Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı âlim ve evliyâsından. İsmi Yahyâ olup, Beşiktâşî diye de tanınır. Şamlı Ömer Efendinin oğludur. AslenAmasyalıdır. Beşiktâşî Müderris Yahyâ Efendi; İbn-i Ömer el-Arabî, Yahyâ bin Ömer Beşiktâşî ve Molla Şeyhzâde gibi isimlerle tanınıp meşhur olmuştur. 1494 (H.900) senesinde Trabzon’da doğdu. Babası Şamlı Ömer Efendi, uzun müddet Trabzon’da kâdılık yaptı. Yahyâ Efendi orada dünyâya geldi. Kânûnî Sultan Süleymân da, Trabzon’da aynı sene aynı haftada doğdu. Kânûnî ile süt kardeşi oldular. Kânûnî, Yahyâ Efendiye “Ağabey” derdi. İlk tahsilini, babasından ve orada bulunan başka âlim zâtlardan yapan Yahyâ Efendi, küçüklüğünden îtibâren ilim öğrenmeye başladı. Çok riyâzet ve mücâhede yaptı. Zâhir ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere, mânevî olgunluklara kavuştu. İlimdeki kemâlâtını arttırmak ve daha yükseklere kavuşmak maksadıyla, hilâfet merkezi olan İstanbul’ geldi. Zenbilli Ali Cemâlî Efendinin hizmet ve derslerine kavuştu. Vefâtına kadar derslerine devâm etti. Kânûnî Sultan Süleymân, sultan olunca, ona çok yakın alâka gösterdi ve yardım etti. Ali Cemâlî Efendinin vefâtından sonra müderris oldu. Yahyâ Efendi, uzun müddet çeşitli medreselerde vazîfe yaptıktan sonra, 1553 senesinde, Sahn-ı semân medreselerinden birine müderris tâyin edildi. İki sene sonra da emekli oldu. Emekliliğinden sonra inzivâya çekilip, yalnız kalarak hep ibâdet ve tâatle meşgul olmayı tercih etti. Beşiktaş’ta satın aldığı deniz kenarında bulunan bahçesinde, bir ev ve mescit yaptırdı. Sonraları evin etrâfında; medreseler, hamam ve orada kalanların barınacakları odalar ve yol üzerinde herkesin gelip geçtiği bir yerde de, çok güzel bir çeşme yaptırdı. Pek mahâretli olup, inşaat işlerini bizzat kendisi yapardı. Yahyâ Efendinin iyilik, ikrâm ve ihsânları pek çoktu. Bâzan şehrin ileri gelenleriyle ilim sâhiplerini dâvet eder, çeşit çeşit ikrâmlarda bulunurdu. Bâzan da fakirlere, yoksullara ziyâfet çeker, gönüllerini alırdı. Beşiktaşlı müderris Yahyâ Efendi, ömrünün sonuna kadar Beşiktaş’taki yerinde, ibâdet ve mücâhede ile vakit geçirdi. 1570 (H.978)te burada vefât etti. Cenâze namazını Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Bahçesi yakınında bulunan ve daha önceden hazırladığı kabrine defnolundu. Cenâzesinde vezîrler, âlimler, zenginler ve fakirlerden müteşekkil çok kalabalık bir cemâat hazır bulundu. Kabri üzerine İkinci Selim Han tarafından türbe yaptırıldı. Daha sonra gelen Osmanlı sultanları, Yahyâ Efendinin türbesi, câmi ve zâviyesiyle diğer külliyesinin bakım ve tâmirini büyük bir hassâsiyetle ve aksatmadan yapmaya devâm ettiler. Yahyâ Efendi, çeşitli ilimlerde söz sâhibi olup, naklî ilimlerden başka; tıp, hikmet, hendese ve fizik gibi aklî ilimlerde de mahâret ve ihtisâs sâhibiydi. Duâsı, Allahü teâlânın izniyle hastalara şifâ olurdu. Hem zâhirî, hem de bâtınî kemâlâtâ sâhipti. Ziyâretine gelenler, onun kereminden, kerâmetinden, hikmetli sözlerinden, tıbba dâir bilgilerinden, ilim ve fazîletinden istifâde eder ve feyz alarak dönerlerdi. Sohbetinde bulunanların herbirine; “Âşık” diye hitâb ederdi. Sohbetlerinde din büyüklerinden bahseder, onların menkıbelerini, güzel hâllerini anlatırdı. Kânûnî Sultan Süleyman Han, Yahyâ Efendinin pek yüksek bir zât olduğunu, Hızır aleyhisselâmla görüştüğünü bilir, kendisini de görüştürmesini isterdi. Aralarında geçen bir menkıbe şöyle anlatılır: Kânûnî, bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince, kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindi, birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin ahbâbı, devamlı Kânûnî’nin parmağındaki çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki yüzüğü çıkarıp; “Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz” diye uzattı. O zât yüzüğü aldı, evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaştı. O zât ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultan’a uzattı. Avucundaki suda, biraz önce denize attığı yüzük görünüyordu. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes yine çok hayret ettiler. Kânûnî elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiye dönerek; “Ağabey, neler oluyor?” deyince; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselâmdı.” cevâbını verdi. Bunun üzerine Kânûnî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince; Yahyâ Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız!” buyurdu. Yahyâ Efendinin iki oğlu olup, her ikisi de babaları gibi ilim ve irfân âşığı kimselerdi. Babalarının yolunda bulunmuşlar, vefâtlarında aynı türbeye defnolunmuşlardır. Yahyâ Beşiktâşî hazretlerinin şâirliği de kuvvetliydi. Müderris mahlasıyla tasavvufî şiirleri ve müretteb Dîvân’ı vardır.



Osmanlı devlet adamlarından. Edirne’de doğmuş olup, doğum târihi belli değildir. Yeniçeri ocağında Seksoncubaşı iken Peç Seferinde şehit düşen Süleyman Ağanın oğludur. Yeniçeri ocağında yetişti. Yirmi sekizinci ortada hizmet gördüğü için bu isimle anıldı. Çorbacılık ve muhzır ağalığında bulunduktan sonra yeniçeri efendisi oldu. Darphane nâzırlığı ve şıkk-ı sâlis defterdarlığı görevlerinde bulundu. Bu görevlerde gösterdiği başarılar ile kısa zamanda tanındı. Sultan Üçüncü Ahmed Han (1703-1730) zamânında başmuhâsebeci oldu. 1720 yılında bu görevde bulunduğu sırada Fransa’ya büyükelçi olarak gönderildi. İlk defâ devamlı elçilik görevi ile Fransa’ya giden Mehmed Çelebi,Paris’te bir yıl kadar kaldı. Dönüşünde seyâhati sırasında gördüklerini bir eser hâlinde pâdişâha sundu. Mehmed Efendinin Fransa’da sefirlik dönemini anlattığı Sefâretnâme’si târihî ve edebî açıdan bu alanda yazılmış en önemli eserlerden biridir. Kitabında İstanbul-Paris yolculuğu, Onbeşinci Louis tarafından kabul edilişi, katıldığı askerî merâsimler ve Paris’in ilgi çekici yerlerini konu edinmiştir. Diğer taraftan Mehmed Çelebi giyimi, hâli, tavrı, konuşması ve terbiyesiyle Osmanlı devlet adamlığının üstünlüğünü bütün Fransızlara kabul ettirdi. Başta saray olmak üzere ilim ve teknik kurumlarından geniş ölçüde saygı ve hürmet gördü. Eseri, 1757’de Fransızcaya çevrilerek Mehmed Efendinin 1721 Fransa Sefâretnâmesi adıyla basıldı. Osmanlı Devletinde ise ilk defâ 1867’de basılan Sefâretnâme’nin daha sonra pekçok baskısı yapılmıştır. Yirmisekiz Mehmed Çelebi, Paris’ten döndükten sonra çeşitli görevlerde bulundu. Siyâsî bir görevle Mısır’a da gönderildi. Patrona Halil isyânından sonra Kıbrıs’a gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi, 1732’de Kıbrıs’ta öldü. Kabri Magosa’daki fetih câmilerinden Buğday Câmii kenarındadır. Bu câmi günümüzde mâlesef tiyatro olarak kullanılmaktadır.


Osmanlı veziri. Babası Amasya ileri gelenlerinden Atabekzâde Abdullah Beydir. Doğum târihi bilinmemektedir. Çelebi Sultan Mehmed Amasya’dayken hizmetinde ve lalalığında bulundu. Ankara Savaşı (1402) sonrasında bozulan Osmanlı birliğinin tekrar sağlanmasında Çelebi Sultan Mehmed’e yardımcı oldu. Bunun mükâfâtı olarak da, Çelebi Sultan Mehmed’in Osmanlı birliğini sağlamasından sonra Amasya sancakbeyliğine tâyin edildi. Samsun ve civârında ve Sivas’ta çıkan isyanları bastırdı. 1415 yılında Murâd Çelebî (İkinci Murâd) Amasya sancakbeyliğine tâyin edilince Şehzâde’nin lalası oldu. Şehzâde Murâd’ın 1420’de tahta çıkması üzerine Amasya’dan ayrıldı. Bilâhare 1422 yılında vezirlik rütbesiyle Rum beylerbeyi olarak Amasya’ya gönderildi. Pâdişâh değişikliğinden istifâde edip karışıklık çıkarmak isteyen eşkıyâ ve yerli beylere karşı başarılı faaliyetler yaptı. Eşkıyânın tamâmına yakınını ortadan kaldırıp bir kısmını da yakalayarak muhâfaza altına aldı. 1434’te yaşlılığı dolayısıyla beylerbeylik vazifesinden alındı. 1441 yılında vefât eden Yörgüç Paşa Amasya’da câmi, imâret, medrese ve türbeden müteşekkil bir külliye yaptırmıştır.


Fâtih Sultan Mehmed Han devrinin meşhur vezirlerinden. Doğum yeri ve târihi hakkında bilgi yoktur. Sultan İkinci Murâd Hanın kızını alarak ona dâmât ve daha sonra başka bir hanımından kızını, Fâtih Sultan Mehmed Hana vererek kayınpeder oldu. Fâtihin şehzâdeliğinde lalalık yapan Zağanos Mehmed Paşa, ona Rumca ve Lâtinceyi öğretti. Sultan İkinci Murâd Hanın vefâtından sonra pâdişâh olan Fâtih Sultan Mehmed Hanın yakını, en güvendiği devlet adamı olarak vezirliğe yükseltildi. İstanbul’un fethi için genç pâdişâhı devâmlı teşvik etti. Rumeli Hisarının yapımında bizzat çalıştı. İstanbul kuşatmasında Cenevizlilerin harekâtına karşı bugünkü Beyoğlu sırtlarını tuttu. Haliç cephesi tamâmen Zağanos Paşa kumandasındaydı. Kuşatma esnâsında muhâsaranın kaldırılması gerektiğini ileri sürenlere karşı, büyük ve kahraman velî Akşemseddîn, Molla Gürânî, Molla Hüsrev’le birlikte muhâsaranın fethe kadar devâm etmesini istedi. İstanbul’un fethinde büyük faydası görüldü. Fetihten sonra Galata’nın Cenevizlilerden sulhla alınmasını sağlayan anlaşmayı imzâladı. 1460’ta Mora’da çıkan isyânı bastırmakla görevlendirildi. 1461’de Fâtih Sultan Mehmed Hanın Trabzon-Rum İmparatorluğuna açtığı sefere katıldı. Trabzon’un fethi üzerine buranın ilk sancakbeyi oldu. Daha sonra Gelibolu sancakbeyi ve kaptan-ı deryâlık vazifelerinde bulundu. 1469’da Balıkesir’de vefât etti. Balıkesir’de yaptırdığı pekçok eserin en önemlileri kendi adını taşıyan câmi ile çeşmesidir. Bir de hamam yaptırmıştır. Zağanos Mehmed Paşa, çalışkan, sadâkatle devletine bağlı, bilgili, hayırsever bir vezirdi. Oğlu Ahmed Çelebi, Sultan İkinci Bâyezîd ile Yavuz Sultan Selim Han devirlerinde iki defâ defterdârlık vazîfesi yapmıştır.


Osmanlı âlimlerinin meşhurlarından. Sekizinci Osmanlı şeyhülislâmıdır. İsmi, Ali bin Ahmed bin Cemâleddîn Muhammed, lakabı, Alâeddîn el-Hanefî er-Rûmî’dir. Evliyânın ve âlimlerin meşhurlarından olan Cemâleddîn Aksarâyî’nin torunudur. Dedesine nispetle Cemâlî denilmiş ve Ali Cemâlî ismiyle tanınmıştır. Evinin penceresinden bir zenbil sarkıtır, suâl sormak isteyenler, suâllerini kâğıda yazıp zenbile koyardı. O da çekip suâllerin cevâbını yazar, zenbili tekrar sarkıtırdı. Bu sebeple, Zenbilli Ali Efendi ismiyle meşhur olmuştur. Doğum târihi bilinmemekte olup, 1526 (H.932) senesinde İstanbul’da vefât etti. Türbesi Zeyrek Yokuşundadır. Aslen Aksaraylıdır. O zaman Aksaray, Karaman eyâletine bağlı olduğu için, kendisine Karamânî nispeti de verilmiştir. Zenbilli Ali Efendi, ilim tahsiline memleketinde başlayıp, Alâeddîn Ali bin Hamza Karamânî’den ders aldı. Bu ilk tahsilinden sonra İstanbul’a gitti. Orada, zamânın en meşhur âlimlerinden olan Molla Hüsrev’in derslerine devam edip, ondan ilim öğrendi. Daha sonraMolla Hüsrev, onu Bursa’ya gönderip, Sultan Medresesi müderrisi Hüsâmzâde Mevlânâ Muslihüddîn’den ders almasını tavsiye etti. Bu zâtın derslerine devam edip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. İlimde yetiştikten sonra hocası Mevlânâ Muslihüddîn, onu kendisine muîd (yardımcı müderris) seçti. Mevlânâ Muslihüddîn’in kızı ile evlenip dâmâdı oldu. Çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde, Edirne’de TaşlıkAli Bey Medresesine müderris olarak tâyin edildi. Fakir olduğu öğrenilince, pâdişâh tarafından kendisine, bir miktar kıymetli elbise ile beş bin akçe ihsan olundu. 1477 (H.882)’de Edirne’de Beylerbeyi, sonra da Sirâciyye Medresesine geçti. Bu sırada kendisini çekemeyenlerin tutumları karşısında, müderrislikten istifâ edip, bir rivâyete göre Şeyh Muslihüddîn Ebü’l-Vefâ’ya, diğer bir rivâyete göre de, Halvetiyye büyüklerinden Şeyh Mes’ûdî Edirnevî’ye talebe olup, tasavvufta kemâle geldi. Fâtih Sultan Mehmed Hanın vefâtından sonra, İkinci Bâyezîd Han tarafından, Bursa Kaplıca Medresesine müderris tâyin edildi. İznik’teki Orhan Gâzi, Bursa’daki Murâd Gâzi medreselerinde de müderrislik yaptı. Daha sonra, İkinci Bâyezîd Medresesi müderrisliği ve Amasya müftiliği vazîfeleri verilerek Amasya’ya gönderildi. Bir müddet bu hizmetlerde bulunduktan sonra, hacca gitmek üzere Amasya’dan ayrıldı. O sene Hicaz’da bâzı karışıklıkların çıkması sebebiyle, bir sene Mısır’da kalı ertesi sene hac yaptı. Mısır’da kaldığı sırada oranın âlimleriyle görüşüp, ilmî incelemeler ve müzâkereler yaptı. Ertesi yıl hacca gitti. Hacda iken, Efdalzâde Hamîdüddîn Efendi vefât edince, 1497 (H.903)’de şeyhülislamlığa tâyin edildi. İkinci Bâyezîd Han, Zenbilli Ali Cemâlî Efendi gelinceye kadar, fetvâ işlerinin Sahn-ı Semân Medresesi müderrisleri tarafından yürütülmesini emretti. Zenbilli Ali Efendiye ayrıca yeni yapılmış olan Bâyezîd Medresesi müderrisliğinde de vazîfe verildi. Bundan sonra, şeyhülislâmların, Bâyezîd Medresesinde müderrislik yapmaları da âdet hâline geldi. Yavuz Sultan Selim Hanın tahta çıkmasından sonra da vazîfesine devâm eden Zenbilli Ali Efendi, hak severliği ve doğruluğu ile dikkati çekmiştir. Pâdişâhın her hareketinde, İslâmiyete uymasında yardımcı olmuştur. 1516 (H. 922)’de yapılan Mısır Seferi için fetvâ vermiştir. Zühdü, takvâsı, istikâmeti ve doğruluğu ile meşhur olan Zenbilli Ali Efendi, dîne uymayan her çeşit hükme ve karara şiddetle karşı çıkardı. Celâlli olmasıyla tanınan Yavuz Sultan Selim Hanın, şiddetli hareketlerini bile teskine muvaffak olurdu. Bir defâsında Yavuz Sultan Selim Han, TopkapıSaray hazîne görevlilerinden 150 kişinin sorumsuz davranışlarından dolayı îdâmını emretmişti. Zenbilli Ali Efendi, bu karârı duyunca derhal dîvân-ı hümâyûna koştu. Vezîrler ayağa kalkıp saygı ile karşıladılar ve baş köşeye oturttular. Şeyhülislâmın dîvâna gelmesi âdet olmadığından, niçin geldiğini sordular. Pâdişâhla görüşmek istediğini söyledi. Durum Pâdişâha arzedildi. Yavuz Sultan Selim Han, huzûra girmesine izin verdi. Arz odasına girip selâm verdi. Pâdişâhın hürmet göstermesinden sonra, gösterilen yere oturdu. Sonra Pâdişâha; “Fetvâ vazîfesinde (şeyhülislâmlıkta) bulunanların bir işi de, Pâdişâhın âhiretini korumak, onları dînen hatâ olan şeylerden sakındırmaktır. Duyuldu ki, 150 kişinin îdâm edilmesine pâdişâh fermânı çıkmış. Fakat onların öldürülmeleri için, dînen bir sebep tespit edilmiş değildir. Recâ olunur ki, af buyrula!” dedi. Zenbilli Ali Efendinin bu sözlerine kızan Pâdişâh; “Bu iş saltanatın gereğidir. Âlimler böyle işlere karışırsa, devlet idâresi kargaşaya uğrar. Sorumsuzluklara göz yummak, beğenilecek tutum değildir. Bu işlere karışmak sizin vazîfeniz değildir.” deyince; “Bu karar âhiretinizle ilgilidir ve buna karışmak da bizim vazîfemizdir. Eğer affederseniz ne iyi, ne güzeldir. Yoksa âhirette cezâya müstehak olursunuz.” cevâbını verdi. Bu sözler Pâdişâhın kızgınlığını yatıştırdı. “Affettik!” diyerek lütûf gösterip, neşeyle sohbete başladı. Konuşma bittikten sonra, gitmek üzere ayağa kalkan Zenbilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim Hana; “Âhiretinizle ilgili olan hizmeti yerine getirdim. Mürüvvetle ilgili bir sözüm daha var.” dedi. Pâdişâh; “Onu da söyle.” deyince; “O sözüm de şudur ki, Pâdişâhın affına uğrayan o kişilerin, işlerinden el çektirilip, el açarak sokaklarda dolaşmaları, Pâdişâhın şânına lâyık mıdır?” dedi. Pâdişâh, bu isteği de kabul etmekle berâber, vazîfelerinde kusur ettikleri için, bunları tâzir edeceğini belirtti. Zenbilli Ali buna karşı da; “Tâzir (azarlama) Pâdişâhın reyine kalmıştır. Orasını siz bilirsiniz. Bizim arzumuzu kabul etmeniz bize yeter.” dedi ve teşekkür ederek, Pâdişâhın huzûrundan ayrıldı. Yavuz Sultan Selim Han da onu medhederek uğurladı. Zenbilli Ali Efendi, Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde de vazîfesinde kalıp, Rodos Seferine katıldı. Rodos’un fethinden sonra orada imâmlık ve hatiblik yapıp, İslâm müesseseleri kurdu. Zenbilli Ali Efendi; İkinci Bâyezîd Han, Yavuz Sultan Selim Han ve Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde olmak üzere, 24 sene şeyhülislâmlık yaptı. Ömrünü ilme, talebe yetiştirmeye ve İslâma hizmete harcamıştır. Üstün hâlleri, ahlâkı, başarılı hizmetleriyle meşhur olup, tasavvufta da kemâle ermiştir. Kendisine “Mevlânâ Sûfî Ali Cemâlî” de denilmiştir. Zenbilli Ali Efendinin El-Muhtârât adlı eseri bir fıkıh kitabı olup, çok kıymetlidir. Bundan başka; Muhtasar-ul-Hidâye, Âdâb-ül-Evsiyâ ve Risâle fî Hakk-ıd-Deverân adlı eserleri vardır.


Tanzimat devri yazar, şâir ve devlet adamlarından. Esas ismi AbdülhamidZiyâüddîn’dir. 1825’te İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğreniminin bir bölümünü Süleymaniye’deki Edebiye Mektebi ile Beyazıt Rüştiyesinde yaptı. Bir taraftan Arapça ve Farsça’yı öğrenirken, diğer taraftan da eline geçen dîvânları okudu. Hattâ divan şiirleri yazmaya başladı. 30 yaşına kadar Sadâret Mektûbî Kalemi memurluğunda bulundu. 1855’te Reşid Paşanın yardımı ile Mâbeyn Üçüncü Kâtibi oldu. Bu arada Fransızcayı öğrendi ve Fransızcadan eserler tercüme etmeye başladı. Fransızca ve bu sâyede elde ettiği Fransız kültürü Ziyâ Paşanın şahsiyetini değiştirdi. Sultan Abdülazîz Han devrinde Âli Paşa sadrâzam oluncaonu saraydan uzaklaştırdı. Evvelâ Zaptiye Müsteşarlığına tâyin edildi. Buradan da mutasarrıflık vazifesiyle Kıbrıs’a gönderildi. Bilâhare Meclis-i Vâlâ âzâlığına tâyin edildiğinden tekrar İstanbul’a döndü. Daha sonra Amasya ve Canik Mutasarrıflıklarında bulundu. Birinci Meşrutiyetin kurulmasına çalışan YeniOsmanlılarCemiyetine üye oldu. Nâmık Kemâl’le birlikte Paris’e kaçtı. 1868’de Londra’da Nâmık Kemâl ile Hürriyet Gazetesi’ni çıkardı. Sultan Abdülaziz Hanın tahttan indirilip şehit edilmesinden sonra yurda döndü ve Maarif müsteşarı oldu. Sultan İkinci Abdülhamîd Han devrinin ilk yılında Kanûn-i Esâsî Encümenliği yaptı. Vezir rütbesiyle Suriye ve Konya Vâlilikleri vazifesinde bulundu. Adana’da vâliyken 1880’de vefât etti. Kabri oradadır. Ziyâ Paşa, istikrarlı sitemli bir fikir adamı değildi. Devamlı değişen, zikzaklar çizen bir karaktere sâhipti. Bilhassa fikrî yönden batı tesiri altında kaldı. Kendisinde Fransız filozofu J.J. Rousseau (Russo)nun tesiri çok fazlaydı. Fikrî bakımından bu tesirlere rağmen, divan edebiyatı geleneğinden kopmadı. Harâbât isimli antolojisi eski geleneğin en güzel örneğidir. Hattâ bu eserindeki eskiye bağlılığı sebebiyle yakın arkadaşı Namık Kemâl’in sert hücumuna mâruz kaldı. Bununla berâber Ziyâ Paşa bir divan şâiri olamadı. Divan edebiyatına karşı sevgi duyup ve bu alışkanlığı devam ettirmekle berâber; hak, adâlet, ilerleme gibi siyâsî ve sosyal konuları işleyen, savunan şiirleri de vardır. Mevki ve makam hırslısı olan Ziyâ Paşa; makale, şiir, hiciv, antoloji ve edebiyat târihi türlerinde eserleryazdı. Mizah edebiyatının meşhur simaları arasına girdi. Nazım şekli, vezin ve dil olarak eskiye bağlı kaldı. Şinasi’den beri gelen yeni sanat ve dil görüşlerini savundu, Fakat: “Çıktıkça lisân tabiatından Elbette düşer fesâhatından” sözünü söylemekten kendini alamadı. Bu arada; hece vezni ve sâde dille bir de türkü yazdı. Nesirlerinde dili açık ve sâdedir. Konuşma diline yakın olmaya çalıştı. Yine makâlelerinde siyâsî ve sosyal konuları işledi. Anadolu’nun değişik yerlerinde idârecilik yaptığından, tenkitleri gözlemlere dayanıyordu. Bu bakımdan tesirli oldu. Büyük bir lügât ve gramer noksanlığından dertlidir Fakat bu konuda önemli bir çalışması yoktur. Başlıca eserleri: 1. Zafernâme (nazım-nesir karışık hiciv) Mizah edebiyatının önemli eseri sayılır. 2. Harâbât (3 cilt) Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler antolojisi. 3. Eş’ar-ı Ziyâ(şiirleri). Külliyet-i Ziyâ Paşa ismiyle Süleyman Nazif tarafından tekrar basılmıştır. Tercümeleri: 1) Viardot’tan; Endülüs Târihi, 2) Cheruel ile Lavallee’den Engizisyon Târihi, 3) J.J. Rousseau’danEmil’i, 4) Moliere’den Tartuffe’ünü tercüme etmiştir. Ziyâ Paşadan seçmeler: MUKADDİME-İ HARÂBAT’tan İster isen anlamak cihânı Öğrenmeli Avrupa lisânı Bilmek gerek ordaki fühunu Terk eyle taassub u cünûnu Taklit ile aslını unutma Milliyetini hâkir tutma. Bend İkbâl için ahâbı siâyet yeni çıktı; Bilmez idik evvel bu dirâyet yeni çıktı Sirkat çoğalıp lâfz-ı sadâkat modalandı. Nâmus tamam oldu, hamiyyet yeni çıktı. Düşmanlara, ahbabını “zem” oldu. Zarâfet; Dildârdan, ağyâra şikâyet yeni çıktı. Sâdıkları tahkir ile red kâide oldu; Hırsızlara ikram ü inâyet yeni çıktı. Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi, Hâinlere ammâ ki riâyet yeni çıktı. İsnad-ı taassub olunur merd-i gayura, Dinsizlere tevcih-i reviyyet yeni çıktı. İslâm imiş devlete pâpend-i terakki, Evvel yoğidi işbu rivâyet yeni çıktı. Milliyetin isyanı ederek her işimizde Efkâr-ı Firange tebaiyyet yeni çıktı. Eyvah bu bâziçede bizler yine yandık, Zîrâ ki ziyân ortada, bilmem ne kazandık Beyitler Müselsel bir esârettir zarûret her hükûmette Ki Sultan nâzırla, nâzır da hizmetkâra tâbidir. Nik ûbed herkes bulur âlemde, bir gün ettiğin Kendi çekmezse cezâ miras kalır evlâdına. Terkib-i Bend’den seçmeler: Dehrin ve safâ var acabâ sim üzerinde İnsan bırakır hepsini bin-i seferinde Onlar ki verir lâf ile dünyâya nizâmât Bin türlü teseyyüb bulunur hânelerinde Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde İnsana sadâkat yakışır görse de ikrâh Yardımcısıdır doğruların hazret-i Allah
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Şevval 1438
Miladi:
27 Haziran 2017

Söz Ola
Savaş yalnız sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,yenilgi kaderdir.
Sultan II. Abdülhamid Han
Osmanlılar Twitter