Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Siyasî muhalefetin ve basının bulunmadığı eski zamanlarda, ulema, yeri geldikçe hükümeti ikaz ettiği gibi; şairler, Karagöz, meddah ve ortaoyuncuları da, siyasî muhalefet vazifesi yapardı.

Önceki hukukumuz, insanların fikirlerini serbestçe açıklamalarına izin vermiştir. Herkes siyasî otoritenin icraatları hakkındaki kanaatlerini, dedikodu, iftira, tezvir gibi gayrımeşru yollara varmadan, serbestçe beyan edebilir. Hazret-i Peygamber, idarecilere karşı doğruyu söylemeyi cihâdın en faziletlisi olarak över; Kur’an-ı kerîm de, işlerinde meşvereti emreder. Kötülük yapanları eliyle engellemek; gücü yetmezse diliyle ikaz etmek; buna da kâdir olmazsa, kalben o işi beğenmemek mükellefiyeti herkese yüklenmiştir. El ile engellemek hükûmet adamlarının; dil ile ikaz etmek de ulemânın işi olarak görülmüştür. Ulemâ, siyasete karışmamış; ancak idarecilerin yanlışını gördükleri zaman ikazdan da geri durmamıştır. Yavuz Sultan Selim gibi celâlli padişahlara bile şeyhülislâmların serbestçe fikir beyan ettikleri; padişahın buna karşı çıkmak şöyle dursun, hüsni kabul gösterdiği meşhurdur.

Hazret-i Ebûbekr, halife seçildiğinde, “Allah’a itaat ettikçe, bana itaat edin. Aksi halde böyle bir borcunuz yoktur” buyurmuştu. Kûfe mescidinde oturan bir grubun, idaresini açıkça tenkit ettiği Hazret-i Ali’ye bildirildiği zaman, “fiilî tecavüze geçmedikçe kendilerine bir şey yapmayız” buyurmuştu. Bir kimse, Hazret-i Muaviye’nin huzuruna gelerek ağır tenkitlerde bulunduğunda, bir şey dememiş; “Buna müsamaha mı göstereceksin? diyenlere, “Saltanatımıza saldırmayanların sözüne ilişmeyiz” buyurmuştu. Osmanlı ulemâsı, gerek doğrudan idarecilere karşı, gerekse umumî yerlerde vaaz yoluyla siyasî icraatlar hakkındaki fikirlerini söylemiş; bundan dolayı bir takibata uğramamışlardır. Mesela Kanunî Sultan Süleyman zamanında, bir Ayasofya vâizi, Cuma vaazında, Malta şövalyelerinin hacıları taşıyan gemileri taciz ettiklerinden bahisle, korsanları takipte ihmal gösterildiği gerekçesiyle hükûmeti tenkit etmişti.

Müsamaha

Osmanlı cemiyetinde, henüz siyasî muhalefet ve basın gibi mefhumların mevcut bulunmadığı zamanlarda, çok enteresan kimselerin bu işin yerini tuttuğu görülür. Şairler, meddahlar, ortaoyuncuları, hayalîler (Karagözcüler), bulundukları kahve, çarşı veya ev meclislerinde, mizahî bir dille politik ve sosyal hayattaki aksaklıkları dile getirirlerdi. Hükümet bunu müsamaha ile karşılar; zira halkın nabzını tutmakta ve gazını almakta faydalı görürdü. Fransız yazar Castellan, 1812’de der ki: “Osmanlı halkı, hükümeti alaylı bir şekilde tenkit edebilir; hatta onları gülünç düşürecek kıyafetlerle taklit edebilir. Zabıta memurları, halkın eğlence esnasında yaptığı tenkitlere müdahale etmez.”

1823’de Osmanlı Devleti’ni ziyaret etmiş olan İngiliz Charles MacFarlane, “Meddahlar, bizdeki gazetelerin yerini tutar” diyor. Seyahat notlarını 1855’de neşreden Ubicini der ki, “Türkiye’de amme efkârı tahmin edilmeyecek kadar kuvvetlidir. Hiç kimse, Karagöz’ün elinden kurtulamaz. Paşalar, ulema, dervişler, bankerler, tacirler, yüksek zümre ve bütün meslek erbabı, hayal perdesinde dikkatle gözden geçirilir ve her birinin hususiyeti ortaya konur. Hatta devlet erkânı Karagöz sansüründen mahrum olmadığı için, bazen tebdil-i kıyafetle bu gibi temsilleri seyretmeye giden sadrazam, birçok acı hakikatleri dinlemek mecburiyetinde kalır.”

Sultan Mecid zamanında İstanbul’a gelen Fransız edib Gerard de Nerval anlatıyor: “Yeni oyunlarda Karagöz muhalefet cephesindedir. Ya alaycı bir burjuva, veya aklıselimle devlet adamlarını tenkit eden bir halk adamı pozisyonundadır. Polis nizamnamesi, ortalık karardıktan sonra, fenersiz sokağa çıkma yasağı getirmişti. Karagöz, mumsuz bir fenerle perdeye çıktı. Fenerlerde mum bulunmasına dair nizamnamede hüküm bulunmamasını tenkit etti. Kavaslar yakalayıp, sözünde haklı olduğu için serbest bırakılınca, bu defa yanmayan mumlu bir fenerle perdeye çıktı. Karagöz her zaman açık sözlüdür. Kazığa, kılıca ve ipe karşı gelmiştir”

Küçüksu'da bir orta oyunu (1900'ler)

Kantarın topuzu

1876 tarihli Osmanlı anayasası Kanun-ı Esasî’nin 12. maddesi, matbuatın kanun dairesinde serbest olduğunu söyler. Sansürle anılan Sultan Hamid zamanında bile, dine ve ahlâka aykırı, isyana teşvik edici olmadıkça, siyasî yazılara müdahale edilmemiştir. O devirde, kişi başına düşen gazete, mecmua ve kitap nisbeti, şimdikinden az değildir. 1909 tarihinde bu maddede yapılan bir tâdilatla, gazetelerin basılmadan evvel teftiş edilemeyeceği hususu eklenmişti. Daha önceleri bilhassa dinî mevzulardaki kitaplar, zamanın meşhur bilginlerinin katıldığı Maarif Encümeni’nce tedkik olunur; ilmî esaslara aykırı düşmeyenlerin basılmasına ruhsat verilirdi. 24 Temmuz 1908’den sonra bu usul lağvedilmiştir. Bugün Basın Bayramı olarak kutlanır. Mamafih bu tarihten itibaren bilhassa dinî neşriyatta bir kaos yaşanmış; öte yandan gazeteler; tenkit sınırlarını aşarak, bilhassa padişaha o zamana kadar akla gelmeyen hakaretlerde bulunmuşlardır.

Karagöz, Meşrutiyet devri mizah gazetelerinden birine adını vermişti.

Ayrılıkta rahmet

İslâm dininin kâideleri, Kur’an ve sünnetten ictihad yoluyla çıkarılır. Bu salâhiyet, müctehid ulemâya verilmiştir. Bu ictihadlar birbirinden farklı olabilir. Ama hiç biri yekdiğerini hataya nisbet edemez. Çünki Hazret-i Peygamber "Ümmetimin âlimlerinin dinî hükümlerdeki ayrılığı, rahmettir" buyurarak; her âlimin, ictihadında isabet etmese bile, doğruyu bulmak hususundaki iyi niyetinden dolayı sevap kazanacağını bildirir. Halîfe Harun er-Reşîd, Muvatta isimli eserini Kâbe’ye asıp, herkesin onunla amel etmesini emredeceğini söylediği zaman, İmam Mâlik bunu fikir hürriyetine aykırı bularak reddetmişti. İslâm halîfeleri, ulemânın ilmî faaliyetlerine müdahale etmemiş; memleketin her köşesinde farklı ictihadlar doğup gelişmişti.

Bir kahvehanede meddah

Bu âhiret işidir!

Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim’i Edirne’ye uğurlarken, yolda bir elleri bağlı bir grup görüp; bunların İran’a ipek ticareti yasağına uymadığı için idam edilecek tacirler olduğunu öğrendi. Derhal padişahın huzuruna çıkıp, itiraz etti. “Bunlar emrinize karşı gelmiş sayılmaz. Zira sizin ipek emîni tayin etmeniz, ipeğin alınıp satılmasına cevaz bulunduğunu gösterir” dedi. Padişah, “Saltanat işlerinde söz söylemek, sizin vazifeniz değildir!” deyince, “Bu, âhiret işidir. Buna karışmak benim vazifemdir.” diyerek huzurdan ayrıldı; ama padişahı teskine muvaffak oldu. Padişah, meseleyi düşünüp, tacirlerin serbest bırakılmasını emretti. Zenbilli’ye, müftülük yanında, başkadılık makamını verdiyse de, kabul etmedi.

Zenbilli Ali Efendi meşhur zenbili ile fetva verirken

Hâkimler, Karagöz’e borçlu

Yıldırım Sultan Bayezid, taraflardan hediye aldıkları gerekçesiyle, Bursa kadılarını azletmişti. O gece padişah huzurunda oynanan hayal oyununda, Hacivat, Bizans’a yolculuk hazırlığındaki Karagöz’e gidiş sebebini sordu. O da “İmparatordan kırk tane papaz isteyeceğim” dedi. Hacivat şaşırınca, “Duymadın mı, padişahımız bütün kadıları azletti. Bari papaz getireyim de, şeriatı onlar tatbik etsin” cevabını verdi. Padişah, mesajı aldı; kadıları affetti. Bunların maaşları olmadığı için hediye almak zorunda kaldığını anlayınca, mahkeme harçlarını, kadılara maaş olarak takdir etti.



Selefî mezhebindeki Suudî emirleri, Riyad kaymakamı sıfatıyla Osmanlı tâbiyetinde iken; 1918’den itibaren yaşanan otorite boşluğunu iyi değerlendirip İngiliz desteğiyle Hicaz ve Arabistan’a hâkim oldular. İşte bu ekzantrik ailenin hikâyesi...

Suudi Arabistan kralları toplu halde

Osmanlı Devleti, bir şeriat devleti olmasına rağmen, halkın inanç ve amellerine, devletin resmî inanç sistemine aykırı bile olsa müdahale etmez; bir başka deyişle insanların evini ve zihniyetini gözetlemeye kalkmaz; ancak cemiyet nizamını bozacak bir hâl alırsa, hiç acımazdı. Şer’î prensipler, zaten bunu icap ettirir. Gerek Şeyh Bedreddin, Oğlan Şeyh, İsmail Ma’şukî; gerekse, Alevî veya Vehhâbî mezhebleri, aksiyona dönüşünce, fiilî müdahale ile karşılaşmıştır.

Abdülaziz es-Suud, sonra hepsi kral olan oğulları Faysal, Fehd ve Abdullah ile

Kaymakamlıktan krallığa

Bu cereyanlardan Vehhâbîlik, tesirlerini, Tâlibân, el-Kâide, IŞİD gibi teşkilatlar vasıtasıyla günümüze dek sürdürmesi bakımından mühimdir. XVIII.asır sonlarında Arabistan’ın doğusundaki Necd havâlisinde ortaya çıkan mezhebin kurucusu Muhammed bin Abdilvehhâb’dır. Esasları, önceleri Hanbelî mezhebine mensup olan İbn Teymiyye (1328) adlı Harrânlı bir âlimin fikirlerine dayanır. İbni Teymiyye, Allah’ın cisim olduğuna inanan Mücessime fırkasını andırır görüşleri ve Sahâbe hakkındaki menfi sözleri sebebiyle Şam ve Kâhire’de mahkûm olmuştu. İlim ve dindarlığının çokluğu ile meşhur bu âlim, tasavvuf, kerâmet, şefaat, kabir ziyareti gibi mefhumlara karşı çıktığı gibi; bazı hukukî meselelerde de önceki âlimlerin sözbirliğine uymayan, aşırı görüşler ileri sürmüştü. O ve talebeleri daha hayatta iken çok şiddetli tenkidlere maruz kalmışlar ve bid’at [dinde reformculuk]; hatta ilhad [dinsizlik] ile itham olunmuşlardı.

Abdülaziz bin Suud, Basra'da İngiliz istihbarat memurları Sir Percy Cox ve Gertrude Bell ile görüşürken (1916)

Abdülvehhâb, Uyeyne Kadısı ve Sünnî inancında idi. Ancak oğlu Muhammed, İbni Teymiyye ve takipçilerinin görüşlerine taassupla bağlandı. İslâmiyet’i, ilk zamanlarındaki saflığına döndürme iddiasıyla ortaya atıldı. Kabir ziyaretini, türbe yapılmasını, mevlid okunmasını, duada evliyaları aracı yapmayı, tasavvufu, câmilerde minber ve minâreyi, namazlardan sonra tesbih kullanılmasını bid’at, hatta küfr olarak görüyordu. Bağlıları, Ehl-i sünnetin Mâtüridî ve bilhassa Eş’arî mezhebini reddederek, yanıltıcı bir şekilde, Selefiyye adını almışlar; bu inanca uymayanları Sûfî diye vasıflandırmışlardır. Selef-i sâlihin, ilk müslümanlar demektir. Halbuki Selefîlerin inanç ve amelleri bunlara da benzemez.

Artık krallık kurulmuştur: Önde solda Abdülaziz ibnus-Suud

Hindistan yolundaki Basra körfezi ticaretini ele geçirmek isteyen İngiltere’nin mıntıkadaki istihbarat memurlarıyla yakın temas hâlindeki İbni Abdilvehhâb 1791’de öldü. Başta kardeşi Süleyman olmak üzere, çok sayıda âlimin reddiyelerine rağmen, fikirleri bilhassa bedevîler (göçebe Arablar) arasında yayıldı. Şimdiki Arabistan kraliyet ailesinin atası, Der’iyye Emîri Muhammed bin Suud, İbni Abdilvehhab’ın kızıyla evlenerek 1744’de bu mezhebi kabul etti. Vaktiyle Müseyleme el-Kezzâb’ın peygamberliğine inanan Benî Hanîfe kabîlesindendi. 1765’te öldü. Yerine geçen oğlu Abdülaziz, 1811’de Hicaz’a saldırdı. Medine düştü. Buradaki mübarek türbeler yıkıldı. Mukavemet edenler öldürüldü. Sultan II. Mahmud’un emriyle, Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ordusuyla Hicaz’a geçti. Para ile bedevî ve köylüleri elde ederek zafer kazandı. Medine ve Mekke’yi geri aldı.

Genç Suudi aristokratları

Abdülaziz’in torunu Suud, İhvan (kardeşler) adını verdiği bedevî süvarilerle 1812’de tekrar Hicaz’a saldırdı. Mısır askeri bunları tekrar yendi. Elebaşıları İstanbul’a gönderilerek idam edildi. Suud’un oğlu Abdullah da 1818’de yenildi. Der’iyye düştü ve yerle bir edildi. Bugün burası (Suudîlerin tarihî eserlere karşı tavrının aksine) bir açık hava müzesi hâlinde aynen korunmaktadır. İstanbul’a gönderilen Abdullah, oğulları ile beraber Sultanahmed meydanında asıldı.

Kral Abdülaziz ABD başkanı Roosevelt ile

Boyun eğen Suudî emirleri, Riyad kaymakamı sıfatıyla Osmanlı tâbiyetini kabul ettiler. 1918’den itibaren yaşanan otorite boşluğunu iyi değerlendirip İngiliz desteğiyle Hicaz ve Arabistan’a hâkim oldular. 1924’da Mekke ve Medine düştü. Mekke Şerifi Hüseyn Paşa, Hicaz’dan çıkarıldı. Suudî Arabistan Krallığı kuruldu. Bir asır önce başkaldıran Abdülaziz’in, aynı isimdeki torununun torunu kral ilan edildi. Böylece 100 yıl önce İstanbul’da asılan büyük atasının intikamını kendince almış oluyordu.

Kral Abdülaziz çocuklarından bazısı ile

İbnü’s-Suud diye de anılan Abdülaziz, otonomi tanıdığı Hicaz’ın, müslümanların seçtiği bir komite tarafından idare edileceğini ve bir anayasa hazırlanacağını va’detti. Ancak bu, hiçbir zaman gerçekleşmedi. O zaman müstakil müslüman devlet azdı. Bu oldu-bittiye Ankara aldırmadı; bir tek Tahran karşı çıktı. Amerika’nın da desteğini alan kral, petrolün bulunmasıyla büsbütün güçlendi. Bugün Suudi Arabistan’da Selefîlik resmî mezhebdir. Tedrisat, vaazlar ve fetvalar, bu mezheb üzeredir. Ilımlı olanlar Hanbelî olduklarını söyler. Diğer üç Sünnî mezheb resmen tanınmaz.

Kral Abdülaziz çocuklarından bazısı ile

İyi bir aile babası!

1953’de ölen Abdülaziz ibnü’s-Suud’un sayısız evliliğinden 70’i küçükken ölen 150 çocuğu vardı. 5 oğlu sırayla kral oldu. Şimdiki kralın da babasıdır. Şu anda aile mensupları bin kişiyi aşkındır ve devletin çeşitli kademelerinde başlıca söz sahibidir. Abdülaziz’in oğlu ve 2.kral Suud, sefahate düşkündü. Bu sebeple ertesi sene tahttan indirildi. Sürgüne gönderildiği Atina’da 1969’da öldü.

Suudi ailesinin çöllerdeki mücadelesi

Abdülaziz’in 2.oğlu ve 3.kral Faysal, ailenin en tanınmışıdır. Üç lisan bilirdi. Hariciye vezirliğinde parladı. Ustaca siyasetiyle İslâm âleminde büyük bir şöhret, sempati ve nüfuz elde etti. Halifeliği ihya etmek istediyse de başaramadı. Müslüman ülkelerle samimi dostluklar kurmaya çalıştı. Hicaz vâlisiyken 1932’de Ankara’ya geldi. O zamana kadar kaba güce dayalı Selefîliğin, fikrî satıhta yayılması için çalıştı. Petrol şirketlerinden ve hacılardan elde edilen paralarla faaliyet gösteren Râbıtatü’l-Âlemi’l-İslâmî’yi teşkil etti. Müslüman ülkelerde câmiler, medreseler, İslâm merkezleri kurdu. Maaşını ödediği din adamları yetiştirdi. Selefî akidesine dair kitapları bütün dünya lisanlarına tercüme ettirip, bedava dağıttırdı. Faysal’ın zevcesi İffet Hanım, Adapazarlı bir Osmanlı zâbiti ile saraylı bir câriyenin kızıdır. Faysal, aşkı uğruna, başka evlilik yapmamaya söz vermişti. Faysal, popularitesine rağmen, 1975’de yeğeni tarafından öldürüldü.

Suudi ailesinin Osmanlı Devletine bağlı Riyad Kaymakamlık günleri

Yerine geçen 62 yaşındaki kardeşi Hâlid, dinine/mezhebine çok bağlı bilinirdi. Bir yüzbaşı ile zina eden torunu Prenses Şila’yı recmettirmekte duraksamadı. 1982’de Hâlid ölünce, 60 yaşındaki kardeşi Fehd kral oldu. Estetik zevki gelişmişti. Bu sebeple, koyu Selefîlerin, bid’at olarak gördükleri, Kubbetü’l-Hadra’yı yıkma, minareleri ve mescid duvarındaki yazıları indirme isteklerini ciddiye almadı. Şimdiki kral Abdullah, Fehd’ın kardeşidir. Her ikisini de Medine’de kaldığım sıralarda yakından gördüm. Fehd, Mescid-i Nebî’nin tamir faaliyetinin bitiş merasimine gelmişti. Yaşlılık ve şişmanlık sebebiyle yürüyemediği için bir golf arabasında dolaşıyordu. Koyu Selefîler, bugün kraliyet ailesini mezhep hususunda tavizkâr ve gevşek bulmaktadır. Hatta bunlardan “İhvân” (İhvânü’l-Müslimîn değil) fedaileri 1979’da Kâbe’yi basmış; isyanları zorlukla bastırılmıştı.

Suudi Arabistan'ın kurucuları: Geleceğin Kralı Abdülaziz bin Suud, İngiliz diplomat Sir Percy Cox ve onun politik danışmanı Gertrude Bell ile Basra'da (1916)



Ankara hükümeti, hiç değilse, saltanatın kaldırılmasından beri zaten cumhuriyetti. Şu halde cumhuriyetin 29 Ekim 1923 tarihinde ilanı neyi ifade ediyor?

Osmanlılar, Cihan Harbi adındaki 4 sene süren bir hengâmenin ardından, asırlardan beri uğramadıkları ve hiç beklemedikleri bir felâkete uğradılar. Pâyitaht İstanbul işgal edildi. O sıralar Osmanlı rejimi, taçlı demokrasi idi. Bu enkaz senesinde tahta çıkan Sultan Vahîdeddin, bu hâdiselerden mesul gördüğü meclisi feshetti. İttihatçı ileri gelenler, müsait vasatta tekrar dönmek üzere yurt dışına kaçtılar. Geri kalanların bir kısmı Anadolu’ya geçti. Bir kısmını ise İngilizler Malta’ya sürdü.

Reisicumhur Mustafa Kemal ve başvekil İsmet

Devletin reisi kim?

Mukavemet hareketlerini teşkilatlandırıp, İstanbul’un müttefiklere karşı elini güçlendirmek üzere ordu müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da muvakkat bir hükümet kurdu. Seçimler yapıldı ve Osmanlı Meclisi, 1920’de İstanbul’da tekrar toplandı. Mustafa Kemal Paşa, mebus seçildiği halde, istikbalde olacakları bilircesine gitmedi. O, meclisin Ankara’da ve kendi kontrolünde olmasını istiyordu. Yine de mebusların ekseriyeti, Ankara’nın desteklediği şahıslardı. Bunlar, Ankara’nın süfle ettiği Misak-ı Millî denilen ve ülkenin sınırlarına dair bir kararı kabul edince, İngilizler meclisi dağıttı. Mebuslar, Ankara’ya geçti ve yeni meclis 23 Nisan 1920’de burada toplandı. Mustafa Kemal’in istediği oldu. Ankara, adeta bu meclisin dağıtılması için elinden geleni yapmıştı.

Bekle-gör siyaseti çerçevesinde İngilizler, Ankara’nın yıldızının parladığını görünce, Malta esirlerini serbest bıraktılar. Bunlar Ankara’ya katıldı. İngilizler, Meclisin Ankara’da toplanmasını ellerinden geldiği halde, engellemediler. Böylece Ankara’da, bir Yeni-İttihatçı hareketi meydana geldi. İngilizler, saltanatın defterini çoktan dürmüştü. Dünyanın dörtte birine hâkim bulunan ve ehemmiyetli Müslüman nüfusa sahip İngiltere, 19. asırda politikasını halifeliğin gücünün azaltılması ve kaldırılması üzerine yoğunlaştırmıştı. Siyasî ibre Ankara’ya dönünce de, Londra, artık desteğini gizlemez oldu.

Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa, meclisten çıkarken

Bu devirde Ankara’daki rejim, meclis hükümeti sistemidir. Kabine ve yargı, doğrudan meclise bağlıdır. Mustafa Kemal, İsviçre’de cari bu sistemi, o zamanın şartları çerçevesinde kabullenmiş; ancak bu sistemin otoritesini sınırlayan prensiplerini, çeşitli fırsatları değerlendirerek genişletmiştir. Saltanat kaldırıldığında, Mustafa Kemal Paşa, hem başkumandan, hem de meclis reisi olarak en güçlü adamdır. Bir yandan Fransız, İtalyan, Rus ve İngilizlerle diyalog yürüterek, cepheyi daraltmış; bir yandan da fırsat düştükçe, muhalif kitleyi tesirsiz hâle getirmeye muvaffak olmuştur.

1 Kasım 1922 tarihinde saltanatın ilgâsıyla saltanat ve hilâfet birbirinden ayrılarak icrâî salâhiyeti bulunmayan sembolik halifelik tesis edildi. Veliahd Abdülmecid Efendi Ankara’daki meclis tarafından bu makama getirildi. Meclis tarafından hıyânetle suçlanan ve ülkeden ayrılmak zorunda kalan Sultan Vahîdeddin, neşrettiği deklerasyonla anayasa değişikliği sayılan bu kanunun padişahın tasdiki olmaksızın yürürlüğe giremeyeceğini, bu sebeple anayasaya aykırı olduğunu, üstelik saltanat ile hilâfetin birbirinden ayrılamayacağını beyan etti. Böyle bir makamı kabul ettiği için de amcazâdesini kınadı. Artık Ankara, İngiltere ve müttefiklerin tek muhatabı idi. Sulh müzâkerelerine de tek başına katıldı. Ancak halkın, hatta milletvekillerinin nazarında, devletin reisi, İstanbul’daki Halîfe Abdülmecid Efendi idi. Zira İslâm- Osmanlı anayasa hukukuna göre, halife, ruhanî bir makam değil; aynı zamanda devletin reisidir.

Halife Abdülmecid Efendi

Paşalar komplosu

Öte yandan Mustafa Kemal Paşa’nın giderek tek otorite olduğunu gören ve vaziyetten şikâyetçi olan bazı arkadaşları, bir arayış içine girdiler. Mustafa Kemal, milletvekilliğinde iki vazifenin birleşmesini mahzurlu gördüğünü söyleyerek, hem kumandan, hem milletvekili olan arkadaşlarının vazifelerinden istifa etmelerini istedi. Bir kısmı askerliği bırakırken; Kâzım (Karabekir), Ali Fuad (Cebesoy) ve Cevad (Çobanlı) Paşaların ordu kumandanlığını tercih etmesi, M. Kemal’i kendine karşı bir askerî komplo kurulduğu vehmine sevketti. Bunlar sonra kumandanlığı bırakıp, milletvekilliğine önünce, bu sefer siyasî bir komplo kurulduğuna hükmetti. Zira o zamana kadar hep Gazi’nin namzetlerinin bakan seçildiği mecliste, bu defa Gazi’nin namzetleri kaybetti. Hele muhalif kanattan Rauf ve Sabit Beylerin kazanması, Gaziyi çok kızdırdı. Muhalifler, giderek güç kazanıyordu. 1023’te seçim yapılmış; ilk meclisteki muhalifler ayıklanarak, Gazi’ye sadık milletvekilleriyle toplanmıştı. Meclis cumhuriyetçi idi; yine de çatlak sesler çıkıyordu. Rauf (Orbay), Refet (Bele) ve Adnan (Adıvar) Beylerin 19 Ekim’de halifeyi ziyareti, bardağı taşırdı.

Nutuk’ta bu hâdiseden hayli tedirgin olduğunu anlatan Gazi, kendisiyle ahenkli çalışacak bir hükümet kurulabilmesi için bir kriz planladı. Önce hayli yıpranan başvekil Fethi Bey’in ve Fevzi Paşa dışındaki bakanların istifasını aldı. İleri gelen muhaliflerin şehir dışında olduğu 28 Ekim gecesi, Çankaya’da kendisine sadık yedi kişiyle toplandı. Ertesi günü hükümetin kurulmasını engelleyici konuşmalar yapmalarını istedi. Hepsi dağılınca, İsmet Paşa kaldı. Ona, cumhuriyetin ilanına dair kanun teklifini yazdırttı. 29 Ekim sabahı, olup bitenlerden habersiz meclis toplandı. Ama bir türlü ekseriyetin desteğini alabilecek bir hükümet listesi hazırlanamadı. Kime gidildiyse, önceden tenbihli oldukları için kabul etmediler. (O zaman bakanları, meclis seçerdi.) Meclis, son çare Gazi’ye müracaat etti. O da, kanun teklifini meclise verdi. Buna göre, rejimin adı cumhuriyet olarak konuluyor; başvekili seçme salahiyeti reisicumhura; vekilleri (bakanları) seçme salahiyeti de başvekile veriliyordu. Meclis, teklifi geceleyin düşük bir oyla kabul etti; 264 mebustan, 158’i evet demişti. Anayasa değişikliğinin üçte iki ekseriyetle yapılabilmesi hükmü, burada da tatbik edilmemişti. Yakub Kadri’ye göre, mebusların derdi cumhuriyet değil; otoriterleşme ile idi. Basın, cumhuriyetin alelacele ilanına şaşırmıştır. Ancak böylece hem muhalifler sindirilmiş; hem de halifeye haddi bildirilmiştir. Birkaç ay sonra halifelik tamamen kaldırılacak; rejim teminat altına alınacaktır.

Karagöz mizah mecmuasında cumhuriyetin ilanına dair karikatür

Gazi, reisicumhur seçilerek kendisine istisnaî salâhiyetler tanındı. Artık, padişahları bile kıskandıracak şekilde, devlet, hükümet, meclis ve parti reisi olarak, memleketin en yüksek iktidarına sahip pozisyona geldi. Gerçi zihnindeki sistemin öteden beri cumhuriyet olduğu söylenir. Bir Enver Paşa gibi, harbiye nâzırı ve padişah damadı olma teşebbüsleri nazara alındığında, buna pek ihtimal verilemezse de, 1923’de ilan edilen rejimin demokratik bir sistem olduğu da söylenemez. Sultan Hamid istisna edilirse, son asırdaki Osmanlı padişahlarının rolü, modern dünyadaki siyaset üstü devlet reislerinden ileri geçmez. Halbuki cumhuriyet hükümetleri, hep sınırsız güce sahip olmuşlar; şatafatlı hayatlarıyla, padişahları gölgede bırakmışlardır.

Hakimiyet-i Milliye gazetesinin cumhuriyetin ilanını haber veren 30/X/1923 nüshası



Tasavvuf aleyhtarı birkaç vâizin başlattığı Kâdızâdeliler hareketi, tekkelerin tacizi ve halkın isyana tahrikiyle neticelendi. Hükümetin buna cevabı, sert oldu.

Osmanlı Devleti, bir dinî devlet olmasına rağmen, halkın inanç ve amellerine, devletin resmî inanç sistemine aykırı bile olsa müdahale etmezdi. Bir başka deyişle insanların evini ve kafasını takibat altında tutmaz; ancak cemiyet nizamını bozacak bir hâl alırsa, hiç acımazdı. Bu yolda kimsenin gözünün yaşına bakılmamıştır. Şer’î prensipler, zaten bunu icap ettirir.


Ulema

Selefîlerin selefleri

Günümüzde Vehhâbîlik/Selefiyye diye anılan cereyanın esasları, önceleri Hanbelî mezhebine mensup olan İbni Teymiyye (1328) adlı Harrânlı bir âlimin fikirlerine dayanır. İlim ve dindarlığının çokluğu ile meşhur bu âlim, tasavvuf, kerâmet, şefaat, kabir ziyareti gibi mefhumları, dinde sonradan ortaya çıkmış bid’atlar olarak görüp reddetmişti. Dini, ilk asırdaki saflığına döndürme iddiasıyla ortaya atılmıştı. Ancak Allah’ın cisim olduğunu söyleyen Mücessime ve insana benzerliğini savunan Müşebbihe fırkasını andırır inançları; Sahâbe hakkındaki menfi sözleri; bazı hukukî meselelerde de öncekilerin sözbirliğine uymayan, marjinal görüşleri sebebiyle sebebiyle Şam ve Kâhire’de mahkûm olmuştu. O ve talebeleri daha hayatta iken çok şiddetli tenkidlere maruz kalmışlar ve bid’at (sapkınlık), hatta ilhad (dinsizlik) ile itham edilmişti.

XVII. asırda İstanbul’da kopan Kâdızâdeliler hareketi de doktrin olarak İbni Teymiyye’ye ulaşır. Hâdiseyi, Küçük Kâdızâde diye tanınan vâiz Balıkesirli Mehmed Efendi, Halvetî Şeyhi Abdülmecid Sivâsî ile münâzara ederek başlattı. O ve Kâdızâdeliler denilen mensupları, semâ ve devrân gibi tasavvufî ritüellere, pozitif ilimlerin tahsiline, Kur’an-ı kerim, ezan ve mevlidin makamla okunuşuna, cemaatle nafile namaza, kabir ziyaretine, tütün ve kahveye, musafahaya karşı çıkmışlardır. Hazret-i Hızır’ın hayatta olmadığı, Hazret-i Peygamber’in anne ve babasının imansız öldüğü, İbnül-Arabî’nin küfrü ve Yezid’e lânetin cevazını müdafaa etmişlerdir.


Abdülmecid Sivâsi tekke ve türbesi

Kâdızâde, Birgivî’yi görmedi; talebelerinden biraz okudu. Eserlerini Türkçeye tercüme edecek kadar İbni Teymiyye’ye yakındı. Tarikata girdi; ancak tasavvufu mizacına uygun bulmayarak ayrıldı. Fatih ve Ayasofya kürsüsündeki vaazlarıyla dikkat çekti. Onun dışındaki Kâdızâdelilerin ciddi tahsili yoktu. Sivâsîler diye anılan karşı taraf ile münazaralarında ortaya attıkları fikirler de cehaletlerini ortaya koyuyordu. Ama hemen hepsi cerbezeli kişilerdi.


Birgîvi'nin kabri

Bardağı taşıran son damla

Sultan IV. Murad, denge adına Kâdızâdelilere müsamaha ile yaklaştı. Kâdızâde’nin 1635’de ölümüyle, hareketin 1.perdesi indi. Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mehmed zamanında Kâdızâdelilerin başına öncekinin talebesi Üstüvânî Mehmed Efendi geçti. Halk içinde ve devlet kapısında da çok taraftar bulan Kâdızâdeliler, tayin ve azillerde rol oynar hâle geldi. Sivâsîlerin lideri Abdülehad Nuri Efendi’nin yazdığı eserler, Kâdızâdelilere ağır darbe vurdu. Bu sefer ilmî münazaralarda muvaffak olamayan Kâdızâdeliler, uzayan harbler ve Celâlî isyanları sebebiyle bozulan iktisadî ve sosyal şartlardan istifade ederek işi meydana döktüler. Tekkeleri basıp şeyhlere tâcizde bulundular. Dervişlerden ölenler oldu. Kendisi de tarikat ehli olan Şeyhülislâm Bahâî Efendi’yi tehdit edip, devrânın haram olduğuna fetvâ aldılar. Sivâsî tekkesi şeyhine, tekkesini basıp, kendisini ve müridlerini öldüreceklerini, tekkeyi temellerine kadar yıkıp, toprağını denize dökmedikçe, burada namaz kılınmayacağını beyan eden mektup gönderdiler. Şeyh, şeyhülislâma müracaat etti; liderleri Üstüvânî çağrıldı ise de gelmeyip, devlet içindeki nüfuzlu adamlarının himayesine sığındı.


Zonaro - Rufai dervişleri

Venedik donanması, Çanakkale Boğazı önlerinde iken halkı isyana tahrik ettiler. Sultan Fatih Câmii’nde Peygamberi öven na’t okunmasını men etmek bahanesiyle ayaklandılar. Burada, sokaklara dökülüp, rastladıkları müridleri ölümle tehdit ederek tecdid-i imana zorlamaya; selâtin câmilerinin minarelerini yıkmaya karar verdiler. Bardağı taşıran bu son damla üzerine, sekiz günlük Sadrıâzam Köprülü Mehmed Paşa, ulemâyı toplayıp, Kâdızâdelilerin katline fetvâ aldı. Padişahın fermanıyla Üstüvânî ve avanesi yakalandı; cezaları sürgüne çevrildi (1656). Kâdızâde hareketinin 2.perdesi böylece kapandı.


Köprülü Mehmed Paşa

Nihayet birkaç sene sonra şehzâde hocası Vânî Mehmed Efendi, saraydaki nüfuzundan cesaret alarak Kâdızâde hareketini hortlatmaya teşebbüs etti. Mevlevî tekkelerini kapattırdı; kabir ziyaretini ve tütünü yasaklattı. Karşısına çıkan meşhur mutasavvıf Niyazi Mısrî’yi Limni’ye sürdürmeye muvaffak olduysa da, sonunda kendisi de gözden düşüp Kestel’e sürüldü ki, Kâdızâde hareketinin 3.perdesidir (1683). O zaman yalısının bulunduğu Vaniköy, bunun adını taşır. Kur’an-ı kerim kıssalarını mevzu edinen Arâis, kıymetli bir eseridir. Lügatçı Vankulu başkadır. Damadı Şeyhülislâm Feyzullah Efendi, Edirne Vak’ası’na yol açarak padişaha tahtını kaybettirmiştir. Mamafih her zaman cemiyette, cehaletlerine bakmayarak, olur olmaza haram diyen, önüne geleni bid’at ve küfre nisbet eden (Şeyh Abdülhakîm Arvasî’nin tabiriyle) ham sofu-kaba yobazlar var olagelmiş; bazıları, dini, bunlara bakarak değerlendirmek yanılgısına düşmüştür.


Galata Mevlevihanesi dervişleri -1870'ler

İmam Mâlik der ki “Fıkıh öğrenmeyip tasavvuf ile uğraşan zındık olur (dinden çıkar). Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan sapıtır (bid’at sahibi) olur. Her ikisini edinen, hakikate varır”. Osmanlılarda, medrese ve tasavvuf erbabı her zaman iç içedir. İlmiye sınıfının haylisi, tarikata mensup olduğu gibi, Bâtınî ve Hurufîlerden ders alan Osmanlılar, tasavvufun şer’î çerçevede yürümesine hep dikkat ve itina etmiştir. Bu bakımdan Kâdızâdeliler hâdisesi, bir ulema-tekke çatışması değildir. Her zaman her yerde kendisine rastlanan bir gürûhun taassubundan ibarettir. Osmanlı cemiyet ve hükümeti, elbirliği ile bu taassubu söndürmeye çalışmıştır. Tarihçi Nâima ve Kâtib Çelebi, o günleri tafsilatlı anlatır. Avrupalıların da alâkasını çeken bu hâdise üzerine çok sayıda çalışma yapılmıştır.

Hangi Kâdızâde

Osmanlılarda Kâdızâde adıyla anılan çok âlim vardır. Kâdızâde Şemsüddîn Ahmed (1580), Ebussuud Efendi’nin talebesi ve Osmanlı şeyhülislâmlarındandır. Matematik âlimi Kâdızâde-i Rûmî (1440) başkadır. Birgivî Vasıyyetnâmesi Şerhi ile Âmentü Şerhi yazarı Kâdızâde Emin (1783) vardır. Kâdızâde Mehmed (1759) ile Yeniçeri ocağının kaldırılmasına fetvâ veren şeyhülislâm Kâdızâde Tâhir Efendi (1838) de başkadır.


IŞİD [AP]



Ankara hareketini yürekten destekleyen Âkif’in yolu, kısa bir müddet sonra bunlardan ayrıldı. Bu ayrılığın sebebi olarak şapka gösterilmiştir. İşin aslı böyle midir?

Ankara hareketi muvaffak olup da, dinî-millî kimliğini üzerinden atınca, Âkif’in modernist kişiliği bile kâfi gelmedi. 1923’te meclisten tasfiye edildi. Âkif, parasız ve kırgın, 1926’da Mısır’a gitti. Prens Abbas Halim’in misafiri olarak yaşadı. Üniversitede Türk edebiyatı dersi verdi.


Prens Abbas Halim

Bu sefer yeni rejim tarafından şapka giymemek için Mısır’a kaçmakla itham edildi. Dostu Ruhi Naci anlatıyor: “Şapka, yalnız memurlar için resmi serpuş ittihaz edilmiş; halka henüz teşmil edilmemişti. Âkif, ‘Umumu beklemeye hacet yok. Şapka için artık icmâ-i ümmet var. Tabii hep giyeceğiz’ dedi”. Kemalist inkılâbın ileri gelenlerinden Yusuf Hikmet anlatıyor: “1928’de büyükelçi olarak Afganistan’a giderken, Kâhire’de kendisini gördüm. Çok duygulandı. Saatlerce konuştuk. Şapka kanunu yüzünden yurttan ayrıldığının sanıldığını söylemem üzerine, ‘Yok canım, öyle şey olur mu? Müslümanlık, fes veya şapkayla mıdır sanki?’ dedi.” Mithat Cemal der ki, “Âkif, muaşeret kaidelerine aldırmayarak başı açık otururdu. Sonradan öğrendim ki, festen rahatsız oluyordu.” Nitekim 1936’da başına şapkayı geçirerek yurda dönmekte tereddüt etmedi. Zira Âkif, serbest düşünceli bir insandı. Herşeye rağmen Ankara’ya kırgın olmadığını; vefat ederken, “Gazi Hazretleri olmasa, zafer kazanılamazdı” sözüyle göstermiştir.


Âkif Mısır'da

1935’de Abbas Halim vefat etti. Âkif de hastalanıp İstanbul’a döndü. Prens’in kızının tahsis ettiği Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’ndaki odasında unutulmuşluk içinde sirozdan vefat etti. Resmî makamların alâkadar olmadığı cenazesi, üç-beş talebenin sırtında Edirnekapı’ya kaldırıldı. Kızını evlendirdiği dostu Ömer Rıza Doğrul, 1925’te Mason olmuş; İngilizlerin Hindistan’da kurduğu Kâdıyânî fırkasının tahrif ettiği Kur’an’ı “Tanrı Buyruğu” adıyla tercüme etmiştir. Oğlu Mehmet, acıklı bir hayat yaşamış; alkol ve uyuşturucu tesiriyle, bir araba teknesinde ölü bulunmuştur.


Ömer Rıza Doğrul

“Âkif Efsânesi!”

Hüzünlü bir tabiatı vardı. Midhat Cemal, “Hayatında nikbin (iyimser) olduğu günlerin yekûnu birkaç haftayı geçmez” der. . Bu tabiatı, eserlerine de aksetmiştir. Bir nebze bile gönüllere ferahlık verecek ifade bulunmayan şiirlerini okuyanları kasvet basar. Spora düşkündü. Hem Şark, hem Garb musikisini sever ve anlardı. Ney üflerdi. Udî Şerif Muhiddin Targan’ı çok beğenir; sivri ve kumral sakalıyla “Tıpkı Hazret-i İsa” derdi. San’atkâr adlı şiirinde, udunun sesini, nidâ-yı Hakk’a benzeterek övmüştür. Mısır’da iken bile, plaklarını yanından eksik etmezdi.


Âkif hatırasına çıkarılmış posta pulu

Gelgitleri bol bir insandı. “Milletim nev-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin” diyenlerden rahatsız olur; ama bunlarla aynı cemiyette bulunmaktan gocunmazdı. Fikret’i “Bir gün Allah’a söver; sonra bir az bol para ver; hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder” diye hicveder; ama halifeye karşı beraber hareket etmekte mahzur görmezdi. “Alınız garbın ilmini, san’atını” der; ama garbın kültürü ile sanatının birbirine geçmiş olduğunu düşünmezdi. “Gidin saffet-i İslâmı Japonlarda görün” der; ama Japonların, ilim ve fen alacağız derken, nasıl garplılaştıklarından habersiz görünür. “Hele ilmiye, bayağıdan da aşağı bir turşu/Bâbı fetvâ denilen daire ümmî koğuşu” mısralarıyla ulemayı aşağılar. “

diyerek sıfat-ı ilahîyi şüphe ile karşılar. Hatta “Cânileri, kâtilleri meydana süren sen/Cânideki, kâtildeki cür’et yine senden” diyerek şüphesini Cebrîliğe kaydırır. Öte yandan kabirde okumak için”. Çanakkale için yazdığı şiirdeki, “Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi” mısraı, Sahâbe’nin en faziletlilerini aşağıladığı için tenkit edilir.


Âkif resimli para

Mütevâzı, perhizkâr, sözünde inatla duran ve haksızlığa tahammülsüz mizacı sebebiyle çoklarında hürmet telkin ederdi. Şiiri müsabakaya sokulmadan millî marş olarak kabul edildiği için, verilen mükâfatı almamıştır. Öldüğü zaman geride bir kat elbise, bir şapka, bir mavzer, bir istiklâl madalyası, yastığı altında birkaç lira ve meşin kordonlu bir fakfon saat kaldı. İnsanlar, böyle yaşayanlara gayrı ihtiyarî hürmet duyarlar. Halbuki bazılarının nefsi, tevâzudan, fakirâne yaşamaktan beslenir. Efgânî’nin ağına düşürdüğü yegâne saf müslüman elbette Âkif değildi; ama cemiyette oynadığı rol fazla oldu. Büyük âlim, hatta (tasavvufa uzaklığına rağmen) evliyâ olarak tanındı. Kemalistlerle sonradan ters düşer göründüğü için, geniş bir muhalif kitle tarafından (tıpkı Fevzi Çakmak gibi) sembolleştirildi. İnkılâp fırtınasından kaçanların sığınmaya çalıştığı bir liman olarak görüldü. Mekteplerde “Atatürk Köşesi”ne alternatif “Âkif Köşesi”; “Nutuk”a karşı “Safahat”... Bilen bilmeyen herkesi saran, şuursuzca bir hamasete dayalı “Âkif Efsânesi” doğdu. Buna, İbrahim Sabri, Ahmed Davudoğlu ve Kadir Mısıroğlu dışında hiç kimse itiraza cesaret edememiştir.


Âkif ve oğlu Mehmed Emin

Kur’an tercümesi

Ankara’nın Kur’an’ı ücreti mukabilinde tercüme ve tefsir ettirip, halkı “aydınlatma” projesinde yer aldı. Tercüme işi Âkif’e; tefsir ise, yine bir Sultan Hamid muhalifine, hal’ fetvâsını yazan Elmalılı Hamdi Efendi’ye verildi. Tercümede çok zorlandı; hatta “Tercüme bitti; ama tashihi bitmedi. Beni tatmin etmiyor” derdi. Hamdi Efendi, müsveddeleri, “cezâlet (edebî güzellik) yok” deyip beğenmeyince, Âkif, “artık sadelik arıyorum” cevabını vermişti. Bu sebeple, tercüme işi Âkif’den alınarak, ücreti ile beraber Hamdi Efendi’ye verildi. Aldığı 1000 lira avansı, harcadığı için iade edemedi. Âkif, tercüme müsveddelerini, ölümünden sonra yakılmak üzere, Kahire’deki yakın dostu müderris Yozgatlı İhsan Efendi’ye bırakmıştı. Ölünce, İhsan Efendi, bir kopyasını alıp, bunları yaktı. Vicdanı rahatsız olmuş ki, o da ölürken, bu kopyaları yakmasını oğluna vasiyet etti. Oğlu Ekmeleddin Bey, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu müderris İbrahim Sabri Efendi’ye danışarak kopyaları yaktı. Âkif’in bu tercümeyi yaktırması, Türkçe ibâdet korkusuna bağlanır. Halbuki bu tarihte, artık Türkçe ibadet meselesi gündemden kalkmış idi. Zaten Âkif, bu mevzularda ilerici düşüncelere sahipti. Yakında “Âkif’in Meâli” diye basılan, Türkiye’ye gönderilmiş birkaç parça müsveddeden ibarettir.


Âkif'in son zamanları

Semerci

Bazıları gayretkeşlik edip, Âkif’in Semerci şiirini bir pişmanlık eseri olarak göstermeye çalışsa da, burada yeni gelenlerin, eskisinden de kötü olduğunu söylemekten başka bir şey yapmış değildir. Süleyman Nazif, Rıza Tevfik gibi pek dinle alâkası bulunmayan İttihatçılar bile hakikati anlayıp, pişmanlıklarını şiirleriyle dile getirmiş; ancak Âkif ve bazı emsâli bundan kaçınmıştır. Alenî kabahatin tövbesi de alenî olur, derler. Yüzlerce mısrada padişahı, ismini anarak kötüledikten sonra; isim vermeden yazdığı bir şiirle pişmanlığa hükmetmek ne kolay! Kaldı ki, müslümanların halifesini tahtından iteleyip, koca bir İslâm medeniyetini yerle bir edenler, tövbe etseler, makbul olur mu; helâllik dileseler, kimden dilenir; bu da ayrı bir meseledir. Evet, herkes hata yapar; ama büyük hata işleyenleri de kimse âlim, hele evliyâ görmez. Hele “Zamanının halifesini inkâr eden, câhiliye ölümüyle ölür” hadîsindeki tehdit dururken.


Âkif'in son günlerini geçirdiği Beyoğlu'nda Mısır Apartmanı


Âkif'in cenazesi


Âkif'in mezarı



Mehmed Âkif, modernist zihniyeti ve İttihatçı kimliği ile Sultan Hamid’in amansız muhalifleri arasında yer almıştır. İslâm birliğini müdafaa eden bir şairin, yine bu uğurda tahtını veren bir padişaha, böylesine düşmanlığı, doğrusu çoklarını şaşırtmıştır.

Epey oluyor, bir gazete, Âkif’in Safahat’ını promosyon vermiş. Önsözünde de adeta bir mukaddes kitap gibi ballandıra ballandıra övmüş. Yeri geldikçe de, “bu mısralarda kast edilen Sultan Hamid’dir” diye de not düşülmüş. Güler misin ağlar mısın, dedim içimden. Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936), İslâmcı vasfına rağmen, Sultan Hamid ile yıldızı hiç barışmamış bir şairdir. Her ikisini de, delicesine sevenlere rastladıkça, iki zıt şey nasıl bir araya gelir, diye düşünüyor insan.

“İnkılâb istiyorum ben de!”

Arnavut müderris İpekli Tahir Efendi’nin oğlu olarak Fatih’te doğdu. Adını Ragîf koymuşlardı; ama Âkif kolay geldi; ismi öyle kaldı. Sultan Hamid’in yaptırdığı baytar mektebinde okudu. Memuriyete girdi. Cami derslerinden biraz dinî kültür elde etti. Edirne’de hükümet baytarı iken tanıyıp sevdiği Alliance Mektebi muallimi Talat Paşa vesilesiyle İttihatçılara karıştı. Ölene kadar da öyle kaldı. Ateşli nutukları ve şiirleri ile davalarını destekledi. Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat) ajanı olarak çalıştı; bu uğurda diyar diyar gezdi. Halifenin tahttan indirilmesinde rol oynayarak, İslâm dünyasında bugün bile sönmeyen yangını ateşleyenler arasında yer aldı. 1913’den sonra Ziya Gökalp’in Türkçülük fikri yörüngesine giren arkadaşlarını tenkit edince, bu sefer onların gazabına uğradı; işinden oldu ve mecmuası da kapatıldı. Hempâları, imparatorluk gemisini batırdıktan sonra, Anadolu’ya geçerek Yeni-İttihatçı hareketin içinde yer aldı. Burdur mebusu oldu. Taceddin Tekkesi şeyhi, evini kendisine tahsis etti. Burada Sebilürreşad’ı çıkarttı. Bir yandan İstanbul’u ağır dille zemmederken; öte yandan Ankara’yı destekleyen vaazlar verdi; destanlar yazdı. Bunlardan biri, dostu Hamdullah Suphi sayesinde millî marş kabul edildi. Sultan Hamid’e kükreyen şair, saltanatın ve hilâfetin kaldırılmasına sesini çıkarmadı.

İslâm dünyasında modernizmin lideri ve İngiliz siyasetinin destekçisi Cemâleddin Efgânî ve talebesi Mısır Müftüsü Abduh ile tanışması, Âkif’in hayatını değiştirmiştir. Bu iki mason biradere medhiyeler yazmıştır: “Çıkarıp gönderelim hâsılı şeyhim yer yer/Oradan âlem-i İslâma Cemaleddinler”. Âsım adlı şiirinde de şöyle der: “Mısır’ın en muhteşem üstadı Muhammed Abduh/Konuşurken neye dairse Cemâleddinle/Der ki Tilmizine Afganlı; Muhammed dinle/İnkılâb istiyorum hem çabucak/Öne bizler düşüp İslâm’ı da kaldırmazsak/Nazariye ile bir şeyler olur zannetme/O berâhini de artık yetişir dinletme/İnkılâb istiyorum ben de, fakat Abduh gibi”. Merhum Ahmed Davudoğlu, “Berâhini (burhanları, âyetleri) dinlemek istememek, doğrudan kelâm ilmine ve teselsülün butlanına [yaratılışın başı bulunduğuna, yani Allah’ın kadîm, başka her şeyin yaratılmış olduğuna] itirazdır ki, maazallah dine dokunur” der.

Âkif, baytar mektebi talebesi

Efgânî ve Abduh’un, Sultan Hamid’in gelenekçi siyasetine şuurlu düşmanlığı, kendisine de sirâyet etti. Londra’nın, sömürgeciliğin en parlak olduğu o zamanki dış politikası, Sultan Hamid’i ve onun otoriter halifelik siyasetini bertaraf etmek üzerine kuruluydu. O gitmedikçe, İslâm dünyasında modernizmin yerleşemeyeceğini iyi biliyordu. Yerli gafiller sayesinde, bu emeline kavuştu. Böylece Âkif’in de, emsalleri gibi, hiç sevmez göründüğü İngilizlere büyük hizmeti geçti; İstanbul’un işgalinde tutuklanmayıp, Ankara’ya gidişine göz yumulması da, muhtemelen yeni ufuklara yelken açması içindi. İttihatçılar, Sultan Hamid’in “istibdadına”; hakikatte ise, onun sahip çıktığı Ehl-i sünnet vurgulu dindar hayata karşıydı. Hürriyetten kast ettikleri, dinî geleneklerden âzâde, alabildiğine serbest bir hayattı. Âkif dindardı; ama fikriyat itibarıyla modernistti. Sultan Hamid’e düşmanlığı bundan ileri gelir; siyasî sebeplerden değil. Dolayısıyla, pişmanlık mevzubahis olmamıştır; olması da beklenmez. Bazıları Semerci şiirini bir pişmanlık eseri olarak görürse de, Âkif burada yeni gelenlerin, eskisini arattığını terennüm etmekten başka bir şey yapmış değildir.

Sultan Hamid’i sık sık edebli! tabirlerle anar: “Ortalık şöyle fenâ, böyle müzebzeb [karışık] işler/Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer”; “Çoktan beridir vardı benim bir derdim/Gideyim zâlimi îkaz edeyim isterdim/Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid/Âl-i Osman’dan bu korkaklık edilmezdi ümid”; “Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti!”; “Ah efendim o herif yok mu, kızıl kâfirdi”; “Yıkıldın gittin amma ey mülevves devr-i istibdad/Bıraktın milletin kalbine çıkmaz bir mülevves yâd/Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se/Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e”; “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek/Otuz üç yıl bizi korkuttu şerîat diyerek”.

Soldan Abduh, Efgani, Reşid Rıza

Midesi bulanıyormuş

“Kardeşim” dediği Mithat Cemal (Kuntay) anlatıyor: Âkif, üç padişahtan Reşad’a kızıyor, Hamid’den iğreniyor, Vahdettin’e hem kızıyor, hem iğreniyordu… Eşref’in “Besmele gûş eyleyen şeytan gibi/Korkuyorsun höt dese bir ecnebi/Padişahım öyle alçaksın ki sen/İzzet-i nefsin Arab İzzet gibi” kıtasına bayılırdı. Abdülhamid’den yalnız mânen değil, maddeten de iğreniyordu. 1908 Meşrutiyeti’nde Meclis-i Meb’usan’ın açılacağı gündü. Âkif’le Büyük Reşid Paşa türbesinin önünden geçiyorduk. Halk koşmaya başladı. İzdihamın koşması sâridir; biz de koştuk. Âkif beni bıraktı, kalabalığı yardı; yarmasıyla beraber geri kaçtı; sapsarıydı. “Bir cinayet mi var?” dedim. “Aman dur, midem bulanıyor” dedi. Midesinin bulanması ifade tarzı değildi; bütün safrası yüzündeydi. “Hasta mısın yoksa?” dedim. Hasta filan değildi; ömründe ilk defa Abdülhamid’in yüzünü görmüştü. Padişah açık bir arabada Meclis-i Meb’usan’ın küşad resmine [açılış merasimine] gidiyordu. Âkif: “Boyalı sakalı ile suratı birdenbire karşıma çıktı; fena oldum” dedi. Halk geçip giden arabayı hâlâ alkışlıyordu. Âkif: “Aman yarabbi, otuz üç sene bu! Hâlâ alkışlıyorlar, kaçalım. Bir sokağa sapalım!” dedi. Bu alkışların duyulamayacağı bir yer arıyordu. Bir müddet sonra Sultan Hamid mebuslara Yıldız köşkünde bir akşam yemeği verdi. Yemekten sonra bazı meb’uslar Abdülhamid’in ellerini öptüler. Âkif buna haftalarca kızdı… [Mehmet Akif, İst. 1939, s. 242-243]

Âkif, edebiyatçı dostlarıyla. arkasında Midhat Cemal

Ha gayret!

Medine-i Münevvere’de kalırken, ailesiyle burada yurt tutmuş ve Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey kütüphanesi müdürlüğü yapmış Ali Ulvi Kurucu ile ahbablık kurmuştum. Konyalı Hacıveyiszâdenin yeğeni idi. Çok fazla ilmi yoktu; ama saf ve temiz bir insandı. Hicaz’a giden Türklere yardımı çoktu. En bariz hususiyeti, inkılâpçılara reaksiyonun lideri sandığı Âkif’e aşırı hayranlığı idi. Onunla oturur, onunla kalkardı. Onun gibi konuşur; onun üslûbuyla şiir yazma kudretine sahip idi. Birgün evinde sohbet ederken, söz Âkif ve Sultan Hamid’e geldi. Ben bilmez gibi, buna şaşırdığımı söyledim ve Âkif’in pişman olup olmadığına sordum. Bu mevzuyu çok araştırdığını, ama pişmanlık eserine rastlamadığını üzülerek itiraf etti. Sonra şunu anlattı: “Ben bu hadiseyi temize bağlamak için, Âkif’in ağzından Sultan Hamid’i öven ve pişmanlık gösteren bir şiir yazmak istedim. Bunu Âkif’in dostu Fuad Şemsi’ye verip, neşrettirecektim. Güya Âkif vefat etmeden evvel bu şiiri yazıp, ona vermişti. Nitekim böyle yaptığı başka şiirleri vardı. Ancak kendisine danıştığım, Âkif’in yakın dostlarından rahmetli Mahir İz mâni oldu. Sakın yapma, iş ortaya çıkar, daha da kötü olur, dedi.”

[Bu yazıyı yazdıktan sonra görüştüğüm Kadir Mısıroğlu, Medine-i Münevvere’de iken (1976), Ali Ulvi’nin aynı gerekçeyle böyle bir şiiri Sebil Mecmuası’nda neşretmek istediğini, ama kendisinin "Ben böyle bir sahtekârlığa âlet olamam" diyerek kabul etmediğini anlattı.]



Şimdiki diziler gibi, eskiden de tefrika roman tutkusu vardı. Biri okur, diğerleri nefesini tutarak dinler. Heyecanla arkasını beklerdi. Bu romanlar, cemiyetin rengini değiştirmiş; bir ara propaganda vâsıtası olarak da kullanılmıştır.

Televizyonlarda bir dizi furyasıdır gidiyor. Herkesin takip ettiği hususi diziler var. Dizi saatlerinin listesi bile tutuluyor. Gazeteler, dizilere ve oyuncularına dair çarşaf çarşaf haber neşrediyor. Bazısı tutuyor, senelerce konuşuluyor; bazısı alaka çekmiyor; bir iki hafta sonra sessizce kaldırılıyor. O kadar masraf çöpe gidiyor. Eskiden de, tefrika roman tutkusu vardı. Ardını radyo tiyatroları ve arkası yarınlar izledi. Televizyonun gelişiyle, önce Amerikan, sonra Brezilya, şimdi de Türk dizileri...

Paris’e gitmiş gibi

Eskiden uzun kış gecelerinde, soba ile ısınan odalarda, evin beyi, işten gelir; üzerinde entarisi, sırtında hırkası, başında takkesi, elinde gazete, sobanın ve lambanın yakınına otururdu. O zamanlar, gazete, hanım ve çocukların eline verilmez; dışarıda olup bitenlerden haberdar olurlarsa üzülecekleri ve ahlâklarının bozulacağı düşünülürdü. Bu sebeple, baba, kendince sansürden geçirerek, lüzumlu kadarını aile efradına okurdu. En çok alâka çeken, tefrika romanlar olurdu. Herkes, nefesini tutarak, romanı dinlerdi. O devirde romanlar, gazetede tefrika edilirdi. Heyecan içinde, o günki tefrikanın sonu gelir; altında “mâbâdi (arkası) var” yazardı. Radyolardaki, “Arkası Yarın”, bu geleneğin devamıdır. Roman eğer rağbet görürse, tefrika bittikten sonra kitap olarak basılırdı. Cihan Harbi sırasında bile, roman tefrikaları çıkardı. Hasan Bedreddin (Beybaba) gibi bazıları, Fransızcadan tercüme ettiği avantür romanları, kendi ismiyle neşredip şöhret kazanmıştır.

Roman, eski bir Fransız edebiyat türüdür. Latince romanice kelimesinden gelir ve halk diliyle, ilkçağ şövalye hikâyelerini (romans) ifade eder. Avrupalılar novella diyor ki, yeni demektir. İlk romanlar Fransızcadan tercümedir. İlk tercüme roman, Zeyneb-Kâmil hastanesinin bânisi Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın, 1862’de Fénélon’dan tercüme ettiği Telemaque romanıdır. Sırayla Hugo, Voltaire, Defoe, Chateaubriand, Bernardin de St. Pierre, Dumas (baba-oğul), Swift, Lamartine, Zola, Daudet gibi ekserisi Fransız meşhur yazarların romanları tercüme edildi. İsimleri ise bir âlemdi: Sefiller, Mağdurîn Hikâyesi adını almıştı. Millet, Fransa ve Fransız hayatını, adı gibi öğrendi. Şair “Âleme gelmiş sayılmaz, gitmeyenler Paris’e” demiş ya; gidemeyenler, romanlar sayesinde gitmiş gibi oluyordu. Sultan Hamid’in de roman okumaya düşkün olduğu; bilhassa ecnebi polisiye romanları, tercüme ettirip, her gece uyumadan evvel musahibine okuttuğu söylenir.

Orijinal ilk Türk romanı, Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat’tır (1872). İstemediği bir gençle evlendirilen genç kızın hikâyesi idi. Burada gelenekler tenkit ediliyordu. Romanların, sonra da dizi ve filmlerin misyonu, hep bu olmuştur: Cemiyete, kendince çeki düzen vermek. Sonra, züppeler (Araba Sevdası, Şık), bâtıl halk inanışları (Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç), aile buhranları (Şıpsevdi, Aşk-ı Memnu), cemiyet yaraları (Sergüzeşt), taşra hayatı (Yaban) romanlara mevzu edilmiştir. Çoğunda edebî kaygı ve ahlâkî endişeler ön plandaydı. Halk, dünyaya bu romanların gözüyle bakardı. Ahmed Midhat, Hüseyin Rahmi, en çok tutulan tefrika muharrirleri idi. İnkılâp devrinde de roman, bir propaganda vâsıtası olarak kullanıldı: Âdetâ, Çalıkuşu, kadının çalışma hayatına alıştırmak; Sinekli Bakkal, Sultan Hamid devrini kötülemek; Nur Baba, tarikatları zararlı göstermek için yazılmıştı. Ama tefrika roman, her zaman canlılığını devam ettirdi. Okumayı sevmeyenler için bir ara fotoromanlar bile neşredildi.

Bir Avrupa mecmuasında, Sultan Hamid'i gece roman dinlerken gösteren resim

Okumayı sevdiren adam

Ahmed Midhat Efendi, bizde okumayı sevdiren adam diye bilinir. Halkı okumaya alıştırmış; neşrettiği gazete, mecmua ve romanlarla, halk kültürünün neşrinde hizmetleri olmuştur. Aslında Mithat Paşa’nın yetiştirmesidir. Uzun zaman Jön Türkler arasında zaman kaybetmiş; sonra hatasını anlar gibi olup, nedamet getirmiş; padişahtan vazife istemiştir. Yazmadığı saha yoktur. Bazen boyundan büyük işlere kalkışmış; ihtisası olmayan işlerde ahkâm keserek, yanlışlara düşmüştür. Sathî, aceleci ve basittir. Romanlarında hem maceralarla merak uyandırır; hem nüktelerle eğlendirir; hem de okuyucuya bir şeyler öğretmek isterdi. Bu sebeple romanları, sanki birer ansiklopedi; halk kültüründen, dünya coğrafyasına kadar bir kırk ambar gibidir. Monte Cristo Kontu gibi ecnebi romanlara nazireleri de vardır: Hasan Mellah. Millî-manevî değerlere bağlı olanlar iyidir; iyiler, hep kazanır. Çok tutulan bir tefrikası, roman kahramanının ölümüyle bitmiş; okuyucular, gazete idarehanesinin önünde nümayiş yapıp, camları indirince, Ahmed Midhat Efendi, ertesi günü “Bizim dün öldü dediğimiz kahramanımız, meğer ölmemiş imiş; bayılmış imiş” diyerek ertesi günü tefrikaya devam etmiştir. Derler ki, o zamanlar çalıştığı sıhhiye dairesinden köprüye gidene kadar iki dakikalık mesafede aklına bir roman mevzuu gelir, Beykoz vapurunda bininceye kadar kafasında kemale getirir; vapura binince yazmaya başlar; Beykoz’a geldiğinde roman bitermiş. Bastırdığı kitapları, depo kirası vermemek için, Beykoz’daki çiftliğinin ambarında muhafaza ederdi. Türkiye’de kimse, onun kitaplarından kazandığını kazanmamıştır. Neşrettiği kitapları, boyunu geçerdi.

Ahmed Midhat Efendi

Aşk Batağı

Hüseyin Rahmi, sonradan Aşk Batağı diye kitap hâlinde neşredilecek olan Bir Muâdele-i Sevda adlı romanını tefrika ettiği günlerden bir gün, son tefrikasını vermiş, Karaköy’de ada vapurunu bekliyor. Merhum, Heybeli’de otururdu malum. Yanına birisi yaklaşıp konuşmak istiyor. Adam, romandaki maceranın aynısını yaşadığını, roman nasıl biterse, öyle hareket edeceğini söylüyor. Romanda, koca, karısının kendisine hıyanet ettiğini öğrenip, onu öldürüyordu. Telaşa kapılan Hüseyin Rahmi, vapuru kaçırmak ve gece Karaköy’de bir otelde gecelemek pahasına, gazeteye dönüp, tefrikanın sonunu değiştiriyor; koca, karısını boşuyor. Bir cinayet, böylece önleniyor.

Hüseyin Rahmi Gürpınar

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Ramazan 1438
Miladi:
23 Haziran 2017

Söz Ola
Söz ola kestire başı, Söz ola kese savaşı
Yunus Emre Hz.
Osmanlılar Twitter