Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı târihinin büyük denizcilerinden. Doğum târihi kesin olmamakla birlikte, 1515 olarak tahmin edilmektedir. 1526 Mohaç Seferi dönüşünde saray hizmetine alınarak Enderunda yetiştirildi. Kapıcıbaşı ve Gelibolu Sancakbeyliği vazîfelerinde bulunduktan sonra Bahriye Beylerbeyliğine yükseltilerek, kırk yaşlarında Kaptân-ı deryâ oldu. Bu devirde donanma-yı hümâyûn ve Cezâyir donanması yılın on iki ayında Akdeniz’de seyredip, kuş uçurtmuyordu. Osmanlılar, Avrupa’da büyük devletler arasındaki dengenin bozulmaması için, Fransa Kralı İkinci Fransuva’nın annesinin yalvaran yardım taleplerini karşılamak üzere, Piyâle Paşa kumandasında büyük bir donanma gönderdi. PiyâlePaşa, 1555’te İstanbul’dan hareket etti. Turgut Reis’in de katıldığı donanma yardımda ve fetihlerde bulunarak, geri döndü. 1556-1557 deniz mevsiminde tekrar Akdeniz’e açılan Piyâle Paşa, bâzı limanları fethettikten sonra İstanbul’a döndü. 1558 sefer mevsiminde Akdeniz’e açılan Piyâle Paşaya Turgut Reis’in de katılmasıyla donanma-yı hümâyun Balear Adalarının hemen hemen her yerini Osmanlı hâkimiyetine aldı. Her seferde olduğu gibi, bu seferde de İspanyol donanması, donanma-yı hümâyûnun karşısına çıkmaya cesâret edemedi. İspanya Kralı İkinci Filip ve Papa’nın teşvikiyle hazırlanan büyük armada Osmanlılar tarafından üs olarak kullanılan Cerbe Kalesini 1560’ta almıştı. Bunun üzerine Piyâle Paşa komutasında hareket eden Osmanlı donanması, 9 Mayıs 1560 günü Cerbe’ye vardı. Turgut Reis’in muhârebenin üçüncü günü yetişebildiği târihin en büyük deniz savaşlarından biri olan Cerbe Muhârebesinde, Piyâle Paşa, kâbiliyetli ve becerikli amiralleriyle Haçlı armadasını iki-üç saat içinde perişan etti. Cerbe Kalesi de alındıktan sonra seferden dönen Piyâle Paşa, İstanbul’da büyük bir merâsimle karşılandı. Donanma-yı hümâyûn, yanında vezirler ve elçilerle berâber Alay Köşkü’nde bulunan Kânûnî Sultan Süleyman Hanı bütün toplarını kuru sıkı ateşleyerek selâmladı. Bu haşmetli manzara karşısında Kânûnî, yanındakilere; “İşte insan bütün bunları görüp gurura kapılmamalı, her şeyin cenâb-ı Hakk’ın müsâadesiyle olduğunu düşünüp, Allah’a şükürler etmelidir.” diyerek duygularını dile getirdi. Bu muhteşem sefer dönüşünde şehzâde Selim’in kızı Gevher Han Sultanla evlenen Piyâle Paşa, Osmanlı sarayına dâmât oldu. Her sene sefer mevsiminde bütün Akdeniz’i dolaşan Piyâle Paşaya, Malta Seferine hazırlanması görevi verildi. Büyük bir donanma ile Malta kuşatmasına katılan Piyâle Paşa, mevsim şartlarının bozulmasından dolayı ordunun İstanbul’a dönmesiyle geri geldi. 1568 yılında on dört senedir vazîfesini şanla şerefle yürüttüğü Kaptân-ı deryâlıktan Kubbe Vezirliğine getirildi. Böylece Osmanlı târihinde vezirlik rütbesini alan ilk denizci oldu. Kıbrıs Seferinde vezir olarak donanmaya kumandanlık etti. Kıbrıs’ın çıkartma ve fethinde büyük hizmetleri oldu. 1573 yılında son deniz seferine çıkan Piyâle Paşa, İkinci Vezir olduktan sonra, 21 Ocak 1578 yılında İstanbul’da vefât etti. Kasımpaşa’daki kendi yaptırdığı câminin yanındaki türbesine gömüldü. Osmanlı târihinin en büyük amirâllerinden olan Piyâle Paşa; İstanbul’da Eyüp, Kasımpaşa, Mercan ve Üsküdar’da, ayrıcaSakız, Kilidül-Bahir’de câmi ve başka hayır eserleri yaptırarak, adını hâlâ yâd ettirmektedir.



Osmanlı sadrâzamlarından. 1654’te İstanbul Eyüp’te doğdu. Terâzici Hasan Ağa adında birinin oğludur. İlk tahsilini Eyüp’te yaptıktan sonra Reîs-ül-Küttaplık Kalemine kâtip olarak girdi. Bu sırada şiire istidadı sebebiyle Nâbî ve Sâmî gibi devrinin büyük şâirlerinin meclisine devam ederek yükseldi. Râmi mahlasını aldı. 1686’da Dîvân-ı Hümâyûn Kalemine girdi. divan işlerindeki geniş bilgisi ve mahâreti göz önünde bulundurularak 1690 yılında Beylikçiliğe tâyin olundu. Yıllarca bu vazîfede bulunduktan sonra 1696’da Acem Bekr Efendinin yerine Reis-ül-Küttab oldu. Karlofça Antlaşması için yapılan görüşmelere murahhas olarak katıldı. Bu müzâkerelerde gösterdiği başarılarından dolayı pâdişâhın iltifâtını kazandı. 1703’te Daltaban Mustafa Paşanın yerine sadrâzam oldu. Yedi ay kadar sadârette kalan Râmî Mehmed Paşa, pekçok ıslahat hareketlerinde bulundu. Harpler dolayısıyla bozulmuş olan mâlî vaziyeti düzeltti. Tersane işlerini yoluna koydu. Millî Sanâyiye ehemmiyet verdi. Yerli çuha ve ipek sanâyiini teşvik etti ve her hususta himâye edileceklerini taahhüt etti. 1703’te İkinci Mustafa Hanın tahttan indirilmesiyle sonuçlanan Edirne Vak’ası ile Râmî Mehmed Paşa da görevinden alındı. Önce Kıbrıs (1703) ve arkasından Mısır vâliliğine getirildi. Bu görevdeyken halkın hoşnutsuzluğu sebebiyle azlolunarak Rodos’a sürgüne gönderildi. Burada 1704 yılında üzüntü içerisinde öldü. Râmî Mehmed Paşa işgüzar, geniş mâlumat sâhibi, mâlî işlerde ehliyetli ve gayretli bir devlet adamıydı. Arapça ve Farsça bilir, divan edebiyatında seçkin bir üslûp üstâdı olarak tanınırdı. Bursalı Mehmed Tâhir onun için; “Şiirde Nef’î ve Nâbî derecesinde en büyük simâlardan olmasına rağmen lâyık olduğu şöhreti bulamamıştır.” demektedir. Râmî Mehmed Paşanın başarılı gazellerinin yer aldığı bir Dîvân’ı, Karlofça sulh müzâkerelerini bütün teferruâtı ile anlatan Karlofça Sulhnâmesi ve 1400 kadar resmî yazının toplandığı Münşeât’ı başlıca eserleridir. Mücevher, tac-ı devlet kimseye sûd etmez ey Ramî Nice şah-ı cihanın çeşmi ol efserde kalmıştır.


Osmanlı sadrâzamlarından Tanzimat hareketinin mîmârı. Koca, Büyük Reşîd Paşa diye meşhur olmuştur. 1800’de İstanbul’da doğdu. Babası, İkinci Bâyezîd evkafı rûznâmecisi Mustafa Efendidir. İlk okuma yazmayı babasından öğrendi. Sonra medrese tahsiline başladı. Babasının 1810 yılında vefât etmesi üzerine tahsilini tamamlayamadığı gibi, devrin ilim dili olan Arapça ve Farsçayı da tam olarak öğrenemedi. Eniştesi Ispartalı Seyyid Ali Paşanın himâyesinde büyüdü ve bir müddet sonra onun mühürdârlığına tâyin edilerek, ilk memuriyetine başladı. 1821 Ekim ayında Rum isyânını bastırmak için, Mora seraskerliğine tâyin edilen eniştesiyle birlikte, sefere gitti. Seyyid Ali Paşa Mora seraskerliğinden azledilince, İstanbul’a geldi. Bu sırada Mısır’ın dîvân efendisi İbrâhim Efendinin kızı Emine Şerîfe Hanımla evlendi ve kayınpederinin konağına yerleşti. Bu evliliğinden ilk oğlu Mehmed Cemil doğdu. Bir-iki yıl sonra eniştesi ölünce, Emine Şerîfe Hanımı boşayarak, zenginliğine kapıldığı eniştesinin câriyelerinden olan Âdile Hanımla evlendi ve onun Kabataş’daki konağında yaşamaya başladı. İkinci evliliğinden Ali Gâlib, Ahmed Celâl, Mazhar ve Sâlih adında dört oğlu dünyâya geldi. 1826’da Bâbıâlî mektûbî kalemine memur oldu. 1827’de Osmanlı-Rus Harbi esnâsında, sefere memur edilen Sadrâzam Selim Mehmed Paşa, onu ordu kâtipliğine getirerek, berâberinde götürdü. Sefer dönüşü Pertev Efendinin tavsiyesiyle, Sultan İkinci Mahmûd Hanın iltifâtına kavuştu ve Fransızca öğrenmesi tavsiye olundu. Maaşı 1500 kuruşa çıkarıldığı gibi, amedî odası hulefâlığına tâyin edildi. 1829’da Girid Adası iânesine teşvik memuriyetiyle Mısır Vâlisi, Kavalalı Mehmed Ali Paşaya gönderilen Pertev Paşayla birlikte Mısır’a gitti. Mısır dönüşünü müteâkip, 1831’de amedî vekîli, 1832’de asâleten amedî tâyin olundu ve yabancı sefirlerle irtibâtını artırdı. 1832’de Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşanın isyânı sonunda, Mısır kuvvetlerinin Kütahya’ya kadar ilerlemesi üzerine, Mart 1833’te Mehmed Ali Paşanın oğlu İbrâhim Paşayla görüşmek üzere gönderildi. Varılan antlaşma neticesinde, Reşîd Beyin, Şam ve Haleb eyâletlerinden başka Fransız maslâhatgüzârının tesirinde kalarak, Adana muhassıllığını da İbrâhim Paşaya vermesi Sultan İkinci Mahmûd Hanın hiddetine sebep oldu. Fakat bâzı dostlarının teşebbüsleri netîcesinde affedildi. Reşîd Bey dâimî sefâretlerin kurulmasından sonra 1834 senesi Temmuz ayında fevkalâde orta elçilikle Paris’e gönderildi. Reşîd Bey, iyi bir tahsil görmediği, İslâm bilgilerinden ve millî meziyetlerden mahrum olduğu için kısa zamanda Avrupaî fikirlerin tesirinde kaldı. 1835 yılı Mart ayı sonlarında elçilik tercümanı Ruheddîn Efendiyi Paris’te maslâhatgüzâr bırakarak, İstanbul’a döndü. İstanbul’a gelişinden üç ay kadar sonra, büyükelçilikle tekrar Paris’e, sonra Eylül 1836’da, Londra büyükelçiliğine nakledildi ve hâriciye müsteşarlığı pâyesi verildi. Londra’da sefirliği sırasında Lord Stratfort Redklif Rading ile dostluk kurup, mason locasına girdi. Mustafa Reşîd Bey, 1837’de müşîr rütbesi verilerek hâriciye nazırlığına tâyin edildi. Hâriciye nâzırlığı sırasında, Sultan İkinci Mahmûd Hana, Avrupaî tarzda ıslâhâtlar yapılması teklifinde bulundu. Batılıların, Osmanlı Devletine, bilhassa Müslüman ve Hıristiyan tebea arasında eşitlik gözetilmediği için düşman olduğunu, müslim ve gayri müslim ayrılığının kaldırılması gerektiğini, bu hususlarla ilgili yapılacak ıslâhâtı, bir hatt-ı hümâyûnla îlân etmesini teklif etti. Hazırladığı lâyihada bu ıslâhâtın esaslarını pâdişâha arzetti. Ancak Reşîd Beyin anlattıklarının İngiliz isteklerinin aynısı olduğunu bilen İkinci Mahmûd Han, bunu reddetti. Mustafa Reşîd Paşa, hâriciye nâzırlığını bilfiil idâre ettiği bu dönemde, İngilizlerle, Osmanlı Devletini iktisâdî bakımdan çökertecek Baltalimanı Antlaşmasını imzâladı (1838). Baltalimanı Antlaşmasının imzâlanmasıyla, Osmanlı Devletiyle İngiltere arasında anlaşmazlığa yol açan hususlar, İngiltere’nin lehine çözülmüş oldu. Antlaşma yürürlüğe girdikten sonra; ötedenberi Osmanlı Devletinde uygulanmakta olan tekeller kaldırılınca, Osmanlı hazînesi, önemli bir gelir kaynağından mahrum edildi. Ayrıca iç ticâret Osmanlı vatandaşlarına münhasır olmaktan çıkarılarak istisnâsız bir şekilde İngiliz tüccarlarına verildi. Bir de bu antlaşmaya, antlaşma şartlarını isteyen bütün devletlere de istisnâsız uygulanacağı hükmü eklendi. Avusturya başbakanının; “İşte Osmanlı şimdi bitti.” diye ifâde ettiği Baltalimanı Antlaşması, esnaf ve tüccarlarımızı uşaklığa; devletimizi de borç bataklığına sürükledi. Mustafa Reşîd Paşa, 1838 Ağustos’unda hâriciye nâzırlığı uhdesinde kalmak üzere Londra büyükelçiliğine tâyin olunarak, İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Reşîd Paşa; “...Türkiye için en büyük iş, reâyâ meselesidir. Eğer reâyâya verilmesi gereken hak ve hürriyetlerden bahsetsem, ülkemde bana kötü bir Müslüman gözüyle bakılır. Hâlbuki İslâmlığın kurtuluşu reâyânın hür ve mesûd olmasına bağlıdır. Bu konuda yüksek sesle konuşmak Avrupa devletlerine düşer. İmparatorlukta (Osmanlı Devletinde), Hıristiyanlar üzerindeki baskı için sesinizi çıkaramaz mısınız? Ödeyemedikleri haraç için zavallılar horlanmakta ve ezilmektedir. Bu uygulamalar sizin âdil bir vergi dağılımı istemenizi gerektiriyor. Reâyâ, haraç yüzünden isyân etmekte ve düzenli vergi istemektedir. Vergi sistemi Hıristiyanlar için yerleşirse, Müslümanlara da bunu kabul ettirmek için önemli bir adım atılmış olacaktır. Böylece İmparatorluğun yenileşmesi için ilk mesâfe alınmış olacaktır...” (Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Turque, Documents et Memoires, volume-44) diyerek batılı devletleri Osmanlı Devletine müdâhaleye çağırıyordu. Reşîd Paşa ayrıca kendinin ve reformlarının, Osmanlı Devletindeki başarısının Mehmed Ali Paşanın başarısızlığı nispetinde olacağını biliyordu. Zîrâ Mehmed Ali Paşa, Mısır’da başarılı reformlar yapmış, batıya yanaşmadan da güçlü bir idârenin kurulabileceğini göstermişti. Reşîd Paşa ise, imparatorluktaki batılılaşmanın sembolü durumundaydı. Mehmed Ali Paşa mağlup edilmediği takdirde, Sûriye’ye de hâkim olacak, devlet içindeki tesir ve nüfûzu artacaktı. Bu durumun ise kendi siyâsî hayâtının sonunu getireceğini düşünen Reşîd Paşa, büyük tâvizler verme pahasına da olsa Mısır meselesine Avrupa devletlerinin müdâhalesini istedi. Onun bu tutumu, Sultan İkinci Mahmûd Hanın onu İstanbul’a çağırtmasına ve îdâmına irâde çıkarmasına sebep oldu. Fakat İstanbul’daki dostları vâsıtasıyla, Paris’e geldiğinde îdâmı haberini öğrenip gelmekten vazgeçti. Sultan İkinci Mahmûd Hanın vefâtı üzerine tahta çıkan yeni pâdişâh Abdülmecîd Hanın cülûsunu tebrik etmek üzere Ağustos 1839 başında İstanbul’a geldi. Osmanlı Devleti o sırada en buhranlı dönemlerinden birini yaşıyordu. Bu durumu fırsat bilen Reşîd Paşa İngiltere’de esaslarını tespit ettiği reformları avrupalıların ve bilhassa ingilizlerin yardımını sağlamak gibi bir bahâneyle 16 yaşındaki genç pâdişâh Sultan Abdülmecîd’e kabul ettirerek Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu adıyla meşhur olan Tanzîmât Fermânını yayınlattı. Gülhâne meydanında Reşîd Paşanın îlân ettiği bu ferman, yozlaşma ve mânevî değerlerden uzaklaşmaya yol açtı. Böylece Koca Osmanlı Devletinin içerden yıkılması, parçalanması plânlarının birinci ve en tesirli adımı atıldı. Bundan sonra Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak için anlaşanların oyununun ikinci perdesi açıldı. 15 Temmuz 1840’ta İngiltere, Rusya, Avusturya ve Purusya arasında Londra Antlaşması imzâ edildi. Buna göre Mehmed Ali Paşa, Girid, Adana, Sûriye, Hicaz ve Lübnan bölgesini derhâl boşaltacak, ordusunu ve donanmasını dağıtacak ve yalnız Mısır Vâliliğiyle iktifâ edecekti. Şâyet on gün içerisinde bu şartları kabul etmezse, adı geçen devletler müdâhalede bulunacaktı. Reşîd Paşa, Londra Antlaşmasının ültimatomlarını tebliğ etmek üzere müsteşarı Sâdık Beyi, Kâhire’ye yolladı. Mehmed Ali Paşa ise, Sâdık Beye; pâdişâhın herhangi bir fermânına karşı boynunun kıldan ince olduğunu söyleyerek, yabancı devletlerin bu gibi tehditlerinin Osmanlı Devletinin işlerine müdâhale olacağını, kendisinin bizzat pâdişâhla görüşmeye hazır olduğunu belirtip ültimatomları reddetti. Reşîd Paşa, Mehmed Ali Paşanın antlaşma tekliflerini dikkate bile almadan dört devletten Londra Antlaşmasının hükümlerine uymalarını istedi. Nitekim harekete geçen müttefik kuvvetler, 13 Kasımda Haleb’e ve 29 Aralıkta Şam’a girdiler. Mısır kuvvetleri bozularak geri çekildi. Bu andan îtibâren târihî İngiliz siyâseti bir defâ daha tekerrür etti. Londra Antlaşmasına göre, Mısır ve Sûriye’nin de Osmanlılara bırakılması îcâb ederken, bu bölgede güçsüz ve merkezden uzak bir yönetimin bulunması İngiliz menfaatine daha uygun görüldü ve bu eyâletler Mehmed Ali Paşaya verildi. Ciddî bir ordu ve donanmadan mahrum bulunan Osmanlı Devleti, bu emr-i vâkîyi kabul etmek zorunda kaldı ve 24 Mayıs 1841’de Mısır’ın statüsüyle ilgili ferman yayınlandı. Bu arada Mustafa Reşîd Paşa ile Mehmed Ali Paşa arasında yeni ihtilafların ortaya çıkması üzerine tekrar yabancı devletlerin müdâhalesine meydan vermek istemeyen pâdişâh, Reşîd Paşayı hâriciye nâzırlığından azletti ve Temmuz 1841’de Paris elçiliğine gönderdi. Paris’te bulunduğu sırada sağlık durumunun iyi olmadığından şikâyet eden Mustafa Reşîd Paşa, İstanbul’a dönmek istedi fakat bu isteği kabul edilmedi. Aşırı ısrârı üzerine İstanbul’a dönmesine müsâade edildi. Paris’ten İstanbul’a döndüğü sırada, Edirne vâliliğine tâyin edildiyse de gitmedi. İki yıl kadar memuriyetten uzak kaldı. Nihâyet 1843 yılı sonlarında tekrar Paris elçiliğine gönderildi. 1844 senesi sonlarında ikinci defâ hâriciye nâzırlığına getirildi. Bir müddet bu görevde kalan Reşîd Paşa, bilhassa İngilizlerin yoğun baskı ve faâliyeti sonucu 28 Eylül 1846’da sadrâzamlığa getirildi. İş başına gelir gelmez İskoç mason teşkilâtı üyesi Lord Rading ile büyük vilâyetlerde mason locaları açtırmaya devam etti. Böylece, Osmanlı Devletinin parçalanması, yıkılması için açılan câsusluk ve hıyânet ocakları çalışmaya başladı. Bu senelerde Avrupa’da fizik, kimyâ üzerinde dev adımlar atılıyor, yeni buluşlar, ilerlemeler oluyor, büyük fabrikalar, teknik üniversiteler kuruluyordu. Osmanlılarda ise, bunların hiçbiri yapılmadı. Hattâ Mustafa Reşîd Paşa, Fâtih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen, matematik derslerini, büsbütün kaldırdı. “Din adamlarına fen bilgisi lâzım değildir.” diyerek, kültürlü, bilgili âlimlerin yetişmesini engelledi. Mustafa Reşîd Paşa bir yıl yedi ay devâm eden bu vazîfeden, 27 Nisan 1848’de Sultan Abdülmecîd Han tarafından azledildi. Fakat üç buçuk ay sonra tekrar sadrâzamlığa getirildi. Üç buçuk yıl süren bu sadâreti sırasında Fransız akademisi örnek alınarak kurulan Encümen-i Dâniş açıldı. Bu sadâretten de 26 Ocak 1852’de azledilerek Meclis-i vâlâ reisliğine getirildi. Mustafa Reşîd Paşa, sadâretten uzaklaştırılmasının üzerinden kırk gün geçtikten sonra üçüncü defâ sadrâzamlığa getirildi. Beş ay kadar süren bu sadâretten de Dâmâd Fethi Paşa ile aralarında meydana gelen ihtilâf üzerine azledildi. Yerine Âlî Paşa getirildi. Reşîd Paşa ile Âlî Paşa şahsî hırslar yüzünden birbirleriyle çekişirken, bu durumdan faydalanan İngiltere, Hindistan’daki büyük İslâm devleti Gürgâniye’yi parçalamak ve Asya’daki Müslümanları başsız bırakmak istiyordu. Bu arada kendisine engel olacağından çekindiği Osmanlı Devletini başka meselelerle meşgul etmek için Rusya’yı, devamlı tahrik ederek bir Osmanlı-Rus Harbi çıkarmaya çalışıyordu. Sadrâzam Mustafa Reşîd Paşayı kandıran İngilizler, onun Rusya’ya karşı düşmanca tavır takınmasını sağladılar. Netîcede İngiltere’nin tahrikleri sonucu Rusya, Eflâk ve Boğdan’ı işgâl etti. 4 Ekim 1853’te Rusya’ya harp îlân edildi. 23 Ekim 1853’de Kırım Savaşı olarak bilinen harp fiilen başlamış oldu. Yaklaşık üç yıl devâm eden ve 30 Mart 1856’da Paris Antlaşmasıyla sona eren Kırım Savaşı, Osmanlı Devletinin toprak kaybına sebep olmamasına rağmen, siyâsî olarak aleyhine oldu. Devlet iktisâden çöktü. Osmanlı Devletini Rusya ile meşgul eden İngiltere, az bir kuvvetle Osmanlı Devleti yanında savaşa girip asıl maksadını gizledi ve büyük devletlerin dikkatini o yöne çekerek Hindistan’daki Gürgâniye İslâm Devletini yıktı. Topraklarını işgâl ederek, Hindistan hazînelerine sâhip oldu ve ticâretini geliştirdi. Ayrıca Osmanlıyı kullanarak Rusların sıcak denizlere inmesini de önledi. Öte yandan sıkıntı içerisine düşen Osmanlı Devleti, yine Mustafa Reşîd Paşanın dördüncü sadâreti zamânında ilk defâ borçlandı. Mustafa Reşîd Paşa, 4 Mayıs 1855’te sadrâzamlıktan azledilerek yerine, tekrar Âlî Paşa getirildi. Âlî Paşanın yaptığı her icraatı şiddetle tenkit etmeye başladı. Sâdece iktidâr hırsı sebebiyle Âlî Paşanın hazırladığı Hıristiyanlara daha fazla imtiyazlar tanıyan Islâhât Fermânına şiddetle karşı çıktı. Sultan Abdülmecîd Han, kaht-ı ricâl (adam kıtlığı) yüzünden, İngiliz elçisinin de tavassut ve teşvîkiyle 1 Kasım 1856’da Mustafa Reşîd Paşayı beşinci defâ sadrâzamlığa getirdi. Âlî Paşanın sadâretten ayrılmasını hazedemeyen Fransa hükümeti, Boğdan seçimlerine fesad karıştırıldığını iddiâ ederek, iptâlini istedi. Osmanlı Devletiyle siyâsî münâsebetlerini kesmeye kalkıştı. Fransa ve İngiltere hâriciyelerinin birbirleriyle temas ederek seçimin feshini kararlaştırmaları üzerine, Sultan Abdülmecîd Han sadrâzamı azlederek işin önünü almak istedi. Beşinci sadâretten 6 Ağustos 1857’de azledilen Mustafa Reşîd Paşa, Meclis-i tanzîmât reisliğine naklolunduysa da bir ay içinde oradan da alındı. 22 Ekim 1857’de altıncı ve son defâ sadârete getirildi ise de iki ay kadar sonra hastalandı. Bir müddet Bâbıâlî’ye gidemedi. 7 Ocak 1858 Perşembe günü hamamda geçirdiği kalp krizinden öldü. Bâyezîd’de Okçular Caddesindeki türbeye defnedildi. Hepsi Sultan Abdülmecîd Han zamânında, aralıklarla toplam altı sene sekiz ay on dokuz gün sadrâzam olan Reşîd Paşa, Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnunu hazırlayıp îlân ettirmekle; Osmanlı Devletinin temeline dinamit koydu ve kaht-ı ricâl (adam kıtlığı) devrinin açılmasına, Osmanlı Devletinin boynuna “Hasta adam” yaftasının takılmasına sebep oldu. Netîce îtibâriyle, Reşîd Paşa, iyi bir eğitim görmemiş, millî ve mânevî değerlerden yoksun yetişmiştir. Osmanlı Devletinin idârecilerinin en önemli özelliklerinden biri, önce devlete sadâkat vasfıdır. Reşîd Paşa bu vasıftan mahrumdu. Masonlukta yüksek derece sâhibi olması, bu mahrûmiyetine eklenince, devlet için zarârı telâfi edilemiyecek sonuçlar meydana getirdi. Nitekim Reşîd Paşadan sonra, onun yetiştirmeleri ve ardından da İttihat ve Terakkî mensupları, devletin kısa zamanda yıkılmasını sağladılar. Bugünkü sosyal hastalıkların çoğunda, onun açtığı yıkım hareketinin payı büyüktür. Batılıların Reşîd Paşa hakkında düşünceleri şu şekildeydi. Fransız elçisi Pontois, Paşayı; “Reşîd Paşada kendini gösterme ve yükselme merâkı aşırıdır. Bu yönü biraz övülür ve pohpohlanırsa, büyük tâviz elde etmek için küçük şeyler üzerine tâvizler verilirse, ondan her şey elde edilebilir.” diye târif etmektedir. Avusturyalı Goizot ise; “Mustafa Reşîd Paşada ülkesinde yapmak istediği işlerin başarısı için, çok lüzumlu olan vasıflardan biri eksiktir. Türkiye’de güçlü bir ıslâhatçı olmak için Türklük vasfı lâzımdır. Onda ise bu vasıf çok azdı. Gençliğinden îtibâren, Türkiye’nin Avrupa ile münâsebetleri konusuyla ilgilenmiştir. O daha çok Avrupalı bir diplomata benziyordu.” diye vasıflandırıyordu.


Osmanlı devlet adamı. Boşnak asıllı olup, 1500 yıllarında Bosna’nın doğusunda bir köyde doğduğu tahmin edilmektedir. Babası, Hacı Ali oğlu Mustafa Paşadır. Yeniçeri ocağına alınıp normal acemilikten sonra Osmanlıların en önemli okulu olan Enderûn’a girdi. Mohaç Seferine Kânûnî Sultan Süleymân’ın silahtârı olarak katıldı. Sefer dönüşü önce Diyarbakır ve ardından Anadolu Beylerbeyi oldu. 1539’da vezirliğe tâyin edilen Rüstem Paşa, aynı yıl Sultan Süleymân’ın kızı Mihrimah Sultanla evlendi. 1541’de ikinci vezir, 1544’te vezîriâzam oldu. Velîahd Mustafa Çelebi’nin ölümünden sonra bir müddet sadâretten ayrıldı ise de 1555’te ikinci defâ vezîriâzam oldu. İkinci defâ getirildiği bu makamda 1561’de ölünceye kadar kaldı. Şehzâde Câmii bahçesindeki türbesine gömüldü. Ciddiyeti, gülmeyen yüzü ile tanınan Rüstem Paşa, iyi bir asker, harp sanatı inceliklerine vâkıf bir vezirdi. Ordu ve donanmanın hazırlanmasında ve onların başarılarında büyük payı oldu. Avusturya ile Papalık, Fransa ve Venedik’in de katıldığı bir antlaşma imzâlamış ve Avusturya’yı yılda otuz bin duka altın ödemeye mecbur etmişti. Aldığı bâzı tedbirlerle de hazînenin gelirlerinin artmasını sağlamıştı. Rüstem Paşa, kendi adıyla anılan zarif câmiden başka, Anadolu ve Rumeli’de câmi, medrese, imâret, su yolu, köprü, kütüphâne gibi hayır eserleri; bunların bakımları için han, kervansaray gibi gelir kaynakları yaptırmıştır. Bunların yanında bıraktığı Tevârih-i Âli Osman veya Târih-i Rüstem Paşa adlı eseri önemlidir. Osmanlıların kuruluşundan kendisinin ölümüne kadar olan zamânı anlatan bu eserin en değerli bölümü Kânûnî Sultan Süleymân devridir.


On dokuzuncu yüzyılda yaşayan Osmanlı devlet adamlarından. 1811 yılında Sinop’un Ayandon köyünde doğdu. Hasan adında bir kayıkçının oğludur. Çocukluğunda âilesiyle İstanbul’a yerleştiğinden tahsiline burada başlayıp, devam etti. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra Tophâne’de açılan Asâkir-i Muntazam taburuna girerek bir müddet sonra teğmen oldu. Bu arada özel öğretmenlerden ders alarak Arapça, Farsça ve Fransızcayı öğrendi. Fransızcayı bilmesinden dolayı Seraskerlik Dâiresinde Nâmık Paşanın yanına verildiğinden “mütercim” lâkabı ile anılmaya başladı. Yüzbaşılığı sırasında Trakya, Anadolu ve Suriye’de görevlerde bulunduktan sonra binbaşı, alay emini, kaymakam ve 1839’da miralay (albay) oldu. Redif kuvvetlerinin kuruluşu ile görevlendirildiği zaman ferik (tümgeneral) rütbesindeydi. Yükselmesine devam eden Rüşdî Paşa, 1851’de seraskerliğe, çeşitli zamanlarda beş defâ seraskerlik, beş defâ sadrâzamlık makamına getirildi. Sultan Abdülazîz Hanın şehit edilmesi sırasında sadrâzam olarak bulunuyordu. Hayâtı boyunca zor ve sorumluluk isteyen görevlerden devamlı kaçması, hal olayında zorla bulunduğu düşüncesini akla getirmektedir. Sultan Murâd Han ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın ilk yıllarında sadârette kaldıktan sonra 1876’da görevinden istifâ ederek ayrıldı. Ali Suâvi olayından sonra istifâ eden Sâdık Paşanın yerine beşinci defâ sadârete getirildi. Fakat kabine kurarken bâzı şüpheli şahısların durumlarında ısrar etmesi ve Ali Suâvi taraftarlarını affettirmek için uğraşması sonucunda bir hafta sonra görevden alındı. Manisa’da yerleşen Rüşdî Paşa, Sultan Abdülazîz’in şehit edilmesiyle ilgili olarak İzmir’e götürülerek sorguya çekildi. Manisa’ya tekrar dönüp 1882 yılında öldü. Hâtuniye Câmii bahçesine defnedildi. Çalışkan, tedbirli, dürüst olduğu bildirilen Rüşdî Paşa, zor görevden kaçması, tehlikeli gelişmelerde hemen istifâ etmesiyle tanınır. Bu sebepten kısa sürelerle görevde kaldığı sadâret makâmında devlet ve millet yararına faydalı işler yapamadı.


Tanzimat devri devlet adamı ve şâir. 1838’de Erzurum’da doğdu. Babası çeşitli illerde vâlilik yapmış Esad Muhlis Paşadır. İyi bir tahsil gören Sadullah Paşa, babasının kontrolünde özel hocalardan Arapça, Farsça, Fıkıh, Akaid, Tabiiyye, Kimyâ veFransızca dersleri aldı. 1853’te ilk memuriyetine başlayarak mâliye Vâridat Kaleminde vazifelendirildi. Üç sene kadar burada çalıştıktan sonra Bâbıâli Tercüme Odasına geçti. Kısa zamanda memuriyette derecesi yükseldi ve sırasıyla Mesahib Kalemine (1866), Şûrâ-yı Devlet Maârif Dâiresi Başmuavinliğine (1868) ve ardından da Başkitâbetine (1870) geldi. Dîvân-ı Hümâyun Tercümanlığına (1871), Dîvân-ı Hümâyun Amedliğine ve Defter-i Hâkânî Nezâretine (1874), Temyiz MahkemesiReisliğine (1876), Ticâret Nezâretine ve Sultan Murâd’ın tahta geçmesiyle de Mâbeyn Başkâtipliğine (1876) tâyin edildi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han zamânında Bulgaristan Meselesini yerinde incelemek üzere Filibe’ye gönderilen komisyona başkanlık yaptı. Bu vazîfesini tamamladıktan sonra Berlin’e elçi olarak gönderildi. Buradayken Ayastefanos Antlaşması ile Berlin Kongresine ikinci murahhas olarak katıldı. Berlin’deki başarılı çalışmalarından dolayı vezirlik rütbesi verildi (1881). 1883’te Viyana Büyükelçiliğine tayin edildi. Ölümüne kadar burada kaldı. 1891’de Viyana’da intihar etti. Cenâzesi İstanbul’a getirilerek Sultan Mahmûd Hanın türbesinin bahçesine gömüldü. Sadullah Paşa, devlet adamlığı yanında edebiyatla da uğraşmıştır. Fakat yazdıklarının pek çoğu ele geçmemiştir. Yazdıklarının içinde en önemlisi On dokuzuncu Asır manzumesidir. Bu manzumede batının ilerlediği müsbet ilimlere, Türklerin de ayak uydurması gerektiğini savunmaktadır. Sadullah Paşanın batı dillerinden yaptığı tercümelerin en meşhuru Göl adlı eseridir. Berlin Mektupları, Charlottenbourg Sarayı, Paris Ekspozisyonu, Cevdet Paşaya Mektub bilinen eserleridir. Berlin Mektupları, Tanzimat devri seyahat edebiyatının ilk örnekleridir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Recep 1438
Miladi:
26 Nisan 2017

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter