Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Birinci Dünya Savaşı hayatımızdan neler götürdü?

İlânı üzerinden 100 sene geçen Birinci Cihan Harbi, insanlık tarihindeki dönüm noktalarındandır. Dünyada çok şeyi değiştirmiş; ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır.

Bazı yazarlar, I.Cihan Harbi’nin kopmasını yeni bir buluş olan telgrafa bağlar; o zamanki liderler, seferberlik öncesi müzâkereleri telgrafla yapmamış olsaydı, savaşın önlenebileceğini söyler. Zira devlet adamları, telgrafın, mektubun yerini almasıyla ortaya çıkan hızlı bilgi akışına alışık değildi. Gelen bilgileri doğru değerlendiremediler, acele ettiler. Âdetâ basiretleri bağlandı.

Birinci Cihan Harbi'nde dört müttefik hükümdar: Alman, Avusturya ve Osmanlı İmparatoru ile Bulgar Kralı

Hayal olan “Güzel Devir”

1914, sömürge imparatorlukları klübünde geç de olsa yerini almak hayalleri kuran Almanya’nın sebebiyet verdiği iki kutuplu devrenin son senesidir. Avusturya veliahdinin Bosnasarayı’nda bir Sırb tedhişçi tarafından öldürülmesi ve bunun üzerine Avusturya’nın verdiği ültimatomu, Rusya’ya güvenerek reddeden Sırbistan’ın işgaliyle, tarihin en büyük felâketlerinden biri olan I. Cihan Harbi başlamıştır.

Muharib ülkelerde seferberlik ilan edilmiş; eli silah tutan bütün gençler orduya çağrılmıştır. Halkın araba ve hayvanlarına el konulmuştur. İngiltere’de mecburi askerlik ilk defa bu harbde getirilmiş; hatta binlerce kişi tarafından da protesto edilmiştir. I.Dünya Savaşı artık bir sanayi savaşıdır. Tayyare, tank, denizaltı, bombardıman, zehirli gaz ilk defa kullanılmıştır. Tarihte harblerin hep lokal yaşandığı Avrupa ahalisi, ilk defa topyekûn harb ile tanıştı.

Harbde gözlerini kaybeden İngiliz askerleri

I.Cihan Harbi, insanlık tarihindeki dönüm noktalarındandır. Dünyada çok şeyi değiştirmiş; ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır. İmparatorlukların yerini, farklılıkların “azınlık” olarak yaşamasına müsaade edilen “ulus devlet” almıştır. Daha evvel ayıplanan milliyetçilik cereyanı güçlenmiştir. Habsburg, Hohenzollern, Romanov ve Osmanlı gibi kaç asırlık hanedanlar yıkılmış; rejimler değişmiştir. Eskiden “ayak takımının hâkimiyeti” olarak küçümsenen cumhuriyet, artık devrin gözde sistemidir.

Parlamentolar, tarih boyunca hükümetten bir şeyler kemirerek teşekkül etmiştir. Ama artık zaman eskisi gibi değildir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiştir. Parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hâle düşmüştür. I.Cihan Harbi, âdetâ parlamenter hükümet devrini kapatmış; icranın güçlü olduğu bir devir açılmıştır. Kıta Avrupası’nın Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükümetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir. Bu da Almanya, İtalya, İspanya, Rusya ve Türkiye’de diktatörlükleri doğurmuştur.

I.Dünya Savaşı, cemiyetin düzenini altüst etti. İnsanlar fakirleşti. Aristokrasi ağır bir darbe aldı; bu da o zamana kadar hep aristokrasinin himayesinde yaşayan sanat ve estetik anlayışı değişti. Savaş bitince, hiçbir şey eskisi gibi güzel olmadı. Onun için bu harb öncesi yıllar, “Le Belle Epouqe” (Güzel Devir) diye hatırlanır.

Askere gönüllü yazılanlar

Faturanın büyüğü

En büyük felâket, savaşta bir milyon evladını kaybeden ve iflâs eden Türklerin başına koptu. Osmanlı ülkesi parçalandı. Üretici ve tahsilli genç nüfus, cephelerde harcandı. Millet süpürge tohumundan yapılmış ekmeği bulamazken; karaborsa ve vagon ticareti sayesinde savaş zenginleri türedi. Anadolu’nun yerli halkı sürgün edildi. Binlerce insan yurtlarından oldu. Ağır ve meşakkatli göçler yaşandı.

Cepheyi genişleterek Almanya’yı rahatlatmak üzere harbe giren ve bunun için külliyetli bir yardım uman İttihatçı hükümetin, harbe bir de cihad-ı mukaddes ismini takması ayrı bir ironidir. Halbuki harb esnasındaki kötü idare, Arapları küstürmüş; İslâm kardeşliği mefhumu yaralanmıştı. Halifeliğin kaldırılmasıyla İslâm dünyasında otorite boşluğu çıktı. Bu da İslâmî marjinal grupların doğmasına sebep oldu.

Cihad-ı mukaddes fetvası okunurken

Türklerin ödediği bedelin en büyüğü, bin yıllık bir kültürün yok oluşudur. Siyasî, sosyal ve dinî gelenekler tarihe karıştı. Daha evvel telaffuzu şöyle dursun, akla hayale gelmeyecek değişiklikler gerçekleşti. Osmanlı sosyal nizamı altüst oldu. Aileler parçalandı. Ahlâk dejenerasyona uğradı. Eski terbiye kayboldu. İnsanlar can derdine düştüler.

Sonradan Kemalist rejimin kurucularından olacak Rauf (Orbay) Bey’in 1918’de Limni adasında imzaladığı Mondros Mütârekesi ile bitmesi gereken savaş, Anadolu halkı için 1923’e dek sürdü. İplerin tekrar İttihatçılara geçmesinden korkulduğu için, Anadolu sınırları içinde askerden arındırılmış “barışçı bir Osmanlı Devleti” kurmayı esas alan barış müzakerelerinden netice çıkmadı. Müttefikler, “Bizim derdimiz Almanya ileydi. Sizin savaşta ne işiniz vardı? Cepheyi genişlettiniz ve savaşı uzattınız” dercesine, en ağır cezayı Osmanlı Devleti’ne kesti.

Sıhhiye çadırında çay içen yaralı Osmanlı askerleri

Müslümanların yaşadığı yüzbinlerce kilometrekarelik Arap topraklarını kaybettiği gibi; Pâyitaht İstanbul ve Anadolu işgale uğradı. Sultan Kanuni devrinde fethedilen toprakları tekrar ele geçirme hayalini kuran İttihatçılar kaçmış; faturayı, geride kalanlara bırakmışlardı. Yediğinin parasını ödeyemeyen kimse, bulaşıkları yıkadığı gibi; Türkler de tarihlerinden vazgeçmek suretiyle kendilerine kesilen faturayı ödeyebildiler.

Fransız ordusunda Kuzey Afrikalı Müslüman askerler



1914’te savaşı, ihtilâller için bir paratoner olarak görenler vardı. Herkes birkaç ay içinde evine dönmeyi umuyordu. Ne yazık ki harb, 4 uzun sene sürdü.

I.Cihan Harbi'nin üç müttefiki: Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu

I.Dünya Savaşı filmleri neden II.Dünya Savaşı filmleri kadar tutmuyor? Hakikaten 100 tane iyi II.Dünya Savaşı filmine mukabil, I.Dünya Savaşı filmleri bir elin parmaklarını geçmez. Halbuki birincisi, ikincisinden çok daha mühim neticeler doğurmuş; yepyeni bir dünya düzeni inşa etmiştir. Hatta ikincisinin bile ana sebebidir.

Arşidüke suikast

Ne umdu, ne buldu!

Kavga tek taraflı olmaz. Ülkeler savaşıyorsa, bunda sadece birinin suçlu olması umumiyetle mümkün değildir. Fakat II.Dünya Savaşı’nda net olan bir şey vardır, o da Hitler ve Nazi Almanya’sının mutlak kötü olarak görülebileceğidir. I.Dünya Savaşı’nda böyle şeytanî bir ülke yoktur. Avusturya, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti, güçlerinin doruğunda değildir. Almanya’nın kendilerini savaşa çekmesiyle kurban olmuşlardır. Sürgünde yaşayan eski padişah Sultan Hamid’in, İngiltere’yi kastederek, “Denizlere hâkim olan, dünya savaşının da gâlibi olur” sözü, büyük bir ileri görüşlülüktür. Gerçekten savaşın başlarda Almanya lehine seyreden gidişi, denizaltı muharebeleriyle aleyhine dönmüştür.

Heyecan içinde Belçika cephesine giden askerler

Savaşın kıvılcımı, o zaman Avusturya’nın elindeki Bosnasarayı’nı ziyaret eden Avusturya Veliahdi Arşidük Franz Ferdinand ve eşinin 28 Haziran 1914’te bir Sırp suikastçı tarafından “Güney Slavlarının birleşmesine engel olduğu” gerekçesiyle öldürülmesidir. Bunun üzerine Viyana, öteden beri kızdığı Sırbistan’a nota verdi. Rusya’ya güvenen şımarık çocuk aldırmayınca; 28 Temmuz’da Avusturya birliklerinin Sırbistan’a girmesiyle savaş başladı. İngiltere, tahkikat neticelenene kadar geçici olarak Belgrad’ı işgal etmesini teklif ettiği halde, Viyana dinlemedi. Almanya’nın tahrikine aldandı. İngiltere ve barışçı Rus Çarı Nikola, doğrusu, harbi önlemeye gayret ettiler. Savaşa en istekli, sömürgeler arzusuyla kıvranan Almanya idi. Viyana ve İstanbul’un, hele Sofya’nın ise böyle bir savaştan ne umduğu doğrusu meçhuldür. Osmanlı Devletini harbe, Alman hayranı, ihtiraslı ve hayalperest genç bir asker, Enver Paşa sürükledi. Savaş ilanından, sadrazamın bile haberi yoktu.

I. Cihan Harbi, tayyarenin yaygın kullanıldığı ilk savaştır.

Esas cephe, tetikte bekleyen Almanya’nın 4 Ağustos’ta Belçika’yı geçip Fransa’yı işgale girişmesiyle açıldı. 10 Eylül’de Alman ilerleyişi durdu; savaş artık karşılıklı mevzilerde devam etti. 6 Eylül 1917’de Amerikalıların harbe girmesiyle denge tamamen bozuldu. Müttefikler, Almanya yerine, müttefiklerini saf dışı bırakmayı akıl ettiler. Sonra da Almanya’ya çullandılar. 18 Ağustos 1918’de “yenilmez” Alman ordusu, Batı cephesinde ağır bir mağlubiyete uğradı. Ülke karıştı; Bavyera’da sosyalistler iktidara geldi. Kayzer, 9 Kasım’da tahtını terk edip, tarafsız Hollanda’ya kaçtı. Berlin, barış istedi. 1871’de Fransızları yenen Prusya Kralı’nın Alman İmparatoru sıfatıyla taç giydiği Versay Sarayı’nda anlaşma imzalandı. Sömürge hayaliyle savaşa girişen Almanya; doğudaki Alman yurdunu, hatta Reich’in (imparatorluğun) esasını teşkil eden Prusya’yı, Polonya ve Rusya’ya terk etmek zorunda kaldı. Versay Barışı, bir savaşın sonu; başka bir savaşın sebebi oldu.

Cephede traş

Bu savaşta 63 milyon insan seferber edildi. Bunun 8,5 milyonu öldü; 3 milyonu sakat kaldı. Maddî tahribatın ise haddi yoktu. Bin yıllık Avusturya İmparatorluğu, İtalya, Macaristan, Bohemya, Balkanlar, Ukrayna ve Polonya’daki topraklarını tamamen kaybedip; zorla yaşamaya mahkûm kılınan küçücük, tarafsız ve denizle irtibatı kesik Avusturya Cumhuriyeti’ne dönüştürüldü. Ülkenin hemen bütün fabrikaları, sınırların dışında kaldı. Doğu topraklarında Çekoslovakya kuruldu. Savaşı başlatan şımarık oğlan Sırbistan, çok büyük acılar çekip bir milyon evladını kaybettiyse de, savaş sonrasında büyük lokmaya kondu. Balkanlardaki Avusturya topraklarında Yugoslavya doğdu. Savaşa sonradan giren ve doğru ata oynayan Romanya ve Yunanistan da, Macaristan ve Bulgaristan’dan epey toprak kopardı. Hazırlıksız giriştiği savaştan zarara uğrayan Rusya, kaynamaya başladı. Savaş ortasında çıkan komünist ihtilâl, Çarlığı çökertti. Ülke iç savaşa sürüklendi. Bunun galibi, yarım asır insanlara kan kusturacak komünistler oldu. Başta Almanya’nın müttefiki olan İtalya, 1915’te karşı safta savaşa girdi ve Avusturya’dan toprak kopardı.

Fransız cephesinde seyyar hastane

Çelik banyosu

Avusturyalı yazar Stefan Zweig, 1939’daki savaşın bir fikrî yönü olduğunu; hürriyet ve eldeki manevî değerleri korumak için savaşıldığını; 1914’te ise mantıklı bir sebebin bulunmadığını; daha iyi bir barış dünyasını gerçekleştirmek uğruna savaşa girişildiğini söyler. Buna rağmen, idarecilerin, 1939’dan farklı olarak savaşı önlemek için herşeyi yaptığını bildirir. Savaşın başladığı sırada halktaki heyecanı, caddelerden bando eşliğinde geçen pırıl pırıl üniformalı askerlere halkın tezahüratını tasvir eder. Filozofların, savaşı, halkı uyuşukluktan kurtaran bir “çelik banyosu” olarak lanse ettiğini; 50 seneden beri savaşa şahit olmayan ve çocukça temiz inançlara sahip 1914 neslinin, savaşı tanımadığını; kahramanlık ve romantizm dolu masalımsı bir şey gibi gördüğünü; bu sebeple Noel’de evde olacağı inancıya cepheye gittiğini anlatır. Freud, bu savaş çılgınlığını, şuuraltındaki kültüre nefret ve iptidai kan dökme içgüdüsüyle izah etmeye çalışır. O zaman bazıları, savaşı, “korkulan sosyalist ihtilâl için en güzel paratoner” görmüştür.

Mamafih bir sene içinde herkesin süngüsü düştü. Zira savaş uzadı. Cepheden gelen kötü havadisler, geri dönmeyen genç askerler veya hava değişimi için eve dönen yaralılar, hastaneye çevrilen bina, hatta tren vagonlarındaki kloroform kokusu, herkesi gerçekle karşı karşıya getirdi. Savaş, acı bir şeydi.

Bir anne oğlunu cepheye gönderiyor.

İngiltere'de bir asker alma afişi. İngiliz harbiye nazırı Lord Kitchener, "Ordunun sana ihtiyacı var" diyor.



Eskiden Ramazan ayının en tutulan eğlencesi meddah idi. Meddahlar, sadece halkı eğlendirmekle kalmaz; politik ve sosyal mevzulardaki ince alaylı tenkitleriyle günümüz politika yazarlarının yerini tutarlardı.

Meddahlık, çok eski bir meslektir. Abbasîler zamanında vardı. Medheden demektir. Kıssahân (kıssa anlatan) da denirdi. İlk zamanlar hükümdarın, ileri gelenlerin yanında, onu medheden, eğlenceli ve meraklı hikâyeler anlatarak, taklitler yaparak eğlendiren kimseler olduğu için bu ismi almışlardır. Sonradan müstakil ve itibarlı bir sanat hâline gelmiştir.

“Hak dostum hak!”

Eskiden Ramazan ayının en tutulan eğlencesi meddah idi. Bir kahvehanede oturur; orada teravihten sonra icrâ-i faaliyet ederdi. Hangi meddahın, nerede bulunacağı evvelden ilan edilir. Herkesin tuttuğu, beğendiği bir meddah vardır. Kahvehaneler, meşhur meddahları kendi mekânlarında faaliyet göstermek üzere önceden ayartmaya çalışır.

Daha meddah sahneye çıkmadan evvel kahvehanelerde bir yoğunluk meydana gelir. Teravihler kılınmış; kahvehaneler dolmuştur. Çıraklar artık müşterilere yetişememektedir. İçerisi hem istirahata, hem de meddah dinlemeye gelen meraklılarla doludur. Kenarlardaki peykeler (sedirler) dolmuştur. Üç kişinin rahat oturacağı yuvarlak masaların etrafına, dört-beş kişi sıkışmaya çalışır. Yeri uzak olup da teravihten gelenler, kendilerine yer bulmaya çalışır. O zamanlar daha çay yok; kahveler, nargileler söylenir. Kahvenin gedikli müşterilerine kış ise sobaya yakın rahat sandalyelerde yer verilir. Sağda solar nargileler fokurdamaya başlar. Çıraklar kahvelerle beraber, kırmızı marpuçlu nargileleri yetiştirmeye çalışır. Çırakların vazifeleri arasında, nargilenin ateşini üflemek de vardır.

Artık vakit gelmiş; meddah, herkesin görebileceği yüksekçe yerdeki sandalyesine oturmuştur. Basma mendili omzuna atmış; elindeki sopayı üç defa yer vurduktan ve avuçlarını birbirine şaplattıktan sonra, “Hak dostum hak!” diyerek tekerlemesine; ardından da anlatacağı hikâyeye başlamıştır. Elindeki değneği, hem meclisi susturmak, hem de çeşitli sesleri çıkarmak ve saz, süpürge, tüfek, at gibi eşyayı canlandırmak için kullanır. Yanındaki sandık veya zembilde, taklidini yaptığı şahsiyete göre serpuşlar, tef gibi eşya bulunur. Lâzım oldukça, çıkarır.

Sürç-i lisan

Meddah, usta-çırak münasebetiyle yetişir. Zekâsı, hâfızası, nâtıkası ve mimikleri güçlüdür. Öyle masallar bilir, öyle de anlatır ki, çıt çıkmaz, herkes nefesini tutup dinler. Akla hayale gelmeyen hikâyeler; yakası açılmadık masalları nereden bulduğunu Allah bilir. Konuşması irticâlî, yani spontanedir. Dinleyenleri alır, eski zamanlara, uzak mekânlara götürüp gezdirir. Konuşacağı meclisi evvelce iyi bir analiz eder; zamana ve zemine göre konuşur; nabza göre şerbet verir. Bazen birine gözünü diker; sanki sözü ona söyler. Bu, meclisin dikkatini toplamasına yarar.

“Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letâfet/Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet” gibi bir beyitle söze başlar. Anlattıklarının çok eski zamanda ve çok uzak bir mekânda geçtiğini vurgulayarak, o meclistekileri tenzih etmeyi de unutmaz. Mütevazıdır; sözünü bitirince “Bir sürç-i lisan ettikse [dilimiz sürçtü ise] affola!”diyerek dinleyicilerden özür diler. Lafını mutlaka bir neticeye bağlar; kıssadan hisseyi dinleyenlere bırakır.

Meddahlar, yalnız halkı eğlendiren şahıslar değildir. Hemen hepsi geniş umumi kültüre sahiptir. Şiirden, musikiden anlar; düzgün konuşur. Bir psikolog gibi, insan karakterini; bir sosyolog edasıyla, sosyal hâdiseleri tahlil eder. İnce alaylı nükteleriyle politik meseleleri dile getirir; icabında devlet ricâlini edepli bir şekilde tenkit eder. Bir nevi muhalefet vazifesi yapar. Kendilerine kızmak şöyle dursun; sanata kıymet ve hak söze kulak vermek âdet olduğundan cemiyette mühim bir yerleri vardır.

Son meddahlardan Erol Günaydın sahnede

Meddahdan talk-show’a

Sultan III. Murad’ın Eğlence adında bir meddahı vardı. Sultan IV. Murad devrinde de İncili Çavuş meşhurdu. Aslen Diyarbekirlidir. Kabri İstanbul’da Edirnekapı’dadır. Fıkraları, nükteleri, bilhassa padişah ile sohbetleri çok meşhurdur. XVII. asırda Tıflî, Şair Medhî, XVIII. asırda Dilencioğlu, Şekerci Salih, Kör Osman, Âşık Hasan, Güzel Emin, Tesbihçioğlu Nazif, Musahip Nuri, Kız Ahmed gibi meddahlar yetişmiştir. Lale Devri şairi Nedim de şiirlerinde meddahlardan bahseder. Yakın zamanda Bal Mahmud namıyla anılan Mahmud Baler ve tiyatrocu Erol Günaydın bu işin son mümessillerindendir. Talk-Show işinin aslı da bir bakıma meddahlık geleneğine dayanır.

Sultan Hamid devrinin en meşhur meddahı İsmet Efendi idi. Bir de Aşkî vardı. Hikâyesindeki şahıslardan herhangi birinin taklidini yaparken, hemen yanındaki zembile uzanır; taklidini yapacağı kimsenin serpuşunu başına geçirirdi. Karamanlı Rum taklidinde kocaman bir fes; Kürtte poşu; Arnavutta keçe külah, Arapta kefiye, Çerkeste kalpak, Acemde, Ermenide ona göre bir serpuş takardı.

Meddah Sürûrî, Meşrutiyet devrinde yaşamıştır. Uzun hikâyeleri arasına sıkıştırdığı fıkralar çok hoşa giderdi. Hele bir harem ağasının ud dersi almasını, hem Ermeni usta, hem zenci taklidiyle öyle anlatırdı ki kahvehanenin içi kahkahadan çın çın öterdi. Gel zaman git zaman seferberlik oldu; Sürûrî askere alındı. Bayezid Kulesi dibinde talime başladı. Kumandan, erleri sıraya dizip, şişman Sürûrî’yi de en başa dikince, erleri bir asabi gülme alıyordu. Meğer daha evvel koğuşta taklitleri dinleye dinleye alışmışlar; yüzünü görseler gülüyorlardı. Sağa dönse bir acaip dönüyor, sola dönse bir acaip dönüyordu. Zâbit kızdı, ama Sürûrî düz de dursa, neferleri güldürüyordu. Başa çıkamayacağını anlayınca, okur-yazar olduğu için, kaleme aldılar, yazıcı yaptılar. Artık kalemdekiler ne yaptı, malum değil…

Münir Canar meddah rolünde



Vaktiyle Lübnan’da iç harb vardı. Radyo haberlerinde, “Sağcı Hristiyanlarla, Solcu Müslümanlar kapıştı” diye haberler geçerdi de, “Sağcı Hristiyan nasıl oluyor?” merak ederdik. Sonradan öğrendik ki rejimi muhafazadan yana olanlara sağcı, değiştirmekten yana olanlara ise solcu deniliyormuş. Yakın zamanda Irak’ın “Şiîler, Sünnîler ve Kürdler arasında bölünmesi” diye bir tabir çıktı. Halbuki Şiîlik ve Sünnîlik bir ırk değil; mezheptir. Irak’taki Kürdlerin hepsi; Arapların da bir kısmı Sünnîdir. Esasına bakarsanız, burada Sünnî tabiri, umumiyetle Saddam’a bağlı Baasçı Arapları ifade ediyor. Bunların ne kadar Müslüman olduğu bile söz götürür. Ama bunu kim nereden bilsin; olup bitenler kulaklara “Sünnîlerin tedhiş faaliyetleri” olarak nakşediliyor. El-Kâide, Tâlibân derken, şimdi de IŞİD sebebiyle yine benzer bir yanılgı ortaya çıktı. Batı ajansları bunları Sünnî teröristler olarak vasıflandırmaktadır.

73 fırkadan kalanlar

Hazret-i Peygamber’in, “Ümmetim 73 fırkaya ayrılır; bunlardan benim ve eshabımın yolunda olanlar kurtulur” sözü çerçevesinde bu fırkaya Ehl-i Sünnet ve Cemaat (Peygamber ve onun cemaatinin yolu); mensuplarına da Sünnî denilmiş; diğer fırkalar Ehl-i Bid’at olarak adlandırılmıştır. Bid’at, sonradan ortaya çıkan demektir. Hazret-i Ali ile Hazret-i Muaviye arasındaki siyasî ihtilafta, ikisinin anlaşmasına karşı çıkan Ali taraftarı bir gruba Hâricî dendi. Bunlar, âyet ve hadîslere zâhirî manasını vererek, marjinal bir duruş benimsemişler; inançları uğruna amansız bir terör hareketine girişerek Hazret-i Ali, Muaviye ve Amr bin As başta olmak üzere kendileri gibi düşünmeyenlere suikastlar tertiplemişlerdir.

Hazret-i Ali ve Muaviye’nin yanındakiler, Sünnî inancında sebat etmiştir. Zamanla Hâricîler sindirilmiş; ancak Ali taraftarlarından bazı aşırılar, ayrı bir inanç yolu tutmuştur. Buna taraftar manasına Şia; mensuplarına da Şiî denmiştir. Şia, kendi arasında çok fırkalara ayrılmıştır. Abbasîler zamanında, aklı naklin önünde tutan ve aralarında birkaç halifenin de yer aldığı bir cereyan doğmuş; buna Mutezile denmiştir. Mutezile taraftarları, kendi inançlarını benimsemeyenlere zulmetmiş; Kur’an’a mahlûk demediği için, büyük âlim Ahmed bin Hanbel’in ölümüne sebep olmuşlardır.

Başta İmam Ebu Hanife olmak üzere büyük âlimler, halkı şuurlandırmak maksadıyla Ehl-i Sünnet’in prensiplerini kitaba geçirmişler; bid’at fırkalarıyla da ilmî münazaralarda bulunarak Ehl-i Sünnet inancını güçlendirmişlerdir. Böylece kelâm ilmi doğmuştur. Dünya Müslümanlarının büyük ekseriyeti Sünnî inancına mensuptur. Sünnîlerin de, Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî adıyla mezheblere ayrılması, inançta değil; amelde olduğu ettiği için, dinen makbul görülmüştür. Tarih içinde ortaya çıkan bid’at fırkalarından çoğu kaybolmuş; yalnızca Şiîlik ve Hâricîlik varlığını bugüne dek sürdürmüştür.

Son zamanlarda Hâricîlik ile, Allah’ın cisim ve insana benzer olduğu inancını benimseyen Mücessime/Müşebbihe fırkasının bir karışımı olarak Vehhâbîlik ortaya çıkmıştır. Şu kadar ki İslâm’ı ilk yıllardaki saflığına döndürme iddiasında oldukları için kendilerine Selefî diyen Vehhâbîler, kendilerini Sünnî olarak lanse eder; tasavvufu meşru gören herkesi şirke veya bid’ata nisbet ederler. Batı dünyası da Vehhâbîliği, Sünnî inanç dairesi içinde kabul etme yanılgısına düşmüştür. Bu şaşırtıcı hal, el-Kâide, Tâlibân ve şimdi de IŞİD vesilesiyle devam etmekte; Sünnî dünyasında bile, bu farkı fark edemeyenlere rastlanmaktadır.

İcmâdan ayrılmak

Kur’an-ı kerim, hükmü üzerinde ilk devir âlimlerinin icmâ (ittifak) ettiği meselelerde, farklı bir yol tutanları, azapla tehdit eder (Nisâ: 115). Ehl-i Sünnet, bu icmânın içinde kalanlardır. Bu inancın esasları kısaca şöyledir: Sahabîlerin hepsi âdildir. Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali’nin halifelikleri sırasıyla sahihtir. Allah, cisim değildir; beşere benzemez. Cennette müminler Allah’ı bilinmeyen bir şekilde göreceklerdir. Mi’raç, Mehdî’nin çıkışı, Mesîh’in inişi, kabir azabı, şefaat, kerâmet haktır. İman, artmaz ve eksilmez. İmanda şüphe olmaz. İnsan, fiillerinde serbesttir. Amel, imandan parça değildir; büyük günah işleyen, kâfir olmaz. Ehl-i kıble, yani kıbleye dönüp namaz kılan bid’at fırkaları, küfre nisbet edilmez. Zâlim ve fâsık da olsa hükümete isyan edilmez. Hâli meçhul olan imama hüsnü zan edilir. Mest üzerine mesh vermek haktır.

Görülüyor ki, Ehl-i Sünnet olmak için, mesela hükümete isyanın hak olduğu itikadına sahip bulunmamak gerekir. Şu halde, herhangi bir sebeple, isyanı, hatta insanları öldürmeyi dinen meşru görenlerin, Sünnî olarak vasıflandırması tarihî bir yanılgı sayılır.



Osmanlı evinin duvarlarında, hem evi belâlardan korumak; hem de içindekilere nasihat teşkil etmek üzere hat levhaları asılırdı. Resim ve heykel İslâm cemiyetinde yasak olduğu için, bunun yerini hat levhaları doldurmuştur. Bunlar zarafetiyle aynı zamanda eve estetik bir hava katardı. Baktıkça levhadaki yazının mânâsını düşünür; ibret ve nasihat alırdı.

Cirosu yüksek şirket
Yangın ve zelzele, bu coğrafyada evlerin iki büyük düşmanıdır. Eskiler, evin dış duvarına, “Yâ Hâfız” yazarak, bu ism-i ilahînin himayesine sığınırdı. Rivayet odur ki, bir zamanlar İngiliz sefiri, Keçecizade Fuad Paşa’ya bunların mânâsını sormuş; o da her zaman ki nüktedanlığı ile, “Osmanlı sigorta şirketi poliçeleri” diye cevap vermiş. İngiliz sefiri de, “Cirosu yüksek bir şirket olsa gerek. Çünki bütün evlerde görüyorum” demiş. İttihatçı mebuslardan ve nice inkılâpların mimarı Kılıçzade Hakkı, insanları ekonomik teşebbüsten alıkoyduğuna inandığı levhaların yerine sigorta poliçeleri asılmasını söylerken, bu anekdottan ilham almış olmalı.


Amentü gemisi

Osmanlı evinin her köşesine sinmiş, eşyasına sirâyet etmiş bir ruhu vardı. Bunun da en mühim sembolü, duvardaki levhalar idi. Bunlar, eski evlerin iç mimarisinin, insan ve cemiyetin davranış kalıplarına nasıl tesir ettiğine misaldir. Sadece süs değildir; insana bir takım mânâ ve mesajlar ilham eder; sâkinleri ile ev arasında manevî bir irtibattır. Yeni devirde evlerin tezyinatı için bunların yerine, ya resmî dairelerin girişi gibi aile fotoğrafları; ya da Avrupa işi yağlı boya resimler, hatta bunların kötü birer kopyası asıldı. Artık evlerin karakteristiği kalmamıştır. Bir eve girince, kime ait olduğunu anlamak mümkün değildir. Epey zaman önce gazeteler yazmıştı. Almanya’da bir Türk doktorun evine hırsız girmiş. Neyi varsa alıp götürmüş. Birkaç gün sonra doktora bir mektup gelmiş. Mektupta şöyle yazıyormuş: “Abi ben de Türküm. Senin Türk olduğunu bilseydim, evini soymazdım. Eşyaların filan yerde, git al. Ama insan duvara bir âyet asmaz mı? O zaman Türk olduğunu anlardım” demiş. Mamafih hat sanatının kıymetini anlayan bazı Avrupalılar; bugün birbirinden güzel levhalarla evlerinin duvarlarını süslemektedir.


Antalya Kaleiçi'nden eski bir evin duvarında Ya Hafız yazısı


Emevî ve Abbasîler zamanında câmilere hat levhaları asılmaya başlandı. Selçuklular ve Osmanlılar bu geleneği devam ettirdi. Yazılar, çinilere, mermere, nihayet deri ve mukavva üzerine yazılırdı. Sadece câmilerde değil, türbe, tekke, medreselerde de bu levhalara rastlanır. Tekkelerdeki levhalar, umumiyetle divanhaneye asılır. Bunlardan biri, tekke pirinin isminin istiflenmiş hâlidir. “Edeb Ya Hû” gibi tasavvuf kültürüne yakışır levhalara tekkelerde daha çok rastlanır.


Edeb Ya Hû


“Kur’an-ı kerim, Hicaz’da indi; Mısır’da okundu; İstanbul’da yazıldı” sözü meşhurdur. Gerçekten Osmanlı hattatları, hat sanatına başka bir zarafet katmıştır. Avrupa’da soyluların sanatçılara yaptığı gibi, Osmanlılarda da devlet adamı ve zenginler hattatları himaye etmişler; bu sayede hat sanatı çok inkişaf etmiştir. Göçler, yangınlar, zelzeleler bir yana; harf inkılâbı, hat eserlerinin ölüm fermanı oldu. Câmi, tekke, türbe ve medresedekilerin çoğu vakıflar tarafından toplanıp, depolara tıkıldı. Burada çoğu zâyi oldu. Şahıslar da korkularından bu levhaları ya yok ettiler; ya da bir şekilde elden çıkardılar. Böylece muazzam bir miras yok oldu.


Bez üzerine islenmiş kelime-i tevhid


Levhaya bak, ibret al!
Evlerin duvarına asılan levhalar, ev sahibinin iç dünyası ile alâkalıdır. Bunlar, kendisine hayat düsturu aldığı âyet, hadîs, kelâm-ı kibar veya beyitlerdir. Ehl-i tarikat ise, pîrinin ismini asar; zaman zaman bakıp râbıtaya dalar. Büyük sahâbilerin, Ehl-i Bedr ve Ehl-i Beyt’in isimleri de unutulmaz. Bu ibret levhaları, hattat işi olduğu gibi; evdeki kızların atlas üzerine simli ipliklerle işledikleri de vardır. “Mâl ve mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi/Bir muhalif rüzgâr eser, savurur harman gibi!”, “Kimseye bâkî değildir, mülk-i dünya sim ü zer/Bir harab olmuş gönlü, tamir etmekdir hüner”; “Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder/Halk eder esbâbını bir lahzada ihsân eder”; “Rızk-ı halkeden hâlık rızksız kul yaratmaz ya/Açılır bahtın birgün hemen battıkça batmaz ya”;


Eski Türk evinde iç mekan


Eski Türk evinde iç mekan


Evlerin bilhassa girişinde Hazret-i Peygamber’in şemâilini anlatan hilye-i şerif asılır. O evi ve içindekileri, her çeşit belâdan koruduğuna inanılır. Hilye asılı olmayan ev yok gibidir. Bütün levhalar gibi, bunun kenarı da tezhiple süslüdür. Dükkânlarda, bereket için karınca duası asılıdır. Bazı levhalar, sarık, kayık gibi cansız resimleri ile tatbik edilmiştir. Leylek gibi canlı resimleriyle yazılan yazılar veya tetbeş, yani hem sağdan hem soldan yazılmış yazılar varsa da, ulemaca tasvip görmemiştir. Vav Gemisi denilen ve âmentünün yazıldığı levhalar da hemen her evde vardır. Vav, Allah’ın vâhid (bir) ismini; imanın altı şartını, hem de secde hâline benzediğinden dolayı insanın hakikatini sembolize eder.


Hemşin Tepan köyünde Kalkanoğlu konağı kapısı üzerinde ya hafız yazısı


Safranbolu evleri


Ünye'de bir konak duvarında ya hafız yazıyor


Misafir odalarında ibrik ve leğen bulundurulur; kıble duvarında da "Ey misafir kıl namazın, kıble bu cânibdedir/İşte leğen, işte ibrik, işte peşkir iptedir!" yazar. Yatak odalarında, korkudan koruması ve çocuklara rahat uyku vermesi için Eshab-ı Kehf’in (Yedi Uyuyanlar’ın) isimleri asılır. Şimdi çocuklar, duvarlardaki posterlere ve raflardaki korkunç oyun kahramanlarına bakarak yeni yeni kâbuslara yelken açmaktadır.


Hilye-i Şerif


Kuş seklinde yazı


Mevlevi sikkesi şeklinde Mevlana'nın ismi



Ramazan’ın diğer aylara benzemeyen bir havası vardı. Bu havayı veren, tantanalı iftar sofraları, coşkulu terâvih namazları ve câmileri hınca hınç dolduran halk idi.

Yıl on iki aydır. Ama bu aylardan bir tanesi, diğerlerinin mazhar olmadığı bir alâkaya sahiptir. Bu vesileyle “On bir ayın sultanı” namı verilen Ramazan ayı, gündüzleri tutulan oruç ve geceleri kılınan teravih namazlarıyla diğer aylardan farklılık gösterir.

Üç otuzunda!

Ramazan, güneşin hararetinin kum ve taşa şiddetle tesir etmesi demektir. Aylara isim verilirken o sene o ay hangi mevsimde ise bununla isimlendirilmişti. Eskiden bu aya Nâtık denirdi. O sene şiddetli sıcaklara rast geldiği için bu ismi aldı. Oruç ayı olduğu için, oruçlunun günahlarını yakıp yok ettiğinden dolayı da mecâzen bu isim uygun düşmektedir. Kur’an-ı kerîmin inmeye başladığı aydır. Kadir Gecesi ekseri bu aydadır. Ramadânü’l-Mübârek diye anılırdı. Halk ağzında Ramazan olmuştur.

İslâm âleminde kullanılan Hicrî takvim ayın hareketlerine göre hesaplandığı için, Ramazan ve Bayram günleri, her sene, güneş takvimine göre 11 gün evvel olduğundan, hep aynı mevsime rast gelmez. 33 senede bir kamerî takvim ile şemsî takvim (güneş takvimi) aynı günde buluşur. Onun için 70’inden yaşlı birisi için üç otuzunda denir. Yani Ramazan ayını ömründe üç defa aynı mevsimde görmüş demektir.

Ayın başlaması hilâlin görülmesiyle olduğu için, birkaç gece öncesinden hilâl gözetlenir; görülürse top atılarak Ramazan ayı ilân edilirdi. Görülmezse Şaban ayı otuza tamamlanıp, ertesi günü oruca başlanırdı. Bu iş için hususî vazifeliler vardı. Dünyanın bir yerinde hilâl görülünce orada oruca başlamak lâzım olduğundan, dünyanın farklı yerlerinde bir gün evvel veya sonra oruca başlandığı olabilirdi. Sahur ve iftar saatleri ise mahalle davulcuları tarafından mâniler söylenerek ilan edilirdi.

Selâmlığa mı çıkacak?

Osmanlılarda Ramazan ayı öncesinde hazırlıklar başlardı. Camiler temizlenir; mesai saatleri oruca göre tanzim olunurdu. Mektep ve medreseler tatil edilirdi. Halk işi gücü biraz rölantiye alır; iftara yakın çarşılarda açılan ramazan sergileri dolaşılırdı. Bu sergilerde tesbihten kitaba envai çeşit mal satılırdı. Tiryakilerin işi her zamanki gibi zordu. Rivayet odur ki, Sultan II. Mahmud, musahibi Said Efendiyle, iftara yakın Sirkeci’de babasının türbesini ziyarete gitmiş. Tiryaki olduğunu bildiği türbedara takılmak istemiş. Babasının sarığını beğenmediğini, tekrar sarmasını söylemiş. Türbedar sarmış. Yine beğenmemiş. Tekrar sarmış. Yine beğenmeyince, oruç kafasına vuran tiryaki türbedar; “A hünkârım, babanız yarın Cuma selâmlığına mı çıkacak, varsın böyle kalsın” demiş. Türbedarın çıkışına padişah pek gülmüş; “Maksadım latifeydi” deyip bahşiş vererek türbeden ayrılmışlar.

Saraydan en küçük eve kadar iftar davetleri verilirdi. Paşa konakları ve zengin köşklerinde üst katta davetlilere, alt katta gelip geçenlere sofralar kurulur, millet iftar vermekte yarışırdı. Herkesin sofrası, her zamankinden biraz daha parlak olurdu. Ramazan sofrasının hususiyetlerinden birisi de hurma ile güllaçtır. Hele güllaç, sanki Ramazana mahsus bir tatlıdır. Bereketinden olsa gerek, Ramazan, fukaranın daha çok gözetildiği bir aydır. Zenginler, bu ay başlamadan fakir evlerine bir aylık erzak göndermeyi âdet edinmişti. Oruç tutmayanlar, hatta gayrımüslimler aleni oruç yemeyerek oruç tutanlara hürmet gösterirdi.

Enderûn usulü terâvih

Ramazan gecelerinin ziyneti terâvih namazlarıdır. Hazret-i Peygamber’in sünneti olarak sonraki asırlara intikal eden bu namaz yatsıdan ayrı 20 rek’attir. Namaz aralarında ilahiler okunur, salavatlar getirilir. Cemaatle kılmak sünnettir. Genç-yaşlı, büyük-küçük, erkek-kadın müsait olan bütün Müslümanlar bu gecelerde câmiye koşup yalnız kılınması zor olan bu namazı kılmaya çalışırdı. Büyük câmilerde saraydan gelme enderûn usulü denilen terâvih namazı kılınırdı. Bunun farkı, güzel sesli müezzinlerin okuduğu ilahilerin makam ve mânâ bakımından birbiriyle tenasüp içinde olmasıdır. Ayrıca namazda okunan âyet ve surelerin rastgele seçilmezdi. Rahmet, tesbih ve Resulullahı öven âyet-i kerimeler okunurdu.

Selef zamanında Ramazan gelince Mescid-i Nebi’deki bütün kandiller yakılırdı. 1500’lerde Sultan II. Selim zamanından itibaren minareler arasına mahya denilen kandiller germek âdet olmuştu. Ayın ilk yarısında âyet-i kerimeler, hadis-i şerifler, dinî ve ahlakî nasihatler yazılır; yarısından sonra kayık, gemi, çiçek, Kızkulesi, köşk, fıskiye, câmi, top arabası, ay-yıldız gibi resimler yapılırdı. Hareketli mahyalar bile vardı.

Sakal-ı şerif ziyareti de bu ayın hususiyetlerindendir. Hazret-i Peygamber’in Veysel Karenî’ye hediye ettiği meşhur Hırka-ı Şerif, bu âilenin torunları tarafından halka gösterilir. Sultan Abdülmecid, bunun için Fatih semti civarında Hırka-ı Şerif Câmii’ni yaptırmıştı.

Gündüz camilerde daha çok vaaz ve mevlid cemiyetleri olur; halk câmileri doldururdu. Ekseri ikindiden ve sahurdan sonra mukabele okunurdu. Yani hoca Kur’an-ı kerimi sırasıyla okur, cemaat takib eder; ay sonunda topluca hatim duası yapılırdı. Bilhassa kadınlar türbelere koşardı.

Normal zamanlarda yatsıdan sonra ortalıkta in-cin top atarken, Ramazan’da geç vakte kadar çarşılar, kahvehaneler açık kalır; terâvihten çıkanlar buralara akın ederdi. Meddah, orta oyunu ve hayal oyunu (Karagöz) seyredilirdi. Sonraları dram kumpanyaları tiyatro oynamaya başladı. Direklerarası denilen Şehzâdebaşı eğlenceleri, İstanbul’da serbestliğin baş gösterdiği son yıllara ait bir keyfiyettir.



Cote d’Azur de denilen Fransız Rivyerası’nın en güzel şehirlerinden Nice, Cem Sultan’a, asırlar sonra da Abdülmecid Efendi ve Osmanlı hanedanı sürgünlerine ev sahipliği yapmıştı. Şehirde Barbaros’tan da hatıra var.

350 bin nüfuslu Nice’i, antik çağda İzmir Foça’dan gidenler kurmuş; XVIII. asırda İngiliz zenginlerinin sayfiyesi olarak ün kazanmıştır. San Remo, Menton, Monaco, Nice, Antibes, Cannes şeklinde Marsilya’ya dek uzayan sahilin en güzel şehridir.

Biraderi Sultan II. Bayezid’e yenilen Cem Sultan, Rodos’a; buradan da gemiyle Nice’e geçti. Niyeti, Macaristan üzerinden İstanbul’a gelmekti. 16 Eylül 1481’de karaya çıkan şehzâde burada kaldı. Savoia Dükü Charles’dan hürmet gördü. Artık şair şehzade, ne görüp yaşadıysa, Nice hakkında şu beyti söyledi: “Acâib şehr imiş bu şehr-i Nitse/Ki kalur yanına her kim n'itse” [Nitse=Nice]. Ama şehzâde Nice’de fazla duramadı. 6 Şubat 1483’ten itibaren Fransızların, ardından da İtalyanların esiri olarak oradan oraya sürüklendi. 1495’te Roma’da papa tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Cem Sultan Fransa'da. Rafaello'nun tablosundan detay

Asırlar sonra, bir başka hanedan mensubu, son halife Abdülmecid Efendi, hanedanın sürgün edilmesi üzerine 1924’de Nice’e geldi. Hayli hanedanın mensubu da bu havası mutedil, sâkin, ulaşımı kolay şehre geldi. Sultan Vahideddin’in kaldığı San Remo da buraya çok yakındı. Sürgünü bir yaz sürecek tatil zannediyorlardı. 50 sene sürdü. 1920’lerde Nice, tahtını kaybetmiş nice hanedan mensubunu ağırlıyordu. Bilhassa Bolşeviklerden kaçan Rus soyluları pek çoktu. Abdülmecid Efendi, Carabacel Bulvarı’nda Hotel de Nice, ardından da bugün mevcut olmayan Villa Carabacel’de oturdu.

Abdülmecid Efendi ve bir müddet kaldığı Hotel de Nice.

Ankara, sâbık halifeyi kontrol etmesi için yakında Marsilya konsolosluğu olmasına rağmen Nice’e bir konsolosluk açtı. Halife’nin bir câmi açılışı vesilesiyle Londra’ya gitme ve kralla da görüşme ihtimali işitilince, TC hükümeti İngiltere hükümetinin vize vermemesini resmen temin etti. Halife’nin Filistin seyahati de böyle engellendi. Tam parası bitmişti ki, Haydarabad Nizamı imdada yetişti. Dünyanın en zengin adamlarından olan ve oğlunu, Dürrüşehvar Sultan ile nişanlayan nizam, halifeyi maaşa bağladı. Halife, bu sebeple hanedanın en az maddî sıkıntı çeken mensubu oldu. Harb arefesinde, halife Paris’e nakletti ve burada bir bombardıman tesiriyle 1944’te vefat etti. On sene Paris Câmii bodrumunda bekletilen cenazesi, asla Türkiye’ye sokulmayınca, Medine’ye götürülüp defnedildi. Çocukları Kahire’ye yerleşti. Nice'de çok sayıda hanedan mensubu hayatını sürdümeye çalıştı. Nice kimsesizler mezarlığı, hanedandan hayli ölüyü bağrına basmıştır. Bunlardan birisi savaş sıralarında şehir parkındaki bir bankın üzerinde açlıktan ölü bulunan, Sultan Hamid'in oğlu Şehzade Nuri Ahmed Efendi'dir. Renkli şahsiyetiyle tanınan ve yakın zamanda İstanbul'a da gelen bir önceki hanedan reisi Şehzade Orhan Efendi de hayatını binbir zorluk içinde Nice'de sürdürmüştü. Şimdi Nice mezarlığında başında bir taş bile olmayan mezarda yatıyor.

Barbaros'un Nice'e taarruzunu gösteren eski bir harita ve Nice çarşısındaki top güllesi

Fransa’nın, İspanyollara karşı müttefiki Osmanlılardan yardım istemesi üzerine, Barbaros Hayreddin Paşa kumandasındaki 150 gemilik 30 bin mürettebatlı Osmanlı donanması 20 Ağustos 1543’te Nice’i topa tuttu. Bu güllelerden biri, bugün Nice çarşısında teşhir edilmektedir. Donanma, Toulon’da kışladı. Savoia Düklüğü, mıntıkayı Fransa lehine kaybetti; İtalya’daki topraklarıyla yetinmek zorunda kaldı. 3 asır sonra da Birleşik İtalya tacını elde etti.

Hanedanın sürgün hayatı yaşadığı 1920'lerde ve bugün Promenade des Anglais

Kaleden şehrin güzel manzarasını seyretmek mümkündür. Şehrin, hemen her yerinde denize girilebilen uzun bir sahili vardır. Nice’in en mühim yeri, sahildeki Promenade des Anglais (İngiliz Güzergâhı), 2 asır evvel yazı şehirde geçiren İngilizler tarafından dizayn edilmiş geniş bir sahil yürüyüş yoludur. Aynı zamanda piyasa mekânıdır. Sahil yolunda yüz yaşındaki Negresco Oteli, şehrin en meşhur yeridir. Vaktiyle bilhassa sürgün Rus soyluları kalırdı. Nice’e Rusların öteden beri alakasının neticesi olarak, Rusya dışındaki en büyük Rus Kilisesi de buradadır.

Hotel Negresco ve Rus Kilisesi (tamirde)

Daracık sokakları, rengarenk evleri, eski, ama ihtişamlı binaları, geniş meydanları ile Nice, çok cazip bir şehirdir. Envai çeşit çiçekler, hem evleri, hem meydanları, hem de dükkânları süsler. Çiçek pazarı pek namlıdır. Ayrıca çeşit çeşit kokulu sabunlar ve rengârenk reçeller, beldenin spesyalitesidir.

Solda Nice'de bir sabuncu, sağda St. Paul'de bir reçelci dükkânı

Nice yakınındaki tepelerde, Vence ve St. Paul adında iki Ortaçağ kasabası vardır. Taş evleri, daracık sokakları ile adeta tarihin durduğu yerlerdir. Eze de, Nice yakınında denize nazır bir tepe üzerinde kurulmuş Ortaçağ kasabasıdır. Kaleyi Savoia Düklerinin elinden almak isteyen Fransa Kralı, müttefik Osmanlılardan yardım istedi. Barbaros Hayreddin Paşa, şehri denizden kuşatıp, toplarla dövdü. Böylece Eze, Fransa toprağı oldu.

Soldan: Eze Kasabası; ressamlarıyla meşhur Vence köyünde bütün çeşmelere çiçekler konduğu Çeşmeler Festivali'ne denk geldik.

Nice yakınında, Cape Ferrat’da aynı biletle gezilebilen yüz yıllık iki villa vardır. Artik Yunan üslubundaki Villa Kerylos ve Villa Ephrussi. İkincisi, birincisinden daha güzel ve ihtişamlı. Dünya çapında meşhur Rothschild ailesinin kızı Barones Beatrice Ephrussi tarafından iki taraftan deniz gören bir tepenin yamacına yaptırılmış. Çeşitli temalarda 7 bahçesi var. O günki eşyalarıyla teşhir ediliyor. Ne çare ki, yasemin kokularının hüküm sürdüğü bu güzel villa, sahibesini mutlu etmeye yetmemiştir.

Villa Ephrussi'nin içi ve bahçesi

Soldan: Barones Beatrice; villadan Akdeniz manzarası; villanın o zamanki eşyalarından telefon.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
28 Temmuz 2017

Söz Ola
Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin.
Akşemseddin Hazretleri
Osmanlılar Twitter