Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Kânûnî Sultan Süleymân Hânın kadıaskerlerinden Mîrim Kösesi diye meşhûr olan Muhammed Efendinin hizmet ve sohbetlerinde bulunup, ilmî yüksek derecelere kavuştu. Bu sırada dünyâdan ve dünyâ makamlarından yüz çevirip, tasavvuf ehlinden Sofyalı Bâlî Efendinin dergâhına gidip, ona talebe oldu. Hizmetinde ve sohbetinde uzun müddet kalıp, feyz aldı. Tasavvufta yükselip, insanları Allahü teâlânın yüce dînine dâvet etmek ve Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem güzel ahlâkını öğretmekle meşgûl oldu. Allahü teâlâya muhabbetinden dolayı, dünyâya hiç önem vermez oldu. Onun bu durumunu anlayamayan bâzıları pâdişâha şikâyet ettiler. Pâdişâh meselenin tahkîk edilmesini emretti. Tahkîkat için İstanbul'a geldi. Tahkîkat sonunda berâat etti ve hakkındaki ithamlardan kurtuldu.

Nakledilir ki: Tahkîkatla ilgili haberin Filibe'ye ulaşmasından sonra gösterişi olmayan elbiseler giyerek İstanbul'a geldi. Zeyrek Câmii civârında bulunan hücrelerden birinde kalmak istediği zaman, câminin imâmı onu misâfirliğe kabûl etti. Onun gelişinin bir nîmet olduğunu, hayır ve berekete vesîle olacağını düşünerek ikrâmlarda bulundu. Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi oradan ayrılmak isteyince, imâm onun ayrılmasına müsâade etmedi. Nihâyet Cumâ günü namaz kılındıktan sonra, alışıldığı üzere Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendi câminin önünde bulunanlarla müsâfeha ettiği esnâda, Nûreddînzâde de yolun kenarında ve müslümanların arasındaydı. Ebüssü'ûd Efendi onunla da müsâfeha edince, yakınlık duyup tanışmak üzere fetvâ odasına dâvet etti. Fetvâ odasında başkaları da vardı. İlmî konuşmalar yapılıyordu. O sırada Ebüssü'ûd Efendinin tefsîrinden bir yer okunup müzâkere edildi. Müzâkere ve sohbet esnâsında Nûreddînzâde'ye konuşma sırası gelince, âyet-i kerîmedeki hakîkatleri ve incelikleri anlattı. Bunun üzerine Ebüssü'ûd Efendi kalkıp hürmet gösterdi. Kim olduğunu ve memleketini sordu. O da; "Nûreddînzâde dedikleri âsî ve günahkâr kimse bu fakîrdir" dedi. Ebüssü'ûd Efendi, sadrâzama haber gönderip; "Nûreddînzâde dedikleri muhterem kimse gelmiş, fetvâ makâmımızı teşrîf etti. Yüksek şânını ve irfânını gördüm. Bu kıymetli zât hakkında söylenilen ler iftirâdır. Böyle bir kimsenin devlet merkezine gelmesi büyük şereftir" dedi. Bunun üzerine sadrâzam, Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendinin söylediklerine uyup, Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi'ye ihtimâm ve iltifât gösterdi. Âilesini ve çocuklarını getirmek üzere memleketine gönderildi. Döndükten sonra Küçük Ayasofya Dergâhına yerleştirildi. Orada Allahü teâlânın dînini ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını insanlara anlatmakla vazifelendirildi. Vâz ve sohbetlerinin yanında, hadîs-i şerîf ve tefsîr okutmakla da meşgûl oldu. Onun sohbet ve ilim meclislerinde âlimler hazır bulunuyor ve istifâde ediyorlardı. Bir kısım âlimler ona talebe olup feyz aldılar. Vezîr-i âzam Sokullu Mehmed Paşa onun talebeleri arasındaydı. Osmanlı pâdişâhı Kânûnî SultanSüleymân da ona muhabbet edip, sohbet meclislerinde bulundu. Bâzan da saraya dâvet edip, sohbetleriyle şereflenirdi.



1602 senesi Ağustos ayı. Budin kalesi Avusturya muhasarası altında. O yaz başında Osmanlı ordusu, Erdel üzerine sefere çıkmıştı. Bunu fırsat bilen Avusturya’lılar, Arşidük Matyas kumandasında kalabalık bir ordu ile, Osmanlı idaresi altındaki Budin üzerine yürüdüler ve ilk olarak, surları çok zayıf olan Peşte’yi kolayca zaptettiler. Kalede bulunan Rumeli beylerbeyi Lala Mehmet Paşa, emrindeki çok az kuvvetle müdafaaya hazırlanıyordu. Peşte’yi ele geçiren Avusturyalılar, kısa bir zaman sonra Budin’i muhasara ettiler.

Aradan 1,5 ay gibi uzun bir zaman geçti. Artık kalede erzak ve cephane tüken mişti. Eğer bu kuşatma kış boyunca sürerse dayanmak çok zor, hatta imkansız olacak tı. Şehrin ileri gelenleri toplanarak bir karar vereceklerdi. Rumeli Beylerbeyi Lala Mustafa Paşa, Budin Beylerbeyi Kadızade Ali Paşa, Kadı Hâbil Efendi ve Müftü Nasreddinzade Mustafa Efendi, Budin sarayında bir araya geldiler. Ali Paşa, top mermisi ve barutun tükendiğini arzetti. Kadı Hâbil Efendi, ümitsizliğe düşmeye mahal olmadığını, Allah’a sığınarak sonuna kadar iman,azim ve şerefe mücadele edilmesini, ne pahasına olursa olsun Kanuni Sultan Süleyman Han’ın bu yadigarının düşmana teslim edilmemesini telkin etti. Son sözü Lala Mehmet Paşa aldı:-Endişeye mahal yoktur, âsûde olunuz! Benim gittiğim yolda gider misiniz?Mecliste bulunanlar hep birden cevap verdiler:-Billah gideriz!Lala Mehmet Paşa sesini yükselterek tekrar sordu:-Benimle birlikte şehadet rütbesini cana minnet bilir misiniz?Nur yüzlü seksenlik Hâbil Efendi yerinden fırladı, gözleri dolu dolu idi. Paşaının ellerine sarıldı:-Seni bize Allah gönderdi, dedi.Lala Mehmet Paşa sedirden doğrulup ayağa kalktı. Yüzünde gülümseme vardı.-Öyle ise, dedi, azmimiz karşısında küffar eriyip gidecektir. Buradan defolup gidecektir. Hele siz Cuma gününe hazır olun, dedi. Meclis dağılmıştı. Herkesin gönlünde bir ümit ateşi yanıyordu. Cuma günü acaba ne olacaktı?Lala Mehmet derhal faaliyete geçti. Top mermileri bittiği için, kaledeki bütün fıçıları toplattı, içine barut ve demir parçaları doldurdu, fitilleri de içine koydu. Daha sonra eli silah tutanların hepsini Cuma sabahı kalenin meydanına çağırdı sabah namazını beraberce kıldıktan sonra zafer nasip etmesi için Allah’a dua edildi. Sonra da hep beraber kale kapısına doğru yürüdüler. En önde Lala Mehmet Paşa gidiyordu. Tam kapıdan çıkacakları sırada bembeyaz kaftanlar içinde, nur yüzlü Hâbil Efendi onlara yetişti. Elinde kocaman bir kılıç vardı. Lala Mehmet Paşa, -Efendi hazretleri, neden geldiniz? Siz geride kalıp bize dua ediniz. Biz cenge gideriz, deyince, Habil Efendi:-Biz de din ü vatan uğruna şehid olmayı murad ederiz, dedi.Lala Mehmet Paşa durakladı, gözleri doldu. Muzaffer olacaklarına şimdi daha çok inanıyordu. Nihayet kapılar açıldı. İçi barut ve demir parçaları dolu fıçıların fitilleri ateşlenerek düşman hattına birbiri arkasına yuvarlandı. Biraz sonra müthiş bir gürültü başladı. Sanki yer gök sarsılıyordu. Gürültü biter bitmez Lal Mehmet Paşa kılıcını çekti, ileriye fırladı. Onu ihtiyar Habil Efendi ve askerler takibetti. “Allah Allah Allah!” sesleri Budin kalesinin duvarlarında yankılanıyor, Macaristan ovalarını dolduruyordu. Habil Efendi:-Allah aşkı için, Peygamber aşkı için ileri. Cennet ileride! Diye bağırıyordu.O gün öğleye kadar kan ve ateş içinde boğuştular. Bir Osmanlı askerine, yüz düşman düşüyordu. Avustruyalılar hiç beklemedikleri bu saldırı karşısında neye uğradıklarını anlayamadan kaçmaya başladılar. Arşidük Matyas karargahını kaldırdı ve selameti firarda buldu.



Osmanlı devletinin duraklama devri yılları. Yapılan savaşlar, askerin disiplinsiz davra nışları yüzünden ya, büyük masraflar edilerek zorla kazanılıyor, ya da mağlubiyetle neticeleni yordu. 1645 yılında Girit adası, Venediklilerden alındı, fakat bundan sonra uzun süren kara ve deniz savaşları başladı. 1647’de bir Venedik donanması Çanakkale boğazını kapattı. O devirde, Barbaros’un yetiştirdiği denizciler den kimse kalmamıştı. İstanbul’dan hareket eden donanma yı hümayun Çanakkale’ye geldi ve kuşatmayı yararak Ege denizine açıldı. Sonra da Venedik donanmasına arkadan saldırarak geri çekilmesini sağladı. Fakat bu savaştan sonra Ege’de bir Venedik filosu ile yapılan savaşta şehit düştü. Bunu fırsat bilen Venedikliler, Çanakkale boğazını tekrar abluka altına aldılar.

Bu tarihte Osmanlı tahtında, henüz 7 yaşın daki Padişah IV. Mehmet bulunuyordu. Devleti idare edecek yaşta olmadığı için annesi Valide Turhan Sultan idareyi ele almıştı. O da donanmanın başına, Budin beylerbeyi olan Kara Murat Paşa’yı tayin etti. İstanbul’a gelen Murat Paşa, doğruca tersaneye gitti ve tecrübeli kaptanlarla görüştü. Kendisinin denizcilikten anlamadığını, ama birlikte hareket ederlerse düşmanı Çanakkale boğazından kaçırabileceklerini söyledi. Bütün eski denizciler ona yardımcı olacaklarını vadettiler. Fakat işe hızlı başlayan bu paşayı, veziriazam Derviş Mehmet Paşa kıskanmaya başladı. İleride kendisine rakip olmasından endişe ediyordu. Bu yüzden onun başarısına engel olmak için elinden geleni yapmaya başladı. Sefere çıkmak üzere olan donanmaya ilk önce para lazımdı. Veziriazam, Murat Paşa’ya, hazinede bu işe tahsis etmek için para olmadığını söylüyor, kendi iktidarının devamı uğruna devletin istikbalini tehlikeye atıyordu. Müteaddit defalar yapılan müracaatlar, devlet bütçesinin uygun olmadığı gerekçesi ile geri çevriliyordu. Murat Paşa sonunda veziriazama:-Ben şahsi servetimi bu uğurda harcadım. Fakat kafi gelmedi. Akçe istediğimde neden rencide olursunuz? Bir zamanlar ben de sizin gibi sahib-i devlettim ve kaptanlara lüzumlu mühimmat için istedikleri kadar akçe verirdim. Zaten devlet hazinesinin gaza işlerinden mühim ne maslahatı vardır?Murat Paşa böylelikle istediği paranın bir kısmının alabildi. Sonra da padişahın huzuruna çıkarak sefere hazır olduğunu bildirdi. Sultan IV. Mehmet, buna çok memnun oldu ve kendisine hil’at giydirerek, tam bir çocuk safiyeti ile:-Baka Paşa, dedi. Sana teveccühümüz vardır. Göreyim seni gayet göster, yüzümüzü güldür. Ben de seni ve hepinizi muzaffer kılması için Cenab-ı Hakka dua edeceğim. Allah yardımcınız olsun.Murat Paşa, gözlerinden yaşlar akarak yer öptü. Sonra donanmanın bulunduğu Beşiktaş’ a geldi. Burada Barbaros Hayrettin Paşa’nın türbesini ziyaret etti ve ellerini açıp:-Barbarosların hürmetine Murat kulunu muzaffer eyle Yâ Rabbi! Diye dua etti.Daha sonra da denize açılan donanma Çanakkale boğazına geldi. Amiral Giuseppe Delfino kumandasındaki 26 büyük savaş gemisinden oluşan Venedik donan ması, Karanlık liman önlerinde bulunuyordu. Amiral Francesco Morzini kumanda sındaki Adriyatik filosu da Morto limanında demirlemişti. Osmanlı gemileri hemen Venedik gemilerine rampa etti ve göğüs göğüse bir mücadele başladı. Kara Murat Paşa, küçük bir kalyonla gemiler arasında dolaşıyor ve askerlerini teşci ediyordu-Haydi Barbarosların çocukları, haydi!Leventler coşmuştu. Gün batarken, yanan düşman kadırgalarının ışıkları altında savaşın neticesi belli olmuştu. Türk donanması muzafferdi. Venediklilerin sekiz kalyonu zaptedilmiş, dördü batırılmış, sekiz yüz esir alınmıştı. Düşmanın ölü ve yaralı olarak kaybı beş binden fazla idi. Ölenler arasında Amiral Morzini de bulunuyordu. Osmanlı askerinin kaybı ise beş yüzü geçmiyordu.



Niyâzî-i Mısrî, devamlı ibâdet ve tâatla meşgûl olduğu sırada, bir gece rüyâsında Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini gördü. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri büyük bir taht üzerinde oturmaktaydı. Etrâfına talebeleri toplanmıştı. Niyâzî-i Mısrî, kendisini onların arasın da görünce, hayâsından dışarı çıkmaya yol ve fırsat aradığı bir sırada, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, onu yanına çağırıp, bir kese altın hediye verdi ve; "Senin nasîbin diyâr-ı Rûm'dadır. Mısır'da değildir." buyurdu. Ertesi gün Niyâzî-i Mısrî bu rüyâsını hocasına anlatın ca, hocası hemen ona hilâfet verdi ve duâ etti. Bunun neticesinde Niyâzî-i Mısrî 1646 sene sinde Mısır'dan ayrılarak İstanbul'a gitti. İstanbul'da Sultanahmed Câmii civârında Sokullu Mehmed Paşa dergâhında ikâmet edip, uzun süre riyâzette kaldı. Kaldığı odada çok gözyaşı döktü. Halîl Paşa, Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin kaldığı odanın döşemelerini yenilemek için teşebbüste bulunduğu zaman, Niyâzî-i Mısrî hazretlerini rüyâsında gördü. Rüyâda "Gözlerimin yaşı ile yıkanmış olan tahtaları muhâfaza ediniz." diye emretmesi üzerine, tahtalarını muhâfaza etmek sûretiyle odayı tâmir etti.

Niyâzî-i Mısrî, bir süre Uşak ve Afyon'da insanları doğru yola sevk etmeye çalıştı. Sonra Bursa'ya gitti. Halkın isteği üzerine, Şeker Hoca Câmiinde Cumâ geceleri vâz verdi. Niyâzî-i Mısrî, namazını cemâatle kılmaya dikkat ederdi. Ekseriyetle Ulu Câmide Kur'ân-ı kerîm okur ve imâmlık yapardı. Bâzan vâz ve nasîhat ederdi. Dördüncü Sultan Mehmed Hânın dâveti üzerine İstanbul'a tekrar giden Niyâzî-i Mısrî, Ayasofya Câmiinde vâz ve nasîhat vermeye memur edildi. Ayasofya Câmiinde, Sultan Dördüncü Mehmed, âlimler, tasavvuf büyükleri ve devlet erkânının da hazır bulunduğu bir gün, vâz kürsüsünden tasavvuf yolunun hak olduğuna, onların yaptıkları zikirlerin İslâm dînine aykırı olmadığına dâir hakîkatı gâyet açık bir şekilde anlattı. Herkes îzâhına hayran oldu. Tasavvufun, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını seve seve yapmaya yardımcı olduğunu anladılar. Niyâzî-i Mısrî, tekrar Bursa'ya döndü. İnsanları doğru yola sevk etmek için vazifesine devâm etti.Niyâzî-i Mısrî'nin şöhreti günden güne arttı. 1669 senesinde Bursa'daki dergâhı yapıldı. Allahü teâlâya kavuşmak isteyen ilâhî aşk sâhibleri bu dergâhta toplanmaya başladı. Birçok ilim tâliblisi, ilim öğrenmek için dergâha koştular. Rusya ile harb başlayınca, Sadrâzam Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa, pâdişâh nâmına Niyâzî-i Mısrî'yi Edirne'ye dâvet etti. Niyâzî-i Mısrî üç yüz talebesi ile orduya katılmak için Edirne'ye gitti. Sonra tekrar Bursa'ya döndü. 1671 senesinde Kamaniçe seferinde ikinci defâ Edirne'ye gitti. Oradaki Eski Câmide vâz ederken, yapılan muhârebenin millet ve devlet üzerindeki acı tesirlerini anlattı. Niyâzî-i Mısrî hazretleri nin bu vâzı yanlış anlamalara sebep oldu. Kendisini çekemeyenlerin şikâyeti üzerine Rodos'a gönderildi. Dokuz ay sonra mecbûri ikâmet şartıyla Bursa'ya dönmesine izin verildi. Yine Bursa'daki vâzı sırasında bâzı konuşmaları sebebiyle Limni Adasına gönderildi. 1692 senesinde tekrar Edirne'ye gitti. Selimiye Câmiinde kaldı. Ziyâretine gelen kalabalık halka vâz ve nasîhat ederken, devlet işlerine dâir söylediği bâzı sözlerden dolayı tekrar Limni'ye gönderildi. Bir sene sonra da vefât etti.Şeyh Abdüllatîf Gazzî Efendi, Vâkıât adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Birisi şeyhülislâmın huzûruna varıp, Niyâzî-i Mısrî hakkında tenkid mevzû olan sözü kastederek; "Efendim bu sözü söyleyenlerin cezâsı nedir ve dinde ne lâzım gelir." diye suâl edince, ârif ve kâmil bir zât olan şeyhülislâm; "Bu sözü Niyâzî-i Mısrî hazretlerinden başka kim söylerse, katlolunur. Fakat Niyâzî-i Mısrî söylerse, bir hikmet ve gizli bir sır vardır. O, zâhirî ilimlerde de kemâl mertebesindedir. Onların böyle sözleri söylemesinde bir hikmet vardır. Biz onlara dil uzatmağa kâdir olamayız." diyerek, o şahsı susturdu.



Girit savaşları yirmi yıldan beri sürüp gidiyordu. Osmanlı devletinin duraklama devrin de, Venedik hakimiyetindeki bu adaya, anlamsız bir sefer düzenlenmiş ve çok pahalıya mal olmuştu. On binlerce Türk evladının hayatına mal olan bu savaşlar, Kandiye kalesinde düğüm lenip kalmıştı. Bu, gayet müstahkem ve denizde de yardım alabilen kaleyi düşürebilirsek, savaşlar fiilen sona erecek, bu suretle adanın fethi tamamlanmış olacaktı. Fakat Osmanlı orduları Avusturya savaşları ile meşgul oldukları için Girit’e yardım yapılamıyor, asker ve cephane gönderilemiyordu.

Nihayet Avusturya savaşları sonuçlanmış, Veziriazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa seferden dönerken Edirne’de devrin padişahı IV. Mehmet tarafından bizzat törenle karşılandı ve:-Gel benim şanlı vezirim,Diye iltifatta bulundu. Artık can sıkıcı bir hal alan Girit işine nihayet vermek zamanı gelmiş, hatta geçiyordu. Bir gün padişah, veziriazam başta olmak üzere devletin bütün ileri gelen yüksek rütbeli memurlarını, şeyhülislamı ve kazaskeri toplantıya çağırdı. Girit adasının tamamen fethedilmiş olmasına rağmen Kandiye’nin hâlâ direndiğini, bu kalenin limanında üslenen düşman gemilerinin, tüccar ve özellikle de hacılara zarar verdiklerini, esir aldıklarını hatırlattı ve:-Kandiye kalesinin bir an önce fethi, murad-ı şahanemdir, dedi. Sonra Fazıl Ahmet Paşa’ya gerekli emri hemen orada verdi:-Sen ki veziriazamsın, seni Girit’e serdar tayin ettim. Göreyim seni şu Girit gailesini neticelendir!1666 yılı Mayıs ayının 15. gün Fazıl Ahmet Paşa Edirne’den yola çıktı ve Tesalya üzerinden Mora’ya geldi. İskefe kasabasında karargah kurarak hazırlıkları yaptı. Nihayet Mora’nın doğusundaki Benefşe limanından hareket eden donanma ile 3 Kasım günü Girit’in Hanya limanına vardı. Diğer taraftan Venedikliler de diplomatik teşebbüslere geçtiler. Elçileri aracılığı ile gerek padişaha, gerekse veziriazama başvurarak, Kandiye kalesi kendilerine bırakılacak olursa her türlü fedakarlığa katlanacaklarını, her yıl on binlerce altın vergi vereceklerini bildirdiler. Fakat bu teklifleri reddedildi. Bu arada Fazıl Ahmet Paşa, Kandiye kalesi etrafında bir inceleme yaptı. Esaslı tedbirler almadan bu kalenin alınmasının çok güç olacağını anladı. Kış yaklaşıyordu. Bu yüzden, bahar gelince kuşatmaya devam etmek üzere Hanya şehrine döndü. Kandiye kuşatmasının yarıda kaldığını sananlara da:-Merak etmeyin, baharda kıyamet kopacaktır! Diyordu.1667 yılı Mayıs ayı geldi. Fazıl Ahmet Paşa, Kandiye önlerine geldi. Kalenin etrafını ikinci defa dolaştı. Açılan lağımları gözden geçirdi. Hemen ertesi gün savaş meclisini topladı ve hücumun nereden ve nasıl yapılması konusundaki görüşlerini açıkladı. Neticede şehrin doğusunda birkaç topun desteğinde bir miktar süvari ve piyade birliklerinin bırakılması kararlaştırıldı. Esas taarruz batı cephesinde olacaktı. 25 Mayısta kuşatma şiddetlendirildi. Veziriazam:-Hemen bir netice alınması beklenemez. Fakat şehrin düşeceği muhakkaktır. Bundan şüpheniz olmasın, diyordu. 1667 yılı, önceki yıllara göre hayli başarılı geçti. Çok gedik açıldı. Düşmanın huruç hareketleri kanlı bir şekilde püskürtüldü. Kaleyi savunanlar, deniz yolu ile yardım almalarına rağmen büyük kayıplara uğradılar. Kış yaklaşıyordu. Bu sebeple, 18 Kasım 1667’de savaşa ara verildi ve bahara ertelendi. Veziriazam Fazıl Ahmet Paşa kumandanlara:-Yüreğinize bezginlik düşmesin, fetih mukarrerdir, diyordu.1668 yılında harekat bırakıldığı yerden tekrar başladı. Lağımların sayısı çoğaltıldı. Top ateşi bir kat daha şiddetlendirildi. Yeni gedikler açıldı. Düşmanın çıkış hareketleri önlendi. Buna cesaret eden birlikler yok edildi. Herkes:-Bu yıl Girit savaşlarının son yılı olacağa benziyor, diyordu.Bütün Hristiyan Avrupası, gözlerini Kandiye’ye çevirmişti. Kaleyi kurtarmak için daha ciddi teşebbüslere geçildi. Venedikliler, o sırada Tesalya’daki Yenişehir’e (Larissa) gelmiş bulunan padişahı kandırmayı düşündüler ve Mollini adındaki elçilerini oraya yolladılar. Sultan IV. Mehmet, elçi ile görüşme hakkında, Fazıl Ahmet Paşa’ya bir hatt-ı hümayun gönderdi:“Bismillahi teâlâ Yenişehir’e vasıl olmuşumdur. Venedik sefiri dahi Yenişehir’e yakın geldi, lakin daha gelip rikab-ı hümayunumuza yüz sürmemiştir. Benim lalam ne dersin? Sefir geldikte ne cevap verelim? Eğer kalenin fethine aklınız keserse, sefirden kaleyi isteriz. Eğer bir sene daha kale ile cenk olunacaksa, asker ve cephane, mühimmat ve alet yetiştirmeğe cümle memleketlerim aciz olmuştur. Şimdi bu hususta bir iki kimse ile söyleşip acele haberini gönderesin”Padişahın mektubu Kandiye ordugahına geldiği zaman kahraman vezir Fazıl Ahmet Paşa çok müteessir oldu:-Kandiye’den nasıl vazgeçeriz? Kaleyi çeviren her karış toprakta şehitlerin kanı var. Gaziler şehitlerin hakkını yiyemezler, diye hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sonra bir ariza yazarak padişaha yolladı:“Benim şevketlû padişahımHenüz Venedik sefiri gelip rikab-ı hümayununuza yüz sürmemiş. Eğer gelen sefirde kaleye müteallik söz varsa ne güzel, yüz sürsün, ve illâ yine yerinde dursun, otursun. Eğer kalenin ahvali sual buyurulursa, iki tarafta üçer yüz zirâ’ mikdarı yıkılıp içeri girmeğe aramızda on kulaç kalmıştır. Bu kadar yüz kulaç yerden parmaklıkları, domuz damları, lağımları ve püskürmeleri zahmetini çektik. Şimdiki halde on kulaç gidilirse kale bizimdir. (Bir zira, 75,5 cm. ve bir kulaç 175cm.dir.) Benim şevketlû padişahımAskerin yorgunluğu sebebiyle biraz eğleniyoruz. Yoksa pek az zamanlık işimiz kaldı. Lakin buna zaman tayin etmek olmaz. Hak teâlâ cümlemizin canını alsın, tek bu kale kafirin elinde kalmasın diye Cenâb-ı Hakka niyazda olduğumuzdan iştibah buyurulmasın. Kale öyle bir hale varmıştır ki, saat besaat Hak teâlâdan fetih ümid ederiz. Benim efendim, sefirin akçesine veya münafıkların sözlerine imad buyurmayınız. En yakın kullarınızdan birsini buraya gönderiniz ki, Kandiye kalesi ne haldedir görsün ve size anlatsın. Sefire de merdane cevap verilsin.”Veziriazam, ayrıca padişahın yakınlarına, sadaret kaymakamına ve şeyhülislama da mektuplar yazarak, böyle müşkil bir zamanda kendisini yalnız bırakmamalarını ve padişah efendimizin barışa ola meylini önlemeye çalışmalarını rica etti. Mektuplardan biri şöyle bitiyordu:“Eğer padişah efendimizi Kandiye kalesinin muhakkak fethi için ikna etmez, bu hususta gayret göstermez iseniz, yarın huzuru Rabbül Aleminde şehitlerin elleri boğazınızda dır. Allah aşkına ve şehitler hörmetine efendimize hakikati arzediniz.”Kandiye savaşları bütün şiddeti ile devam ederken Venedik elçisi de bir kolayını bulmuş, padişah tarafından kabulünü sağlamıştı. Sultana cazip teklifler getirdi. Kandiye kalesinden el çekmek şartıyla her yıl büyü vergiler vermeğe hazır olduklarını, bundan başka Bosna’daki Kilis sancağını da verebileceklerini söylemişti. Henüz veziriazamdan cevap alamamış olan padişah, Kandiye ordugahına ikinci bir mektup göndererek, özetle:“Venedik elçisi rikab-ı hümayunuma yüz sürmekle, bu kadar akçe arzedip Kandiye kalesinden feragat edin diyor, rikabında vesair işte olanlara pişkeş veriyor, ne dersin? Kalenin fethini aklın keser mi? Eğer aklın kesiyorsa ne âlâ, ne güzel, ve illâ bize ona göre îlâm eyleyesin!”Fazıl Ahmet Paşa, bütün kumandanları, bu savaşta saç sakal ağartmış ihtiyar muharipleri otağında topladı. Hattı hümayunu onlara da okudu ve sonra sordu:-Padişahımızın barışa meyli olduğu anlaşılır. Bu kadar zahmet çektik, binlerce şehit verdik. Siz ne dersiniz?Vezirler, beylerbeyleri, ihtiyar kumandanlar birbirlerinin yüzlerine baktılar. İçlerinden biri:-Billah rızamız yoktur! Diye bağırdı.İki kardeşi ile bir oğlunu Kandiye kalesi dibinde şehit veren bir sancak beyi, veziriazamın huzurunda olduğunu unuttu, sesini çok yükselterek:-Allah’tan korkunuz, şehitlerin hakkına hürmet ediniz! Diye bağırdı.Veziriazam heyecan içinde titriyor, bu ulvi manzara karşısında ne söyleyeceğini bilemiyordu. Evet, şehitlerin hakkı ne olacaktı? Onlar bu kaleyi fetih için canlarını seve seve vermişlerdi. Resul ağanın sözleri heyecanı büsbütün arttırdı:-İsterse başımı alsınlar, Allah aşkı için, şehitler aşkı için, Kandiye’yi kafirler eline bırakamam.Fazıl Ahmet Paşa ertesi gün, arkadaşlarının da hislerine tercüman olarak padişaha bir mektup yazdı. Bütün kumandanlar ve ihtiyar muhariplerle görüşüp Kandiye’nin düşman elinde kalmasına razı olmadıklarını, yıllardır çekilen zahmetlerin, devletin ve milletin şerefinin boşuna gideceğini bildirdi. Ertesi gün kaleyi daha şiddetle zorlamaya başladılar. Kandiye’nin düşeceğini anlayan Venedikliler, bu sefer Fazıl Ahmet Paşa’ya göz kamaştırıcı teklifler getirdiler. Fakat paşa bütün bunları reddederek:-Biz buraya bezirganlığa gelmedik. Devletin paraya ihtiyacı yoktur. Kandiye’yi verirseniz ne hoş, ve illâ başka türlü olmaz, diyerek elçiyi gönderdi.Deniz yolu ile yardım alan ve bu sayede yıllarca dayanabilen Kandiye kalesi, acaba daha ne kadar direnebilecekti? Hristiyan Avrupa’nın bütün gözleri bu tarafa çevrilmişti. Akdeniz limanlarında yeni takviye kuvvetleri hazırlanıyordu. Buna karşılık ordumuzun da gayreti çok artmış, veziriazamın ısrarı üzerine Sultan IV. Mehmet de siyasetini değiştirmiş, her ne pahasına olursa olsun kalenin fethi için hatt-ı hümayunlar göndermeğe başlamıştı. Askeri ve kumandanları teşvik ediyor, “İnşaallah ümmet-i Muhammed zafer ve feth ile şad olur. Cenâb- Hak müyesser ederse, yakında ben dahi guzât-ı müslimin kullarımla beraber olacağım” diyordu. En son gelen hatt-ı hümayun ise şu satırlarla bitiyordu:“Göreyim seni, bu mübarek senede merdâne ve dilîrâne hareket eyleyesiz. Seni ve seninle olan müslüman gazileri Cenâb-ı Rabbül-Âlemîne emanet etmişimdir. İki seneden beri ettiğimiz cengin hepsi malum olmuştur. Dünya ve ahirette yüzümüz ak olsun. Bundan sonra da bu mübarek senede Allah’ın lûtfu ile Kandiye kalesini fethedesiz. Sizden, ziyade gayret beklerim.”Fazıl Ahmet Paşa bu mektubu otağında topladığı paşalara okudu. Bundan sonra kaleye yapılan hücumlar daha da şiddetlendi. Bu arada Fransız donanmasına ait gemilerle, 15.000 kadar Fransız takviye kuvveti geldi. Fakat geldikleri gün 2.250 kayıp verdiler. Birkaç gün sonra 15 Fransız, 9 Ceneviz, 7 Malta, 4 Venedik olmak üzere 29 gemiden oluşan bir takviye kuvvet daha geldi. Fakat bunlar da bir şey yapamadılar. Aksine Türklerin gayreti daha da arttı. 20 Eylül 1669 günü, sabah erkenden bütün kumandanlar, başta Fazıl Ahmet Paşa olmak üzere kaleye karşı nihai hücuma geçtiler. Artık direnmenin bir fayda vermeyeceğini anlayan haçlı kuvvetleri kumandanı, öğleye doğru ateşkes istedi ve teslim şartlarının görüşüleceğini bildirdi. Türk askeri nezaretinde, silahlarını bırakan kalabalık haçlı kuvvetleri kaleyi terkettiler. 26 Eylül sabahı Kandiye burçlarında Osmanlı barağı dalgalanıyordu. Fazıl Ahmet Paşa kumandanlara heyecanlı bir hitabede bulunarak:-Kandiye kalesi cenginde her biriniz malınızla canınızla cihad ettiniz. İki cihanda yüzünüz ak olsun. Padişahımızın ekmeği siz helal olsun. Yaptığınız hizmetleri şevketlû padişahımıza arz ve telhis ederim. Herbiriniz mertebelerinize göre mükafat görürsünüz.İşte, Girit adasının her karış toprağında şehitlerin hakları vardır.



Yavuz Sultan Selîm Han Ridâniye Seferinde Şam'a geldi. Kendisine Muhammed Bedahşî' den söz edilince, daha önce duyduğunu ve pek yakında ziyâretine gideceğini söyledi. Yavuz Sultan Selîm Han zâten uğradığı her memlekette, mukaddes makamları, ilim adamlarını ziyâret etmeyi, tasavvuf büyükleriyle görüşmeyi, duâlarını almayı ihmâl etmezdi. Şam'da kaldığı süre içinde, Şeyh Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin kabrini yaptırdı. Medreselere uğrayıp, talebeye yardımda bulundu. Bu arada Emeviye Câmiine gitti. O civarda yaşayan ve herkes tarafından büyük hürmet gösterilen Muhammed Bedahşî'nin iki defâ evine giderek ziyârette bulundu.

Yavuz Sultan Selîm Hanın Muhammed Bedahşî'yi ilk ziyâretlerinde, aralarında hiç konuşma olmadı. Sultan onun büyük bir velî olduğunu anlayıp, huzûrunda edeple oturdu. Orada bir sükûnet başladı. Bir saatten fazla oturmalarına rağmen, tek kelime konuşmadan ayrıldılar.İkinci defâ ziyâretlerinde, önce Muhammed Bedahşî konuşmaya başladı ve buyurdu ki:"Sultânım, ikimiz de Allahü teâlânın seçkin kulları arasında bulunuyoruz. Boynumuzda kulluk halkası vardır. Allahü teâlânın huzûrunda sorumluyuz. Ahzâb sûresi 72. âyetinde meâlen; "Biz emâneti (Allah'a itâat ve ibâdetleri) göklere, yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular da onu insan yüklendi. İnsan (bu emânetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor." buyrulduğu üzere, emâneti ve mesûliyeti gökler ve yer yüklenmekten kaçındıkları hâlde, biz onu yüklendik. Omuzlarımıza ağır bir mesûliyet aldık. Siz ise Sultânım, yükünüzü biraz daha ağırlaştırdınız. Saltanat yükü üzerine, bir de hilâfeti yüklenerek taşınması güç bir yük altına gireceksiniz. Allahü teâlâya şükürler olsun ki, benim yüküm sizinkine nisbetle çok hafiftir. Diyebilirim ki, sizin yüklendiğini zi, dağlar ve taşlar yüklenip çekemez. İnsanlar da bu yükü taşıyamaz. Ama sizin bir de mânevî gücünüz vardır, ondan yeteri kadar faydalanıyorsunuz. Resûlullah efendimizin; "Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları Cehennem'den korumalısınız! Onlara müslümanlığı öğretmelisiniz! Öğretmez iseniz mesûl olacaksınız." mübârek sözleri sizin rehberinizdir. Çok meşakkatli, külfetli bir yolda bulunuyorsunuz. Allahü teâlâ yardımcınız olsun."Yavuz Sultan Selîm Han, Allahü teâlânın bu velî kulunu büyük bir dikkatle dinledi ve tek kelime olsun karşılık vermedi. Sükût ve edeb ile huzûrundan ayrıldı. Bunun üzerine, mecliste hazır bulunanlardan birisi; "Sultânım, hiç konuşmadınız, hep dinlediniz?" diye sorunca, Yavuz Sultan Selim Han,"Büyük velîlerin meclis ve mahfelinde onlar konuşurlarken, başkasının konuşması edeb dışı sayılır. Bulunduğumuz makam edeb makâmı idi, bize sâdece dinlemek düşerdi. Nitekim biz de öyle yaptık. O esrâr ve hikmet meclisinde, ben sâdece bir zerre sayılırdım. Benim konuşmamı lâyık görmüş olsaydı, elbetteki böyle bir işârette bulunurdu." buyurdu.Sultânın yakınlarından Hasan Can anlatır: Mısır feth olunduğu günlerdi. Bir sabah, Yavuz Sultan Selîm Han bana şöyle buyurdu: "Bu gece rüyâda Muhammed Bedahşî'yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup, bir beyaz kepenek giymiş, üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu hâlde gelip, yolculuğa çıkacağını söyleyip bizimle vedâlaştı." Ben ise, gençlik atılganlığı ile hemen rüyâyı tabire giriştim ve; "Velîlerin görünüşte çıkacakları yolculuk, âhiret seferi olmak gerektir. Eğer vefât etmemiş ise, yakında vefât edeceklerine işârettir." dedim. Yavuz Sultan Selîm Han karşılık vermedi. Ben de rüyâyı böyle tabir ettiğim için pişmanlık duydum. Çok geçmeden, Muhammed Bedahşî'nin ölüm döşeğinde Şam'ın ileri gelenlerini toplayıp; "Yavuz Sultan Selîm Hanın Allahü teâlâ katında övülmüş olduğunu haber vererek, Arap diyârının fethiyle Hak teâlâ tarafından vazifelendirildiğini, bilcümle evliyânın onun yardımcısı olduğunu bildirdi. Orada hazır olanlara veya olmayanlara, Sultânın emirlerine saygılı olmalarını tavsiye etmiş ve ayrıca; "Harameyn-i Muhteremeyne (Mekke-i mükerreme ve Medîne-i Münevvere ye) hizmetleri ile başlara tâc olan Sultân'a benden duâ ve selâmlarımı ve muhabbetlerimi iletirken dünyâdan da sefer ettiğimi bildirin." diye vasiyette bulunmuştu.Şam vâlisi, durumu, Sultânın kapısına duyurunca, Sultânın hocası Halîmi Çelebi Efendi, Sultânın yanına geldi. Konuşurlarken Yavuz Sultan Selîm Han; "Şöyle bir rüyâ görmüştüm. Hasan Can da böyle yorumlamıştı. Çoğunlukla rüyânın gerçekleşmesi, tâbirin şekline bağlıdır. Şimdi o velî zât, vefât etmiştir. Böyle olması tâbirden ileri gelmiştir. Siz hakem olun. Bu yönden cezâlandırılmaya hak kazanmadı mı? Bu şekilde tâbirin de cezâsı dayak değil mi?" dedi. Halîmi Efendi ise bana bakıp; "Senden böyle acemi davranış beklemezdim. Atılganlık etmişsin." dedi. Ben ise, utancımdan başımı eğip dedim ki: "Vefât günü ile rüyânın görüldüğü târih tesbit edilsin. Eğer rüyâ daha önce ise, fermân devletlü Pâdişâhımındır. Eğer iş aksi ise, gerçek budur ki, cezâsı hediye ihsânıdır." Halîmi Efendi, bu sözlerimi doğru bulup; "Hasan Can kulunuzun görüşü akla uygundur. Gerçekte de değerli katınızda hoş karşılanmalıdır." dedi. Başlara tâc olan Pâdişâh, Şam'dan gelen mektubu gösterdi. Gördüğü rüyânın, Muhammed Bedahşî'nin vefât ettiği geceye rastladığı meydana çıkınca, kıymetli bir hil'at (elbise) ile, tam ayar iki yüz dinâr altın bana ihsân buyurdu. Bunca lütuf Muhammed Bedahşî'nin kerâmeti eseridir diyerek, azîz rûhuna duâlar eyledim.



1683’deki II. Viyana bozgunundan sonra, Osmanlı ordusu bütün cephelerde yeniliyor, on binlerce şehidin kanlar pahasına fethedilen şehirler, kasabalar, kaleler, birer birer düşman eline geçiyordu. Kanuni Sultan Süleyman’ın bergüzarı olan Belgrad bile elimizden çıkmıştı. Koca Osmanlı İmparatorluğu bir felakete doğru sürükleniyordu. Hazine tamtakırdı. Orduda disiplin diye bir şey kalmamıştı. Güngörmüş, tecrübeli askerler:-Ah, diyorlardı, eğer Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya kıyılmasaydı, devlet bu hallere düşmezdi.

Viyana mağlubiyetinin tek sorumlusu olarak bu kahraman vezir idam edilmişti. Eğer hayatı bağışlanmış olsaydı, belki de bu bozgunun intikamını alacaktı.Bu devirde Osmanlı devleti içinde de karışıklıklar hüküm sürüyordu. Sultan IV. Mehmet tahttan indirilmiş, yerine, 40 yıldır sarayda bir odada hapis tutulan II. Osman çıkarılmıştı. Fakat o da devleti idare edecek ehliyette değildi. İdare tamamen kabiliyetsiz vezirlerin eline kalmıştı. Güngörmüş kimseler:-Devlet kimlerin eline kaldı? Diye yanıp yakılıyorlardı.1689 yılı Kasımında sadaret makamına Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa getirildi. Bu bir ümit ışığı idi. Bu vezir, Osmanlı’nın en büyük sadrazamlarından Köprülü Mehmet Paşa’nın ikinci oğlu ve Fazıl Ahmet Paşa’nın kardeşi idi. Şimdiye kadar ulunduğu bütün vazifelerde namus ve dirayeti ile kendisini göstermişti. Fazıl Mustafa Paşa, kendisine ümitle bağlanan padişahın ve devlet ileri gelenlerinin yüzlerini kara çıkarmadı. İlk olarak, halka ağır bir yük olan, “avarız, nezil, sürsat, ve imdadiye” gibi manasız vergileri kaldırdı. Büyük servetler elde eden yüksek rütbeli memurların mallarını ellerinden alıp hazineye devretti ve bu sayede ödenemeyen asker maaşlarını ödedi. bu icraatlar kısa zamanda memlekette bir ferahlık meydana getirdi. Tecrübeli kimseler-Bu vezir babasına benziyor, diyorlardı.Fazıl Mustafa Paşa bundan sonra ordu ile meşgul olmaya başladı. Bu işi de başardı. Orduda da düzen ve disiplini sağladı ve eskisinden daha mükemmel bir hale getirdi. Artık herşey tamamdı. Sıra düşmandan intikam alınmasına ve elimizden çıkan toprakların ve kalelerin kurtarılmasına gelmişti. Padişah ona “Serdar-ı Ekrem” ünvanını da vererek, ordunun başına tayin etti. Hemen harekete geçen Fazıl Ahmet Paşa üst üste büyük başarılar kazanmağa başladı. Kanuni Sultan Süleyman yadigarı Belgrad kalesini yeniden fethetti ve muhteşem bir alayla İstanbul’a döndü. Davutpaşa sahrasında bizzat padişah tarafından karşılandı. Sultan II. Süleyman vezirini yanına oturttu ve:-Hoş geldin, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğim sana helal olsun. Arzum üzere hizmet eyledin. Seleflerinden hiç birine böyle ulu bir gaza müyesser olmadı, dedi. Sonra arkasından çıkardığı samur kürkünü ona giydirdi ve belinden çıkardığı murassa hançerini beline, başından çıkardığı murassa sorgucu da başına taktı. Sonra ellerini semaya kaldırdı ve ağlayarak:-Ben mükafat vermeye kadir değilim. Allah iki cihanda yüzünü ak etsin, diye dua etti. Veziriazam da yerinden kalktı ve padişahın ayaklarına kapanarak:-Hünkarım, sana ve devlete hizmet için kılıç kuşanmışımdır, cevabını verdi. O da ağlıyordu.Bütün kışı hazırlıklarla geçiren Fazıl Ahmet Paşa, 13 Mayıs 1691 günü tekrar sefere çıktı. Edirne’ye geldiğinde, burada bulunan padişah II. Osman onu karşıladı ve:-Mustafa’m, seni Cenab-ı Bârî’ye emanet eyledim, yakında yeni fütuhatlarla döner ve rikab-ı hümanuyuma yüz sürersin inşaallah, dedi.Ordu Sofya’ya geldiğinde, Sultan II. Osman’ın vefat ettiği ve yerine II. Ahmet’in geçtiği, fakat sadrazamın vazifesinde bırakıldığı ve sefere devam edeceği haberi geldi. Buradan yola devam edilip Belgrad’a gelindi ve Sava nehrinin karşı yakasına geçmek için bir seyyar köprü kuruldu. Fakat askerin az bir kısmı henüz karşı sahile geçmişti ki, yağan şiddetli yağmurların tesiriyle Tuna ve Sava nehirleri taştı. Seyyar köprü yıkıldı. Askerin yarısı da diğer yakada kaldı. Fazıl Mustafa Paşa’nın buna çok canı sıkıldı. “Bu hayra alamet değil” diyordu.Osmanlı ordusunun Macaristan üzerine doğru hareket ettiğini haber alan Avusturya’lılar, Prens Baden kumandasında kalabalık bir ordu ile harekete geçmişlerdi. Bu sıralarda Osmanlı ordusunun bulunduğu Salankamen mevkiine geldiler ve hiç vakit kaybetmeden saldırıya geçtiler. Fazıl Mustafa Paşa, mevcut askeri ile Avusturya ordusunun hücumuna karşılık verdi. Çatışma çok kanlı oldu. Osmanlı ordusunun esas kısmı, taşan nehrin karşı sahilinde kalmıştı. Düşmanla karşı karşıya kalan kısmı ise, tecrübesiz ve sayıca çok azdı. Buna rağmen düşman hücumunu püskürtmeyi başardılar. Fakat Prens Baden, ertesi gün, aldığı takviye kuvvetlerle ani bir baskın yaptı. Fazıl Mustafa Paşa, daha önceden siperlerin önüne toplar yerleştirmiş olduğundan, düşman kuvvetlerine ağır kayıplar verdirdi. Buna rağmen Prens Baden ısrarla hücumlarına devam ediyordu. Avusturya süvarileri, Anadolu beylerbeyi Kemankeş Ahmet Paşa kumandasındaki Anadolu sipahilerine şiddetle saldırdılar. Daha önce böyle bir savaş görmemiş olan Anadolu askeri, bu saldırı karşısında dağıldı. Bu hali karşıdan takibeden Fazıl Mustafa Paşa, -Gayri iş bize düştü, diyerek Kapıkulu süvarilerinin başına geçti. Kılıcını çekerek:-Yiğitlerim, ne durursuz? Koman ha, koman ha! Diye bağırarak askeri teşvik ediyordu. Serdar-ı Ekrem’in elinde kılıç, en ön safta düşmana hücum ettiğini gören asker bir anda gayrete geldi ve hızla saldırıya geçti. Fazıl Ahmet Paşa, Sultan II. Osman’ın kendisine verdiği kılıcı düşmana doğru uzatıyor ve:-Baka küffar, İşte Osmanlı geliyor! Diye bağırıyordu. Kendisini tamamen kaptırmış, düşman alaylarını bozarak, parçalayarak ilerliyordu. Kethüda kendisini ikaz ediyor:-Paşa baba, kendine dikkat et! Diye bağırıyordu. Fakat o:-Biz hayatımız için değil, padişahımız ve devletimiz için cenk ederiz. Canın ne kıymeti var? Diyordu. Orduyu gayrete getiren ve mağlup olmak üzere iken zafere ulaştıran şey, vezirin cesareti ve ordunun başına geçmesi idi. Gaziler onun arkasında büyük bir şevk ve imanla ileri atılmışlardı. Artık Avusturyalılar için kurtuluş çaresi kalmamıştı. Fakat tam bu sırada, hain bir kurşun, kahraman vezir Fazıl Mustafa Paşa’nın tertemiz alnına isabet etti ve o anda şehit düştü. Bütün askerin gözü önünde cereyan eden bu hadise üzerine orduda bir anda karışıklık meydanda geldi. Diğer kumandanların çabası netice vermedi ve asker dağılmaya başladı. Tam mağlup olmak üzereyken bu durumu farkeden Prens Baden, derhal toparlanıp karşı saldırıya geçti . Kumandanlardan hiçbirisi, kazanmak üzere olduğumuz bu zaferi tamamlayamadı. Bu hadise, Osmanlı ordusu tarihinin en büyük mağlubiyetlerinden biriyle neticelendi. Ah, Fazıl Mustafa Paşa ah! Tedbirsiz davranmasa ve şehit düşmese idi, belki de Viyana bozgununun intikamını alacak ve Budin’e tekrar kavuşabilecektik.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
22 Ağustos 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter