Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Batı'nın ilimde, fende, tecrübede, sanatta, imar ve refah vasıtalarında bulduklarını öğrenmek, yapmak ve bunlardan istifadeye çalışmak. Osmanlı Türkleri 15, 16 ve 17. asırlarda siyasi sahada olduğu gibi medeniyet seviyesi, ictimai, yani, sosyal nizamı ve ahlaki üstünlüğü ile dünyada en ileri seviyede bulunuyordu. Onlar mensubu oldukları İslam dinine ve onun güzel ahlakına, iyilik, çalışkanlık, adalet gibi emirlerine sarıldıkları müddetçe çağının zirvesine çıkmış ve diğer milletlere üstün ve örnek olmuştur. Dünyanın en mühim ticaret yolları önemli ülkeler, şehirler ve denizler Osmanlı hakimiyeti altındaydı. İki saatlik bir savaş sonunda bir devleti bütünüyle idareleri altına alabilecek bir güce sahipti. Karşılarında rakib olabilecek bir kuvvet yoktu. Bu sebeple Osmanlı Devleti hakim bir vaziyette seyrine devam ediyor, onu daha yeni hamleler ve teknik buluşlar yapmaya sevk edecek itici sebepler görülmüyordu. Buna karşılık 10. yüzyıldan beri açlık, sefalet, hastalık ve zulüm içerisinde, en mühimi Müslümanlar karşısında mahkum bir vaziyetde bulunan batı toplumu için aynı durum söz konusu değildi. Çünkü onların karşısında tatbik edebilecekleri yüksek ve parlak bir ilim, örnek alabilecekleri gelişmiş bir medeniyet mevcuttu. Nitekim onlar, Haçlı seferleri ve çeşitli vesilelerle İslam memleketleri ile olan irtibatları sırasında bu medeniyeti tanıma fırsatı buldular. Rönesans denilen hamlelerinde bunun büyük tesiri oldu (Bkz. Rönesans). Diğer taraftan Avrupalılar doğunun, bilhassa Hindistan'ın tabii ürünlerinden ancak Osmanlılar vasıtasıyla istifade ettiklerinden onlara pahalıya mal oluyordu. Bu sebeple ihtiyaçları olan maddeleri doğrudan kendi mahalline giderek temin etmeyi düşündüler ve deniz yoluyla Hindistan'a ulaşabilme çarelerini aradılar. Bu yüzden pekçok deniz seyahatleri yaptılar. Bu faaliyetleri sırasında denizcilik bilgi ve tecrübeleri genişledi. Denizcilik mektepleri açarak bu bilgi ve tecrübelerini ilerlettiler. Donanmalarını bu bilgilerle teçhiz ettiler. Diğer harp sahalarında da bu bilgi ve tecrübelerinden faydalandılar. Neticede savaş meydanlarında Osmanlılar üzerinde de üstünlük kurmaya başladılar. Öyle ki, 17. asrın başlarında Osmanlı donanmasının hala kürekli ve yelkenli olmasına karşılık onlar donanmalarını kalyonlarla donatmışlardı. Avrupa devletlerinin elde ettikleri bu üstünlüğün sonunda, kara ve denizdeki başarısızlıklar Osmanlı devlet adamlarının dikkatini çekti. Osmanlı padişahları ülkelerinin kaybettiği üstünlüğü tekrar kazanmak gayesiyle batının ilim ve tekniğini Türkiye'ye aktarmak için her türlü imkanı seferber etti. Sultan Üçüncü Ahmed Han döneminde (1703-1730) Avrupa devletleri ile siyasi münasebetler kuruldu. Bu sırada Paris'e giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi burada birçok müesseseleri gezdi ve raporlar sundu. Oğlu Said Mehmed Efendi ise ilk Türk matbaasının açılması için izin istedi. Şeyhülislam Abdullah Efendi, matbaanın çok hayırlı bir hizmet olacağına ve açılması gerektiğine dair fetva verdi ve matbaa kuruldu. Rochfart isminde bir Fransız subayına Osmanlı ordusunun ıslahı için rapor hazırlatıldı. Sultan Birinci Mahmud (1730-1754), Sultan Üçüncü Mustafa (1757-1774) ve Sultan Üçüncü Selim (1789-1807) devirlerinde de bu faaliyetler devam etti. İbrahim Müteferrika, Tatarcık Abdullah Efendi, Koca Sekbanbaşı ve Vak'anüvis Asım Efendi gibi ilim ve devlet adamları padişahlara takdim ettikleri eserlerinde, Avrupa devletlerinin askeri teşkilatı, nizam ve talimleri hakkında bilgiler verdiler. Bu raporlar ışığında Osmanlı Devletinde bilhassa askeri alanda pekçok düzenlemeler yapıldı. Avrupa taktik, disiplin ve silahların kullanılabilmesi için topçu ve humbaracı ocakları ıslah edildi. Kağıthane'de kurulan askeri bir ocak tamamen batı tekniği tarzında eğitime başladı. Burada Fransız subaylarından da istifade edildi. Bu faaliyetlerin geliştirilmesi için Avrupa'da daimi elçilikler ve konsolosluklar açılmaya başlandı. Nizam-ı cedid adı ile yeni ve modern bir ordu kuruldu. Osmanlı Devleti kısa bir süre sonra bu gelişmelerin faydasını gördü. Napolyon'un Mısır'ı işgali teşebbüsü bu talimli ve disiplinli birlikler tarafından önlendi. Rusya ve Avusturya orduları karşısında muvaffakiyetler elde edildi. Fakat teşkilatı bozulmuş, disiplini kalmamış, askerlikten çok esnaflıkla uğraşan, söz dinlemez isyankar bir güruh haline gelmiş Yeniçeri Ocağı bu gelişmelere karşı çıktı. Neticede batının tekniğini alarak devleti yeni bir nizama ve hayatiyete kavuşturmaya inançlı ve kararlı olan Üçüncü Selim Han bu asilerce şehid edildi. İkinci Mahmud Han (1808-1839) tahta çıkar çıkmaz amcası Üçüncü Selim'in yarım bıraktığı ıslahat programını gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Askeri reformları istemeyen Yeniçeri Ocağını 1826'da ortadan kaldırdı. Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adı ile yeni bir ordu kuruldu. Ordunun talim ve terbiyesi için Avrupa'dan mütehassıslar getirildi. Mühendishane-i Bahr-i Hümayun ihya edildi. Türkiye'de ilk buharlı gemiler satın alınarak Türk deniz kuvvetlerine kazandırıldı. Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane açıldı. Devlet memurlarının yetişmesi için Mekteb-i Maarif-i Adli kuruldu. Açılan okulların seviyesini yükseltmek ve lüzumlu fen ve teknik kitapların tercümesi için batı dillerinde tercüme büroları açıldı. Görüldüğü üzere batılılaşma adı verilen hareketin esası İkinci Mahmud devri sonuna kadar sadece askeri ve teknik sahada ilerlemek ve bunun için batının lüzumlu olan ilminden istifade etmekti. Bu gaye ile gerekli bütün teşebbüsler yapıldı. Ancak bu çalışmalar daha çok Avrupalı subay ve uzmanların kontrolünde oluyordu. Oysa yeni kurulan askeri ve teknik müesseseleri, mektepleri devam ettirebilmek ve bunlardan büyük ölçüde faydalanabilmek için kendi insanını yetiştirmek lazımdı. Bunun için, ilk defa olarak, 1827'de Paris'e öğrenci gönderildi ve sonraki yıllarda da bu uygulama devam etti. Diğer taraftan batılılar Osmanlı Devletinin ilmi ve teknik alandaki ilerlemelerine mani olabilmek ve onları içte ve dışta zayıflatmak için bütün güçleriyle çalışıyorlardı. Osmanlı ülkesine gönderdikleri sefirler, tüccarlar, bilginler ve ajanlar vasıtasıyla azınlıkları tahrik ediyor, bölücülük yapıyor ve nüfuz edebildikleri devlet adamlarını kullanarak ihtilaller bile çıkarabiliyorlardı. Nitekim İkinci Mustafa Hanın tahttan indirilmesi, Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa isyanları hep onların gizli faaliyetlerinden kaynaklanıyordu. Şimdi ise Türk gençleri kendilerinden istifade etmek üzere ayaklarına kadar gelmişti. Onlar bu gençleri memleketlerine döndüklerinde, gayelerine uygun bir şekilde kullanabilmek için metodlu telkinlerde bulundular. Bu telkinlerin üç ana hedefi vardı. Bunlar; gençlerin Osmanlı Hanedanına itaat duygusunu kırmak, dini metanetlerini zaafa uğratmak, yabancı fikir ve adetlere alıştırarak yozlaştırmaktı. Böylece bünyelerindeki tahribat tamamlanmış olacaktı. Gerçekten de birkaç yıl içerisinde, batı ülkelerine giden gençlerin pek çoğu, bedeni Türk fakat düşünüşü, anlayışı ve yaşayışı itibariyle tam bir Avrupalı haline geldi. Avrupalılar diğer taraftan aynı gayeye dönük planlarını ülkelerine gelen dini yönü zayıf ve sefahata düşkün Osmanlı Devlet adamları üzerinde de deniyorlardı. Avusturya büyükelçisi Sadık Rıfat Paşa ile Londra büyükelçisi Mustafa Reşid Paşa bunlar arasındaydı. İskoç Mason teşkilatı üyesi Lord Rading bilhassa Reşid Paşa ile sıkı bir dostluk tesisine muvaffak oldu. Onun idarede en yüksek mevkilere gelebilmesi için çalışacağını ve İngilizlerin desteğini devamlı yanında tutacağını bildirdi. Tatlı vadlere aldanan Reşid Paşa, Mason locasına üye oldu. Lord Rading ona devlet idaresinde yapılması gereken ıslahatları telkin etti. Mustafa Reşid Paşa bu telkinler ile İkinci Mahmud Hana; "Batılıların, Osmanlı Devletine, bilhassa Müslüman ve Hıristiyan tebaa arasında eşitlik gözetmediği için düşman olduğunu, müslim ve gayri müslim ayrılığının kaldırılması gerektiğini, bu hususlarda yapılacak ıslahatı bir hatt-ı hümayunla ilan etmesini" teklif etti. Reşid Paşanın isteklerinin İngilizlerin arzusu ve emeli olduğunu iyi bilen padişah, bu teklifleri reddetti. Ancak 1839'da İkinci Mahmud Hanın vefatı, Osmanlı Devleti'nin Mısır valisi Mehmed Ali Paşa isyanı karşısında düştüğü durum ve nihayet tahta 16 yaşında genç ve tecrübesiz Abdülmecid Hanın çıkması İngilizlere bekledikleri fırsatı verdi. Mısır meselesinde destek olmaları vadiyle genç padişaha Mustafa Reşid Paşayı sadrazamlık makamına tayin ettirdiler. Reşid Paşa da daha önce Lord Rading'le beraber hazırlamış olduğu reform ve ıslahatları Tanzimat Fermanı adı altında yayınlatarak yürürlüğe koydu. Bu ferman sayesinde büyük vilayetlerde mason locaları açıldı. Casusluk ve hıyanet ocakları açılıp çalışmaya başladı. Osmanlıyı geri bırakan sebepler olarak İslamiyet gösterilmeye çalışıldı. Gençlere ecdat düşmanlığı aşılandı ve milli birlik parçalandı. Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, hesap, hendese, astronomi dersleri, "din adamlarına lazım değildir" denilerek kaldırıldı. Batının günlük kültürü Osmanlı toplumunu sarsmaya başladı. Giyim ve ev eşyalarından, evlerin stili ve insanlar arası ilişkilere kadar Avrupa örf ve adetleri yayıldı. Nihayet konu batılı kanunların alınması meselesine kadar geldi. Reşid Paşa ekolünden yetişen Ali, Fuad, Kabuli ve Midhat paşalar mahkemelerde Fransa medeni kanunlarının uygulanmasını istediler. İstanbul'daki Fransız elçisi Marqui de Mousteir, Fransız medeni hukuku hakkında malumat vererek onların fikirlerini destekledi. Halbuki bu kanunlar, batı insanının aile, toplum, iktisat ve siyaset anlayışını temsil ettiklerinden Osmanlı cemiyetinin yapısına ters düşüyordu. Nitekim meşhur hukukçu ve tarihçi zamanın adliye nazırı (Adalet Bakanı) Ahmed Cevdet Paşa ve taraftarları bu görüşün karşısında yer aldılar. Ahmed Paşaya göre; "Bir milletin temel kanunlarını değiştirmek o milleti ölüme mahkum etmek." demekti. İşte Üçüncü Ahmed Handan itibaren "Avrupalıların ilim ve tekniğini tatbik etmek" şeklinde kabul edilen batılılaşma, Tanzimat devri aydınlarınca "batının sadece kültür örf ve adetlerini almak ve batılı gibi yaşamak" şeklinde benimsendi ve yozlaştırıldı. Konu aslından saptırıldı. Bu şekilde düşünmek aydın olmanın icabı sayıldı. Batılılaşmayı gerçek manasında anlayanlara gerici, yobaz denildi. Devlet kademeleri tamamıyla Mustafa Reşid Paşa zihniyetinde yetişenlerin eline geçti. Avrupa'da tahsil yapmış denilerek işbaşına getirilenlerin kısa bir süre sonra, ilim ve teknikten habersiz, tek sermayelerinin İslam düşmanlığı ve kuru bir Avrupa hayranlığı olduğu görüldü. Batının ilim ve tekniğini alma gayesiyle Avrupa'ya giden bu gençlerden herbiri dönüşte ateşli bir hatip veya yazar kesiliyor ve Osmanlı Devletini meşruti bir rejime oturtmak için gayret sarf ediyorlardı. Onlara göre padişahın yetkileri azaltılmalı ve asıl iktidar gücü meclise devredilmeliydi. Böylece batılılaşmanın en önemli unsurlarından olan devlet idaresinde çok seslilik sağlanacaktı. 1876'da İkinci Abdülhamid Hanın ilan ettiği meşrutiyet neticesinde kurulan ve çoğunluğunu Türk olmayanların meydana getirdiği meclis, altı ay içerisinde devleti felaketlerin eşiğine getirdi. Osmanlı cemiyetinin henüz böyle bir sisteme hazır olmadığını ve o şartlar içerisinde Meşruti idarenin ülkeyi yıkıma götürdüğünü gören padişah, meclisi feshetti. Devleti, tam otuz bir sene dahiyane bir siyaset ve adaletle yönetti. İçte Ermeni, Rum, Bulgar, Arnavut çetecileri, dışta bunları destekleyen süper güçler ve mason teşkilatlarının çalışmalarına rağmen devletin bütünlüğünü korudu. Ayrıca bu büyük meseleler yanında, ülkesini ileri bir seviyeye ulaştırmak için eğitim, sanayi, imar, haberleşme ve memleket kalkınmasında büyük hamleler başlattı. Her vilayetde mektepler, hastahaneler, yollar ve çeşmeler yaptırdı. Mekteb-i Mülkiye, Güzel Sanatlar Akademisi, Yüksek Ticaret Mektebi, Hukuk, Yüksek Mühendis Mektebi, Bursa'da İpekçilik Mektebi, Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi, Yatılı Kız Lisesi, Mülkiye Lisesi, Üsküdar Lisesi, Maden Arama Mektebi, Fen ve Edebiyat Fakülteleri, Dilsiz ve Sağırlar Mektebi, Haydarpaşa Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane, Gülhane Tababet-i Askeriye Tatbikat Mektebi açılan eğitim müesseselerinden sadece bir kaçıdır. Ayrıca ziraat, sanayi ve ticaret odaları açıldı. Hereke kumaş fabrikası, çini fabrikası, Kadıköy havagazı fabrikası, Hamidiye kağıt fabrikası, mum fabrikası kuruldu. Ereğli kömür ocakları işletildi. Musul ve Kerkük civarında petrol kuyuları açıldı. Medine-i münevvereye kadar telgraf hattı ve ülkenin dört bir yanı demiryolu ile döşendi. Avrupalıların Osmanlı devlet adamları ve aydınları bünyesinde yaptıkları tahribat pek büyüktü. Bunlar batıda mevcut parti, fırka ve hizipcilik gibi her türlü sosyal müesseseyi devletlerinin bünyesine uygun olup olmadığını düşünmeden tatbik etmeye çalışıyorlardı. Bu maksatlarının tahakkuku için her türlü gayri meşru yolu deniyor, hatta Ermeni, Rum, Bulgar, Yunan ve Arnavut çetecileriyle işbirliği yapıyorlardı. Nihayet İkinci Meşrutiyetin ilanı ile kısmen ve 1909'da Sultan Abdülhamid Hanı tahttan indirerek bu isteklerine tamamen kavuştular. Böylece batılılaşma adı altında parti ve hizipçilik memlekete hakim oldu. Bu idare 10 milyon km2 toprağı olan Osmanlı ülkesini 10 yılda bitirerek düşmanlarının insafına terk etti. Türk milletinin gözü önünde tamamen mecrasından saptırılmış batılılaşma adı altında böylesine acıklı bir manzara mevcutken yüz yıla yakın bir süredir hala bu mevzu üzerinde tartışmalar sürmekte, ilim, fen ve teknik sahalarında bu mesafenin kat edildiği görülmemektedir. Meşhur Alman filozofu Ranke: "Eğer millet layık olduğu mevkiye yükselememiş ise bilin ki hayatına bir kasıt vardır." demektedir. Gerçekte de tarihte parlak medeniyetler tesis etmiş Türk milletinin en önemli bir vasfı da ilim ve fende gerçekleştirilmek istenen hamlelere karşı hiçbir zaman karşı çıkmamış olmasıdır. Onun mukavemeti ve itirazı ancak örf ve adetlerine lüzumsuz yere müdahale edildiği zaman olmuştur. Bu ise kültür bütünlüğü ve istiklali bakımından çok sıhhatli bir tepkidir.Türk toplumu hakkında bu hususta en iyi hükmü Fransız akademisi üyesi Claude Farrere vermektedir. O; "Yeni Türkiye'yi saran en bulaşıcı, en kötü mikrop, şüphesiz siyaset mikrobu. Günümüzün Türkleri, kitaplarda okudukları kimselere benzemek istiyorlar. Bu bakımdan şuurlu veya şuursuz olarak, komşularında gerçekten yeni olan her şeyi kopya etmişler, bilhassa ilerici olduklarını iddia eden komşularından. Rusya da bunlardan biri. Fransa da... Eski Türkiye'yi medeniyete götüren tek vasıta İslamdı. Gerçek imanları vardı. Kadınları da kendileri gibi mümindi. Toprağına çok çeşitli ve derin köklerle bağlı bir halkın dinini kökünden sökmeye kalkışmanın iyi bir şey olduğunu iddia edemeyeceğim. Menşelerine (asıllarına) çok yakın olan bir halkın, iç dünyasının temelini teşkil eden dinini kökünden sökmeye kalkışmanın çok ciddi ve tehlikeli bir şey olduğuna eminim." diyerek hakikati bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Netice olarak, 1839'dan itibaren batılılaşma "yabancıların kültürleriyle yoğrulma" gibi maksadından uzak bir manada ele alındığı içindir ki Türkiye, ilim ve teknikte istenilen seviyeye ulaşmak şöyle dursun sürekli geriledi. Nitekim bugün pekçok Afrika ülkesi bile ilmi araştırmalarda Türkiye'yi geçmiş bulunmaktadır. Japonya ve Kore gibi ülkeler, ileri seviyedeki devletlerin teknik gelişmelerini kendi kültürleri ile mecz ederek kullanmak suretiyle 50 yıl gibi kısa bir süre içerisinde ilimde, sanatta, teknikte hatta ticaret ve ekonomide dünyanın süper güçleri arasına girdiler. Türk milleti batılılaşmayı gerçek manasında kavrayıp tatbik edebildiği gün, ileri milletler seviyesine ulaşmaya ve layık olduğu mevkiyi kazanmaya namzed olacaktır.



Dini ve milli bakımdan ehemmiyeti olan, milletçe her sene kutlanan gün veya günler. Bayram kelimesinin çok eskilerde kullanıldığına dair elde bir delil yoktur. Ancak İslamiyetten sonra bayram manasına gelen "iyd" kullanılmıştır. Her yıl Müslümanların sevinçli neşeli günleri tekrar geldiği için böyle günlere iyd, yani bayram denilmiştir. İslamiyetten önce kavimler, devletler kendi inanç, örf ve adetlerine göre belli günleri kendileri için kutsal kabul etmişler ve bu günleri çeşitli ayinlerle kutlamışlardır. Dede Korkut Hikayelerinde, hanların başa geçmelerini, doğum ve zaferlerini kutlamak için toplandıkları, şölenler tertib ettikleri, ölümleri için yuğ, yani yas merasimi yaptıkları bilinmektedir. İslam dininde bayramlar; Arabi aylardan Şevval ayının birinci günü Ramazan bayramı, Zilhicce ayının onuncu günü Kurban bayramıdır. Ramazan bayramı, üç gün, Kurban bayramı ise dört gündür. Müslümanlar bayram günlerine ayrı bir önem verirler. Zira bu günler, günahların affedildiği, birlik ve beraberlik duygularının pekiştirildiği, yoksulların sevindirildiği günler olması bakımından sevinç ve neşe kaynağıdır. Bayramlarda yapılması gerekli vazifelerden bazıları şunlardır: Bayram günlerinde herkes temiz ve iyi giyinir, çocuklara yeni elbiseler alınır, yoksullar, yetimler sevindirilir, dost akraba ziyaret edilir. Dargınlar barıştırılır. Ekseriya bayram namazlarından sonra kabristanlar ziyaret edilerek, geçmişler, akrabalar, din büyükleri için Kur'an-ı kerim ve dualar okunur. Peygamber efendimiz Medine'ye hicret edince, Medinelilerin cahiliye adetlerinden kalma bayramları kutladıklarını görünce; "Allahü teala size onlardan daha hayırlı iki bayram (Ramazan ve Kurban Bayramı) ihsan etti." buyurarak Müslümanlara sevinç ve neşe günlerini bildirmiştir.Yine buyurdu ki: "Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, tövbe reddolmaz. Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci geceleri, Şaban (ayı)nın on beşinci (Berat) gecesi ve arefe gecesi." Ayrıca İslam büyükleri bir Müslümanın Allahü tealanın emirlerine uyup yasaklarından sakınarak, günah işlemeden, haram lokma yemeden geçirdiği günleri de bayram kabul etmişlerdir. Hazret-i Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp böyle eğlenip neşelenmelerinin sebebini sorduğunda onlar: "Bugün bayramımızdır." dediler. Bunun üzerine hazret-i Ali de; "Günah işlemediğimiz günler de bizim bayramımızdır." buyurdu. Yine Müslüman ruhunu teslim (vefat) edeceği zaman rahmet meleklerini, Cennetteki nimetleri görüp onları görmenin zevkiyle can verme vakti de Müslümanın bayramı olduğu bildirilmiştir. Dini manalarda kullanılan bayramlara, Cumhuriyetin ilanından sonra milli bayramlar da eklenmiştir. Her sene büyük merasimlerle kutlanan Cumhuriyet, 23 Nisan, 19 Mayıs Gençlik ve Spor, 30 Ağustos Zafer Bayramı, milli bayramlarımızdandır.


İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine kurulan ve semte adını veren muhteşem cami. Fatih’in oğlu Sultan Bayezid tarafından yaptırılan caminin temeli, 1501 yılında atılıp, inşası 1506’da tamamlandı. Caminin yanına mektep, medrese, imaret, kervansaray ve hamam yaptırılmıştır. Bu medreseye, ancak şeyhülislam olanlar müderris tayin edilirdi. İlk müderrislik, Şeyhülislam Zembilli Ali Efendiye verilmiştir. Bayezid Camii, klasik Osmanlı üslubunun ilk örneğidir. Mimarının, bazı kaynaklarda Üstad Hayreddin olduğu yazılmakla beraber, son yapılan araştırmalarda Yakub Şah bin Sultan Şahın inşa ettiği meydana çıkmıştır. Beş seneye yakın zamanda biten caminin ilk ibadete açıldığı Cuma gününde namazı Sultan İkinci Bayezid Han kıldırmıştır. Bunu Evliya Çelebi şöyle anlatır: Caminin yapısı tamam oldukta, bir Cuma günü, büyük bir cemaat toplanıp açıldı. Bayezid-i Veli buyururlar ki: "Her kim ki ömründe ikindi ve akşam namazlarının sünnetini tamam kılmışsa şu mübarek vakitte o kimse imam olsun.” Derya misali cemaat içinden bir kişi çıkmaz. Bayezid Han: “Elhamdülillah! Seferde ve barış zamanında sünnetleri terk etmedik.” diyerek kendileri imam olup namazı kıldırırlar. Caminin kubbesi dört fil ayağı ve iki sütuna oturmaktadır. Merkezi kubbenin mihrab ve medhal tarafından iki yanlarda iki yarım, diğer yanlarında dört kubbe bulunmaktadır. Yanlar, biri merkezi olmak üzere beşer kubbelidir. Böylece büyük bir mekan nispeten daha küçük kubbelerle örtülmüştür. Cami iki minareli, her minare de birer şerefelidir. Güneyde olanı cami ile birlikte, diğeri ise çok uzun zaman sonra yapılmıştır. Her ikisi de gerek iç, gerekse dış görünüşleri, süslemeleri bakımından çok güzeldir. İki minare arası 87 m olup, bu durum camiye azamet vermektedir. Caminin Bayezid meydanına bakan yüzünde dışarıya üç kapı ile bağlanan bir revaklı avlu vardır. Ortada şadırvan kenarlarda 20 sütuna dayalı 25 kubbe avluyu süsler. Osmanlı mimarisinin nefis taş işçiliğinin bütün incelikleri avlu ve şadırvanda görülür. Caminin sağ tarafına Şeyhülislam Veliyüddin Efendi tarafından 1736 yılında bir kütüphane yaptırılmıştır. Mihrab üzerindeki kapı ile şadırvan avlusunun kapılarındaki yazılar Hattat Şeyh Hamdullah’a aittir. Mihrabın ön tarafında Sultan Birinci Selim tarafından yapılan türbede Sultan İkinci Bayezid medfundur. Bahçede Osmanlı devrinde yaşamış büyük zatlardan bazılarının kabirleri vardır. Bayezid Camii, 1509 yılında meydana gelen zelzeleden hasar gördüğünden ve ayrıca 1797, 1870, 1940, 1958 yıllarında esaslı tamirler görmüştür.


Evliyanın büyüklerinden Hacı Bayram-ı Veli'nin ve talebelerinin tasavvufta takib ettikleri yol, tarikat. Hacı Bayram-ı Veli, hocası Hamidüddin-i Aksarayi (Somuncu Baba) hazretleriyle bir bayram günü tanışmıştı. Bu sebeple hocası ona "Bayram" lakabını verdi. Daha sonra da Hacı Bayram denildi. Onun tasavvufta takip ettiği yolu da bu lakaba izafeten "Bayramiyye" adıyla meşhur oldu. Bayrami dervişleri nefisleriyle sürekli mücahede halinde oldukları, gece gündüz ibadet edip "Savm-ı Visal= kavuşma orucu" tuttukları, bunun neticesi olarak kavuşacakları ilahi nimetlerle, asıl bayramı ahirette yapacaklarını söyledikleri için kendilerine Bayrami, yollarına da Bayramiyye denildiği bildirilmiştir. Bayramiyye yolunun tarikat silsilesi; Hamidüddin-i Aksarayi, Hace Alaeddin AliErdebili, Sadreddin-i Erdebili vasıtasıyla Safeviyye tarikatının kurucusu Safiyyüddin Erdebili'ye ulaşır. Silsile, Safiyyüddin Erdebili'den sonra İbrahim Zahid-i Geylani'deHalvetiyye, Ebü'n-Necib es-Sühreverdi'de Sühreverdiyye, Kutbüddin-i Ebheri'deEbheriyye silsilesiyle birleşir. Cüneyd-i Bağdadi veHasan-ı Basri hazretleri vasıtasıyla hazret-i Ali'ye ulaşır. Hamidüddin-i Aksarayi hazretlerinin zahiren HaceAlaeddin Erdebili'den nisbet almakla birlikte, Üveysi olarak Bayezid-i Bistami hazretlerinin ruhaniyetinden de feyz aldığını bildiren kaynaklar vardır. Buna göre Bayramiyye yolunun silsilesi, HacıBayram-ı Veli, Hamidüddin-i Aksarayi, Sa'd-i Rumi, İbrahim el-Basri ve Ebü'l-Hasan el-Harkani vasıtasıyla Bayezid-i Bistami'ye ulaşmaktadır. Böylece Nakşibendiyye yolu silsilesiyle de birleşmektedir. Dolayısıyla Bayramiyye yolu Halvetiyye ve Nakşibendiyye yollarını birleştirmektedir. Hacı Bayram-ı Veli'nin, hocası Hamidüddin-i Aksarayi hazretlerininAksaray'da vefatından sonra Ankara'ya dönüp İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladığı 1412 (H.815) senesi Bayramiyye yolunun kuruluşu olarak kabul edilebilir. İlk zamanlar Ankara ve çevresinde yayılan Bayramiyye yolunun bağlıları kısa zamanda çoğaldı. Hacı Bayram-ı Veli hazretleri ve talebelerini çekemiyenler onun saltanat davasına kalkıştığı iddiasını ortaya atarak zamanın Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Murad Hana şikayet ettiler. Padişah, Hacı Bayram-ı Veli'yi Edirneye davet etti. Onunla görüşünce hakkında söylenenlerin asılsız olduğuna kanaat getirdi, büyüklüğünü kabul edip özür diledi. Ankara'ya dönmesine izin verdi. Ayrıca Bayramiyye mensuplarından vergi alınmamasını emretti. Hacı Bayram-ı Veli, Sultan Murad'la görüştükten sonra, hocası Hamidüddin-i Aksarayi'nin kendisine giydirdiği on iki dilimli, kırmızı renkli tarikat tacının rengini beyaza çevirdi, dilim sayısını da altıya indirdi. Ankara'ya dönüşünden vefatına kadar Bayramiyye yolunun esaslarını anlatıp, talebe yetiştirdi. Vefatından sonra Bayramiyye yolu Ankara dışında da yayıldı. Talebeleri, Akşemseddin ve Ömer Sikkini vasıtasıyla Beypazarı ve Göynük'te, Yazıcıoğlu Mehmed ve kardeşi Ahmed Bican vasıtasıyla Gelibolu'da, Şeyh Lütfullah vasıtasıyla Balıkesir'de, Akbıyık ve Hızır Dede vasıtasıyla Bursa'da, İnce Bedreddin vasıtasıyla Larende'de (Karaman), Muslihiddin Halife vasıtasıyla İskilip'te, Uzun Selahaddin ve Molla Zeyrek vasıtasıyla Bolu'da, Şair Şeyhi adlı halifesi vasıtasıyla da Kütahya'da yayıldı. Hacı Bayram-ı Veli'nin talebeleri, onun vefatı üzerine halifesi Akşemseddin'e biat ettiler. Bayramiyye yolu onun tarafından devam ettirildi. Akşemseddin hazretlerinin kurduğu şubeye Şemsiyye-i Bayramiyye adı verildi. Şemsiyye-i Bayramiyye de Akşemseddin'den sonra halifesi Kayserili İbrahim Tennuri zamanında Tennuriyye adını aldı. Bu Şube deİbrahim Tennuri'nin Şeyh Ali, Şeyh Lütfullah, Şeyh Kasım adlı oğullarıyla Şeyhülislam Ebüssüud Efendinin babası İskilipli Şeyh Muhyiddin Yavsi tarafından sürdürüldü. Tarikat silsilesi dört kişi vasıtasıyla Akşemseddin'inHamza Şami adlı halifesine ulaşan Bolulu Himmet Efendi, Bayramiyye'nin Himmetiyye şubesini kurdu. Bayramiyye yolu son dönemlere kadar bu şube vasıtasıyla devam etti. Hacı Bayram-ı Veli'nin halifelerinden feyiz olanMuhammed Üftade'nin halifesi Aziz Mahmud Hüdayi'nin kurduğu Celvetiyye yolu da Bayramiyye'nin kolu sayılır. Bayramiyye yolunun bir kolu da, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebesi Ömer Sikkini tarafından kurulan Melamiyye'dir. Bayramiyye yolunda esas olan cehri yani açık zikirdir. Bazı kolları ve şubeleri ise cehri zikrin yanında hafi, yani gizli zikri de kabul ederler. Bayramiyye yolunun Ankara'daki dergahının (Asıtane) şeyhliğini Hacı Bayram-ı Veli'nin vefatından sonra büyük oğlu Ahmed Baba yürüttü. Ondan sonra Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin torunu Edhem Baba şeyhlik makamına geçti. Bu zamandan, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı 1925 senesine kadar ailenin en büyük ve en layık oğulları meşihatları padişah beratlarıyla tasdik edilerek şeyhlik vazifesini sürdürdüler. Dergahın yirmi yedinci ve son şeyhi 1945 senesinde vefat eden Şemseddin (Bayramoğlu) Efendiydi. Bayramiyye yolunun Ankara dışında bulunan tekke ve zaviyeleri ise şunlardı: Edirne'de Ayşekadın Mahallesinde Sultan Hacı Bayram adlı bir zaviye; İstanbul'da Yavuz Sultan Selim Camii yakınlarında Sultan İkinci Bayezid tarafından Bayramiyye tekkesi olarak yaptırılan daha sonra Halvetiyye yolunun Sivasiyye koluna intikal eden Sivasi Tekkesi; Bayramiyye'nin Himmetiyye koluna ait Eyüb civarında Abdi Baba Tekkesi; Topkapı'da KızlarAğası Mehmed Ağanın inşa ettirdiği cami içinde Bayezid Ağa Tekkesi; Üsküdar Salacak'ta Emekyemez (Etyemez) Tekkesi; Kağıthane'deAbdüssamed Ağa Tekkesi; Üsküdar Divitçiler'de Bezcizade Muhyiddin Efendi Tekkesi; Şehremini Altımermer'deTavil Mehmed Efendi Tekkesi; Aksaray'daCismilatif Tekkesi; Üsküdar'da Nakkaşpaşa'da Himmetzade Tekkesi; Kasımpaşa'da Haşimi Osman Tekkesi. Bu yapıların birkaçı 1840 senesinde bile arsa halinde bulunuyordu. 1889'da İstanbul'da dört Bayrami tekkesinin faal halde olduğu kaydedilmişti. Tekkelerin kapatılmasından bir yıl önce (1924); Emekyemez (Etyemez), Himmetzade, Fatih Çarşamba'daMehmedAğa Camii, Şehzadebaşı Bozdoğan Kemerinde Helvayi Yakub tekkeleri bulunmaktaydı. Bugün bu tekkeler ya harab halde veya gayesi dışında kullanılmaktadır.


Kumaş ve kıymetli eşyalar satılan kapalı çarşı. İslam ülkelerinde görülen bedestenler, kubbeli iki tarafı dükkanlarla kaplı, taştan yapılmış emniyetli alış-veriş merkezleri idi. Selçuklular zamanında Anadolu’da bedesten yapıldığı biliniyorsa da günümüze ulaşmamıştır. Osmanlıların 15. asırdan itibaren Anadolu ve Anadolu dışında yaptıkları bedestenler, günümüze kadar gelmiş ve birçokları halen faaliyetine devam etmektedir. Bu bedestenlerden bir kısmında, üzeri kubbelerle örtülmüş uzun bir koridor ve bu koridorun içindeki iki taraflı dükkanlar yer alır. Bir kısmında ise bu kubbelerle örtülü koridorun dışında da dükkanlar bulunur. Umumiyetle bedestenlerin karşılıklı dört demir kapısı vardır. İkisi, bedestenin iki ucundan, diğer ikisi de ortasından giriş çıkışı temin eder. Bedestenlerin en meşhurları olarak, İstanbul'da Kapalı Çarşı içindeki Bedesten-i Atik ve Bedesten-i Cedid (Sandal Bedesteni), Galata Bedesteni, Bursa, Edirne, Tekirdağ, Manisa, Gelibolu, Merzifon, Amasya, Tokat, Vezirköprü, Ankara, Mahmud Paşa bedestenleri sayılabilir. Bedestenlerin muntazam ve emniyetli bir muhafaza teşkilatı vardı. On iki kişiden ibaret olan bu muhafızlara Bölükbaşı denilirdi. Nanpareci ve Küçük Ağa adında iki zabit, bunlara nezaret ederdi. Bedesten her sabah ve akşam duacı ismi verilen Bölükbaşı tarafından merasimle açılıp kapanırdı. Akşam olup herkes gittikten sonra üç kapı kapanır, yalnız bir kapı çarşının tamamen boşalmasına kadar yarım açık bir vaziyette kalır, kapıda bekçi durur ve burada kuyumcular büyük dolapların altlarındaki sandıklara mallarını koyarlardı. Ondan sonra o kapı da kapanırdı. İçerde kalan nöbetçi, Bölükbaşı ile yamağı, ellerinde kalın sopa ve tabanca olduğu halde bedestenin içini güzelce ararlar, kimsenin kalmadığına kanaat getirdikten sonra gidip nöbet mahalline otururlardı. Bundan sonra bu muhafızlar, el tetikde kulak tıkırtıda sabaha kadar nöbet beklerlerdi. Bedestenler aynı zamanda bulundukları şehrin emniyet sandığıydı. Şehir halkı, ağzı mühürlü sandıklarını kasalarını buraya koyar, karşılığında da bir makbuz alarak gönül huzuru ile bırakıp giderdi. Sahibi geldiği zaman bir Bölükbaşının nezaretinde sandığın konulduğu mahzene gidilir, emanet sahibi sandığından alacağını aldıktan, koyacağını koyduktan sonra mühürleyip mührü Bölükbaşıya gösterirdi. Muhafızlar yalnız mührün bozulmasından mesul tutulurdu. Eşya muhafazası ile tellaliye ücretinin yüzde yirmisi, bekçibaşı denilen ser muhafıza ait olup, kalanı diğer on bir Bölükbaşı arasında eşit olarak taksim olunurdu. Bedestenler esnafına Hacegan ve Hacegi denilirdi. O devirde dolap sahibi Hacegi olmak, esnaf için erişilebilecek en üstün mertebeydi.


On dokuzuncu asrın ikinci yarısında Mirza Hüseyin Ali'nin ortaya attığı bozuk, uydurma bir inanç ve sapık bir yol. Kurucusunun kendisine Behaullah lakabını takması sebebiyle bu yola Behailik denmiştir. Behailik; El-Bab Ali Muhammed adında bir Acemin kurduğu Babiliğin değişik tipte bir devamıdır (Bkz. Babilik). Behailiğin kurucusu, önce babiliği ortaya çıkaran El-Bab Ali Muhammed'in talebesiydi. Hocasının, 1850'de Tebriz'de kurşuna dizilerek idam edilmesi üzerine onun yerine geçti. Hocasının fikirlerinden beğenmediklerini çıkarıp kendi görüşlerini hakim kıldı. Kendisini beklenen Mehdi ilan etti. Daha sonra peygamber olduğunu ve ahir zamanın büyük kurtarıcısı olduğunu söyledi. Zamanındaki alimler onun İslam dini ile alakasının kalmadığını ve İslama karşı olduğunu bildirdiler. 1852'de İran'da Nasirüddin Şaha yapılan suikast teşebbüsü sebebiyle taraftarlarıyla beraber Tahran'da hapsedildi. Sonra Bağdat'a sürüldü. Behaullah, Bağdat'ta yerleşip sapık fikirlerini yaydı. Akdes isimli bir kitap yazdı. Bu kitabında Kur'an-ı kerimi kötüledi. İslamiyete saldırdı. İnsanlık, haramı helal sayacak yeni bir dine ihtiyaç duyuyor, dedi. El-İkan adıyla yazdığı kitapta ise, pekçok sapık fikirler ileri sürdü. Yahudi ve Hıristiyanlara yaranmak için Tevrat ve İncil'in değiştirilmediğini söyledi. Bağdat'ta bulunan İslam alimlerinin ve Ehl-i sünnet halkın Osmanlı Devletine şikayetleri üzerine Behaullah ve taraftarları 1862'de İstanbul'a götürüldüler. Sonra topluca Edirne'ye sürüldüler. Edirne'de aralarında anlaşmazlık çıktı. İki kısma ayrıldılar. Mirza Yahya Nuri taraftarları Sultan Abdülaziz Hanın fermanıyla Kıbrıs'a, Mirza Hüseyin Ali (Behaullah) taraftarları ise, 1868'de Akka'ya gönderildiler. Behaullah 1892'de Akka'da öldü. Yerine oğlu Abdulbeha Abbas geçti. Bu da babasından geri kalmadı. Hıristiyanlara yaranmak maksadıyla İsa aleyhisselam için, tanrı dedi. Hıristiyanların inandığı gibi tanrı üçtür dedi. 1908'de Meşrutiyetin ilanıyla serbest hareket eden Abdulbeha Abbas, Mısırlı Mason Abduh ve bunun talebesi Reşid Rıza ile mektuplaştı. Daha sonra derslerine katıldı. Asr-ul-Cedid adıyla yazdığı kitapta, bütün dinleri yıkıp dünya birliğinden bahsetti. Meşrutiyetin ilanıyla İslam düşmanı İttihatçıların, Yahudilerin ve İngilizlerin yardım ve teşvikleriyle sapık fikirlerine taraftar bulan Abdulbeha Abbas, Mısır'a, Avrupa'ya ve Amerika'ya giderek konferanslar verdi. Pekçok taraftar topladı. 1921'de Hayfa'da öldü. Yerine oğlu Şevki geçti. 1897'de doğan Şevki, Beyrut'ta ve İngiltere'de Oxford Üniversitesinde tahsil yaptı. Amerikalı Maxwell ailesinin kızıyla evlendi. Ömrü boyunca Behailiği yaymak için çalıştı, 1957'de Londra'da öldü. Yerine geçecek oğlu ve torunu olmadığından Behailerin idaresi Hayfa'da kurulan Umumi Adalet Evine bırakıldı. Umumi Adalet Evi; İdari teşkilat bakımından Behailiğin merkezidir. İdari teşkilatın en alt kademesi ise, mahalli ruhani mahfillerdir. İkinci derecede en önemli merkezleri Amerika'daki Chicago (Şikago)da 1920'de yapılan büyük mabetleridir. Avrupa, Amerika, Afrika ve Avustralya'da yetmiş yedi mahalli mahfil resmen tescil edilmiştir. Türkiye'de ise Türk yargıtayı 13.12.1962 tarih ve 1252 esas ve 2435 sayılı kararıyla Behailiğin ayrı bir din olarak kabul edilmeyeceğini tescil etmiş ve onların bu çalışmalarını durdurmuştur. Hıristiyan, Yahudi, Mecusi, Sihi, Zerdüşti ve Budistleri aldatarak kendilerine çeken Behailerin bütün dünyada seksen sekiz yerde teşkilatı vardır. En çok korkup çekindikleri, amansız düşmanları İslam alimleridir. Dinini bilen anlayan hiçbir Müslümanı aldatamayan Behailer, kitaplarını, propaganda neşriyatlarını kırk sekiz dile tercüme edip, her yere dağıtmakta ve bu uğurda milyarları sarf etmektedirler. Fakat İslamiyet karşısında aciz kalmakta ve eriyip gitmektedirler. Behailerin mabetlerine "Meşarık-ul-Ezkar" adı verilmiştir. Halen dünyanın altı yerinde mabetleri vardır. On dokuz rakamını mukaddes kabul ederler. İdareleri umumi adalet evi yüksek meclisine seçilen on dokuz kişi tarafından yürütülür. Her Behai, her sene kazancının beşte birini bu idare heyetine verir. Behailerin teşkilatları tapınmaları, vazifeleri, Akdes dedikleri kitaplarında ve Vasiyetler Levhaları'nda yazılıdır. Allahü tealaya inanmaları ve birçok bilgileri İslam dininden alınmıştır. İslamiyete uymayan pekçok bozuk tarafları vardır. Mantıki ve çoğu sosyal olan dünya görüşlerini din diye, ilahi vahiy diye anlatmaktadırlar. Irk ve milliyet tanımazlar. Komünistler gibi, bütün dünyaya yayılmak, tek bir salahiyetli idarecinin emirleri ile idare edilmek gayesindedirler. Fertlerin menfaatlerini düşünmezler, devlet kapitalizmini desteklerler. Seneyi on dokuz ay kabul ederler. On dokuz gün oruç tutarlar. Hacları, El-Bab Ali Muhammed'in Şiraz'daki evini veya Behaullah'ın Bağdat'taki evini gidip görmektir. Behailiğin kuruluş gayesi, İslamiyeti yıkmak için faaliyet göstermektir. Başta İngiltere olmak üzere sömürgeci bir siyaset takib eden ve emperyalist maksatlar güden diğer devletler, siyonistler, Behailiği ve buna benzer bozuk yolları maddeten ve manen desteklemektedirler.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
20 Ağustos 2017

Söz Ola
Nola tacım gibi başımda götürsem daim, Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Rusülün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün..
Sultan I. Ahmed Han
Osmanlılar Twitter