarıya düşürüldü. Millet, doymak için nohuta hücum etti. Kahveden yemeğe kadar bütün muamele artık nohut ile cereyan ediyordu. Hitler, savaşın başlarında Türkiye’den iyi fiyat verip epey zahire ve yemiş almış; Allahtan nohuta dokunmamıştı.



Suriye’de iç savaş kıyasıya devam ediyor. Esed, direniyor. Zira rejim devrilirse, sadece Esed ailesini değil, kalabalık bir etnik grubu da dehşetli bir akıbet beklemektedir.

Suriye hâdiseleri koptuğunda, çokları kolaycılığa kaçarak, bunu bir demokrasi hareketi olarak gördü. Halbuki biraz kurcalandığında, Suriye’de azınlığı teşkil eden, ama 43 yıldır iktidarı elinde tutan Nusayrîler ile Sünnîler arasındaki ciddi mücadele ortaya çıkar. İran’ın iktidara desteği de bunun bir göstergesidir. Burası Tunus, Mısır, Libya gibi homojen yapıda değildir. Rejimin yapı taşı dinî bir grup olan Nusayrîlerdir. Rejim devrilirse, sadece Esed ailesinin değil, kalabalık bir etnik grubun da felâketi olacaktır.

Göze batmadan yaşamak

Arap Alevîleri denilebilecek olan ve nüfusun % 10’unu teşkil eden Nusayrîler, Milel ve Nihal’e göre, Allah’ın Hazret-i Ali ve soyuna hulûl ettiğine (onların şeklinde göründüğüne), 883’te ölen liderleri Iraklı İbnü’n-Nusayr’ın da 10. İmam Ali Nakî’nin peygamberi olduğuna inanan aşırı bir Şiî fırkasıdır. Anadolu’da Arap uşağı veya fellah diye bilinir. Kur’an-ı kerime saygı göstermekle beraber, bunun bâtınî (gizli) mânâlarının olduğunu ve bunu ancak kendilerinin bildiğini söylerler. İnanç ve ibâdetlerini de geleneklere göre şekillendirmişlerdir.

Esed Ailesi

Dinî esasları, 900 yılında mezhebin başına geçen ve fırkanın ikinci kurucusu sayılan Hasîbî’nin yazdığı 16 kısımlık Mecmu’ adlı kitaba dayanır. Mekânsız, kıblesiz bir “bâtınî namaz” kılınır. Fâtiha ve İhlâs suresi ile Mecmu’dan parçalar ve kuddas denilen hususî dualar okunur. Hazret-i Ali ve ailesi hürmetle anılır. Bir şeyhin gelişi veya bayramlar münasebetiyle kılınan toplu namazda, farklı olarak ezan okunur. Üç halife kötülenir. Namaz sırasında elden ele dolaşan bir kadehten hususî bir içki içilir. Kadınlar, çocuklar ve yabancılar cemaate alınmaz. Oruç, mezhebin sırlarını kimseye söylememe; zekât, ise şeyhe ödenen para olarak tatbik edilir. Fıtra ve Kurban bayramından başka, Hazret-i Ali’nin Allah tarafından halife tayin edilmesi hatırına Gadîr ve hicrette Hazret-i Peygamber’in yatağında yatışı şerefine Firâş bayramları ile Nevruz, Mehrican ile İsa’nın doğum gününü kutlarlar. Din ulularının kabirlerine hususî hürmet gösterilir. Dinî hayatı, babadan oğla geçen bir ruhban sınıfı idare eder. Bulûğa eren erkeklerin cemaate kabulü merasimle olur.


1914'de Antakya'da bir Nusayri


Antakya'da bir Nusayri çocuğu

II. Cihan Harbi esnasında Banyas'ta bir Nusayri bayramı

Dua eden bir Nusayri dedesi

Dua eden bir Nusayri kadın

Lübnan'daki Şeyh Umran mabedinde dua eden bir Nusayri

XX. asır başında Lazkiye'li bir Nusayri

Tartus'ta Nusayriler - 1920'ler

Nusayrîlik, Irak’ta doğmuş olmasına rağmen, Suriye’de tutundu. Lazkiye, Cebel Ensâriyye, Antakya, Adana, Mersin ve Kuzey Lübnan’da, Sünnî komşularından uzak, yıllar boyu göze batmaktan, dikkat çekmekten sakınarak yaşadılar. Kendilerinin reddettiği bir rivayete göre, Kudüs’e ilerleyen Haçlılara yardım ettiler. Bu sebeple komşuları tarafından kendilerine pek de hoş gözle bakılmadı. Hatta XIII. asırda yaşamış ve müfrit fikirleriyle tanınan Halebli bilgin İbni Teymiyye, Nusayrîleri, Moğollardan ve Haçlılardan daha tehlikeli bir topluluk olarak vasıflandırır. Haçlı seferlerinden sonra, fırka tamamen içine kapanmış ve büyük bir sefaletin içine düşmüştür.

Nusayri doğancı

Fransız öpücüğü

Suriye, XVI. asırda Osmanlı hâkimiyetine girince, Nusayrîlere mahallî şeyhlerin riyasetinde bir otonomi tanındı. Tanzimat’tan sonra bu otonomi kaldırılıp, kendilerine -Müslüman sayıldıkları için- mecburî askerlik getirilince, Nusayrîler ayaklandı. Sultan Hamid, kendileriyle uzlaşarak grubun sadakatini tekrar temin etti. Nusayrîleri Sünnî ekseriyet ile kaynaştırmak üzere teşebbüse geçildi; beldeye câmiler yaptırıldı. Ama bu politikanın ömrü kısa oldu.

Fransız işgali devrinde Suriye Devletleri

Lübnan'da Nusayrilere ait Cebel Muhsin Camii

Mecmu adlı kitaptan iki sayfa

I.Cihan Harbi’nde yenilen Osmanlı orduları, Lübnan ve Suriye'den çekilince, belde yeni bir sömürgeci gücün, Fransızların eline geçti. Fransızlar burada 1920’de manda idaresi kurdu ve etnik/dinî esasa dayalı beş farklı devlete böldü: Haleb, Şam, Lübnan, Dürzî ve Alevî Devletleri. İngiltere ve Fransa, her zaman azınlıkları ekseriyete karşı güçlendirmiştir. Ama Lazkiye civarındaki Alevî Devleti'nin ömrü uzun sürmedi. 1946'da müstakil Suriye kurulunca, Alevî Devleti de buraya bağlandı. Nusayrîler için, Alevî ismini yaygın kullananlar da Fransızlar olmuştur.

Alevi Devleti'nin bayrağı ve pulu

İstiklâlini kaybetmek Alevîler için bir hüsran gibi görünse de, aslında yeni düzende Suriye'de iktidara giden kapılar, kendilerine bir bir açılmaya başladı. Şehir merkezlerinden uzak, köylerde ve dağlık mıntıkalarda yaşayan Nusayrîler, fakirlik ve dışlanmışlık duygusundan sıyrılmak için, memleketin en güçlü müessesesi olan orduda yer tutmak yolunu seçti. Düzenli maaş ve cemiyette belli bir saygı görmek, onları orduya çekti. Nusayrîler orduya resmen akın etti. Günde üç öğün yemek, kıyafet ve silah taşımak; eskiden elde edemedikleri, istikbalde de elde etmeleri zor şeylerdi.

Suriye Ordusu

1946'da Fransızlar çekildiğinde, Nusayrîler düşük rütbelerdeydi. 1956'de ise, ordudaki subayların yaklaşık yüzde 65'i Nusayrî idi. Orduda giderek güçleri artan Nusayrîler, kısa zamanda devlet kademelerini de aştılar. Muhaberat (gizli askerî polis), tamamen Nusayrîlerin elindedir. Şimdi bile her Sünnî memurun, Nusayrî bir yardımcısı vardır ve bütün salahiyetler onun elindedir.

Samandağlı bir Nusayrî çocuğu pilot Hâfız el-Esed, Nasyonal Sosyalist Baas (Diriliş) Partisinin sol kanadına mensup bir pilottu. 1970’de darbeyle iktidara gelişi, Nusayrîleri de siyasete taşıdı. Hristiyan ve Dürzîlere, kendisiyle bir olurlarsa, onları Sünnî hâkimiyetinden koruma vaadinde bulundu. En zengin Sünnî tüccarlara da işbirliği para kazanma yolu açarak Sünnîleri böldü. Hatta oğlu Beşşâr’ı, Sünnî bir ailenin kızı ile evlendirdi. Esed ailesi, hükümet içinde, istihbarat ve emniyet gibi üst kritik vazifelerde Nusayrîlere öncelik verdi. Bu strateji, aileyi 50 yıla yakın iktidarda tutmaya yetti.

İntikam!

İktidarlarını sarsan ilk hareket Müslüman Kardeşler’in 1982'de Hama’da ayaklanması ve ardından gelen katliâm oldu. Hâfız Esed’in acımasız kardeşi Rıfat, isyanı kanlı bir şekilde bastırdı. Şehir, yer ve gökten bombardıman edildi. Onbinlerce kişi öldü. Şam’da aynı zamanlı hareketlerde kan gövdeyi götürdü. Muhalifler ve bunlarla irtibatı olduğu farzedilen herkes ya öldürüldü, ya kaçtı. Hâfız’ın veliahdı Bâsil Esed bir otomobil kazasında ölünce, hiç beklenmedik bir şekilde İngiltere’de göz doktoru olan oğlu Beşşâr yerine geçti. Önceleri liberal bir politika takip eden Beşşâr, etrafa ümit verdi. Rıfat, yurt dışına kaçtı. Ama yarım asır ağır bir baskı yaşayan Sünnîler, bunu pek görecek halde değildi. Hele memlekette üçüncü sınıf insan olarak yaşayan kuzeydeki kalabalık Kürt ve Türkmen nüfusu, fena vaziyetlerinin iyileştirilmemesinden muztaripti.

Nusayriler Esed lehine nümayiş yapıyor

Beşşâr, Suriye’yi iki senedir ateş yumağına çeviren isyanın dinî esaslı olduğu ve arkasında Nusayrîleri Suriye’den atmak isteyen el-Kâide’nin bulunduğu; eğer iktidarı kaybederlerse katliâma uğracakları hususunda kendi halkını iknâya çalışmaktadır. Gerçekten Esed düşerse, Nusayrîleri korkunç bir akıbetin beklediği, senelerce ezilen Sünnîlerin intikam alacağı kuvvetle muhtemeldir. Bundan, nüfusun % 10’unu teşkil eden ve tabiî olarak iktidarı destekleyen Hristiyanların da kurtulamayacağından korkuluyor.

Bu sebeple Nusayrîlerin çoğu Lazkiye’ye kaçmış ve şehirde silah depolamış vaziyettedir. Yenilirlerse, hiç değilse burada müstakil bir devlet kurmak isteyecekleri düşünülebilir. Bu sayede Akdeniz’e inen İran, Ortadoğu hâkimiyetini kaptırmaktansa, Esed rejimine destek vermeyi tercih etmektedir. Neredeyse tek Ortadoğu üssü Suriye’de kalan Rusya’da bu saftadır. Akdeniz ve Suriye’de savaşın yıllarca sürmesi, ülkenin etnik/dinî esaslı bölünmesi; kazananların da (Afganistan’da olduğu gibi) ganimeti paylaşmak uğruna birbirine düşeceğini söylemek zor değil. Şu halde -Allah saklasın- Suriye on yıllarca bu felâketten kurtulamayacak demektir.



Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil hoca Osmanlı tarihini birincil kaynaklardan yazmaya devam ediyor. KAYI serisinin 5. kitabı olan Kayı V - Kudret ve Azamet Yılları ilk dört kitapla birlikte Timaş tarafından yayınlandı.

Paşa! Paşa! Sen bu Devlet-i Aliyye’yi henüz tanımamışsın. Allah aşkına şuna inan. Bu devlet öyle bir devlettir ki eğer isterse o donanmanın bütün demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden ve yelkenlerini atlastan yapmakta asla güçlük çekmez. Hangi geminin gerekli alet ve yelkenini yetiştiremezsem gel bu minval üzere benden iste.

Sokollu Mehmed Paşa 

Tarih programları, konferansları ve eserlerindeki kendine has anlatım tarzı, üslubu ve farklı bakış açıları ile Osmanlı Tarihi’ni herkese sevdiren Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, KAYI serisinin beşinci kitabı KAYI V: Kudret ve Azamet Yılları ile Osmanlı İmparatorluğu yazmaya devam ediyor. Elinizdeki eser, Kanuni Sultan Süleyman devrinin kapanması ile başlamakta; II. Selim, III. Murad, III. Mehmed’le devam ederek Sultan I. Ahmed devriyle nihayete ermektedir. 

Çalışmada öncelikle Osmanlı Devleti’nde asırlardır devam eden siyasi geleneğin büyük değişimine şahitlik edeceksiniz. Kanuni döneminde Enderun’da yetişerek devletin bütün kademelerinde görev alıp sadarete kadar yükselen ve son iki yılında bu görevde bulunan büyük devlet adamı Sokollu Mehmed Paşa’nın yeni siyasi değişimin en büyük mimarı olduğu görülecektir. Artık seferlerde padişahlar değil, güçlü serdarlar görülmeye başlanacaktır. Aynı zamanda yirmi beş yıl fasılasız devam eden savaşlar, bütün dünyada görülmeye başlayan ekonomik zorluklar, paranın değerinin düşmesi, tımar sistemindeki aksamalar vs. büyük Celâlî fetretini beraberinde getirecektir.

Kıbrıs’ın Fethi, İnebahtı mağlubiyeti, Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin vefatı, Selimiye Camii’nin inşası, İstanbul Rasathanesi’nin kurulması, Estergon’un fethi, Kanije’nin fethi, Celâlî İsyanları, Zitvatoruk Antlaşması, Sultanahmet Camii’nin açılması, padişahların ilim ve tasavvuf erbabı ile münasebetleri özellikle I. Ahmed ile Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin muhabbeti; bu eserde öne çıkan birçok başlıktan sadece birkaçı… Yine doyumsuz bir tarih ziyafeti sizleri bekliyor.

Online sipariş için : Kitapyurdu


Geçenlerde Yunanistan Maarif Bakanı Yorgo Kalancis, “Avrupa Birliği’nde İslâm hukukunu tatbik eden tek ülkeyiz. Müslümanlar, Müslümanlar içindir. Biz de size mücadelenizde yardım edeceğiz” dedi. Gerçekten buradaki Müslümanların, Türkiye’de bile olmayan bazı dinî haklara sahip oluşu şaşırtıcıdır.

Yunanistan, Bizans’tan elde edilen ilk Osmanlı topraklarındandır. Dört asırdan fazla bir hâkimiyetten sonra, 1821 tarihinde başlayan Yunan Isyanı’nın muvaffakiyete ulaşması üzerine 1829’da Londra Muahedesi imzalandı. Bununla Bâbıâli, Mora ve Kiklad adalarında İstanbul’a bağlı ve yıllık vergi ödeyen bir Yunanistan Prensliği’nin varlığını tanıdı. Ertesi sene tam müstakil Yunan Krallığı kuruldu. Başına da büyük devletler tarafından Avrupalı bir prens geçirildi. Balkan Harbi’nden sonra (1913) Yunanistan, ahalisinin ekseriyeti Müslüman olan Yanya ve Tesalya ile Girit ve Ege adalarını Osmanlılardan, Batı Trakya’yı da Bulgarlardan alarak genişledi. 1911 Trablusgarb Harbi esnasında İtalyanlarca işgal edilen Rodos ve Oniki Ada ise Uşi Muahedesi gereği boşaltılacakken Balkan Harbi çıkınca İtalya sözünde durmadı. 1923 tarihli Lozan Muahedesi bazı şartlarla bu işgali tanıdı. İkinci Cihan Harbi esnasında Almanların işgal ettiği adalar, harb neticesinde Yunanistan’a geçti. Bu devrelerin hepsinde, Yunanistan’da hatırı sayılır bir Müslüman nüfus yaşamaktaydı.

Gümülcine, 1940'lar

Kim seçecek?

1913 tarihli Atina Muahedesi ile Yunanistan’a bağlanan Osmanlı topraklarındaki müslümanların her çeşit işlerinde kendilerinin tesis edeceği ve hükmî şahsiyeti bulunan Cemaat-i İslâmiye’nin söz sahibi olacağı kabul edilmişti. Lozan ile de bu statü aynen tanındı. Yunanistan, 1920 tarihli “Müftülük ve Başmüftü İntihabıyla İslâm Cemaatlerine ait Evkaf Vâridâtının Sûret-i İdaresine dair kanun” ile Atina Anlaşması’nın hükümlerini iç hukuk mevzuatı hâline getirdi. Müslüman azınlığın teşkilatlanması ve idaresi, Cemaat İdare Heyetleri ve Başmüftü ile müftüler vâsıtasıyla olacaktı. Cemaat heyetleri, müftü ve nâibini seçiyor; bu seçim İstanbul’daki Yunan elçisi tarafından şeyhülislâmlığa arzedilerek tasvibi alınıyordu. Şeyhülislâmlık kaldırılınca, bu prosedürden vazgeçildi.

Gümülcine

1967 tarihinde darbeyle başa gelen Albaylar Cuntası, müftü ve nâiblerinin seçimini hükûmete verdi. Cunta düştü; ama Atina, son müftünün, konsoloslukla irtibatını bahane ederek eski hâle dönmedi. Zamanla yeni âzâ seçilemediği için cemaat heyetleri de fonksiyonsuz kaldı. Bunun üzerine 24 Aralık 1990 tarihli bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile 1920 tarihli ve 2345 sayılı kanun yürürlükten kaldırılarak, müftüler, on yıllık imamlar arasından vâliler tarafından tayin edilmeye başlandı. Ankara’nın bunu kabul etmemesi, bugün diplomatik bir mesele teşkil eder.

Batı Trakya'lı bir aile, 1950'ler

Lozan’da iki taraf nüfus mübadelesi yaptığı için, bugün sadece Batı Trakya’da 150 bin kişilik bir Müslüman topluluğu yaşar. Lozan Anlaşması, Yunanistan’daki Türklerden değil, Müslümanlardan bahseder. Zira o zaman Ankara hükümeti, bir İslâm hükümeti idi; henüz milliyetçi bir politika benimsemiş değildi. Bu sebeple Atina, resmî işlerde "Türk" yerine, "Müslüman" tabirinin kullanılmasında ısrarcıdır. Bunlar arasında Pomak, Arnavut, Torbeş ve Çingene az değildir. İskeçe’nin seçilmiş müftüsü sıfatıyla Ankara’nın desteklediği rahmetli Mehmed Emin Aga da Pomaktı.

“Şeriat olduğu müddetçe…”

Batı Trakya Müslümanlarının adlî ve hukukî otonomisi vardır. Buna göre şahıs, aile ve miras davalarını bulundukları şehrin müftülerine arzeder. Burada şeriata göre hüküm verilir. Hanefî mezhebi tatbik edilir. Bu işlere dair vesikalar Osmanlı alfabesi ile tutulup, tasdikli Yunanca tercüme nüshası resmî makamlara bildirilir. İslâmiyetin sadece namaz, oruçtan ibaret bir din olmadığı; mensuplarının bütün dünyasını tanzim etme iddiasında bulunduğu malumdur. Müslümanların, evlenme, boşanma, miras, alışveriş gibi hususlarda, şer’î prensiplere uyması, dinin icabıdır. Müftü ayrıca, Müslüman vakıflarının idaresi, imam tayini, fetvâ ve Kur’an-ı kerim tedrisatı gibi Müslümanların dinî ihtiyaçları ile meşgul olur.

1946’da mülkiyet dağılımını kontrol altında tutabilmek maksadıyla miras meselelerinde isteyenlerin Yunan hukukuna tâbi olma alternatifi getirildi. Buna rağmen geçenlerde Yunan yüksek mahkemesi, itiraz hâlinde mirasta da şer’î kaidelerin tatbik olunacağına hükmetti. Malının tamamını eşine vasiyet etmiş bir müslümanın vasiyetini, kız kardeşinin itirazı üzerine bozdu. Şer’î hukukta vasiyet ancak mal varlığının üçte birinden muteberdir. Şu halde Müslümanlar için Yunan miras hukukunun tatbiki için, tarafların hepsinin anlaşmış olması gerekmektedir.

Gümülcine Evkaf Dairesi

1984’te solcu Papandreu hükûmeti, Kilise’nin muhalefetine rağmen, evlilik hususunda, isteyenlere Yunan makamlarına gidip, Yunan hukukunun tatbikini isteme imkânı getirdi. O zamana kadar Müslümanlar müftülükte, Hristiyanlar kilisede evlenebiliyordu. İnançsızlar için belediyede evlenme imkânı, bir bakıma Ankara’nın baskısı sayesinde getirilmiştir. Yine de belediyede evlenenlerin sayısı çok azdır. Belediyede evlenen müftülükte, müftülükte evlenen de Yunan mahkemesi huzurunda boşanamaz. Müftülük, kadının mehr alacağını da teminat altına alır.

Atina, hem Kilise’ye, hem de sıkı ihracat yaptığı Arab ülkelerine şirin görünmek maksadıyla bu sistemi muhafazaya taraftardır. Arab ülkeleri, Yunanistan’dan ithal ettiği malları, Gümülcine müftüsünün tasdikini aramaktadır. Eski dışişleri bakanı Dora Bakoyanni gibi bazı solcu politikacılar ve bazı ulusalcı Batı Trakyalılar, şer’î hukukun tatbikini Avrupa İnsan Hakları prensiplerine aykırı bulmakta ve kaldırılmasını istemektedir. ABD, 2013’te Yunanistan hakkında hazırladığı insan hakları raporunda, müftülerin sadece dinî işlerle sınırlandırılarak, şeriatı tatbik salahiyetinin kaldırılmasını tavsiye etti. Eski başbakanlardan sağcı Mitçotakis, “Şeriat olduğu müddetçe, müftüler tayin edilir” diyerek işin özünü kendince ortaya koymaya çalışmıştır. Hükûmet, hukukî hayatı kendi kontrolü altında tutmak istemektedir.

Mühür kimin elinde?

Şimdi Gümülcine, İskeçe ve Dimetoka’da 3 resmî müftü bulunur. Rodos, 12 Adadan olduğu için ve II. Cihan Harbi’nden sonra Yunanistan’a katıldığı için bütünüyle Lozan hükümlerine tâbi değildir. Yunanistan hükûmeti, resmî müftüyü üç aday arasından seçer. Ayrıca Gümülcine ve İskeçe’de Ankara’nın "maddi / manevi desteklediği" 2 “seçilmiş müftü” vardır. Fakat mühür, resmî müftünün elindedir. Ankara, desteklediği bu müftülerin gerçekte bir salâhiyeti bulunmadığı için, onları güçlendirmek adına Yunanistan’da şer’î hukukun kaldırılmasına taraftardır.

Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa 1985’de ölünce, hükûmet o zamanki teamüllere aykırı olarak Hâfız Cemâli Meço’yu müftü tayin etti. Bir kesim, Ankara’yı da arkasına alarak bu tasarrufa karşı çıktı. 1990’da da İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi vefat etti. Oğlu Mehmed Emin Aga (1931-2006), babasının nâibi idi. Ankara’ya yakınlığından endişelenen Atina, yüksek tahsili olmadığı gerekçesiyle onu tayin etmedi. Bunun üzerine Mehmed Emin Aga, bazı köy câmilerinde parmak kaldırma usulüyle yapıldığı iddia edilen bir seçimle “seçilmiş müftü” ilan edildi. 1992’de de İbrahim Şerif aynı şekilde Gümülcine Müftüsü ilan edildi. Türkiye’de tahsil yapmış; daha evvel Gümülcine resmî müftülüğünde memur iken Hâfız Cemâli Meço tarafından bir sebeple vazifeden uzaklaştırılmıştı. Resmî müftü/ seçilmiş müftü meselesi bu tarihlerden sonra ortaya çıkmış bir meseledir.

1952'de Celal Bayar Gümülcine'ye geldiğinde kendi ismini taşıyan (Celal Bayar Lisesi) okulun önünde otomobilinden indikten sonra

Atina, bu müftüler hakkında “sahte müftülük” gerekçesiyle adlî takibat yapmışsa da, Ankara’yla münasebetlerin düzelmesi üzerine vazgeçmiştir. Câmilerin çoğunda her iki müftünün tayin edip maaşını verdiği iki imam vazife yapar. Resmî imamın maaşı, geliri çok sınırlı olan vakıflardan gelir. Diğerininki, bunun iki katıdır. Mamafih bu imamlar arasında bir geçimsizlik yaşanmamaktadır. Resmî müftü de, kargaşaya sebebiyet vermemek için bu hâle müdahale etmez. Bu otonomi muhafaza edildikten sonra, müftünün tayin edilmiş veya seçilmiş olması doğrusu çok da ehemmiyet taşımıyor. Zira resmî müftü de, gereken vasıfları taşıyanlar arasından tayin edilmektedir.Şer’î prensibe göre, bir İslâm memleketi gayrımüslimler tarafından istilâ edilirse, oradaki Müslümanlar içlerinden bir müftü seçer veya istilâcıların tayin ettiği Müslüman müftünün etrafında toplanırlar. Bu müftü, şeriatı tatbik eder.

Buradaki Müslümanlara resmî bir ideoloji empoze edilmez. Yunan okullarında başını örtmek serbest; Türk okullarında yasaktır. İsteyenler Cuma günü tatil yapabilir; fes giyip sarık sarabilir; Arab alfabesi ile yazabilir. Cuma tatilinin en yaygın olduğu yer, Mehmed Emin Aga’nın memleketi Şahin’dir. Bayram ve kandiller tatildir. Batı Trakya’da, bugün sadece iki medrese (Gümülcine ve Şahin medresesi) aktiftir. Atina, bunlara lise statüsü tanıyarak mezunlarını Selânik Pedagoji Enstitüsü’ne alıp Türk okullarına öğretmen yapardı. Ankara’nın muhalefetiyle bu enstitü kapanmıştır. Zira Ankara, beldeye kendi ideolojisini yayabilecek evsafta öğretmenler göndermek isterdi.

S. Müftüler; Solda Ahmed Mete (İskeçe), İbrahim Şerif (Gümülcine)

Türklerin yaşadığı köy ve kasabalarda Türk ilkokulları; Gümülcine ve İskeçe’de ise iki Türk lisesi bulunur. İlkokulların öğretmenleri Türktür; din derslerini ise köy veya mahalle imamı verir. İmamlar, aynı zamanda Kur’an-ı kerim kursu hocasıdır. Türk öğretmenlerin bir kısmı Türkiye’den gelir. Alâkalı derslerde Rum öğretmenler de vardır. Ders kitapları, kesintili de olsa Türkiye’den gelir; ancak hükûmet menfi baktığı için Atatürk’e dair bahisler rötüşlanarak talebelere dağıtılır. Türkler çocuklarını Rum veya Türk mektebine verebilir. Türkler, eskiden kolay kolay ev inşa edemez, satamaz, aktaramaz, traktör ehliyeti alamazdı. Çeşitli bahanelerle araziler istimlâk edilirdi. Vakıflar, büyük bir harabiyete terkedilmişti. Milletvekili Sadık Ahmed bu gibi meselelerle mücadele etti. Avrupa Birliği’ne giriş ve zenginleşme ile beraber Ankara ile münasebetler düzelmeye yüz tutunca sonra bu gibi problemler de azaldı. Yunanistan ve İngiltere, Müslümanlar arasında şeriat hukukunun tatbikine izin veren iki AB ülkesidir.

Yunanistan’daki Müslümanlar, bizzat Ankara eliyle Cumacı ve Pazarcı diye ikiye bölünmüş ve Atina karşısında elleri bir kat daha güçsüz düşmüştür. Konsolosluk, Cumacı diye fişleyip “Kara Defter”e geçirdiği isimlere vize zorluğu çıkarmıştır. Bunun, Atina’nın işine geldiği şüphesizdir. Turgut Özal’ın vizeyi kaldırması ile bu muamele de tarihe karışmıştır. Zaten Ankara’nın Dış Türkler politikası her zaman problemli olmuştur. Zira bunlara yalnızca resmî ideoloji ihracı derdine düşmüş; bu da onların vaziyetini güçleştirmiştir. Atina, din hürriyeti bakımından Ankara’dan geride değildir. Türkiye’deki gayrımüslimlerin, hatta Müslümanların, kendi dinlerinin hukukunu tatbikini isteme hakları yoktur. Seçimle gelmesi şöyle dursun, imamların eline okuyacakları hutbeyi bile yazıp veren Ankara’nın, Atina’ya bu yolda baskı yapması ciddiye alınmamaktadır. Osmanlılar zamanında şeyhülislâmı padişah tayin eder; müftüler ise, bulundukları yerdeki imam, müezzin gibi din adamlarının seçimiyle gelirdi. Bu usul 1966’ya kadar devam etmiştir.

İskeçe “seçilmiş müftüsü” Mehmed Emin Aga. “Sahte müftülük yapıp vakıf mallarını sattığı” ithamıyla mahkûm olmuş; cezası paraya çevrildiği halde, davasına hizmet edeceğini düşünerek hapis yatmayı tercih etmiş; hastalığı sebebiyle erken tahliye edilmişti.

Gümülcine Resmî Müftüsü Hâfız Cemâli Meço. Ezher mezunudur. Yakın zamanda 240 imamın tamamı Yunanlı 7 kişilik bir jüri tarafından tayin edilmesine dair hükümet kararını büyük bir cesaretle tatbik etmeyerek, Atina’nın geri adım atmasını sağlamıştır.



Birkaç defa gittiğim, her seferinde doyamadan ayrıldığım Budapeşte'ye son seyahatimden kareler...

Budapeşte, Avrupa’nın da en güzel şehirlerinden biridir. Her köşesinde Osmanlı izlerine rastlamak da mümkündür. Macaristan, 1526-1699 arası 173 sene Osmanlı hâkimiyetinde yaşadı. Daha sonra Almanların eline geçti. 1918’de müstakil oldu. 1945’te Kızıl Ordu işgaline uğradı. Hürriyetine düşkün Macarlar 1956’da ayaklandı ise de, Macar İhtilâli kanlı bir şekilde bastırıldı. Başbakan dâhil binlerce kişi öldürüldü. Macarlar, Mohaç’da bile bu kadar kayıp vermemişti. Ruslar, Macaristan’da ancak 35 sene kalabildi. Avrupa’da hiçbir yerde Macaristan kadar Türklere sempati ile bakılan bir yer yoktur. Osmanlı eserleri de hiçbir yerde burası kadar bakımlı değildir.

Macaristan’ın 1,7 milyonluk başşehrini, Tuna nehri Buda ve Peşte diye iki kısma ayırır. Buda eski, Peşte yenidir. Buda, buralarda hüküm süren Hun İmparatoru Attila’nın kardeşi idi. Burası bizim Budin dediğimiz, eski ailelerin yaşadığı tarihî muhittir.

Kahramanlar Meydanı’nda Macaristan’ı kuran 7 kabilenin reisleri ve Macar büyüklerinin heykelleri var.

3.Osmanlılara sadakatiyle tanınan Kral Tökeli İmre’nin heykeli. Macarlar, Türklere akrabadır. Batı Sibirya’da yaşayan On Ugr kabilesinin en kalabalığı idiler. Macaristan’ın Avrupa lisanlarındaki ismi olan Hungary buradan gelir. Hun ile alâkası yoktur.

Kalenin eteklerinde Osmanlı mezarlığı.

Sokullu Mustafa Paşa Hamamı hâlâ faaliyette.

Budin Kalesi.

Kaledeki Ulu Câmi’nin yerinde şimdi Mathias Katedrali var.

Budin Paşası’nın konağının yerinde kraliyet sarayı yükseliyor. Şimdi müze ve sanat galerisi.

Budin’i Almanlara karşı müdafaa ederken şehid düşen son Osmanlı vâlisi Abdurrahman Abdi Paşa’nın kabrini Macarlar yaptırmış; başına da Türkçe bir kitâbe koyarak “Kahraman düşmandı. Rahat uyusun” yazmıştır.

Kaledeki reisicumhur sarayı gayet mütevazı.

Gül Baba, fetihle gelen Osmanlı dervişlerindendi. Budin’de vefat etti. Namazını Şeyhülislâm Ebussuud Efendi kıldırdı. Padişah cenazesinde bulundu. Bugün Macarların da kıymet verip ziyaret ettiği bir yerdir. Etrafı da Budapeşte’nin en zengin mahallesidir.

Budapeşte gece ayrı bir güzel! Tuna üzerinde birbirinden güzel köprülerden Zincirli Köprü’nün bir de hikâyesi var. Köprünün gururlu mimarı, eserinde kusur bulan olursa, kendisini öldüreceğini söylemiş. Kusuru küçük bir çocuk bulmuş. Köprü girişindeki büyük aslan heykellerinden birini göstererek, “Aslanın dili yok!” demiş. Mimar, Tuna’nın azgın sularına atlayarak intihar etmiş.

Tuna üzerinden parlamento binası. Avrupa’nın en büyük meclis binalarından biridir. süslemelerinde 40 kilo altın kullanılmış.

Parlamento önünde devamlı yanan ateş, 1956’da her evden rastgele götürülüp kurşuna dizilen gençlerin hatırasını yaşatıyor.

Avrupa’nın en büyük havrası Budapeşte’dedir. Bir Macar Yahudisi olan Amerikalı aktör Tony Curtis tarafından yenilenmiştir. Budapeşte, vaktiyle Yahudilerin en çok yaşadığı şehirlerdendi.

Soykırıma dair havrada müze ve Tuna kenarında âbide vardır.

Macar millî yemeği gulaş (kul-aşı) da yeniçerilerden yadigârdır.



Et, sofranın efendisi olarak görülmüş; etsiz sofraya itibar edilmemiştir. Böylece soframızda çok çeşitli et yemeği arz-ı endam eder.

Etobur bir milletiz vesselâm. Ecdadımız yarı göçebe hayattan alışmış, etsiz duramaz. Yemek demek, et demektir. Bugün bile Türkistanlılar, hangi saatte gelirse gelsin, misafire haşlama et ikram eder. Etsiz sofra, sofra sayılmaz. Yeşilliksiz sofra, akılsız ihtiyara benzer. İyi ama sebze ile de ömür geçmez. Molla Şükür adında güngörmüş bir Kazak, yeşillikle dolu sofraya bakıp “Yanlış yapıyorsunuz. Bunları koyunlara yedireceksiniz; siz onları yiyeceksiniz” demişti. Mamafih “Kırkına kadar koyunu, kırkından sonra koyunun yediğini yemelidir”.

Koyun etinden ne haber?

Etli soğanlı yahni, bir geçiş yemeğidir. Farsça tencere yemeği manasına gelir. Sofranın efendisi etli pilavdır. Pilav, Farsça pirinç yemeği demektir. Etin, ateşte pişirilmesiyle elde edilen kebab, Arabca kızartma demektir. Bu isimle Avrupa’ya tanıtan Türkler olmuştur. Tandır kebabından çömlek kebabına, orman kebabından desti kebabına, Elbasan tavadan, hünkâr beğendiye kadar muhtelif şekil ve lezzette pişirilen sayılamayacak kadar çok çeşidi vardır. Döner kebab, bugün bütün dünyada bir marka olmuştur.

Etli pilav

Eti hususi tahta üzerinde satırla ince ince kıyarak kıyma elde edilir. Kıymanın baharat, ekmek vs katıp ayrı bir lezzetle pişirilmesi ile köfte elde edilir. İçli (dolgulu) köfteden, İnegöl köftesine; kasap köftesinden Akçaabat köftesine kadar çok çeşidi vardır. Köfte, Farsça, havanda dövülmüş demektir.

Tavuk kebabı

Et ile sebze ve bakliyat da çok yakıştırılır. Farklı zamanda piştiği için eti sebze ile beraber pişirmek maharet sayılır. Görgüsüzler, “Karnıyarık bilmedikler” diye ayıplanır. Yeşil fasulye ile bamya olsun, kuru fasulye ile nohut olsun, kuzu kuşbaşına yakışır.

Oltu kebabı - Cağ

Kızartma sevilir; haşlamaya burun kıvrılır. Koyun eti makbuldür. Sığır eti sevilmez, yenmez, bulunmaz. Ancak hafifliği ve hazım kolaylığı sebebiyle hastalara verilir. Esir kampındaki Osmanlı askerlerinin, kampı teftişe gelen Kızılay ve Kızılhaç temsilcilerine yaptığı şikâyetlerin başında kendilerine koyun eti yerine, hep sığır eti verilmesi gelir. Koyunun da belli cinsleri tutulur. Kıvırcık koyunun eti aranır. Kurbanlık olarak da mesela İstanbul’da Sakız Koçu tercih edilir. Karaman koyunu pek tutulmaz. “Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu” tabiri meşhurdur.

Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) mensupları bir kuzu ziyafetini müteakip dua ederken

Şimdiki gibi üç günde civcivi tavuk hâline getiren çiftlikler olmadığı için, tavuk kıymetlidir; mühim misafirlere ikram edilir. Av, bazısının hobisidir; geyik, keklik ve bıldırcın sevilir. Yağlı olduğu için kaz, esmer olduğu için hindi pek tutulmaz. Köylük yerde, kasap dükkânı olmadığı ve her zaman hayvan kesilmediği için et kolay bulunmaz. Bu sebeple kurban veya başka sebeplerle hayvan kesildiği zaman, etinden küplere kavurma basılır. İhtiyaç oldukça kullanılır. “Hak için kurban, küp için kavurma” tabir olmuştur.

Kasap

Haniya benim elli dirhem pastırmam?

Bize mahsus etten mamul gıdalar da vardır. Bunun başında pastırma gelir. Pastırma, bir nevi güneşte veya iste kurutulup çemene bulanmış ettir. Oğuzlar, sefere çıkarken, yolda gıdasız kalmamak için yanlarına tuzlanmış et alır; bunu dağarcık içinde ve açıkta atın eğeri altına koyardı. Haftalar süren seferlerde bu etler basıla basıla “bastırma” hâline dönüşür; sürücü bundan bir parça kesip ekmekle beraber yerdi. Selçuklular Anadolu’ya, Osmanlılar Rumeli’ye götürdü. Kayseri’ninki meşhurdur. Evde de yapılır. Sığırın yağsız sırt eti, parçalanıp tuzlandıktan sonra tahta üzerinde dövülmekte; sonra bastırılıp üzerine çemen tohumu, kırmızı biber ve tuz karışımından meydana gelen bulamaca yatırılmaktadır. Kibar sofralarda da rağbet gören, hazmı kolay, enerjisi bol bir gıdadır. Türküde, “Haniya da benim elli dirhem pastırmam?” diye feryad edilir.

Pastırmacı

Kıyılmış manda veya sığır etinin baharat ve kuyruk yağıyla yoğrularak, kurutulmuş hayvan bağırsağına konulması ile sucuk elde edilir. Evde yapılır. Bir nevi kuru sosis denebilir. Bilhassa kahvaltılık ve alaminüt yemek olarak tercih edilir. Karakteristik tadını veren kimyondur.

Kıyılmış etin bulgur ve baharatla yoğrulmak suretiyle piştiği çiğ köfte de Güney vilâyetlerine has orijinal bir yiyecektir. Odun bulamadığı için ateş yakamayan bir kadıncağızın veya bütün odunların İbrahim aleyhisselâmı yakmak üzere toplandığı Urfa’da halkın çaresizlikten bulduğu söylenir. Çiğ köfte sevgisini terennüm eden hususi türküler vardır: “Çiğ köfte de ne acı, Ayran bunun ilacı, Çok yoğur hanım bacı, İlle canım çiğ köfte”. Yalancı dolma gibi, şimdi çiğ köftenin de yalancısı var.

Herîse veya üç aşağı beş yukarı benzeri keşkek, dövülmüş kuzu eti ve yarma ile yapılır. Zahmetli, bir o kadar da lezzetlidir. Arap, Kürd ve Türkler arasında yaygındır. Düğünlerde ve bayramlarda yapılıp ikram edilir. Bir düğünde keşkek bitmiş, damada kalmamış. Zavallı damat kızmış, “Keşkeği kim yediyse, gerdeğe de o girsin!” demiş. Şimdilerde tavuk etiyle yapılıyor ama eski lezzeti yok.

Herîse pişiyor



Geçenlerde bir bilgi yarışmasında, Sultan Hamid’in Latin harflerini düşünen ilk padişah olduğu iddia edildi. Sultan Hamid’e atfedilmiş hâtıralara dayanan bu iddianın aslı yoktur. Sultan Hamid’in Hâtıraları adıyla neşredilen kitapların içyüzü başkadır.

Bizde hâtıra yazma âdeti pek yoktur. Eskiler kendilerinden bahsetmeyi ayıp sayardı. Üstelik nice büyük işler yapanlar, tevazuları sebebiyle bunları küçük görmüş; anlatmaya değer bulmamıştır. Bir de eskiden ketumluğun makbul olduğunu ekleyelim. Padişahlardan hiçbiri hâtıralarını yazmamıştır. Bu elbette tarih için büyük bir kayıptır. Sultan II. Mahmud’dan itibaren padişahlar hatt-ı hümayun yazmayı bile terkederek, başkâtip vasıtasıyla sözlü irade tebliğ etmeye başlamışlardır. Vâkıa bazı padişahların ruznâme adlı günlükleri vardır. Bunları da başkaları tutmuştur. İlyas Ağa’nın 1813-1830 arasındaki hâdiseleri anlatan Letâif-i Enderun adlı eseri böyledir.

Pişmanlık notları

Sultan Hamid’in hâtıraları olduğu iddia edilen ilk eser, İbnülemin Mahmud Kemal Bey tarafından, 1 Kânunisâni 1926 yılında Türk Tarihi Encümeni Mecmuası’nda Abdülhamid-i Sâni’nin Notları adıyla peşpeşe üç yazı hâlinde neşredilmiştir. Padişahın bunları kurenâdan Besim Bey’e dikte ettirdiği ve ve İbnülemin tarafından Yıldız Sarayı’nda bulunduğu kanaati hâkimdir. Muayyen bir devreyi anlatır.

Vedad Örfî Bey’in, 1924’de neşrettiği Hâtırât-ı Sultan Abdülhamid-i Sani adlı eser; daha evvel 1919’da Utarid mecmuasında tefrika etmişti. Kitabın kapağında “Vedad Örfî beyin riyaset-i edebiyyesinde olarak Utarid mecmuasında bir kısım salahiyet ve müsaade-i mahsusa üzerine tefrika edilmiştir” yazar. Hâtıraların sultanın isteğiyle tutulduğu ve Leipzig’de basılmasını vasiyet ettiği söylenir. Vedad Örfî, Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın torunudur. “Hâtırâtı veren menbâ pek âli bir şahsiyetdir” diyerek müellifi gizli tutmaktadır. Bunlar Süleyman Nazif tarafından müstear isimle yazılmış mürettep bir metindir. Vaktiyle padişahın muhaliflerinden olan Süleyman Nazif, burada âdetâ günah çıkarmaktadır. Zira hâlâ nüfuzlu olan İttihatçılardan korkarak veya utanarak kendi adıyla neşre cesaret edememiştir. Ama tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’ya bunu açıkça itiraf etmiştir. Bu hâtıralar, daha evvel İbnülemin’in neşrettiği notlar ile beraber 1960’da Selek Yayınları tarafından Abdülhamit’in Hâtıra Defteri adıyla neşredildi. Vedad Örfî’nin neşrettiği hâtıralar, 1964'te Abdülhamit Anlatıyor adıyla Serdengeçti tarafından aynen basıldı.

İbrülemin Mahmud Kemal İnal

Daha sonra Ali Vehbi Bey adlı meçhul bir kişi tarafından kaleme alınan ve Pensées et Souvenirs de l’Ex-Sultan Abdul-Hamid adıyla Fransızca olarak Neuchâtel’de 1913’de 225 sayfa neşredilen bir hâtırat, muhtemelen Vedad Örfî’ye ait metnin Fransızca tercümesidir. Sultan Hamid muhiblerinden tarihçi İsmail Hâmi Danişmend de bu metni 1956’da Çakmak Mecmuası’nda tefrika etmiştir. 1974’de de Dergâh Yayınları tarafından Sultan Abdülhamit-Siyasî Hâtıratım başlığı altında neşrolundu. Burada yer alanlar, hâtıradan ziyade, Sultan Hamid’in muhtelif meseleler üzerine mütâlaalarıdır. Biraz acemice satırlar arasında, padişahı, muhalifleri nezdinde şirin gösterme gayesi sezilir.

Ayşe Sultan’a göre, Sultan Hamid, Alâtini Köşkü’nde iken hâtıratını hususî kâtiplerden Ali Muhsin Bey’e yazdırıyormuş. İttihatçılar bunu fark edince Muhsin Bey’i bodruma hapsetmiş; sonra da İstanbul’a göndermişler. Enver Paşa, 12 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’na geldiğinde, padişaha ait mücevherlerin bulunduğu bir çanta ile beraber bu hâtıraların müsveddesini de alıp götürmüş. Bu doğru ise, Enver Paşa’nın, böyle bir defterin gün yüzüne çıkmasını isteyeceği düşünülebilir mi?

Solda Süleyman Nazif, sağda Vedad Örfi

Ağza geleni yazmak hüner değildir!

Sultan Hamid’in tahtta iken hâtıralarını yazmamış ve yazdırmamıştır. Bu isimle neşredilen kitapların hepsinin sahte olduğu muhtevasından da bellidir. Padişah, tahttan indirildikten sonra da elinde evrakı olmadığı için bu işe girişmemiş, belki de engellenmiştir. Padişahın Selânik ve Beylerbeyi’nde hususî doktorluğunu yapan Âtıf Hüseyn Bey anlatıyor: “Râsim Beye de söyledim; ben yalnız başımdan geçen felâketleri yazsam, büyük bir cilt tutar, dedim. Ben de yazsanız bari dedim. Omuz silkti. Başımdan geçenleri yazabilirim. Lâkin resmî şeyleri, vukuâtı yazabilmek için evrâkım, vesâikim yanımda yok. Hepsini hâtırımda tutamam, dedi. (11 Şubat 1911). Bir başka sefer de: “(Said Paşa’nın hâtıratından bahisle) O kadar hurâfât, o kadar iftirâ ki şaşıyorum. Teessüf ettiğim bir nokta var: O da müdâfaa-i nefse muktedir olmayan birine tecâvüz doğru olmasa gerek. Hatta müdâfaası olmayan şehirlere top bile atmazlar. Madem ki ben müdafaa-i nefs edemiyorum, ağza gelen şeyi yazmak hüner değildir. Benim evrâkımın içinde, jurnallerimde her gün kiminle görüştüm, kime ne söyledim, hepsi muntazaman mevcuttur. Onlar yanımda olsa hepsini serde muktedirim”. (5 Kânunevvel 1913)

Mamafih padişahın sürgün devresine ait hayli notlar vardır. Ziyâ Şâkir, 1943’te bunlardan istifade ile Sultan Hamid’in Son Günleri adında bir kitap meydana getirmiştir. Bunu yazarken Selânik’te padişahın muhafızı kaymakam Râsim Bey, muhafız yüzbaşı Salih (Bozok) Efendi, muhafız mülâzım Naci (İldeniz) Efendi, mülâzım Vâsıf (Çınay) Efendi, mülâzım Mahmud Esad (Soydan) Efendi, musâhib Nuri Ağa, Şöhreddin Ağa ve kahvecibaşı Ali Ağa’nın notlarından da istifade ettiğini söyler. Ayrıca bunları doktor Âtıf Hüseyn Bey’in notlarıyla da karşılaştırıp birbirlerini tuttuğunu gördüğünü beyan eder.

Sultan Abdülhamid'in Selânik'te sürgünde kaldığı Alatini Köşkü'ne ait kartpostal

Dr. Âtıf Hüseyn Bey 12 küçük deftere notlarını kaydetmiş; burada Sultan Hamid’e ait bazı söz ve hâtıraları da nakletmiştir. Doktorun Sultan Hamid muhaliflerinden oluşu, en azından padişah lehindeki söz ve hâtıralara dair okuyucuda itimat hâsıl etmektedir. Âtıf Hüseyn’in hâtıraları da 2010 senesinde yeni harflerle basılmıştır.

Bu devre ait Cevad Bey, Tahsin Paşa, Said Paşa, Kâmil Paşa, Tevfik (Diren) Bey gibi devlet ricâlinin de hâtıratı vardır. Kurenâdan Ali Said Bey’in, Saray Hâtıraları-Sultan Abdülhamid Hanın Hayatı adlı kitabı, 1338-1340 tarihinde Minber Matbaası’nda 111 sayfa hâlinde neşredilmiştir. Yeni harflerle de basılmıştır. Burada Sultan Hamid’in bizzat kendi hâtıralarını neşretme iddiası yoktur. Cevad Bey, Tevfik Bey, Tahsin Paşa’nın hâtıraları gibidir. Buradaki problem, Said Beyin kim olduğudur. Kayıtlarda böyle bir kimseye rastlanmamaktadır. Müstear isim olması kuvvetli ihtimaldir.

Ali Said Bey'in hatıralarının kapağı

Mâbeyn başkâtibi Es’ad Bey’in Hâtırât-ı Abdülhamîd-i Hân-ı Sânî adlı notları da böyledir. Padişahın çalışma ofisleri olarak vasıflandırabileceğimiz Mâbeyn’de böyle bir kimse bulunmadığı gibi, böyle bir matbu eser de mevcut değildir. Mâbeyn başkâtiblerinin, hatta mâbeyn kâtiblerinin isimleri hep bellidir. Yalnızca Yıldız Sarayı şifre kaleminde sekiz sene çalışan Mehmed Es’ad (1878-1918) adında mülkiye mezunu bir kâtib vardır. İslâm tarihi ve dinler tarihi üzerine nâtamam iki eseri olduğunu Bursalı Tahir söylüyorsa da, hâtırattan bahsetmiyor. Es’ad Bey’in müstear isim veya hâtıratın basılmamış notlardan ibaret olduğu da düşünülebilir. Sultan Hamid muhalifi İttihatçılardan ve onların cumhuriyet devrindeki takipçilerinden çekinen hâtırat sahipleri, Süleyman Nazif gibi, kendi isimlerini koymaktan çekinmişlerdir.

Bozdağ’ın hayal dünyası

Gazeteci İsmet Bozdağ, Abdülhamid’in Hâtıraları adıyla 1946’da Bursa’da Vedad Örfî’nin notlarına dayanan bir kitap neşretti. Yıllar sonra bunu genişleterek Tercüman Gazetesi’nde “Abdülhamit’in el yazısı hâtıraları bulunmuştur” başlığı altında Aralık 1974 ve Ocak 1975 arasında tefrika etti. Ancak her nedense bu el yazılarının fotoğraflarından bir tanesini bile numune olarak neşretmemiştir. Nitekim bir sayfa bile el yazısı olsa, bunun padişaha ait olup olmadığı gayet iyi bilinecektir. İsmet Bozdağ’ın tefrika ettiği bu hâtırat, bilahare Kervan tarafından kitap olarak basıldı (1975). Bu kitabın, büyük ölçüde Ayşe Sultan’ın Babam Sultan Abdülhamid ve Ziya Şâkir’in Sultan Hamid’in Son Günleri kitaplarından istifade ile yazıldığı anlaşılmaktadır.

Bozdağ’ın neşrettiği hâtıraların uydurma olduğu hakkında çok yazılıp çizildi. 1946 baskısında bunun 1917’de padişah tarafından bizzat yazılıp saklanmak üzere Leipzig’e gönderilen bir metnin kopyası olduğu söyleniyor. Sarayla irtibatı olan bir ailenin kütüphanesi tanzim edilirken ele geçmiş, kabı kopmuş, sayfaları dağılmış, rutubetten bazı yerleri okunamaz hale gelmiş bir deftermiş. 1975 baskısında ise bambaşka bir hikâye var: 1944’de Atatürk’ün de hocası Osman Senâî Bey’den kalma üç çuval kitabın içinden bazı notlar çıkar. Bunların Leipzig’e giden hâtırat notlarının bir nüshası olduğu düşünülür. Nitekim Utarid’de neşredilenlerin aynısıdır. Leipzig’deki notların da vaktiyle Almanca-Türkçe lügat neşreden ve Sultan Hamid’den bu sebeple takdir alan Kolze Kitabevi’ne gönderildiği tahmin edilmektedir. 1973’te Leipzig’e gidilir. Kolze Kitabevi 1923’te kapanmıştır. Leipzig, II. Cihan Harbi’nde bombalanmıştır. Kolze’nin oğlu bulunur. Vaktiyle Jön Türklerin de bu hâtıratın peşine düştüğünü hatırlar. Böylece mavi kurdele ile bağlı hâtırat bulunur. Bozdağ da bunu neşreder. 1946 neşri 41 sahife iken, 1973 baskısı 119 sayfaya çıkar. Kolze de, gerçek isim değildir; sahibinin isteği üzerine Bozdağ bu müstear ismi vermektedir.

1975 baskısına güya Sultan Hamid’in el yazısından numuneler eklenmişti. Bu hâtıralar, askeriyeden tekaüde ayrıldıktan sonra arşivde tasnif heyetinde çalışan deniz albayı Yavuz Senemoğlu’na, Sultan Hamid’in el yazısına bakarak yazdırılmıştı. Albay sonradan parasını almadığını gazetecilere ifşa edince hakikat ortaya çıktı. Nitekim kitaptaki ciddi hatalar, kendisini ele vermektedir. Bozdağ, Osmanlı Devleti’ni 1877’de İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya ile savaşa sokar. Halbuki savaş Rusya ile olmuştur. Saydığı devletlerin hepsi o devirde Bâbıâli’nin müttefikidir. Kitapta Sultan Hamid’in, kalemine kıyamadığı için Namık Kemal’i Magosa’ya gönderttiği yazıyor. Halbuki Namık Kemal’i buraya Sultan Aziz göndermişti. Bozdağ, 1901’de Rus Sefiri İgnatiyef’le padişahı görüştürüyor. Halbuki İgnatiyef, 1877’de İstanbul’daki vazifesinden ayrılmıştı. Yine kitapta 1901 yılında Cemaleddin Efganî’nin, Hicaz Emiri Şerif Hüseyn’i hilâfete teşvik ettiği yazıyor. Halbuki Efgani 1897’de ölmüş; Hüseyin ise 1915’de Hicaz Emiri olmuştu.

Bozdağ’ın kitabında en enteresan husus ise, Sultan Hamid’in Mustafa Kemal ile karşılaştığı kısımdır. Güya M. Kemal, Şehzade Âbid Efendi’nin dostuymuş; hatta kendisine iki ceylan yavrusu hediye etmiş. Padişah, “Çanakkale Zaferi’ni kazanan” bu kumandana altın saat hediye etmek istemiş; ama dedikodudan çekindiği için veya para sıkıntısından dolayı edememiş. Kendisini görmek arzu etmiş. Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesinde görmüş, sıradan askerlere benzemediğini söylemiş. Böylece Bozdağ, aslı belirsiz bir hâdiseden istifade ederek, Sultan Hamid’i, resmî ideolojiye hoş göstermeye çalışmaktadır. İsmet Bozdağ daha da ileri giderek, karısı Hanzade Ulusoy’un (1950-2000) Sultan Hamid’in torunu olduğunu iddia etmiştir. 1992’de Saray Penceresinden Abdülhamid kitabını, 2003’de de Osmanlı Hanedanı Saray Notları’nı neşretti. Her ikisi de tamamen romandır; hâdiseler gerçek dışıdır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Şevval 1438
Miladi:
20 Temmuz 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter