Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Güneş batarken Cami

Müslümanların ibâdet yeri. İbâdet yapmak için toplanılan yerlere "mâbed" veya "ibâdethâne" denir. Müslümanların mâbedine "mescit" ve "câmi"; Yahûdîlerinkine "sinagog" ve "havra"; Hıristiyanların mâbedine de "kilise" denir. Lügatta câmi; toplayan, toplayıcı demektir. Müslümanların ibâdet yapmak için toplandıkları yer câmilerdir. Câmiler, İslâmiyetin îcaplarını, emir ve yasaklarını öğretmek ve bunlara uyulmasını sağlamak için kullanılır. Câmide berâberce yapılan ibâdet, yalnız başına yapılandan daha kıymetli ve daha sevaptır. Türkiye’de görülen câmiler genellikle büyük bir alanda yapılmışlardır. Osmanlılar zamânında yapılan câmiler üç ana bölümden meydana gelmiştir.

Bu üç ana bölüm;
1) Dış avlu,
2) İç avlu,
3) Câminin içi,
namaz kılınan kısmı (kubbe altı veya sahın)dır.



Tarihî şahsiyetlerin etrafında, gözden ırak kimselerin kurduğu aşılması güç bir çember vardır. Bu yakın çevre, hâdiselerin arkasındaki hakiki aktördür.

Meşhurların biyografilerini kaleme alan Emil Ludwig, ne kadar tafsilatlı anlatılırsa anlatılsın, tarihî şahsiyetlerin çevresindeki çember ortaya konulmadıkça, tarihin açık ve doğru yazılamayacağını söyler. Tarihî hâdiselerde, nice isimsiz kahramanın, sisler ardına gizlenmiş kişilerin parmağı vardır. Bu çevre, sükûnet, istikrar, fısıltı imkânı, dedikodu zemini, aşk ve kadın, aile bağları, minnet borçları ile örülmüş bir ağdır. Şu halde, büyük adamların yanında bulunanlar, isimleri bilinmese de, en az onlar kadar ehemmiyetli aktörlerdir. Aklı başında iseler, yanında bulunduğu insanı doğru yönlendirebilir. Gerçi akl-ı selim her zaman az ve zor bulunan şeydir. Bu sebeple umumiyetle büyük adamların etrafını menfaatçi bir şebeke çevirir. Dalkavukluk her devirde itibarlı bir meslektir. Nabza göre şerbet verir; olmadık huluskârlıklar yaparlar. Zeki iseler, her devrin adamı olarak ortaya çıkarlar. Abdülaziz Dehlevî der ki: “Münâfıkların tatlı dillerine, güler yüzlerine peygamberler bile aldanmıştı. Şu kadar ki, onlara melek gelip, çoğunun yüzkarasını meydana çıkarırdı”. Ya meleğin yüzüne hasret sıradan insanlar?


Sultan Hamid'i etekleyenelri gösteren temsilî resim. Sağda İsmet Bey


Yakıcı ateş

Anneleri, lalaları, hocaları, kız kardeş ve zevceleri, etrafında aşılması güç bir çember kuran bazı padişahların, bu çevrenin tesirinde kaldığı söylenir. Bazen hakikaten itimada şayan insanların teşkil ettiği bu çevre, hasedçilerin kurbanı olmuş; bu yola tahtını, hatta canını veren padişahlar bile çıkmıştır. Sultan Yıldırım Bayezid ve Kanuni Sultan Süleyman, zevceleri; Sultan III. Murad ve III. Mehmed annelerinin; Sultan II. Mustafa hocasının tesirinde kalmakla itham olunmuştur. Tarih boyunca iktidardakilerin icraatında doğrudan kendisini suçlamak mümkün olmadığı zaman, çevresinden bir günah keçisi seçilmiş; sitem okları buna yönelmiştir.

Annesi, hanımları, çocukları, vezirleri bile müsaadesiz görüşemezken, padişahların etrafında, hususî hizmetiyle meşgul olan enderun ve harem ağalarından bir grup, hatta hazinedar isimli câriyeler her zaman huzura girebilir. Bunlar aynı zamanda icabında derhal padişaha ulaşmanın ve derdini anlatmanın da bir yoludur. Yakın çevresi hakkında en çok konuşulan padişah, Sultan Hamid’dir. Şeyhleri Zâfir ve bilhassa Ebulhüdâ Efendi’lerin tesirinde kaldığı söylenir. Hatta hasımların büyücü dediği Ebulhüdâ Efendi, aslında Halebli bir Şâfiî âlimi idi. Asıl vazifesi gümrük müfettişi olan Nişli Mahmud Efendi, padişahın itimadını kazandığından, her istediği zaman huzura kabul edilirdi. Bununla beraber sarayda nâdir görülürdü, olur olmaz yerlerde bulunmazdı. 7 defa sadrazamlık yapan Said Paşa bile kendisini bir defa arkasından gördüğünü söyler.

Sultan Hamid sarayında en itibarlı çevre, Çerkeslerdi. Harem halkı ve maiyet, bu sadık milletten seçilirdi. Ama bu statülerini istismar ettiklerinde, padişah kayınpederinin bile gözünün yaşına bakmamıştır. Yakın çevrenin en büyük riski budur. En ufak bir hata, mahva sebeptir. Haremde çok nüfuzu bulunan hazinedar Mihrimend Hanım, ailesine de ikbal kapılarını açmıştı. Ama ufak bir hatası neticesinde, kendisi de, ailesi de gözlerini sürgünde açtılar. Ne demişler, kurb-i sultan âteş-i sûzân est. (Sultana yakınlık, yakıcı ateştir.)

Esvapçıbaşı İsmet Bey, Enderun’dan yetişmiş, Harbiye’de okumuştu. Babası da esvabçıydı. Aynı zamanda Sultan Hamid’in sütkardeşi olan bu zât, yıllarca sarayın gerçek hâkimi olarak bilinmiştir. Gazi Osman Paşa, saraya kâtip olarak giren yeğeni Sermed Muhtar’a demiş ki, “Oğlum saraylarda göze görünmez kuvvetler vardır. Asıl idare onların elindedir. Mevkileri mütevâzıdır; isimleri pek duyulmaz; hatta ortalıkta pek dolaşmazlar. Ama asıl kudret sahibinin üstündeki tesirleri mutlaktır. Başkâtip Tahsin Paşa’yı kızdırırsan nihayet işinden olursun. Fakat maazallah esvapçıbaşı İsmet Bey’in gadabına uğrarsan, evinden barkından olursun”.

Mamafih o devir yazarların hemen hepsi İsmet Beyi dürüst, iyi kalbli biri olarak tasvir eder. Çok kişiyi iftiralardan kurtarmış, hayırlı işlere vesile olmuştur. Denebilir ki padişahın etrafındaki en iyi adamlardan biriydi. Diğerleri etliye sütlüye karışmazdı; karışanların da İsmet Bey kadar nüfuzları yoktu. Zaten padişah herkese itimat eder gözükür, idare ederdi. Sadakat ve sükûneti sebebiyle ölene kadar yanından ayırmadığı bu zata ‘birader’ diye hitap ederdi. Yatarken padişaha perde ardından kitap okurdu. Bu nüfuzunu bir defa bile suiistimal etmemiş; sarayın velveleli havasında, sakin yaşamıştır. Padişaha çok benzediğinden, bazı merasimlere padişah kendi yerine onu gönderirdi. Vefatında padişah o kadar üzülmüştür ki, mızıka günlerce marş çalmamıştır. Sultan Reşad’ın esvapçıbaşısı Hakkı Bey de böyle idi. İttihatçıların üç direğinden Cemal Paşa İstanbul muhafızı olunca, Hakkı Bey’i uzaklaştırmaya kalktı. İttihatçıların her arzusu önünde daima boyun eğen padişahın cevabı kati bir hayır oldu.

Mutad zevat

Atatürk’ün de Samsun’a çıkışından ölümüne kadar değişen bir çevresi oldu. Bazısı uzaklaştı; bazısını da kendisi uzaklaştırdı. Reisicumhur olduktan sonra çevresi de kemikleşti. Devlet protokolünde ‘mutad zevat’ denen bu kişiler, her akşam devlet işlerinin görüşüldüğü reisicumhur sofrasında toplanır; onu eğlendirir; bir yandan da fikirlerini empozeye çalışırdı. Falih Rıfkı der ki: ‘Mustafa Kemal'in basit itaatçılar dışında, üç türlü takımı olmuştur: İnkılâpçı idealistler, insanî ve siyasî zaaflarını haksızlık veya menfaati için sömürmekten başka bir şey düşünmeyen türediler! Bu üç takım, Mustafa Kemal'in sofrasında daima yan yana gelmişler, fakat hiçbir zaman birleşmemişlerdir.’



İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak, her zaman sadakatleriyle bu çevrenin başında gelir. Mutad zevat arasında Nuri Conker, Cevat Abbas, Salih Bozok, Recep Zühtü, Kılıç Ali gibi silahşörler yanında; Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Yunus Nadi gibi kalemşörler de vardı. Bir müddet sonra ‘devlet işleri içki sofralarında idare ediliyor’ dedikodusu kulaktan kulağa yayıldı. Sofrada, huluskârlığa aykırı bir şekilde fikrini müdafaa edenler, barınamazdı. Bu çevreden Reşid Saffet’in fikrinde ısrarı sebebiyle sofradan kovulduğu; üstelik ‘burası milletin sofrasıdır, beni buradan kovamazsınız’ diye dikleşince, ‘o zaman biz gideriz’ cevabını aldığı meşhurdur.


Bu çevre her zaman dalkavuk, zaman zaman yanlış kararlara sevkeden insanlar olmakla suçlandı; bazen de alay mevzuu oldu. Osman Yüksel anlatıyor: Bir gün Atatürk yine bu sofra erkânına, ‘Söyleyin bakalım, bu millet ben öldükten sonra hakkımda ne diyecek?’ diye sormuş. Onlar da sırayla kimi kurtarıcı, kimi dâhi, kimi bu milleti ve bu vatanı yoktan var eden insan demişler. Hatta tanrıya, peygambere kadar yol alan olmuş. Atatürk gülmüş, ‘Hayır, hiçbiriniz bilemediniz. Bakın ne diyecek bu millet benim hakkımda: Etrafını böyle pu.. pe.. takımı sarmasaydı, memlekete hizmet yapacaktı.’ Bu söz üzerine öyle bir alkış kopmuş ki Ata'nın elindeki kadeh düşmüş! Hastalandığında, mutad zevattan bir kısmı ziyarete giderler. Gözünü açıp bunları görünce, ‘Eşek herifler, siz mi geldiniz?’ der. Birbirlerinin yüzüne bakıp ‘Bizi tanıdı, bizi tanıdı’ diye sevinirler.


Sarsılmaz bir sadakat; Mustafa Kemal, İnönü, Bayar, Çakmak sohbet ediyor.



Mustafa Kemal'in ilk yakın çevresi; Adnan, Ali Fuad, Kazim, Rauf, Refet Beyler. Hepsi tasfiye edildi.



Mustafa Kemal Dil Kurumu idarecileri ile



Mimarimizin dev üstadı Sinan tarafından İstanbul’un yedi tepesinden birinde inşa edilen Süleymaniye Camiinin temel atma törenine devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte bütün devlet erkanı gelmişti. Bu muhteşem mabede ilk taşı da Şeyhülislam Ebus Suud Efendi koymuştu.
“Bir vakt-i şerif ve bir saat-i saîd-ü latifde ol camî-i münîfe temel vuruldu” diyerek işe başlayan Mimar Koca Sinan, bu büyük eseri yedi yılda tamamladı.

Fakat caminin inşaatına bir türlü başlanamıyordu. Aradan yedi yıl geçti. Mimar Sinan ’ın düşmanları tarafından dedikodular yayılmaya başlandı. Halbuki bu yüce mimar, temelle rin iyice zemine oturması için uzun bir süre beklenmesi gerektiğini düşünüyor ve bu yüzden de inşaata başlamakta acele etmiyordu. Dedikoducular, Sinan’ın bu işi başaramayacağını anladığını ve İstanbul’dan kaçmaya hazırlandığını iddia ediyorlardı. Bu sözler Padişahın kulağına kadar gitti.



Osmanlı Devleti döneminde her paşa ve padişah için, memleketinde herkesin istifadesine açık bir hayır kurumu yapıp ahirete öyle gitme, en büyük ideal idi. Bu sebeple, fethedilen yerlerde her biri bir cami, bir külliye veya bir hastane yapıp gitti. Ecdâdımız, kendi devirlerinin kültürünün gerektirdiği müesseseleri kurdular. İnsan nerde neyi tahsil ederse etsin ama Rabbiyle her zaman irtibatlı olsun diye camisiz yer bırakmadılar.

Süleymaniye Camii

İşte bu düşünce Kanunî’ye de Süleymaniye Camiini yaptırdı. Ancak o, yaptıracağı eserin yalnız kendi defterine kaydolmasını arzu ediyor ve Rabbi’ne böyle bir armağan takdim etmek istiyordu. Onun için, ustalara sıkı sıkıya tenbihatta bulunuyor ve "Kimseden yardım kabul etmeyin" diyordu.

Cami duvarları her gün yükseledursun, karşıdan bu camii mahzun mahzun seyreden bir nine vardı. İnekleriyle başbaşa, onların sütüyle geçinen bu yaşlı kadın, inkisar içinde kendi kendine, "Ey Allah’ım, Kanunî’ye servet verdin, mal-mülk verdin, Senin uğrunda bir cami yaptırıyor. Bu fakir kuluna bir şey vermedin; ne yapayım da, ben de Senin rızanı kazanayım. Benim elimden böyle işler gelmez. Elimden gelen, ustalara bir tas yoğurt ikram etmektir." der ve ustalara müracaat eder.



On beşinci asrın ikinci yarısında mühim vazîfeler görmüş Osmanlı sadrâzamı. Zamânında yaşamış târihçiler, âilesi ve menşei hakkında bir şey yazmamaktadırlar. Yeniçerilikten yetişmiş olduğu bilinen Gedik Ahmed Paşanın Anadolu beylerbeyi oluncaya kadar hangi vazîfelerde bulunduğuna dâir mâlûmât da yoktur. Anadolu beylerbeyliği yaptığı zamanlarda Uzun Hasan ve Karaman Beyliğine karşı büyük başarılar kazandı. 1470 Eğriboz Seferinde gösterdiği kahramanlık ve başarılar, vezirliğe yükselmesine sebeb oldu.

Vezir olduktan sonra daha büyük vazîfelere memur edilen Ahmed Paşa, önce Alanya Kalesini fethetti. Daha sonra Karamanoğullarının elinde bulunan Silifke, Mokan ve Gorgos kalelerini alarak, buralarda bulunan Karaman âilesi mensuplarını İstanbul’a gönderdi. Uzun Hasan’ın kardeşi Cihangir Beyin seçme Türkmen beylerinden müteşekkil ordusunu şehzâde Mustafa Çelebi ve Dâvûd Paşanın da desteğiyle yenerek Türkmen beylerini esir aldı (1472). 1473 Otlukbeli Savaşında sağ cenahta bulunan Gedik Ahmed Paşa, bu kısmın kesin gâlibiyetinde önemli rol oynadı. Akkoyunlu Seferi sırasında, Karamanoğulları ile müttefikleri olan Venedikliler tarafından alınan Anadolu’nun güney sâhilindeki bâzı kaleleri yeniden fetheden Ahmed Paşa, aynı sene Mahmûd Paşanın yerine sadrâzam tâyin edildi (1474).



Mescidi Aksa

İsrail'e yaptığım gezinin ilk durağı olan mukaddes şehrin en güzel manzarasını seyretmek için Zeytin Dağı’na çıkmak gerekiyor. Şehir dört tepe üzerinde kurulmuş. Zeytin Dağı bunlardan biridir. Mescid-i Aksâ’nın bulunduğu tepe şehrin ortasında. Bir de Hazret-i Davud’un kabrinin bulunduğu Siyon Dağı var.

Üç semavî din için hususi ve mukaddes olan Kudüs'ün her köşesinde bir hatıra yer alıyor. 3000 sene evvel Hazret-i Davud'un kurduğu Kudüs, bugün Doğu Kudüs veya Eski Şehir olarak biliniyor. Eski şehir, Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahallesi olarak dört kısma ayrılmış vaziyette. Ancak bunlar arasında geçiş serbesttir. İlk üçü, artık neredeyse dükkân ve mâbedlerden ibarettir. Dükkânların üstünde, küçük, köhne evler vardır.

Eski Şehrin batısında İngiliz ve ardından İsrail hâkimiyeti zamanında kurulan modern Batı Kudüs veya Yeni Şehir yer alıyor. İsrail burayı başşehir ilan etmiş ve parlamentosunu da taşımış olsa bile, dünya bunu kabul etmiyor ve mümessilliklerini eski başşehir Tel Aviv’de tutmaya devam ediyor.



Çerkes Hasan Bey

Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesinde ve katlinde mühim rol oynayan Hüseyin Avni Paşayı öldüren subay. 1850 senesinde Silivri’de doğdu. Babası İsmâil Bey, Rus mezâliminden dolayı Kuzey Kafkasya’dan Anadolu’ya yerleşmiş bir Çerkes Beyi idi. Çerkes Hasan, 1864’te kardeşi Osman Beyle birlikte Bahriye İdâdîsine girdi. Sonra bu okulun kara kısmına geçerek teğmen oldu. Subay çıktıktan sonra bir yandan atıcılığı ve biniciliği ile pâdişâhın takdîrini kazandı. Aynı zamanda ablası Neşerek Kadınefendi, Sultan Azîz’in zevcesi olduğu için kendisi de pâdişâhın kayınbirâderi oluyordu. Şehzâde Şevket Efendi ile Esmâ Sultânın dayısıdır. Bu yüzden Sultan Abdüzazîz Hanın büyük oğlu Yûsuf İzzeddîn Efendinin yâverliğine getirildi.

Bu sırada 30 Mayıs 1876 günü Sultan Abdülazîz birkaç insafsız ve safdil devlet adamının şahsî çıkarları uğruna ve batılıların da kışkırtmalarıyle tahttan indirildi. Bunların başında “Kinim dînimdir!” diyecek kadar kindâr olan Hüseyin Avni Paşa geliyordu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
3 Muharrem 1439
Miladi:
24 Eylül 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter