Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Mahalli idarelere geniş yetkiler tanıyan ve İkinci Meşrutiyetten sonra Prens Sabahaddin’in Türk idare sisteminde uygulanmasını teklif ettiği ve savunduğu prensip. Merkeziyetçi idare prensibinin zıttı. Ortaçağ Avrupasında, feodal düzenin ortak özelliklerinin değişmesinden sonra gittikçe güçlenen merkezi idareler geniş halk kitlelerine hükmetmeye başladı. Mahalli idarecilerin ve kilisenin hükümranlık yetkileri kısıldı. Devlet idaresine tamamen merkeziyetçilik hakim olup güçlü bir devlet otoritesi ortaya çıktı. Bunun yanında halkın mahalli problemlerinin tesbiti için bölge temsilci meclisleri veya bölge temsilcileri teşkil edildi.

Osmanlı Devletinde de sancak beylerine, valilere ve kadılara geniş yetkiler verildi. Kadılar ilmiye sistemine göre tayinle gelen mahalli idarecilerdi. Kadıların veya yardımcı personelin yöre halkı tarafından seçilmesi veya denetlenmesi söz konusu değildi. Ancak ekonomik işlerde, kolluk görevinin yerine getirilmesinde, mali işlemlerin yürütülmesinde kadılar halkın ve esnafın temsilcisi sayılan kimselere başvurduğu takdirde bunlar kendilerine yardımcı olurlardı. Tanzimat devrine kadar geniş manada adem-i merkeziyet prensibine uyulmamakla beraber, mahalli idarecilere geniş yetkiler verilmesi Osmanlı Devletinde tamamen merkeziyetçi bir idarenin söz konusu olmadığını ortaya koymaktadır.

Tanzimat döneminde her sahada olduğu gibi, devletin idari yapısında da bazı değişiklikler yapılmasına ihtiyaç duyuldu. Tanzimat Fermanıyla gayri müslim vatandaşlara Müslümanlardan daha geniş haklar verildi. Osmanlı Devletinin parçalanmasını ve yıkılmasını isteyen Avrupa devletlerinin destek ve teşvikiyle gayri müslim vatandaşlar mahalli idarelerde söz sahibi olmak istediler. Onların istekleri doğrultusunda bazı mahalli muhassıllık meclisleri kuruldu. Fakat kısa bir müddet içnde bu uygulamadan vazgeçildi. Batılı devletler Tanzimat ve Islahat fermanlarında gayri müslimler için vad edilen reformların uygulanması ve merkeziyetçi sistemin terk edilmesi konusunda Babıali’ye yani Osmanlı hükumetine baskılarını arttırdılar. Batılı devletlerin baskılarıyla hazırlanan 9 Haziran 1861 tarihli Lübnan Nizamnamesi adem-i merkeziyetçiliğe doğru gidişin ilk müşahhas örneği oldu. Dini ve etnik çatışmaların hüküm sürdüğü Lübnan’da cemaatlerin yönetime eşit ağırlıkta katılmaları sağlandı. Bu doğrultuda bütün Osmanlı İmparatorluğunu içine alacak idari yapının yeniden düzenlenmesi hususunda iki farklı görüş ortaya çıktı. Bir kısmı sınırları genişletilmiş vilayet ve livalara mali ve idari yetkiler verilmesini savunurken, bir kısmı adem-i merkeziyet prensibini Osmanlı tebeasının bölünmüş olması dolayısıyla mahzurlu buldular. Bu tartışmalar sonunda hazırlanan 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi Fransız department sistemini andıran bir hüviyete sahipti. Merkeziyetçiliği ve adem-i merkeziyetçiliği bir denge içinde uygulamayı hedef alan 1864 nizamnamesi 22 Ocak 1871 tarihli İdare-i Umumiyye-i Vilayet Nizamnamesinde merkeziyetçiliğin ağır basması yönünde değiştirildi. Nizamname hükümlerine göre vilayet sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar da karyelere ayrılıyordu. Vilayet merkezinde valinin başkanlığında toplanan bir vilayet idare meclisi, kazalarda da kaza idare meclisi vardı. Hakim, mektupçu, defterdar, hariciye emuru, müftü ve gayri müslim ruhani reis meclislerin tabii üyeleriydi. Ayrıca meclislerde halkın seçtiği iki müslüman iki gayri müslim dört üye daha vardı.

Bazı vilayetlerde Avrupa devletlerinin destek ve müdahelesiyle yarı bağımsız bir statü uygulandı. Umumi vilayet sisteminin dışında kalan Yemen, Hicaz ve Mısır gibi yerler mahalli hanedanlar tarafından idare edildi. Osmanlı merkezi idaresi burada sadece asayişi temin etmekle meşgul oldu. Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak emeline dayanan, gayri müslim unsurları tahrik ve teşvik ederek ve Osmanlı hükumetine baskı yaparak kurdukları adem-i merkeziyetçi idareler kısa zamanda merkezi devlet otoritesini zayıflattı. Bu sebeple merkeziyetçi idaye yönelik bazı reformcu uygulamalara gidildi. Birinci Meşrutiyetten sonra Osmanlı ülkesinin parçalanmasını önlemek isteyen Sultan İkinci Abdülhamid Han daha çok merkeziyetçi bir idare tarzını uygulamaya çalıştı. Onun devlet ve milletin faydasına olarak aldığı kararlara karşı çıkan bazı kimseler Avrupa’ya kaçarak adem-i merkeziyetçi bir idare tarzını hararetle savundular. Avrupa devletlerinden destek gören bu kimseler çıkardıkları gazeteler ve dergilerle Osmanlı Devletinin aleyhinde bulundular. Bunlardan birisi de Damad Mahmud Celaleddin Paşanın oğlu Prens Sabahattin’dir. Fransız yazarı Edmond Domolins’in fikirlerinden etkilenen Prens Sabahattin, Jön Türkler hareketinin önde gelenlerinden oldu. 1902 Paris Kongresinde Jön Türler ikiye ayrıldılar. Bir kısmı Ahmed Rıza’nın bir kısmı ise Prens Sabahattin’in etrafında toplandılar. Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurdular. Avrupa devletlerinin teşvik ve destekleriyle Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan Devletiyle yine o devirde Osmanlı Devletinin hakimiyeti altında bulunan İşkodra, Yanya ve Kosova gibi vilayetlerden meydana gelen müstakil bir Arnavutluk Devletinin kurulmasını ve çeşitli unsurlara muhtariyet ve bağımsızlık verilmesini savundular. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanından sonra yurda dönen Prens Sabahaddin ve arkadaşları çeşitli gazeletelerde adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini neşrettiler ve kendilerine taraftar topladılar. Prens Sabahaddin’in adem-i merkeziyetçi görüşlerini benimseyen gençler Nesl-i Cedid Kulübünü kurdular. Daha sonra İttihat ve Terakki Fırkasına muhalif olarak kurulan çeşitli unsurları bünyesinde toplayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Prens Sabahaddin’in adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini savundu.

Prens Sabahaddin’in savunduğu adem-i merkeziyet prensibine göre; “Her şeyi devletten bekleyen osmanlı toplumunun gelişebilmesi için ferdiyetçi bir yapıya geçmesi gereklidir. Adem-i merkeziyetçilik ferdiyetçi yapıya geçilirken devlet düzeninin yenilenmesinde temel ilke olacaktır. Yeni yetişecek burjuva sınıfının teşebbüsçülüğünü engellemeyecek bir idare biçimi ancak İngiliz ve Amerikan örneğine uygun bir adem-i merkeziyet modeli olabilir. Buna göre yapılacak ıslahatla bütün tebeayı içine alan bir adem-i merkeziyet uygulanmalıdır. Seçimle gelecek belediye meclisi üyeleri mahalli idarede söz sahibi olmalıdır. Vilayet meclislerinde azınlıklar nüfusları oranında temsil edilmeli, Osmanlı tebeası arasında imtiyazlı hiçbir grup bulunmamalıdır. Jandarma teşkilatında her azınlık, nüfusu oranında yer almalıdır. Yalnız vali, mutasarrıf, defterdar, mahkeme reisleri merkezi idare tarafından tayin edilmelidir”

Prens Sabahaddin’e göre; “Bir toplumun, bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toplumu kuran, ona varlık bütünlüğü ve yaşama gücü kazandıran fert olduğu için, sosyolojinin işe, fertleri ele alarak başlaması gerekir. Fert toplum için değil, toplum fert içindir. Devletin idare biçiminin değiştirilmesiyle yenileşme ve reform olmaz. Reform ancak fert hayatının gelişimini durduran, özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştirilmesi, yenilerinin kurulmasıyla olur. Türkiye’de yapılması gereken en önemli yenilik eğitim ve öğretim düzeninde olmalıdır.” Osmanlı Devletindeki geleneksel teşkilatlanmayı, çağdaş gelişmeye ayak uyduramamanın sebebi olarak gören ve eskiye ait değerleri inkara yönelen Prens Sabahaddin’in ilk bakışta parlak görünen adem-i merkeziyetçi fikirlerinin bazılarının uygulanması bile Osmanlı Devletinin parçalanmasına ve yıkılmasına sebeb olmuştur.

Cumhuriyet tarihinde 1921 Anayasasının 11-14. maddeleri vilayetlere muhtariyet ve manevi şahsiyet bağışladı. Vilayet şuralarına da mahalli konularda yetkiler verdi. Vali TBMM’nin temsilcisi olarak devletin işlerini görecekti. 1924 Anayasasında bu hükümlere ve benzerlerine yer verilmedi. Mahalli idarelerle ilgili düzenlemeler ise büyük ölçüde iktidara gelen siyasi partilerin tutumuna bağlı kaldı.




İstanbul’un Beyoğlu semtinde İstiklal Caddesi üzerinde, İstiklal Caddesi ile Sakızağacı Caddesi kavşağının köşesindeki cami. 1596 (H. 1005) senesinde Galatasaray Ağası Şeyhülharem Hüseyin Ağa tarafından yaptırılmıştır. Avlu içindeki bu küçük cami zamanla yıprandığından Sultan İkinci Mahmud Han tarafından tamir ettirilmiştir. Bu tamirden bir müddet sonra büyük bir yangına maruz kalan Ağa Camii, ikinci ve geniş çapta bir tamir daha gördü. Bu tamiri, Suzan hanım adında bir hayırsever hatun yaptırdı. İlk yapısı kubbeli olan bu caminin çatısı on mermer sütun üzerine oturtulmuştur. 1938 senesinde Evkaf idaresi tarafından yeniden tamir edilip, çinileri değiştirildi. Caminin içini süsleyen çiniler Kütahya’da yeniden yaptırıldı. Üst pencerelerine alçı çerçeveler içinde renkli camlardan üslub haline getirilen Türk çiçek tezyinatı yapılmıştır. Tavan ve duvar nakışlarında Osmanlı motifleri büyük bir başarıyla kullanılmıştır. Duvarlar alt pencerelere kadar mavi çiniler, pencere içleri de yeşil çiniler ile kaplanmıştır. Camideki yazılar, İsmail Hakkı Altınbezer tarafından yazıldı. Caminin zemini hususi olarak dokutulmuş Isparta halıları ile döşenmiştir. Ağa Camiinde sanat değeri çok yüksek olan bir havuz ve fıskiye ile bir şadırvan bulunmakta idi. Caminin avlusunda bulunan mermer havuz ile havuzun ortasında bulunan mermer fıskiye, Eyüb’deki Otluk Bayırı Tekkesinden getirilmiştir. Tek parça mermerden olup, iki katlı kubbeler, oymalı şebekeler ile süslenmiş olup, su üstünde yüzen bir camiyi andıran fıskiye, Türk taş oymacılık sanatının ince ve eşsiz güzellikteki eserlerindendir. Caminin şadırvanı, Mimar Sinan’ın eseri olup, Kasımpaşa’da harap bir hale gelmiş olan Sinan Paşa Camiinden getirtilmiştir. Mütareke yıllarında da harap duruma düşen cami yeniden tamir edilmiştir. Ağa Camiinin banisi Hüseyin Ağanın kabri, mihrab duvarının önündedir. İstanbul’da Ağa Camii adıyla bilinen başka camiler de vardır. Bunlardan biri Üsküdar Doğancılar’da, Dönmedolap Sokağı ile Şair Naili Sokağı kavşağındadır. Bu cami daha çok ilk yaptırana nisbetle İsmail Ağa Camii adıyla tanınmıştır. Ağa Camii adıyla bilinen bir diğer cami de Sultanahmed semtinde İshak Paşa Mahallesinin Kapuağası, Mustafapaşa ve Oğul sokakları arasında kalan ada üzerindedir. Halk arasında Kapuağası Camii olarak meşhurdur. Bir de Beşirağa Camii, Ağa Camii olarak zikredilmiştir.


İstanbul Boğazının batı ağzında Marmara’ya bakan büyük deniz feneri. Limandan ayrılıp Marmara’ya doğru dönünce, yüksek ve beyaz yapısı ile hemen görünür. Fener, Sultan Üçüncü Osman tarafından 1755 yılında kale burçlarından biri üzerine yaptırılmıştır. Pekçok tamir görerek günümüze kadar gelmiştir. Ahırkapı Fenerinin yüksekliği 40 metredir. Açık havada, her altı saniyede yanıp sönen ışığı 29 kilometreden görülür. Gece karanlığında gemilerin yollarını bulmalarında, karaya oturmamalarında büyük faydaları vardır. Herhangi bir sebeple arızalandığında, radyo haberleriyle denizcilere, yanmadığı duyurulur. Böylece muhtemel kazaların önüne geçilmiş olur. Sultan Üçüncü Osman zamanında ticaret için Mısır’a gitmek üzere yola çıkan Hacı Kaptan yönetimindeki gemi, kötü hava şartlarından dolayı karaya oturdu. Bunu haber alan Sultan, Sadrazam Said Paşa ile beraber karaya oturan geminin yanına geldi. Padişah, kurtarma faaliyetlerine bizzat nezaret etti. Gemi mürettebatı salimen kurtarıldı. Gemicilerden biri Sultan’a, burada bir fener yapılırsa, kazalardan korunmanın mümkün olabileceğini söyledi. Sultan bu teklifi uygun bulup, derhal bir fener yapılmasını ferman buyurdu ve kaptan-ı derya Süleyman Paşayı bu işe memur etti (vazifelendirdi). Böylece 1755 yılında fener yapılmış oldu.


Kuvvet, kudret sahibi bir hükümdar tarafından diğer kabile, devlet veya devletlere bazı haklar tanımak ve karşılıklı hakları garanti altına almak için tek taraflı hazırlanan belge. İslamiyetin ilk zamanlarında Müslümanlar Medine-i münevvereye hakim olunca, Resulullah sallalahü aleyhi ve sellem kabilelere ahidnameler verdiler. Resulullah efendimizin Hıristiyan ve Yahudilere verdikleri ahidnameler meşhurdur. Hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ömer de ahidnameler vermişlerdir. Hazret-i Ebu Bekr kumandanlarından Halid bin Velid'e gönderdiği ahidnamesinde; "Ey Halid! Gizli ve açık her işinde Allahü tealadan kork. O'nun emirlerini yerine getirmekte büyük gayret göster. Allahü tealadan vazgeçip, O'ndan başkasına yönelenlerle ve İslamdan dalalete, cehalete ve şeytanın isteklerine dönenlerle cihat et. Hangi ırktan olursa olsun, İslamiyeti kabul edenin bu icabetini kabul et. Gerek iyilikle gerekse kılıçla, İslama davet olunan kimseye adaletle muamelede bulun. Allahü tealaya imana davet olunan kimse bu daveti kabul ederse ona asla zarar verme." buyurmuştur. Yine hazret-i Ömer, Kudüs ahalisine yazdığı ahidanesinde; varlıkları, hayatları, kilise, havra ve manastırları hakkında onlara teminat vermiştir. Daha sonra kurulan İslam devletlerinde de ahidnameler verildiği ve ahdedilen şeye, her türlü kötü şartlara rağmen, riayet edildiği görülmektedir. Osmanlı sultanları da devletin kuruluşunun hemen başlarından itibaren çeşitli devlet ve topluluklara ahidnameler vermişlerdir. Osmanlı sultanları, ahidnamelerini iki nüsha olarak yazdırırlardı. Nüshaların biri Türkçe diğeri de taraf devletin dili ile olurdu. Osmanlı ahidnameleri umumiyetle ferman ve name-i hümayunlarda olduğu gibi, dokuz bölümden meydana gelirdi: 1)Tuğra. 2) Unvan, padişahın unvanını bildiren cümleler. Umumiyetle bu cümleler "nişan-ı alişan" veya "nişan-ı hümayun-i alişan..." ifadeleri ile başlardı. 3) Elkab; ahidname gönderilen kimsenin lakabı. 4)Dua; muhataba dua cümlesi. 5) Nakil ve iblağ, söz konusu olan meselenin evveliyatı ve yeni durumu ile ilgili ve bildirilmek istenen hususların izah edildiği cümleler. 6)Emir ve hüküm; karşı tarafa netice olarak bildirilen ilgili hükümler. 7) Tekid; hükümlerin yemin ile karşı tarafa bildirilmesi. 8)Hatime; bitirme cümleleri. 9) Tarih ve yer; ahidnamenin yazıldığı yer ve tarih kaydını bildiren son cümleler. Ahidnamelerin tekid kısmında yemin bulunuyorsa da bu şartlı yemin şeklindedir. Yani karşı tarafa gönderilen şartlara uyulduğu müddetçe hiçbir müdahale görmeyecek, aksi taktirde (ahdi bozduğunda) verilen söz yerine getirilmeyecek ve gerektiği zaman müdahale edilecektir. Ahidnameler Amedi Kaleminde hazırlanarak tuğra çektirilirdi. Bir nüshası elde, diğeri ise karşı devlet nezdinde bulundurulur, resmi sicillerle tescil olunarak ayrıca, bir sureti ahidname defterlerine yazılarak, muhafaza olunurdu. Herhangi bir sefer yani harp dolayısıyla veziriazam serdar-ı ekremlik (baş kumandanlık) vazifesiyle cepheye hareket ederken, adet olduğu üzere, bütün ilgili ahidnameler beraberinde götürülür ve lüzumu halinde bunlara bizzat müracaat olunarak; askeri, siyasi veya iki devleti ilgilendiren ve ahidnamelerle tesbit olunan konular ışığında hareket edilerek meseleler çözüme bağlanırdı. 1768 senesinde açılan seferde, sadrazamın reisülküttaba yazdığı bir emir gereğince, ahidnamelerin birer sureti adet olmadığı halde, ilk defa yazdırılıp İstanbul'da bırakıldı ve asıl ahidnamenin bulunduğu defterler ordu ile beraber götürüldü. Ahidnamelerde devletlerarası ticari, siyasi, askeri ve harb hukuku ile ilgili mühim meseleler ile başta diplomatik kaideler, diplomasi hukuku ve devletlerarası hukuk sahalarında misli görülmemiş medeni davranışların parlak ve pek şanlı misalleri ortaya konulmuştur. Ahdnameler, Osmanlı adaletinin bütün insanlığa medeniyet ve hukuk sahasındaki başarılarının eşsiz nümuneleri olarak ışık tutmaktadır. Ahidnameler, milli arşivlerimizde ve bazı Avrupa arşivlerinde muhafaza edilmekte ve ilmi tedkiklere açık tutulmaktadır. Bir kısmı ise matbu veya el yazması halindeki Münşeat, Mücahedat ve Mukavelat mecmualarında bulunmaktadır.


Selçuklu Türklerinde dini ve milli birliğin muhafazasında, Osmanlı Devletinin kuruluşunda ve Osmanlı insanının yetişmesi ve terbiyesinde büyük hizmetler gören içtimai bir teşkilat. Arapça "kardeşim" manasına gelen ahi ile Türkçe "cömert, eli açık" manasında olan “akı” kelimeleri ile yakınlık göstermekte ise de hangisinden geldiği belli değildir. Her iki kelimeden de gelmesi ihtimal dahilindedir. Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu'da yaşayan Türklerin esnaf ve sanatkarlarının birliğini, çalışma esas ve usullerini teşkil eden sosyo-ekonomik bir Türk kurumudur. Ahilik, ihtiva ettiği hizmetler bakımından cömertlik, mertlik ve mürüvvet manalarına gelen fütüvvet teşkilatının daha da gelişmiş bir şekli olarak görülmektedir. Sonraları esnaf ve sanatkarlar birliğine unvan olarak verilmiştir. On birinci asrın ikinci yarısından itibaren Anadolu’ya girmeye başlayan Müslüman Türkler (Selçuklular), Türkistan’da ticaret ve sanayi merkezlerinde yaygın fütüvvet ilkelerini de beraberlerinde getirdiler. Bu ilkeler arasında bilhassa; Müslüman kardeşinin işini görmek, onun yardımında bulunmak, hata ve kusurlarını affedip, hüsumet ve düşmanlık beslememek, ayıp ve kusurlarını örtmek, kendisini başkasından üstün görmemek, musibete uğrayan düşman bile olsa sevinmemek başta gelmektedir. Diğer taraftan Horasan ve Maveraünnehr’deyken Fahreddin Razi, Ahmed Yesevi ve Şihabüddin Sühreverdi gibi büyük alimlerden ders alan Ahi Evren (1171-1262) daha sonra Anadolu’ya gelerek, Kayseri’de yerleşmiş ve halkı irşad vazifesine başlamıştı. Kayseri’de debbağlık yapıp, elinin emeği ile geçinen Ahi Evren, Türkistan’dan gelen bilhassa esnaf teşekküllerini bir çatı altında toplayıp teşkilatlandırdı. Fütüvvetnamelerden faydalanarak teşkilatın bir nevi yönetmeliğini yazdı. İslam ahlakını esas alan bu yönetmeliği esnaf ve sanatkar arasında tatbik etti. Onlar arasında İslam ahlakına dayalı bir birlik ve kardeşlik kurdu. Böylece “ahilik teşkilatı” ortaya çıktı. Diğer taraftan hocası Evhadüddin Kirmani’nin kızı olan hanımı Fatma Bacı da kadınları yetiştirip “Baciyan” grubunu teşkil etti. Ahilik teşkilatı sayesinde Anadolu’da Rumlar ile Ermenilerin elinde olan sanat ve ticaret hayatına zamanla Türkler de katılıp, söz sahibi olmaya başladılar. Ayrıca ahiler, yaptıkları zaviyelerde Müslüman tüccar ve esnafın ahlaki terbiyesi ile de uğraştılar. Ahi zaviyeleri zamanla memleketin her tarafına yayıldı. Ahiler, içtimai hayattaki bu hizmetleri yanında ihtiyaç halinde gazalara ve memleket müdafasına da katıldılar. On üçüncü asrın ilk yıllarında Çin’in kuzey-batısında katliamlara başlayan, kısa bir müddet içerisinde dünyanın siyasi haritasını alt üst eden ve Anadolu’ya doğru yaklaşan Moğol tehlikesine karşı tedbir aldılar. Moğolların önlerinden kaçıp gelenlere kucak açarak Anadolu insanını, Moğollara karşı gaza aşkı ile doldurarak; cihad yolunda Allahü tealanın rızasından başka bir şey düşünmeyen kimseler olarak yetiştirmeye çalıştılar ve bu insafsız düşman karşısında kahramanca mücadele ettiler. Nihayet Moğollar, 1243 yılında Kayseri’yi muhasara edip, çetin bir muharebe sonunda şehri ele geçirince, binlerce ahiyi şehid ettiler. Anadolu’nun karışıklıklar içerisinde olduğu bu sırada, Ahi Evren’i de Kırşehir’de öldürdüler. Kısaca sulhte muallim, muharebede asker olan ve Anadolu’nun her tarafına yayılmış bulunan ahiler, gerek Moğol zulmü ve gerekse başka karışıklıklarla sıkılan ve bunalan insanlara maddi ve manevi güç ve moral vererek Osmanlı Devletinin kuruluşuna kadar Anadolu’yu dini ve milli birlik içinde tutmaya muvaffak oldular. Bu sırada Söğüt civarında gelişmekte olan Osmanlı Beyliğinin emrine koşan ahilerin bir kısmı, uçlara yerleşip zaviyeler kurdular. Doğudan bu mıntıkaya gelen Türkmenlerin erkeklerini ahi erkekleri, kadınlarını da Fatıma Bacının yetiştirdiği bacıyan grubu terbiye etti. Böylece üç kıtada altı asır at koşturacak olan istikbaldeki Osmanlı neslinin temelini attılar. Bu esnada itibarlı bir ahi olan Şeyh Edebali, Osman Gazi ile yakın münasebetler kurup kızını ona verdi. Orhan Gazi ve Murad-ı Hüdavendigar ahilerden olup, vezirleri Alaeddin ve Çandarlı Kara Halil de ahi idiler. Böylece ahilerden bir kısmı alim, kadı olarak ilim sahasında, bir kısmı vali ve komutan olarak idari ve askeri alanda, bir kısmı da ticaret ve sanat alanında hizmet vermeye başladılar. Ahilerin İslamın emri olan, zamanın kıymetini bilmek, disiplinli bir hayata sahib olmak, istişare etmek, adil olmak ve adalet esaslarını aşıladıkları küçücük bir aşiret, kısa zamanda büyük bir devlet olmaya başladı. Zaman zaman devletin yükünü hafifletici hizmetlerde de bulunan ahiler, Bursa’yı Düzmece Mustafa’nın hücumundan korudukları gibi, 1360 yılında idareleri altındaki Ankara’yı Sultan Birinci Murad’a teslim ettiler. Bu hizmetlerine karşılık Osmanlılar, ahilere yardımcı olup hürmet göstererek halkı yetiştirmeleri için teşvikde bulundular. Bu yüzden daha sonra Birinci Murad’ın ahilerin başı olduğu ve kendisinden Ahi Murad diye bahsedildiği de bilinmektedir. Osmanlı Devleti kuvvetlenip Anadolu’ya hakim olduktan sonra, ahiler daha ziyade hayırsever bir cemiyet, bir esnaf teşkilatı şeklinde faaliyetlerini devam ettirdiler. Ahiler arasında sanatın okumakla değil, ahinin yetişmesi için, üstattan öğrenmesi şartı getirilip; yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, yiğitbaşılık, ahi babalık ve kethüdalık safhalarından geçmesi şartı vardı. Gündüz işinde çalışan ahiler, akşamları kendilerine mahsus binalarda sohbetlere katılırlardı. Böylece ahilerin ahlaki terbiyesi ihmal edilmezdi. Ahilerin kendilerine mahsus kıyafetleri vardı. On dördüncü asır seyyahlarından İbn-i Battuta, üstlerine hırka, başlarına sarık sarılı beyaz yünden bir külah ve ayaklarına mest gibi ayakkabı giydiklerini bildirmektedir. Ahiliğe kabul edilen namzede, şeyh tarafından şedd-i bend denilen ve ahiliğin nişanı kabul edilen bir kuşak kuşatılırdı. Ahiler kuşaklarında, büyükçe bir bıçak taşırlardı. Ahilik teşkilatında şu mertebeler bulunurdu: 1) Teşkilata yeni giren yiğitler, 2) Ahi bölükleri (Altı bölük olup ilk üç bölüğe “eshab-ı tarik”, diğer üçüne de “nakib” denirdi), 3) Halife, 4) Şeyh, 5) Şeyh-ül-meşayıh. Ahilerin idare heyeti, her sanat kolunda, kendi azaları arasından seçilmiş beş kişiden meydana geliyordu. Kendilerine kadı tarafından seçimden sonra resmi vesika, icazet verilip, icraatları ve neticeleri büyük meclise bildirilirdi. Birlik idare heyeti her ay üç gün toplanırdı. İdare heyeti, birliğin hazinesi mahiyetinde olan orta sandığını idare ederdi. Ahilerin kendilerine has merasimleri vardı. Bunlardan bazıları şöyledir: 1. An’anevi Ahi Evren merasimleri: Senelik olup, Ahi Evren’in türbesinin bulunduğu Kırşehir’de yapılırdı. 2. Yol atası ve yol kardeşliği merasimi: Ahiliğe girmek talebinde bulunan gençlerin birliğe kabul edilmesi mahiyetindeki bir merasim olup, zamanla çırak kabul etme merasimi halini aldı. 3. Yol sahibi olma merasimi: Çıraklık müddetini tamamlayanların kalfalığa yükseltilmesi için yapılan merasimdi. Ahilerin yönetmeliğine göre, ahinin üç şeyi açık olmalıydı: Eli açık, yani cömert olmalı; kapısı açık, yani misafirperver olmalı; sofrası açık, yani aç geleni tok göndermeli. Üç şeyi de kapalı olmalıydı: Gözü kapalı olmalı, yani kimseye kötü nazarla bakmamalı; kimsenin ayıbını görmemeli; dili bağlı olmalı, yani kimseye kötü söz söylememeli; beli bağlı olmalı, yani kimsenin namusuna ve şerefine göz dikmemeli. Ahilik mensuplarının, takdir edilmelerinin yanında cezalandırıldıkları da olurdu. Fütüvvetnamelerde şu on sekiz şeyin ahiyi ahilikten çıkarma sebebi olduğu ayrıca Cehennemlik yapacağı yazılıdır: 1) Şarap içmek, 2) Zina yapmak, 3) Livata yapmak, 4) Dedikodu ve iftira etmek, 5) Münafıklık etmek 6) Gururlanıp kibirlenmek, 7) Sert ve merhametsiz olmak, 8) Hased etmek, kıskanmak, 9) Kin tutmak, affetmemek, 10) Sözünde durmamak, 11) Kadınlara şehvetle bakmak, 12) Yalan söylemek, 13) Hıyanet etmek, 14) Emanete riayet etmemek, 15) İnsanların aybını örtmeyip, açığa vurmak, 16) Cimrilik etmek, 17) Koğuculuk ve gıybet etmek, 18) Hırsızlık etmek. Yine ahi yönetmeliği olan fütüvvetnamelere göre; ahi, helalinden kazanmalıdır. Hepsinin bir sanatı olmalıdır. Yoksul ve düşkünlere yardım etmeli, cömert olmalıdır. Alimleri sevmeli, hoş tutmalıdır. Fakirleri sevmeli, alçak gönüllü olmalıdır. Temiz, iyi kimselerle sohbet etmeli, namazını kazaya bırakmamalı, haya sahibi olup, nefsine hakim olmalı, dünyaya düşkün olanlarla beraber düşüp kalkmamalıdır. Bunlar asırlarca Osmanlı insanının ahlakının temel taşı olan hasletler haline geldi. Osmanlı Devletinin bünyesinde bu hizmetleri hakkıyla yapmış sanat ve ticaret hayatını Osmanlının maddi ve manevi yapısına göre düzenlemiş olan ahilik teşkilatı diğer kıymetli müesseseler gibi bilhassa İngilizlerin desteklediği Mustafa Reşid Paşanın hazırladığı Tanzimat Fermanı’ndan sonra, büyük bir sarsıntı geçirmiş ve eski fonksiyonunu kaybetmiştir.


Osmanlı Sultanlarının Babıali önünden geçerek alayları seyretmeleri için yapılan köşk. Buradan padişahın geçmekte olan asker ile İstanbul halkını seyrettiği gibi, onların da padişahı selamlama fırsatı bulmalarından dolayı bu köşke “Selam Köşkü” de denilmektedir. Topkapı Sarayını çeviren surun Soğuk Çeşme kapısı (Bugün Gülhane Parkının Divanyolu üzerindeki giriş kapısı) tarafında bulunan ve Bab-ı Ali denilen kapının karşısındaki köşe kulesi üzerine inşa edilmiştir. Daha önce Sultan İkinci Murad Han zamanında aynı yerde yaptırılan köşkün yerine yaptırıldığı sanılmaktadır. Bugünkü yapı, pencere kemerlerinde Hattat Keçecizade İzzet Molla tarafından yazılan manzum kitabeden anlaşıldığına ve ebced hesabına göre; köşkün 1819-1820 yıllarında inşa edildiği ortaya çıkmaktadır. Dolmabahçe Sarayının yapımından sonra, padişahın burada ikamet etmeye başlamasıyla Alay Köşkü de Dolmabahçe Sarayında yol kenarında bulunan Pembe Köşk’e yerini devretmiştir. Alay köşkü de, yakınlarında yaptırılan Telgrafhanenin emrine verilmiştir. Daha sonra ise, telgrafhanenin buradan taşınmasıyla uzun müddet boş kalmıştır. Cumhuriyetten sonra da zaman zaman değişik maksatlarla kullanılmış olup, 1960 yılında yapılan tamirat neticesinde bazı bölümleri kaldırılmıştır. Alay Köşküne son olarak da Topkapı Sarayına ait bir kolleksiyon konulmuştur. Ampir üslubunda yapılmış köşkün, üzeri kabartma süslü yedi cephesi vardır. Ahşap olarak inşa edilen köşkün dış cephesi ise mermer kaplıdır. Köşkün üstü ise 12 dilimli bir külah ve onun altında bir kubbe ile örtülüdür. Bu örtü, geniş ve dışarı çıkıntılı saçaklarıyla, yapı ile birleşir. Köşkün en üst kısmında sağda üç büyük ve bir küçük, solda iki yan oda vardır. Taht odasının sağında; biri surlara açılan iki oda bulunur. Ayrıca Taht odasının önünde Gülhane Parkına bir rampa ile ulaşılan genişçe bir sofa ile antre vardır. Taht salonu dışarı çıkıntılı taş konsollar üzerine oturmaktadır. İkinci katta ise iki oda vardır. En alt kat ise bodrumdur. Burasının Gülhane Parkına bakan on dört penceresi ile iki kanatlı iki kapısı vardır. Köşkün pencere kemerlerini, Hattat İzzet Molla’nın yazıları süslemektedir. Pencereleri ise demir parmaklıklarla süslüdür. Yapının üstünü örten külahın altında bulunan kubbenin içi ve sofanın tavanı kalem işi süslemelerle tezyin edilmiştir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
25 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
14 Aralık 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter