Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Sarayın bu kısmı yüksek dereceli devlet memuru yetiştiren bir mektep ve terbiye yeriydi. Pâdişâhlar bir kısmı sarayda ve bir kısmı da orduda olmak üzere Müslüman Türk terbiye ve kültürü ile yoğrulmuş, kendilerine sâdık bir sınıf yetiştirdikten sonra, Osmanlı devlet idâresini bunların eline vermiştir. Küçük yaştaki devşirme denilen çocuklar, saraya alınmadan sivil Müslüman Türk âilelerin yanında büyük bir îtinâ ile yetiştirilerek, Müslüman Türk terbiyesi görürlerdi. Dînî bilgileri ve Türkçeyi öğrenirler daha sonra saraya alınırlar, burada da mükemmel bir tahsil gördükten sonra, sıraları gelince liyâkat ve kâbiliyetlerine göre saray hâricindeki çeşitli devlet hizmetlerine tâyin edilirlerdi. Sarayda her koğuşun ve sınıfın fertlerinin kaydına mahsus defterler olup, bunların saray terbiyesi üzere yetişmeleri için her koğuşta lala tâbir edilen hocalar vardı. Osmanlı Sarayı, hem devletin en yüksek idâre organı ve hem de en yüksek idârecilerini yetiştiren bir müessese idi. Sarayın kendine mahsus usûl ve erkânı vardı. İslâm ahlâkının ve insanlık seciyesinin en güzel örnekleri burada yaşanır ve buradan Osmanlı ülkesine ve dünyâya yayılırdı.



Pâdişâhın âile efrâdının; pâdişâh kadınlarının, pâdişâhın kız ve erkek çocukları ile harem ağalarının ve muhâsiplerinin oturduğu yerdi. Yerleşim olarak vâlide sultanın dâiresi, şehzâdeler mektebi, pâdişâhların yatak odaları, câriyelerin yetiştiği yerler gibi bölümleri vardı. Haremde; vâlide sultan, başkadın efendi, pâdişâh kızları, gedikli kadın, hizmetçi (câriye)ler bulunurdu. Osmanlı sarayının harem bölümü, hânedan mensuplarının husûsî âile hayatlarını yaşadıkları yerdi. Devletin bütün müesseseleri ve cemiyet hayatında olduğu gibi, buradaki günlük hayat da, İslâmiyetin esaslarına Türk örf ve an’anesine titizlikle riâyet edilerek yürütülürdü. Harem-i Hümâyûnda bulunanlar, küçük yaşlarından îtibâren çok titiz ve ciddî bir eğitimden geçirilerek yetiştirilir, sarayın müstesnâ âdâb ve terbiyesine uymasına îtinâ gösterilirdi. Asırlar boyunca cihan-şümûl Osmanlı Devletini idâre etmiş, ülkeler fethetmiş, ilim ve irfânın ilerlemesine, medeniyetin yükselmesine ve yayılmasına hizmet etmiş pâdişâhlarla, mümtaz ahlâk, iffet, şefkat, merhamet ve hamiyet nümûnesi hanım sultanlar, hep bu Harem-i Hümâyûnda terbiye edilerek yetişmişlerdir. Haremde, hânedan âilesinin yaşayışını düzenleyen çok muazzam bir teşrifât, (protokol) vardı. Harem teşkilâtı ve müessesesini anlatan çeşitli târihî vesikalar mevcuttur. Harem-i Hümâyûnda bulunan câriyeler, İslâm ordularının düşmanlarla yaptığı harplerde esir edilen kadın ve kızlarla, pâdişâha hediye edilenlerden hizmetçi olarak sarayda bulunanlardı (Bkz. Köle). Bunların çoğu hizmetçi olarak hanım sultanların ve haremde vazifeli kadın görevlilerin emrinde hizmet ederek yetişirlerdi. Câriyelerin hepsi, uzun süre çok ciddi bir terbiyeden geçirilir, İslâm ahlâkı ve Türk örfüne göre yetiştirilir, çeşitli hizmetlerle vazifelendirilirlerdi. Temayüz edenlerinden pek azı, pâdişâhın özel hizmetlerini görmekle de vazifelendirilirdi. Bu dereceye yükselmek, câriyeler için pek büyük bir meziyet ve mazhariyetti ve uzun terbiyelerden sonra ulaşılırdı. Gerek pâdişâhın ve gerekse Harem-i Hümâyûnda bulunan diğer hânedan mensuplarının hizmetlerindeki câriyelerle olan muâmeleleri, İslâm hukûkuna uygundu. Keyfilikten, zevk ve safâya zebunluktan uzak olup, İslâmiyetin târif ettiği meşru âile hayâtının bir nümûnesiydi. Câriyelerden çoğu kendiliklerinden Müslüman olur, ya sarayda şerefli bir ömür sürerler veya münâsip kimselere zengin çeyizlerle gelin edilirler, yuva kurarlardı. Eski ve ortaçağlardaki krallık ve imparatorluk saraylarında yaşanan zevk ve safâhat âlemleriyle, bilhassa saraya mensup kadınların karıştığı entrikaların şehvetleri kamçılayan hikâyelerini dinleyip yazmağa alışmış bâzı Avrupalı muharrirlerle, onları taklit eden yerli isimler, hiçbir yabancının girmemiş, hiçbir uygunsuz haber duyulmamış olan Osmanlı sarayında da bu kâbil olayları çok araştırmışlar, yazacak hiçbir şey bulamamışlardır. Asırlar boyunca devam etmiş bir hânedan âilesinden şüpheli rivâyetler hâlindeki tek tük olayı ise, geniş hayalleriyle süsleyip bire bin katarak anlatmışlardır. Bilhassa Batı insanının ulaşmayı gâye edindiği zevk ve safâhat hayâtının Avrupa saraylarında görülen nümûneleri; onların târihte emsalsiz bir ihtişam sâhibi Osmanlı sarayında da benzeri bir hayat hayâl etmelerine sebep olmuştur. Çünkü Avrupalı için iktidar ve maddiyatın zevki ve safâyı teminden başka nihâî bir maksadı yok gibidir. Harem kelimesiyse, özellikle son zamanlarda çeşitli bahânelerle istismar edilmiş, Müslüman-Türk ahlâkının beşiği âile yuvası, çeşitli bozuk düşünce sâhiplerinin uydurma sözleriyle lekelenmek istenmiştir. Bu maksatlı iftiralarla dolu yazıların hedefi; târihteki, Türk ahlâk ve devletini aşağı düşürmektir. Bu tip maksatlı yazıların hiçbir vesikası ve değeri de yoktur. Harem kadınlarının hiçbiri, devrinde kendi hayâtını ve haremi anlatan kitap yazmamıştır.


Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20. yüzyılın başına kadar kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilâtlanmıştı. 1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilâtına giren Hava kuvvetleri, 1912’de de Osmanlı Devletinde kuruldu. Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genişlemesiyle, gönüllülerin, feth edilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilâtlanmaya gidildi. Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilâveten 1361 yılında yaya (piyâde) ve müsellem (süvâri) olmak üzere muntazam ve dâimî ordu teşkilâtı kuruldu (Bkz. Kapıkulu Ocakları). Osmanlı kara kuvvetleri piyâde, süvâri eyâlet askerleri, teknik ve yardımcı sınıflardan meydana gelirdi. Piyâdeler; acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvâriler de; sipâhi, silâhtar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı. Eyâlet askerleri timarlı sipâhiler ve yerli kulu teşkilâtı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Timarlı sipâhiler, Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup; timar sâhipleriyle, bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu teşkilâtı; yurtiçi, geri hizmet, kale kuvvetleri teşkilâtı olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teşkilâtı; belderanlar, cerahorlar, derbendciler, martalozlar, menzilciler, voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilâtı, yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilâtı, azaplar, gönüllü ve beşlilerden meydana gelirdi. Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü kuvvetleri olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçti. Akıncılar onlu sisteme göre teşkilâtlanmışlardı.


Osmanlı Deniz Kuvvetleri, Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hâkimiyet altına alınmasıyla sâhip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. İlk zamanlarda Karamürsel, Edincik ve İzmit’teki gemi inşâ tezgâhları, Sultan Birinci Bâyezîd Han (1386-1402) zamânında Gelibolu, Sultan Birinci Selim Han (1512-1520) zamanında Haliç, Sultan Birinci Süleyman Han (1520-1566) zamânında Süveyş ve zamanla Ruscuk, Birecik tersâneleri kuruldu. Bu tersânelerde kürekli ve yelkenli gemiler îmâl ediliyordu. Buharlı gemilerin keşfiyle 1827’de donanma, Buğu denilen bu gemilerle de donatıldı. Kürekli gemi çeşitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çete kayığı, brolik, celiyye, çamlıca, şayka, firkate, mavna, kalite, gırab, şahtur, çekelve, kırlangıç, baştarde ve kadırga kullanıldı. Yelkenli gemi çeşitlerinden de; ateş, ağrıpar, barça, brik, uskuna, korvet, kalyon, firkateyn, kapak ve üç ambarlı kullanıldı. Donanma-i Hümâyûnun başı 1867 yılına kadar kaptan-ı derya, bu târihten sonra da bahriye nâzırı ünvânını taşıdı. Osmanlı donanması, muazzam teşkilâtı, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün kâbiliyetli kaptan ve leventleriyle Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz’e hâkim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ile armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı. Osmanlı donanmasının 27 Eylül 1538 târihinde müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz Kuvvetleri günü olarak kabul edilmektedir.


Osmanlı Devleti, İslâm dîninin en yüksek makâmı olan halîfelik müessesesine de sâhip olduğundan, bütün dînî teşkilâtlar mevcuttu. Halîfe, şeyh-ül-islâm, kadıasker, kadı, müderris, nâib, kassam, şeyh, imâm, hatip, müezzin gibi dînî vazifeliler, bunlara ilâveten tekke ve zâviyelerde de pîr, dede, baba, postnişin vardı. Halîfelik makâmı, 1517’de Mısır’ın fethi üzerine Osmanlı Devletine geçmişti (Bkz. Halife). Şeyh-ül-islâm, ulemanın yâni âlimlerin başıydı. Fetvâ da verirlerdi. Fetvâ ve kıymetli eserleriyle tanınan meşhur şeyh-ül-islâmlar yetişti. En meşhurları Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Ebüssü’ûd, İbni Kemâl Paşa, Âli Cemâlî efendilerdir (Bkz. Şeyh-ül-islâm). Kadıasker; ilmiye mesleğinin en yüksek makamlarındandı. Ordunun şer’î ve hukûkî meselelerine bakardı. Dîvân-ı hümâyûn yâni hükûmet üyesiydi (Bkz. Kazasker). Kâdı; dînî ahkâma göre hüküm veren ve tatbik eden, hükümetin idârî tasarruflarına âit emirlerini yerine getiren makam, hâkim olup, şehrin de idârecisiydi (Bkz. Kâdı). Müderris; medrese öğretim üyesi, profesör karşılığı kullanılırdı. Dînî teşkilât mensubu olmalarına rağmen, müderrisler, dînî bilgilerde olduğu gibi, fen bilgilerinde de âlimdiler. Süleymâniye Medreseside müderrisler fennî ders okuturlardı. Müderrislerin dereceleri olup, yardımcıları da vardı (Bkz. Medrese). Nâib; şer’î mahkemelerde kadı adına çeşitli kararlar verebilir ve onun vekilidir. Kadı’nın vazife aldığı yerin büyüklüğüne göre naibleri olurdu. Kaza, kadı, bab, mevali, ayak ve arpalık naibleri olmak üzere çeşitleri vardı (Bkz. Nâib). Kassam; vefât edenlerin ve şehidin mirâsını varislere İslâm-ferâiz ahkâmına göre taksim etmekle vazifeliydi (Bkz. Feraiz Bilgisi). Şeyh; tekke, dergâh, zâviye, hankâh başında bulunurdu. Şeyh’e pîr, mürşit de denirdi. İmâm; câmilerde ve mescitlerde veya başka yerlerde cemâate namaz kıldıran vazifeliydi (Bkz. İmâm). Hatip; vaaz vermekle vazifeliydi. Her câminin bir, büyüklerinin birkaç hatibi olduğu gibi, gezici olanları da vardı. Müezzin; câmilerde ezân okumakla vazifeliydi. Tekkelerde şeyh, pîr, dede, baba, postnişin bulunur, tasavvuf kâidelerine göre derece alırlardı. Osmanlılarda dînî teşkilât mensuplarının hepsi imtihanla vazifeye alınıp, icâzetnâmeleri vardı. Dînî teşkilât mensupları başta pâdişâh olmak üzere, herkesten hürmet ve saygı görürlerdi. Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Ehl-i beyte çok hürmetkâr olan Osmanlı sultanları, Resûlullah efendimizin neslinden gelenler için Nakib-ül-eşraflık müessesesini kurdular. Peygamberimizin kızı Fâtımâtü’z-Zehra ile amcaoğlu ve dâmâdı hazret-i Ali’nin oğullarından hazret-i Hüseyin’in soyundan olana Seyyid, hazret-i Hasan’ın soyundan olana Şerif denir. Nakibül-eşrâflar, bu mübârek insanların haklarını korumak, adlarını, âilelerini, evlâdlarını ve bulundukları yerleri, işlerini kaydetmek ve dâvâlarına bakıp, sicillerini tutmakla vazifeliydi. Nakib-ül-eşrafın vekili olan Nakib-ül-eşraf kaymakamı ve alemdar adında yardımcıları vardı. (Bkz. Ehl-i Beyt)


Osmanlı Devletindeki bütün ilmî faaliyetler, İslâm dîni esaslarına göre müesseseleşti. Bütün teşkilâtlar Hanefî mezhebine göre teşkil ettirildi. İlmiye teşkilâtında; medrese, müderris, kadı, pâdişâh hocaları, kadıaskerler, nakibül-eşraf, müftü veya şeyh-ül-islâm ve bunların nezâretindeki müesseseler vardı. İlmiye teşkilâtının rütbeleri, dereceleri de vardı. İlmiye mensupları, başta pâdişâh olmak üzere, devlet adamları dâhil herkesten hürmet görürdü.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Şevval 1438
Miladi:
27 Haziran 2017

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter