Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Aylaklıktan, başıboşluktan usanan, bunun çıkar yol olmadığını anlayıp doğru yola gelmeye karar veren mirasyedi bir adam, padişaha çıkıp, doğruluktan ayrılmadan, dürüstçe yaşamak için kendisine bir yol göstermesini istedi. Padişah da adama ağzına kadar dolu bir fıçı zeytinyağı verdi. Bunu tek bir damla bile dökmeden şehrin bir ucundan öbür ucuna götürmesini, bir damla dahi döktüğü takdirde hemen orada boynunun vurulacağını söyledi. Yanına da kontrol için yalın kılıç iki gözcü verdi. Adam fıçıyı kralın buyruğuna uygun şekilde, bütün gücünü, dikkat ve zekasını kullanarak bir damla bile dökmeden şehrin bir başından öbürüne götürdü. Sonra geri dönüp kralın huzuruna yeniden çıktı. Verilen görevi eksiksiz yerine getirdiğini söyledi.

Padişah, adama sordu:
- Şehirde ne gördün, neye şahit oldun?
O gün şehirde pazar kurulduğu, her yanın iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olduğu bir gündü. Buna rağmen adam şu cevabı verdi.
- Efendimiz, ucunda can kaygısı da bulunduğundan fıçıdaki yağı dökmemek için öylesine bir dikkat içindeydim ki, bir an bile gözümü fıçıdan ayırıp çevreye bakamadım. Bu nedenle ne kimseyi gördüm, ne de bir olaya şahit oldum.
Padişah, bu dersten sonra gönül rahatlığı ile tavsiyesini yaptı:
- İşte, yaptığın her işte, sana verilen her vazifede böyle dikkatli olur, kendini işine verirsen, Allah'ın her an seni kontrol ettiğini de aklından çıkarmazsan, hiç bir zaman doğru yoldan ayrılmazsın.



Hükümdarlardan biri vezirine oğlunun hocasından yakınıyordu:
- Ben istiyorum ki oğlum ilim öğrensin, benim yerime iyi bir hükümdar olsun, o ise devamlı müzikle, sesle, sazla meşgul demek ki hocası buna iyi bir yön veremiyor.
Vezir aynı görüşte değildi:
- Hükümdarım hocanın elinde mucize yok. Çocuğun kabiliyeti neye ise hocası ancak onda ilerlemesine, olgunlaşmasına yardım edebilir. İnsanın tabiatı değiştirilemez. Terbiye yaratılışa tabidir.

Hükümdar aksi görüşteydi. Terbiye ile yaratılışa yön verebileceğini iddia ediyordu. Bunu isbat etmek için bir akşam sarayında bir eğlence düzenledi. Bu eğlence sırasında eğitilmiş kedilerin bir gösterisi de yer aldı. Bu kediler, sırtlarında, bir tabak içinde yanan mumları taşıyorlar ve onları düşünmüyorlardı. Hükümdar vezire bu kedileri göstererek:
- Görüyorsunuz, terbiyenin nelere gücü yetiyor, dedi.
Vezir karşılık vermedi. Olumlu, olumsuz bir şey söylemedi. Yeni bir eğlence gecesini bekledi. Bir başka gecede düzenlenen eğlenceye gelirken yanında gizlice bir kaç tane fare getirdi. Kediler gösteriye başladığı zaman bu fareleri kedilerin ortasına doğru salıverdi. Fareleri gören kediler sırtlarındaki tabağı, mumu unutup farelerin peşine takıldılar. Mumlar, tabaklar hepsi bir yana yuvarlandı. Yanan mumlardan yerdeki halılar tutuştu. Ortalık bir anda ana-baba gününe döndü. Tam bu esnada vezir padişaha yanaşıp iddiasını kanıtlamanın gururuyla şöyle dedi:
- Gördünüz mü padişahım terbiye yaratılışa tabidir.



Padişahlardan biri maiyetiyle birlikte bir gezintiye çıkmıştı. Yolu üzerindeki bir köyde çok yaşlı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meşgul olduğunu gördü. İhtiyara uzaktan seslendi:
- Baba, sen ne diye fidan dikmeye uğraşıyorsun? Maşallah yaşını yaşamışsın, bu diktiğin fidanların meyvesinden herhalde yiyemezsin.
İhtiyar cevap verdi:
- Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim yememiz şart değil evlat. Biz nasıl bizden öncekilerin diktiği fidanların meyvesinden yedikse, bizim diktiğimiz fidanların meyvesini de bizden sonrakiler yer.

Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve ihtiyara bir kese altın verilmesini emretti. İhtiyar bu ihsanı karşılıksız bırakmadı:
- Gördün mü evlat, bizim diktiğimiz fidanlar şimdiden meyve verdi.
Bu cevap da hükümdarın hoşuna gitti, bir kese daha altın verilmesini emretti. Yaşlı köylü sıradan biri değildi. Çarıklı erkânı harp diye nitelenen kişilerden biriydi:
- Evlat herkesin diktiği fidan yılda bir defa meyve verir, bizim diktiğimiz fidan yılda iki defa meyva verdi.
Bu diplomatça cevap da hükümdarın hoşuna gitti ve bir kese daha altın verilmesini emretti. Ama bu defa vezir araya girdi ve hükümdarı uyardı:
-Aman sultanım bir an önce buradan uzaklaşalım. Bu ihtiyar bu gidişle tarlasına fidan dikmek yerine, devletin hazinesine darı ekecek.



Yavuz Sultan Selim, 24 Ağustos, 1516 tarihinde “Mercidâbık” savaşını kazandıktan sonra Haleb’e girmiş, iki hafta sonra da oradan ayrılıp Eylül ayı sonunda Şam’a ulaşmıştı. Buradan Mısır’a geçmeden önce de 15 Aralık’a kadar Şam’da kalmıştı. Yavuz Şam’da kaldığı sıralarda, Muhyiddin Arabî Hazretleri’nin (v.638/ 1240) bir kitabında geçen “Sin Şin’a girince Mim’in kabri ortaya çıkar” şeklindeki bir ifadeyi, büyük alim Kemal Paşazade ile birlikte incelemişlerdi. Burada “Sin”in Selim’e, “Şin”ın Şam’a, “Mim”in de Muhyiddin’e işaret olduğu kanatine varılmıştı.

Yavuz Selim, Şam ve civarında bazı İslâm büyüklerinin kabirlerini ziyaret ediyordu. Çok saygı duyduğu Muhyiddin Arabî Hazretleri’nin yeri ise hiç kimse tarafından bilinmiyordu. Çünkü asırlar önce, eserlerini yanlış anlayıp karşı çıkan bazı Suriye alimlerinin de etkisiyle kabri harabeye çevrilip kaybolmuştu. Yavuz Selim, bir gece rüyasında Muhyiddin Arabî Hazretleri’ni kendisine şöyle derken görür: “Ya Selim! Senin gelmeni beklerdim. Safa geldin, hoş geldin. Mısır gazanı sana müjdelerim. Sabahleyin bir siyah ata bin. O seni bana götürür. Beni hâk-i mezelleten (horluk topragından) kaldır. Bana bir türbe, bir cami ve imaret yapıver. Yürü işin rastgele, Mısır fethi müyesser ola!” Yavuz sabahleyin bir siyah ata biner. At gider, Salihiyye Mahallesi’nde bir çöplükte durup eşinmeye başlar. Orası açılınca büyükçe bir taş çıkar. Üzerinde Arapça olarak “bu Muhyiddin’in kabridir” yazısı görülür. Yavuz Selim orayı temizleterek kabri ortaya çıkarır. Yavuz, 22 Ocak 1517 tarihindeki Ridâniye Savaşı ve Mısır’ın fethinden dokuz ay kadar sonra, Ekim ayında tekrar Şam’a gelir ve dört aydan fazla kalır. Bu süre içinde Şeyh’in kabrine türbe, yanına ise bir cami ve aşevi yaptırır. İlk cuma namazıyla da açılışını yapar. (5 Şubat 1518)



Fatih Sultan Mehmed Han hangi ülkede bir hüner sahibi, bir sanatçı olduğunu işitse, hemen davet ederdi. İstanbul'a gelen bu maharetli insanları en mükemmel şekilde ağırlar, kendilerine makam verip ihsanda bulunurdu. Bu yüzden Müslüman, Hıristiyan, dindar, dinsiz her taifeden insan İstanbul'a toplanmıştı. O furyada Acem diyarından Habilî, Kabilî ve Hamidî namında şairler gelmiş ve Fatih'ten büyük bağışlar almışlardı. Bunlarla birlikte, zamanın Sokrat'ı sayılan bir Yahudi doktor ve adı Dozri olan bir Frenk ressam da bulunuyordu.

Hasılı, bunların hepsi Padişah Hazretleri’nin yüce saltanatına yakın olup kabul görmüşler, iltifatlara mazhar olmuşlardı. Fatih'in bu iltifatlarına daha fazla dayanamayan nedimelerinden 'Çatladı' lakaplısı bir gün şikayet yollu şu beyiti yazıp padişaha arz eder:
“Ger dilersen şah eşiğinde olasın muhterem
Ya yahudi gel bu mülke, ya firenk ol, ya acem
Adını ko Habili ve Kabili ve Hamidi
Dozrılıktan olma gafil, marifetten urma dem”
Bu mısraları bugünkü dile şöyle aktaralım:
“Eğer şah eşiğinde hürmet görmek istiyorsan
Bu ülkeye ya yahudi olarak gel, ya batılı ol, ya da iranlı
Adını ya Habilî, ya Kabilî, ya da Hamidî koy
Dozri olmayı da unutma, ama sakın bilgiden bahsedeyim deme”



Kanuni Sultan Süleyman Han Zigetvar kalesini kuşatmıştı. O sırada 74 yaşına basmıştı. Kalenin bir an evvel alınmasını istiyordu. 33 gün geçtiği halde halen fetih gerçekleşmedi. Bu duruma çok üzülen padişah, zaten hasta halinde buralara kadar geldiği için yataklara düştü. Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa’ya bir yazı göndererek şöyle yazdı: “Bu ocak hâlâ yanmakta devam edecek midir? Zafer davulları hâlâ sesini işittirmeyecek midir?” Bu yazıyı alan Sokollu, bütün gücüyle kaleye hücum etti. 6/7 Eylül 1566 gecesi Kanuni Sultan Süleyman Han vefat etti. Aynı gün öğleden sonra da kale fethedildi. Sokollu son derece ihtiyatlı ve tecrübeli bir devlet adamıydı. Padişahın vefat haberi asker arasında yayılırsa, bir kargaşalık çıkacağından endişe ediyordu. Bu yüzden, soğukkanlı bir şekilde o gün, silahtar Cafer Ağa’yı padişahın otağına oturttu. Cafer Ağa’nın el yazısı da padişahınkine çok benzediğinden, Sokollu, Cafer Ağa’ya yazılar yazdırıp ilgili yerlere emirler gönderiyordu.

Sokollu kendi serkatibi Feridun Bey’i çağırarak:
-Padişahımızın vefat ettiğini biliyorsunuz. Kütahya’da vali olan oğlu Selim’e vefat haberi ni kiminle bildirelim? -Hasan Çavuş’u gönderelim.
Sokollu, Hasan Çavuş’u çağırıp şu talimatı verdi:
-Kütahya’ya gidip Şehzade Selim Han Hazretlerine bu mektubu iletip fetih haberini veresin. Saadetlû Padişah hazretleri kaleyi tamam yapmayınca göç etmez diyesin ve afiyet ve selamet haberini veresin!..
Öbür taraftan, kale alındığı halde Padişah’ın görünmemesi asker arasında huzursuzluğa yol açtı:
-Saadetlû Padişah Hazretleri namaza çıksa da ihsanda bulunsa... sözleri söylenmeye başlandı. Bunun üzerine Sokollu, asker arasında tellallar çıkararak:
-Beyler, ağalar, yarın divan vardır. Hazır olasınız... Padişahın vefatı üzerinden 20 gün geçtiği halde, vefat haberini yalnız 12 kişi biliyordu. Bunlar da padişahın namazını kılanlar, naaşı tahnit eden ve tabuta koyanlardı. Sokollu, serkatibi Feridun Bey’i çağırarak:
-Selanikli Mustafa Efendi’yi yanına veriyorum. Vezirlerin çadırlarını ayrı ayrı gösterecek. Divan toplantısı olduğunu bildireceksin.
Feridun Bey, gece yarısı Mustafa Efendiyi de yanına alıp, ilk defa Üçüncü Vezir Ferhad Paşa’nın çadırına girince, Ferhad Paşa:
-Hay medet, iyi ki geldin, Veziriazam ne aceb divan eylemek tedarikini etti? Bu usûl nice olur?
Feridun bey, şu karşılığı verdi:
-Divan etmek makul değil midir? Eskiden bunlar nasıl olmuştur bilmez misiniz? Dedikten sonra üzüntülü bir şekilde oradan çıkıp Dördüncü vezir Ahmed Paşa’nın çadırına geldiler. Ahmed Paşa, Feridun Bey’in geliş sebebini tahmin ettiğinden:
-Karındaş, yüreğiniz taştan, demirden midir? Ne divan edecek halimiz vardır? Ettiğiniz ne iştir? Ne günümüze dururuz? Ben cümle eşyamı gönderip hazır oldum.
Bu hakiki sözler karşısında Feridun Bey şaşkına döndü. Ona şu cevabı verdi:
-Sizin böyle tedbir ve tedarikiniz askerin dedikodusuna sebep olur. Eski vezirler, padişahlarına bunun gibi hal vaki olunca nasıl hareket etmişler? Şimdi siz bütün halka, “Padişahımız iyicedir” derseniz, kimse sizi tekzib etmez. Herkes doğrudur diye tasdik ederler. İnayet ve ihsan edip, tereddüdü terkedip, kalbi kuvvetli olun. Düşman içindeyiz.
Ahmed Paşa, düşünceli ve müteessir bir şekilde Feridun Bey’e:
-Yarınki günü görelim...
Feridun Bey, oradan ayrılıp, Beşinci Vezir Mustafa Paşa’nın çadırına girince Paşa:
-Safa geldin, kadem getirdin. Sadrazama Allah kuvvet versin.
Feridun Bey bu sözlerden çok memnun oldu. Ertesi gün 12 direkli bir çadır kuurlarak divan toplandı. Yeniçeri ağası askere hitaben:
-Yoldaşlar! Padişah hazretleri buyurdular ki “Berhudar olup yüzleri ak olsun. Gazaları mübarek ola. Kaleyi tekmil edeler. Cümlelerinin terfileri ve rütbeleri ve bahşişleri verilecektir.”
Askerler:
-Bahşişlerimiz nice olur? diye bağırdılar.
Yeniçeri Ağası onlara:
-Cümlesine ben kefilim. Sözleriniz başım üstüne. Yeter ki padişahımızın dileği yerine gelsin. Bu konuşmalardan sonra asker sakinleşti. Bu arada Şehzade Selim’e gönderilen haberci hızla yol alıyordu. Nihayet Kütahya’ya ulaşarak padişahın vefat haberini ulaştırdı. Selim Han da hemen yola çıktı ve gece gündüz yol alarak Zigetvar’a ulaştı. İşte o zaman Sultan Süleyman Han’ın vefat ettiği herkese ilan edildi ve Selim Han padişah ilan edildi. Sokollu Mehmed Paşa, siyasi dehasını burada da göstererek, Osmanlı Devletini muhtemel bir felaketten kurtardı.



I.Dünya savaşından evvel Bab-ı Ali'de hukuk müşâviri olan Kont Ostrolog anlatıyor: İngilizlerin, Kut-ül Amare yenilgisini takip eden günlerde, Londra'da büyük bir harp meclisi toplandı. Doğu müsteşarı olmam dolayısıyla ben de bulundum... Başbakan Lloyd George şöyle dedi: "Efendiler, ben bir şeyi anlayamıyorum; Bizim medenî milletlerin orduları savaşta barbarlığa yaklaşıyor. Barbar saydığımız Türk orduları ise, savaşta medenîleşiyor. Irak kumandanımız bildiriyor ki, Türkler esirlerimizin istirahatini fevkalâde te'min ediyorlarmış. Yaralılarımızı imkânları nisbetinde tedavi ediyor ve şefkat gösteriyorlarmış. İşte bu davranışlarının sebebini bir türlü anlayamıyorum..."

Daha sonra savaş bakanı söz alarak şunları söyledi: "Ben de bu vaziyeti çok merak ettim. Çünkü, şöyle bir hâdise yaşandı: Bir müddet önce, Çanakkale'de, bir çarpışma sırasında, esir verdiğimiz iki subay ve beş-altı yaralı askerimiz, Türkler tarafından tedavi edildiler. Bu tedavinin yapıldığı yere yakın bir koğuşta da yaraları iyileşmeye yüz tutmuş Almanlar vardı. Bu Alman askerler, tedavi edilenlerin İngiliz olduğunu anlar anlamaz, hemen saldırmışlar. Türk doktorlar ve yardımcıları, bunları durduramamış. Ancak, bu durumu gören Türk yaralıları, Almanların üzerine yürüyüp onları durdurmuşlar. Biz, Türklerin can evini yakmak ve yıkmak isterken, onların gösterdiği insanlığa hayret ettim." Savaş bakanının bu sözleri üzerine, bir başka bakan söz alarak şöyle konuştu: "Bu meseleyi hallederse, Kont halleder...", "Efendim, bu mesele basittir. Biz Avrupalılar savaş sırasında Türkler kadar medenî olamıyoruz. Bu doğrudur. Ancak doğrunun çok önemli bir sebebi vardır: Biz Avrupalılar, savaşanlar arasında bir savaş hukuku olduğunu iki asır önce düşündük. Bugüne kadar da bu savaş hukukunu geliştirmeye ve yerleştirmeye çalışıyoruz. Müslümanlık ise, 13 asır evvel, bu hakkı çok yüksek bir şekilde kanunlaştırdı. Türkler, bin seneden beri, bu dinî kanunun hükümleriyle ahlâklanmışlardır." Son birkaç söz gösteriyor ki, Osmanlı'ya emperyalist ve soykırımcı damgasını yapıştıran Batılıların, bırakın sömürgeciliği; Osmanlı'da esâmesi bile görülmeyen soykırım çeşitlerini, dünden bugüne bolca sergilemeleri karşısında hiç kuşkusuz en âdil hükmü tarih vermiştir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Safer 1439
Miladi:
18 Kasım 2017

Söz Ola
Her kim Al-i Osman'dan dua alırsa , şüphesiz tutuğu iş kolay gelir... Zira Onlar bir ulu ocaktır. Kim onlara yan bakarsa başı aşağı olur
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter