Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlılarda devlet, madenleri şahıslara ihale ederek işletirdi. Maden havzasındaki köyler, vergi muafiyeti karşılığında ücretle bu madenlerde çalıştırılır; hatta maden işçiliği babadan oğula geçerdi.

Şer’î hukuka göre, madenler sahipsiz arazide ise bulanın; hazine arazisinde bulunmuşsa devletin; vakıf arazisinde bulunmuşsa vakfın; mülk arazide bulunmuşsa arazi sahibinindir. Mülk veya sahipsiz arazide maden bulanlar, altın, gümüş, bakır, demir gibi madenlerden beytülmale 1/5 vergi öderler. Petrol ve zift ile çekilme ve dövülmeyi kabul etmeyen elmas, kireç, tuz gibi madenlerde devlet maslahata göre vergi alabilir. Maden ve memleha (tuzla) gelirleri, Osmanlı hazinesinin mühim bir kaynağı idi.

Babadan oğula geçen madencilik
Madenler sahibine fevkalâde bir güç teminine müsait olduğundan; bu da dirlik ve düzeni tehdit edebileceğinden, Mâlikî hukukçuları, hükümdara maslahata göre maden vergisinin nisbetini arttırmak, hatta tamamına el koymak ve uygun gördüğü şekilde harcamak hususunda geniş salâhiyet tanımıştır. 1869 tarihli Osmanlı Maden Nizamnamesi, hususi topraklarda bile sahibinin rızası olmaksızın maden arayıp çıkarmaya izin vermekle Mâlikî görüşüne meyletmiştir.


Ereğli madeni

Osmanlılarda devlet, kendine ait madenleri nadiren bizzat, ekseriya iltizama çıkararak, yani şahıslara ihale ederek işletirdi. Maden havzasındaki köyler, vergi muafiyeti karşılığında ücretle bu madenlerde çalıştırılır; hatta maden işçiliği babadan oğula geçerdi. Mesela Balya halkı, gümüşlü kurşun madeninde çalışırdı. İşçi yetmeyince, Gönen’in bazı köyleri de Balya’ya bağlanmıştır. Fermanlarda, işçilerin haklarının korunmasına dair hükümler vardır. İşçiler 25 akçe yevmiye alır. Bugünün parası ile 60 liradır; ama o zaman paranın alım gücü daha yüksektir.


Hazine-i Hassa'ya ait kömür-madeni

Son zamanlarda resmî veya hususî madenleri çıkarabilmek için izin almak gerekirdi. Devlet maden işletme imtiyazını (hakkını) hususi şahıslara verip; muayyen bir vergi almayı tercih etmiştir. İlk zamanlar stratejik madenlerin ihracı yasaklanır; çıkarılması da sadece Müslümanlara verilirdi. Bu sebeple Gümüşhane maden imtiyazını alabilmek için Torul ve Of civarında bazı Rumların, Müslüman göründüğü bilinmektedir. Yerli yatırımcı fazla olmadığı için, 1869’da ecnebilerin de maden imtiyazı almasının önü açılmıştır. Sermayeye sahip oldukları için, ekseri ecnebi şirketleri bu imtiyazları almıştır. Bu, madenciliği geliştirmiş; ama millî servetin aslan payını ecnebilerin yemesine yol açmıştır.


Balya madeni hisse senedi

Osmanlılarda ilk zamanlar altın, gümüş, bakır, demir, tuz ve lületaşı madenleri vardı. Sonra çinko, krom, nikel, kurşun, manganez, boraks ve antimuan da bulundu. Maden ocaklarının ekserisi Rumeli’nde idi. Rumeli elden çıktıkça, yüzler Anadolu’dakilere döndü. Sanayi inkılâbı, hammadde talebini artırınca, madenler de ehemmiyet kazandı. Ecnebi şirketler, Osmanlı ülkesinde hem maden çıkarmak, hem de yeni madenler bulmak hususunda ilerleme kaydetti. Maden üretimi böylece birkaç katına çıktı. Ereğli kömür havzası en önde gelen madendi. Osmanlı donanması kömürün başlıca alıcısıydı. İmtiyaz verilirken, bu husus şartnameye konurdu. Rivayete göre Sultan II. Mahmud zamanında donanma askeri olan Ereğlili Uzun Mehmed, memleketinde ilk kömür madenini bulmuştur.


Maadin Nazırı, Bahriye feriki Dilâver Paşa

İyi kanun, kötü şartlar
1869 kanunu, maden ocaklarının teftişi, işçilerin çalışma şartları, sağlık ve tazminat hususunda hükümler getirmiştir. Her şehirde bunun için bir maden mühendisi; her ocakta da doktor ve ilaç bulundurma mecburiyeti vardır. En enteresan mevzuat, Ereğli kömür madenine dair 1867 tarihli Dilâver Paşa Nizamnamesi’dir. Modern bir telakkiyi aksettiren nizamnameye göre: Mesai, 24 saat dinlenmeden sonra 10 saattir. 2 saat içeride, 2 saat dışarıda çalışacaktır. İşçiler başka yerde izinsiz çalıştırılmayacaktır. Asgari ücret, yevmiye 10 kuruştur (bir altının onda biri). Üretim yapılmasa bile, bu ücretler hemen ödenecektir. Ocaklarda her dindeki işçiye ibadet izni ve imkânı verilecektir. Dinî günler tatildir. İşçilerin vardiya sırasında kalması ve istirahatı için koğuşlar yapılacaktır. İşçinin gıda ve diğer ihtiyaçlarını maden sahibi karşılayacaktır. Nizamname, Ereğli’nin 14 köyünden 13-50 yaş arası sağlam erkeklere, yılda 6 ay ücretle madende çalışma mükellefiyeti getirmiştir. Bunlar kazmacı, küfeci ve nakliyeci olmak üzere üç sınıfta çalışacaktır.


Zonguldak madeni

Bazı madenler, şehir halkının neredeyse tamamının geçim kaynağıdır. Ereğli, Karabük, Soma gibi yerler, maden sayesinde hayat bulmuştur. 1836’da 300 Müslüman, 270 Rum ve 173 Ermeni olmak üzere 743 hanenin yaşadığı Ergani’de, 700 kişi bakır madeninde çalışmaktadır. XX. asır başında Osmanlı ülkesinde üçte biri Zonguldak’ta çalışan 25 bin daimi maden işçisi; 30 bin de taş ocağı ve tuzla işçisi vardır. Mevzuat ileri olmakla beraber, bazı madenlerde çalışma şartları çok iptidaidir. 1908’de Ereğli’de ücretlerin zamanında ödenmemesi yüzünden başlayan grev, İttihatçı hükümetin asker sevkiyle kırılmıştır. 1920’de Balya’da her sene ortalama 20 işçi ölmektedir. Cihan Harbi’ne kadar, ücretlerle fiyatlar paralel artmış; sonra pahalılık sebebiyle, ücretler düşük kalmıştır. Cumhuriyetten sonra, madenlerin çoğu devletleştirilmiştir.


Zonguldak madeni


Zonguldak madeni


Zonguldak madeni




Kadıları tayin etmeye hakkı padişahtadır. Ancak o bile kadıların işine müdahale edemez; emir veremez.

Osmanlı Devleti, Osman Gazi’nin Dursun Fakih’i Karacahisar’a kâdı tayin etmesiyle kuruldu. Adliyenin başında kazasker vardır. Rumeli’dekileri, Rumeli kazaskeri; Anadolu ve Arabistan’dakileri, Anadolu kazaskeri seçer; padişahın tasvibiyle tayin ederdi. Sultan Kanuni’den sonra pozisyonu güçlenen şeyhülislâm, kadıların tayinini de eline aldı.


Rumeli ve Anadolu kazaskerleri

Kimse emir veremez
Din ve fen bilgilerinin okutulduğu medreselerin yüksek kısmından mezun olan genç, kadı olmak istiyorsa, kazasker divanında staja başlar. Staj bitip, müsait bir kadılık boşalınca tayin edilir. Kadılık müddeti 2 senedir. Mekke, Medine gibi kadılıklardı bu müddet 1 senedir. Kadıların halk ile içli dışlı olması istenmez; hem de herkese sıra gelmesi düşünülür. Zaman bitince, kadı merkeze döner; yeni bir yere tayinini bekler. Bu arada teoriğini geliştirir; medresede ders verebilir. Yüksek kadılıklar için, hukuk doktorası şarttır.

Mecelle der ki: “Hâkim, hakîm (hikmet sahibi), fehîm (anlayışlı), müstekîm (doğru yolda), emîn, mekîn (oturaklı), metîn (sağlam); mesâil-i fıkhiyyeye ve usûl-i muhakemeye vâkıf (hukuk ve usul kâidelerini bilen) ve deâvi-yi vâkıayı onlara tatbikan fasl ve hasma (dâvâyı bunlara göre çözebilecek); ayrıca temyiz-i tâmme muktedir (tam ehliyetli) olmalıdır.”


Kadı ve davacılar

Kadı, herkesin her türlü davasına bakar. Salahiyetli kadı, davalının ikâmetgâhı kadısıdır. Taraflar bir araya gelmeden dava başlamaz. Kanunî Sultan Süleyman Kanunnâmesi’ndeki bir madde dikkat çekicidir: “Cinâyetler karşılığında verilecek cezalar bakımından, sipahi ve halk, şerefli ve aşağı kimseler müşterekdir. Bunlardan her kim bu suçlardan birisini işlerse, karşılığında tayin olunan cezayı alır.” Bu ibare, kanun önünde sınıf ve mevki farkı gözetilmeksizin ferdlerin eşitliği prensibinin Fransız İnkılâbı’ndan çok evvel Osmanlı Devleti’nde mevcut olduğunu göstermektedir.
Osmanlı kâdıları, ekseriya Türk menşeli ve çoğu ilmiye âilelerindendir ve hep eşit statüdedir. Aralarında hiyerarşi yoktur. Padişah kâdıları tayin etmeye salâhiyetdar olmakla beraber, onların işlerine müdahale edemez; emir veremez. Kadı, Hanefî mezhebine göre karar verir. Gerekirse başka mezheplerden naip tayin eder; bunun verdiği hükmü imzalar.


Osmanlı Kadısı

Maaş almaz
Adalet dağıtmak, ibadet olarak görüldüğü için, kadılar, maaş almaz; fahri çalışır. Yıldırım Sultan Bayezid zamanında, hediyenin önüne geçmek üzere, kadılara mahkeme harçları tahsis edildi. Dava sayısı, dolayısıyla hâsılatı yüksek olan mahkeme, rütbece de yüksektir. Tanzimat’tan sonra kadılara maaş verilmeye başlandı.

Mahkeme binası yoktur. Kadılar, evde, câmide, hatta çarşıda davalara bakabilir. Meselâ İstanbul Kâdısı, Edirnekapı'da oturuyorsa, İstanbul Mahkemesi buradadır. Ertesi sene kâdı Ayasofya'ya taşınsa veya yeni bir kâdı tayin edilse ve evi de Ayasofya'da olsa, İstanbul mahkemesi artık burasıdır. Tanzimat’tan sonra kadılar hükümet konaklarında vazife yapmaya başladılar.

Kadı, mahkemede taraflara eşit muamele eder. Onlardan hediye kabul edemez; ziyafetlerine gidemez. Dava esnâsında başkalarının anlamadığı dilde konuşamaz; kaş-göz işareti yapamaz; yakınlarının lehine, hasımlarının aleyhine hüküm veremez. Anlayış kudretini azaltan korku, hiddet, açlık ve susuzluk hallerinde, hatta lodosta, davaya bakamaz. Kaba, sinirli, inatçı ve kibirli davranamaz. Resmî geliri varsa, ticaret yapamaz. Mahkemede kimseyle şakalaşamaz. Dâvâ bitmeden taraflardan biriyle yalnız kalamaz.


Amerikan sefiri Samuel Cox'un kaleminden 19. asırda Osmanlı kadısı

Mahkemelerde, âdil karar verildiğini ve aleniyeti tesbit maksadıyla, şühûdül-hâl adında en az iki kişi hazır bulunur. Kadı, verdiği kararı sicil defterine işler. Kadıların maaşını bizzat verdiği kâtipleri ve davanın nizamını temin eden mübaşirleri vardır. Davalar ve mevzuat karmaşık değildir. İki celse süren dava nâdirdir. Karar verilince, polis vazifesi yapan subaşıya hüküm icra ve infaz ettirilir. Eğer bedenî ceza varsa, padişah tasdik etmeden yerine getirilmez. Kâdı, eğer adalete aykırı hareket etmiş, töhmet altında kalmışsa, teftiş edildikten sonra, padişah tarafından azlolunabilir. Gerekirse cezalandırılır. Verdiği zarar da tazmin ettirilir.


Son devirde bir Osmanlı kadısı

Şehrin efendisi
Kâdı’nın tek vazifesi dava dinlemek değildir. Bulunduğu yerin mülkî âmiri ve belediye reisidir. Yetim, vakıf ve müflislerin mallarına, çarşı-pazarda fiatlara nezâret eder. Kimsesiz küçük kızları evlendirir. Vekâlet, vakıf, nikâh gibi akidleri noter gibi tescil eder. Şehrin temizliğini kontrol eder. Câmilere imam ve hatib tayin eder. Harb esnasında, kadıların işi artar: Ordunun geçeceği yerdeki işlere, kadılar nezaret eder.

Kalpazanlığı ve dilenciliği önler; paranın alım gücünü korur. Su işlerini, esnafı, fuhuş, içki, kumar yasağını, sağlık işlerini, kaldırımların tâmirini, hırsızlık ve yangına karşı tedbirleri, amele ücretlerini, resmî fiyat haddi olan narhı, nakil vasıtalarını, bina inşaatlarını, esnafa mal dağıtımını, mahallelerde kefilsiz kimsenin oturmamasını teftiş eder. Devlet imalâthâneden başka yerde silâh yapılmaması, şehre gelen gemi ve kayıkların muayyen limanlardan başka yerlere yanaştırılmaması, ihrâcı yasak eşyânın memleket dışına çıkarılmasının engellenmesi, halkın sıkıntı çekmemesi için bazı gıda maddelerinin depolanması kadının vazifesidir. Kâdı, bunların bir kısmını doğrudan doğruya kendisi görür; yahud da nâiblerine (yardımcılarına) gördürür.


1919’da Osmanlı hükûmeti, İttihatçıların yol açtığı sıkıntıları telâfi etmeye çalıştı. 1919’da Ermeni katliâmının faillerini mahkûm etti.

1915’de İttihatçı hükümet, Anadolu Ermenilerini, Ruslara müttefik olurlar vehmiyle, Suriye çöllerine göçürmüştü. Bu hâdise, Osmanlı İmparatorlu’nun sancılı tasfiyesindeki acı sahnelerden biridir. Böylece 900 bin kişi tehcir edildi. Sürgünler, Suriye şehirlerinde % 5’i geçmemek üzere iskân edilecekti. Bunların ancak yarısı Suriye’ye varabildi. Mühim bir kısmı yolda soğuk, açlık ve hastalıktan; bir kısmı da Kürt, Türk ve Çerkez çetelerinin baskınlarında öldüler. İttihatçılar, bu tehcirde Ermenilere çok eziyet edildiğini, tehcir kervanına mezâlim icra eden çetelerin, mahallî idarecilerin emrinde hareket ettiklerini itirafa mecbur kaldı. Bu acı hâdiseler, Meds Yeghem (Büyük Felâket) adıyla Ermenilerin maşerî hafızalarına kazıldı.

Ermeni sürgünler Deyrizor çöllerinde

“Mezarsız bırakmayın!”

Zeytun (Maraş), Antakya ve Van gibi yerlerde, tehcir emrine direnmek suretiyle çıkan isyanlar kanlı bir şekilde bastırıldı. Ordu kumandanlığından vilâyetlere “Ermeni halkını, ekmeksiz, meskensiz, mezarsız bırakmayınız!” emri tamim edildiği halde, yüzbinlerce insanın, hazırlıksız ve teşkilatsız bir şekilde binlerce kilometre uzağa sevkedilmesi, felâketin ta kendisiydi. Suriye’ye varabilenler, toplama kamplarına yerleştirildi; kâfi yiyecek verilmediği için, burada açlıktan ve hastalıklardan çoğu hayatını kaybetti. İttihatçıların üç direğinden Suriye Valisi Cemal Paşa’nın yaveri Ali Fuad (Erden) Bey’in Suriye Hatıraları’nda, bu hususu görmek mümkündür. Bir deri-bir kemik kalmış muhacirlerin acıklı hâlini görüp, Cemal Paşa’ya ordu deposundan zahire dağıtılmasını teklif eden Fuad Bey’e, Cemal Paşa, “Sen hâlâ bizim maksadımızı anlamadın mı?” diye cevap vermiş; üstelik tehcir esnasında Ermenileri katleden çetecilere hüsnü kabul göstermiştir.

Bazı Ermeni yetimler Yunanistan'a götürülüyor - 1919

Hemen hepsi zanaat sahibi olan Ermenilerin sürülmesi ile memleket ekonomisi ve sosyal hayat darbe aldı. Zira şehir ve kasabalarda ticaret ile nalbantlık, dokumacılık, kuyumculuk, kumaş boyacılığı gibi zanaatlar hep Ermeniler tarafından icra edilirdi. Ermenilerden kalan binlerce gayrımenkul de hazineye alınıp iç edildi. Tehcir, iki asırdır Ermenilerle rekabet eden Yahudilerin bir zaferi olarak görüldü; hatta bunu, Sadrazam Talat Paşa’ya, Karaso’nun telkin ettiği söylenir. Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinde rol oynayan meşhur Yahudi milletvekili Emmanuel Karaso, Sadrazam Talat Paşa’nın sırdaşı ve bankeriydi. Hatta Talat Paşa, yurt dışına kaçarken, bütün servetini buna emanet etmişti. O devirde Türkiye, Almanya’nın nüfuzu altındaydı. Tehcirin, Almanların arzusu dışında gerçekleşmesi de mümkün değildir.


Kafkasya Ermenileri, gönüllü birlikler kurarak, 1916 yılında Rus işgal kuvvetleriyle Anadolu’ya girdiler. 1917 ihtilâli sebebiyle Ruslar çekilince, intikamı için katliama başladılar. Batıya göç etmemiş Doğu Anadolu halkından, güçlerinin yettiklerini katlettiler. Şimdi bulunan bazı toplu mezarlar o günlerden kalmadır. Bir kimsenin işlediği suçtan, o kişinin kavmi, dindaşları, hatta ailesi mesul tutulamaz. Kur’an-ı kerimde “Kimse kimsenin suçunun cezasını çekmez!” der. Üstelik asırlarca sessiz sedasız yaşayan ve “millet-i sâdıka” diye tanınan Ermenilerin niye kıpırdandığını kimse tahlil etmemiş; o zamanki idarecilerin basiretsizlikleri görmezden gelinmiştir. Bu bakımdan 1915 hadiseleri, hukukî değil; politiktir.

Suriye'de bir Ermeni sürgün kadın ve çocukları

Hâdisenin adlî dosyası

Savaş kaybedilip İttihatçılar iktidardan düşünce, 1919’da İstanbul’da yapılan muhakemelerde, Ermeni tehciri de ele alındı. Bazı resmî ve sivil şahıslar cezaya çarptırıldı. Hatta üç vâli, Ermenilere kötü muamelede bulunduğu için idama mahkûm oldu. Dolayısıyla meselenin adlî dosyası kapandı. Meselenin gerçek mesulleri olup gıyaben idama mahkûm edilen İttihatçı büyükbaşlar, kaçtıkları ecnebi şehirlerde Ermeni fedailerce öldürüldü. Ancak 1922’de kurulan Ankara hükûmeti, İstanbul’un 1918’deki işgalinden sonra Osmanlı hükûmetin aldığı kararları geçersiz saydığı için, meselenin hallini güçleşmektedir.


Ermeni sürgünler Urfa'da


I. Cihan Harbi’nden sonra imzalanan milletlerarası anlaşmalarda, tazminat ve toprak gibi talepler için muayyen bir müddet (1 yıl) tanınmış; bu müddetin geçmesiyle talep imkânının düşmüş sayılacağı hükme bağlanmıştı. Bu zaman zarfında, böyle bir talep olmamış ya da kimse buna cesaret bulamamıştır. Çok az sayıda Ermeni Anadolu’ya geri dönebildi. Çoğu Suriye’den Fransa ve Amerika başta olmak üzere Batı’ya veya Ermenistan’a göçtü


Ermeni sürgünü kadın ve çocuğu ekmek almaya çalışırken


Erzurum Ermenileri sürgün yolunda

Türkiye’nin XXI. asırda dünya üzerindeki yerini alması, İttihatçıların kirli mirasını savunarak değil, ancak imparatorluk mirasına sarılarak üniversel değerlere varmak suretiyle mümkün olabilir. Şu halde devletin Birinci Cihan Harbi sıralarında Türk, Kürt, Ermeni, Rum ve Arap aslından Osmanlı vatandaşlarının yaşadığı sıkıntı ve çektiği acılar için üzgün olduğunu beyan etmesi bile, müspet bir gelişme olarak görülmelidir.




Van'da Ermeni sürgünlere saldıran bir çete



I.Cihan Harbi, insanlık için büyük felâketlere yol açtı. Asırlardır sükûnet içinde yaşayan Osmanlı halkları ise, en büyük acıyı çekti.


Ermeniler, Osmanlılarda millet sistemi içinde mütalaa edilen Ortodoks ve Yahudilerle beraber üç gayrımilletten birisidir. Anadolu’nun yeni hâkimleriyle sağladıkları uyum sebebiyle, “millet-i sâdıka” diye anıldı. Osmanlı kayıtlarına göre 1914 senesinde Osmanlı ülkesindeki Ermeni nüfusu 67 bini Katolik olmak üzere 1.230.000 civarında idi (nüfusun % 6,6’sı). 1908 yılında Osmanlı parlamentosunda 14 Ermeni mebus bulunuyordu.



Ermeni sürgünler yolda


“Millet-i Sâdıka”ya Rus tahriki

XIX. asırda Rusya, kendilerine yakın gördükleri ve Anadolu’daki emellerine yardım edeceğini düşündükleri Gregoryen Ermenileri himaye siyasetine başladı. Doğu Anadolu’da bir Ermeni hâkimiyeti kurulursa, burası üzerinden Kilikya yoluyla Akdeniz’e açılacağını hesaplıyordu. 1877 Rus Harbi’ndeki mağlubiyet üzerine imzalanan Berlin Anlaşması, Doğu Anadolu’da otonom bir Ermeni yurduna ışık yakıyordu. Ancak Sultan Hamid, Ermenilerin bu mıntıkada azınlıkta olduğunu gerekçe göstererek ve Rusya’nın düşmanı İngiltere’ye yaslanarak, bunu savsakladı. Bir yandan da Kürtlerden “Hamidiye Alayları” adlı gönüllü askerî birlikler kurarak, muhtemel Rus yayılmacılığına bir ön tedbir almak istedi.



Adanalı Ermeni kadınlar


XIX. asrın ilk yarısında, Şarktaki Kürt beylerinin otonomisi kaldırılınca; bunlardan boşalan yeri, ekonomik güçleri sayesinde Ermeniler ele geçirdi. Bu ise bazı Kürt beylerini çok rahatsız ederek, fırsat buldukça, Ermenileri taciz etmelerine sebep oldu. Ermenilerin müdafaa maksadıyla silahlanması hükümeti endişelendirmiştir. Bu arada Ruslar, milis kuvvetlerine sahip solcu Taşnak ve sağcı Hınçak partileri vasıtasıyla Ermeniler arasında ihtilâl tahrikinde bulunmaya başladı; yerli halkı taciz ederek gençleri kendi içlerine çekmeye çalıştı. Bazı romantik Ermeni aydınları, asırlardan beri baskı gördüklerine inandıkları bir sistemden kurtulup, müstakil Ermenistan hayaline kapılmışlardı. Bununla beraber Ermeniler, her vilâyette azınlıkta olduklarından, sivil halk ve devlet için bir tehdit teşkil etmekten henüz uzaktılar.



Elaziz Ermenileri sürgün yolunda


Tehcir

I. Cihan Harbi’nde Osmanlı hükümeti, Ermenileri, Rusya’nın tabiî müttefiki; buna mukabil bir kısım Ermeni ise Rusya’yı kurtarıcı olarak gördü. Maraş ve Van’da isyanlar çıktı. Bu ise, hükümeti ve halkı Ermenilere karşı galeyana getirdi. 24 Nisan 1915 günü İstanbul’daki Ermeni cemaatinin ileri gelenlerinden 235 kişi evlerinden alınıp, Anadolu’nun orta kısmındaki Çankırı ve Ayaş’a göçürüldü. Bunların çoğu yolda veya varış yerinde, sivil veya askerî şahıslar tarafından katledildi. Bu gün, şimdi dünyada soykırım günü olarak anılmaktadır.



Ermeni çocuklar yetimhanede - Haleb 1915


Van Ruslar’ın eline düşünce, Şark cephesine yakın yerlerde yaşayan Ermenilerin, düşmana yardım edebilecekleri gerekçesiyle Suriye’ye tehcirine [göçürülmesine] karar verdi. Bunun için 27 Mayıs 1915 tarihinde “Sevk ve İskân Kanunu” çıkarıldı. Rumeli ve Anadolu’nun Rus cephesine yakın veya uzak yerlerden yüz binlerce Ermeni yaya olarak istasyon merkezlerine getirildi. Buralardan trenlerle veya yaya olarak güneye sevkedildi. Gücü yetenler, tehciri önceden işitip, Rusya’ya kaçmaya muvaffak olmuşlardı. İstanbul ve İzmir Ermenileri ile asker veya memur olan Ermeniler; ayrıca Katolik, Protestan ya da İttihatçılarla arası iyi bulunan Hınçak Partisi’ne mensup Ermeniler tehcirden muaf tutuldu.



Osmanlı ordusunda Ermeni zabitler 1914


Bazı Ermenilerin müslüman olma teşebbüsleri kendilerini sürgünden kurtaramadı. Taşıyabilecekleri kadar eşya almalarına müsaade edildi. Bunların da çoğu yolda ellerinden alındı. Bazıları küçük çocuklarını, yolda telef olacaklarını düşünerek Müslüman ailelerin yanına bıraktılar. Bir daha dönemedikleri için bu çocuklar o ailelerin yanında Müslüman olarak büyütüldüler. Yolda ölen ailelerin hayatta kalan çocukları yetimhanelere yerleştirildi. Bu sayı Osmanlı kayıtlarına göre 10 bin, Ermenî iddialarına göre 50 bindir.

Tehcir nasıl cereyan etti, sonra neler oldu, neler yaşandı, onu da inşallah başka bir yazıda ele alırız.



Trenlerle sevkedilen Ermeni sürgünler



Van Ermenileri sürgün ediliyor



Yolda çocuğu ölen Ermeni anne - Haleb



1920 Meclisi, açılışı ve mensuplarıyla en renkli parlamentolardan biridir.

Zor bir zamanda, güç işlere imzasını atmış, olabildiğince demokratik bir meclistir.

1918, Osmanlı Devleti’nin felâket yılıdır. Ordu mağlup olmuş; İstanbul ve bazı Anadolu şehirleri fiilen işgal edilmiş; meclis feshedilmiştir. Halk galeyan hâlindedir. Mukavemet için cemiyetler toplanmaktadır. Saray, bunları tek elden idare etmek üzere muktedir birini Anadolu’ya göndermeyi ve böylece müttefiklere karşı elinde bir koz tutmayı düşünür. Bu kişi, Mustafa Kemal Paşa’dır. Anadolu mukavemeti, Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti adıyla birleşir. Sivas Kongresi’nde bir temsil heyeti seçilir. Ankara hükümetinin nüvesi budur. Ayrıca seçimlerin yenilenmesi kararı çıkar. Ancak temsil heyeti, içten içe seçime karşıdır. Zira yeni meclis toplanınca, temsil heyetinin işi bitecektir. Ancak açıktan karşı da çıkamaz. Bu sebeple Mustafa Kemal, meclisin İstanbul’da değil, demiryolu bulunan ve işgal edilmemiş merkezî Ankara’da toplanmasını ister; fakat muvaffak olamaz. Başka bir yol izler.

Son Osmanlı Meclis-i Mebusani azaları 12.1.1920


Planlı bir oyun

1919’da yapılan seçimlerde, Ankara’daki yeni hareket, İttihatçılarla anlaşarak kendi yandaşları dışında kimsenin seçime katılmasına izin vermez. İki kişi dışında, 140 mebusun hepsi Ankara’nın namzetidir. Mustafa Kemal, meclise seçilir; ama gidemez. İstanbul’da toplanan Meclis-i Meb’usân, vatanın her ne şekilde olursa olsun müdafaasına dair meşhur Misak-ı Millî’yi kabul edince, 16 Mart 1920’de İngilizler meclisi dağıtır. Aslında bu, Mustafa Kemal Paşa’nın planlı bir oyunundan başka bir şey değildir. İşi Ankara’dan gönderilen Rauf Bey (Orbay) yürütmüştür. Böylece İngilizler tahrik edilmiş; meclis dağıtılmıştır. Mebusların ileri gelen birkaçı İngilizlerce Malta’ya sürülmüş; bir kısmı Ankara’ya kaçmıştır. Ankara’nın istediği de budur. Böylece Ankara, mukavemetin merkezi; Mustafa Kemal de münakaşasız lideri hâline gelmiştir. Bir yandan da padişaha hürmetkâr; ama İstanbul hükûmetlerini ağır itham eden bir politika takip edilmiş; böylece Anadolu vilâyetleri, yavaş yavaş Ankara’ya bağlanmıştır.

İlk Meclis Binası



1920 Meclisi Milletvekilleri


Ankara Meclisi, 23 Nisan 1920’de, Ulus’taki İttihat ve Terakki Lokali olan iki katlı yeni binada 115 kişiyle toplandı. Meclisin açılışı mübarek Cuma gününe getirildi. Açılmadan evvel, Hacıbayram Câmii’nde namaz kılınıp, dua edildi. Kurbanlar kesildi, Buhariler okundu. Meclis salonunun duvarında, “Onların işi meşveret iledir” mealindeki âyet-i kerime asılıydı. Meclisin reisliğine Mustafa Kemal getirildi. İlk konuşmasında, padişahı öven ve kendilerinin onun itaatkâr kulları olduğunu beyan eden bir konuşma yaptı: “İnşaallah padişah-ı âlempenah efendimiz hazretlerinin sıhhat ve âfiyetle ve her türlü kuyûdât-ı ecnebiyyeden âzâde [ecnebi baskısından kurtulmuş] olarak taht-ı hümâyunlarında dâim kalmasını eltaf-ı ilahîden tazarru eylerim [Allah’tan dilerim].” Böylece hareketin bir isyan olduğuna dair bazılarının şüphesi de giderildi. Meclis, 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu ile yasama ve yürütme gücünü elinde tuttuğunu deklare etti. Bunda olmayan meseleler için, Osmanlı Kanun-ı Esasî’si tatbik olunuyordu. Meclisin, İstanbul’dakinin devamı olduğu şuradan bellidir ki, önceki meclisin tamamlayamadığı ağnam vergisi ile alâkalı teklifin görüşülmesini sürdürmüştür.



Meclisin dualı açılışı


Kız gibi meclis

Meclis mensuplarına artık milletvekili denilmektedir. Bunların bir kısmı dağıtılan İstanbul meclisinin âzâlarıdır; bir kısmı da taşralardan tayin veya seçim suretiyle gelmiştir. Seçildiği halde gelmeyen veya gelemeyenler de vardır. Mecliste, işgal altındaki Batum temsilcileri bile vardır. Meclisin % 13’ü sarıklıdır. Ama bunların ekserisi İttihatçı veya Modernist olduğu için, devrimbazlıkta diğerleriyle yarışmışlardır. Mesela saltanatın kaldırılması teklifini veren bir şeyhtir. Nüfusun hâlâ mühim bir kısmını teşkil ettiği halde, gayrımüslim milletvekili yoktur. Siyasî partiler mevcut değildir. Ama mecliste Mustafa Kemal’e sadık Birinci Grup ile şahıs diktatoryasına karşı İkinci Grup vardır. Resmî tarihin aksine, bunlar muhafazakâr ve cumhuriyet düşmanı değildir. Olabildiğince liberal ve demokrattır. Cumhuriyet devri muhalefetinin nüvesini teşkil eder. Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka, Demokrat Parti, hep bunlar arasından yeşermiştir.




1921’de askerî vaziyet kritikleşince, meclisin salâhiyetleri başkumandan sıfatıyla Kemal Paşa’ya devredilmiş; 1922’deki üçüncü uzatmadan sonra bu salâhiyeti geri almak isteyen meclise meydan okuyarak devletin fiilî hâkimi hâline gelmiştir. Böylece “Onların işleri meşveret iledir” âyeti indirilip, yerine “Hâkimiyet milletindir” yazısı asılırken, gerçekte aksi gerçekleşmiştir. Buna rağmen, sonradan Halk Partisi adını alacak olan Birinci Grup zaman zaman o kadar sıkıştırılmıştır ki, saltanatın kaldırılması, Lozan’ın kabulü ve cumhuriyetin ilânı çok zor olmuştur. Muhalifler bazen tehditle, bazen yok edilerek sindirilebilmiştir. Nitekim II. Grup lideri Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey, muhafız alayı kumandanı Topal Osman tarafından öldürülmüştür. Bundan yılan Mustafa Kemal Paşa, kız gibi bir meclis istemiş; 1920 meclisi “yıprandığı” gerekçesiyle feshedilerek, 1923’te isimlerini Halk Partisi’nin tesbit ettiği yeni bir meclis toplanmış; ertesi sene de yeni bir binaya taşınmıştır. Büyük Önder’in talimatları istikametinde inkılâpları yapacak olan meclis, artık budur.

İlk Meclis salonu. Arkada "Onların işleri meşveret iledir" mealindeki ayet-i kerime yazıyor. Sağda Ali Şükri Bey


Mustafa Kemal'in Ankara'ya gelişinde dualı karşılanışı



Her ne kadar pirinç deyince ekseri Uzak Doğulular, Çinli ve Japonlar akla geliyorsa da, pilav, İslâm-Türk kültüründe, sofranın esas gıdalarından birisidir.

Pilav, Asya ve Avrupa’da da bilinmekle beraber, Orta Doğu’da sofraların olmazsa olmazıdır. Güneydoğu Asya’da katkısız pirinç haşlaması, ekmek gibi yenir. Türk mutfağında ise pirinç, müstakil bir yemeğin ana maddesidir. Avrupa’da ise umumiyetle garnitür olarak yenir.

Kudsî yiyecek

Pirinç, sarı manasına Farsça bir kelimedir. Kabuğu ayrılmadan önceki rengi sebebiyle bu ismi almıştır. Hatta sarı rengi sebebiyle, bakır-çinko karışımı metale de pirinç adı verilir. Bronz şeklinde Avrupa dillerine girmiştir. Tunç da denir. Arapçada ruz hâlini almıştır. Avrupa dillerindeki karşılığı da burdan gelir: İngilizce, rice; İtalyanca, risotto.


Padişah Sofrada

Pirinç gibi, pilav kelimesinin aslı da Farsça’dır. Basit görünen, ama kıvamında pişirilmesi maharet isteyen bir yemektir. Pilav ve yağda yumurta yapabilen, her yemeği yapabilir. Eskiden aşçıların ustalık imtihanıydı. Ne lapa gibi cıvık olacaktır; ne de fazla kavrulup sertleşecektir. Zira her pirinç, aynı mikdarda su çekmez. Fazla su konursa, lapa gibi olur. Az su konursa diri düşer.


Pirince bir kudsiyet atfedilir. Gül gibi, onun da Hazret-i Peygamber’in nurundan yaratıldığına inanılır. Yerken salevat getirilir; getirmeyene hatırlatılır. Yemekte tek bir pirinç bile ziyan edilmez. Pilavsız sofra düşünülemez. Pilavsız sofraya oturmayan çoktur. Pekçok yemek, yanında pilav olmazsa yadırganır. Meşhur mânidir: “Ramazan geldi ulaştı/ Sofralar doldu taştı/ Davette pilav yoktu/ Birden iştahım kaçtı.”


Pirinç tarlaları


Pilavın ağası

Çin’de yetişen cinsi meşhur olmakla beraber, pirincin anavatanı Hindistan’dır. Pirinci Çin’e kuşlar götürmüş olsa gerektir. Su ve sıcağı seven bir bitkidir. Su içinde yetiştirilen yegâne tahıldır. Kabuklu hâline çeltik denir. Avrupalılar, pirinçle Endülüs vasıtasıyla karşılaşmış; ama pilav ile Osmanlılar vasıtasıyla tanışmıştır.


Pirincin, Mısır Dimyat’tan geleni makbuldü. Hatta “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” diye tabir vardır. XVII. asırda bir ara Mısır’dan pirinç gelmeyince, Rumeli’deki Filibe’den getirtildi. Sonra Gönen, Osmancık, Tosya’da da kaliteli pirinç ziraati yayıldı. Sofrada lenger adıyla hususi yayvan pilav tabakları vardır. Anadolu’da yufkaya sarıp yendiği gibi; Araplar ustaca elleriyle yerler.


Kestaneli pilav

Pilavın ağası Kuzey İran’da pişerdi. Ama İran pirinci ince uzun tanelidir. Lezzet unsurları da Anadolu’dakinden farklıdır. Bizde, âdî pilavdan başka, kıvırcık etiyle pişirilen Acem pilavı, uzun pirinçten pişirilip tarçın serpilen köse pilavı, sote etle pişirilen susuz pilav, tavuğun içinde pişirilen yağsız pilav, domatesli pilav, kuzu başı içinde pişirilen baş pilavı, lüfer pilavı, fıstık, kuşüzümü, havuç ve kuşbaşı et ile pişirilen özbek pilavı hemen akla geliverenlerdir. Pirinç pilavı, tarçın ile ve mutlaka karabiber serpilerek ile yenir.


Pirincin unu ve nişastası ekmeğe değil; daha ziyade muhallebi, dondurma ve pastaya, bir de bebek mamasına yarar. 80 bin çeşitinden bahsedilir. Ama esas itibariyle üç türü vardır: İnce uzun Basmati (veya Yasemin) pirinci; daha kısa ve tombulca olup Anadolu’da bilinen pirinç; bir de kısa ve tombul Bomba pirinci. Bu üçüncüsü İspanya ve İtalya’da yaygındır.


Pirinç tarlası

Osmanlı ordusu pirinçsiz sefere çıkmazdı. Haşlama etli pilav ve yine pirinçten mamul zerde, bir de tabii hoşaf asker sofrasının gedikli yemeğidir. Zira pirinç uzun zaman tok tutar ve enerji verir. Osmanlılar zamanında, pirinç kıtlığı yaşamamak ve fiyatların da fazla artmaması için tedbirler alınır; bir yerden pirinç gelmezse, hemen başka yerden tedarik çarelerine bakılırdı. Pirinç, üzerinde narh olan gıda maddelerindendi.


Okunmuşu da var

Pirinç pahalı ve zor yetişen bir bitki olduğu için, Anadolu’nun köylük yerlerinde ya bilinmez, ya da bulunmaz. Bulgur, pirincin yerini alır. Hatta Birinci Cihan Harbi zamanında yaşanan kıtlık sebebiyle, pirinç bulunamaz olmuş; İstanbullular bulgura, zamanın bir numaralı adamından kinâye ile “Enver Paşa Pirinci” adını takmıştı. Ama gıda kuvveti bakımından pirinç, buğdayı geçer.


Pilav, yalnızca pirince mahsus değildir. Bilhassa köylük yerlerde bulgurdan da yapılır. Şehirliler, bulgura dudak bükerlerdi. Şimdi, mütehassıslar, bulgurun faydalarını saymakla bitiremiyorlar. Sade olduğu gibi, etli, patlıcanlı, nohutlu, mantarlı, kestaneli, kuru üzümlü, fasulyeli, patatesli, mercimekli pişirilir.


Pirinç


Esas maddesi pirinç olmak üzere, dolma ve sarma da Türk mutfağının an’anevî yemeklerindendir. Yaş veya kuru biber, patlıcan, domates dolması yapıldığı gibi, üzüm yaprağından sarma da yapılır. Etli pişirilir. Etli olmayanına yalancı dolma veya sarma denir. Şimdi zeytinyağlı dolma deniyor. Sadece sebze değil, tavuk, kuzu gibi et dolması da yapılır. Pirincin mutlaka başrolü oynadığı yiyecekler arasında tatlılar vardır. Sütlaç ve safran katıldığı için sarı renk alan zerde, ana maddesi pirinç olan tatlılardır.


Pirinç tarlasında Çinli kadın


Usta hattatlar, tek bir pirinç tanesi üzerine maharetle sure yazarlar. Bu, yalnız hattatın sanatını göstermek istemesinden dolayı değildir. Beze sarıp bereket için üzerinde taşınır. İmtihana girecek çocuklara, anneleri okuyup üfledikleri pirinç tanesini verir; imtihan müddetince ağızlarında tutmalarını öğütler.






Ticaret gibi maksatlarla Doğu Akdeniz şehirlerine gelip yerleşen, burada nesiller boyu yaşayan Avrupalılar vardı. Doğu Akdenizli manasına Levanten denen bu topluluk, Yakın Doğu’nun ekonomik ve sosyal hayatına mühim izler bırakmışlardır.

İslâm dünyasında her devirde çok sayıda gayrımüslim yerli topluluk yaşamıştır. XI. asırdan itibaren bilhassa İtalyanlar, baharat ve ipekli satın almak üzere Doğu Akdeniz limanlarını kullanırdı. XII. asırda Kudüs’ü ve Doğu’nun zenginliklerini ele geçirmek üzere Avrupa’dan Suriye ve Filistin’e yapılan Haçlı seferlerinin ardından, Doğu Akdeniz’de ticaret daha da inkişaf etti. Bu vesileyle Avrupalılardan buraya yerleşenler oldu. Çevrede kurulan Haçlı krallıkları peşpeşe müslümanların eline düşse bile, bu ticarete bir halel gelmedi. Çeşitli sebeplerle İslâm beldelerine yerleşip, Rum, Ermeni, hatta Yahudi gibi yerli gayrımüslimlerle evlilik yoluyla karışan Avrupalılar, burada yepyeni bir sosyal sınıf teşkil ettiler. Avrupa’da câmisiyle, medresesiyle, çarşısıyla, sarıklı, yeldirmeli insanların dolaştığı bir müslüman topluluğu hayal bile edilemediği bir devirde, İslâm şehirlerinde ecnebilerin barış içinde ve imtiyazlı bir şekilde yaşadığı mahalleler doğdu.

Güneşin yükseldiği yer

Bizans İmparatorluğu zamanında İstanbul’da Venedik, Cenova, Amalfi ve Pisa gibi İtalyan şehirlerinden gelmiş bir topluluk vardı. 991’den itibaren Bizans hükümeti, menfaat çatışması sebebiyle birbirini yiyen bu halklara ticarî imtiyazlar tanımıştı. Hatta bunların yaşadığı İstanbul’daki Galata semtinin bir çeşit otonomisi bulunuyordu. Mısır’daki Memlûk Devleti de 1252’de ülkesinde yaşayan Fransız ve Katalanlara ticaret imtiyazları vermişti. Osmanlılar XVI. asırda oraları fethedince, bu imtiyazları tasdik etti. Hatta bütün Osmanlı ülkesine, sonra da barış içinde bulunduğu diğer Avrupalılara yaydı. Bu imtiyazlara “kapitülasyon” denir.

Akdeniz’in doğu kıyılarına öteden beri “Levant” denirdi. Bu söz, “güneşin yükselmesi” manasına Fransızca “levere” kelimesinden gelir. Zamanla Anadolu ve Suriye’nin sahil kesimini, Yunanistan ve Mısır’ı, XVI. asırdan sonra da bütün Ortadoğu’yu ifade eder hâle geldi. 1918’de Suriye’yi işgal eden Fransa’nın, burada kurduğu devletlere “Levant Devletleri” denmişti. XVI. asırda milletlerarası deniz şirketleri “Levant” adını kullandığı için, bu şirketlerde çalışan veya bunları temsil eden Avrupalılara “Levanten” dendi. Zaman içinde bu tabir Osmanlı ülkesinde doğup büyüyen, burada yaşayan bütün Avrupalıları ifade eder hâle geldi. Levantenlerin yerleştiği İzmir, İstanbul, İskenderiye, Selânik, Beyrut gibi şehirler, stratejik ehemmiyeti yanında, müsait iklimi, emniyet ve huzurlu halleriyle ticaret için elverişli yerlerdi.

İstanbul’daki Levantenler, öteden beri mahalli Rumcadaki ismi Pera (öte taraf) olan Beyoğlu ve çevresinde yaşar. 1453 senesinde İtalyanların yaşadığı Pera’da 600 aile sayıldı. 1927’de bu sayının 20 bin kişi olduğu görülür ki normal bir artıştır. Burada yaşayıp, ömründe suriçi İstanbul’una inmemiş; tek kelime Türkçe öğrenmemiş Levantenlerin sayısı az değildir. Böylece Osmanlı cemiyetinde, kozmopolit, izole ve kendine has âdetleriyle, enteresan bir topluluk olarak hayatlarını sürdürmüşler; bazıları ise, evlilik yoluyla yerli gayrımüslimler arasında erimiştir.

Bir Levanten ailesi Büyükada'da sayfiyede (1910)

Osmanlı Levantenleri, İtalyan, Maltız, Fransız, Katalan, İspanyol ve Leh asıllıydı. Bunlar kendi dillerinin, arkaik kelime ve tabirlerini muhafaza eden değişik bir şivesini konuşurdu. Papa tarafından tayin edilen Katolik ruhanilerin bulunduğu diplomatik misyona ait kiliselere devam ederlerdi. Sonra bunlara Holandalı, Alman ve İngilizler de katıldı. İngiliz Levantenleri vasıtasıyla Protestan kiliseleri kuruldu. Levantenlerin kendi aralarındaki davalar, Osmanlı mahkemelerinde değil; elçilik ve konsolosluklarda kendi hukuklarına göre çözülürdü. Taraflarından biri Osmanlı olan davalara ise, Osmanlı mahkemesinde bakılır ve tercüman hâzır bulunurdu.

Levantenler, kendi dil ve dinlerini muhafaza etmekle beraber, bulundukları beldenin yerli halkıyla münasebet kurdular; hatta bunların bazı âdetlerini benimsediler. Yerli gayrımüslimlerle evlenerek, kendi dillerini unutup, Rumca, Ladino (İspanyol Yahudicesi) gibi mahalli lisanları konuşanlar bile oldu. Ama orijinal Levanten yaşayışını korudular. Tâbiyetleri (vatandaşlıkları) ve kiliseleri farklı olmakla beraber, menfaat sebebiyle hep müşterek hareket ettiler. Ekseriya kendi içlerinden evlenmişlerdir. Evlilik sebebiyle iki tâbiyetli (vatandaşlığı) olanlar vardı. Ancak çoğunun pasaportu ve tâbiyeti yoktu. Sultan Hamid zamanında bunlara Osmanlı tâbiyeti verildi.

İzmir Buca'da Forbes Villasi (1915)

Âdetâ küçük bir Avrupa

İstanbul’da ekseri Beyoğlu (Pera), Büyükdere, Adalar ve Moda’da; İzmir’de Alsancak (Punta) ve Bornova’da otururlardı. Bakımlı caddelerdeki beyaz badanalı, avlulu ve konforlu Levanten evlerinden tek tük örnekler günümüze gelmiştir. Bu semtlerde lokantaları, kafeleri, fotoğraf stüdyoları, bonmarşeleri (o zamanın alışveriş merkezleri), tiyatroları, baloları, yortu zamanları tertipledikleri renkli karnavalları ile âdetâ küçük bir Avrupa şehrinde yaşarlardı. Bestekâr Ferenc Liszt’ten, oyuncu Sarah Bernhardt’a kadar çok sayıda artist, İstanbul’a gelip burada resital ve temsil vermiştir. Levantenlerin depo, atölye ve fabrikalardan başka, şehre yakın köylerde çiftlik ve bahçeleri vardı. At yarışı, futbol, tenis, paten gibi sporlara, Levantenler öncülük etmiştir.

Levantenlerin, kendi dillerinde tedrisat yapan mektepleri vardı. Başta Fransızca olmak üzere Avrupa gazetelerinin Levantenler arasında hayli abonesi olduğu gibi; Osmanlı ülkesinde bu dillerde neşredilen gazete sayısı da az değildir. 1900 senesinde Osmanlı ülkesindeki ecnebi gazeteler 100 bin nüshayı geçmiştir. Bunun 20 bin nüshasını bizzat burada Levantenlerce basılanlar teşkil eder. Aynı yıl 139 tane de Levanten gazete ve mecmuası vardı. Çoğunda olabildiğince serbest yazılar neşredildiği için, Osmanlı entelektüelleri tarafından da okunur; böylece Osmanlı payitahtı dünyadan haberdar olurdu.

Bir Levanten gazetesi Le Courrier de Smyrne (1887)

Sosyal hayatlarında büyük ölçüde Avrupa’yı taklit eden Levantenler, Osmanlı cemiyetinde “alafranga” (Frenk Usulü) denilen ve zaman zaman küçümsenen bir hayat tarzı ve modanın ortaya çıkmasna vesile oldu. Yerli gayrımüslimler, hatta bazı müslümanlar bile bunların Avrupaî hayatına alâka duyar; Levantenlerle kurdukları münasebetlerle bu modern hayatın tadını almaya çalışırdı. Yerli Ermeni, Rum, hatta Yahudilerden, Levantenler gibi yaşayanlar; bunların imtiyazlı statüsüne kavuşmak için, ecnebi tâbiyetine girenler olmuştur. Müslümanlar, tatlı su balığı ile deniz balığı arasındaki farka atıf yaparak, biraz alaycı bir şekilde, bunlara “Tatlı Su Frengi” derdi. Frenk, Osmanlıların Batı Avrupalılara öteden beri verdiği isimdir. Levantenler, Garblılara göre Şarklı; Şarklılara göre Garblı olarak görülmüş; sadece Osmanlılar değil, Hammer gibi Avrupalı tarihçi ve yazarlar, Levantenleri küçümseyen, hatta alaya alan yazılar yazmışlardır.

XVIII ve XIX. asırda belli başlı Osmanlı şehirlerinde yaşayan Levantenlerin sayısı daha da arttı. Yeni ticaret yollarının keşfi bile Levant ticaretinin ehemmiyetini azaltmadı. Levantenler vasıtasıyla Avrupa, Osmanlı ülkesinde ticarî ve ekonomik hâkimiyet kurmaya muvaffak oldu. Levantenler, Osmanlı diplomasisinde belirleyici bir rol üstlendi. Avrupa sefaretlerinde tercüman olarak çalışanlar; hatta Osmanlı anlaşmalarını topladığı eseriyle diplomasi tarihine hizmet etmiş olan Baron Testa gibi Avrupa’dan soyluluk ünvanı elde edenler bile vardır. Beyoğlu Belediye Reisi Edouard Blacque, banker Alleon, Moda’yı meskûn hâle getiren Whittal gibi aileler, yakın zaman İstanbul hayatında mühim rol oynamış Levantenlerdendir. Son asırda Levantenler içinde Fransızlar birinci sırayı alırken, bunları İtalyanlar, Almanlar ve İngilizler takip eder. Bu devirde İstanbul’da 14 bin Levanten yaşardı.

Levanten Barry ailesinin Galata'da salyangoz ihracati ofisi

Temel hak ve hürriyetlerin teminat altında olduğunu teyid eden ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya entegrasyonuna yardımcı olan 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’ndan sonra Levantenlerin ekonomik ağırlığı daha da arttı. Avrupa sermayesi ile ortaklıklar kurarak, devletten maden imtiyazları [maden çıkarma hakkı] aldılar. Devlet tahvili komisyonculuğu ile büyük servet ve güç elde ettiler. Öteden beri kazandıkları imtiyazlarla ve ekonomik faaliyetlerle Levantenlerin giderek güçlenmesi, Avrupa karşısında gerileyen Osmanlı münevverlerinin reaksiyonuna sebebiyet verdi. Şarkta yaşadıkları halde, Avrupalılara özenen giyim kuşamları başta olmak üzere tenkit ve alaya, hatta nefrete hedef oldular.

1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyet’ten sonra iktidarı ele geçiren İttihatçıların koyu milliyetçi politikaları, Levantenlerin aleyhine oldu. 1914’te kapitülasyonların kaldırılması, Birinci Cihan Harbi mağlubiyeti ve ardından cumhuriyetin ilanı ile, ekonomik faaliyetleri sınırlandırılan Levantenler; devletleştirmeler ve yerli halkın ticarete kaydırılması yüzünden imtiyazlı bir sınıf olmaktan çıktı. 1930 ekonomik buhranı, son darbeyi vurdu. Önce işlerini; ardından da bakımı ve tamiri masraflı olan evlerini terketmek zorunda kaldılar. Bu evlerin çoğu devlete intikal etti. Mesela İzmir Buca’daki Baltacı Köşkü, ortaokula; Rees Köşkü de, öğretmen okuluna dönüştürüldü.

Yıldızları Osmanlı Devleti ile beraber batan Levantenlerin çoğu başta Amerika olmak üzere batıya göç etti. Mussolini, İtalyan orijinlileri parlak vaadlerle İtalya’ya davet etti. Mamafih bugün bile İstanbul, İzmir ve İskenderun gibi şehirlerde az da olsa Levanten aileleri yaşamaktadır. Levantenlerin, Türk sosyal yaşantısına tesiri, sadece bu dillerden Türk argosuna giren “racon”, “faça” gibi kelimelerle sınırlı kalmadı. Son asırdaki modernleşme devrinde, reformistlerin Avrupa’ya açılan penceresini teşkil ettiler. Bu bakımdan Levantenler, Türk sosyal tarihinde mühim bir iz bıraktılar.

Büyük yanginda yanan Levanten evleri. İzmir Punta (Alsancak)

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
1 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
25 Temmuz 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter