Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Yezidîler veya daha doğrusu Ezdîler, IŞİD katliâmları ile gündeme geldiler. İçine kapanık ve farklı yaşantıları, dışarıda hem alâka uyandırmış, hem de aşağılanmalarına yol açmıştır.

İçine kapalı bir topluluk olan Yezidîlerin farkına, Türk amme efkârı, 80’lerdeki anarşi devrinde siyasî sebeplerle toplu halde İsveç’e iltica etmeye başladıkları zaman vardı. Gazeteciler Mardin’deki Yezidî köylerine gidip, “Şeytana Tapınanlar Arasında” başlıklı sansasyonel ve biraz aşağılayıcı röportajlar yapardı. Yezidîler, şimdi de yanlış olarak “Sünnî” diye lanse edilen, IŞİD katliâmları ile gündeme geldi. Dünya, buna diğer halklardan daha fazla alâka gösterdi.

Bir Yezidî türbesinde âyin

Şeytanın gözyaşları

Yezidîlik, doğru adıyla Ezdîlik’in menşei hakkında açık bir bilgi yoktur. Dine adını veren Ezd (İzed, Yezdan), Eski Farsçada Tanrı’nın ismidir. Ezdî, tanrıya inananlar demektir. Emevî halifesi Yezîd ile bir alâkası bulunmamaktadır. Kürtçe Ezda (Yaratan) kelimesi veya İran’ın Yezd şehri ile de alâka kuranlar vardır. Bazıları, Ezdîliği, Kürtlerin ananevî dini ve Zerdüştlüğün orijinal hâline en yakın inanç olarak kabul ederek yüceltir; bunların zorla Müslümanlaştırıldığını söyler. Halbuki Ezdîlik, Mitra dinine yakındır; ama Zerdüştlük ile arasında esaslı zıtlıklar vardır.

Ataları, ME 6. asırda Pers zulmünden kaçarak Asurlular tarafından Doğu Anadolu’ya yerleştirilmiş eski İran kabileleri olduğundan, Kürtler, antik İran dinlerinde idiler. Zamanla coğrafya itibariyle Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık tesirine girdiler. Hazret-i Ali ve Muaviye’ye karşı çıkan Hâricî mezhebine mensup Yezîd bin Enîse, Kürdistan mıntıkasında yerleşip mücadelesini burada sürdürmüştü. Bazı İslâm kaynakları, Ezdîliği buna bağlar. Tarih içinde Ezdîlerin, bu ismin de tesiriyle Halife Yezid’e sahip çıkmaları, iddiayı doğrular mahiyettedir.

Laleş'te Şeyh Adiy türbesi

Şeyh Abdülkâdir Geylânî’den ders alan ve Adeviye tarikatının kurucusu bir sünnî evliyası olan Şeyh Adiy bin Müsâfir ile soyunu Ezdîlerin mukaddes bilmeleri, meseleyi iyice giriftleştirmiştir. Emevî soyundan gelen Şeyh Adiy’nin (v.1162) Musul’da Laleş vadisindeki kabri, Ezdîlerin mukaddes hac mekânıdır. Bazılarına göre, Ezdîlik, Şeyh Adiy’nin müridlerinin, zamanla Sünnîlikten uzaklaşarak büründüğü farklı bir inanç sistemidir. Görüldüğü kadarıyla Ezdîlik, Mitra, Manike ve Zerdüşt gibi antik İran dinleri ile, Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlıktan ciddi tesir görmüş senkretik (bağdaştırıcı) bir dindir.

Tarih içinde mıntıkaya hâkim olan İslâm devletlerinin zimmî (gayrımüslim vatandaş) statüsünde kabul ettiği Ezdîlerin büyük kısmı zaman içinde Müslüman olmuştur. XX. asır başlarında bile Müslümanlığa giren Kürt toplulukları vardır. Meşhur Kürt politikacı Ahmed Türk’ün dedesi Hasen Kanco, ihtida etmiş bir Ezdîdir. Kürtlerin bir kısmı, Arap fetihleri sırasında Müslüman olmuştu. Hamidiye alaylarında Yezidîler vardı. İttihatçılar zamanında, bilhassa Cumhuriyetin ilk yıllarında sıkıntı ve zulme uğramışlar; büyük kısmı Avrupa’ya iltica etmek zorunda kalmıştır. Nüfus kâğıtlarında din hanesi boş bırakılan Ezdîlerin sayısı Cumhuriyetin ilk yıllarında 18 bin iken, şimdi 500’e düşmüştür. İçine kapanık, farklı bir topluluk oluşları, hem alâka uyandırmış; hem de aşağılanmalarına yol açmıştır.

Geçen asırda Mardin'de Yezidîler

Az bilen rahat eder!

Ezdî inanç esaslarının ipuçlarına el-Cilve ve Mushaf-ı Reş adlı kitaplarda rastlanır. Yeri göğü yaratan mutlak kudret sahibi Hâdî isimli tanrının yardımcısı yedi melek vardır. En büyükleri, bütün varlıkların öncüsü olan ve tavuskuşu şeklinde sembolize edilen Azâzil (şeytan), varlıkları irşad etmiş; Tanrı’ya sadakatinden Âdem’e secde etmemiştir. Gözyaşları cehennemi söndürmüş; Tanrı bu samimiyeti sebebiyle Cennete çekilip, dünyanın idaresini kendisine vermiştir. Diğerleri İsrâfil, Mikâil, Cebrâil, Samuil ve Nureil’dir. Bu 7 melek, sonradan Ezdîlerin 7 imamı (Şeyh Adî, Hasen, Şemseddin, Ebû Bekir, Sâceddin, Sadreddin ve Fahreddin) şeklinde bedene girmiştir. Tavus resmi, Ezdîlerin mukaddes bir tasviridir. Kitabü’l-Cilve, Şeyh Fahreddin’e; Mushaf-ı Reş ise Şeyh Hasen’e nisbet edilir.

Ezdî cemiyeti, arasında geçiş bulunmayan ve birbiriyle evlenemeyen iki sınıfa ayrılır: Müridler ve ruhaniler. Müridlerin okuma-yazma öğrenmesi ve bilhassa dinî bilgiye ulaşması yasaktır. Çeşitli kısımlara ayrılan ve hususi elbise ile serpuş giyen ruhanilerden şeyhler, Şeyh Adiy’nin; pîrler de, Şeyh Adiy’nin talebelerinin soyundandır. Meleklerin temsilcisi sayılan şeyhler, dinî prensipleri tesbit ve bayramları ilan eder. Mukaddes yerlerin muhafazası bunlardadır. Evleri mabed sayılır. Halk, sıkıntılı zamanlarda bunlara müracaat eder. Pîrler, bunların vekilidir.

Laleş'te Babaşeyh

Ezdî cemiyetinin en başında, Yezîd’in soyundan ve hayat boyu maddî-manevî bütün iktidarı elinde tutan şeyhân emîri bulunur. Kendisine karşı geleni aforoz edebilir. 1960’larda emîr Laleşli Emâvî, Irak ordusunda albay idi ve sık sık Türkiye’ye gelirdi. Çeşitli işlere bakan başka ruhaniler de vardır. En renkli olanı, Şeyh Adiy şenliklerinde musiki icra eden ve hacca gidemeyenlere sancağa asılı tavus resmi gezdirip öptüren kavvallerdir. Karabaşlıkları ve upuzun sakallarıyla, sigara ve içki dâhil, dünya nimetlerinden uzak duran ve yılda üç ayı oruçlu geçiren bir nevi keşiştirler. Ezdîlerin %6 kadarı ruhanîdir. Bu dinden olmak için, Ezdî bir anne-babadan doğmak gerekir. Semavi dinlerdeki peygamber kıssaları burada da anlatılır.

Ezdîler, köylerde yaşamayı tercih eder. Bugün İran ve Kafkasya’da, Irak’da Şengal (Sincar) dağlarında, Mardin’in Midyat, Urfa’nın Viranşehir, Siirt’in Kurtalan, Beşîrî ve Batman köyleri ve Hakkâri’de; ayrıca Hindistan ve Avrupa’da yaşayan Ezdilerin bütün nüfusları 300 ile 750 bin arasında verilmektedir. Refik Hâlid’in Yezid’in Kızı adlı romanının kahramanı bir Yezidî kızıdır. 1939 zarihli romanda “Bütün dinlerin Rus salatası” diye vasıflandırılan Yezidîlik hakkında doğru bilgiler verilir.

Yezidîliğin mukaddes Meleki Tavus tasviri

Ezdîlerin inanç ve ibadetleri

Ezdîlikte, marul, bakla, lahana, balık, geyik ve horoz eti yemek; tavusun alâmeti koyu mavi giymek; bıyık kesmek yasaktır. Yılan, akrep, boğa gibi hayvanlar; beyaz, siyah, kırmızı, yeşil ve kahverengi mukaddestir. Şeytan, mel‘un, lânet gibi kelimeler, Melek Tavus’u ima edebileceği için kullanılmaz. Melek Tavus, affedildiğinde, eliyle bir çember çizip, “işte benim halkım” dediği için, bir Yezidî’nin etrafına çember çizildiği zaman, içinden çıkamadığı hakkında bir rivayet vardır. Sünnetsiz birinin kestiği yenmez. Her Ezdî’nin bir âhiret kardeşi olmalıdır. Cenaze merasimi, bu kardeş bulunmadan yapılamaz. Her Ezdî, Laleş’de vaftiz olur; erkek çocuklar sünnet edilir. Her Ezdî boynunda toka şeklinde bir alâmet taşır.

Sabah ve akşam namazı, el ve yüz yıkanıp, kıbleye karşı, eller göğüs üzerinde çaprazvari tutulup, güneş duası okumaktan ibarettir. Öğle namazında Laleş’e dönülür. Aralık’ın ilk Salı, Çarşamba ve Perşembe günü Yezid orucu tutulur; sonra bayram yapılır. Ruhanilerin orucu yaz ve kış kırkar olmak üzere seksen gün sürer. Mürid, kazancının 1/10’unu şeyhlere, 1/20’sini pirlere, 1/40’ını da fakirlere zekât diye verir. Hac, her yıl 15-20 Eylül arası Şeyh Adiy’nin kabrini ziyarettir. Laleş’e girmeden (Yahudilikteki gibi) ayakkabılar çıkarılır.

Bayramları, Ezdîliğin diğer dinlerden uğradığı tesiri daha açık gösterir: Aralık başında İda Rosa; hemen sonra İda Sultan Ezd; 18 Şubatta İda Hızır-İlyas; Nisan’ın ilk çarşambası İda Serisale (Nevruz); Şeker bayramından bir gün sonra İda Ramazan; kurban bayramından bir gün evvel İda Heciya (Kurban); üç yıl nisan’da, üç yıl yazın; üç yıl da Aralık’ta kutlanan İda Dehiya (ölüler) ve İda İsa (Paskalya). Nisan ayında evlenilmez; alışveriş ve toprak işi yapılmaz. Nisan’ın ilk çarşambası yılbaşıdır; (Yahudilerin sept günü gibi) banyo da dâhil, hiçbir iş yapılmaz.



Parlamenter sistemde, cumhurbaşkanı ile başbakanın pozisyonu her zaman münakaşa mevzuudur. Yürütmenin başı olan bu iki makamdan biri varken diğerine ne gerek olduğu suali sorulur.

“Reisicumhur bir talimat veriyor; başvekil ayrı talimat veriyor. Ne yapacağımı şaşırdım” diyordu Hâriciye Vekili Tevfik Rüştü Aras 1937’de Nyon Konferansı’na giderken. Bu yüzden Atatürk ile İnönü arasında da ciddi bir gerginlik yaşanmıştır. Güçlü cumhurbaşkanının bulunduğu parlamenter sistemlerde bu, kaçınılmazdır. Sonradan Celal Bayar ile Adnan Menderes; Turgut Özal ile Yıldırım Akbulut ve Süleyman Demirel ile Tansu Çiller arasında da aynı partiden oldukları halde benzeri yaşanmıştır. Bayar ile Menderes karşılıklı restleşme ile meseleyi çözerdi; Özal çözememiş; Demirel, komplo kurarak çözebilmiştir.

Seçilmiş krallar

Parlamenter sistem, kralların otoritesini sınırlamak üzere ortaya çıkmıştır. İngiltere gibi memleketler kralı sembolik de olsa muhafaza etmiş; ama salahiyetlerini, seçilmiş parlamento ile bundan çıkan hükümete vermiştir. Kral olmayan veya kralı deviren ülkeler, kralın birleştirici rolünden faydalanmak için yerine sembolik cumhurbaşkanını koymuş; seçimini de halka veya meclise vermiştir. “Kral hata yapmadığı”, yani yürütme gücü olmayıp, aldığı kararları alakadar bakan imzalayarak mesuliyeti üzerine aldığı gibi, cumhurbaşkanı da lâyüs’el (sorumsuz) bir pozisyondadır.

Parlamentolar, tarih boyunca yürütmeden bir şeyler kemirerek teşekkül etmiştir. Ama zaman değişmiştir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiş; artık parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hâle düşmüştür. I. Cihan Harbi, parlamenter hükümet devrini kapatmış, icranın güçlü olduğu bir devri açmıştır. Kıta Avrupasının Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükümetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir. Bugün parti disiplini sayesinde, iktidar şahsîleşmiştir. Parlamenter sistemlerdeki başbakanlar için, “seçilmiş krallar” veya “diktatörün dik âlâsı” tabirleri kullanılmaktadır. Hele meclis ekseriyetine de sahipse, memleketin tek hâkimi odur.

Yürütme, seçilmiş hükümetin elinde ise, cumhurbaşkanı necidir? Bunu izah etmek için, “Cumhurbaşkanı devleti, başbakan hükümeti temsil eder” demişlerdir. Ama tarif, muammayı çözmemiştir. Gerçekte devlet ile hükümet ayrı değildir. Hükümet, devletin tecessüm etmiş, şekil almış hâlidir. Evet, sembolik mevkideki hükümdar, farklı halkları birleştirici bir rol oynar; köklü gelenekleri temsil eder. Kralın olmadığı yerde, tek vazifesi mecliste çoğunluğu almış parti liderine başbakan tayin etmek olan, kanunları bir defa daha görüşülmek üzere meclise göndermekten ve birkaç yüksek bürokratı seçmekten öte salahiyeti bulunmayan cumhurbaşkanı, kralın fonksiyonunu yerine getirebilir mi? Aslında cumhurbaşkanlığı, otoritede iki başlılıktan başka bir şeye yaramayan lüzumsuz bir makamdır. Hatta 6. cumhurbaşkanı Fahri Korutürk için “Çankaya Noteri” denirdi. İşler, başbakanın elindedir. Meclis, çoğunluk partisine mensup başbakanın ofisi gibi çalışır. Üstelik meclis bile seçse, cumhurbaşkanının tarafsız olmasını beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Kız gibi meclis

İsviçre’de tatbik edilen meclis hükümeti sisteminde meclis her şeydir. Hükümet, bir nevi meclis komisyonudur. 1920-1960 arası Türkiye’deki rejim de kâğıt üzerinde böyleydi. Ama Atatürk’ün tabiriyle meclis “kız gibi” olursa, üst otorite ne derse onu yapar. Nitekim Atatürk süper taktiği ve bazen de imalı tehditleri ile gücü yavaş yavaş ele almış; yasama, yürütme ve yargı ile ordu kumandanlığını kendinde toplamıştı. Meclisin seçtiği sorumsuz bir cumhurbaşkanı idi; ama meclis, hükümet ve mahkemeler onun bir işaretine bakardı. Bu sebeple zamanında siyasî bir kriz yaşanmamıştır. En çok güvendiği İnönü, en uzun soluklu da başbakanı olmuştur.

Fransa’da De Gaulle’ün buluşu olan Yarı Başkanlık Sistemi, devekuşu misali bir sistemdir. Bir yanda seçilmiş cumhurbaşkanı ve öte yanda seçilmiş başbakan vardır. Salahiyetler bölüşülmüştür. Hükümet komünist veya faşist cereyanların eline geçmesin diye bir fren sistemi olarak düşünülmüştür. İkisi aynı partiden ise mesele yoktur; değilse, Fransa’da Mitterand ve Chirac zamanındaki gibi kaos çıkar. Rusya’da da bu sistem câridir. Putin, demir yumruğu ile istikrarı sağlıyor. Bizde 1982 anayasası bunun daha vahimini kurmuştur: Geniş salahiyetli, ama politik bakımdan sorumsuz cumhurbaşkanı; yanında sorumlu başbakan. Şimdi cumhurbaşkanı halkoyu ile seçileceğine göre bu sistem biraz yumuşamış ve Fransa’dakine yaklaşmış demektir.

Karizmatik liderler

Osmanlı Devleti 1908’den itibaren parlamenter demokratik monarşi idi. 1925’te demokrasi askıya alındı. Kâğıt üzerinde meclis hükümeti sayılmakla beraber, fiilen Latin Amerika modelinde ebedî/millî şeflik=partili başkanlık sistemi kuruldu. Demokrasiye geçildikten sonra 50’lerde Adnan Menderes, 60’larda Süleyman Demirel, 80’lerde Turgut Özal ve hâlihazırda Tayyip Erdoğan gibi karizmatik liderlerin varlığı, fiilen başkanlık sistemini andırır. Lider karizmasını kaybettiği zaman, meselâ 70’ler ve 90’larda, memleket kaosa sürüklenmiştir. Şu halde mantıklı görünen, mahzurlarına rağmen, ya başkanlık sistemini kabul etmek; ya da cumhurbaşkanını parlamenter sistemin gereklerine uygun şekilde salahiyetsiz hâle getirmektir.

Parlamentarizmin mahzurlarını bertaraf etmek üzere, başkanlık sistemi bizde 1960’dan beri konuşulur. Turgut Özal, Süleyman Demirel ve şimdi de Tayyib Erdoğan dile getirmiştir. Kenan Evren zamanında fiilen başkanlık sistemi yaşandı. Daha sonra güçlü cumhurbaşkanı ve seçilmiş başbakan arasında sistem devamlı kilitlendi. “Sorumsuz ama yetkili” cumhurbaşkanının, vaktiyle sistemi kuranlar tarafından, anayasa mahkemesi gibi aslında demokrasiye icabında ayar vermesi için getirildiği anlaşıldı.



Birinci Dünya Savaşı hayatımızdan neler götürdü?

İlânı üzerinden 100 sene geçen Birinci Cihan Harbi, insanlık tarihindeki dönüm noktalarındandır. Dünyada çok şeyi değiştirmiş; ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır.

Bazı yazarlar, I.Cihan Harbi’nin kopmasını yeni bir buluş olan telgrafa bağlar; o zamanki liderler, seferberlik öncesi müzâkereleri telgrafla yapmamış olsaydı, savaşın önlenebileceğini söyler. Zira devlet adamları, telgrafın, mektubun yerini almasıyla ortaya çıkan hızlı bilgi akışına alışık değildi. Gelen bilgileri doğru değerlendiremediler, acele ettiler. Âdetâ basiretleri bağlandı.

Birinci Cihan Harbi'nde dört müttefik hükümdar: Alman, Avusturya ve Osmanlı İmparatoru ile Bulgar Kralı

Hayal olan “Güzel Devir”

1914, sömürge imparatorlukları klübünde geç de olsa yerini almak hayalleri kuran Almanya’nın sebebiyet verdiği iki kutuplu devrenin son senesidir. Avusturya veliahdinin Bosnasarayı’nda bir Sırb tedhişçi tarafından öldürülmesi ve bunun üzerine Avusturya’nın verdiği ültimatomu, Rusya’ya güvenerek reddeden Sırbistan’ın işgaliyle, tarihin en büyük felâketlerinden biri olan I. Cihan Harbi başlamıştır.

Muharib ülkelerde seferberlik ilan edilmiş; eli silah tutan bütün gençler orduya çağrılmıştır. Halkın araba ve hayvanlarına el konulmuştur. İngiltere’de mecburi askerlik ilk defa bu harbde getirilmiş; hatta binlerce kişi tarafından da protesto edilmiştir. I.Dünya Savaşı artık bir sanayi savaşıdır. Tayyare, tank, denizaltı, bombardıman, zehirli gaz ilk defa kullanılmıştır. Tarihte harblerin hep lokal yaşandığı Avrupa ahalisi, ilk defa topyekûn harb ile tanıştı.

Harbde gözlerini kaybeden İngiliz askerleri

I.Cihan Harbi, insanlık tarihindeki dönüm noktalarındandır. Dünyada çok şeyi değiştirmiş; ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır. İmparatorlukların yerini, farklılıkların “azınlık” olarak yaşamasına müsaade edilen “ulus devlet” almıştır. Daha evvel ayıplanan milliyetçilik cereyanı güçlenmiştir. Habsburg, Hohenzollern, Romanov ve Osmanlı gibi kaç asırlık hanedanlar yıkılmış; rejimler değişmiştir. Eskiden “ayak takımının hâkimiyeti” olarak küçümsenen cumhuriyet, artık devrin gözde sistemidir.

Parlamentolar, tarih boyunca hükümetten bir şeyler kemirerek teşekkül etmiştir. Ama artık zaman eskisi gibi değildir. Teknoloji, yürütmenin güçlü ve çabuk olmasını gerektirmiştir. Parlamentolar, eskiden kralların düştüğü hâle düşmüştür. I.Cihan Harbi, âdetâ parlamenter hükümet devrini kapatmış; icranın güçlü olduğu bir devir açılmıştır. Kıta Avrupası’nın Amerika karşısında gerilemesi, güçsüz hükümetler ve koalisyonlarla izah edilmiştir. Bu da Almanya, İtalya, İspanya, Rusya ve Türkiye’de diktatörlükleri doğurmuştur.

I.Dünya Savaşı, cemiyetin düzenini altüst etti. İnsanlar fakirleşti. Aristokrasi ağır bir darbe aldı; bu da o zamana kadar hep aristokrasinin himayesinde yaşayan sanat ve estetik anlayışı değişti. Savaş bitince, hiçbir şey eskisi gibi güzel olmadı. Onun için bu harb öncesi yıllar, “Le Belle Epouqe” (Güzel Devir) diye hatırlanır.

Askere gönüllü yazılanlar

Faturanın büyüğü

En büyük felâket, savaşta bir milyon evladını kaybeden ve iflâs eden Türklerin başına koptu. Osmanlı ülkesi parçalandı. Üretici ve tahsilli genç nüfus, cephelerde harcandı. Millet süpürge tohumundan yapılmış ekmeği bulamazken; karaborsa ve vagon ticareti sayesinde savaş zenginleri türedi. Anadolu’nun yerli halkı sürgün edildi. Binlerce insan yurtlarından oldu. Ağır ve meşakkatli göçler yaşandı.

Cepheyi genişleterek Almanya’yı rahatlatmak üzere harbe giren ve bunun için külliyetli bir yardım uman İttihatçı hükümetin, harbe bir de cihad-ı mukaddes ismini takması ayrı bir ironidir. Halbuki harb esnasındaki kötü idare, Arapları küstürmüş; İslâm kardeşliği mefhumu yaralanmıştı. Halifeliğin kaldırılmasıyla İslâm dünyasında otorite boşluğu çıktı. Bu da İslâmî marjinal grupların doğmasına sebep oldu.

Cihad-ı mukaddes fetvası okunurken

Türklerin ödediği bedelin en büyüğü, bin yıllık bir kültürün yok oluşudur. Siyasî, sosyal ve dinî gelenekler tarihe karıştı. Daha evvel telaffuzu şöyle dursun, akla hayale gelmeyecek değişiklikler gerçekleşti. Osmanlı sosyal nizamı altüst oldu. Aileler parçalandı. Ahlâk dejenerasyona uğradı. Eski terbiye kayboldu. İnsanlar can derdine düştüler.

Sonradan Kemalist rejimin kurucularından olacak Rauf (Orbay) Bey’in 1918’de Limni adasında imzaladığı Mondros Mütârekesi ile bitmesi gereken savaş, Anadolu halkı için 1923’e dek sürdü. İplerin tekrar İttihatçılara geçmesinden korkulduğu için, Anadolu sınırları içinde askerden arındırılmış “barışçı bir Osmanlı Devleti” kurmayı esas alan barış müzakerelerinden netice çıkmadı. Müttefikler, “Bizim derdimiz Almanya ileydi. Sizin savaşta ne işiniz vardı? Cepheyi genişlettiniz ve savaşı uzattınız” dercesine, en ağır cezayı Osmanlı Devleti’ne kesti.

Sıhhiye çadırında çay içen yaralı Osmanlı askerleri

Müslümanların yaşadığı yüzbinlerce kilometrekarelik Arap topraklarını kaybettiği gibi; Pâyitaht İstanbul ve Anadolu işgale uğradı. Sultan Kanuni devrinde fethedilen toprakları tekrar ele geçirme hayalini kuran İttihatçılar kaçmış; faturayı, geride kalanlara bırakmışlardı. Yediğinin parasını ödeyemeyen kimse, bulaşıkları yıkadığı gibi; Türkler de tarihlerinden vazgeçmek suretiyle kendilerine kesilen faturayı ödeyebildiler.

Fransız ordusunda Kuzey Afrikalı Müslüman askerler



1914’te savaşı, ihtilâller için bir paratoner olarak görenler vardı. Herkes birkaç ay içinde evine dönmeyi umuyordu. Ne yazık ki harb, 4 uzun sene sürdü.

I.Cihan Harbi'nin üç müttefiki: Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu

I.Dünya Savaşı filmleri neden II.Dünya Savaşı filmleri kadar tutmuyor? Hakikaten 100 tane iyi II.Dünya Savaşı filmine mukabil, I.Dünya Savaşı filmleri bir elin parmaklarını geçmez. Halbuki birincisi, ikincisinden çok daha mühim neticeler doğurmuş; yepyeni bir dünya düzeni inşa etmiştir. Hatta ikincisinin bile ana sebebidir.

Arşidüke suikast

Ne umdu, ne buldu!

Kavga tek taraflı olmaz. Ülkeler savaşıyorsa, bunda sadece birinin suçlu olması umumiyetle mümkün değildir. Fakat II.Dünya Savaşı’nda net olan bir şey vardır, o da Hitler ve Nazi Almanya’sının mutlak kötü olarak görülebileceğidir. I.Dünya Savaşı’nda böyle şeytanî bir ülke yoktur. Avusturya, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti, güçlerinin doruğunda değildir. Almanya’nın kendilerini savaşa çekmesiyle kurban olmuşlardır. Sürgünde yaşayan eski padişah Sultan Hamid’in, İngiltere’yi kastederek, “Denizlere hâkim olan, dünya savaşının da gâlibi olur” sözü, büyük bir ileri görüşlülüktür. Gerçekten savaşın başlarda Almanya lehine seyreden gidişi, denizaltı muharebeleriyle aleyhine dönmüştür.

Heyecan içinde Belçika cephesine giden askerler

Savaşın kıvılcımı, o zaman Avusturya’nın elindeki Bosnasarayı’nı ziyaret eden Avusturya Veliahdi Arşidük Franz Ferdinand ve eşinin 28 Haziran 1914’te bir Sırp suikastçı tarafından “Güney Slavlarının birleşmesine engel olduğu” gerekçesiyle öldürülmesidir. Bunun üzerine Viyana, öteden beri kızdığı Sırbistan’a nota verdi. Rusya’ya güvenen şımarık çocuk aldırmayınca; 28 Temmuz’da Avusturya birliklerinin Sırbistan’a girmesiyle savaş başladı. İngiltere, tahkikat neticelenene kadar geçici olarak Belgrad’ı işgal etmesini teklif ettiği halde, Viyana dinlemedi. Almanya’nın tahrikine aldandı. İngiltere ve barışçı Rus Çarı Nikola, doğrusu, harbi önlemeye gayret ettiler. Savaşa en istekli, sömürgeler arzusuyla kıvranan Almanya idi. Viyana ve İstanbul’un, hele Sofya’nın ise böyle bir savaştan ne umduğu doğrusu meçhuldür. Osmanlı Devletini harbe, Alman hayranı, ihtiraslı ve hayalperest genç bir asker, Enver Paşa sürükledi. Savaş ilanından, sadrazamın bile haberi yoktu.

I. Cihan Harbi, tayyarenin yaygın kullanıldığı ilk savaştır.

Esas cephe, tetikte bekleyen Almanya’nın 4 Ağustos’ta Belçika’yı geçip Fransa’yı işgale girişmesiyle açıldı. 10 Eylül’de Alman ilerleyişi durdu; savaş artık karşılıklı mevzilerde devam etti. 6 Eylül 1917’de Amerikalıların harbe girmesiyle denge tamamen bozuldu. Müttefikler, Almanya yerine, müttefiklerini saf dışı bırakmayı akıl ettiler. Sonra da Almanya’ya çullandılar. 18 Ağustos 1918’de “yenilmez” Alman ordusu, Batı cephesinde ağır bir mağlubiyete uğradı. Ülke karıştı; Bavyera’da sosyalistler iktidara geldi. Kayzer, 9 Kasım’da tahtını terk edip, tarafsız Hollanda’ya kaçtı. Berlin, barış istedi. 1871’de Fransızları yenen Prusya Kralı’nın Alman İmparatoru sıfatıyla taç giydiği Versay Sarayı’nda anlaşma imzalandı. Sömürge hayaliyle savaşa girişen Almanya; doğudaki Alman yurdunu, hatta Reich’in (imparatorluğun) esasını teşkil eden Prusya’yı, Polonya ve Rusya’ya terk etmek zorunda kaldı. Versay Barışı, bir savaşın sonu; başka bir savaşın sebebi oldu.

Cephede traş

Bu savaşta 63 milyon insan seferber edildi. Bunun 8,5 milyonu öldü; 3 milyonu sakat kaldı. Maddî tahribatın ise haddi yoktu. Bin yıllık Avusturya İmparatorluğu, İtalya, Macaristan, Bohemya, Balkanlar, Ukrayna ve Polonya’daki topraklarını tamamen kaybedip; zorla yaşamaya mahkûm kılınan küçücük, tarafsız ve denizle irtibatı kesik Avusturya Cumhuriyeti’ne dönüştürüldü. Ülkenin hemen bütün fabrikaları, sınırların dışında kaldı. Doğu topraklarında Çekoslovakya kuruldu. Savaşı başlatan şımarık oğlan Sırbistan, çok büyük acılar çekip bir milyon evladını kaybettiyse de, savaş sonrasında büyük lokmaya kondu. Balkanlardaki Avusturya topraklarında Yugoslavya doğdu. Savaşa sonradan giren ve doğru ata oynayan Romanya ve Yunanistan da, Macaristan ve Bulgaristan’dan epey toprak kopardı. Hazırlıksız giriştiği savaştan zarara uğrayan Rusya, kaynamaya başladı. Savaş ortasında çıkan komünist ihtilâl, Çarlığı çökertti. Ülke iç savaşa sürüklendi. Bunun galibi, yarım asır insanlara kan kusturacak komünistler oldu. Başta Almanya’nın müttefiki olan İtalya, 1915’te karşı safta savaşa girdi ve Avusturya’dan toprak kopardı.

Fransız cephesinde seyyar hastane

Çelik banyosu

Avusturyalı yazar Stefan Zweig, 1939’daki savaşın bir fikrî yönü olduğunu; hürriyet ve eldeki manevî değerleri korumak için savaşıldığını; 1914’te ise mantıklı bir sebebin bulunmadığını; daha iyi bir barış dünyasını gerçekleştirmek uğruna savaşa girişildiğini söyler. Buna rağmen, idarecilerin, 1939’dan farklı olarak savaşı önlemek için herşeyi yaptığını bildirir. Savaşın başladığı sırada halktaki heyecanı, caddelerden bando eşliğinde geçen pırıl pırıl üniformalı askerlere halkın tezahüratını tasvir eder. Filozofların, savaşı, halkı uyuşukluktan kurtaran bir “çelik banyosu” olarak lanse ettiğini; 50 seneden beri savaşa şahit olmayan ve çocukça temiz inançlara sahip 1914 neslinin, savaşı tanımadığını; kahramanlık ve romantizm dolu masalımsı bir şey gibi gördüğünü; bu sebeple Noel’de evde olacağı inancıya cepheye gittiğini anlatır. Freud, bu savaş çılgınlığını, şuuraltındaki kültüre nefret ve iptidai kan dökme içgüdüsüyle izah etmeye çalışır. O zaman bazıları, savaşı, “korkulan sosyalist ihtilâl için en güzel paratoner” görmüştür.

Mamafih bir sene içinde herkesin süngüsü düştü. Zira savaş uzadı. Cepheden gelen kötü havadisler, geri dönmeyen genç askerler veya hava değişimi için eve dönen yaralılar, hastaneye çevrilen bina, hatta tren vagonlarındaki kloroform kokusu, herkesi gerçekle karşı karşıya getirdi. Savaş, acı bir şeydi.

Bir anne oğlunu cepheye gönderiyor.

İngiltere'de bir asker alma afişi. İngiliz harbiye nazırı Lord Kitchener, "Ordunun sana ihtiyacı var" diyor.



Eskiden Ramazan ayının en tutulan eğlencesi meddah idi. Meddahlar, sadece halkı eğlendirmekle kalmaz; politik ve sosyal mevzulardaki ince alaylı tenkitleriyle günümüz politika yazarlarının yerini tutarlardı.

Meddahlık, çok eski bir meslektir. Abbasîler zamanında vardı. Medheden demektir. Kıssahân (kıssa anlatan) da denirdi. İlk zamanlar hükümdarın, ileri gelenlerin yanında, onu medheden, eğlenceli ve meraklı hikâyeler anlatarak, taklitler yaparak eğlendiren kimseler olduğu için bu ismi almışlardır. Sonradan müstakil ve itibarlı bir sanat hâline gelmiştir.

“Hak dostum hak!”

Eskiden Ramazan ayının en tutulan eğlencesi meddah idi. Bir kahvehanede oturur; orada teravihten sonra icrâ-i faaliyet ederdi. Hangi meddahın, nerede bulunacağı evvelden ilan edilir. Herkesin tuttuğu, beğendiği bir meddah vardır. Kahvehaneler, meşhur meddahları kendi mekânlarında faaliyet göstermek üzere önceden ayartmaya çalışır.

Daha meddah sahneye çıkmadan evvel kahvehanelerde bir yoğunluk meydana gelir. Teravihler kılınmış; kahvehaneler dolmuştur. Çıraklar artık müşterilere yetişememektedir. İçerisi hem istirahata, hem de meddah dinlemeye gelen meraklılarla doludur. Kenarlardaki peykeler (sedirler) dolmuştur. Üç kişinin rahat oturacağı yuvarlak masaların etrafına, dört-beş kişi sıkışmaya çalışır. Yeri uzak olup da teravihten gelenler, kendilerine yer bulmaya çalışır. O zamanlar daha çay yok; kahveler, nargileler söylenir. Kahvenin gedikli müşterilerine kış ise sobaya yakın rahat sandalyelerde yer verilir. Sağda solar nargileler fokurdamaya başlar. Çıraklar kahvelerle beraber, kırmızı marpuçlu nargileleri yetiştirmeye çalışır. Çırakların vazifeleri arasında, nargilenin ateşini üflemek de vardır.

Artık vakit gelmiş; meddah, herkesin görebileceği yüksekçe yerdeki sandalyesine oturmuştur. Basma mendili omzuna atmış; elindeki sopayı üç defa yer vurduktan ve avuçlarını birbirine şaplattıktan sonra, “Hak dostum hak!” diyerek tekerlemesine; ardından da anlatacağı hikâyeye başlamıştır. Elindeki değneği, hem meclisi susturmak, hem de çeşitli sesleri çıkarmak ve saz, süpürge, tüfek, at gibi eşyayı canlandırmak için kullanır. Yanındaki sandık veya zembilde, taklidini yaptığı şahsiyete göre serpuşlar, tef gibi eşya bulunur. Lâzım oldukça, çıkarır.

Sürç-i lisan

Meddah, usta-çırak münasebetiyle yetişir. Zekâsı, hâfızası, nâtıkası ve mimikleri güçlüdür. Öyle masallar bilir, öyle de anlatır ki, çıt çıkmaz, herkes nefesini tutup dinler. Akla hayale gelmeyen hikâyeler; yakası açılmadık masalları nereden bulduğunu Allah bilir. Konuşması irticâlî, yani spontanedir. Dinleyenleri alır, eski zamanlara, uzak mekânlara götürüp gezdirir. Konuşacağı meclisi evvelce iyi bir analiz eder; zamana ve zemine göre konuşur; nabza göre şerbet verir. Bazen birine gözünü diker; sanki sözü ona söyler. Bu, meclisin dikkatini toplamasına yarar.

“Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letâfet/Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet” gibi bir beyitle söze başlar. Anlattıklarının çok eski zamanda ve çok uzak bir mekânda geçtiğini vurgulayarak, o meclistekileri tenzih etmeyi de unutmaz. Mütevazıdır; sözünü bitirince “Bir sürç-i lisan ettikse [dilimiz sürçtü ise] affola!”diyerek dinleyicilerden özür diler. Lafını mutlaka bir neticeye bağlar; kıssadan hisseyi dinleyenlere bırakır.

Meddahlar, yalnız halkı eğlendiren şahıslar değildir. Hemen hepsi geniş umumi kültüre sahiptir. Şiirden, musikiden anlar; düzgün konuşur. Bir psikolog gibi, insan karakterini; bir sosyolog edasıyla, sosyal hâdiseleri tahlil eder. İnce alaylı nükteleriyle politik meseleleri dile getirir; icabında devlet ricâlini edepli bir şekilde tenkit eder. Bir nevi muhalefet vazifesi yapar. Kendilerine kızmak şöyle dursun; sanata kıymet ve hak söze kulak vermek âdet olduğundan cemiyette mühim bir yerleri vardır.

Son meddahlardan Erol Günaydın sahnede

Meddahdan talk-show’a

Sultan III. Murad’ın Eğlence adında bir meddahı vardı. Sultan IV. Murad devrinde de İncili Çavuş meşhurdu. Aslen Diyarbekirlidir. Kabri İstanbul’da Edirnekapı’dadır. Fıkraları, nükteleri, bilhassa padişah ile sohbetleri çok meşhurdur. XVII. asırda Tıflî, Şair Medhî, XVIII. asırda Dilencioğlu, Şekerci Salih, Kör Osman, Âşık Hasan, Güzel Emin, Tesbihçioğlu Nazif, Musahip Nuri, Kız Ahmed gibi meddahlar yetişmiştir. Lale Devri şairi Nedim de şiirlerinde meddahlardan bahseder. Yakın zamanda Bal Mahmud namıyla anılan Mahmud Baler ve tiyatrocu Erol Günaydın bu işin son mümessillerindendir. Talk-Show işinin aslı da bir bakıma meddahlık geleneğine dayanır.

Sultan Hamid devrinin en meşhur meddahı İsmet Efendi idi. Bir de Aşkî vardı. Hikâyesindeki şahıslardan herhangi birinin taklidini yaparken, hemen yanındaki zembile uzanır; taklidini yapacağı kimsenin serpuşunu başına geçirirdi. Karamanlı Rum taklidinde kocaman bir fes; Kürtte poşu; Arnavutta keçe külah, Arapta kefiye, Çerkeste kalpak, Acemde, Ermenide ona göre bir serpuş takardı.

Meddah Sürûrî, Meşrutiyet devrinde yaşamıştır. Uzun hikâyeleri arasına sıkıştırdığı fıkralar çok hoşa giderdi. Hele bir harem ağasının ud dersi almasını, hem Ermeni usta, hem zenci taklidiyle öyle anlatırdı ki kahvehanenin içi kahkahadan çın çın öterdi. Gel zaman git zaman seferberlik oldu; Sürûrî askere alındı. Bayezid Kulesi dibinde talime başladı. Kumandan, erleri sıraya dizip, şişman Sürûrî’yi de en başa dikince, erleri bir asabi gülme alıyordu. Meğer daha evvel koğuşta taklitleri dinleye dinleye alışmışlar; yüzünü görseler gülüyorlardı. Sağa dönse bir acaip dönüyor, sola dönse bir acaip dönüyordu. Zâbit kızdı, ama Sürûrî düz de dursa, neferleri güldürüyordu. Başa çıkamayacağını anlayınca, okur-yazar olduğu için, kaleme aldılar, yazıcı yaptılar. Artık kalemdekiler ne yaptı, malum değil…

Münir Canar meddah rolünde



Vaktiyle Lübnan’da iç harb vardı. Radyo haberlerinde, “Sağcı Hristiyanlarla, Solcu Müslümanlar kapıştı” diye haberler geçerdi de, “Sağcı Hristiyan nasıl oluyor?” merak ederdik. Sonradan öğrendik ki rejimi muhafazadan yana olanlara sağcı, değiştirmekten yana olanlara ise solcu deniliyormuş. Yakın zamanda Irak’ın “Şiîler, Sünnîler ve Kürdler arasında bölünmesi” diye bir tabir çıktı. Halbuki Şiîlik ve Sünnîlik bir ırk değil; mezheptir. Irak’taki Kürdlerin hepsi; Arapların da bir kısmı Sünnîdir. Esasına bakarsanız, burada Sünnî tabiri, umumiyetle Saddam’a bağlı Baasçı Arapları ifade ediyor. Bunların ne kadar Müslüman olduğu bile söz götürür. Ama bunu kim nereden bilsin; olup bitenler kulaklara “Sünnîlerin tedhiş faaliyetleri” olarak nakşediliyor. El-Kâide, Tâlibân derken, şimdi de IŞİD sebebiyle yine benzer bir yanılgı ortaya çıktı. Batı ajansları bunları Sünnî teröristler olarak vasıflandırmaktadır.

73 fırkadan kalanlar

Hazret-i Peygamber’in, “Ümmetim 73 fırkaya ayrılır; bunlardan benim ve eshabımın yolunda olanlar kurtulur” sözü çerçevesinde bu fırkaya Ehl-i Sünnet ve Cemaat (Peygamber ve onun cemaatinin yolu); mensuplarına da Sünnî denilmiş; diğer fırkalar Ehl-i Bid’at olarak adlandırılmıştır. Bid’at, sonradan ortaya çıkan demektir. Hazret-i Ali ile Hazret-i Muaviye arasındaki siyasî ihtilafta, ikisinin anlaşmasına karşı çıkan Ali taraftarı bir gruba Hâricî dendi. Bunlar, âyet ve hadîslere zâhirî manasını vererek, marjinal bir duruş benimsemişler; inançları uğruna amansız bir terör hareketine girişerek Hazret-i Ali, Muaviye ve Amr bin As başta olmak üzere kendileri gibi düşünmeyenlere suikastlar tertiplemişlerdir.

Hazret-i Ali ve Muaviye’nin yanındakiler, Sünnî inancında sebat etmiştir. Zamanla Hâricîler sindirilmiş; ancak Ali taraftarlarından bazı aşırılar, ayrı bir inanç yolu tutmuştur. Buna taraftar manasına Şia; mensuplarına da Şiî denmiştir. Şia, kendi arasında çok fırkalara ayrılmıştır. Abbasîler zamanında, aklı naklin önünde tutan ve aralarında birkaç halifenin de yer aldığı bir cereyan doğmuş; buna Mutezile denmiştir. Mutezile taraftarları, kendi inançlarını benimsemeyenlere zulmetmiş; Kur’an’a mahlûk demediği için, büyük âlim Ahmed bin Hanbel’in ölümüne sebep olmuşlardır.

Başta İmam Ebu Hanife olmak üzere büyük âlimler, halkı şuurlandırmak maksadıyla Ehl-i Sünnet’in prensiplerini kitaba geçirmişler; bid’at fırkalarıyla da ilmî münazaralarda bulunarak Ehl-i Sünnet inancını güçlendirmişlerdir. Böylece kelâm ilmi doğmuştur. Dünya Müslümanlarının büyük ekseriyeti Sünnî inancına mensuptur. Sünnîlerin de, Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî adıyla mezheblere ayrılması, inançta değil; amelde olduğu ettiği için, dinen makbul görülmüştür. Tarih içinde ortaya çıkan bid’at fırkalarından çoğu kaybolmuş; yalnızca Şiîlik ve Hâricîlik varlığını bugüne dek sürdürmüştür.

Son zamanlarda Hâricîlik ile, Allah’ın cisim ve insana benzer olduğu inancını benimseyen Mücessime/Müşebbihe fırkasının bir karışımı olarak Vehhâbîlik ortaya çıkmıştır. Şu kadar ki İslâm’ı ilk yıllardaki saflığına döndürme iddiasında oldukları için kendilerine Selefî diyen Vehhâbîler, kendilerini Sünnî olarak lanse eder; tasavvufu meşru gören herkesi şirke veya bid’ata nisbet ederler. Batı dünyası da Vehhâbîliği, Sünnî inanç dairesi içinde kabul etme yanılgısına düşmüştür. Bu şaşırtıcı hal, el-Kâide, Tâlibân ve şimdi de IŞİD vesilesiyle devam etmekte; Sünnî dünyasında bile, bu farkı fark edemeyenlere rastlanmaktadır.

İcmâdan ayrılmak

Kur’an-ı kerim, hükmü üzerinde ilk devir âlimlerinin icmâ (ittifak) ettiği meselelerde, farklı bir yol tutanları, azapla tehdit eder (Nisâ: 115). Ehl-i Sünnet, bu icmânın içinde kalanlardır. Bu inancın esasları kısaca şöyledir: Sahabîlerin hepsi âdildir. Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali’nin halifelikleri sırasıyla sahihtir. Allah, cisim değildir; beşere benzemez. Cennette müminler Allah’ı bilinmeyen bir şekilde göreceklerdir. Mi’raç, Mehdî’nin çıkışı, Mesîh’in inişi, kabir azabı, şefaat, kerâmet haktır. İman, artmaz ve eksilmez. İmanda şüphe olmaz. İnsan, fiillerinde serbesttir. Amel, imandan parça değildir; büyük günah işleyen, kâfir olmaz. Ehl-i kıble, yani kıbleye dönüp namaz kılan bid’at fırkaları, küfre nisbet edilmez. Zâlim ve fâsık da olsa hükümete isyan edilmez. Hâli meçhul olan imama hüsnü zan edilir. Mest üzerine mesh vermek haktır.

Görülüyor ki, Ehl-i Sünnet olmak için, mesela hükümete isyanın hak olduğu itikadına sahip bulunmamak gerekir. Şu halde, herhangi bir sebeple, isyanı, hatta insanları öldürmeyi dinen meşru görenlerin, Sünnî olarak vasıflandırması tarihî bir yanılgı sayılır.



Osmanlı evinin duvarlarında, hem evi belâlardan korumak; hem de içindekilere nasihat teşkil etmek üzere hat levhaları asılırdı. Resim ve heykel İslâm cemiyetinde yasak olduğu için, bunun yerini hat levhaları doldurmuştur. Bunlar zarafetiyle aynı zamanda eve estetik bir hava katardı. Baktıkça levhadaki yazının mânâsını düşünür; ibret ve nasihat alırdı.

Cirosu yüksek şirket
Yangın ve zelzele, bu coğrafyada evlerin iki büyük düşmanıdır. Eskiler, evin dış duvarına, “Yâ Hâfız” yazarak, bu ism-i ilahînin himayesine sığınırdı. Rivayet odur ki, bir zamanlar İngiliz sefiri, Keçecizade Fuad Paşa’ya bunların mânâsını sormuş; o da her zaman ki nüktedanlığı ile, “Osmanlı sigorta şirketi poliçeleri” diye cevap vermiş. İngiliz sefiri de, “Cirosu yüksek bir şirket olsa gerek. Çünki bütün evlerde görüyorum” demiş. İttihatçı mebuslardan ve nice inkılâpların mimarı Kılıçzade Hakkı, insanları ekonomik teşebbüsten alıkoyduğuna inandığı levhaların yerine sigorta poliçeleri asılmasını söylerken, bu anekdottan ilham almış olmalı.


Amentü gemisi

Osmanlı evinin her köşesine sinmiş, eşyasına sirâyet etmiş bir ruhu vardı. Bunun da en mühim sembolü, duvardaki levhalar idi. Bunlar, eski evlerin iç mimarisinin, insan ve cemiyetin davranış kalıplarına nasıl tesir ettiğine misaldir. Sadece süs değildir; insana bir takım mânâ ve mesajlar ilham eder; sâkinleri ile ev arasında manevî bir irtibattır. Yeni devirde evlerin tezyinatı için bunların yerine, ya resmî dairelerin girişi gibi aile fotoğrafları; ya da Avrupa işi yağlı boya resimler, hatta bunların kötü birer kopyası asıldı. Artık evlerin karakteristiği kalmamıştır. Bir eve girince, kime ait olduğunu anlamak mümkün değildir. Epey zaman önce gazeteler yazmıştı. Almanya’da bir Türk doktorun evine hırsız girmiş. Neyi varsa alıp götürmüş. Birkaç gün sonra doktora bir mektup gelmiş. Mektupta şöyle yazıyormuş: “Abi ben de Türküm. Senin Türk olduğunu bilseydim, evini soymazdım. Eşyaların filan yerde, git al. Ama insan duvara bir âyet asmaz mı? O zaman Türk olduğunu anlardım” demiş. Mamafih hat sanatının kıymetini anlayan bazı Avrupalılar; bugün birbirinden güzel levhalarla evlerinin duvarlarını süslemektedir.


Antalya Kaleiçi'nden eski bir evin duvarında Ya Hafız yazısı


Emevî ve Abbasîler zamanında câmilere hat levhaları asılmaya başlandı. Selçuklular ve Osmanlılar bu geleneği devam ettirdi. Yazılar, çinilere, mermere, nihayet deri ve mukavva üzerine yazılırdı. Sadece câmilerde değil, türbe, tekke, medreselerde de bu levhalara rastlanır. Tekkelerdeki levhalar, umumiyetle divanhaneye asılır. Bunlardan biri, tekke pirinin isminin istiflenmiş hâlidir. “Edeb Ya Hû” gibi tasavvuf kültürüne yakışır levhalara tekkelerde daha çok rastlanır.


Edeb Ya Hû


“Kur’an-ı kerim, Hicaz’da indi; Mısır’da okundu; İstanbul’da yazıldı” sözü meşhurdur. Gerçekten Osmanlı hattatları, hat sanatına başka bir zarafet katmıştır. Avrupa’da soyluların sanatçılara yaptığı gibi, Osmanlılarda da devlet adamı ve zenginler hattatları himaye etmişler; bu sayede hat sanatı çok inkişaf etmiştir. Göçler, yangınlar, zelzeleler bir yana; harf inkılâbı, hat eserlerinin ölüm fermanı oldu. Câmi, tekke, türbe ve medresedekilerin çoğu vakıflar tarafından toplanıp, depolara tıkıldı. Burada çoğu zâyi oldu. Şahıslar da korkularından bu levhaları ya yok ettiler; ya da bir şekilde elden çıkardılar. Böylece muazzam bir miras yok oldu.


Bez üzerine islenmiş kelime-i tevhid


Levhaya bak, ibret al!
Evlerin duvarına asılan levhalar, ev sahibinin iç dünyası ile alâkalıdır. Bunlar, kendisine hayat düsturu aldığı âyet, hadîs, kelâm-ı kibar veya beyitlerdir. Ehl-i tarikat ise, pîrinin ismini asar; zaman zaman bakıp râbıtaya dalar. Büyük sahâbilerin, Ehl-i Bedr ve Ehl-i Beyt’in isimleri de unutulmaz. Bu ibret levhaları, hattat işi olduğu gibi; evdeki kızların atlas üzerine simli ipliklerle işledikleri de vardır. “Mâl ve mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi/Bir muhalif rüzgâr eser, savurur harman gibi!”, “Kimseye bâkî değildir, mülk-i dünya sim ü zer/Bir harab olmuş gönlü, tamir etmekdir hüner”; “Hak tecellî eyleyince her işi âsân eder/Halk eder esbâbını bir lahzada ihsân eder”; “Rızk-ı halkeden hâlık rızksız kul yaratmaz ya/Açılır bahtın birgün hemen battıkça batmaz ya”;


Eski Türk evinde iç mekan


Eski Türk evinde iç mekan


Evlerin bilhassa girişinde Hazret-i Peygamber’in şemâilini anlatan hilye-i şerif asılır. O evi ve içindekileri, her çeşit belâdan koruduğuna inanılır. Hilye asılı olmayan ev yok gibidir. Bütün levhalar gibi, bunun kenarı da tezhiple süslüdür. Dükkânlarda, bereket için karınca duası asılıdır. Bazı levhalar, sarık, kayık gibi cansız resimleri ile tatbik edilmiştir. Leylek gibi canlı resimleriyle yazılan yazılar veya tetbeş, yani hem sağdan hem soldan yazılmış yazılar varsa da, ulemaca tasvip görmemiştir. Vav Gemisi denilen ve âmentünün yazıldığı levhalar da hemen her evde vardır. Vav, Allah’ın vâhid (bir) ismini; imanın altı şartını, hem de secde hâline benzediğinden dolayı insanın hakikatini sembolize eder.


Hemşin Tepan köyünde Kalkanoğlu konağı kapısı üzerinde ya hafız yazısı


Safranbolu evleri


Ünye'de bir konak duvarında ya hafız yazıyor


Misafir odalarında ibrik ve leğen bulundurulur; kıble duvarında da "Ey misafir kıl namazın, kıble bu cânibdedir/İşte leğen, işte ibrik, işte peşkir iptedir!" yazar. Yatak odalarında, korkudan koruması ve çocuklara rahat uyku vermesi için Eshab-ı Kehf’in (Yedi Uyuyanlar’ın) isimleri asılır. Şimdi çocuklar, duvarlardaki posterlere ve raflardaki korkunç oyun kahramanlarına bakarak yeni yeni kâbuslara yelken açmaktadır.


Hilye-i Şerif


Kuş seklinde yazı


Mevlevi sikkesi şeklinde Mevlana'nın ismi

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
30 Ramazan 1438
Miladi:
25 Haziran 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter