Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Bütün Osmanlı Padişahları çok dindardılar. İkinci Murad’da dedeleri gibi âlimlere pek saygılı idi. En kıymetli hocalardan ders almıştı. Çocukluğundan beri onlarla beraberdi. Onların her dediğini can kulağıyla dinler ve yapardı. Bu yüzden büyüyünce büyük bir padişah olmuştu. Kendisini ziyadesiyle seven tebaası, O’na Koca Murad demekten hoşlanırdı.

Birgün etrafına hocaları, âlimleri, vezirleri toplamış sohbet ediyorlardı:-Engürü beldesinde bir âlim yaşarmış, adını duymuş musun Lâla?Sadrazam Çandarlı Halil Paşa koca kavuğunu saygı ile eğdi ve:-Hocamız daha iyi bilirler devletlûm...dedi.Padişahın en kıymetli hocası meşhur âlim Arabşah bir şeyler söylemek istedi:-Hacı Bayram Veli’den mi bahsedersiniz Sultanım?-Tanışır mısınız yoksa?Arabşah sakalını sıvazladı-Gönül gözü açık olanların cümlesi kardeş sayılır.Koca Murad gülümsedi:-Keşke biz de o kardeşliğe erebilseydik!-Efendim...Sen cümlemizin padişahı ve gönüllerimizin sultanısın-Asıl Sultanlık, hakiki bir âlime mürid olmaktır.-“Müslümanların en hayırlısı, âlimlere yakın olanlardır”-Belî Sultanım...Hacı Bayram’dan bu sebeple mi bahsedersiniz?-Eğer ki o Mübarek Pîr’e kavuşmak nasip olursa, Edirne’miz daha da nurlana caktır. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa sordu:-Nâme-i Hümâyûn mu yazalım Devletûm, yoksa ulak mı salalım?Uzun boylu Koca Murad ayağa kalktı. Her zaman sırtında bulunan yeşil, sırmalı cübbesi onu daha da heybetli gösteriyordu. Tatlı sesiyle emretti:-Her ikisini de Lâlam, her ikisini de yollamalıyız. İmkanımız olsaydı da keşke biz o Sultanın eşiğine varabilseydik. Velâkin Osmanlı’nın din ve dünya gailesi boynumuza vacip tir.1430 yılında Koca Murad Han dedesi Yıldırım Bayezid’in fethettiği Selanik kalesini tekrar fethetmiş, Edirne’ye dönüyordu. Yıldırım’ın Timur’a yenilmesinden sonra Selanik, Bizans’a geri verilmişti. İkinci Murad Han’ın sefer hazırlıklarını işiten Bizans İmparatoru kalabalık bir ricacılar heyeti gönderdi. Şehrin Venedik himayesinde kalmasını istiyor ve hesapsız hediyeler takdim ediyordu. Koca Murad elçilere:-Selanik, dedem cennetmekan Gazi Yıldırım Bayezid Han hazretleri tarafından fethedilmiş bir Osmanlı mülküdür. Mülkümüzden bir karış toprak vermeye bizim dahi salahiyetimiz yoktur. Ve kimsenin de almaya hakkı yoktur. Gönül rızası ile mülkümüzden çekilesiniz. Aksi halde Vallahil Azim ve Billahil Kerim. Dünya ve ahiret iki elim yakanızdadır.Yemininden döndüğü hiç görülmeyen yiğit padişah, birkaç gün sonra koç yiğit gazi leriyle Selanik önlerindeydi. Rumların ve Latinlerin müdafaa ettiği kaleyi 3 haftada ikinci defa fethetti. Sayısız ganimetlerle Edirne’ye dönerken, ulema ve vüzera, orduyu şehir dışında karşıladılar. başlarında büyük allâme, Osmanlı devletinin Şeyhülislamı Molla Şemseddin Fenârî bulunuyordu.-Gazanız mübarek ola Sultanım, dedi.Koca Murad tevazu ile başını eğdi ve.-Dualarınız bereketi iledir Hocam...-Cenâb-ı Hak bütün ümmet-i Muhammedi ve Osmanlı kullarını daima muzaffer eyleye...-Âmin!...Âmin!...-Bizim de size bir müjdemiz vardır devletlûm...-Hayırdır İnşaallah! -Hacı Bayram-ı Veli üstadımız buradadır.-Hay Allah sizden razı olsun. İnanın bu habere Selanik’in fethinden ziyade sevindikSonra hep birlikte babasının yaptırdığı Eski Camiye gittiler. Şükür namazı kıldılar.O hafta Cuma selamlığına çıkınca, Edirne sarayında Osmanlı ülkesinin en kıymetli âlimleri, şaîrleri, vezir ve gazileri toplandılar. Can sohbeti yapıyorlardı.Padişah çok neşeliydi. Güzel bir sual sordu:-Bilir misiniz ki bu Osmanlı devletinin kuvvet ve ihtişamı nereden gelir?Mecliste bulunanlar edeplice sükût ediyorlardı. Sessizliği Padişahın tatlı sesi yumuşattı:-Ülkemizde yaşayan Velilerden, âlimlerden, derviş gazilerden güçlenir Osmanlı milleti.-Haklısınız Sultanım, diyen Çandarlı’dan gayrısı gene susuyorlardı. Padişah devam etti:-O velilerin, âlimlerin hepsi birer ışıktırlar. Osmanlı topraklarını nurlandırır, irşad ederler. İşte bugün onlardan birine daha kavuştuk Elhamdülillah.Hacı Bayramı Veli önüne bakıyordu. Padişahın daha ziyade iltifat etmesinden korktuğu için, mevzuu değiştirmek istedi:-Sultanım Efendim...Şu Bizans keferesinin ettiklerini, bir de sizden işitmek isterdik, lütuf buyursanız da...dedi.Büyük Veli, Koca Murad’ın bam teline basmıştı. Koç burunlu Padişahın gözleri doldu, sesi gürleşti:-Bizans’ı bilmez misin Şeyhim? O ülkeyi dişiler idare eder. Her tedbiri kancıklıktır.-Cennetmekan Babanızla da uğramışlardı, değil mi?-Evet Üstadım. 17 yaşımızda Emir Buhari hazretleri bize kılıç kuşattılar. İşte padişah olduğumuz o an başladı Bizans’ın hileleri. Bir çok fitneler çıkardılar Osmanlı mülkünde. Fakat Emir Buhari hocamızın teşvik ve duaları bereketiyle bu fitneleri söndürdük. -Fakat şu Bizans fitnesi Osmanlı mülkü içinde bir ur gibi işler durur değil mi?-Evet Şeyhim, buna bir çare bulmak gerektir.Sonra birden aklına gelen şey, Padişahı heyecanlandırdı:-Hacı Şeyhim, bizim bir müşkülümüz vardır. Sizden bir işaret alırsak gam yemeyiz...Kerem eyle, destur ver...-Ne söylersin Hünkarım?-Acep şu Konstantiniyye şehrini fethetmek bizlere nasip olacak mı? Peygamber efendimizin müjdesine erişebilecek miyiz? Cümlemiz merak eder dururuz.Ak sakallı Hacı Bayram, gözlerini yerden kaldırdı. Başını sağa doğru çevirdi. Orada küçük bir çocuk değnek üzerine binmiş, süvarilik oynuyordu. Büyük Veli tane tane konuştu:-Her şeyin doğrusunu ancak Cenâb-ı Hak bilir. Velâkin bize öyle gelir ki, işte şuradaki çocukcağız ile şu bizim Kösemen (Akşemseddin) İstanbul’un fethini göreceğe benzerler.Koca Murad sevinçle gülümsedi:-O bizim oğlumuz Mehmed’dir.Hacı Bayram hazretleri doğruladı:-Fatih Sultan Mehmed!...O andan itibaren Koca Murad’ın gönlünde yepyeni bir niyet filizlenmeye başladı.Bu fikrini gerçekleştirmek için bütün engelleri aşmak istiyordu. Önce Bizans ve Venediklilerle anlaştı. Sonra Lehistan ve Macaristan ile Segedin Sulhunu imzaladı. En son kıskanç Karamanlıları susturdu. Artık Anadolu ve Rumeli’de sulh ve sükûn temin edilmişti. Nihayet oğlu Mehmed’i Edirne’ye çağırdı. Bir Cuma günü, bütün âlimler, vezirler, paşalar, ve devlet adamlarının huzurunda, padişahlığı kendi isteği ile oğlu Mehmed’e bıraktığını ilan etti. Bu hadise Osmanlı tarihinde tektir. Bunu yapabilmek için, Fatih’lere yol açabilmek için, ancak Koca Murad gibi bir Fatihler Babası olmak gerekir.



Fransızların dünyaca meşhur romancısı Claude Farrére, 1914 senesinde Saint Albans isimli yatıyla Akdeniz sahilerinde seyahate çıkmış, bu arada Anadolu’ya da gelmişti. Bu seyahatini daha sonra bir gazetede kaleme almıştı. Çanakkale’ye geldiği sırada başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır:

“Bir sabah erkenden Çanakkale boğazına girdik. Çok geçmeden, evleri kaba saba boyalı bir sahil şehri olan Çanakkale’nin önüne geldik. Demir attık ve karaya çıkmak için sandalı hazırlattım. Bir gün önce son konservelerimizi de bitirdiğimiz için, yatımıza yiyecek bir şeyler almak zorundaydık. Sandal rıhtıma yanaşmak üzereydi. Ayağa kalkmış, karaya sıçramaya hazırlanıyordum. Birden, iri yarı bir Osmanlı askeri, nöbetçi kulübesinden fırlayıp, ateşe hazır vaziyetteki tüfeği ni üzerimize çevirdi. Sonra da pek yumuşak olmayan bir sesle, geri dönüp geldiğim yere gitme mi emretti. Doğrusu, Osmanlı toprağına ayak basmak için pasaporta ihtiyaç olduğunu aptalcasına unutmuştum. Durum berbattı. Konsolosluktan yardım istemek mümkündü. Fakat bu iş çok uzun sürerdi. Çünkü Fransız bürokrasisi ağır işliyordu. Bizim ise hiç yiyeceğimiz kalmamıştı. Acilen karaya çıkıp birşeyle almazsak açlıktan ölecektik. Birden, “Ben Anadolu’dayım ve burası bahşişin vatanıdır” diye aklıma geldi. O zamana kadar duyduklarıma, dedi ki, demiş ki gibi şeylere inanıyordum. Kesemi açıp kocaman bir Osmanlı altını çıkardım. Bu 23 Franklık altın, Padişah hazretlerinin tuğrasını taşıyordu. Bahset tiğim altını askere uzaktan gösterdim, sonra da tüfeğini hemen geri çekeceğine inanarak ayak larının dibine fırlattım.Yanılmışım. Tüfek kıpırdamadı bile. Ve benim altınım, bir tekmede, istihfafla, sandalımın ortasına geri gönderildi. Osmanlı askeri, temiz ellerini kirletmemek için paraya dokunmamıştı bile. İnanılmaz bir şeydi bu! Fransa’dan ayrıldığımdan beri bir Akdenizli paramı reddediyordu. Artık yata geri dönekten başka yapacak bir şey yoktu. Ben de öyle yaptım. Üzgün, mahzun geri döndüm.YABANCIDAN KÂR ALINMAZGeceleyin ansızın karar verdim:“Hazırlayın sandalı! Diye emrettim. Sahile gideceğiz, ama gizlice...”Sabaha karşı sandal hazırlandı ve ıssız bir sahil aramaya başladık. Nihayet sakin bir koy bulup oraya yanaştık. Sandalın başına bir nöbetçi dikip yakınlarda bir köy aramak için ilerleme ye başladık. İki kilometre ileride bir köye ulaştık. Köyün kendine mahsus bir Pazar yeri vardı. Ortalık ağarmaya başlamıştı. Çobanlar, getirdikleri hayvanları kazıklara bağlı iplerle ayırdıkları bölmelere yerleştiriyorlar, köylüler satacakları eşyayı yayıyorlardı. Kuşkonmazlar, havuçlar, enginarlar, insana sevinç veren patates çuvalları. Çok geçmeden alışverişe başladım ve aynı anda hayretler içinde kaldım. Koyunlar, sebzeler, karpuzlar, üzümler, hepsi inanılmaz, duyul mamış, akıl almaz derecede ucuza satılıyordu. Ve benim için çok şaşırtıcı oldu ama, Türk köylü ler üstelik hırsız da değildi. Çalmıyorlardı. Akdeniz sahilerinde ilk defa namuslu insanlarla alış veriş yapıyordum. Bu şaşkınlık içinde durmadan satın alıyor, istediklerini son meteliğine kadar ödüyordum. Allah için, bu iyi insanlar benim yabancılığımdan istifadeye kalkmadılar. Ruumun içinden, Osmanlı ruhunu ve Osmanlı Devletini takdis ediyordum. Sonunda, satın aldığım eşyayı, köylülerden kiraladığım iki eşeğe yükleyip sahile doğru yola çıktım. Fakat biraz yol alınca birden bir süvari peyda oldu. Köyden bizim için gönderilmişti. Geri dönmemizi söylüyordu. “Tamam, diye düşündüm. Herşey çok iyi gidiyordu, şimdi bir çapanoğlu çıkıyor. Galiba bu pasaportsuz turistleri biri ihbar etti. Dur bakalım!”Döndük. Köyde, Pazar yerinin ortasında, Pazar gürültülerinin arasında beş-altı sakallı bizi bekliyordu. Bunlar köyün imamı ve ileri gelenleriydi. Hemen yerlere kadar eğilip selamlamakta fayda gördüm. En büyük ciddiyetle selamımı iade ettiler. Ama bu selamın sonunda başka şeyler olduğunu seziyordum. İmamın arkasında bir sıra adam, suçlu gibi dizilmişlerdi. Hepsi de aloşveriş ettiğim adamlardı. Hiç şüphesiz bu zavallılar, benim gibi kafir bir köpeğe mal sattıkalrı için cezalandırılacaktı.İmam Efendi, eşekteki bütün malları indirtti. Sonra bütün aldıklarımı cins cins ayırttı, her cins ayrı ayrı tartıldı. Patatesleri bile saydılar. İtiraz etmeği aklımdan bile geçiremiyordum. Bu, durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramazdı.Tartı işi bitince satıcılar birer birer heyetin huzuruna geldiler. Tek kelimesini bile anlama dım ama, şüphesiz sorgulanıyorlardı. İmam Efendi sert bir ifadeyle parmağını uzatmış, domatesleri, salatalıkları teker teker işaret ediyordu. Sonra bir küçük torba getirildi. Her satıcı kesesini açtı ve İmam Efemdiye bir kaç kuruş ceza ödedi. İmam Efendi, aldığı paraları önündeki torbaya atmadan önce ince ince hesap ediyor, paraları kuruş kuruş sayıyordu. Herkes cezayı ödedikten sonra torba kapandı ve ağzı büzülerek bağlandı.Sonra...Sonra...Hikaye inanılmaz bir gidiş almaya başladı. İyi dinleyin... İmam Efendinin bir işareti üzerine aldığım mallar, bir tanesi eksik olmamak üzere tekrar eşeklere yüklendi. Ve İmam Efendi... Dinleyin... Duyun bunu... Ve İmam Efendi, nazik bir el hareketiyle bana izin verdiğini belirterek kuruşlarla dolu torbayı bana verdi. Evet, bana verdi...Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. İmam Efendi, çeşitli dillere de vakıf muhterem bir zâtdı. Bil diği kadar Fransızcasıyla bana izahat verdi:“Çünkü satıcılar, sana sattıkları eşyadan kâr ettiler. Evet... %10 kazandılar. Halbuki yabancılardan kâr alınmaz. Kitap şöyle yazar; [Yabancıya misafirin gibi muamele edeceksin]”Bu yaşadıklarım karşısında neye uğradığımı şaşırmış bir vaziyette yata dönerken, başka bir yerde, bizim Molliére’imizde yazılı olanları düşünüyordum. Yanılmıyorsam şöyleydi:“Gerçekten öyle, Osmanlı’ya layık bir şuurla...”



Osmanlı âlimlerinin en büyüklerinden Müftü Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, ömrünün sonlarına doğru hastalanıp gücü kuvveti kalmamıştı. Uzun zaman hasta yattı. Fetvâ yazmakta zorluk çekiyordu. Pâdişâh ve âlimler kendisine bu işte yardımcı olmak üzere birini nâib, vekil seçmesini istediler. Zenbilli Ali Efendi, verâ ve takvâsından dînin emirlerini hakkıyla gözetme sinden ötürü bu işe Behâeddînzâde'yi münâsip gördü. Şeyh Behâeddînzâde, Zenbilli Ali Efendi nin 1526 yılında vefâtına kadar bu görevde kaldı.

Rivâyet edilir ki, Behâeddînzâde Muhammed Muhyiddîn Efendi zamânında bâzı uygunsuz hâller zuhûr etmişti. Bu hâllere devlet ileri gelenlerinden de bulaşanlar oluyordu. Behâeddîn zâde hazretleri sohbet meclislerinde meydana çıkan bu uygunsuz hâllerin, Resûlullah efendi mizin bildirdiği hükümlere uygun olmadığını ve bunların derhâl yok edilmesini, bâzı densiz kimselerin dînimize uymayan işler yapmalarına müsâade edilmeyip, bunlara mâni olunması gerektiğini söyledi. Onun bu sözleri, o uygunsuz kimselerin kulağına gidince, onlar bu zâta sinirlendiler. Hattâ öyle oldu ki, Behâeddînzâde'nin talebeleri, o uygunsuz kimselerin, hocalarına bir zarar vermelerinden endişelenmeye başladılar. Bu endişelerini kendisine arzettiklerinde, dil anahtarı ile söz kilidini açarak, şu mühim ve açık cevâbı verdi: "Dostlarım! Sizin korku ve endişeniz bende yoktur. Allahü teâlânın izni ve koruması ile onların zararından korkmam. Eğer beni öldürecek olurlarsa şehîd olurum. Hapsederlerse, benim için uzlet ve halvet olur. Yâni orada yalnız başıma ibâdet ve tâat ile meşgûl olurum. Eğer beni bu beldeden uzaklaştırırlarsa, hicret etmiş olurum. Bunların hepsi, Hakk'ı taleb eden ler için saâdettir. Hepsinin karşılığında nihâyetsiz sevaplar ve sayısız faydalar vardır." Onun bu sözlerini dinleyenler, dînimizin emirlerine ne kadar bağlı olduğunu, din gayretinin çokluğunu ve Allahü teâlânın rızâsını başka her şeyden üstün tuttuğunu böylece daha iyi anladılar.Behâeddînzâde Muhammed Muhyiddîn Efendi 1544 (H.951) senesinde hacca gitti. Ertesi sene dönüşünde Kayseri'de vefât edip, hocasının hocası olan İbrâhim Kayserî'nin yanına defnolundu.Şakâyık-ı Nu'mâniyye isimli meşhûr eserin sâhibi olan ve Taşköprüzâde diye tanınan Ahmed bin Mustafa Efendi, İstanbul'da Sahn-ı Semân medreselerinden birinde müderrislik yapmakta iken, başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır"Fâtih medreselerinde müderris idim. Bir gece, gecenin üçtebiri geçtikten sonra teheccüd namazını kıldım. Bundan sonra uyumuşum. Rüyâmda kendimi Medîne-i münevvere de Resûlullah efendimizin huzûrunda gördüm. Başıma bir taç giydirdi. Bu rüyânın tesiri ve heyecânı ile büyük bir sevinç içerisinde yattığım yerden doğruldum. Abdest alıp, âdetim üzere Kâdı Beydâvî hazretlerinin tefsîrini mütâlaaya başladım. Bu mübârek ve saâdet dolu gecenin sabahında gördüğüm rüyâyı hiç kimseye anlatmadım. Sabah namazından sonra Behâeddîn zâde hazretleri bir haberci göndermiş. Gelen haberci selâm verdikten sonra dedi ki:"Behâeddînzâde Efendi size selâm ediyor. İnşâallah pek yakın bir zamanda zât-ı âlileri kâdılık makâmına getirilecektir. Bu gece gördüğü rüyânın tâbiri budur dedi." Hâlbuki rüyâyı kimseye anlatmamıştım. Behâeddînzâde Muhyiddîn Efendi, gayb âleminden keşf yolu ile rüyâmı anlamıştı. Bu vak'adan kısa bir zaman sonra kendisini ziyârete gittim. Gördüğüm rüyâyı ve kendisi tarafından gelen habercinin naklettiği tâbiri anlattım. Rüyâmın tâbirinin aynen öyle olduğunu bildirip, yakın zamanda kâdı olacağımı müjdeledi. Bu sohbet esnâsında, kâdılığı taleb etmediğimi, mesûliyetinden korktuğumu söyledim. Bunun üzerine:"Kâdılık mesleğini taleb etme. Bu mesleğe istekli ve hırslı olmak uygun değildir. Ama talep ve rağbet etmediğin hâlde bu vazîfe verilirse, o zaman da reddetmeyip kabûl etmen gerekir." buyurdu. Bu çok güzel ve tesirli sözler gönlüme rahatlık verdi. Aradan çok zaman geçmemişti ki, bana Bursa kâdılığı verildi. Behâeddînzâde'nin sözlerini hatırlayıp, bu vazîfeyi kabûl ettim



Cihanın boyun eğdiği Padişahın fermanı okunuyordu. Sultanlar Sultanı 2. Bayezid-i Veli, Preveze Sancakbeyine:“İlk yaz olup, çiçekler açıncaya dek, 40 pare tekne hazırlatup, deryaya salasın!”Sancakbeyi Mustafa Bey, şanı yüce fermanı üç kere okuyup başına koydu. Ve hemen gerekeni yapmaya koyuldu.Bu 40 gemi ile Donanma-yı Hümayun’a katılacak ve Yunanistan seferine çıkacaktı. Fakat karanlık gecede kara düşler gören kara niyetli kafirler, Preveze’ye ani bir baskın yaptılar. Tersane kızaklarında bulunan gemilerin yarısını yaktılar. Buna rağmen Mustafa bey gemilerin yarısını kurtarmış ve düşmanları cehenneme yolcu etmişti.

O yıl mübarek Ramazan, Nisan ayına rastlamıştı. Çiçeklerin gonca verdiği Ramazan ın 8. günü yıldızlar sayısınca Osmanlı askeri Edirne’den hareket etti. Mübarek Sultanları Bayezid-i Veli, başlarındaydı. Bayramdan 4 gün sonra, zaferler saçan Padişah Sancakları, Modon önlerinde dalgalanı yordu. Donanma-yı Hümayun dahi denizi doldurmuştu. Modon ve Koron kaleleri, Yunanistan’ın en güneyindeki Mora yarımadasındaydılar. Cennetmekan Fatih Sultan Mehmed Han zamanında, buraların çoğu zaten “İslam Yurdu” olmuştu. Fakat bu iki kalenin fethi nedense gecikmişti. Osmanlıların niyetini bile düşmanlar kaleye doldurmuşlardı. Cephane ve yiyecekleri boldu. Kumandanları General Gabriel, kibirli ve hilekar idi. Bütün Avrupa’dan yardım istemişti. Buna rağmen Osmanlı ordusunun ihtişamı ve donanmanın heybeti karşısında çok korktular. Kaplumbağa gibi taş kaleye kapandılar. Ordu-yu Hümayun yetişince, kalenin kara tarafı, sanki deniz gibi dalgalanıyordu. Deniz üstü ise, yanyana duran Osmanlı tekneleriyle, kara gibi dümdüz olmuştu.Anadolu ve Rumeli topçuları, karadan denizden o mağrur kaleyi tam 30 gün topa tuttular. Kule ve burçların yıkıldığı ve neredeyse gazilerin içeri gireceği bir anda, Birleşmiş Haçlı Donanması çıka geldi. Başlarında meşhur Amiral Kontarini bulunuyordu. Hemen Osmanlı teknelerine saldırdılar. İslam leventleri de yaylarından çıkan oklar misali fırladı.“Allah Allah, İllallah. Muhammedün Resulullah. Şefaat Ya Resulallah.”Bir lahzada denizin mavi yüzü, al renge boyandı. Eğri Osmanlı kılıçları, denizdeki balıklar gibi parlıyordu. Din düşmanlarının kesik kelleri, taş gibi deryanın dibini boyluyor du. Yiğitlik ummanının kartalları, fitne gemileri çoğunu batırdılar, gerisini kaçırdılar. Böylece Modon keferesinin de, ümit yelkenleri suya düşmüş oldu. Fakat yine, de kalenin kara tarafındaki 3 katlı hendeğe güveniyor ve savunmayı sürdürüyorlardı. Osmanlı gazileri ise sadece Allah’a güvenirlerdi. Onlar, ebedi saadet yolcularıydılar. Dualı Hünkar buyruğu onlar için cana minnetti. Bu mukaddes yolda, ya kaleyi fethedip Gazi olacaklar, veya Cennet-i a’lâya uçacaklardı. Artık son gayretlerini gösteriyorlardı. Bu arada 2 casus, harp divanına gönderilmişti. Macar kralı, Padişahın ülkesinde neler olduğunu öğrenmek için bu adamları görevlendirmişti. Evrenosoğlu Ahmet Bey de onları yakalamış ve ferman üzere, Bayezid-i Veli’nin katına yollanmıştı. Otağ-ı Hümayun önünde zincire vurulmuşlardı.Bu zavallılar, gördükleri manzara karşısında dehşete düşmüşlerdi. Osmanlı Sipahi lerinin sür’ati, Azep piyadelerinin gayreti, Yeniçerilerin ihtişam ve top, cephane ve ağırlıkların azameti karşısında ağızları iki karış açık kalmıştı. Sadrazam Hacı Mesih Paşa, durumu Padişaha arzetti:-Devletlû Hünkarım!... İki Macar casusu yakalanmış. Hükmünüzü bekleşirler.-Nerede yakalanmışlar?-Semendre boylarında Sultanım.-Sorguları yapılmış, niyetleri anlaşılmış mıdır?-Beli Sultanım...Niyetleri küffar hesabına haber toplamaktır. Emir buyurun, hemen ibret-i alem için boynunu vurduralım...Bayezid-i Veli başını salladı:-Tiz bu iki haini zincirlerinden boşaltasınız. Yemek içmek veresiniz. Taa ki Modon kalesi Osmanlı oluncaya dek peşlerine iki fedai takasınız.-Ferman Sultanımızındır Devletlûm.-Gayretleri haber toplamak değil midir? Bu hisar Müslümanlara açıldıktan sonra onları da salıverin gideler. Gideler ki kafir krallarına Osmanlı’nın adalet ve cihad gayretini, gördükleri gibi aktaralar.Bu hengamede dört Venedik kadırgası timsah gibi sürünerek Modon dibine yanaştı. Silah, cephane ve asker boşaltırken, teknelerini de yakıp kül ettiler. Kafirlerin bu oyunu Sultan Bayezid’i pek gazaplandırdı. Koskoca Osmanlı Donanması arasından dört Venedik teknesinin kaçabilmesi canını sıktı. Kumandanları şiddetle azarladı:-Ne durursuz!.. Kefere-i Fecere taifesi kale dibinde meşgul iken, bari bizler de savlet idelüm. Umulur ki Cenab- Hakk’ın inayeti ve onların gafleti ile, bize bu hisarı nasib eyler.Padişah emri aynı anda, bütün birliklere ulaştı. Zaferi gölge edinen Sipahiler, Azep ler Yeniçeriler, kılıç gibi kınlarından sıyrıldılar. Kara ve denizden atılan top gülleleri, gök kubbeyi kararttı. “Allah Allah” sesleri Akdeniz semalarında çınlıyor ve Osmanlı kılıçlarında parlıyordu. Anadolu beylerbeyi Sinan Paşa, iman gayreti ile burçlara tırmanan ilk Mücahid oldu. Onu gören Yeniçeriler ve Sipahiler, dalga dalga kale içine aktılar.Veli Padişahın dediği çıkmış, duası kabul edilmişti. Venedik gemilerini karşılayan ve cephaneyi taşımaya çalışan Modon askerleri, ne yapacaklarını şaşırdılar!..İkindi saatlerinden gün batımına dek öyle bir cenk oldu ki, din düşmanları ya esareti, ya Cehennemi tercih ettiler. Kale içi sanki ateşten meş’aleye döndü. Ordularıyla yeryüzünü titreten Osmanlı Padişahı, yüzünü yerlere sürdü. Şükür secdesine kapandı. Zaferi Müslümanlara nasib eden Allahü Teâlâya hamd etti.Takvimler 10 Ağustos 1500 (14 Muharrem 906) tarihlerini gösteriyordu. Her şeyi gözleriyle gören Koron kalesi kumandanı ve Mora’daki diğer kaleler savaşsız teslim oldular. Böylece güney Yunanistan tamamen Osmanlı’ya geçti. Modon’un en büyük kilisesi derhal cami haline getirildi. Fetihten 5 gün sonraki Cuma namazını hep birlikte Modon camiinde kıldılar. Veli Padişah imamlık yaptı ve gazi kılıcıyla hutbe okudu.-“Kudret ve Kuvvet, ancak Allah’ındır. Müslümanlar ancak Allah’ın ayetlerini yüceltmek için yüceltmek için cihad ederler. Zafer, sadece O’nun yardımı ile kazanılabilir. Cenab-ı Hak cümlemizi kendi dosdoğru yolundan ayırmasın...Âmin.



26 Ağustos 1526...Osmanlı ordusu Mohaç ovasında...Güneş henüz doğmamış!Başlarında Cihan Padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han. Muhteşem Otağ-ı Hümayun, “Hünkar Tepesi”ne kurulmuş. Burası ovanın en yüksek noktası. Osmanlı ordusunun mevcudu 100.000’i buluyor. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa, sol kanada Vezir-i Azam Damat İbrahim Paşa kumanda ediyorlar. Öncü kuvvetlerin başında meşhur Akıncı Sultanoğlu Gazi Bali Bey, artçı kuvvetlerin başında ise Gazi Hüsrev Bey bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim Han, bu iki cesur akıncı beyinin de öz dayılarıydı. Osmanlılarda bulunan yeni dökülmüş 300 kadar ağır top, dünyada henüz görülmemişti.200.000 kişilik düşman ordusunun 50.000’i Papalık, Lehistan, Çek, Slovak, Hırvat, askeri idiler. Macar kralı II. Layoş’un imdat istemesi üzerine yardıma gelmişlerdi. Yardıma gelmişlerdi. Onların da 100 kadar topu.

Güneş doğmadan mübarek Osmanlı askerleri, at üstünde ve cemaatle namaz kıldılar Başlarında bütün Müslümanların halifesi ve Osmanlıların Serdarı, Gazi Sultan Süleyman Han Hazretleri...Namaz bitince Cenab-ı Hakk’a “Zafer nasip etmesi için” topluca dua edildi Sonra Mücahid Sultan, Mohaç kahramanlarına seslendi:-Ey, Mübarek Sancak-ı Şerif altında toplanan Müslümanlar!.. Ey Yeniçeriler, Azep ler, Sipahiler...Humbaracılar, Çarhacılar, Akıncı Beylerim...Erlerim, Erenlerim, Askerlerim Cümle alem bilir ki, Müslümanlar, yalnız ve yalnız Allah Rızasını kazanmak için cenk eder ler. İşte bizler de buralara kadar, İslam dininin yayılmasına mani olmak isteyen fitnecilerle harp etmeye geldik. ölürsek şehidiz, kalırsak gazi... Gayrı göreyim sizi.Günlerdir yağan yağmur, Mohaç ovasını çamur haline getirmişti. Türklerin Karasu dedikleri taraf, zaten derin bir bataklık idi.Her zamankinin aksine Osmanlılar, hemen hücum geçmediler. Nedense yerlerinden kımıldamıyorlardı. Bu duruma, düşman kumandanları da hayret etmişlerdi. İkindi vaktine kadar bekleyen Birleşik Haçlı Kuvvetleri, daha fazla sabredemediler, kendileri hücuma geçtiler. Osmanlı Serdarı gülüyordu. Yarım saat içinde arzusu gerçekleşmiş, haçlı kuvvetleri iyice yayılmıştı. İşte bu sıralarda 300 balyemez topu birden ateşe başladı. Ağır ateşten kaçan düşman birlikleri, Osmanlı saflarına sokuldular. Nihayet Gazilerin sabırsızlıkla beklediği Harp buyruğu verildi:-Ya Allah...Bismillah...Allahüekber...Muharebenin ilk anında sol kanadımız bozulur gibi oldu. Rumeli sipahileri ikiye ayrılmaya başladılar. Fırsat bulan düşman kuvvetleri de yarıktan içeri girmeyi başardılar. Fakat karşılarında koca kavuklu Yeniçerileri görünce iş değişti. Macarlar, Sırplar, Çekler, Sloven ve Papalık askerleri pusuya düştüklerini çok geç anladılar. Top ateşi, düşmanın ön ve arka taraflarını zaten ayırmıştı. Yeniçeriler de bu ateş artıklarını ufalayınca, gavurcuk lar kaçacak delik arıyorlardı. Bali Bey ve Hüsrev Bey, Osmanlı hilalinin iki ucunu sür’atle kapatıyorlardı. İkiye ayrılmış olan Rumeli Süvarileri, Serdarın emrini emsalsiz bir mükemmellikle yerine getirdiler. Birleşik kafir sürülerine, yalnız Karasu Bataklığı açık bırakılmıştı. Diğer tarafları tamamen sarılan düşmanlar, fırlayıp kaçmak istedikçe netice alamıyorlardı. Perişan halde Karasu önünde yığıldılar. Kral Layoş da onlar arasındaydı. Bir yandan top gülleleri, öte yandan Yeniçeri kılıcı, bu talihsizleri ya Cehenneme veya bataklığa itiyordu. “Allah Allah” sesleri Mohaç ovasını inletirken, 35 Macar şövalyesi birliklerinden ayrıldılar. Çünkü bunlar, Kanuni Sultan Süleyman’ı öldürmeye yemin etmişlerdi. Hristiyan lığın ikbali için, bu cinayeti göze almışlardı. Muharebeden çok önce bir kilisede bu karara varmışlardı. 3 kol halinde ilerlemeye başladılar. İki yan tarafta yürüyenler, daha zırhlı idi. Ortada bunları koruyorlardı. 200.000 kişilik kalabalık içinde bu 35 maceraperestin hareketi pek dikkat çekmemişti.Yeniçeriler ekseriya zırhsız askerleri seçiyor ve anında işlerini bitiriyorlardı. Buna rağmen 35 yeminlinin 9’unu tesadüfen hakladılar. Tabii niyetlerini hiç bilmiyorlardı. Eğer azıcık şüphelenselerdi, tamamını kıyma haline getirmeleri işten bile değildi. Fakat kaçıyor zannıyla bırakıyorlardı. Nasıl olsa arkadaki sipahiler, muharebe kaçaklarını bekliyorlardı.Yeniçerilerin satırından sıyrılan bu bahtsızlar, daha hızlı ilerlemeye başladılar. Azep askerleri de, piyade ve yalın kılıç dövüşürlerdi. Onlar da kendilerine saldırmayan bu zırhlı grupla fazla ilgilenmediler. Aynen Yeniçeriler gibi “kaçıyorlar” zannına kapıldılar. Ama onlar da hainlerin 8’ini layık oldukları yere göndermeyi ihmal etmediler.Herşeye rağmen sağ kalan 18 şövalye ilerlemeye devam ediyorlardı. Hâlâ 3 kol halinde idiler.Daima en önde veya en arkada savaşan Sipahiler, ne yazık ki şu anda yerlerinde değildiler. Çünkü düşmanı Karasu’ya sürmek gayesiyle yan taraflara kaymışlardı. Bu yüzden suikastçilerin işi son derece kolaylaşmıştı. Fakat onların asıl korktukları, Padişahın özel muhafızları olan “Hassa Alayı” idi.İşte Otağ-ı Hümayun artık görünüyordu. Fakat etrafta Hassa askerlerinden kimse yoktu. Gerçekten de çok talihliydiler. Çünkü 31 yaşındaki genç Padişah, şahsını korumakla görevli Hassa Alayını bile cenge göndermişti. Muharebenin bir an önce bitmesini istiyordu. Otağın etrafında sadece 9 nöbetçi kalmıştı.Şövalye Marczali sırıtarak istavroz çıkardı ve:-Asil Şövalyeler!..Görüyorsunuz ki bütün hristiyan azizleri açıkça bize yardım ediyorlar. İşte “Muhteşem Süleyman” elimizde. Sonra da ilave etti:-Sen ve sen! Benimle gelin! Diğerleriniz şu muhafızları haklasın!Marczali ve iki arkadaşı telaşla Otağ-ı Hümayuna daldılar. Diğerleri de, dokuz serdengeçtiye çullandılar.Mücahid Sultan, yabancı sesler duyduğu için, okuduğu Mushafı kapattı, doğruldu. Uzun kılıcını sıyırırken, suikastçilerden biri O’nu gördü. Olanca hıncıyla Macarca bağırdı:-İşte burada!..Bağırırken, bir an gerideki arkadaşlarına bakmıştı. Bu bakışı onun hayatına mal oldu. Çünkü Sultan’ın uzun kılıcı, o anda koltuk altından girip çıkmıştı bile..Yorgun şövalye büyük bir şangırtı ile yere yığıldı. Otağ ile iç Otağın arasını bir atlas perde ayırıyordu. Arkadaşlarının düştüğünü farkeden diğer ikisi hamle ettiler. Gazi Padişah, önde saldıranı, bütün ağırlıkları ile ötekinin üzerine itti. İkisi birlikte yuvarlanırlarken, kendisi de Otağın ortasına sıçradı. Pek merak etmişti. Bu sebeple bir de nâra attı:-Bre kafirler!...Sizler de kimsiniz?.. Nereden çıktınız?.. Ne istersiniz?Doğrulmaya çalışan Marczali, Türkçe cevap vermez mi!-Bizler, seni öldürmeye yemin etmiş şövalyeleriz.-Hemi de Türkçe konuşurlar!..-Hun Türklerini unuttun mu yoksa?Kanuni tebessüm etti:-Eveeet... Hungaryalılar!.. Türk soyundan gelirsiniz. Ve bir Türk Padişahını öldür meye yemin ettiniz öyle mi?-Fakat önce sen bize saldırdın. Devletimizi düzenimizi yıkmak istedin. Malımızı mül kümüzü, dağımızı, taşımızı almak istedin...-Baka Hugaryalı! Şunu hiç unutma...Mülk sadece Allah’ındır bizim malda, mülkte, dağda, denizde ne gözümüz ola!.. Bizler yalnız Allahü Teâlânın emrini yaymaya çalışırız... Sizlere, dünya ve ahiret saadetini teklif ederiz. -Ama dünyayı bize zindan ederek..Tam bu sırada Marczali’nin arkadaşı bir ok fırlatmaz mı! Bereket versin Padişahın sırtındaki ince Osmanlı zırhını delemedi. Derhal mukabele eden Kanuni’nin hançeri, hainin gözünden girip beynine saplandı.Şimdi teke tek idiler. Muhteşem Süleyman tekrar nara attı:-Hamle et bre kafir!..Tam bu sırada Bâlî Bey Otağın içine atıyla birlikte daldı. Arkasından da serdengeçti ler yettiler. Koca Osmanlı Sultanını kılıç üzere bulan Bâlî Bey, az daha atından düşeyazdı. Yıldırım gibi aralarına sıçradı. Fakat Cihan Hükümdarı eliyle “çekil” işareti yaptı ve :-Bu asilzadeler bizi öldürmeye yemin etmişler Bâlî Beyim... dedi. Akıncı beyi:-Keferenin yemini de ne ola Sultanım!.. deyince Marczali çok kızdı:-Ey Osmanlı, unutma ki Hun Türkleri de yeminlerinden dönmezler.. diyebildi.Bâlî Bey artık sabredemeyecekti. Fakat Mücahid Sultan hâlâ tebessüm ediyordu:-Tasalanma Bâlî Beyim tasalanma! Bedr cengini hatırlamaz mısın?.. dedi.-Beli Sultanım...-Hazret-i Ali o Mübarek günde kendisine silah çeken öz kardeşi Akil ile çarpışmamış mıydı?..Bizler de o büyüklerin yolunda değil miyiz? Sen gayrı tasalanma, var kendi işini gör.İki saat içinde 200.000 kişilik düşman ordusu Mohaç’ta imha edildi. Müslüman lara kılıç çektikleri için hangi ırktan olursa olsun, yeryüzünden silinip gittiler.



Beşir Ağa, küçük yaştan îtibâren Yapraksız Ali Ağa'nın yanında sarayda yetişti. 1707 senesinde saray hazînedârı oldu. Sultan Üçüncü Ahmed'in şehzâdeliği sırasında müsâhibi, danışmanı idi. Sonraları dârüsseâde ağası Süleymân Ağa ile berâber 1713'de Kıbrıs'a gönderil di. Kıbrıs'dan Mısır'a ve oradan da Hicaz'a gönderilerek şeyhül-haremeyn vazîfesi verildi. Bu vazîfesi sırasında Mekke-i mükerremede bulunan ve evliyânın büyüklerinden olan Ahmed-i Yekdest hazretlerinin derslerine ve sohbetlerine katıldı. Ondan pek çok feyz alıp tasavvufda yükseldi. Duâlarına mazhar oldu. 1717 senesinde İstanbul'a çağrılarak dârüsseâde ağalığına tâyin edildi. Bundan sonra Sultan Üçüncü Ahmed Hanın pâdişâhlığının son ve Sultan Birinci Mahmûd Hanın pâdişâhlığının ilk devirlerinde olmak üzere ölümüne kadar tam otuz sene dârüsseâde ağalığı yaptı.

Bu vazîfesi sırasında çok hizmet eden Beşir Ağa, Bâb-ı âlî civârında câmi, medrese, tekke, çeşme ve kütüphâne; Eyyûb'da bir medrese, kütüphâne ve çeşme yaptırmıştır. Fâtih, Beşiktaş, Kocamustafapaşa, Fındıklı, Üsküdar ve Sarıyer'de çeşmeler, Medîne-i münevverede de pekçok hayrât yaptırmıştır. Yaptırdığı Bâb-ı âlî yakınındaki câmi yanındaki kütüphânede 1368, Eyyûb'deki kütübhânesinde ise 219 cild kitap vardır. Bu kitaplar bugün Süleymâniye Kütüphânesinde, adına ayrılan bir bölümde muhâfaza edilmektedir. Ayrıca ilk matbaanın kurulmasında mühim rolü vardır. İbrâhim Müteferrika, İstanbul'da ilk matbaayı açtığı gibi, ilk kâğıt fabrikasının da Yalova'da açılmasına gayret etti. Bu fabrika için en uygun yer Beşir Ağa'nın çiftliği idi. Çiftliğini bu iş için seve seve vakfeden Beşir Ağa, fabrikanın kurulmasından çok kısa bir zaman sonra 1746 (H.1159) yılında vefât etti. Kabri, Eyyüb Sultan Türbesindedir.Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri şöyle anlatmıştır:"Muhammed Kumul Efendi vefâtından önce, hastalığı sırasında bana; "Şu bir kaç cild kitâbı, dârüsseâde ağası Beşir Ağa'ya götür. Bizim duâ ettiğimizi söyle. Bunlar Medîne-i Münevvere’ye gönderilecek. Bunların konulacağı yeri onlar bilirler. Gönderip bizi duâdan unutmasınlar." şeklinde vasiyette bulundu. Bir kaç gün sonra vefât etti. Vasiyetleri üzerine o kitapları alıp, vâlilerin toplantı günü olan Çarşamba günü huzurlarına vardım. Kalkıp kucaklayarak, yanlarına oturmamı söyledi. Hâl hatır sorduktan sonra, İstanbul'da bulunup, ziyâretlerine fazla gidemediğim için üzüldüğünü söyledi. Merhûm Muhammed Kumul Efendinin selâmını söyleyip kitapları arzettiğimde, büyük bir üzüntü ve ağlama ile kitapların yerine gönderilmesi için emir verdi. Mecliste bulunanlara beni tanıtıp; "Âhiret kardeşimizdir." dedi. Vedâ edip kalktığımda, hizmetçilerine şöyle emretti:"Bize gelenler dünyevî bir iş için gelirler. Bu zâtı iyi tanıyın. Geldiği zaman misâfir var diye bekletmeyin. Zîrâ bunlar bizi Allah rızâsı için ziyârete gelirler." Koynuma bir kese koydu. Bakınca içinde yüz altın olduğunu gördüm."Hacı Beşir Ağa, zamânının büyük evliyâsı ve meşhûr âlimi Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri ile yakın dost ve âhiret kardeşi idi. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri ikinci defâ Mekke'ye gidişinde şöyle anlatmıştır:"Mekke'ye giderken Medîne'ye uğradık. Hocam Ahmed-i Yekdest hazretlerinin vasiyetine uyarak Medîne'de ikâmet eden Şeyh Abdürrahîm Buhârî hazretlerinin yanına gittim. Görüşüp konuştuktan sonra beni Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem Kabr-i şerîfini ziyârete götürdü. Ziyâret sırasında koynundan bir kâğıt çıkarıp okuduktan sonra, bana vererek tebrik etti. O sırada yanımızda bulunan bir zât da beni tebrik etti. Bana verdiği bu icâzet sebebiyle kucaklayıp öptü. Ertesi gün tekrar Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfini ziyârete gittim. Bu sırada kendimden geçip, yere çöktüm. Bir süre böyle kaldıktan sonra gözlerimi açtığımda, yanımda duran birini gördüm. Bana selâm verip; "Ağa sizi bekliyor, buyurun!" dedi. "Ağa kimdir?" dedim. "Şeyh-ül-harem, ağa hazretleridir." dedi. Yanına gittiğimde bir gün önceki ziyâretimizde yanıma gelip beni tebrik eden zât olduğunu gördüm. Bana; "Siz ziyâret sırasında kendinizden geçince, bu hizmetçiyi gönderip; "Yanında bekle, eğer düşecek olursa yavaşça tut ve yere oturt." dedim. Hamdolsun düşmediniz." dedi. Onunla oturup sohbet ettikten sonra, bu zâtın hocam Ahmed-i Yekdest hazretlerinin talebelerinden Hacı Beşir Ağa olduğunu öğrendim. Berâberce tekrar Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin kabr-i şerîfini ziyâret ettik. Ziyâretten sonra birbirimizi unutmamak üzere âhiret kardeşi olduk." Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin tanışıp âhiret kardeşi olduğu bu zât, o zaman şeyh-ül-harem vazîfesi ile orada bulunan dârüsseâde ağası Beşir Ağa idi."



İkinci Selim kaşlarını çattı:-Şu Kıbrısçık adasının fethi gayri elzem oluptur. Divan-ı Hümayun toplantı halindeydi. Fatih’ten sonra Padişahlar, ancak çok önem verdikleri toplantılara katılırlardı. Veziriazam Sokollu, bu meselede nedense tereddüt gösteriyordu:-Böyle küçük bir adanın zaptı, em uzun sürebilir Sultanım!.. Hem de Saltanatınıza ne ilave edebilir ki? Üstelik 40.000 duka altını vergilerini her yıl muntazaman öderler!..Padişah bu sözlere sinirlendi:-Sen ne söylersin Paşa!.. Billur kasede de olsa, bal şerbeti içindeki küçük bir sinek, sizlerin midesini bulandırmaz mı yoksa?

Divanda bulunan büyük Türk denizcisi Piyale Paşa, Hünkarı sakinleştirmek istedi:-Yeter ki siz ferman buyurun Sultanım!...dedi.Sonra Sokollu’ya dönerek ilave etti:-Koca Vezirimiz de bilir ki, o adada üslenen Venedik korsanları ticaret tekneleri mize musallattırlar.Sokollu taraftarı olan 2. Vezir Pertev Paşa söz istedi:-Alaman kafiri ve Acem Şiileriyle sulh yaptığımız şu günler, Kıbrıs seferi için bulunmaz ganimettir.Padişah başını öne doğru, Sokollu ise yana doğru salladılar.-Sen ne düşünürsün Lalam?İkinci Selim’in hocası Lala Mustafa Paşa, Divan’da 6. Vezir idi. Padişah onun da fikrini öğrenmek istiyordu:-Muhakkak hatırlarsınız ya Devletlûm. Kıbrıs eşkıyaları gençliğinizde de sizi meşgul ederlerdi. Bir kere, içinde atlarınız da bulunan bir tekneyi vurmuşlardı!Padişah tebessüm etti:-Öyle olmuştu Lalam, öyle olmuştu.Şeyhülislam Ebussuud Efendi susuyordu. İkinci Selim ona hitabetti:-Muhterem Hocamız...Kerem ediniz...bizleri irşad buyurunuz...Bütün insanların ve cinnilerin hocası kabul edilen büyük Âlim, beyaz sakalını sıvazlı yordu. Tane tane konuştu:-Devr-i Saadet’ten hemen sonra İslam Mücahidleri, Kıbrısçığı dahi küfürden kurtar mışlar idi. Sonraları Venedik keferesi ol beldeyi işgal ile fitne ve fücura dalmışlar. Şol kadar ki, mübarek yolculuğa çıkan Hacı teknelerimize dahi tecavüz cür’etinde bulunmakta imişlerBu inandırıcı sözler üzerine Padişah, “Ne dersin?” gibisinden Sokollu’ya baktı.Veziriazam kat’i olarak azınlıkta kalmıştı.İkinci Selim son sözünü bildirdi:-Fermanımızdır: Kıbrısçık Biiznillah fetholuna!15 Mayıs 1570...Kurban Bayramı arefesi...Lala Mustafa Paşa 56 parça harp gemisiyle, denizcilerin piri Barbaros’un Beşiktaş’ taki türbesini ziyaret etti. Kurbanlar kesildi. Sonra da denize açıldı. Bizzat Padişah bu mücahidleri Yedikule’ye kadar yolcu etti, duada bulundu.Piyale Paşa daha kıdemli olmasına rağmen, bu seferin serdarlığına Lala Mustafa Paşa tayin edilmişti. Çünkü Kıbrıs’ta kara savaşı yapılacaktı ve o da iyi bir karacıydı. Cerbe kahramanı Piyale Paşa ise, bu mukaddes cihada seve seve katılmıştı. Tıpkı Eshab-ı Kiram efendilerimizin yaşadığı günlerdeki gibi... Çünkü o zamanlarda da, gazaya çıkan en kıymetli Resulullah dostları, kendilerinden küçük, fakat işlerinin ehli kumandanların emrinde canla başla savaşmışlardı.Aslında Kıbrıs seferi için 400 parça gemi tahsis edilmişti. O zamana kadar bu kadar büyük bir armada görülmemişti. Padişahın niyetini açıkça belli eden bu kuvvet karşısında Venedik, her zamanki gibi bütün Avrupa’dan imdat istedi. Osmanlı ile daima harp halinde bulunan Papalık ve İspanya ile bazı küçük devletçikler, yardım kakarı aldılar. Fransa ve Almanya yan çizmişlerdi. İspanya 60, Papalık 2, Malta 4, Cenevizliler 5, Savoie Dükalığı 7 kadırga gönderecekti. Toplam 206 parçadan ibaret haçlı donanması Girit adasında toplanmaya başladı. Bu tekneler içinde 36.000 deniz askeri, 16.000 kara askeri, 1.300 de top vardı.Donanma-yı Hümayun, İstanbul’dan daha önce ayrılan Piyale Paşa kuvvetleriyle Rodos adasında buluştu. 1 Temmuz günü, Kıbrıs’ın Limasol limanına demir atıldı. Ertesi gün de Türk ordusu karaya çıkıyordu. Serdar ilk olarak adanın merkezi Lefkoşe’yi ele geçirmek istiyordu. Halbuki asıl silah deposu Magosa idi. Bu yüzden Piyale Paşa ilk olarak oranın fethini tavsiye etmişti. Ama Serdar, merkezin düşürülmesine karar verdi. Çünkü Kıbrıs Genel Valisi Dandolo Lefkoşe’de bulunuyordu. Topçu kumandanı General Martinengo da çok meşhur bir Venedikliydi. 10.000 kişilik Lefkoşe garnizonunda ve adadaki diğer Latin askerlerine, General Marco Bragadino kumanda ediyordu. Türk Ordusunda ise 60.000 kara askeri, 40.000 deniz askeri mevcuttu. Donanma-yı Hümayun’a Piyale Paşa kumanda ediyordu. Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa, Uluç Ali Reis, Murat Reis, ve Dal Mahmut Beyler, O’nun emrindeydiler. Osmanlı askeri karaya çıkar çıkmaz yerli halk, onları kurtarıcı olarak karşıladı. Çünkü kendilerini pek yüksek gören Venedik, adalılara köpek muamelesi yapıyorlardı. Kiliselerine bile atla giriyorlar, her türlü yağma ve ahlaksızlığa göz yumuyorlardı.Derhal başlatılan Lefkoşe kuşatması, Osmanlı askerlerinin bütün gayretlerine uzayacağa benziyordu. Genel Vali ve Generaller dayanıyorlardı. Bütün ümitleri, Girit’te toplanmakta olan Haçlı gemilerindeydi. Her an yetişmesini ümit ediyorlardı. Çok sıkışırlar sa, Magosa’dan da imdat isteyebilirlerdi. Buna mani olmak için Uluç Reis denizden, Dulkadir Beylerbeyi de karadan Magosa önlerine geldiler.Kuşatmanın başlamasından 49 gün sonra Osmanlılar, 9 Eylül’de Lefkoşe’ye girdiler. Genel vali, ölüler arasındaydı. Fakat Generaller, Bragadino ve Martinengo, Magosa’ya kaçmışlardı. Lefkoşe’nin Ayasofya kilisesi cami haline getirildi. Fetihten sonraki ilk Cuma, 15 Eylül’e rastlıyordu. O gün hutbe Cihan Padişahı ve bütün Müslümanların halifesi Sultan II. Selim Han adına okundu. Müslümanlar kadar yerli Rumlar da sevinç içindeydiler. Çünkü o devre göre inanıl maz ve erişilmez İslam adaletine kavuşmuşlardı. Fakat Magosa hâlâ dayanıyordu. Serdar, Diyarbekir eski Beylerbeyi Muzaffer Paşa’yı Kıbrıs Beylerbeyliğine tayin etti. çünkü sefer halinde iken Serdarlar, aynen Padişah yetkilerini kullanabilirlerdi. Lala Mustafa Paşa, onu 2000 kişilik bir kuvvetle Lefkoşe’de bıraktı. Kendisi Magosa taraflarına gitti. Lefkoşe düştükten sonra Baf, Limasol ve Larnaka kaleleri kolayca ele geçirildiler. Birleşik haçlı donanması, bu sıralarda Girit adasından ancak hareket edebilmişlerdi. 22 Eylül’de Meis adası açıklarına geldiklerinde Lefkoşe’nin 10 gün önce düştüğünü öğrendiler. Bunun üzerine, artık Kıbrıs’ı kaybettiğini anlayan haçlı donanması, Sicilya’ya geri çekildi. Magosa kuşatması başladığı sırada Kıbrıs’ın geri kalan tamamı Osmanlıların elinde idi. Donanma-yı Hümayun İstanbul’a hareket etti. bu sularda 40 tekne bırakılması uygun görülmüştü. Lala Mustafa Paşa, Magosa önünde fazal kan dökülmesini istemediği için acele etmiyordu. Direnen Venediklileri teslime zorlayacaktı. Birkaç sulh teklifinde bulundu. İsterlerse sağ salim gidebileceklerini...canlarını ve taşınabilir mallarını kurtarabileceklerini bildirdi. Fakat kibirli generaller, tekliflerin hepsini reddettiler. Kale kapısına “ibret” için asılan Genel Valinin kesik kellesini gösterdiler ve:-Bunun yerine seninki sallanmadıkça Magosa’dan çıkmayacağız...diye haber yolladılar.Lala Paşa, kalenin içini görebilecek yükseklikte 10 tahta kule inşa ettirdi. İçlerine, 4’ü ağır olmak üzere 74 top yerleştirildi. Sonra bu kuleler, kalenin etrafına dizildi. Bahara doğru, kalenin yiyeceği sonuna yaklaştı. Venedikli kumandan Bragadino, mümkün olduğu kadar fazla dayanmak arzusundaydı. Bu yüzden bir gece, kalede bulunan 8.000 yerli ahaliyi surların dışına atmaktan çekinmedi. Mustafa Paşa, ayaklarına kapanan bu zavallılara korkmalarını, fetihten sonra evlerine kavuşacaklarını müjdeledi.Osmanlı ordusu buralarda epeyce oyalanmıştı. Bu kafirlerin teslim olmaya pek niyetleri yoktu. 1571 Haziranı sona ererken, bir Cuma sabahı toplu hücuma geçildi. Öğleye kadar çok kanlı bir çarpışma oldu.Ertesi Cuma tekrar...Ertesi Cuma tekrar...Bu kanlı hücumlar, 6 hafta muntazaman tekrarlandı. 7. Cuma sabahı Mücahid Gazi ler gördüler ki, Magosa Burçlarında beyaz bayraklar sallanıyor...Çünkü akıllı (!) Bragadino bile anlamıştı ki, bu Cuma akınları kıyamete kadar devam edecek!.. Çaresiz teslim şartnamesi imzalandı. Anlaşmaya göre Şövalyeler ve Generaller atlarıyla, diğerleri de silahlarıyla Magosa’yı terkedeceklerdi. Bir Türk kadırgası, kendilerini Girit’e götürecek, buna karşılık kale ve zindanlardaki 50 Türk esir Osmanlılara teslim edilecekti.1 Ağustos 1571 günü Osmanlılar, kanlı Magosa’ya girdiler. Adayı terke hazırlanan Şövalyeler de, âdet olduğu için muzaffer kumandan Lala Mustafa Paşa’ya veda etmek istediler. Serdar, bu inatçı mağlupları askeri merasimle karşıladı ve kendilerini teselli etti:-Üzülmeyin asil şövalyeler...Nasıl olsa Girit adası sizin elinizde!..Bu sebeple Akdeniz hâlâ bir Türk gölü sayılmaz... gibi şeyler söyledi. Veda merasimi bitmek üzere iken, sanki yeni hatırlamış gibi soruverdi:-Misafirimiz olacak Şövalyeyi tanıyabilir miyim? Sizleri Girit’e götürecek kadırga mız dönünceye kadar, acaba hanginizle arkadaşlık edeceğiz?Nedense Bragadino, bu alaylı suale pek sinirlendi:-Paşa!...Paşa!...dedi. sizlere değil bir şövalyemizi, uyuz bir köpek bile bırakamayız.O sırada Konya Beylerbeyi Hasan Paşa söze karıştı:-Ne kızıyorsun General Efendi!...Henüz 50 Osmanlı esirini bile teslim etediniz!...Bragadino daha da dikleşti:-Onların hepsi benim kölelerim değildi ya!..İşte bu cevap üzerine o sakin Lala Paşa, balyoz gibi yumruğunu havaya kaldırdı:-Karındaşlarım kandedür?... diye gürledi.Venedikli nihayet baklayı ağzından çıkardı:-Anlaşma gecesi maalesef bazı şövalyeler onları katletmişler...efendimiz!..-Ya senin yanındakiler ne oldu?...-Ben dahi onlara uydum...Lala Paşa hırsından deliye dönmüştü. Fakat sinirlerine hakim olması gerekti...-Bre kafir oğlu!...Kendi imzaladığın anlaşmayı gene kendin bozdun...Var gayrı gör akıbetini.Venedikliler hep birlikte bağırışmaya başladılar:-Adalet isteriz!...Merhamet isteriz!...Anlaşmamız var!...Serdar onları sert bir hareketle susturdu:-Bre mel’unlar!.. Ne anlaşması! Onu siz kendiniz bozdunuz. Fakat üzülmeyin!.. Adalet yerine getirilecektir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez, adaletin hükmü kısastır. Biraz sonra alınan fetva üzerine hüküm infaz edildi. Şehid edilen 50 Türk’e karşılık 49 Venedikli asıldı. Bragadino ise, Mücahidlere reva gördüğü işkencenin aynıyla burnu ve kulakları kesilmiş ve derisi yüzülerek , cezasını çekti.Böylece 13 ay kızıl kanlara bulanan Kıbrıs adası, o günden beri Müslüman Türk olmuş ve Yeşil Ada haline getirilmişti.İkinci Selim Han’a zafer müjdesi geldiğinde pek sevinmiş, herkese hediyeler dağıtmıştı. Serdar’ın yaptıklarını da bütün teferruatıyla dinleyen hükümdar, şöyle konuştu:-Lalamız berhüdar ola!...Her yaptığı makbulümüzdür. Çünkü Sevgili Peygamberimiz buyurmuşlardır ki: “Kısas’ta hayat vardır.”

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter