Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


19. yüzyıl sonlarında dünyanın çeşitli memleketlerinde düzenlenen milletlerarası fuarlar, o devirdeki devletler için kendilerini tanıtma fırsatı sunuyordu. Bu sebeple, Osmanlı Padişahı Sultan II. Adülhamid Han, bu fuarlarda Osmanlı Devleti'nin temsil edilmesine çok önem veriyordu.

1893 senesinde Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti, Sultan Abdülhamid’e özel bir heyet göndererek, Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfinin 400. Yıldönümü dolayısıyla Chicago’da düzenlenecek milletlerarası fuara Osmanlı Devletini de davet etmişti. Osmanlı Hükûmeti, bu fuara Hakkı Paşa başkanlığından bir heyetle katıldı. Fuar alanının, Osmanlı Devletine ayrılan bölümünde örnek bir Anadolu köyü kurulmuş ve burada el sanatları sergilenmişti. Aynı günlerde Amerika’da yaşayan bazı Suriye’li Arabların, turistik maksatlı sema gösterisi yapması, Amerika’daki Osmanlı Büyükelçisinin protestosuna sebep oldu.

Diğer taraftan, aynı günlerde Chicago’da toplanan Kadınlar Edebiyat Kongresi’nde İspanyol yazar Esmeralda Cervantes, daha önce İstanbul’da kaldığını söyleyerek, Osmanlı ülkesinde kadınların eğitim ve öğretimimine dair bir bildiri sunmuş, konuşmasının sonunda kadınların eğitimine yaptığı katkılar dolayısıyla Sultan Abdülhamid’e yazılı bir teşekkür gönderilmesini teklif etmiş, bu teklif bu kongrede alkışlarla kabul edilmişti. Ayrıca, kongreye katılan kadın yazarlardan Teresa Veyle’de, İslamiyetin fazilet ve güzelliğine dair bir bildiri sunmak istediğini belirtmiş, bu bildirinin hazırlanması için fuardaki Osmanlı heyetinden yardım istemişti. Hakkı Bey, oradaki heyet ile birlikte İngilizce olarak, İslamiyeti kısaca izah eden bir bildiri hazırlayıp, Teresa Veyle’e gönderdi.



24 Nisan 1877’de Ruslar, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmişler, batıda Tuna boyundan ve doğuda Kars cihetinden saldırıya geçmişlerdi. Doğu cephesinde ordumuzun başkumandanlığını Gazi Ahmed Muhtar Paşa yapıyordu. Kabiliyetli ve cesur bir asker olan Ahmed Muhtar Paşa, Kars’ı alan Rus ordusu karşısında askerini muhafaza ederek programlı bir şekilde Erzurum’a çekilmişti. Bu çekilme sırasında yaptığı Halyaz, Zivin, Gedikler ve Yahniler meydan savaşlarında zafer kazanmış, hatta Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından taltif görerek “Gazi” ünvanını almıştı. Askerimiz kuvvet ve teçhizat yönüyle üstün Rus ordusu karşısında, silah ve yiyecek bakımından iyi şartlarda olmaması sebebiyle Erzurum’a kadar çekilmeye mecbur kalmıştı.

Erzurum’a yaklaşan Rus ordusu kumandanı, Ahmed Muhtar Paşa'ya elçi göndererek teslim olmasını istedi. Paşa, komutanları ile yaptığı istişareden sonra “Kesinlikle hayır” cevabını verdi. Teslim teklifi şehirde duyulmuş, halk galeyana gelmişti. Çocuğundan ihtiyarına, kadınından hastasına kadar halkın, kanlarının son damlasına kadar Moskof kafirlerine karşı savaşıp vatan ve namuslarını şehid oluncaya kadar müdafaa edeceklerine karar aldıklarını Gazi Ahmed Muhtar Paşa'ya bildirmişlerdi. Göz yaşlarını tutamayan kumandan, heyet başkanının alnından öptükten sonra, Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın gönderdiği telgrafı gösterdi. Padişah, telgrafında;
“Şu anda bulunduğunuz yer, Asya’nın en mühim noktası ve düşmanın göz diktiği yerdir. Bu sebeple Erzurum’u büyük bir tehlike beklemektedir. Allahü teala muhafaza eylesin, epeydir ordumuzda görülen dağılma ve çöküntüler bu sefer de meydana gelir, Erzurum’a bir zarar olur, istilaya düçar olursa, böyle elemli bir olayın devletimizin maddi ve manevi varlığında açacağı yarayı size anlatmaya lüzum yoktur. Şu halde, asıl iş görecek ve devletin üzerindeki nimet hakkını gözetip, milletimizin sizden beklediği şerefi isbat edecek gün bugündür. Namus ve şerefimizi muhafaza edemezsek bu, kıyamete kadar tarihimizden silinmeyecek ve askerlik şerefimize sürülmüş acıklı bir leke olacaktır...” diyordu.



1899 Haziran ayında buğday fiyatlarında meydana gelen artış dolayısıyla ekmeğe de zam yapılması söz konusu olunca Sultan II. Abdülhamid Han duruma müdahele ederek özel kalem müdürüne şu irade-i seniyyeyi yayınlattırmıştı:
“Buğday fiyatının artmasından dolayı ekmeğe beş para zam yapılması lüzumu Şehremaneti’nden (Belediye) duyurulmuştur. Bunun üzerine Padişah Hazretleri derhal emir vererek bir komisyon kurdurmuş ve ekmek fiyatlarının artmasını önleyecek tedbirlerin alınmasını irade buyurmuştur.”

Bu minval üzere kurulan komisyon meseleyi görüşüp, tedbir almıştı. Padişah, o kadar gaileler arasında ekmek fiyatlarıyla da ilgilenmişti.

Aynı sene Eylül ayında, ekmeğe zam yapamayan bazı fırıncılar, bu sefer ekmek üretimini azalttılar. Maksatları bu yolla ekmeği karaborsaya düşürüp zam yapmaktı. Fakat Sultan buna da hemen müdahele etti ve askeri fırınlarda, İstanbul halkı için ekmek pişirildi ve fırıncılar pes ederek normal üretimlerine başladılar.

1907 senesinde de et fiyatlarında suni bir artış görüldü. Sultan Abdülhamid Han hemen bir irade yayınlayarak, askerin ihtiyacı için et temin eden müteahhidlerden, fazlaca et alındı ve Belediye marifetiyle ucuz fiyatla halka satıldı. Kasaplar bu beklemedikleri durum karşısında geri adım attılar ve et fiyatlarını ucuzlatmak zorunda kaldılar.

Aynı sene ekmek fiyatları yeniden gündeme gelmiş ve suni bir artış görülmüştü. Buna sebep olarak da, bu sene mahsulün az olması gösterilmişti. Padişah, hemen tahkikat yaptırdı ve şu iradeyi yayınlattırdı:
“Bu sene mahsulün az olduğu şeklinde söylentiler var ise de, yaptırdığımız tahkikatta İstanbul’a gelen zahirenin geçen senelerden daha az olmadığı tesbit edilmiştir. Anlaşıldığın göre bazı muhtekirler, mevcut zahireyi toplayıp stok yapmaktadırlar. Bunların maksatlarının, ellerindeki zahireyi yüksek fiyatla satmak olduğu aşikardır. Devletin görevi ise halkın ihtiyaç larının temini için gerekli tedbirleri almaktır. Bu sebeple fiyatların artmasını önleyecek tedbirlerin alınması irade olunmuştur.”
Bundan sonra dışarıdan buğday temin edilerek ucuz fiyatla fırıncılara verilmiş, bu suretle ihtikar yapanların ellerindeki buğdayı pahalı fiyatla satmalarının önüne geçilmişti.



Osmanlı Hükümdarları zaman zaman memleketin dâhilî vaziyetini bizzat teftiş ve kontrol için tebdil-i kıyâfetle halk arasına karışırlardı. Sultan IV. Murad ile III. Mustafa Hânlar’ın sıkça tebdil gezdiklerini tarihler kaydederler. Sultan Mustafa Hân bir bahar günü derviş kıyâfetiyle çarşıyı pazarı dolaşmış ve yorgunluk gidermek üzere kırlara doğru yürümeye başlamış. Samatya taraflarında bir tepecik üzerinde oturmuş dinlenirken, musâhibi Nakşî’nin taşıdığı dürbünü isteyip bir müddet çevreyi temâşâ etmiş. Meğer uzaklarda bir kadınla bir erkeğin sarılıp öpüştüklerini görmesin mi!?.. Nakşî’ye seslenmiş:
-Derhal git! Şu karşıdakiler kimlerdir, öğren gel!..
Nakşî emri yerine getirip nefes nefese dönmüş ve:
-Efendimiz, demiş, bunlar hayli zamandır birbirlerini görmeyen iki kardeş imişler. Oracıkta rastlayınca dayanamayıp sarmaş dolaş olmuşlar. Zât-ı şâhâneye de arz-ı ihlâs eylediler.
Pâdişah gülmüş:
-Nakşî! Yalan söyledin amma, zararı yok; bir yalanla iki kelleyi birden kurtardın, demiş.



18 Mart 1915 sabahı İngiliz ve Fransız gemilerinden müteşekkil düşman donanması Çanakkale Boğazı'na girdi. Burasını kolayca geçip İstanbul’a gideceklerini düşünüyorlardı. Bu suretle Osmanlı İmparatorluğu teslim olacaktı. Öndeki zırhlılar, boğazın Anadolu ve Rumeli yakalarındaki Osmanlı tabyalarını seri ateşli ve uzun menzilli ağır toplarıyla döğmeye başladıkları sırada, düşman filosunun diğer gemileri de hücuma geçtiler. Saat 14.00’de bombardıman müthiş bir hal aldı. Sahil kasabaları ateş içinde kalmıştı. Osmanlı tabyaları kısa menzilli toplara sahip ve cephaneleri sıınırlı olduğundan düşmanın gemilerinin iyice yaklaşmalarını bekledikten sonra mukabil ateşe başladı. Fakat bu pek tesirli olmadığı gibi, düşman bombardımanının sabit hedefler üzerine yoğunlaşmasına da sebep oldu. Nereden bir ateş açılsa gemiler hemen namlularını oraya çeviriyor ve ölüm kusuyorlardı.

İngilizlerin meşhur Queen Elizabeth zırhlısı kendisine hedef olarak Rumeli yakasındaki Mecidiye tabyasını seçmişti. Bu yüzden düşmanın kudurmuş toplarına mukabele etmek şöyle dursun, tabyada top başında kalmak bile mümkün değildi. Takım kumandanı Fahri Bey, “sığınağa gir” emrini vermişti ki, batarya cephaneliğine bir mermi isabet etti. Topçu erlerinden Edremitli Mehmed oğlu Seyit, kendisine gelip de gözlerini açtığın da, arkadaşı Niğdeli Ali’yi başında bekler buldu. Ne olup bittiğini sorunca, cephaneliğin infilak ettiğini, 14 şehid ve 24 yaralı verdiklerini, yaralıların sargı yerine taşındıklarını ve tabyada yalnız iksinin kaldığını öğrendi. Bundan sonrasını Edremitli Seyit’ten dinleyelim:
“Deli gibi olmştum. Ayağa kalktım. Gözlerimi şehid arkadaşlarımın üzerinden ayıramıyordum. Bazılarının bedeninden kopmuş el ayak parçalarına baktıkça tüylerim diken diken olup, hırsımdan zangır zangırt titremeğe başladım. Denize doğru bir baktım, hınzır gavurlar ateş yağdıra yağdıra hâlâ ilerliyorlardı. Toplara baktım, bizim top meydanda. Öteki iki top toprağa gömülmüş. Bizim topun mataforası (mermiyi kaldıran vinç) kopmuş. Sonra o topun yanındaki gülleleri gördüm. Onlara bakarken o iri gülleler bana ufacık ufacık birer oyuncak gibi gelmeğe başladı. Ali’ye seslendim; “Ali, çabuk yetiş, bana yardım et” dedim ve yürüdüm güllelere doğru. Ali benim ne yapmak istediğimi anlamıştı. “Ne yardımı Koca Seyit? Delirdin mi sen, kaç okkadır onlar bilir misin? Tam 215 okka (275 kilo) İki kişinin harcı mı onları namluya koymak?” dedi. Lâkin benim gözüm kızmıştı bir kere. Belki de Allah, “Yüklen Seyit, gücün kuvvetin bende” diyordu. Ali’ye; “Ali, bu acılara dayanılır mı? Bana çok dokundu bu ya... Hani benim teğmenim, hani benim Mehmed çavuşum, hani benim Konyalı Ömer’im, hani 36 arkadaşım, neredeler onlar?” dedim ve Besmele çekip “Yâ Allah” deyip bir karakcak ettim güllenin birisini, amma havaya kaldır mışım. Ali bunu görünce “Yaşa Koca Seyit” dedi ve koşa koşa yanıma geldi. Namlunun içi ne mermiyi sürerken yardım etti gayrı. İyice yerleştirdik gülleyi namluya. Önde giden geminin birisine nişan aldım. “Ali, dedim, sen öndeki gemiye iyi bak” sonra da “Yâ Allah” deyip de bir ocakladım ona. Ali hemen “Vurdun Koca Seyit” diye bağıra düştü. Ben, “Sahi mi Ali, deme” deyip inanmıya inanmıya gözlerini o tarafa kaydırdım. Geminin olduğu yer de bir duman yayılıverdi. Biraz sonra duman dağılınca bir de gördük ki, gemi yanlamış, içinde bir telaş, bir tarafını su gömmeğe başlamış bile”

Edremitli Koca Seyit, tek başına ateşlediği top ile tek atışta tam isabet kaydederek, İngilizlerin Ocean zırhlısını sulara gömdü. O günün akşamı düşman donanması ağır zayiat vererek Boğaz’ı terkettikten sonra Çanakkale Müstahkem Mevki Kumandanı Cevad Paşa, gazileri tebrik için tabyalara geldi. Koca Seyit’in akıllara durgunluk veren başarısını duymuştu. Mecidiye tabyasına gelince ilk önce bu kahramanı görmek istedi. Yine Koca Seyit’in ağzından dinleyelim:
“Akşam geç vakit Cevad Paşa geldi yanımıza. Hem şehidler için gözyaşı döktü, hem de benim yanaklarımdan öptü. Bir de onbaşılık nişanı getirmiş, onu da kendi elleriyle koluma taktı ve “söyle oğlum, mükafat olarak başka ne istersin?” dedi. Ben “Sağol Paşa baba, mükafatımı verdiniz, başka bir şey istemem” dedim. Cevad Paşa “Olmaz oğlum, se nin hizmetin çok büyük, iste daha bir şeyler” diye ısrar edince bu defa ben “Çift tayın verirseniz memnun olurum” dedim. Paşa “Ne demek oğlum, sana çift değil, beş tayın bile azdır. Hemen bu günden itibaren verilsin” dedi. Birkaç gün çift tatın yedim, fakat herkese tek tayın verilirken çift tayın boğazımdan geçmedi, sonra kumandanlarıma söyledim tek tayın verin diye, tekrar tek tayın yemeye başladım.”

Seyit Onbaşı, Çanakkale Savaşından sonra Millî Mücadeleye de katıldı. Büyük Taarruzun üçüncü günü 28 Ağustos 1922’de yaralandı ve terhis oldu. 10 sene askerlikten sonra doğduğu yer olan Edremit’in Çamlık köyüne döndü ve kahramanlara yakışır bir tevazu içinde sade bir hayat sürdü. Kimseden bir lütuf, bir iltifat ve bir yardım beklemeden, meşe kömürü satarak geçimini temine uğraştı. 1939 yılında, yaşadığı zor hayat şartlarının neticesinde zatürreye yakalandı ve bu hastalıktan kurtulamayarak 50 yaşında hayata veda etti.



Sultan II. Murad Han, 12 Rebîulevvel 996 (10 Şubat 1588) günü bir tezkire çıkartarak: “Bu gece Server-i Kâinat, Mefhar-i Mevcûdât hazretlerinin dünyaya teşrif ettikleri gecedir. Ta’zîm ü ihtiram etmek gerektir” diyerek minarelerde kandiler yakılmasını emretti. Bu vesile ile camilerde ve mescidlerde mevlidler okundu, şenlikler yapıldı. Bu tarihten sonra her mevlid kandilinde aynı şenlikler, bütün Osmanlı Padişahları tarafından yapılmaya devam edildi. Önceleri Ayasofya’da yapılan merasimler, daha sonraları Sultan Ahmed Camii'nde yapılmaya başlandı. Halkın büyük rağbetine mazhar olan mevlid kutlamaları zamanla bayram şekliğine büründü. Bazı camilerde bu gecelerde minareler arasında mahyalar kurulurdu.

Padişahın da katıldığı Mevlid merasimlerinde, vezirlere, kadıaskerlere, ulemaya, büyük camilerin imamlarına vesair devlet erkanına davet yazıları gönderilirdi. Camilere resmi kıyafetleriyle gelen misafirler, kendilerine ayrılan yerlere otururlardı. Daha sonra teşrifatçıbaşı getirdikleri buhurdanlıkları yakarak önlerine koyarlardı. Bu sırada müezzinler Kur’ân-ı Kerim okurlardı. Daha sonra Padişah Hazretleri teşrif eder, bu da hünkar mahfilinin penceresinin açılmasıyla cemaate bildirilince herkes hürmeten ayağa kalkardı. Müezzinlerin “tarif” okumasından sonra Ayasofya ve Sultanahmed Camilerinin hatibleri vaaz verirler, bu arada misafirlere buhur ve şerbetler dağıtılırdı. Vaazdan sonra vaizlere darüssade ağası tarafından hil’atler giydirilirdi. Ardından birinci mevlidhan mevlid-i şerifin birinci kısmını okur, sonra hil’at giydirilirdi. İkinci mevlidhan mevlide başaldıktan biraz sonra Müjdecibaşı Mekke Şerifinden gelen mektubu sadrazama teslim eder, o da okuması için Reisülküttaba verirdi. Mektub, Padiaşha okunduktan sonra müjdecibaşı ile Reisülküttaba hil’atler giydirilirdi. Daha sonra Padişah, Peşkir Ağası vasıtasıyla Sadrazama Medine’den gelen huramayı ikram eder, o da bunları dağıtırdı. Üçüncü mevlidhan kürsüye çıkınca sadrazamın, vezirlerin, ulema ve diğer ileri gelenlerin önlerine şeker tabakları konulurdu. Mevlidhan kürsüden indikten sonra Padişah saraya döner, halk da dağılırdı. Ekseriya Sultanahmed camiinde yapılan bu merasimler, daha sonraki devirlerde Bayezid, Beylerbeyi ve Eyyübsultan camilerinde de yapılmaya başlandı. Sultan Abdülaziz zamanında Mevlid merasimlerine gidip gelirken Padişah için askeri merasim yapılmış, gece bütün resmi binalar aydınlatılmış, namaz vakitlerinde Tophaneden ve harp gemilerinden toplar atılmıştı. Sultan II. Abdülamid Han ise, Mevlid kandillerinde İstanbul’daki I. Ordu resmi geçit töreni yapardı. Şehzadeler ve veliahd Padişahın yanında yer alırdı. Gece ise Yıldız camiinde Mevlid-i Şerif okunurdu. Davetlilere gülsuları dökülür, Hacı Bekir Efendi'den alınan şekerler dağıtılırdı.



İstanbul’daki İngiltere Büyükelçisi Sir Henry Elliot, büyükelçilik binasındaki odasının, çıkış kapısına hakim penceresinden dışarıya bakıyordu. Eski sadrazam, yeni Şûray-ı Devlet Reisi Mithat Paşa ile haberleşmelerinde aracı olan kişinin, hızlı adımlarla binadan çıkışını gözleriyle izlerken, dudaklarındaki gülümsemeye engel olamadı. Mesleğinin 35’inci yılını süren 60’lık kurt diplomata, son günlerde elde ettiği başarıların verdiği zevk, donuk mavi gözlerini adetâ canlandırmış, sinsi pırıltılarla doldurmuştu. İstanbul’da geçirdiği 9 yıl boyunca yürüttüğü çalışmalar, sonunda meyvesini vermişti. Bir takım devlet ricaliyle dost olmuş, İngiliz emellerine uygun yönetime bir türlü yanaşmayan padişahın tahtından indirilmesi yönünde, İngiltere hükûmetinin maddî, manevî her türlü desteğini bunlara sunmuştu. Yürüttüğü çalışmaları finanse etmek üzere 1875 yılı İngiltere bütçesinden tahsis ettirdiği 7 milyon İngiliz altınının işe yaradığı bir gerçekti.

Büyükelçi Sir Henry Elliot, önce en büyük rakibi olan Rus Büyükelçisi General Ignatiev’e yakınlık gösteren Mahmut Nedim Paşayı, çevirdiği entrikalarla 11 Mayıs 1876 günü sadrazamlıktan düşürmüştü. Gerçi beklediği gibi ondan boşalan yere Mithat Paşa getirilmemişti ama zararı yoktu. Onun yerine, 65 yaşındaki eyyamcı ve ürkek tabiatlı Mütercim Rüştü Paşa sadrazam yapılmıştı. Ama, padişahın düşürülmesinden sonra makam ve para va’dettiği iki paşadan biri serasker (savunma bakanı ve genel kurmay başkanı) ve diğeri devlet nazırı (bakanı) sıfatlarıyla kabineye girmişti. Bu ikili bir adım daha atmış, padişahın hocası Şeyhül islâm Hasan Fehmi Efendiyi de azlettirip yerine padişaha diş bileyen bir başkasını, Hasan Hayrullah Efendi'yi meşihat makamına getirtmişlerdi. Böylece padişahı tahtından indirecek dörtlü çete tamamlanmış, kabinede üye olarak yerlerini almışlardı. İngiltere’nin İstanbul Sefir-i kebiri Sir Henry Elliot son günlerde yaptığı bazı görüşmeler üzerine, beklediği sondan artık çok emindi. O yüzden, onun açısından padişahın tahttan indirilmesinin gerçekleşmesini beklemeye lüzum yoktu. Pencerenin önünden çekildi ve masasına oturdu. İngiliz hükûmetine göndereceği, Osmanlı Devleti hükümdarının birkaç gün içinde düşürüleceğini bildiren raporunu yazmaya başladı. Takvimler 26 Mayıs’ı gösteriyordu. Çetenin birinci adamı Hüseyin Avni Paşa, müşir (mareşal) rütbesinde, 55 yaşında bir askerdi. 1 yıl kadar önce seraskerlik de uhdesinde olmak üzere 14 ay müddetle sadrazamlık yapmıştı. Kendinden önceki sadrazam Şirvanizade Mehmet Rüştü Paşa'ya, Mithat Paşa ile birlikte daha o zamanlar padişahın tahttan indirilmesi hususunu açmıştı. Şirvanizade sadrazam olduktan sonra bu meseleden artık bahsetmez olunca, kendisini padişaha gammazlamış ve azlettirmişti. Sadrazam olur olmaz yaptığı ilk işlerden biri, Şirvanizade’yi Taif’te zehirleterek öldürtmek oldu. Fakat az sonra azledilmekten kurtulamadı. Çünkü hakkındaki rüşvet iddiaları ayyuka çıkmıştı. Daha sonra çeşitli desiselerle seraskerlik makamını ele geçirmiş, ancak saraydaki hizmetçi kalfa ve kızlarla ilişkisi ortaya çıkmıştı. Bu defa sadece azledilmekle kalmamış, rütbesi ve nişanları alınarak askerlikten tardedilmişti. Ama daha sonraları, o zamanlar yine sadrazam olan Mütercim Rüştü Paşa tarafından affedilmesi sağlanmıştı. Son olarak seraskerlikle birlikte sadrazamlığı da yakalamışken, yine rezil olarak azledilmesi, padişaha beslediği kinini daha da azdırmıştı. Hastalığını bahane ederek güya tedavi maksadıyla Avrupa’daki kaplıcalara gitmişti. Sir Henry Elliot, yazmakta olduğu rapordan başını kaldırdı. Şimdi tekrar serasker yaptırıp ordunun başına geçirttiği paşanın, Londra’da bulunduğu sırada Sultan Abdülaziz Han'ın tahttan indirilmesi konusunda İngiliz bakanlarla fikir alışverişi yaptığı haberinin kendisine iletildiği günleri düşündü. Kendi kendine gülümsedi. Evet, evet...

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Rebiü'l-Ahir 1439
Miladi:
17 Ocak 2018

Söz Ola
Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz.
Yavuz Sultan Selim Han
Osmanlılar Twitter