Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Devlet teşkilâtında en büyük idârî bölüm eyâletlerdi. Eyâletler sancak, kazâ ve nâhiyelere bölünmüştü. Eyâleti beylerbeyi, sancağı sancakbeyi idâre ederdi. Eyâletler gelir bakımından salyaneli ve salyanesiz (yıllıklı ve yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılırdı. Eyâletlerin merkez teşkilâtına benzer bir idâre tarzı vardı (Bkz. Eyâlet). Şehirler kâdı tarafından idâre edilir, emniyet subaşı tarafından sağlanırdı.



Osmanlı Devleti siyâsî ve hukûkî idâresi bakımından tam mânâsıyle İslâm Devletiydi. Osmanlı hukûku içinde örfî hukuk adı verilen sistem İslâm hukûkunun içinde bir mevzudur. İslâm hukûkunda açıkça belli olmayan hususlar, İslâm prensiplerine aykırı olmamak şartıyla, şeyhülislâmların fetvâları ve kânun ve kânunnâmeler şeklinde düzenlenirdi. Yasama yetkisi pâdişâhındı ve pâdişâh adına yapılırdı. Medenî hukukta Hanefî mezhebinin hukuk sistemi tatbik ediliyordu. Cezâ hukûku ve diğer sahalarda Sultanî hukuk da denilen örfî hukuk tatbik edilmekteydi. Osmanlı hukuk düzeni içerisinde idâre, mâliye, cezâ ve benzeri konularla ilgili alanlarda pâdişâhın emir ve fermanlarında bulunan değişik meselelerle ilgili kânunnâmeler vardı. Osmanlı Devletinde ilk kânunnâme Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481) tarafından çıkarıldı. İkinci kânunnâme Sultan Süleyman Han (1520-1566) Kânunnamesidir. Bu kânunnâmelerde saltanatla ilgili konular yanında reaya ve Müslüman halkın devlet düzeni içindeki davranışlarını belirleyen hükümler vardır. Büyük ve uzun ömürlü devletler, üstün adâletle kâimdir. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklar da olmuş ise de, ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine mahsus husûsiyetleri, bilhassa kendi dışındaki dinlere tanıdığı çok geniş haklar, daha doğru bir ifâdeyle diğer dinlerin işlerine, ibâdetlerine ve âdetlerine hiç karışmamak gibi özellikler gösteren Türk adâleti, dünyâ milletlerine nümûne olmuş, yüzyıllar öncesi kavuşulan bu seviye; bugünün medenî denilen milletleri tarafından hâlâ yakalanamamıştır. Bu sebepledir ki, F. Dowey’in dediği gibi “On altıncı yüzyılda birçok Hıristiyan, adâleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak, Osmanlı ülkelerine gelip yerleşiyorlardı.” F. Babinger ise “Osmanlı pâdişâhının ülkesinde herkes kendi hâlinde, bahtiyâr olabilirdi. Mutlak bir dînî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sâhip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı.” demektedir. Bizzat pâdişâh adâlete itâat ederdi. Üçüncü Sultan Mustafa Han (1757-1774) Beylerbeyi Sarayını genişletmek istemişti. Bunun için civardaki bir dul kadının arsasını almak lâzımdı. Kadın arsasını satmak istemeyince, pâdişâh zorla arsayı almayı aklından geçirmedi. Sarayın eskiyen bir kısmını yıktırdı ve halka mahsus bir bahçe hâline getirdi. Osmanlılarda bir hizmet karşılığı vazife gören devlet memurları vardı. Yaptıkları iş karşılığında kendilerine bir ödemede bulunulurdu. Bir de şehirlerde oturan esnaf ve tüccarlar, köylerde oturan ve devletin temelini teşkil eden çoğu üretici köylüler vardı. Bunlara reaya denirdi. Vergi vermesi nüfusun büyük kısmını meydana getirmesi bakımından köylü, devlet için halkın ve tebeanın esas kesimi sayılıyordu. Kânûnî Sultan Süleyman Hanın dediği gibi reaya, yâni köylü, devletin efendisi olarak kabul ediliyordu. Üretici güç, büyük ölçüde köylülerin elindedir. Bu güç olmaksızın ordu ve devlet mümkün değildir. Şehirlerin dışında kalan ve köylerde yaşayan kalabalık halk topluluğu, daha çok tarım, hayvancılık ve değişik toprak işçilikleriyle uğraşırdı. Müslüman halk, devletin İslâm dîni esaslarına dayanan umûmî kâidelere göre yönetilir, asker alınır, kâbiliyetli olanlar ise daha başka devlet görevlerine yükselirlerdi. Köylerde yaşayan halk topluluğundan zanaat sâhibi olan veya olmak isteyenler, şehir ve kasabalara gidip kendileri için elverişli olan işlere girerdi. Gayri müslim halk genellikle Hıristiyan ve Yahûdî topluluklarından meydana geliyordu ve bu toplulukların hepsine de reaya deniyordu. Sonradan gayri müslimlere ekalliyet, yâni azınlık denilmeye başlandı. Osmanlı Devletinde kuruluşundan îtibâren devlet idâresinde yürütme ve yargılama gücü ayrı olarak düşünülüp tatbik edildi. Eyâlet yöneticileri pâdişâhın yürütme yetkisini, kadılar da yargılama yetkisini temsil etmekteydi. Osmanlılar bu iki kuvvet ayırımını âdil bir devlet idâresi için esas kabul ederlerdi. Osmanlılar bütün müesseselerini kendinden önceki İslâm ve Türk devletlerinden alıp devrin şartlarına göre geliştirdiler. Esâsen ilk Osmanlı yöneticilerinin Türkiye Selçukluları ve Anadolu beylikleri gibi esas îtibâriyle İslâm ve Türk sisteminden gelmiş kimseler olması dolayısıyla Osmanlı Devleti bu sistemin, meydana getirdiği bir siyâsî ve hukûkî düzene sâhip bulunuyordu. Osmanlı Devletinin gerileme devresiyle birlikte, Batının siyâsî ve hukûkî müesseselerinin devlet sistemine büyük çapta etki yaptığı ve bu dönem içinde eskinin yanında, yeninin de ortaya çıktığı görülmektedir. Osmanlı Devletinin siyâsî ve hukûkî, rejiminin belli başlı unsuru bütün gelişmelere rağmen, İslâm dînî esasları oldu. Bu esaslara göre, temel; adâlettir. İslâmiyet bu bakımdan devletin temelini meydana getirir. Pâdişâh dînin koruyucusu, halk onun tebeasıdır. Pâdişâha bütün yetkilerin verilmesinin sebebi, onun adâleti gerçekleştirmesi içindir. Osmanlılarda medenî hukukla evlenme ve boşanmada tamamen Hanefî mezhebine göre İslâm hukûkunun hükmü tatbik edilirdi. Birden fazla ve dört kadına kadar evlenmek sanıldığı kadar kolay ve yaygın değildi. Mîras hukûkunda, İslâmî hükümler tatbik edildi. Esâsı Hanefî Hukûku olup, bunu sonradan Cevdet Paşanın da dâhil olduğu bir heyet Mecelle adı verilen eserde toplamıştır. Osmanlılar İ’lâ-yı Kelimetullah uğruna mücâdele edip, fetihlerde bulunmuşlar, Allahü teâlânın dîninin yayılması ve Allahü teâlânın kullarının dünyâ ve âhirette rahat etmelerini düşünmekten başka bir gâye gütmemişlerdir.


Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra, saray teşkilâtı da diğer müesseseler gibi gelişme gösterdi. Bursa ve Edirne saraylarından sonra, İstanbul’un fethi üzerine bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binâsının olduğu yerde, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından Saray-ı Atîk denilen eski saray kuruldu. Daha sonra yine Fâtih tarafından Saray-ı Cedid adı verilen Topkapı Sarayı yaptırıldı. Bu saraylar pâdişâhların hem ikâmet ettikleri yer ve hem de bütün devlet işlerinin görüşülüp karar verildiği en yüksek devlet dâiresiydi. Osmanlı Devletinde saray teşkilâtı üç kısımdan meydana gelmekteydi: 1) Bîrûn adı verilen dış kısım, 2) Enderûn adı verilen iç kısım, 3) Harem-i hümâyûn. Sarayın Birûn adı verilen kısmı sarayın dışı, yâni Babüs’saâde hâricindeki teşkilâtıdır. Sarayın Birûn teşkilâtının işleri çeşitli olduğundan, her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardandı. Burada görevli olan ilmiye sınıfı ile Birûn ağaları denen ağalar, sarayın hem harem ve hem de enderûn kısmının hâricindeki yerlerde ve dâirelerde bulunup, vazifelerini yaparlar ve akşamları evlerine giderlerdi. Birûn teşkilâtına âit bütün tâyinler sadr-ı âzam tarafından yapılırdı.


Sarayın bu kısmı yüksek dereceli devlet memuru yetiştiren bir mektep ve terbiye yeriydi. Pâdişâhlar bir kısmı sarayda ve bir kısmı da orduda olmak üzere Müslüman Türk terbiye ve kültürü ile yoğrulmuş, kendilerine sâdık bir sınıf yetiştirdikten sonra, Osmanlı devlet idâresini bunların eline vermiştir. Küçük yaştaki devşirme denilen çocuklar, saraya alınmadan sivil Müslüman Türk âilelerin yanında büyük bir îtinâ ile yetiştirilerek, Müslüman Türk terbiyesi görürlerdi. Dînî bilgileri ve Türkçeyi öğrenirler daha sonra saraya alınırlar, burada da mükemmel bir tahsil gördükten sonra, sıraları gelince liyâkat ve kâbiliyetlerine göre saray hâricindeki çeşitli devlet hizmetlerine tâyin edilirlerdi. Sarayda her koğuşun ve sınıfın fertlerinin kaydına mahsus defterler olup, bunların saray terbiyesi üzere yetişmeleri için her koğuşta lala tâbir edilen hocalar vardı. Osmanlı Sarayı, hem devletin en yüksek idâre organı ve hem de en yüksek idârecilerini yetiştiren bir müessese idi. Sarayın kendine mahsus usûl ve erkânı vardı. İslâm ahlâkının ve insanlık seciyesinin en güzel örnekleri burada yaşanır ve buradan Osmanlı ülkesine ve dünyâya yayılırdı.


Pâdişâhın âile efrâdının; pâdişâh kadınlarının, pâdişâhın kız ve erkek çocukları ile harem ağalarının ve muhâsiplerinin oturduğu yerdi. Yerleşim olarak vâlide sultanın dâiresi, şehzâdeler mektebi, pâdişâhların yatak odaları, câriyelerin yetiştiği yerler gibi bölümleri vardı. Haremde; vâlide sultan, başkadın efendi, pâdişâh kızları, gedikli kadın, hizmetçi (câriye)ler bulunurdu. Osmanlı sarayının harem bölümü, hânedan mensuplarının husûsî âile hayatlarını yaşadıkları yerdi. Devletin bütün müesseseleri ve cemiyet hayatında olduğu gibi, buradaki günlük hayat da, İslâmiyetin esaslarına Türk örf ve an’anesine titizlikle riâyet edilerek yürütülürdü. Harem-i Hümâyûnda bulunanlar, küçük yaşlarından îtibâren çok titiz ve ciddî bir eğitimden geçirilerek yetiştirilir, sarayın müstesnâ âdâb ve terbiyesine uymasına îtinâ gösterilirdi. Asırlar boyunca cihan-şümûl Osmanlı Devletini idâre etmiş, ülkeler fethetmiş, ilim ve irfânın ilerlemesine, medeniyetin yükselmesine ve yayılmasına hizmet etmiş pâdişâhlarla, mümtaz ahlâk, iffet, şefkat, merhamet ve hamiyet nümûnesi hanım sultanlar, hep bu Harem-i Hümâyûnda terbiye edilerek yetişmişlerdir. Haremde, hânedan âilesinin yaşayışını düzenleyen çok muazzam bir teşrifât, (protokol) vardı. Harem teşkilâtı ve müessesesini anlatan çeşitli târihî vesikalar mevcuttur. Harem-i Hümâyûnda bulunan câriyeler, İslâm ordularının düşmanlarla yaptığı harplerde esir edilen kadın ve kızlarla, pâdişâha hediye edilenlerden hizmetçi olarak sarayda bulunanlardı (Bkz. Köle). Bunların çoğu hizmetçi olarak hanım sultanların ve haremde vazifeli kadın görevlilerin emrinde hizmet ederek yetişirlerdi. Câriyelerin hepsi, uzun süre çok ciddi bir terbiyeden geçirilir, İslâm ahlâkı ve Türk örfüne göre yetiştirilir, çeşitli hizmetlerle vazifelendirilirlerdi. Temayüz edenlerinden pek azı, pâdişâhın özel hizmetlerini görmekle de vazifelendirilirdi. Bu dereceye yükselmek, câriyeler için pek büyük bir meziyet ve mazhariyetti ve uzun terbiyelerden sonra ulaşılırdı. Gerek pâdişâhın ve gerekse Harem-i Hümâyûnda bulunan diğer hânedan mensuplarının hizmetlerindeki câriyelerle olan muâmeleleri, İslâm hukûkuna uygundu. Keyfilikten, zevk ve safâya zebunluktan uzak olup, İslâmiyetin târif ettiği meşru âile hayâtının bir nümûnesiydi. Câriyelerden çoğu kendiliklerinden Müslüman olur, ya sarayda şerefli bir ömür sürerler veya münâsip kimselere zengin çeyizlerle gelin edilirler, yuva kurarlardı. Eski ve ortaçağlardaki krallık ve imparatorluk saraylarında yaşanan zevk ve safâhat âlemleriyle, bilhassa saraya mensup kadınların karıştığı entrikaların şehvetleri kamçılayan hikâyelerini dinleyip yazmağa alışmış bâzı Avrupalı muharrirlerle, onları taklit eden yerli isimler, hiçbir yabancının girmemiş, hiçbir uygunsuz haber duyulmamış olan Osmanlı sarayında da bu kâbil olayları çok araştırmışlar, yazacak hiçbir şey bulamamışlardır. Asırlar boyunca devam etmiş bir hânedan âilesinden şüpheli rivâyetler hâlindeki tek tük olayı ise, geniş hayalleriyle süsleyip bire bin katarak anlatmışlardır. Bilhassa Batı insanının ulaşmayı gâye edindiği zevk ve safâhat hayâtının Avrupa saraylarında görülen nümûneleri; onların târihte emsalsiz bir ihtişam sâhibi Osmanlı sarayında da benzeri bir hayat hayâl etmelerine sebep olmuştur. Çünkü Avrupalı için iktidar ve maddiyatın zevki ve safâyı teminden başka nihâî bir maksadı yok gibidir. Harem kelimesiyse, özellikle son zamanlarda çeşitli bahânelerle istismar edilmiş, Müslüman-Türk ahlâkının beşiği âile yuvası, çeşitli bozuk düşünce sâhiplerinin uydurma sözleriyle lekelenmek istenmiştir. Bu maksatlı iftiralarla dolu yazıların hedefi; târihteki, Türk ahlâk ve devletini aşağı düşürmektir. Bu tip maksatlı yazıların hiçbir vesikası ve değeri de yoktur. Harem kadınlarının hiçbiri, devrinde kendi hayâtını ve haremi anlatan kitap yazmamıştır.


Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20. yüzyılın başına kadar kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilâtlanmıştı. 1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilâtına giren Hava kuvvetleri, 1912’de de Osmanlı Devletinde kuruldu. Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genişlemesiyle, gönüllülerin, feth edilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilâtlanmaya gidildi. Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilâveten 1361 yılında yaya (piyâde) ve müsellem (süvâri) olmak üzere muntazam ve dâimî ordu teşkilâtı kuruldu (Bkz. Kapıkulu Ocakları). Osmanlı kara kuvvetleri piyâde, süvâri eyâlet askerleri, teknik ve yardımcı sınıflardan meydana gelirdi. Piyâdeler; acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvâriler de; sipâhi, silâhtar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı. Eyâlet askerleri timarlı sipâhiler ve yerli kulu teşkilâtı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Timarlı sipâhiler, Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup; timar sâhipleriyle, bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu teşkilâtı; yurtiçi, geri hizmet, kale kuvvetleri teşkilâtı olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teşkilâtı; belderanlar, cerahorlar, derbendciler, martalozlar, menzilciler, voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilâtı, yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilâtı, azaplar, gönüllü ve beşlilerden meydana gelirdi. Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü kuvvetleri olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçti. Akıncılar onlu sisteme göre teşkilâtlanmışlardı.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
4 Muharrem 1439
Miladi:
25 Eylül 2017

Söz Ola
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Kanuni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter