Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Ege denizinde Çeşme’nin karşısında bulunan Sakız adası, 1566’da Piyale Paşa tarafın dan fetholunmuştu. 1683 II. Viyana bozgunu bizim için tam bir felaket oldu. Orta Avrupa’da binlerce şehidin kanları pahasına alınan kaleler ve şehirler, birbiri arkasına elimizden çıkıyor du. Belgrad bile düşman eline geçmişti. Acaba bu bozgun daha ne kadar sürecekti? Denizlere de yayılacak mıydı? Barbarosların, Turgut Reislerin, Piyalelerin karşısında kaçacak delik arayan Venedikliler, şimdi Anadolu sahillerine baskınlar yapıyor, kasaba ve köyleri talan ediyorlardı.

Osmanlı’nın ihtişamlı devirlerinde denize açılmağa bile cesaret edemeyen Venedik amiralleri, şimdi:-Akdeniz bizim olacak! Diyorlardı. Bir ara Fazıl Mustafa Paşa, aleyhimize devam eden gelişmeleri lehimize çevirebildi ise de, Salankamen savaşında şehit düşünce durum tekrar aleyhimize döndü. Akdeniz ve Ege’deki adalarımızda yaşayan halkın bir kısmı Katolik Latin asıllı, bir kısmı da Ortodoks Rum asıllı idi. Papalık el altından Katolikleri aleyhimize kışkırtıyor ve silahlandırı yordu. Fakat o tarihe kadar adalarda çok sayıda asker olduğundan, isyana teşebbüs edemiyorlardı. II. Viyana bozgunundan sonra adalardaki askerler cephelere gönderildiği için, buralarda kıpırdanmalar başladı. Osmanlı devletinde, gayri müslimlerden alınan cizye vergisi, her sene Mart ayında tahsil edilirdi. Savaş sebebiyle 1694 yılında, daha önce alınmak istendi. Bunu fırsat bilen Venedikliler, adalardaki gayri müslimleri isyana teşvik etti. Fakat adalardaki halkın korktuğu bir şey de, buralardaki Osmanlı gemilerinde bulunan Kalyon Leventleri idi. Bunları buralardan uzaklaştırmak lazımdı. Sakız adasından bir heyet, gayet pahalı hediyelerle İstanbul’a giderek, vezirler ve saray ağaları ile görüştüler. Üst üste devlete bağlılık yeminleri ettikten sonra:-Kalyon leventleri, bağ ve bahçelerimizi talan ediyorlar. Bu yüzden çok az mahsul alabiliyoruz ve vermemiz gereken vergilerin, ancak dörtte birini verebiliyoruz. Eğer bu leventlerin adalarda bulunmasından maksat buraların muhafazası ise, biz adalarda yirmi-otuz bin kılıç oluruz. Düşman gelirse, ölünceye kadar dövüşür, adaya ayak bastırmayız.Devletin ileri gelen gafil kişileri bu desise ve yalanlara hemen kanıverdiler. Gün görmüş kimselerin:-“Hiç kafir kendi dindaşına kılıç çeker mi? O yirmi otuz bin kılıcı Müslümanlar için hazır etmiş olsalar gerek!” İkazlarına aldırış etmediler. Sakız’da bulunan gemileri, üç bin kalyon levendi ile birlikte geri çektiler. Bu kuvvetlerden bazıları adadan ayrılırken ağladı ve:-Ah Sakız, sana yazık oldu! Dediler. Evet, Sakız’a yazık olmuştu.Planlarının ilk kısmını başarıyla uygulayan Rumlar, hemen Venediklilere haber göndererek durumu bildirdiler. Eğer donanmaları Sakız sularına girerse isyan edeceklerdi. 8 Eylül 1694 Çarşamba günü, 135 parça gemiden meydana elen Venedik donanması Sakız limanına demirledi. Daha sonra karaya 20.000 asker çıkardı. Sakız muhafızı Silahtar Hasan Paşa’nın emrinde 450 sipahi ve yeniçeri bulunuyordu. Ayrıca limanda bulunan 3 parça küçük gemide ikiyüz kadar levent vardı ve bunlar da karaya çıkarak Hasan Paşa’nın emrine girdiler. Gönüllülerle birlikte toplam 1000 kadar mücahid, tepeden tırnağa silahlı ve zırhlı 20.000 düşman askerine karşı adayı savunacaklardı. Bazı beyler, savunmanın imkansız olduğunu söyleyerek, adanın kan dökülmeden teslim edilmesini istediler. Hasan Paşa:-Allah’tan korkunuz yok mu? Bu ecdat yadigarını cenk etmeden düşmana nasıl teslim ederiz? Hem teslim olsak, düşman bizi sağ bırakır mı? Hiç olmazsa dövüşerek şehid oluruz. Dedi.Ertesi gün, 350 askerle kaleden çıkarak 20.000 kişilik Venedik ordusuna saldırdı. Öğleye kadar kahramanca dövüştüler. 2.000 düşman askeri telef oldu. Fakat mücahidlerin yarısından fazlası şehid düştü. Hasan Paşa kaleye döndüğünde, korkunç bir manzara ile karşılaştı. Şehirde çok az sayıda bulunan Müslüman evlerine saldıran Rumlar, erkekleri işkence ile öldürmüş, kadın ve kızlara alçakça muamelelerde bulunmuştu. Üstelik kale kapısının arasına yığılarak Hasan Paşa ve askerlerine saldırmışlardı. Şimdi yeni ve daha kanlı bir muharebe başlamıştı. Rum çetelerini yarmayı başarıp kaleye dönebilen Paşa onların bu halini görünce:-Ah, bir yardım yetişse, bunların yanına komam! Diyordu. Fakat yardım için gelecek olan Çanakkale boğaz muhafızı Yusuf Paşa, kendisine, kalabalık Venedik askerinin adayı ele geçirdiği şeklinde bir haber gelince yardıma gelmekten çekindi. Ertesi gün, kaledeki silahlı Rum ve diğer gayrimüslimler Venedik ordusu saflarına geçtiler. Böylece düşman kuvvetlerinin sayısı 50.000’i aştı. Buna karşılık Osmanlı askeri sadece 700 kadardı. Venedikliler havan toplarıyla kaleyi devamlı dövüyorlardı. Bir hafta içinde kalede taş üstünde taş kalmamıştı. Bütün binalar yandı, yıkıldı. Zaten bütün mevcudu 100 haneden az olan sivil Müslüman ahaliden çok azı sağ kaldı. Artık her şey bitmişti. Venedikliler genel saldırıya geçmeden önce kalenin vire ile teslimini istediler. Hasan Paşa kararını vermeden önce bütün kumandanları ve o sırada orada sürgün bulunan, eski şeyhülislamlardan Ebû Said Feyzullah Efendiyi topladı. Onlara durumu anlattı:-Kalede taş üstünde taş kalmadı. Düşman 50.000’den fazla. Bizim mevcudu muz 700’den az. Yardım için gelecek olan donanma, ada teslim oldu diye bir haber alınca, yardıma gelmekten vazgeçmiş. Söyleyin bakalım ne yapmak gerek? Düşmana karşı direnmek imkan ve zamanı var mı?700 kişi, 50.000 kişiyi, ateş olsa yakamazdı. Bütün kumandanlar, eğer silahları nın şerefleri muhafaza edilerek, kendilerinin Anadolu sahillerine çıkmalarına izin veri lirse, teslim olunmasını teklif ettiler. Evet, yapılacak başka bir şey kalmamıştı. Hasan Paşa’nın gözleri doldu. Feyzullah Efendi’ye:-Efendi hazretleri, Allah için söyle, bu işte benim zerrece taksiratım var mıdır? Dizdar gediğinden hep beraber çıkalım diye düşündüm. Vuruşa vuruşa ölelim, hayatımızı pahalıya satalım, dedim. Sonra düşündüm ki, bu kadar vatan evladını bile bile ölüme sürüklemeğe hakkım yok. Gönlüm razı olmadı. Fidan boylu genç leventlerin hayali karşıma çıktı. Feyzullah Efendi Hasan Paşa’yı teselli etti ve:-Paşa oğlum, senin taksiratın yok. Allah şahittir ki, vazifeni yaptın. Dünyada ve ahirette yüzün ak olsun. Dedi.Hasan Paşa o gün düşmana cevap verdi. Eğer silahları ile birlikte Çeşme sahillerine çıkarılırsa, kaleyi vereceğini bildirdi. Venedikliler bu 700 Türk kahramanından öyle korkmuşlardı ki, bu şartları derhal ve minnetle kabul ettiler. Asa Paşa ve beyler, 21 Eylül 1694’te bu atalar yadigarı adayı terkederken göz yaşlarını tutamadılar ve:-Seni düşman eline bırakmayacağız, yine geleceğiz, diyorlardı.



Büyük İslâm âlimi Mevlânâ Şemseddîn Fenârî'nin ömrünün sonlarına doğru gözlerine perde geldi. Göremez oldu. Sultanın vezîri olan Hacı İvâz Paşa bir konuda Molla Fenârî'ye kızmıştı. Gözleri görmez olunca, laf olsun diye; "Dilerim ki, o âmâ ihtiyârın namazını ben kıldırayım." demişti. Bu söz Molla Fenârî'nin kulağına ulaşınca; "Ol kimse câhildir. Cenâze namazını kıldırmayı beceremez. Cenâb-ı Hakk'ın kapısından ümîdim şudur ki, bana hemen şifâ buyurup, onu âmâ eyleye ve ben onun namazını edâ edeyim." dedi.

Bir süre sonra, bir gece rüyâsında Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz; "Tâhâ sûresini tefsîr eyle!" diye buyurdukta; "Yüksek huzûrunuzda, Kur'ân-ı kerîmi tefsîr etmeye gücüm olmadığı gibi, gözlerim de görmüyor." demişti. Peygamberlerin tabîbi olan Resûlullah efendimiz mübârek hırkasından bir parça pamuk çıkarıp, mübârek tükrüğü ile ıslattıktan sonra gözleri üzerine koydu. Molla Fenârî uyanıp, pamuğu gözlerinin üstünde buldu, kaldırınca, görmeye başladı. Allahü teâlâya hamd ve şükretti. Pamuk ipliklerini saklayıp, öldüğü zaman gözleri üzerine konmasını vasiyet etti. Tam bu günlerde, vezîrin gözleri görmez oldu. Vezir bir süre sonra vefât etti ve cenâze namazını Molla Fenârî kıldırdı. Gözlerinin açılmasının bir şükrânesi olarak, 1429 (H.833) senesinde Şam yolu ile ikinci defâ hacca gitti. Bu esnâda Mısır'a ve Kudüs-i şerîfe de uğradı. Bir çok âlim ile sohbet edip onlardan istifâde etti.



Sakız adasının düşman eline geçmesi, Osmanlı devleti ileri gelenleri arasında büyük bir teessüre sebep oldu. Padişah II. Ahmet Han, adanın düştüğünü haber alınca çok üzüldü:-Yâ Rabbi, ben ne günah işledim de bunu bana reva gördün? Diye ağlamıştı. Ayrıca sefer için Belgrad’da bulunan Veziriazam Sürmeli Ali Paşa’ya:-“Madem ki Sakız düşman elindedir, bütün Macaristan’ı fethetsen makbulüm değildir.” Diye haber göndererek, derhal Sakız üzerine sefere çıkılmasını emretti. Ordu hemen İstanbul’a hareket etti. İstanbul’a geldiği zaman da:-“Ordu ahvali derunum yaktı. Teshiri muradımdır. Paşalarla görüşüp ne yapmak lazım ise bildir. Bu kış Sakız adası istirdad edilmezse, bütün gemi kaptanlarını katlederim.” Diye kesin emirler verdi.

Artık Sakız adası meselesi, Padişahın zihnini meşgul eden tek mesele idi. Daah önce haftada 2 defa toplanan Divan-ı Hümayun toplantılarını, 4 güne çıkardı ve kendisi de işitrak ediyordu. Bir Cuma günü toplanan Divan’da, gür sesiyle:-Küffar burnumuzun dibine kadar sokuldu. Az kaldı Divanımızı basacak. Gayret-i Diniyye nerede? Himmet-i Vataniyye ne oldu? Şecaat-i İslamiyye bu mudur?Sonra Kaptan-ı Derya Amcazade Hüseyin Paşaya döndü:-Sen ki Kaptan-ı Deryasın. De bakalım tedbir ne ola? Sakız nasıl ele geçer?-Selefimiz Mısırlıoğlu İbrahim Paşa daha münasip tedbir sahibidir Devletlûm..dedi. Padişah bu sefer ona döndü. Kızmadan:-Baka Mısırlıoğlu! Gayri laftan bıktık usandık. Kat’î tedbir isteriz. Ne lazımsa söyle! Seni Veziriazam ve diğer denizciler de methettiler. Bu yüzden Sakız fethine seni Serasker tayin eyledik. Mısırlıoğlu acele etmeye mecburdu. İlk iş olarak, Mezzomorto Hüseyin Paşayı çağırdı. Onu kendisine yardımcı yapacaktı.Hüseyin Paşa, eski Cezayir Beylerbeyi idi. Gençliğinde, Venedik korsanlarıyla çarpışır ken ağır yaralanmış. Düşman onu öldü sanıp bırakmış. Ama bir müddet sonra karşılarında savaşırken görünce, “yarı ölü” manasına gelen :-Mezzo morto, mezzo morto...diye bağırmışlar. Bundan sonra da bütün Akdeniz’de bu isimle anılır olmuş. Hüseyin Paşa sonraları İstanbul’a çağırıldı ve Tuna Kaptanı, Karadeniz Kaptanı, Kalyonlar Kaptanı olarak görevler yaptı. Kaptan-ı Deryanın kendisini çağırdığını duyunca, hemen Kasımpaşa’ya vardı. Mısırlıoğlu, kendisine kısaca durumu anlattı ve hemen hazırlılara başladılar. Nihayet 1695 yılı Ocak ayının ilk günlerinde Donanma-yı Hümayun Beşiktaş’tan hareket etti.Osmanlı donanması 26 Ocak 1695’te İzmir limanına geldi. Bunu haber alan Venedik donanması da hemen, 20 kalyon, 24 çektiri ve altı mavnadan oluşan bir filo ile Sakız limanından hareket ederek, Urla ile Karaburun arasındaki Koyunadaları civarına geldi. Fakat havaların kötü gitmesi yüzünden sekiz gün boyunca her iki donanma da yerlerinden hareket edemediler. 9 Şubat Çarşamba günü Osmanlı donanması, Venedik donanması ile karşı karşıya geldi ve savaş başladı. Daha muharebenin başında, bir Osmanlı kalyonundan atılan mermilerle, yetmişten fazla top ve altı yüz asker taşıyan La Stella kalyonu battı. Onun yardımına gelmek isteyen aynı büyüklükteki Leone del Corranto gemisi de aynı akıbete uğradı. İlk anda iki büyük gemisini kaybeden Amiral Benedetto Gianni Vittorio, birden neye uğradığını şaşırdı ve aleyhine dönen durumu düzeltmek için amiral gemisi ile ileri atıldı, fakat teknesine isabet eden bir gülle ile öldü. Yerine geçen yardımcısı Amiral Contarini ise, Türk saldırısı karşısında acze düştü. Mezzomorto Hüseyin Paşa’nın cesaretle yaptığı manevralar ile zafer bizim oldu. Venediklilerin altı büyük savaş gemisi battı, bir çoğu hasara uğradı ve binlerce askeri denize döküldü. Akşamüzeri savaş tatil edildi ve Venedikliler Koyunadalarına, Osmanlı donanması da Karaburun yakınlarında Eğri limanına çekildi. Burada on gün kadar kaldılar. 18 Ocak 1695 günü Osmanlı donanması, düşmana kesin darbeyi indirmek ve Sakız adasını geri almak için Eğri limanından ayrıldı. Bu sırada Küçük Cafer Paşa, süratli bir gemiyle donanmaya yetişerek, Sultan II. Ahmed’in vefat ettiğini, yerine II. Mustafa’nın geçtiğini haber verdi. Mezzomorto Hüseyin Paşa, yeni padişaha zafer müjdesi götürmeğe yemin etti ve:-“Yâ Rabbi, sen büyüksün, her şeye kâdirsin, düşmanı karşıma çıkar, onu bana göster” diye dua etti. Bu dua kabul olmuş olacak ki, öğleye doğru şiddetli bir rüzgar çıktı. Hızla yol alan kalyonlar, Koyunadaları karşısındaki Kolokitya limanının onbeş mil ötesinde Venedik kalyonları ile karşılaştılar ve hemen hücum ettiler. Savaş öğleye kadar sürdü. Hüseyin Paşa, rüzgarın bütün şiddetine rağmen, denizlere hükmederek dövüşüyordu. Pervasızca ileri atılıyor, düşman hatlarını bozuyor, gemilerde yangınlar çıkarıyordu. Venedikli amiraller ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Contarini:-Bu Mezzomorto bir sihirbaz! Diyordu. Hayır, sihirbaz değil, Hüseyin Paşa, uzun yıllar Venediklilerin elinde esir kalmış, onları gayet yakından tanımış ve kurtulduğu gün intikam yemini etmiş tecrübeli bir Türk amirali idi. Contarini kaçmak istiyor, fakat bunu başaramıyordu. Hüseyin Paşa bir an peşlerini bırakmıyordu. Eğer akşam karanlığı imdatlarına yetişmemiş olsa idi, koca donanma en ağır hezimete uğrayacaktı. Batmaktan ve yanmaktan kurtulabilen Venedik gemileri selameti kaçmakta buldular. O kadar korkmuşlardı ki, Sakız adasında daha fazla kalamadılar ve toplarını, araç ve gereçlerini, hatta bir kısım gemilerini bırakarak adadan kaçtılar. Hüseyin Paşa bu zaferi, veziriazama müjdeledi ve adaya derhal asker çıkarılmasını istedi. Derhal adaya hareket eden gemiler, karaya asker çıkardılar ve Sakız adası tek kurşun atılmadan teslim oldu. 22 Şubat 1695 günü kaleye tekrar Türk bayrağını çeken Hüseyin Paşa sevinç gözyaşları döküyordu. Böylece beş ay sonra, kaybettiğimiz Sakız adasını geri aldık.



1866 senesi sonları. Girit’te yine bir isyan başladı. Aslen İzmir’li bir Rum olan ve vezirliğe kadar yükselen Girit valisi Hekim İsmail Paşanın başarısız idaresi sebebiyle yerli Rumlar baş kaldırmışlardı. Fakat, isyanın elebaşısı olan Hacı Mihal, adadaki Osmanlı yönetiminin ıslahı için değil, Yunanistan’a ilhak olmak için harekete geçmişti. Babıâlî hemen adaya asker çıkardı ve Yunanistan’dan yardım gelmesini önlemek maksadıyla adanın abluka altına alınmasına karar verildi. Müşir Vesim Paşa kumandasında bir filo Temmuz 1867’de adaya geldi. Bu gemiler içinde en yeni olanı, 12 librelik Armstrong topları ile donatılmış olan 1075 tonluk İzzeddin vapuru idi. Bu geminin kumandanı, daha önce bir çok deniz savaşlarında bulunmuş olan, alaylı, yani hiç mektep okumamış iken, erlikten terfi ederek Kolağası, yani Yüzbaşı rütbesine kadar yükselmiş olan, 63 yaşındaki genç ve dinç Gamsız Hasan Bey idi.

Bir ağustos gecesi, filo kumandanı Müşir Vesim Paşa, bütün gemi kumandan larını Mahmudiye zırhlı firkateynine çağırdı ve olara şu talimatı verdi:-Güneş battıktan sonra etrafa çok dikkat ediniz. Zira bu suları çok iyi bilen kaçakçılar, karanlığın en koyu saatlerinde sahile sokulmak isteyeceklerdir. Ağustos’un 21. günü ay, saat 3’te doğacaktır. Bugün ise ay, Rebîülâhır’ın 19una, yani dolgun zamanına tesadüf ediyor. Ortalık gündüz gibi aydınlanınca iyi bir av yakalamak için korkarım ki vakit geçmiş olmasın!İzzeddin’in süvarisi bu talimatı aldıktan sonra gemisine döndü. Gerekli hazırlıkları yaptı ve arkadaşlarına durumu anlattı. -Dilerim ki doğacak olan ay bize şan yolları açsın! Diyordu. Gece karanlığı basmıştı. Denizin yüzü, bulutlu göklerden dökülen koyu bir zulmete bürünmüştü. Ne semada bir yıldız, ne sahilde bir ışık vardı. Akdeniz’in Ağustos gecelerine mahsus ılık ve hafif bir lodos, kumanda köprüsünün iskele ucunda ufku gözetleyen Gamsız Hasan Bey’in yüzünü yalıyordu. -Hayırdır inşallah, her taraf simsiyah! Dedi. İzzeddin, bütün ışıklarını söndürmüş, batıya doğru hayalet gibi sessizce ilerliyordu. Önlerindeki Gavdos adası, isyancıların üssü idi ve Yunanistan’dan gelen yardımlar buraya indiriliyor, sonra da gizlice Girit’teki isyancılara ulaştırılıyordu. Fakat orada da hiç ışık görünmüyordu. Gemi subayları:-Mühim bir gece yaşıyoruz! Diyorlardı. Hasan bey, kumanda köprüsünün sancak tarafına yürürken hesap kamarasındaki saate baktı. Ayın doğmasına onbeş dakika vardı. lakin kara bulutlar o kadar alçalmıştı ki, sahnenin gündüz gibi aydınlanması belki de mümkün olmayacaktı. Birden Hasan Bey’in gürlemesi işitildi:-Foga!Bu kumandayı, gecenin derin sessizliğini yırtan bir top sesi takip etti. Güvertede gölgeler koşuştu. Herkes savaş mevzii aldı. Bin metre kadar sancak başomuzuluğu istikametinde, pruvası fosforlu köpüklere gömülmüş, bacalarından alev püskürterek sahile doğru koşan bir karaltıyı herkes tanıdı. Bir anda yüzlerce ağız birden:-Arkadi! Diye bağırdı. Arkadi, barut ve erzak yüklüydü. Gündüzün son saatlerini Gavdos adasının arkasında geçirmiş ve Müşir Vesim Paşa’nın tahmin ettiği gibi, ay karanlığında sahile inmek ümidi ile yatsı ezanı sıralarında oradan hareket etmişti. İzzeddin’i o da görmüş, fakat fazla önem vermemişti. Otuz librelik altı topu ve on dört mil sürati ile herhangi bir Türk zırhlısından kaçabilir ve gerekirse onunla üstün bir şekilde dövüşebilirdi. İzzeddin de son süratini vermişti. İki gemi karaya paralel olarak adeta koşuyorlardı. Top, tüfek ve tabancalar atılıyordu. Gemiler birbirlerine yaklaştıkça feryatlar yükseliyordu. Nihayet Arkadi’nin bacası isabetli bir top ateşi ile delik deşik olmuş ve sürati düşmüştü. Ufacık topları ile rakibine fazla bir şey yapamayacağını ve avını elinde kaçıracağını anlayan Gamsız Hasan Bey, ikinci kaptana:-Rampa edeceğim efendi kaptan, pruvaya asker hazırla! Emrini verdi. Gemisini de derhal sancağa aldı. Arkadi, korkunç bir yangını önlemek için barut varillerini denize atıyor ve kesin bir savaşı kabul etmek istemiyor, mütemadiyen kaçıyordu. Ay çıkmış ve ortalık yavaş yavaş aydınlanmıştı. Hasan Bey, ustaca manevralarla avına yetişti. Maksadı gemiyi batırmak değil, teslim alarak amiraline hediye etmekti. Tam Kriyoku burnu önünde:-Sancak bordasına rampa! Kumandasını verdi. Kendisi de güverteye atladı. Bir anda kadırgalar devrine has bir savaş başladı. İki gemi birbirine takılmış, makinalar durmuş, topları susmuştu. Şimdi yalnız tabancalar ve tüfekler işliyordu. Arkadi’den yükselen alevler İzzeddin’i de tehlikeye düşürmeye başladı. Çaresiz kalan Hasan Bey, gemisini geriye aldı ve top ateşi ile hücuma geçti. Artık Arkadi, patlamalarla yanmağa mahkum bir tekne haline gelmişti. Gün doğarken o civarda, su üstünde İzzeddin’den başka gemi kalmamıştı. Arkadi ise, pek derin olmayan bir yerde karaya oturmuştu. Bu hadisenin üzerinden haftalar geçti. Müşir Vesim Paşa, Gamsız Hasan Bey’in bu başarılarını İstanbul’a bütün ayrıntıları ile bildirdi. İzzeddin’in bütün subayları terfi ettirildi. Hasan Bey’in rütbesi de birden Miralay, yani Albaylığa yükseltildi. 1867 Eylülünün bir Cuma günü idi. İzzeddin gemisinde bir tören yapılacak ve terfiler takılacaktı. Fakat Hasan Bey hastalanmış, Girit’teki askeri hastaneye yatırılmıştı. Perşembe günü, kendisini ziyarete gelen subaylar, ertesi gün yapılacak olan töreni bildirdiler. Hasan Bey bu törende bulunamayacağı için çok müteessirdi. -Kırk yıllık zabitim ve ömrüm denizlerde geçti. Hayatımın en mes’ud bir gününde denizlerden uzakta olacağım. Ben denizi o kadar severim ki, dili olsa da söylese. Dün doktora başvurdum, gemiye döneceğimi söyledim, müsaade etmedi. Belki yarın gelmeğe gayret ederim. Ziyarete gelen subaylar doktorla görüştüler. Hasan Bey zatürre idi ve dün gece ateşi kırka kadar çıkmıştı. Ertesi gün, Bahriye Bandosunun çaldığı marşlarla tören başladı. Müşir Vesim Paşa, rütbeleri tebliğ etmek ve nişanları dağıtmak için, kurmay heyeti ile birlikte İzzeddin gemisine gelmişti. Güvertede askerler dizilmiş, subaylar yüksek üniformalarını giymişlerdi. Bu sırada dört kürekli bir sandal son süratle gelerek gemiye yanaştı ve yeni elbiselerini giymiş ihtiyar bir albay gemiye çıktı. Bu, Hasan Bey’den başkası değildi. Çevik bir hareketle iskeleye tırmandı ve doğruca Müşir Vesim Paşa’nın huzuruna giderek sert bir selam verdi:-Ben geldim Paşa hazretleri!Müşir’in gözleri doldu. Hasan Bey’in elini sıktı.-Tebrik ederim. Albay oldunuz. Esasen size daha önceden tebliğ edilmişti. Hasan Bey’in avuçları ateş gibi yanıyordu. Gözleri çakmak çakmaktı. Hastaneden zorla çıkmış, sahile kadar yayan yürümüş ve orada bulunan bir askeri sandala binmişti. Ateşi otuz dokuz dereceden fazla idi. Müşir:-Zahmet ettiniz, hastasınız, ateşiniz var, hemen dönünüz, dedi.Hasan Bey Paşa’nın gözlerine hüzünle bakarak:-Artık gam yemem paşam, dedi. Ben kırk yıl hasretle bu günü bekledim



Yavuz Sultan Selîm Hânın kızı Şâh Sultan, zevci Sadr-ı âzam Lütfi Paşa ile Yanya'dan İstanbul’a gelirken, yolda eşkıyânın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda Allahü teâlânın izni ile, zamânın evliyâsından Merkez Efendi karşılarına çıkıverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendiyi gören haydutlar, şaşkına döndüler.

Eşkıyâ reisi, Merkez Efendinin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta buldu. Diğerleri de kaçıp orayı terkettiler. Eşkıyânın ortadan çekilmesiyle Merkez Efendi de bir anda kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfi Paşa ve zevcesi Şâh Sultan, Merkez Efendiyi tanımışlardı. Şâh Sultan, Merkez Efendinin bu kerâmetinden dolayı, İstanbul' da Eyüb Bahariye'de onun adına bir câmi ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendiyi buraya tâyin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez Efendiye Kânûnî Sultan Süleymân Hân, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Burada da aynı hizmete devam eden Merkez Efendi, Kânûnî Sultan Süleymân Hânın annesinin isteği ve Sünbül Efendinin tenbihi üzerine Manisa'ya gitti. Vâlide Sultanın Manisa'da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa'da bulunduğu sırada kırk bir çeşit baharattan meydana gelen bir mâcun yaptı. Bu mâcunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu. İlkbaharda yetişen çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu mâcunu almak için, çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesîr mâcunu diye şöhret bulan bu mâcun, şimdi de yapılmaktadır.



23 Ağustos 1877. Tarihimize 93 harbi olarak geçen Osmanlı-Rus savaşı bütün hızıyla devam ediyor. Ruslar, Doğu Anadolu’ya girmişler, Erzurum’a doğru ilerliyorlardı.Kars’ın Alacabay bayırındaki Türk Ordu karargahındayız. Kumandan çadırının içinde, portatif bir asker karyolası, tahtadan yapılma portatif bir masa ve sandalyeler var. Masanın üzerine bir harita serilmiş, genç bir Paşa (Orgeneral), karşısındaki Mirliva’ya (Tuğgeneral):-Bu harekatı bir an önce yapmağa mecburuz! Diyordu.Bu genç Orgeneral, Ruslara karşı harp etmek için hazırlık yapan 4. Ordu Komutanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Tuğgeneral ise, ordu kurmay başkanı Hüseyin Kazım Paşa idi.

Önce 93 harbinin başlangıcını anlatalım. 24 Nisan 1877’de Rusya’nın Osmanlı devletine savaş ilan etmesinden sonra Rus ordusu, batıda Tuna üzerinden ve doğuda Kars üzerinden saldırıya geçti. Osmanlı genelkurmayı, Ardahan-Kars-Eleşkirt-Doğubayazıt istikametinde 340 kilometrelik bir savunma hattı kurdu. Rus ordusunun 200.000 kişilik mevcuduna karşılık Osmanlı kuvvetleri sadece 52.000 kişi idi. Üstelik Ruslar, demiryolu ile sürekli ikmal yapabiliyorlar, taze kuvvetler getirebiliyorlardı. Türk ordusunun ise Trabzon limanından başka, İstanbul ile bir bağlantısı yoktu. Buradan ancak katır sırtında Erzurum üzerinden ikmal yapılabiliyordu. Savaşın başlangıcında Rusların Kars üzerine yaptıkları hücumlar geri püskürtüldü. Fakat Rus orduları kumandanı Grandük Nikola, mutlaka Kars’ı ele geçirmek istiyordu. Karargahlarını Karayal tepesi arkasına kurmuşlar, birliklerinin bir kısmını da Gedikler köyüne yerleştirmişlerdi. Kuvvetli bir birlik de Kızıltepe’de mevzilenmişti. Esasen iki ordunun böyle burun buruna uzun zaman hareket kalması beklenemezdi. Bu sebeple Ahmet Muhtar Paşa, Ruslardan önce davranmak ve derhal taarruza geçmek istiyordu. Gece bir savaş meclisi toplanacak ve kumandanlara gereken talimat verilecekti. Düşman ordusu pek yakın olduğunda, hazırlıkların görülmesi ve karşı tedbirlerin alınması ihtimali olduğu için, bu toplantının gece yapılması kararlaştırılmıştı. Sonra, Ahmet Muhtar Paşa’nın çadırı Rus ordugahından görülmekte ve sıkı bir gözetlemeye tabi tutulmakta idi. Güneş batmış, sular kararmış, uzaktan kimse kimseyi göremez olmuştu. Tümen ve Tugay kumandanları ile bazı yüksek rütbeli subaylar, kumandanlık çadırının arkasındaki taşlık ve kuytuca bir yerde toplanmışlardı. Bu, çok mühim kararlar verecek olan bir savaş meclisi idi. Ahmet Muhtar Paşa, mumların ışığında toplantıyı açtı. Sesi yok ve ahenkli idi. Harita üzerine hafifçe eğilerek durumu açıkladı. Sonra:-Yarın sabah Gediklerdeki düşman birliklerine karşı taarruza geçeceğiz. Allah bizi muzaffer eylesin! Dedi.Bu arada gerekli talimat ve emirleri verdi. Harita üzerinde ordumuzun durumu ve taarruz edecek kollar tesbit edildi. Bütün hazırlıklar sabaha kadar bitmiş olacaktı. Kumandanlar da mütalaalarını söylediler. İtiraz eden çıkmadı. Evet, bu taarruz yapılmalı, düşmanın toparlanmasına imkan verilmemeli idi. Son sözü yine Muhtar Paşa aldı:-Bana öyle bir Tugay lazımdır ki, savaşın en kanlı ve şiddetli hücumunu yapacak, Kızıltepe’ye çıkacaktır. Bu Tugay, şehadeti cana minnet bilecektir. Ölüme seve seve, gözerini kırpmadan gidebilecek bir Tugay olacaktır. Ne demek istediğim anlaşılıyor mu?Kumandanlar birbirlerinin yüzlerine baktılar. Paşa, bir gönüllü kıtası değil, ölüm Tugayı, şehitler kıtası istiyordu. Çünkü tepeden yağdırılacak ateş yağmuru altın da bir anda eriyip gidecekti. 4. Ordu’nun, Van’da bulunan 5. Alayının kumandanı olan ve bu savaşta Ardahan- Emiroğlu’ndaki Tugaya kumanda eden Albay Mehmet bey:-Paşa hazretleri, dedi. Kızıltepe’ye hücum edecek Tugay, müsaade ederseniz benim birliklerim olsun. Ben ölümden korkmam, şehadeti cana minnet bilirim. Vatanım ve milletim için gözümü kırpmadan ölüme giderim. Ahmet Muhtar Paşa biraz düşündü. Mehmet Bey’in, Girit savaşlarında cesaret göstermediğine dair bir söylenti çıkmıştı.-Siz Girit savaşlarında bulundunuz mu? Diye sordu.Mehmet Bey, Paşa’nın ne demek istediğini anlamıştı. Demek ki bu asılsız şayialar onun da kulağına gitmişti. Canı fena halde sıkıldı. Hayır, korkak değildi. Cesarette kimseden geri kalmazdı. Bu yalanları düşmanları çıkarmıştı. Paşa’nın karşısına dikildi:-Yarın Kızıltepe’ye yapılacak taarruzu ben idare etmek istiyorum. Ya muvaffak olup Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi edeceğim, veyahut nazarınızın üzerimde görmekte olduğu lekeyi tertemiz kanımla temizleyeceğim. Allah etmesin, muvaffak olmadığım halde sağ olarak geri dönmem benim için mümkün değildir.Kumandanlar heyecanla Mehmet beyi dinliyorlardı. Sesini biraz daha yükseltti:-Muhterem Paşam, bana imkan ve fırsat veriniz. Allah rızası için yalvarıyorum, ateş hattına beni sokunuz.Ahmet Muhtar Paşa ayağa kalktı. Albay Mehmet beyin yanına gitti, elini omzuna koydu.-Mehmet bey, benim zihnimden fena bir şey geçmedi. Sana güveniyorum. Sende bu iman ve ruh varken yıkılmazsın. Allah yardımcın olsunSonra kararını açıkladı:-Kızıltepe’ye sen hücum edeceksin!25 Ağustos 1877 Cumartesi. Gece yarısından sonra Ordu kumandanının çadırında toplanan savaş meclisinden çıkan Albay Mehmet bey birliklerinin başına döndü. Tabur kumandanlarını topladı ve onlara morallerini yükseltici sözler söyledi, görevlerini ayrı ayrı anlattı ve kendisinin de askerin başında dövüşeceğine yemin etti. Henüz şafak sökmeden tugayını avcı hattına yaydı ve günün ilk ışıkları ile birlikte hücum emrini verdi. Top ve tüfek sesleri birbirine karışıyor, Kızıltepe kan ve ateş içinde yoğruluyordu. Albay Mehmet bey, tepeden yağdırılan kurşun yağmuruna karşı koşuyordu. İki elinde tabanca vardı. Tugay yavaş yavaş eriyor, fakat tepeye yaklaşıyordu. Tam bu sırada Mehmet beyin göğsüne bir kurşun isabet etmiş, al kana boyamıştı. Bunu gören asker duraklar gibi oldu. Mehmet bey:-Moskof’un kurşunu öldürmez. Asker ileri, Allah Allah!Diye bağırarak tekrar ileri atıldı. Düşen düşüyor, kalan kumandanın arkasında koşuyordu. İşte, öldürmeyen Allah öldürmüyordu. Nihayet tepeye çıkmışlardı. Şimdi süngü hücumu başlamıştı. Süngü, Türk’ün elinde şeref kazanır. Ruslar kaçıyorlardı. Fakat iki saat sonra durumun vahametini gören düşman, yeni kuvvetler alarak, kara bulut halinde geri geldi. Mehmet bey ve yiğit askerleri bu kara bulutu da dağıtmışlardı. Akşam olurken Gedikler meydan savaşı bütün cephe boyunca lehimize sonuçlanmıştı. Düşman on bine yakın ölü ve yaralı bırakarak kaçmıştı. Gece vakti, Ahmet Muhtar Paşa, Alacadağ’daki çadırında, yanında kurmay başkanı Hasan Kazım Paşa olduğu halde “Makam-ı Celile-i Askeriyye”ye Gedikler zaferini müjdeleyen telgrafını yazıyordu. Sıra Mehmet beye gelince durdu.-Benim koca aslanım Mehmet! Dedi ve sonra yaverini çağırdı:-Bana Mehmet beyi çağırınız! Emrini verdi. Ona Tuğgenerallik müjdesini şimdiden vermek istiyordu. Bu rütbeye hak kazanmıştı. Biraz sonra göğsü sarılı olduğu halde Mehmet bey geldi. Paşa ayağa kalktı ve Albayın boynuna sarıldı, alnından yanaklarından öptü:-Vatana büyük hizmet etiniz Mehmet bey, şimdi Mirlivalığa terfinizi yazdım. İnşaallah kabul ederler.Dedi. Sonra yarasını sordu. Albayın gözlerinde sevinç gözyaşları boşandı. Sanki on saat önce aslanlar gibi dövüşen, Kızıltepe’de vurulan bir erin süngüsünü kaparak ileriye fırlayan, taşı toprağı yanan tepede göğsünden al kanlar aktığı halde askeri teşvik eden:-Bakın Moskof kurşunu öldürmüyor. İleri asker ileri! Allah Allah!Diye bağıran o değildi. Hiçbir şey yapmamış gibi başını önüne eğmiş, yavaşça Paşa’nın iltifatına sadece teşekkürle iktifa etmişti:-Ben vazifemi yaptım. Fakat bu fırsatı bana siz hazırladınız, imkan verdiniz. Sağ olunuz!Ertesi gün seraskerlik makamından gelen tebrik telgrafında, bu kahraman Albayın Mirlivalığa, yani Tuğgeneralliğe terfi ettiği müjdeleniyordu.Mehmet Paşa çabuk iyileşti. Harp meydanlarında daha birçok muharebe kazandı ve bu rütbeye layık olduğunu ispat etti.



1912 senesi. Osmanlı tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan Balkan savaşı günleri. Aralık ayı başları idi. Edirne Müstahkem Mevkii Kumandanı Şükrü Paşaya gelen şifreli bir telgrafta, Bulgarlarla mütareke yapıldığı bildiriliyordu. Aylardan beri kuşatma atında bulunan Edirne’de yiyecek ve cephane iyice tükenmişti. Buna rağmen bu atalar yadigarını, her türlü takdirin üstünde bir cesaret ve kahramanlıkla savunuyorlardı. Balkan savaşlarını konu alan bir yabancı yazar:-Hiç kimse Edirne’nin akıbetinden, cesur müdafii Şükrü Paşa ve askerlerini sorumlu tutamaz. Demişti.Mütareke sırasında müttefikler arasında başlayan barış görüşmeleri devam ediyordu. Eğer Türkiye ile Balkan devletleri arasında anlaşma sağlanamazsa, savaşın tekrar başlayacağı söyleniyordu. İstanbul’dan gelen ikinci bir telgraf haberi de bunu teyit ediyor, Edirne’nin dayanması isteniyordu. Şükrü Paşa bundan memnundu. -Son kurşunu atmadan şehri düşmana teslim etmem, diyordu.

Babıâlî’ye gönderdiği telgrafta kararırını şöyle açıklıyordu: “Bu mukaddes şehri deni ve hunhar bir düşmana teslim edecek kadar alçak bir kumandan, tarihimizde görülmemişti. Bu cinayeti ben de irtikab etmeyeceğim”Şükrü Paşa, ikinci telgrafı aldıktan üç gün sonra, Bulgarlar tarafından kuşatılmış bulunan Edirne dışında bulunan ve şehirdeki karargah ile irtibatı kesilmiş olan bir birliğe yeni bir talimat göndermek ihtiyacını duydu. Bu kolay bir iş değildi. Talimatı götürecek bir veya birkaç kişi, kuşatma hattını geçerken ölümle karşı karşıya gelebilirdi. Şükrü Paşa, karargahtaki subayları birer birer gözünün önüne getirdi. Bu tehlikeli, fakat o nisbette de şerefli görevi kime verebileceğini düşündü. Üsteğmen Mehmet Ali, Üsteğmen Cafer, Teğmen Şevket ve Teğmen Sadık. Bunların dördü de yiğit çocuklardı. Hepsini de ayrı ayrı tecrübe etmişti. Kurmay başkanını çağırdı. Bu sırada topçu alayı kumandanı da yanında bulunuyordu. Kurmay başkanı tercihin kendisine bırakıldığını anlayınca:-Paşa hazretleri, bunları dördü de cevherli, ateş gibi gençler. Fakat bendeniz Teğmen Sadık beyi bu iş için daha uygun görüyorum. Ama takdir yine sizindir. Topçu Alay kumandanı da kurmay başkanının mütalaasına katıldı:-Binbaşı beyin tercihi yerindedir paşam.Şükrü Paşa sordu:-Bu tercihi nasıl yaptınız?Kurmay başkanı cevap verdi:-Teğmen Sadık Edirnelidir. Memleketinin kurtuluşu için yapamayacağı fedakarlık yoktur. Sonra yolları, arkadaşlarından daha iyi bilir. Şükrü Paşa:-Bu mukaddes şehir hepimizindir. Edirne’nin kurtuluşu için hepimiz canımızı verebiliriz. Fakat yoları iyi bildiğine göre, burada haklısınız. Teğmen Sadık’ı çağırınız, kendisi ile bizzat ve yalnız konuşmak istiyorum.-Emredersiniz paşa hazretleri!Aradan yarım saat geçti, geçmedi. Kumandan paşa yalnız kalmıştı. Harita üzerinde bazı işaretler yapıyor, Bulgar topçusunun yoğun ateşinin yerlerini tespit ediyordu. İçeriye giren bir posta eri, Sadık beyin geldiğini haber verdi. Paşa:-Gelsin, bekliyorum,dedi.Teğmen Sadık, bir dakika sonra kumandanın yanındaydı. Aslan gibi bir delikanlı idi Şükrü Paşa, selamı aldıktan sonra, yerinde kalktı, teğmenin yanına kadar geldi ve bir baba şefkati ile elini omzuna koydu:-Oğlum, dedi, sana tehlikeli, fakat çok şerefli bir vazife vermek istiyorum. Senin gibi bir Türk evladının cesaret ve kahramanlığının arttıracak sözleri de fazla buluyorum. Ne dersin?Sadık hazırol vaziyetinde duruyor, gözünü kırpmıyordu. Yalnız, bakışları o kadar tatlıydı ki, kendisine gösterilen güven ve teveccühten çok sevindiği derhal belli oluyordu. -Her tehlikeli vazife bana şeref verir paşam. Hata bu, hayatım pahasına bile olsa.Paşa sordu:-Hayatım pahasına mı dediniz?-Evet paşa hazretleri, hayatım pahasına bile olsa.Şükrü Paşa teğmenin bu mertçe sözlerden duygulanmış ve gözleri dolmuştu. -Öyle ise, dedi, kurmay başkanını gör, ondan lüzumlu talimatları al. Bu akşam hava karardıktan sonra yola çıkarsın. Allah yardımcın olsun Sadık.Teğmen Sadık topuklarını birbirine vurdu. -Başüstüne paşam!Geriye döndü, sert adımlarla kumandan paşanın odasından çıktı.Yanında kurmay başkanı olduğu halde topçu mevzilerini teftiş ettikten sonra karargaha dönen Şükrü Paşa, bir kurmay Yüzbaşının verdiği acı haberle karşılaştı. -Teğmen Sadık şehit oldu paşam!Teğmen Sadık görevini başarmış, fakat geriye dönerken düşmanın bir yaylım ateşine maruz kalarak vurulmuştu. Bu haber verilirken, kumandanlık odasında Şükür Paşa ve kurmay başkanından başka beş altı subay daha vardı. Şükrü Paşa başını önüne eğdi:-Vah Sadık vah, içim yandı! Dedi. Fakat subaylara bezginlik gelir endişesi ile birden başını kaldırdı. O sert halini aldı. Gözlerini silah arkadaşlarının üzerinde gezdirdi:-Hayır hayır, Sadık’a acımağa hiç birimizin hakkı yok. Sonra ruhu azap içinde kalır. Şehadet en büyük mertebedir. O da mertebeyi kazandı. Arkadaşlar, bu mukaddes vatan için hepimiz ölebiliriz!Odada bulunan subaylar, kumandanın sözlerini heyecana tasdik ettiler:-Bu mukaddes vatan için hepimiz ölebiliriz!Sabahın erken saatlerinde başlayan şiddetli bir topçu düellosundan sonra nisbi bir sükun hasıl olmuştu. Eğer ara sıra makinalı tüfeklerin aralıklı ateşleri olmasa, savaş haline son verildiği sanılabilirdi. Halbuki birkaç saat sonra daha büyük bir fırtına kopacak, kan gövdeyi götürecekti. Şükrü Paşa bu yeni harekat için kurmayları ile konuşuyor, onların görüşlerini soruyor, direktifler veriyordu. Söz, evvelce irtibatı kesildiği halde, Teğmen Sadık ile gönderilen talimatı aldıktan sonra kurtulan piyade birliğine gelmişti. Kurmay başkanı:-Birlik azimli bir süngü hücumundan sonra kendisine yol açmış ve az bir kayıpla esas kıtasına katılmayı başarmıştır, dedi.Teğmen Sadık şehit olmuş, fakat yüzlerce silah arkadaşını kurtarmıştı. Şükrü Paşa birden sordu:-Sadık’ın şehadet haberini ailesine haber verdiniz mi?-Evet Paşa hazretleri, emriniz dün yerine getirildi.-Peki, maddi bir sıkıntıları var mı imiş?-O cihet halledildi, icabına bakıldı Paşam!Bu konuşma sırasında posta eri, kucağında bir çocuğu olan genç bir kadının kumandan paşa ile görüşme istediğini haber verdi. Sürüp giden kuşatmadan bıkıp usanan halk ve özellikle kadınlar, hemen hemen her gün karargaha başvuruyorlar, türlü isteklerde bulunuyorlardı. Ancak bunlardan hiç biri kumandanın odasına giremezler, dertlerini karargah subaylarına söylerlerdi. Kiminin askerde evladı vardı, kimi başka bir cephede dövüşen kocasından veya babasından haber sorardı. Herhalde bu genç kadın da onlardan biri olacaktı. Kurmay başkanına:-Sorun bakalım, dedi, ne istiyormuş, beni ne için görecekmiş?Kurmay başkanı posta ile dışarı çıktı ve iki üç dakika sonra geri döndü. Gelen çocuklu genç kadın, şehit Sadık’ın dul hanımı, kucağındaki de yetim yavrusu idi. Henüz on aylıktı. Kurmay başkanı:-Sizinle görüşmek istiyor ve bu hususta ısrar ediyor. Bir şehit hanımının buna hakkı olduğunu söylüyor.Şükrü Paşa yerinden kalktı, kapıyı bizzat açtı:-Gel kızım, gelİçeriye, belki onyedi-onsekiz yaşlarında, kucağında nur topu gibi bir çocuk olan, şehit Sadık’ın hanımı girdi. Metin ve vekarlı idi. Ağlamıyordu. Paşa, köşedeki sandalyelerden birini gösterdi:-Otur yavrum.Genç kadın oturmadı.-Paşam, dedi, sizi fazla rahatsız edecek değilim. Bir tek dileğim var, yalnız onu söyleyeceğim. Sadık’ım, benim bircik erkeğim şehit oldu. Allah’ına kavuştu. Şimdi onun boş bıraktığı yeri ben doldurmak istiyorum. Bu mukaddes vatan uğruna hepimiz ölebiliriz değil mi paşam?Şükrü Paşa, o mert ve şerefli asker:-Evet kızım, dedi, evet yavrum bu mukaddes vatan uğruna hepimiz ölebiliriz.Sonra geriye döndü. Gözlerinden boşanan yaşları bu kahraman Türk anasına göstermek istemiyordu.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
22 Ağustos 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter