Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sultan Murad, pençesine al boya sürerek fermandaki imza yerine elini bastı. Bu âdet, ta Oğuz hanlarından kalma idi. Osmanlı padişahlarının imzaları olan tuğralar, eski atalar âdetinin devamıdır.Sultan Murad’ın elini bastığı ferman, Venedik kıyısındaki Rakuzalılara gönderiliyordu. Senelik vergi karşılığı Osmanlıların himayesini istemişlerdi. Zaten bütün Balkan milletleri, Osmanlı adaletine kavuşmak için can atıyorlardı. Çünki Osmanlıların girdikleri yerlerde, ancak İslam adaleti ve merhameti hüküm sürüyordu.O zamana kadar Bursa kadısı olan Çandarlı Kara Halil, ilk kadıasker (kazasker) tayin edilmişti. Ordu büyüdükçe, ülkeler fethedildikçe, ordunun din işleri ve adalet işleri fazlalaştı. Kazasker, ordunun en yükse hakimi idi.

Sultan Murad, babasının azadlısı Lala Şahin Paşa’yı da Serasker yapmıştı. Onun kumandasında ordusunu Rumeli’ye gönderdi. Gazi Evranos ve Hacı İlbeyi, efsane kahramanı gibi çarpışmakta idiler. O kadar çok ganimet malı toplanıyordu ki, bu servetle Osmanlı ülkesi, baştan başa imar ediliyordu. Camiler, medreseler, şifahaneler, imaretler, hanlar, kervansaray lar, yollar, köprüler memleketin her tarafını kaplamıştı. Osmanlı İmparatorluğunun bu yükselme ve ilerleme devrinde, padişahın üç oğlu sünnet olacaktı. Bâyezid, Yakub ve Savcı beylerin sünnet düğününe, dost düşman herkes davet edildi. Bütün yabancı devletler, hediyeler gönderdiler. Dostlar sürur bulsun, düşmanlar haset kalsın diye, düğün çok ihtişamlı yapılıyordu. Şehzadelerle birlikte, ne kadar fakir Müslüman çocuğu varsa, onlar da sünnet edildiler, düğüne katıldılar. Memleket in müslim, gayrimüslim bütün fakir çocukları giydirildi, doyuruldu. Düğün ziyafetinde 40 koç, 40 deve kurban edildi. Dervişler, gaziler, beyler, ağalar, paşalar, vezirler, elçiler, zengin fakir bütün davetliler 40 gün ağırlandılar. 40 gece sonra münasip armağanlarla uğurlandılar. Elçiler memleketlerine dönünce, krallarına, şövalyelerine, prens ve prensesleri ne, bu sünnet düğününü 40 gün 40 gece anlattılar. Osmanlı İmparatorluğunun kudretini, saltanatını ve misafirperverliğini unutamadılar.O devirde yaşayan İslam büyükleri ve onların yetiştirdikleri talebeleri bütün Osmanlı ülkesini nurlandırıyordu. Sultan Murad Han da babası Orhan ve dedesi Osman Gazi gibi çok dindardı. Aynı zamanda ehl-i tarikdi. Kerametlerini görenler pek çoktu. Her namaza duracağı zaman Kâbe’yi karşısında görürdü. Çok temiz ve saf kalbliydi. Herkesi, manevi dereceler bakımından kendisinden yukarıda zannederdi. Bir gün, kendi yaptırdığı camide, cemaatle namaz kıldıktan sonra imama; “Efendi, sizler ne kadar mübarek insanlarsınız. Ben namaza dururken, ancak üçüncü tekbirde Kâbe’yi karşımda görebiliyorum. Ne mutlu sizlere ki daha ilk tekbirde görüyorsunuz” diyerek ağlamıştı. Halbuki, o cemaat içinde kendisinden başka bu dereceye erişen kimse yoktu. Diğer bir meşhur kerameti de, serhat boylarında zamanımıza kadar halk arasında anlatılmakta idi; Rumeli’de birçok şehirler fethedilmişti. Buralardan kaçanların çoğu, Bizans’ın yazlık dinlenme yeri olan Apalonya kalesine sığınmışlardı. Osmanlı ordusu bu kaleyi hemen kuşattı. Fakat surlar çok sağlamdı. Fethi için zaman lazımdı. Sultan Murad ise işin uzamasından sıkılıyordu. Kuşatmanın ikinci günü deniz kenarında yüksek bir kavak ağacı dibine oturmuştu. Gözleri dalgın, bir şeyler mırıldanıyordu:-Bu kahrolası yerde bağlanıp kalmak, bizi mübarek seferimizden alıkoyar. Niyet ettiğimiz cihadı ve gazayı tehir eder. Meğer ola ki Cenâb-ı Hak bu inatçı kal’anın duvarlarını yıka! Dua gibi mırıldanan bu sözler henüz bitmemişti. Bir yeniçeri koşarak geldi:-Müjdeler olsun Sultanım! Hikmet-i Hüda, Apalonya kal’asının duvarı yıkılıp gitti. Gaziler heman kal’ya girip dururlar, dedi.Koca Sultan bu müjdeyi alınca derhal şükür secdesine kapandı:-Yâ Rabbi! Senin yardımın olmadan hiçbir zafere erişilemez! Allah’ım, sana sonsuz şükürler olsun! Diye hamdetti.O kaleye hâlâ “Hüda Yıkığı”, Sultanın altında oturduğu ağaca da “Devletli Kavak” derler.Bunun gibi hadiseler çok olduğu için, Murad Han’a “Hüdavendigar”, yani “Allah’ın yardım ettiği kimse” lakabı verilmişti. Derviş-Gazi dediği silah arkadaşlarının hem sultanı, hem arkadaşı olmuştu. Hayatı boyunca 37 kere düşmanla harbetmiş, Allah’ın izniyle hepsini kazanmıştı. Muharebe meydanını terkettiği veya düşmana sırtını döndüğü görülmemiştir. Hiç yalan söylemez ve sözünü mutlaka yerine getirirdi. Müslüman olmayanlara o kadar iyi davranırdı ki, zalimlerden korkan kavimler, onu imdada çağırırlardı. 1389 yılındayız. 1 Haziran günü Osmanlı ordusu Kosova’ya ulaştı. Bir gün sonra Allah’ın adını yüceltmek için din ve devlet uğruna düşmanla savaşmaya hazırdır. O gece otağ-ı hümayunda harp divanı toplandı. Padişah sordu:-De bakalım Evrenos beyim!.. sen ki bu Urumelini karış karış kılıçlamışsındır. Tecrüben hepimizde ziyadedir. Tedbirin ne ola?-Siz daha iyi bilirsiniz Sultanım. Velâkin Padişah sorunca bildiğimizi söylemek vaciptir. Bu küffar ordusu bizden çokçadır. Üstelik gömgök demir zırha bürünmüştür. Bir çok kavim, bir çok kumandan emrindedir. Demek isteriz ki hep birlikte üzerlerine girmek, soğuk demiri dövmek gibidir. Muharebe anında onları birbirlerinden ayırmak gerektir. -Senin fikrin nedir Koca Timurtaş Paşam?-Evrenos bey haklıdır Sultanım.-Yahşi bey sen ne dersin?-Münasiptir Padişahım.-Sen ne söyleyeceksin evlat?Yıldırım Bayezid başını salladı:-Söz Evrenos’un sözüdür aziz babam.Sultan Murad harp divanını dağıtmadan son sözlerini söyledi:-Cümleniz berhüdar olasınız. Ferasetinizi açıkça bildirdiniz. Gayrı hepimiz biliriz ki, zafer ancak Allah’ın yardımıyladır. Küffar ordusu bizden beş misli fazladır. Amma ki bir Müslüman mücahid, 5000 kafirden şecaatlidir. Beylerim, paşalarım... haydi göreyim sizi. Bu gece asker evlatçıklarımı hoşça tutasınız. Onlara Cenab-ı Hakk’a dua etmelerini vasiyet edesiniz. Helallaşasınız. Ola ki yarın çoğumuz Cennette buluşuruz.Kumandanlar, birliklerine dağıldılar.Hüdavendigar, otağında ibadete çekildi.Gece yarısına doğru çok şiddetli bir fırtına çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sanki kıyametten bir örmek Kosova’yı kaplamıştı. Kur’an-ı Kerim okuyan Padişah, gene secdeye kapandı ve tarihlere geçen meşhur duasını yaptı:“Yâ Rabbi! Bu fırtına şu aciz Murad kulunun günahları yüzünden çıktıysa, masum askerciklerimi cezalandırma. Onları bağışla. Allahım! Onlar buraya kadar, sadece senin adını yüceltmek ve İslam dinini kafirlere duyurmak için geldiler. Bu fırtına afetini onların üzerinden def eyle. Senin şanına layık bir zafer kazanmalarını nasib eyle. Onlara öyle bir zafer kazandır ki, bütün Müslümanlar bayram ede. Ve dilersen o bayram gününde şu Murad kulun da sana kurban ola.”Secdeden kalkarken, Kosova sahrasına son rahmet damlaları düşüyordu. Hüdâ, Hüdavendigarın duasını kabul etmişti. O gece mukaddes Berat kandili idi. Ertesi gün, 20 Haziran 1389 sabahı, iki ordu savaş meydanında yerlerini aldılar. Sabah namazlarını at üzerinde kıldılar. Sultan Murad, ak atına binmiş, askerin en önünde ilerliyordu. Onun önünde de Yeniçeriler sıralanmıştı. Ordunun sağ kanadına Şehzade Yıldırım Bayezid, sol kanadına da Şehzade Yakup Çelebi kumanda ediyordu. Sadrazam Çandarlıoğlu Halil Paşa Padişahın yanında bulunuyordu. Malkoç Bey de ihtiyat kuvvetleri nin başındaydı.Haçlı ordusunda Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar, Çekler, Bosnalılar, Makedonlar ve Moldavyalılar vardı. Baş kumandan, Sırp kralı Lazar idi. Sağ tarafa Prens Brankoviç, sol tarafa Bosna kralı Tvartko kumanda ediyordu.O mukaddes günün güneşi doğarken Hüdavendigar’ın son buyruğu Kosova semalarında dalgalandı:“Yâ Allah...Bismillah...Allahüekber...”yer gök Allah Allah sadalarıyla inledi. Bu büyük meydan muharebesi 8 saat sürdü. İkindiye varmadan, Osmanlı ordusu birleşmiş kafir ordusunun çoğunu kılıçtan geçirdiler... Mağrur başkumandan Lazar da ölüler arasındaydı. İki rekat şükür namazı kılan koca Padişah, muharebe meydanını dolaşmağa çıktı. Yerde yatan bir çok şövalye, dük, prens, subay ve askere üzülerek bakıyordu. İşte bu sırada ölüler arasından bir yaralı fırladı. Elindeki hançeri mücahid Sultanın kalbine sapladı. Er meydanında güçsüz kalan bu hain, Sırp kralı Lazar’ın yeğeni Miloş idi. Yeniçeriler hemen oracıkta Miloş’u paraladılar. Murad Han, otağına götürülürken tebessüm ediyordu:-Allahü teâlâ dualarımı kabul etti. şükürler olsun, masum askerciklerime bu zaferi nasib etti ya...Gayrı Murad kulunun canı O’na kurban olsun...dedi.Gazi Padişahımız, temiz ruhunu Meleklere teslim edip, en büyük mertebeye erişti. Şehid oldu.



Orhan Gazinin oğlu Süleyman Paşanın Rumeli’de giriştiği fütuhat, küffar diyarında görülmedik bir tesir bıraktı. Balkanlardaki krallar, Bizans İmparatoruna gönderdikleri haberde:“Şimdiye kadar Rum ülkesi, Müslüman saldırılarından korunabilmekteyken, İslam ordularının askısı iyice artmış ve güçleri çoğalmıştır. Karşı çıkmakta gevşeklik gösterirsek, hepimizin yok olmasına ve onların güçlenmesine yol açılmış olur. Henüz ayakları iyice yere basmadan onları topraklarımızdan kovmak için birlikte hareket edelim.”

Süleyman Paşa, onların, Müslümanlara karşı ittifak kurduklarını haber alınca, askerlerine şu nasihatlerde bulundu:“Şu gördüğünüz olağanüstü işler, yaptığımız akıl almaz girişimler, şimdiye kadar zaferi rehber edinen ordumuzun yeni ülkeler fethetmesine sebep olmuştur. Bu fetihler, aslın da Allahü Teâlânın yardımı ve Cenâb-ı Peygamberin mucizesinden başka bir şey değildir. Yoksa böyle bir destek ve yardım olmazsa, bu kısa zamanda, bu kadar az askerle, bu kadar çok iş görmek kolay değildir. Meydana gelen fetihler, İ’lâ-yı Kelimetullah için gerçekleştirilmiştir. Sağlam inançlara sahip kişiler, cihad yolunda gayret edip, baş koymak zorundadır. Hele şimdi düşmanın toptan hareket etmesi ve asker toplaması, bizim böyle çalışmamızı gerektirir. İslam ehline layık olan inanış budur ki; “Ne kadar az da olsa, Mü’min bir topluluk, çok kalabalık orduları Allah’ın izniyle mağlup etmiştir” Din yolunda harp eder iken, Allah’ın yardımına güvenerek küffar ile cenge çıkmalı, düşman üzerine atılmalı, ürkmeden direnmelidir. Hayat, herkese giydirilen emanet bir elbisedir. Akıllı olanlar bunun ile öğünmekten ar ederler. Her kişinin nefesleri sayılı, sonu da bilinmemektedir. Herkesin, ölümü her an hazır ve ruhları derleyen meleğin de ensesinde beklediğini bilmesi gerekir. Eğer vaadedilen ölüm günüm gelip çatarsa, sizler din düşmanlarından yüz çevirip, kafirlerin önünden kaçmayasınız. İslam’ın sancakları, din yolunda savaşanların gayretleri ile durmuş iken, başınızda benim yokluğum mağlup olmanızı gerektirmez. Mü’min olmanın gereği, Allah’a güvenerek gayret etmektir. Rabbimizin yardımı olduğu müddetçe, karşımıza çıka her ordunun sonu felakettir. Önünüze çıkan belaları göğüslemek, benim varlığıma bağlı değildir. Doğru yolu gösteren Hazrete sığınarak, Peygamberlerin Efendisi’ne “sallallahü aleyhi ve sellem” bağlanarak hasımlarınıza karşı mücadelede sabır ve tahammül edesiniz.”



I. Balkan savaşında Bulgarlara aylarca mukavemet eden Edirne, iktidarda bulunan İttihat ve Terakki partisi yöneticilerinin ihaneti sonunda işgal edilmişti. Şehri kahramanca müdafaa eden Şükrü Paşa, hatıralarında bu hadiseyi şöyle anlatır:“Harbin başında hükûmet benden bir ay mukavemet etmemi istedi. Ben tam 5 ay şehri savundum. Buna rağmen, harbin son günlerinde iktidara gelen İttihat ve Terakki idarecileri beni emekliye sevkederek rütbelerimi geri aldı. Bunun sebebi, harbin başında iken, İttihatçıların, daha önceki hükûmetlerindeki dahiliye vekili Talat Bey, gönüllü nefer olarak askere yazılıp Edirne’ye geldi. Maksadı askerlik etmek değil, askeri bozmaktı.

İkinci derecedeki kumandan ve paşaların karargah olarak kullandıkları binaya yerleşmiş ve o paşalar gibi bu nefer beye emir eri tahsis edilmişti. Nefer (er) Talat bey, kumandanların sofralarında oturuyor ve adeta bir nefer paşa muamelesi görüyordu. Bu adamın faaliyetleri hakkında her gün rapor alıyordum. Askeri harp etmemeye teşvik ediyor ve bilhassa Anadolu’dan gelen erlere, Rumeli’nin kendi vatanları olmadığından bahsediyordu. O sırada düşman ordusu Edirne’yi muhasara etmek üzereydi. Böyle bir fesada daha fazla tahammül edilemezdi. Talat beyi çağırdım. Karşımda askeri vaziyet alan nefer elbiseli bozguncuya: “Bey oğlum!” diye hitap ederek yaptığı menfi propagandayı anlattım. Bu hale bir dakika daha tahammül edemeyeceğimi, Edirne’de kalırsa kendisini idam ettirmek zorun da kalacağımı ve böyle bir mecburiyette kalmak istemediğim için o günkü trenle derhal İstanbul’a hareket etmesini emrettim. O gitti ama, parti yöneticilerinden Dr. Bahaeddin Şakir, Kızılay müfettişi sıfatıyla Edirne’de kaldı. Talat’ın propagandalarına devam eden bu adamı da idam ettirmemek için çekmediğim kalmadı. Muhasaranın sonlarına doğru bir gün bana gelip, Selimiye Camiinin düşmana teslim edilmeyeceğinden bahsederek, dinamitle havaya uçurulmasını teklif etti. Edirne’nin düşman işgalinde fazla kalmayıp, yakında tekrar bize geçeceğini, böyle bir hareketin Türklük ve Müslümanlığa büyük bir ihanet olacağını, bir daha vazifesinden başka şeylerle ilgilenmemesini ihtar ederek def ettim. İşte benim emekliye sevk edilmeme bu Talat ve Bahaeddin Şakir sebep oldu. Onlar ordumuzun bir an evvel mağlup olmasını ve bu sebeple iktidardaki hükûmetin düşüp, kendilerinin iktidara gelmesini istiyorlardı. Nitekim iktidara da geldiler. Fakat bir şeyi unutuyorlardı: benim asker olduğumu.”



Ordu-yu Hümayun sefere gidiyordu. İlk mola Gebze yakınlarında verildi. Ordunun geçtiği yollar bağlık bahçelikti. Asmalar salkım salkım üzüm, ağaçlar elma doluydu. Yavuz Sultan Selim Han bir an düşündü: “Acaba askerim, sahibinden izinsiz üzüm veya elma koparıp yer mi?” hemen Yeniçeri Ağasını çağırdı ve: “Ağa! Fermanımızdır. Bütün askerin heybeleri yoklansın. Bir elma veya üzüm çıkan asker derhal huzura getirilsin!” diye emretti. Yeni çeri Ağası, birkaç saat içinde bütün askerin heybelerini arattırdı. Daha sonra Sultan Selim Hanın huzuruna gelerek: “Hünkarım! Bütün askerin heybelerini araştırdık. Bir tek üzüm veya elma bulamadık. Asmaları ve elma ağaçlarını da inceledik. Koparılma izine rastlamadık” dedi. Bu habere çok sevinen Sultan, elerini açarak “Yâ Rabbi, sana sonsuz hamd-ü senalar olsun. Bana haram yemeyen bir ordu nasip ettin. Eğer asker içinde bir nefer sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yeseydi, Mısır seferinden vazgeçerdim” dedi. Sonra Yeniçeri Ağasına dönerek: “Çünkü Ağa! Haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz” dedi.



Sultan II. Bayezid, Yavuz ve Kanuni zamanlarında Şeyhülislamlık yapan ve 1526 se nesinde vefat eden, Zenbilli lakabıyla meşhur olan Alâüddin Ali Cemâlî Efendi, aslen Kara manlıdır. Efdalzâde Hamidüddin Molla’nın vefatından sonra 1503’te Şeyhülislam oldu ve yir miüç sene aralıksız bu makamda kaldı. Bilassa Yavuz gibi çok sert bir padişaha karşı çekin meden doğru olanları söylemesi ile hem padişahın, hem de halkın sevgisni kazandı.

Yavuz bir defasında, yurt dışından ibrişim getirilmesini yasaklamıştı. Bazı ipek tüccar larının bu yasağa uymayıp ibrişim ithal ettikleri tesbit edilince hemen tutuklandılar. Yavuz’a bu durum haber verilince, hemen onların idam edilmesini emretti. Fakat Zenbilli Ali Efendi, böyle bir suç için idam cezası verilemeyeceğini padişaha söyleyince Yavuz:-Tedâbir-i mülkiyyeye karışmak vazifeniz değildir! Diyerek onu bu işe karıştırmamak istedi. Bunun üzerine Zenbilli Ali Efendi:-Huzûr-u âhiretinizdendir ve bizim müdahaleye hakkımız vardır. Ukbanızı siyanet borcumuzdur. Bu adamları itlak ederseniz (salıverirseniz) ne âlâ, yoksa ikâb-ı azîm vardır diye cevap verdi. Bunun üzerine Yavuz Zenbilli’ye hak vererek tüccarları serbest bıraktı.Fetva isteyenlere kolaylık olması için evinin penceresinden aşağıya bir zenbil sarkıtır ve herkes soracağı sualleri yazarak zenbile koyar, cevaplarını da ertesi gün yine aynı zenbil içine konmuş olarak bulurdu. Bu yüzden ona “Zenbilli” denilmişti.



Çelebi Sultan Mehmed, Osmanlı İmparatorluğunun ikinci kurucusudur. Çünkü Ankara savaşında mağlup olan Osmanlı devleti dağılma tehlikesi geçirmişti.İşte bu sıralarda, Osmanlı devletini en çok uğraştıran, Karamanoğulları olmuştu. Çelebi Mehmed 1413 yılında tahta çıktı. Dost düşman bütün hükümdarlar tebrik ettiler. Gelen elçilere:-Biz de sulh içinde yaşamak isteriz. Velakin her devlet aynı şekilde davranmalıdır. Bu söylediklerimi, krallarınıza hükümdarlarınıza bildiresiniz, dedi.Fakat az zaman sonra Karaman üzerine sefer yapmağa mecbur kaldı. Çünkü adaşı Karamanoğlu Mehmet Bey, fırsattan istifade Bursa kalesini kuşatmıştı.

Padişah, Edirne’de, Osmanlı tahtına henüz oturmuş, Rumeli işlerine nizam vermekle meşguldü. Gelen haberciye seslendi:-Nicedir anlat!-Karamanoğlu Bursa’ya girdiğinde muhafızımız İvaz Paşama haber salmış; “Hemen kaleyi telim etmezsen, canını cellatta bilersin!” demiş.-Hacı İvaz ne yapmış?-“Osmanlı kale vermez, can verir” demiş efendim.-Hak Celle cümle paşalarımın yüzünü ağ eylesin...-31 gün Bursa’yı zorladılar Sultanım...-Hacı İvaz’ı alt edemediler, değil mi?-Tam dediğiniz gibi Padişahım.-Karamanoğlu ne işledi?-Hırsından kudurdu Devletlûm. Hemi de o kadar kudurdu ki, akıl almaz bir çılgınlık ta bulundu!...-Ne eyledi?-Ceddiniz Gazi Sultan Yıldırım Bayezid Han hazretlerinin kabrini yakmak deliliğin de bulundu.-Fesühnallah!... bu adam hırsı ve dünya tama’ı yüzünden ölecek.Bu densizliğe çok sinirlenen Çelebi Mehmed artık Karamanoğlu işini halletmeye kat’i olarak karar verdi.Temmuz ayı sonlarında küçük bir Osmanlı kuvveti Bursa’ya yaklaşırken, kurnaz Karamanoğlu kaçmayı tercih etti. Halbuki Osmanlılar, Musa Çelebi’nin cenazesini getiriyor lardı. Dedesinin yanına defnedilecekti. Karaman ordusu kaçarken, “Harman Danası” adlı subayları;-Osmanoğlu’nun ölüsünden bu kadar korkarız, ya dirisi gelirse halimiz nice olur? diye söylenmişti.Osmanlı Sultanı bütün haşmetiyle Bursa’ya girdi. Karamanlılar çoktan uzaklaşmış lardı. Bahadır kale muhafızı acı İvaz Paşa’ya “Vezirlik” payesi verildi. Dedelerinin ve babasının yakılmış kabirlerini ziyaret eden Padişah, Karaman seferine başladı. Bu arada bütün Anadolu beyliklerine de gözdağı verilip, devlet içinde birlik yeniden sağlanacaktı. Konya’ya giderken, Germiyanoğlu Yakup Bey, geçtiği yerlerde orduya çok yiyecek ikram ettiği için, Padişah memnun kaldı. Ayrıca Candar oğullarından Şehzade Kasım Bey de askerleriyle Osmanlı hizmetindeydi.Akşehir, Seydişehir, Beyşehir yoluyla Ortaçay denilen yere varıldı. Yapılan kısa muharebede Osmanlılar galip geldiler. Karamanoğlu Mehmed Bey, Taşeli taraflarına kaçtı. Sarp dağlara sığındı. Oğlu Mustafa bey de Konya kalesine sığındığı için kale kuşatıldı. Bir müddet sonra Mustafa Bey aman diledi. Çelebi Sultan, her zamanki gibi şefkatli davrandı. Müsait şartlarla bir anlaşma imzalayıp ordusuyla kuzeye döndü.Fakat Konya’dan çıkar çıkmaz Karamanoğlu tekrar Osmanlı topraklarına saldırdı. Çok üzülen genç ve dertli padişah hastalandı. Yanındaki tabipler, derdine çare bulamadılar. Germiyan beldesindeki meşhur doktor Mevlana Sinan çağırıldı. O günlerde şiddetli yağmurlar yağdı. Büyük seller aktı. Pek çok hayvan ve malzeme telef oldu. Orduda harekat ve maneviyat azaldı. Padişahın üzüntüsü ve hastalığı da şiddetlendi.Nihayet Tabip Sinan ordugaha yetişti. Çelebi Sultanı muayene etti. teşhisini koydu; dedi ki,-Padişahımızın hastalığı “Hafakan” illetidir. Kalb hastalıklarındandır. Sebebi, fazla üzüntüdür. Muhtemelen, Karamanoğlu’nun edepsiz hareketleridir.Bunu duyan Osmanlı vezirleri, paşaları, meşveret yaptılar. Sultanı en çok sevindirecek şey,Karamanoğlu’nun yakalanmasıydı. Bu görevi, Anadolu Beylerbeyi Bayezid Paşa üstlendi. Zaten Karamanoğlu ile eski bir tanışıklığı vardı. Gûyâ onu düşünüyormuş gibi haberler gönderdi;“Padişahın hastalığı ilaçla geçecek gibi değildir. Bu günlerde vefat ederse yakınlarda bulunmanız faydalı olur...” dedi.Karamanoğlu da casuslar yollayıp, Çelebi Sultan’ın hakikaten hasta olduğunu öğren mişti. Padişah, ordusunun başında olamayınca, Osmanlıları kolayca yenebileceği zannına kapıldı. Askerlerini tedbirsizce dağlardan indirmeye başladı. İşte bu kargaşalık sırasında Anadolu Beylerbeyi Bayezid Paşa, karamanlıları bastırdı. Askerini dağıttı. Mehmed Bey ve oğlu Mustafa’yı esir aldı. İkisi de elleri bağlı, Çelebi Sultan Mehmet Han’ın huzuruna getiril diler. Padişah bu iki Osmanlı hasetçisini görünce, diller destan nezaketini yine esirgemedi:-Ey Karamanoğlu, şimdi biz seni neyleyelim? Dedi.-Baki ferman efendimizindir, Sultanım.-Üstelik öz halamınız oğlusun!..-Kerem eyle Sultanım...-Yaptıkların arasında en çok neye üzüldük bilir misin?-Merhamet eyle Sultanım...-Bir Müslüman öz dayısının kabrini nasıl yakar? Cedd-i Mübarekimiz Yıldırım Han ın merkadinden ne istedin?-Affeyle Sultanım...Hakikaten Çelebi Mehmet, babasının kabrini yakan Karamanoğlu’nu bir türlü anla yamamış ve affedememişti. Fakat koskoca bir devlet beyinin böyle yalvarması, zaten merha met dolu kalbini yumuşatmak üzereydi. Ama biraz daha içini boşaltmak istiyordu. -Bu nice haldir ki, tarafımızdan iyi yüz gösterildikçe, sizin canipten daima hainlik gelir?-Hata ettik Sultanım-Revâ mıdır ki, biz Rumeli’de kafir ile cihad eyler iken, siz bizim evlad ü ıyalimizi taciz edesiz?-Suçluyuz Padişahım, lakin sizin merhametiniz bizim suçumuzdan da ziyade derler.-Bizler îlâ-yı Kelimetullah için gaza eyler iken, siz düşmanlarımızla ittifak edersiniz.-Hatalıyız Sultanım.-Ve dahi Roma’daki Rim-Papa ile anlaştığınızı işitmişiz!...-Gayrı cezamıza razıyız...-Bir Müslümana karşı hristiyanlarla ittifak helal midir?-Ettiğimiz günahları yüzümüze vurma Sultanım.-Ya edecekleriniz? Eyleyecekleriniz?...-Etmeyiz Sultanım, bir dahi eylemeyiz...--Sizlere nasıl güvenilir ki? Sırtımızı dönünce sözünüzden döner durursunuz!...Çaresiz kalan Karamanoğlu, bu sırada elini şişkince duran göğsüne bastırdı ve yerlere kadar eğilerek:-Bu can bu bedende sağ kaldıkça, bir dahi sadakatten ayrılmayacağıma yemin ederim, billah ederim Sultanım... diye ağır yeminler etti.Çelebi Sultan Mehmet Han bu ısrarlı yeminler karşısında Karamanoğullarını bir defa daha affetti. Üstelik Konya ve havalisini tekrar kendilerine bıraktı. İkisi birden:-Çok lütufkarsınız Padişahımız, Sultanımız... diyerek töhmetle huzurdan ayrıldı. Tabip Mevlana Sinan’ın teşhisi doğru çıkmış, Karamanlıların yakalanmasına çok sevinen Padişahın hastalığı geçmişti. Mevlana Sinan’a Hekimbaşılık, Karamanoğul larını yakalayan Bayezid Paşa’ya da Vezirlik payeleri verildi. Bir müddet sonra Karamanoğlu Mehmet Bey, ordugahtan epeyce uzaklaşmıştı... Sağına soluna bakındı. Kimsenin görmediğine kanaat getirince, koynunda kıpırdayan güvercini çıkarıp boğdu. Böylece, bedendeki canı-sözde! Öldürmüş oldu. Artık ettiği yemini tutmasına gerek kalmadığını anlatmak istiyordu. Merakla seyreden adamlarına:-Benim Osmanoğlu ile düşmanlığım kıyamete kadar sürecek, diye homurdandı.Bu sözleri Çelebi Sultan Mehmet’e naklettiklerinde:-Gayrı kendisini yerin göğün tek sahibi Allahü teâlâ’ya havale ediyorum...Güzel Allah’ım nasıl dilerse öyle yapsın...demekten kendini alamadı.Hakikaten çok geçmeden Karamanoğlu, bir top güllesiyle parçalandı. Ettiklerinin cezasını çekmeye gitti.



Üçüncü Murâd Hanın yerine geçen Üçüncü Mehmed Han ve ondan sonra tahta çıkan Birinci Ahmed Han da Şeyh Hüdâyî hazretlerine büyük bir saygı ile bağlı idiler.

Bir gün Sultan Birinci Ahmed Han rüyâsında; "Avusturya Kralı ile güreş tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü" görmüştü. Zâhiren bakıldığında rüyâ çok korkunç idi. Sabahleyin, derhal huzûra getirilen âlimler ve rüyâ tâbircilerinden hiçbiri bu rüyâyı, Pâdişâhı tatmin edecek şekilde tâbir edemedi. Nihâyet Üsküdar'da bulunan Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin, bu rüyâyı tâbir edebileceğini arz ettiler.

Pâdişâh Birinci Ahmed bir mektup yazarak, yakınlarından biriyle gönderdi ve tâbir edilmesini ricâ etti. Haberci, mektubu alıp süratle Üsküdar'a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin kapısını çaldığında, onun içerden elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu alırken, kendi elindeki mektubu da Pâdişâha verilmek üzere verdi ve; Sultânımızın gönderdiği mektûbun cevâbıdır." buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhal mektubu sultâna götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Birinci Ahmed Hanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevâbı gönderilmişti.Sultan AhmedHan, gönderilen bu mektubu heyecanla okudu. Deniyordu ki: "Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı, cansız mahlûklarda ise toprağı, en kuvvetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâdişâhımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dolayısıyla bu rüyâdan İslâmın temsilcisi olan pâdişâhımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı." Pâdişâh bu tâbiri pek beğendi ve; "İşte gördüğüm rüyânın tâbiri budur." dedi. DerhalAzîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine bin altın gönderdi.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Ramazan 1438
Miladi:
24 Haziran 2017

Söz Ola
Tarih milletlerin tarlasıdır, her millet geçmişinde ne ekmişse, gelecekte de onu biçer
Churchill.
Osmanlılar Twitter