Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


“İslâm ve Demokrasi”, “Osmanlı ve Demokrasi”… Bu tabirlerin bir arada kullanılması çoklarını şaşırtmaktadır. Gerçekten, bunların bir araya gelmesi mümkün müdür?

Osmanlı Devleti, Avrupa’daki emsallerinden çok önce demokrasiyle tanışmıştır. Hele modern demokrasinin bizdeki tarihi 1840’lara kadar gider.

Demokrasi, halkın hâkimiyeti manasına geliyor. Aslı Yunancadır. Ama Yunan filozoflarının pek beğendiği bir sistem değildir. Onlar, oligarşi denen seçkinler iktidarını tercih eder; demokrasinin demagojiye dönüşme tehlikesine dikkat çeker. Demagoji, becerikli politikacıların, laf kalabalığı ile halkı dilediği yöne sürüklemesidir. Yine de demokrasi, bugün için insanların bulduğu en iyi rejim olarak görülüyor. Aydınlanma çağında, Eski Yunan’a alâka uyandı. İnsanlar demokrasiyi baskıcı idarelere karşı bir kurtarıcı olarak gördüler. Halbuki Yunan demokrasisinde, muayyen bir zümrenin hâkimiyeti vardı. Ama insanlar bu teferruata aldırmadı. XX. asır demokrasi çağı oldu.

Aristo hocası Eflatun ile

Seçilmiş hükümdarlar

İslâm devletinde yaşayan Müslümanlardan, asgarî şartlara sahip herkes hükümdar seçilebilir. Bu seçime herkesin iştirak etmesi mümkün ve faydalı olmadığından, hükümdarı merkezde bulunan ulemâ ve devlet ricâlinin seçmesi kâfidir. İlk devir padişahları, boybeyleri, âhî denilen esnaf tarikatlerinin ileri gelenleri veya kumandanlar tarafından seçilirdi. Aynı aileden bir seçim mevzubahistir. Osmanlı padişahının salâhiyetleri, Avrupa’daki emsallerinden, hatta bugünki Amerika başkanlarından fazla sayılamaz.

Sultan Abdülhamid'in Osmanlı parlamentosunu açışı, 1876

Osmanlılarda demokrasi macerası eskidir. 1840’dan itibaren taşralarda malî, idarî ve adlî salâhiyetlere sahip memleket meclisleri teşkil olunmuştu. Bunlar halkın seçtiği, yarısı Müslüman, yarısı gayrımüslim âzâlardan müteşekkildir. Mahallî demokrasinin, pek çok Avrupa ülkesinden önce burada tatbik olunması dikkat çekicidir. 1876’da Osmanlı Devleti, demokrasi rejimini benimsedi. Memleket meclislerinin âzâları, Osmanlı parlamentosuna iştirak ettiler. 1877 Osmanlı-Rus Harbi sebebiyle seçimler askıya alındı.

Çok partili Osmanlı demokrasisi

1908’de parlamento tekrar toplandı. Padişahın salâhiyetleri iyice tahdid edildi. Osmanlı Devleti yıkıldığı zaman, sosyalist partinin bile faaliyette olduğu çok partili bir demokrasi idi. 1925’e kadar bu sistem devam etti. Çok partili hayatı ve basın hürriyetini yasaklayan CHP, harap ekonomiyi düzeltmek için Amerikan yardımı alabilmek uğruna 1945’te demokrasiye razı oldu. Ancak iktidarı, bir daha geri gelmemek üzere elinden kaçırdı. O zamandan beri güdümlü de olsa, kesintilere de uğrasa, demokrasi varlığını sürdürdü.

Beyoğlu Aya Triada Kilisesi'nde seçim sandığı

İslâm devletinin idaresinde tek kişi ömür boyu söz sahibidir. Ancak hükümdar, kendisi dışında konulan ve değiştirmeye salahiyeti bulunmayan hukukî esaslara tâbidir. Bu bakımdan İslâm devleti, bir meşrutiyet ve hukuk devletidir. Hükümdar, icraatında İslâm hukuku prensiplerine uymaya mecburdur. Nitekim çeşitli Kur’an âyetlerinde Hazret-i Peygamber’e “Rabbinden vahyolunana uy!” hitabı vardır. Şeriatın hüküm koymadığı hususlarda serbesttir. Ancak burada da keyfî davranamaz. Maslahatı, yani umumun menfaatini gözetir. Maslahat, demokratik anlayıştan da ileridir. Zira çoğunluk bazen kendi menfaatine aykırı bir şeyi isteyebilir; ama maslahat prensibi, çoğunluğun iradesini değil, bütün cemiyetin rasyonel menfaatini gözetmek demektir.

Meşveret et!

Hükümdar, vazifelerini yerine getirirken bilenlerle meşveret eder. Meşvereti, Kur'an-ı kerim emreder. Ancak halkın tamamının istişareye katılması mevzubahis olmadığı gibi; meşveret eden de ortaya çıkan görüşlere uymaya mecbur değildir. Kendisi doğru gördüğü bir kararı verir ve bunu tatbik eder. Hazret-i Peygamber ve eshâbı bu yolda hareket etmiştir. Şûrâ, meşveret, istişâre, müşâvir, müsteşâr hep aynı kökten kelimelerdir.

1876 Osmanlı Meclisi Meb'usan'ını tasvir eden gravür

Osmanlı Devleti’ndeki meclisler meşveret prensibine dayandırılır. Ancak “Ve şâvirhüm fi’l-emr=İşlerinde onlara danış!” meâlindeki âyet-i kerîmede geçen hüm (onlar) zamirinden kimin kastedildiği üzerine münakaşalar yaşanmıştır. İslâm hukukunda ekseriyetin değil, ilim ve tecrübe sahiplerinin reyi mühimdir. Zira çoğunluk, bazen kendisi ve bütün insanlar için kötü olanı tercih edebilir. Çeşitli Kur’an âyetleri, ekseriyetin bir kıymet ifade etmediğini söyler: İnsanların çoğuna uyan sapıtır! (En’âm: 116); çoğu kâfirdir! (Nahl: 83); çoğu fâsıktır! (Mâide: 49); çoğu müşriktir! (Rûm: 42); çoğu iman etmez! (Ra’d: 1); çoğu inkârcıdır! (İsrâ: 89); çoğu gâfildir! (Yûnus: 92).

İlk Meclis: Arkada 'Onların isleri meşveret iledir' mealindeki ayet-i kerime yazıyor

Osmanlı parlamentosu, bir meşveret meclisi değildir. Zira şûrâ, bağlayıcı değildir. Osmanlı meclisleri, ister Şûrâ-i Devlet, ister Meclis-i Meb’usan, Avrupa’daki millî meclis örneklerine göre, yasama salâhiyetine sahiptir. Hazırladıkları kanunlar, padişah imzasıyla yürürlüğe girer. Bu bakımdan belki istediği kanunu yapamaz; ama istemediği kanunu da yapmama hakkı vardır.

Osmanlı Meclis-i Meb'usan'ı

Osmanlı Meclisi Ayan azaları

Son Osmanlı Meclisi Meb'usan'ı azaları, 12.1.1920



Osmanlılar, resmî yazışmalarda Türkçe’den başka, mahallî dilleri de kullanır; kanunlar, devlet yıllıkları, resmî gazeteler birkaç dilde basılırdı.
Osmanlı memurlarının çoğu mahallî dilleri bilir; Türkçe bilmeyenlerin devlet dairesine işi düştü mü, kimse “Önce sen Türkçe öğren!” diye kaşını çatmaz, hemen bir tercüman bulunurdu.

Resmî dil ne demektir? Bir memleketteki halkın hepsinin konuştuğu dil midir? Devletin yazışmalarında tercih ettiği dil midir? Memurların kendi aralarında konuştuğu ve halka hitab ederken kullandığı dil midir? Yoksa devletin halka konuşulmasını emrettiği bir dil midir? Evvela şunu kabul etmek gerekir ki, resmî dil bir XIX. asır buluşudur. Milliyetçilik cereyanının neticelerindendir. Üstelik pek de masum olmayan bir ulus-devlet tabiridir. Zira ekseriyetin (çoğunluğun), ekalliyeti (azınlığı) asimile etme vasıtalarından biri olarak kullanılmıştır.


Osmanlı milletlerinin her birinin diliyle meşrutiyeti tebrik eden eski bir kartpostal

Aklı olan öğrenir!

Meselenin bize girişi 1876 tarihli Kanun-ı Esasî’si ile olmuştur. Bu ilk Osmanlı anayasasının 18. maddesi; devlet hizmetlerinde istihdam olunmak için, “devletin lisan-ı resmîsi” olan Türkçe’yi bilmeyi şart koşmuştur. “Bu madde, dirâyetli kişilerin memur olması önünde engeldir” diyen Arap mebuslara, parlamento reisi Ahmed Vefik Paşa, “Aklı olan dört sene içinde Türkçe öğrenir” şeklinde cevap vermiştir. Bu maddenin ilk hâlindeki, “Osmanlı ülkesinde bulunan kavimlerden her biri kendilerine mahsus olan dili öğrenip öğretmekte serbesttir” cümlesi; İngiltere’de mühendislik tahsili gördüğü için İngiliz Said Paşa diye de bilinen Eğinli Said Paşa’nın “zihne ayrılıkçılığı düşürür” şeklindeki muhalefetiyle çıkarıldı. Mamafih bundan sonra da mahallî dillerde tedrisat ve neşriyata bir halel gelmiş değildir.

1863 tarihli Ermeni Nizamnamesinin Ermenice harflerle basılmış nüshası. Sağda İbranice Kanun-i Esasi nüshası

Avrupa’daki cereyanların tesiriyle bu devirde devletin çeşitli unsurlardan bir “Osmanlı ulusu” teşkil etmeye çalıştığı söylenir. Bu iddia doğru kabul edilse bile, muvaffakiyet bulmamıştır. “İmparatorluk tebası” ile “ulus” zıt şeylerdir. Bu sebeple Osmanlı İmparatorluğu’nun resmî dili üzerinde konuşmak aslında abesle iştigaldir. İmparatorlukların resmî dili olmaz. Bunlarda çeşitli diller yan yana yaşar. Hatta birbirine tesir eder. Bazı topluluklar birden fazla lisan konuşur. XIX. asırda bile Türkçe konuşanların nisbeti %35-40 civarındadır. Bazı beldelerde nüfus kesafeti sebebiyle fazla, bazılarında mesela Ege Adaları’nda yok gibidir. Hanedan, ordu, bürokratlar Türkçe konuşur. Bu bakımdan Türkçe, Selçuklulardan beri cemiyetteki hâkim sınıfın lisanıdır; bir başka deyişle lingua francadır.

Ahmed Vefik Paşa. Sağda Tunuslu Hayreddin Paşa

Osmanlı Devleti’nde resmî yazışmalarda Türkçe’den başka, Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice, Bulgarca gibi diller kullanılmıştır. Arşivler bu tip vesikalarla doludur. Arap ülkelerindeki mahkeme kayıtları Arapçadır. Salnâmeler (devlet yıllıkları) ve Takvim-i Vekâyi (resmî gazete) birkaç dilde basılmakta; kanunlar birkaç dilde çıkarılmaktadır. Diplomatik yazışmaların hepsi Fransızcadır. Devlet, kendi elçilerine bile bu dilde yazı gönderir. Resmî makamlar, her dildeki dilekçeleri kabul eder.

Kültür empozesi değil, işlerin yürümesi olduğu esas için, memurların hepsinin Türkçe bilmesi aranmaz, mahallî lisanı bilmesi kâfi görülürdü. Bazı memurlar Türkçe yanında, mahallî dili de bilir. Mesela Budin vâli ve kadıları, Macarca bilir ve resmî işlerde kullanırdı. Türkçe bilmeyenlerin devlet dairesine işi düştü mü, kimse “Önce sen Türkçe öğren!” diye kaşını çatmaz, hemen bir tercüman bulunurdu. İslâm hukuku, herkese bu hakkı vermiştir. Hatta Hanefî hukukçusu İmam Muhammed Şeybânî, resmî işlerde tek tercümanı kâfi görmez; iki tane olmasını bulunmasını şart koşar.

Beyrut Mebusu Selim Ali Selam Beye ait meclis hüviyet kartı

Kanun-ı Esasî’nin resmî lisandan kastının, memurların müşterek bir lisan bilmeleri olduğu âşikârdır. Bir başka deyişle, devlet işlerinin kolayca yürütülmesi için diğer dillere bir yasak getirmeden Türkçe’yi müşterek lisan hâline getirmektir. Bu madde, Türkçe’yi bugünün anlayışıyla resmî dil hâline getirmiş değildir. Nitekim tatbikat da böyledir. Öyle ki Kanun-ı Esasî devrinin iyi sicilli sadrazamlarından Tunuslu Hayreddin Paşa (1878-1879), Çerkez asıllı bir Tunuslu idi. Türkçe bilmez; tercüman vasıtasıyla memleketi idare ederdi. Ama bu bile, XVIII. asır başlarında İngiltere tahtında oturan Kral I. George ve II. George’un, tek kelime İngilizce bilmeyişinden daha garip değildir.

Vatandaş Türkçe konuş!

İttihatçılar, Kanun-ı Esasî’nin yukarıda zikredilen hükmünü, kavmiyetçi politikalarına bir dayanak yapmışlar; Türkçe’den başka lisanların konuşulmasını, bu dillerde tedrisat yapılmasını yasaklayacak kadar ileri gitmişlerdir. Mesela bir taşra meclisinde yazılan mazbatanın, bir Ermeni âzânın mührüyle mühürlenmesi, anayasanın resmî dil prensibine aykırı bulunarak reddolunmuştur. Arnavut ve Arap ihtilâllerinin; hatta Kürtçülük hareketinin mesnedlerinden biri de budur. Günümüzdeki resmî dil anlayışı, İttihatçı mirasıdır. 1910’da mecliste kanunların ilan şekli müzâkere edilirken, resmî dil hususunda çok münakaşalar olmuş; Türk olmayan mebuslar, kanunların halka kendi dillerinde anlatılması gerektiği hususunda ittifak etmiştir. Nitekim Hakkâri Mebusu Seyyid Taha Efendi, “Anadilim olduğu halde, Kürtçenin resmî lisan ilânını teklif etmem. Fakat devlet, lâzım gelen her şekil ve vesile ile kanunları ahaliye anlatmalıdır” demiştir.

Ermenice pankartlarla Meşrutiyeti kutlayan Osmanlı Ermenileri - 1908

Halk farklı diller konuşsa bile, resmî dil, devlet ile ferdler arasındaki resmî muamelelerin bu dille yapılmasını gerektirir. Bir ülkede birden fazla dil, resmî dil olarak kabul edilebileceği gibi resmî bir dilin olmaması da mümkündür. Yalnızca Fransa ve İtalya’da tek resmî dil vardır; ama azınlık dilleri de resmen korunur. Meselâ İtalya’da Arnavutça, Katalanca, Hırvatça, Fransızca, Almanca ve Yunanca mahallî resmî dillerdir. Hindistan’da, 35; Güney Afrika’da, 11; İspanya’da, 5; İsviçre ve Lüksemburg’da, 4; Belçika, Irak ve Bosna’da, 3; Kıbrıs, İrlanda, Kanada, Filipinler ve Finlandiya’da, 2 resmî dil vardır. ABD, İngiltere ve Almanya’da resmî dil yoktur.

Türkiye’de çok dil konuşulmasına rağmen, tek bir resmî dil vardır. 1924 anayasası ve sonrakiler açıkça “Resmî dil Türkçedir” der. Buna dayanarak İttihatçılardan devralınan mirasa sahip çıkılmış; Ada vapurundaki Rumca konuşmalardan rahatsız olup, "Vatandaş Türkçe Konuş!" kampanyaları açılarak, memleketin kadim halkı gayrımüslimler tazyik edilmiştir. Nüfusun %10’undan fazlasının konuştuğu binlerce senelik bir dil, “Bilinmeyen bir dil” olarak reddolunmuş; Kürt milletvekillerinin meclis albümündeki biyografilerinde “bildikleri dil” hanesine anadilleri, “Farsça” olarak yazılmış; Van zelzelesinde evi yıkılıp Kürtçe feryad eden yaşlı kadıncağızı, orada bulunan bir paşamız, “Kadın, sen önce Türkçe konuş!” diye azarlayarak anayasayı korumuştur.


Girit'te bir Rum kadını

Harput'ta Ermeni Bogosyan ailesi - 1911



Etrafına topladığı birkaç yüz kişi ile saray basıp, Sultan Hamid’i tahttan indirmeye çalışan Ali Süâvi, hem ekzantrik fikirleriyle, hem politikayı yönlendirmeye çalışan din adamı kisvesiyle geçen asrın enteresan şahsiyetlerinden biri sayılır.

Büyük bilgin Şah Veliyullah der ki, peygamberlerin hem dinin emirlerini tebliğ, hem bunları gerekirse zorla yaptırma ve hem de bunları inananların kalbine yerleştirme vazifesi vardı. Dört halifeler bu üç vazifeyi hakkıyla yaptı. Onun için râşid diye anıldılar. Sonra insanlar arasında din prensiplerine gönül rızasıyla uyanlar azaldı. İş bölümüne gidildi. Tebliğ, müctehidlere; irşad, mutasavvıflara, saltanat da, idarecilere düştü. Din adamları, aktif siyasete karışmak yerine, icraatını doğru bulmadıkları idarecilere gerektiğinde ikazlarda bulunmakla iktifa ettiler. Osmanlılar da, devleti din kaideleriyle idare etmekle beraber, din adamlarını siyasetten ayrı, ama itibarlı bir pozisyonda tutmayı tercih etti. Yine de zaman zaman darbe oyuncuları arasına karışan din adamları olmadı değil. Bunlar da tarihte kötü bir nam bıraktılar.

Ali Süâvi'nin sarıklı bir fotoğrafı

Ah İngiliz kızı!

Ali Süâvi, Tanzimat fermanının ilan edildiği 1839 senesinde, Çankırı asıllı bir kâğıt esnafının oğlu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Orta mektebi bitirdi; biraz da câmi derslerine devam edip kaleme kâtip oldu. Bursa ve Simav’da orta mektep muallimliği yaptı. Şikâyet üzerine azledildi. Kaleme döndü. Sofya ve Filibe’de çalıştı ise de burada da duramadı. Hac dönüşü muhtelif şehirlerde verdiği ateşli vaazlarla dikkat çekti. Hitabeti çok kuvvetliydi; dinleyenleri kolayca tesiri altına alırdı. Bir yandan da gazetelerde yazılar yazar; yazı dilini değiştirmek iddiasında bulunurdu. Jön Türklere katıldı. Hem hükümet, hem millet gizli Jön Türk cemiyetinden bu yazılar sayesinde haberdar oldu. Âli Paşa aleyhtarı yazıları, hem gazetenin kapanmasına; hem de Kastamonu’ya sürülmesine sebep oldu.

Ali Süâvi

Bunun üzerine Jön Türklerin Mısırlı hâmisi Fazıl Paşa tarafından Avrupa’ya davet edildi. Namık Kemal ve Ziya Paşa ile beraber 1867’de yurt dışına kaçarak Londra’da Muhbir gazetesini çıkardı. Mary adında bir İngiliz kızı ile yaşamaya başladı. Ertesi sene Paris’e geçip burada Ulûm gazetesini çıkardı. Anlaştıkları çizgiden ayrılması sebebiyle 1870’de arkadaşlarıyla arası bozuldu. Yanında çalışan bir Rum, matbaa aletlerini çalıp satınca, gazete kapandı. Bu devrede ne yaptığı, kimlerle irtibat kurduğu karanlıktır.

Ali Süâvi'nin beraber yaşadığı İngiliz kadın

Peygamberlik sanatı

1876’da Sultan Hamid’in daveti üzerine İstanbul’a döndü. Padişah, kendisine mütercimlik vazifesi verdi. Ardından bir hâmi buldu. İngiltere’de tahsil gördüğü için İngiliz Said Paşa diye de anılan mâbeyn müşiri Eğinli Said Paşa sayesinde Galatasaray Lisesi müdürü olduysa da, tutarsız tavırları sebebiyle mektebi karıştırdı; az sonra da azledildi. Kendi gibi karanlık bir kişiliği olan Cemaleddin Efganî’yi konferans vermesi için İstanbul’a davet etti. Efganî, peygamberliğin bir sanat olduğunu söyleyince, büyük bir hâdise koptu. Bu yüzden İstanbul Üniversitesi tatil edildi. Ali Süâvi, şimşekleri iyice üzerine çekti.

İşsiz kalıp maişet sıkıntısı içine düşünce, Sultan Hamid’e iyiden iyiye düşman oldu. İngiliz ve Ruslarla temasa girişti. Muhtemelen İngilizler, Sultan Hamid’in kendilerine itimat etmediğinden endişeleniyor; onu tahttan indirip İngiliz dostluğuna ehemmiyet veren bir kişiliğe sahip olduğunu düşündükleri Sultan V. Murad’ı tekrar tahta çıkarmayı arzuluyordu. Zira öteden beri İngiliz siyasetine hizmet etmeye kendisini adamış olan Midhat Paşa, yoktu. Bâbıâil’de İngiltere menfaatlerini gözetecek kimse kalmamış gibiydi. Bu sebeple İngiltere’nin İstanbul Sefiri Lord Henry Elliot ve yerine gelen Lord Layard, Ali Süâvi’ye yöneldiler.

Ali Süâvi'nin çıkarttığı Muhbir gazetesinin baş sayfası

Ali Süâvi, 1878’de İngilizlerin yardımıyla Sultan Murad’ı tekrar tahta çıkarmak için Üsküdar Cemiyeti adıyla bir komite kurdu. 93 bozgunu sebebiyle İstanbul’a gelip ümitsiz bir hayat yaşayan birkaç yüz Filibeli muhaciri tatlı vaadlerle etrafında topladı. Sâbık padişahın yaşadığı Çırağan Sarayı’nı bastı. Tam maksadına ulaşacak iken, hâdiseyi işitip birkaç polisle saraya yetişen Beşiktaş Muhafızı Yedisekiz Hasan Paşa’nın kafasına indirdiği bir sopa darbesiyle öldü. Avanesi dağıldı. İngiliz kadın (reaksiyon üzerine bununla evlendiği de söylenir), o gece kocasının evrakını yakıp gemiye binerek İngiltere’ye kaçtı. İngiliz casusu olduğu söylenen kadın, Londra’da zengin bir Ermeni ile evlenip müreffeh bir ömür sürdü. Ali Süâvi’nin cesedi, Beşiktaş tarafında meçhul bir yere gömüldü. Çırağan Baskını, Sultan Hamid’i endişeye sevkedip daha sıkı bir idareye kaymasına sebep olmuştur.

Tarihin cereyanını değiştiren adam Yedisekiz Hasan Pasa

Hem Türkçü, hem İslâmcı!

Namık Kemal, Abdülhak Hâmid’e gönderdiği bir mektubunda der ki: “Ali Süâvi hiç de senin tahminin gibi bir adam değildi. Bir çehre nümâyişine [dış görünüşüne] aldanmışsın. Onunla iki sene arkadaşlık ettim. O öyle bir adam ki, garazkâr ve dünyada misli görülmedik bir şarlatan idi. Ben her şeye öyle kolay inanmadığım hâlde, bana kendini yedi-sekiz dil biliyormuş gibi gösterdi. Halbuki Arapça’da bir satır yazabilecek adam değildi. O kadar câhil; cehâletiyle beraber o kadar da mağrur idi. Türkçe üç satır bir şey yazsa, âleme maskara olurdu. Kendisini davet ettirmek için Avrupa’da meşveret aleyhinde yazılar yazardı.”

Ali Süâvi'yi esaslı teşhis eden dostu Namık Kemal

Ali Süâvi’nin tahsili noksan; ama ağzı kalabalıktı. Her ilimde sathî malumatı vardı. Zamana ve zemine göre her kalıba girmeyi iyi bilirdi. Hayatı tezatlarla doludur. Bir yandan Osmanlıcılığı; diğer yandan İslâm birliğini müdafaa etmiş; öte yandan da Türkçülük fikrini ortaya atmıştır. Avrupa’da bile başından sarığını çıkarmazken; din ile dünya işlerinin ayrılmasını müdafaa eden yazılar yazmış; dinde halifeliğin yeri olmadığını söylemiştir. Meşvereti göklere çıkarmış; sonra mutlakiyeti müdafaa etmiştir. Latin harflerinin kabulünü teklif etmiş; namaz surelerinin Türkçe de okunabileceğini söylemiştir.

Hep hak etmediği yüksek makamlar için çalıştı. Arkadaşlarını jurnallemekten çekinmedi. Şahsî hırsı için yapmayacağı şey yoktu. Sultan Murad’ı tahta çıkarmak istemesi de bundandır. Halbuki Ruslar, bir kargaşa çıksın da, İstanbul’u işgal edelim diye kapıda bekliyordu. Bununla beraber Ali Süâvi, sırf Sultan Hamid’e muhalefeti sebebiyle, padişahın düşmanları tarafından vatansever, hatta bir kahraman, ileri görüşlü bir âlim, bir reformcu olarak takdim edilmiş; kâzib (yalancı) bir şöhret kazanmıştır. Fikirleri, Cemaleddin Efganî’den, Said Nursî’ye kadar geniş bir kitleye tesir etmiştir. Öyle ki Said Nursî, kendisinin İttihad-ı İslâm’daki önderlerinden birinin de müfrid âlimlerden Ali Süâvi olduğunu söyler. Bir meczup mu, yoksa ajan mı olduğu hâlâ kati bir şekilde anlaşılamayan Ali Süâvi’nin adı, muhtelif şehirlerde çok sayıda okula verilmiştir.

Ali Süâvi'nin başını yakan Cemaleddin Efganî



İnsanlar bol olan nimetten gafildir. Ekmeğin kıymetini de ancak savaşta anlar.
Buğday ve mamulleri tarihin her safhasında ve her yerde gıdanın esasıdır. Hele Şark mutfağında ekmek olmadan doyulmaz

Bir gün tayyarede yemek yiyorum. Hostesten ekmek istedim. “Türk müsünüz?” diye sordu. “Nereden anladınız?” dedim. “İkinci ekmeği istemenizden... Seversiniz siz ekmeği” demez mi? Ne yapalım, biz ekmeksiz doymayız.
Biraz da ekmek buyurun!

Buğday, mutfağın efendisidir. Zaten boğ, Eski Türkçede “efendi” demektir. Balkanlara ait Boğdan, Boğomil, Boğaç gibi kelimeler, bununla irtibatlıdır. Buğday ziraatı bu coğrafyada yaygındır. Buğday, öğütülüp un yapılır. Sadece buğdaydan değil, arpa, çavdar ve mısırdan da elde edilir. Çok çeşitli gıdaların hammaddesidir. En başka ekmek gelir ki Şark sofrasının esasıdır. Pilavla, mantıyla, hatta neredeyse börekle bile yenir. Yemek azsa, “Biraz da ekmek buyurun!” diye hatırlatılır. Bunun da somun, yufka, fodla, pide, fırın, lavaş, tandır ekmeği gibi şekil veya pişirme tarzı değişik olmak üzere çeşitleri vardır.

Seyyar ekmekçi

Aslı Eski Türkçe’de yemek manasına etmek gelir. XVII. asırda ekmek’e dönüşmüştür. Bugün bile Anadolu’da ekmek yemek, yemek yemek manasına kullanılır. Ekmeğini evde yapmak bir üstünlüktür. Damadın “harmanından ekmekli, davarından kurbanlı” olması makbuldür. En güzel katıktır. Süte ekmek doğranarak yapılan papara, fakir kahvaltısıdır. Ekmeğin yumurtaya bulanıp; yağda kızartılarak şerbete atıldığı ekmek tatlısı, kolay tatlıdır.

Tabirlere bile girmiştir: “Ekmek çarpsın”; “Ekmek hakkı”; “Ekmek, aslanın ağzında”; “Ekmek parası”; “Ekmeğim haram olsun”; “Ekmek kavgası”; “Ekmeğini taştan çıkarmak”; “Ekmeğini yemek”; “Eli ekmek tutmak”; “Ekmek elden, su gölden”; “Oradan bize ekmek çıkmaz”.

Jean-François Millet'nin "Ekmek pişiren kadın" tablosu

Buğdayın az ve kıymetli olduğu zamanlarda, buğday ekmeği zenginlerin, arpa ve çavdar ekmeği ise fakirlerin harcıydı. Zaman değişti; şimdi zenginler, sıhhî sebeplerle arpa ve çavdar ekmeğine rağbet ediyor. Kaliteli buğday unundan mayasız ve ekmek dilimi şeklinde yapılan peksimet, muhafaza kolaylığı bakımından bilhassa seferde çok işe yarar. Aslı Farsça “katı ekmek” mânâsına “beksimât”tir. Peksimati şeklinde Yunanlılar da bilirler. Umumiyetle askere verilir; sulu yemeğe batırılarak yenir.

Ekmek, mukaddes bir gıdadır. Yerde ekmek parçası gören; alıp öper, yüksek bir yere koyar. Yahudiler, Mısır’ı terk ederken, yanlarında maya olmadığı için, ekmeği mayasız yapmışlardır. Bugün de hamursuz bayramında bunu anarlar. Hristiyanlar, İsa aleyhisselâmın ekmeği takdis ettiğine inanarak komünyon âyinlerinde yer verirler. Hatta bir ara bu ekmeğin mayalı mı, hamursuz mu olacağı hususunda Kilise’de sert münakaşalar yaşanmıştı. 5000 sene evvel Mısır’da pişirilmiş ekmek parçaları, İngiltere’de British Museum’dadır. Yeni Gine’de ekmek ağacı vardır. Ekmek ile patates arasında bir meyve verir. Adanın İngiliz valisi, ağacın tohumunun bile dışarı çıkarılmasına izin vermezdi. Savaştan sonra tek Türkiye’ye izin verdi. Ama bir şey çıkmadı.

Dünyanın en usta fırıncıları olarak Holandalılar ile Türkler bilinir. Eskiden bizde fırıncıların çoğu Karadenizli idi. Rusya’da bile fırın açarlardı. Vaktiyle su meraklıları gibi, ekmek meraklıları vardı. Ekmeğin pişkinini, odun ateşinde pişmişini alabilmek için Beşiktaş’ta Aynalı Fırın, Aksaray’da Hasanpaşa Fırını; Süleymaniye’de İnce Fırın gibi uzaklara gitmeyi; hatta Bursa’dan Kocabıçak’tan getirtmeyi göze alırlardı.

Ulus Gazetesi'nde ekmek karnesi haberi

Son söz ekmeğin!

Fransa’nın zavallı kraliçesi Marie Antoinette’e atfedilen, ama aslında La Bruyere’in bir romanında geçen “Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler!” sözü meşhur olmuştur. İnsanlar bol olan nimetten gafildir. Ekmeğin kıymetini de harbde anlar. Amerikan başkanı Hoover, “Harbde ilk söz topların; son söz ekmeğin” demişti.

XVI. asırda İstanbul’un nüfusu yüzbini aşmıştı. Bu da günlük 35-40 ton buğday ihtiyacı demekti. 1621 senesinin Boğaz’ı donduran şiddetli kışında, ekmeğin kilosu 60 akçeye çıkmıştır. 1828’de Rusya ile harbden ötürü, yollar kapanmış; İstanbul’a zahire gelmez olmuştu. Şehir nüfusunun tamamının sayılması da, ilk defa ekmek ihtiyacını anlamak için bu tarihte yapıldı. Şehirde 360 bin kişi sayıldı. Harbden evvel fırınlara günde 900 ton buğday veriliyordu. Bu sefer ordunun ihtiyacı da fazlaydı. Hükümet, Anadolu’dan getirtmeye teşebbüs etti. Mesela Kayseri’den üçbin deve yükü buğday istendi. Halbuki bütün Kayseri’de dağınık halde yalnızca üç yüz deve vardı. Bu teşebbüsün sonu böylece hüsran oldu. Bu sefer Çukurbostan’daki yedek zahireye başvuruldu. Her sene yenilenmesi gerekirken yenilenmediği için, bu da çürümüş veya külçeye dönüşmüştü. Bulunan darı, çavdar, arpa gibi zahire, değirmenlere gönderilip un hâline getirildi. Asker nezaretinde câmi, kilise ve havra önlerinde halka dağıtıldı. Yiyenin hastalandığı bu ekmeği Tarihçi Lûtfi Efendi, “Her biri yumruk kalınlığında simsiyah bir somun ki, Rabbim göstermesin, yenilir yutulur şey değil!” diye tasvir ediyor. Öyle ki beyaz ekmek, o zaman en kıymetli metâ hâline gelmişti.

1916 senesine ait ekmek karnesi

1946 Eylül-Ekim ekmek karnesi

Birinci Cihan Harbi’nde ekmek vesikaya bağlandı ve kalitesi de iyice düştü. Süpürge tohumları, mısır koçanları, biraz darı veya arpa, pek az da mısırla karıştırılıp öğütülerek ekmek yapılırdı. Fırında tamamen dağıldığı için, tavalar içinde pişirildi; bu da yetmeyince, içine kimseye ne olduğu söylenmeyen bir şey karıştırıldı. Çok sonra bu “mahud madde”nin tuğla ve kiremit imalinde kullanılan Kâğıthane çamuru olduğu anlaşıldı. Bu devirde Sadrazam Talat Paşa’nın bu ekmekten yediği; Enver Paşa’nın ise çok sevdiği atını francala ile beslemeye devam ettiği söylenir.

Karne ile ekmek

Türkiye, İkinci Cihan Harbi’ne katılmadığı halde, orduyu devamlı sefer hâlinde tutmuştu. Üstelik o senelerde esaslı bir kıtlık oldu. “Geldi İsmet, kesildi kısmet” sözü o yıllara aittir. Bu sebeple mahsulün büyük kısmını hükümet elinde tuttu. Şehirlerde ekmek vesikaya bağlandı; kalitesi de düşürüldü. 9 Mayıs 1942’ye kadar şahıs başına 300 gram verilirken; bu tarihte yarıya düşürüldü. Millet, doymak için nohuta hücum etti. Kahveden yemeğe kadar bütün muamele artık nohut ile cereyan ediyordu. Hitler, savaşın başlarında Türkiye’den iyi fiyat verip epey zahire ve yemiş almış; Allahtan nohuta dokunmamıştı.



Suriye’de iç savaş kıyasıya devam ediyor. Esed, direniyor. Zira rejim devrilirse, sadece Esed ailesini değil, kalabalık bir etnik grubu da dehşetli bir akıbet beklemektedir.

Suriye hâdiseleri koptuğunda, çokları kolaycılığa kaçarak, bunu bir demokrasi hareketi olarak gördü. Halbuki biraz kurcalandığında, Suriye’de azınlığı teşkil eden, ama 43 yıldır iktidarı elinde tutan Nusayrîler ile Sünnîler arasındaki ciddi mücadele ortaya çıkar. İran’ın iktidara desteği de bunun bir göstergesidir. Burası Tunus, Mısır, Libya gibi homojen yapıda değildir. Rejimin yapı taşı dinî bir grup olan Nusayrîlerdir. Rejim devrilirse, sadece Esed ailesinin değil, kalabalık bir etnik grubun da felâketi olacaktır.

Göze batmadan yaşamak

Arap Alevîleri denilebilecek olan ve nüfusun % 10’unu teşkil eden Nusayrîler, Milel ve Nihal’e göre, Allah’ın Hazret-i Ali ve soyuna hulûl ettiğine (onların şeklinde göründüğüne), 883’te ölen liderleri Iraklı İbnü’n-Nusayr’ın da 10. İmam Ali Nakî’nin peygamberi olduğuna inanan aşırı bir Şiî fırkasıdır. Anadolu’da Arap uşağı veya fellah diye bilinir. Kur’an-ı kerime saygı göstermekle beraber, bunun bâtınî (gizli) mânâlarının olduğunu ve bunu ancak kendilerinin bildiğini söylerler. İnanç ve ibâdetlerini de geleneklere göre şekillendirmişlerdir.

Esed Ailesi

Dinî esasları, 900 yılında mezhebin başına geçen ve fırkanın ikinci kurucusu sayılan Hasîbî’nin yazdığı 16 kısımlık Mecmu’ adlı kitaba dayanır. Mekânsız, kıblesiz bir “bâtınî namaz” kılınır. Fâtiha ve İhlâs suresi ile Mecmu’dan parçalar ve kuddas denilen hususî dualar okunur. Hazret-i Ali ve ailesi hürmetle anılır. Bir şeyhin gelişi veya bayramlar münasebetiyle kılınan toplu namazda, farklı olarak ezan okunur. Üç halife kötülenir. Namaz sırasında elden ele dolaşan bir kadehten hususî bir içki içilir. Kadınlar, çocuklar ve yabancılar cemaate alınmaz. Oruç, mezhebin sırlarını kimseye söylememe; zekât, ise şeyhe ödenen para olarak tatbik edilir. Fıtra ve Kurban bayramından başka, Hazret-i Ali’nin Allah tarafından halife tayin edilmesi hatırına Gadîr ve hicrette Hazret-i Peygamber’in yatağında yatışı şerefine Firâş bayramları ile Nevruz, Mehrican ile İsa’nın doğum gününü kutlarlar. Din ulularının kabirlerine hususî hürmet gösterilir. Dinî hayatı, babadan oğla geçen bir ruhban sınıfı idare eder. Bulûğa eren erkeklerin cemaate kabulü merasimle olur.


1914'de Antakya'da bir Nusayri


Antakya'da bir Nusayri çocuğu

II. Cihan Harbi esnasında Banyas'ta bir Nusayri bayramı

Dua eden bir Nusayri dedesi

Dua eden bir Nusayri kadın

Lübnan'daki Şeyh Umran mabedinde dua eden bir Nusayri

XX. asır başında Lazkiye'li bir Nusayri

Tartus'ta Nusayriler - 1920'ler

Nusayrîlik, Irak’ta doğmuş olmasına rağmen, Suriye’de tutundu. Lazkiye, Cebel Ensâriyye, Antakya, Adana, Mersin ve Kuzey Lübnan’da, Sünnî komşularından uzak, yıllar boyu göze batmaktan, dikkat çekmekten sakınarak yaşadılar. Kendilerinin reddettiği bir rivayete göre, Kudüs’e ilerleyen Haçlılara yardım ettiler. Bu sebeple komşuları tarafından kendilerine pek de hoş gözle bakılmadı. Hatta XIII. asırda yaşamış ve müfrit fikirleriyle tanınan Halebli bilgin İbni Teymiyye, Nusayrîleri, Moğollardan ve Haçlılardan daha tehlikeli bir topluluk olarak vasıflandırır. Haçlı seferlerinden sonra, fırka tamamen içine kapanmış ve büyük bir sefaletin içine düşmüştür.

Nusayri doğancı

Fransız öpücüğü

Suriye, XVI. asırda Osmanlı hâkimiyetine girince, Nusayrîlere mahallî şeyhlerin riyasetinde bir otonomi tanındı. Tanzimat’tan sonra bu otonomi kaldırılıp, kendilerine -Müslüman sayıldıkları için- mecburî askerlik getirilince, Nusayrîler ayaklandı. Sultan Hamid, kendileriyle uzlaşarak grubun sadakatini tekrar temin etti. Nusayrîleri Sünnî ekseriyet ile kaynaştırmak üzere teşebbüse geçildi; beldeye câmiler yaptırıldı. Ama bu politikanın ömrü kısa oldu.

Fransız işgali devrinde Suriye Devletleri

Lübnan'da Nusayrilere ait Cebel Muhsin Camii

Mecmu adlı kitaptan iki sayfa

I.Cihan Harbi’nde yenilen Osmanlı orduları, Lübnan ve Suriye'den çekilince, belde yeni bir sömürgeci gücün, Fransızların eline geçti. Fransızlar burada 1920’de manda idaresi kurdu ve etnik/dinî esasa dayalı beş farklı devlete böldü: Haleb, Şam, Lübnan, Dürzî ve Alevî Devletleri. İngiltere ve Fransa, her zaman azınlıkları ekseriyete karşı güçlendirmiştir. Ama Lazkiye civarındaki Alevî Devleti'nin ömrü uzun sürmedi. 1946'da müstakil Suriye kurulunca, Alevî Devleti de buraya bağlandı. Nusayrîler için, Alevî ismini yaygın kullananlar da Fransızlar olmuştur.

Alevi Devleti'nin bayrağı ve pulu

İstiklâlini kaybetmek Alevîler için bir hüsran gibi görünse de, aslında yeni düzende Suriye'de iktidara giden kapılar, kendilerine bir bir açılmaya başladı. Şehir merkezlerinden uzak, köylerde ve dağlık mıntıkalarda yaşayan Nusayrîler, fakirlik ve dışlanmışlık duygusundan sıyrılmak için, memleketin en güçlü müessesesi olan orduda yer tutmak yolunu seçti. Düzenli maaş ve cemiyette belli bir saygı görmek, onları orduya çekti. Nusayrîler orduya resmen akın etti. Günde üç öğün yemek, kıyafet ve silah taşımak; eskiden elde edemedikleri, istikbalde de elde etmeleri zor şeylerdi.

Suriye Ordusu

1946'da Fransızlar çekildiğinde, Nusayrîler düşük rütbelerdeydi. 1956'de ise, ordudaki subayların yaklaşık yüzde 65'i Nusayrî idi. Orduda giderek güçleri artan Nusayrîler, kısa zamanda devlet kademelerini de aştılar. Muhaberat (gizli askerî polis), tamamen Nusayrîlerin elindedir. Şimdi bile her Sünnî memurun, Nusayrî bir yardımcısı vardır ve bütün salahiyetler onun elindedir.

Samandağlı bir Nusayrî çocuğu pilot Hâfız el-Esed, Nasyonal Sosyalist Baas (Diriliş) Partisinin sol kanadına mensup bir pilottu. 1970’de darbeyle iktidara gelişi, Nusayrîleri de siyasete taşıdı. Hristiyan ve Dürzîlere, kendisiyle bir olurlarsa, onları Sünnî hâkimiyetinden koruma vaadinde bulundu. En zengin Sünnî tüccarlara da işbirliği para kazanma yolu açarak Sünnîleri böldü. Hatta oğlu Beşşâr’ı, Sünnî bir ailenin kızı ile evlendirdi. Esed ailesi, hükümet içinde, istihbarat ve emniyet gibi üst kritik vazifelerde Nusayrîlere öncelik verdi. Bu strateji, aileyi 50 yıla yakın iktidarda tutmaya yetti.

İntikam!

İktidarlarını sarsan ilk hareket Müslüman Kardeşler’in 1982'de Hama’da ayaklanması ve ardından gelen katliâm oldu. Hâfız Esed’in acımasız kardeşi Rıfat, isyanı kanlı bir şekilde bastırdı. Şehir, yer ve gökten bombardıman edildi. Onbinlerce kişi öldü. Şam’da aynı zamanlı hareketlerde kan gövdeyi götürdü. Muhalifler ve bunlarla irtibatı olduğu farzedilen herkes ya öldürüldü, ya kaçtı. Hâfız’ın veliahdı Bâsil Esed bir otomobil kazasında ölünce, hiç beklenmedik bir şekilde İngiltere’de göz doktoru olan oğlu Beşşâr yerine geçti. Önceleri liberal bir politika takip eden Beşşâr, etrafa ümit verdi. Rıfat, yurt dışına kaçtı. Ama yarım asır ağır bir baskı yaşayan Sünnîler, bunu pek görecek halde değildi. Hele memlekette üçüncü sınıf insan olarak yaşayan kuzeydeki kalabalık Kürt ve Türkmen nüfusu, fena vaziyetlerinin iyileştirilmemesinden muztaripti.

Nusayriler Esed lehine nümayiş yapıyor

Beşşâr, Suriye’yi iki senedir ateş yumağına çeviren isyanın dinî esaslı olduğu ve arkasında Nusayrîleri Suriye’den atmak isteyen el-Kâide’nin bulunduğu; eğer iktidarı kaybederlerse katliâma uğracakları hususunda kendi halkını iknâya çalışmaktadır. Gerçekten Esed düşerse, Nusayrîleri korkunç bir akıbetin beklediği, senelerce ezilen Sünnîlerin intikam alacağı kuvvetle muhtemeldir. Bundan, nüfusun % 10’unu teşkil eden ve tabiî olarak iktidarı destekleyen Hristiyanların da kurtulamayacağından korkuluyor.

Bu sebeple Nusayrîlerin çoğu Lazkiye’ye kaçmış ve şehirde silah depolamış vaziyettedir. Yenilirlerse, hiç değilse burada müstakil bir devlet kurmak isteyecekleri düşünülebilir. Bu sayede Akdeniz’e inen İran, Ortadoğu hâkimiyetini kaptırmaktansa, Esed rejimine destek vermeyi tercih etmektedir. Neredeyse tek Ortadoğu üssü Suriye’de kalan Rusya’da bu saftadır. Akdeniz ve Suriye’de savaşın yıllarca sürmesi, ülkenin etnik/dinî esaslı bölünmesi; kazananların da (Afganistan’da olduğu gibi) ganimeti paylaşmak uğruna birbirine düşeceğini söylemek zor değil. Şu halde -Allah saklasın- Suriye on yıllarca bu felâketten kurtulamayacak demektir.



Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil hoca Osmanlı tarihini birincil kaynaklardan yazmaya devam ediyor. KAYI serisinin 5. kitabı olan Kayı V - Kudret ve Azamet Yılları ilk dört kitapla birlikte Timaş tarafından yayınlandı.

Paşa! Paşa! Sen bu Devlet-i Aliyye’yi henüz tanımamışsın. Allah aşkına şuna inan. Bu devlet öyle bir devlettir ki eğer isterse o donanmanın bütün demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden ve yelkenlerini atlastan yapmakta asla güçlük çekmez. Hangi geminin gerekli alet ve yelkenini yetiştiremezsem gel bu minval üzere benden iste.

Sokollu Mehmed Paşa 

Tarih programları, konferansları ve eserlerindeki kendine has anlatım tarzı, üslubu ve farklı bakış açıları ile Osmanlı Tarihi’ni herkese sevdiren Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, KAYI serisinin beşinci kitabı KAYI V: Kudret ve Azamet Yılları ile Osmanlı İmparatorluğu yazmaya devam ediyor. Elinizdeki eser, Kanuni Sultan Süleyman devrinin kapanması ile başlamakta; II. Selim, III. Murad, III. Mehmed’le devam ederek Sultan I. Ahmed devriyle nihayete ermektedir. 

Çalışmada öncelikle Osmanlı Devleti’nde asırlardır devam eden siyasi geleneğin büyük değişimine şahitlik edeceksiniz. Kanuni döneminde Enderun’da yetişerek devletin bütün kademelerinde görev alıp sadarete kadar yükselen ve son iki yılında bu görevde bulunan büyük devlet adamı Sokollu Mehmed Paşa’nın yeni siyasi değişimin en büyük mimarı olduğu görülecektir. Artık seferlerde padişahlar değil, güçlü serdarlar görülmeye başlanacaktır. Aynı zamanda yirmi beş yıl fasılasız devam eden savaşlar, bütün dünyada görülmeye başlayan ekonomik zorluklar, paranın değerinin düşmesi, tımar sistemindeki aksamalar vs. büyük Celâlî fetretini beraberinde getirecektir.

Kıbrıs’ın Fethi, İnebahtı mağlubiyeti, Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin vefatı, Selimiye Camii’nin inşası, İstanbul Rasathanesi’nin kurulması, Estergon’un fethi, Kanije’nin fethi, Celâlî İsyanları, Zitvatoruk Antlaşması, Sultanahmet Camii’nin açılması, padişahların ilim ve tasavvuf erbabı ile münasebetleri özellikle I. Ahmed ile Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin muhabbeti; bu eserde öne çıkan birçok başlıktan sadece birkaçı… Yine doyumsuz bir tarih ziyafeti sizleri bekliyor.

Online sipariş için : Kitapyurdu


Geçenlerde Yunanistan Maarif Bakanı Yorgo Kalancis, “Avrupa Birliği’nde İslâm hukukunu tatbik eden tek ülkeyiz. Müslümanlar, Müslümanlar içindir. Biz de size mücadelenizde yardım edeceğiz” dedi. Gerçekten buradaki Müslümanların, Türkiye’de bile olmayan bazı dinî haklara sahip oluşu şaşırtıcıdır.

Yunanistan, Bizans’tan elde edilen ilk Osmanlı topraklarındandır. Dört asırdan fazla bir hâkimiyetten sonra, 1821 tarihinde başlayan Yunan Isyanı’nın muvaffakiyete ulaşması üzerine 1829’da Londra Muahedesi imzalandı. Bununla Bâbıâli, Mora ve Kiklad adalarında İstanbul’a bağlı ve yıllık vergi ödeyen bir Yunanistan Prensliği’nin varlığını tanıdı. Ertesi sene tam müstakil Yunan Krallığı kuruldu. Başına da büyük devletler tarafından Avrupalı bir prens geçirildi. Balkan Harbi’nden sonra (1913) Yunanistan, ahalisinin ekseriyeti Müslüman olan Yanya ve Tesalya ile Girit ve Ege adalarını Osmanlılardan, Batı Trakya’yı da Bulgarlardan alarak genişledi. 1911 Trablusgarb Harbi esnasında İtalyanlarca işgal edilen Rodos ve Oniki Ada ise Uşi Muahedesi gereği boşaltılacakken Balkan Harbi çıkınca İtalya sözünde durmadı. 1923 tarihli Lozan Muahedesi bazı şartlarla bu işgali tanıdı. İkinci Cihan Harbi esnasında Almanların işgal ettiği adalar, harb neticesinde Yunanistan’a geçti. Bu devrelerin hepsinde, Yunanistan’da hatırı sayılır bir Müslüman nüfus yaşamaktaydı.

Gümülcine, 1940'lar

Kim seçecek?

1913 tarihli Atina Muahedesi ile Yunanistan’a bağlanan Osmanlı topraklarındaki müslümanların her çeşit işlerinde kendilerinin tesis edeceği ve hükmî şahsiyeti bulunan Cemaat-i İslâmiye’nin söz sahibi olacağı kabul edilmişti. Lozan ile de bu statü aynen tanındı. Yunanistan, 1920 tarihli “Müftülük ve Başmüftü İntihabıyla İslâm Cemaatlerine ait Evkaf Vâridâtının Sûret-i İdaresine dair kanun” ile Atina Anlaşması’nın hükümlerini iç hukuk mevzuatı hâline getirdi. Müslüman azınlığın teşkilatlanması ve idaresi, Cemaat İdare Heyetleri ve Başmüftü ile müftüler vâsıtasıyla olacaktı. Cemaat heyetleri, müftü ve nâibini seçiyor; bu seçim İstanbul’daki Yunan elçisi tarafından şeyhülislâmlığa arzedilerek tasvibi alınıyordu. Şeyhülislâmlık kaldırılınca, bu prosedürden vazgeçildi.

Gümülcine

1967 tarihinde darbeyle başa gelen Albaylar Cuntası, müftü ve nâiblerinin seçimini hükûmete verdi. Cunta düştü; ama Atina, son müftünün, konsoloslukla irtibatını bahane ederek eski hâle dönmedi. Zamanla yeni âzâ seçilemediği için cemaat heyetleri de fonksiyonsuz kaldı. Bunun üzerine 24 Aralık 1990 tarihli bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile 1920 tarihli ve 2345 sayılı kanun yürürlükten kaldırılarak, müftüler, on yıllık imamlar arasından vâliler tarafından tayin edilmeye başlandı. Ankara’nın bunu kabul etmemesi, bugün diplomatik bir mesele teşkil eder.

Batı Trakya'lı bir aile, 1950'ler

Lozan’da iki taraf nüfus mübadelesi yaptığı için, bugün sadece Batı Trakya’da 150 bin kişilik bir Müslüman topluluğu yaşar. Lozan Anlaşması, Yunanistan’daki Türklerden değil, Müslümanlardan bahseder. Zira o zaman Ankara hükümeti, bir İslâm hükümeti idi; henüz milliyetçi bir politika benimsemiş değildi. Bu sebeple Atina, resmî işlerde "Türk" yerine, "Müslüman" tabirinin kullanılmasında ısrarcıdır. Bunlar arasında Pomak, Arnavut, Torbeş ve Çingene az değildir. İskeçe’nin seçilmiş müftüsü sıfatıyla Ankara’nın desteklediği rahmetli Mehmed Emin Aga da Pomaktı.

“Şeriat olduğu müddetçe…”

Batı Trakya Müslümanlarının adlî ve hukukî otonomisi vardır. Buna göre şahıs, aile ve miras davalarını bulundukları şehrin müftülerine arzeder. Burada şeriata göre hüküm verilir. Hanefî mezhebi tatbik edilir. Bu işlere dair vesikalar Osmanlı alfabesi ile tutulup, tasdikli Yunanca tercüme nüshası resmî makamlara bildirilir. İslâmiyetin sadece namaz, oruçtan ibaret bir din olmadığı; mensuplarının bütün dünyasını tanzim etme iddiasında bulunduğu malumdur. Müslümanların, evlenme, boşanma, miras, alışveriş gibi hususlarda, şer’î prensiplere uyması, dinin icabıdır. Müftü ayrıca, Müslüman vakıflarının idaresi, imam tayini, fetvâ ve Kur’an-ı kerim tedrisatı gibi Müslümanların dinî ihtiyaçları ile meşgul olur.

1946’da mülkiyet dağılımını kontrol altında tutabilmek maksadıyla miras meselelerinde isteyenlerin Yunan hukukuna tâbi olma alternatifi getirildi. Buna rağmen geçenlerde Yunan yüksek mahkemesi, itiraz hâlinde mirasta da şer’î kaidelerin tatbik olunacağına hükmetti. Malının tamamını eşine vasiyet etmiş bir müslümanın vasiyetini, kız kardeşinin itirazı üzerine bozdu. Şer’î hukukta vasiyet ancak mal varlığının üçte birinden muteberdir. Şu halde Müslümanlar için Yunan miras hukukunun tatbiki için, tarafların hepsinin anlaşmış olması gerekmektedir.

Gümülcine Evkaf Dairesi

1984’te solcu Papandreu hükûmeti, Kilise’nin muhalefetine rağmen, evlilik hususunda, isteyenlere Yunan makamlarına gidip, Yunan hukukunun tatbikini isteme imkânı getirdi. O zamana kadar Müslümanlar müftülükte, Hristiyanlar kilisede evlenebiliyordu. İnançsızlar için belediyede evlenme imkânı, bir bakıma Ankara’nın baskısı sayesinde getirilmiştir. Yine de belediyede evlenenlerin sayısı çok azdır. Belediyede evlenen müftülükte, müftülükte evlenen de Yunan mahkemesi huzurunda boşanamaz. Müftülük, kadının mehr alacağını da teminat altına alır.

Atina, hem Kilise’ye, hem de sıkı ihracat yaptığı Arab ülkelerine şirin görünmek maksadıyla bu sistemi muhafazaya taraftardır. Arab ülkeleri, Yunanistan’dan ithal ettiği malları, Gümülcine müftüsünün tasdikini aramaktadır. Eski dışişleri bakanı Dora Bakoyanni gibi bazı solcu politikacılar ve bazı ulusalcı Batı Trakyalılar, şer’î hukukun tatbikini Avrupa İnsan Hakları prensiplerine aykırı bulmakta ve kaldırılmasını istemektedir. ABD, 2013’te Yunanistan hakkında hazırladığı insan hakları raporunda, müftülerin sadece dinî işlerle sınırlandırılarak, şeriatı tatbik salahiyetinin kaldırılmasını tavsiye etti. Eski başbakanlardan sağcı Mitçotakis, “Şeriat olduğu müddetçe, müftüler tayin edilir” diyerek işin özünü kendince ortaya koymaya çalışmıştır. Hükûmet, hukukî hayatı kendi kontrolü altında tutmak istemektedir.

Mühür kimin elinde?

Şimdi Gümülcine, İskeçe ve Dimetoka’da 3 resmî müftü bulunur. Rodos, 12 Adadan olduğu için ve II. Cihan Harbi’nden sonra Yunanistan’a katıldığı için bütünüyle Lozan hükümlerine tâbi değildir. Yunanistan hükûmeti, resmî müftüyü üç aday arasından seçer. Ayrıca Gümülcine ve İskeçe’de Ankara’nın "maddi / manevi desteklediği" 2 “seçilmiş müftü” vardır. Fakat mühür, resmî müftünün elindedir. Ankara, desteklediği bu müftülerin gerçekte bir salâhiyeti bulunmadığı için, onları güçlendirmek adına Yunanistan’da şer’î hukukun kaldırılmasına taraftardır.

Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa 1985’de ölünce, hükûmet o zamanki teamüllere aykırı olarak Hâfız Cemâli Meço’yu müftü tayin etti. Bir kesim, Ankara’yı da arkasına alarak bu tasarrufa karşı çıktı. 1990’da da İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi vefat etti. Oğlu Mehmed Emin Aga (1931-2006), babasının nâibi idi. Ankara’ya yakınlığından endişelenen Atina, yüksek tahsili olmadığı gerekçesiyle onu tayin etmedi. Bunun üzerine Mehmed Emin Aga, bazı köy câmilerinde parmak kaldırma usulüyle yapıldığı iddia edilen bir seçimle “seçilmiş müftü” ilan edildi. 1992’de de İbrahim Şerif aynı şekilde Gümülcine Müftüsü ilan edildi. Türkiye’de tahsil yapmış; daha evvel Gümülcine resmî müftülüğünde memur iken Hâfız Cemâli Meço tarafından bir sebeple vazifeden uzaklaştırılmıştı. Resmî müftü/ seçilmiş müftü meselesi bu tarihlerden sonra ortaya çıkmış bir meseledir.

1952'de Celal Bayar Gümülcine'ye geldiğinde kendi ismini taşıyan (Celal Bayar Lisesi) okulun önünde otomobilinden indikten sonra

Atina, bu müftüler hakkında “sahte müftülük” gerekçesiyle adlî takibat yapmışsa da, Ankara’yla münasebetlerin düzelmesi üzerine vazgeçmiştir. Câmilerin çoğunda her iki müftünün tayin edip maaşını verdiği iki imam vazife yapar. Resmî imamın maaşı, geliri çok sınırlı olan vakıflardan gelir. Diğerininki, bunun iki katıdır. Mamafih bu imamlar arasında bir geçimsizlik yaşanmamaktadır. Resmî müftü de, kargaşaya sebebiyet vermemek için bu hâle müdahale etmez. Bu otonomi muhafaza edildikten sonra, müftünün tayin edilmiş veya seçilmiş olması doğrusu çok da ehemmiyet taşımıyor. Zira resmî müftü de, gereken vasıfları taşıyanlar arasından tayin edilmektedir.Şer’î prensibe göre, bir İslâm memleketi gayrımüslimler tarafından istilâ edilirse, oradaki Müslümanlar içlerinden bir müftü seçer veya istilâcıların tayin ettiği Müslüman müftünün etrafında toplanırlar. Bu müftü, şeriatı tatbik eder.

Buradaki Müslümanlara resmî bir ideoloji empoze edilmez. Yunan okullarında başını örtmek serbest; Türk okullarında yasaktır. İsteyenler Cuma günü tatil yapabilir; fes giyip sarık sarabilir; Arab alfabesi ile yazabilir. Cuma tatilinin en yaygın olduğu yer, Mehmed Emin Aga’nın memleketi Şahin’dir. Bayram ve kandiller tatildir. Batı Trakya’da, bugün sadece iki medrese (Gümülcine ve Şahin medresesi) aktiftir. Atina, bunlara lise statüsü tanıyarak mezunlarını Selânik Pedagoji Enstitüsü’ne alıp Türk okullarına öğretmen yapardı. Ankara’nın muhalefetiyle bu enstitü kapanmıştır. Zira Ankara, beldeye kendi ideolojisini yayabilecek evsafta öğretmenler göndermek isterdi.

S. Müftüler; Solda Ahmed Mete (İskeçe), İbrahim Şerif (Gümülcine)

Türklerin yaşadığı köy ve kasabalarda Türk ilkokulları; Gümülcine ve İskeçe’de ise iki Türk lisesi bulunur. İlkokulların öğretmenleri Türktür; din derslerini ise köy veya mahalle imamı verir. İmamlar, aynı zamanda Kur’an-ı kerim kursu hocasıdır. Türk öğretmenlerin bir kısmı Türkiye’den gelir. Alâkalı derslerde Rum öğretmenler de vardır. Ders kitapları, kesintili de olsa Türkiye’den gelir; ancak hükûmet menfi baktığı için Atatürk’e dair bahisler rötüşlanarak talebelere dağıtılır. Türkler çocuklarını Rum veya Türk mektebine verebilir. Türkler, eskiden kolay kolay ev inşa edemez, satamaz, aktaramaz, traktör ehliyeti alamazdı. Çeşitli bahanelerle araziler istimlâk edilirdi. Vakıflar, büyük bir harabiyete terkedilmişti. Milletvekili Sadık Ahmed bu gibi meselelerle mücadele etti. Avrupa Birliği’ne giriş ve zenginleşme ile beraber Ankara ile münasebetler düzelmeye yüz tutunca sonra bu gibi problemler de azaldı. Yunanistan ve İngiltere, Müslümanlar arasında şeriat hukukunun tatbikine izin veren iki AB ülkesidir.

Yunanistan’daki Müslümanlar, bizzat Ankara eliyle Cumacı ve Pazarcı diye ikiye bölünmüş ve Atina karşısında elleri bir kat daha güçsüz düşmüştür. Konsolosluk, Cumacı diye fişleyip “Kara Defter”e geçirdiği isimlere vize zorluğu çıkarmıştır. Bunun, Atina’nın işine geldiği şüphesizdir. Turgut Özal’ın vizeyi kaldırması ile bu muamele de tarihe karışmıştır. Zaten Ankara’nın Dış Türkler politikası her zaman problemli olmuştur. Zira bunlara yalnızca resmî ideoloji ihracı derdine düşmüş; bu da onların vaziyetini güçleştirmiştir. Atina, din hürriyeti bakımından Ankara’dan geride değildir. Türkiye’deki gayrımüslimlerin, hatta Müslümanların, kendi dinlerinin hukukunu tatbikini isteme hakları yoktur. Seçimle gelmesi şöyle dursun, imamların eline okuyacakları hutbeyi bile yazıp veren Ankara’nın, Atina’ya bu yolda baskı yapması ciddiye alınmamaktadır. Osmanlılar zamanında şeyhülislâmı padişah tayin eder; müftüler ise, bulundukları yerdeki imam, müezzin gibi din adamlarının seçimiyle gelirdi. Bu usul 1966’ya kadar devam etmiştir.

İskeçe “seçilmiş müftüsü” Mehmed Emin Aga. “Sahte müftülük yapıp vakıf mallarını sattığı” ithamıyla mahkûm olmuş; cezası paraya çevrildiği halde, davasına hizmet edeceğini düşünerek hapis yatmayı tercih etmiş; hastalığı sebebiyle erken tahliye edilmişti.

Gümülcine Resmî Müftüsü Hâfız Cemâli Meço. Ezher mezunudur. Yakın zamanda 240 imamın tamamı Yunanlı 7 kişilik bir jüri tarafından tayin edilmesine dair hükümet kararını büyük bir cesaretle tatbik etmeyerek, Atina’nın geri adım atmasını sağlamıştır.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
30 Ramazan 1438
Miladi:
25 Haziran 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter