Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı târihçisi ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Mehmed bin Ahmed’dir. Babası Ramazanzâde Nişancızâde Ahmed Efendidir. 1555 (H.962) senesinde doğdu. 1622 (H.1031) senesinde İstanbul’da vefât etti. Çeşitli medreselerde ilim tahsil ettikten sonra Hâce-i Sultânî Şeyhülislâm Hoca Sa’deddîn Efendiden icâzet (diploma) aldı. Başçı İbrâhim Paşa, Eyüpsultan’da Cezerî Kâsım Paşa ve Siyâvuşpaşa’da Fatma Sultan Medresesiyle Sahn-ı Semân (Fâtih) Medreselerinden birinde müderrislik yaptı. İki sene Bağdat kâdılığında bulundu. İstanbul’a çağrılarak Yenişehir kâdılığına tâyin edildi. 1603 senesinde Üsküdar kâdısı oldu. 1611 senesinde Haleb, 1612 senesinde ise tekrar Bağdat kâdılığına getirildi. 1613 senesinde bu vazîfeden ayrılıp, İstanbul’a döndü. Daha sonra Haleb ve Mekke-i mükerreme kâdılığı yaptı. 1621 senesinde Edirne kâdılığına tâyin oldu. Ancak vazifesine giderken yolda vefât etti. Eserleri: 1) Mir’ât-ı Kâinât: Mahlûkâtın yaratılışından Kânûnî Sultan Süleymân Hanın vefâtına kadar geçen hâdiseleri anlatmıştır. Nişancızâde Mehmed Efendinin bu eseri hakkında büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri; “Mir’at-ı Kâinât isimli bir kitap vardır. Bilhassa ikinci kısmı Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) îtibâren çok hoştur.” buyurmuştur. 2) Nûr-ul-Ayn fî Islâh-ı Câmi-il-Füsuleyn: Çelebi Sultan Mehmed Han tarafından îdâm ettirilen Şeyh Bedreddîn’in bozuk fikirlerini ihtivâ eden Câmi-i Füsuleyn adlı eserine cevaplar vermiştir. 3) Husûl-ül-Merâm min-Usûl-il-Îmân, 4) Siyer-ül-Enbiyâ-il-İzâm vel-Hulefa-il-Kirâm, 5) El-Fetâvâ-yı Rûmiyye, 6) Mir’at-ül-Eyyâm.



Osmanlı Devleti sadrâzamlarından. Salankamen Muhârebesinde şehit olan Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşanın büyük oğlu olup, ilmi, fazlı, vâliliklerinde dürüst ve âdilâne hareketi ve muvaffakiyetiyle şöhret bulmuş vezirlerdendir. DemirkapılıFâzıl Süleyman ve Kayserili Hâfız Ahmed Efendi gibi devrinin önde gelen âlimlerinden ders aldı. Babasının ölümünden sonra bir müddet Köprülü âilesinin vakıflarını mütevelli olarak idâre etti. 1696’da İkinci Avusturya Seferine katıldı. 1700’de altıncı vezir olarak Dîvân-ı Hümâyûna girdi. 1701’deErzurum vâliliğine, 1702’de Daltaban Mustafa Paşanın vezîriâzam olması dolayısıyla Anadolu vâliliğine getirildi. Ağrıboz, muhâfızlığı ile Kandiye ve Bosna vâliliklerinde bulundu. 1710’da İkinci Mustafa Hanın kızı Ayşe Sultanla evlendi. Aynı yıl Çorlulu Ali Paşanın yerine vezîriâzam oldu. Ancak Nu’mân Paşanın şöhreti dolayısıyla Anadolu ve Rumeli’den birçok dâvâ sâhibi haklarını almak için İstanbul’u doldurdular. Bu karışıklıklar sebebiyle altı ay kadar sonra azledilerek yeniden Ağrıboz muhâfızlığına gönderildi. 1714’te Bosna vâliliğine getirilen Nu’mân Paşa Karadağlıların isyânını şiddetle bastırmak sûretiyle mühim bir gâileyi önledi. 1715 Şubatında Silifke sancağıyla Anadolu’da eşkiyâ te’dibine memur oldu. 1716’da Kıbrıs vâliliğine tâyin olundu. Daha sonra Avusturya’nın âni bir hareketle Tuna ve Sava nehirlerini aşması ihtimâli üzerine Kıbrıs vâliliği üzerinde kalmak üzere Bosna serdarlığına getirildi. Nu’mân Paşa, Bosna Hersek Serdarlığı sırasında düşmana karşı muvaffakiyetle karşı koydu ve Belgrad’ın Avusturyalılar tarafından işgâli esnâsında Bosna’ya yaptıkları taarruzlara, karşı taarruzlarla cevap vererek Avusturya kuvvetlerini mağlup etti ve Bosna’ya sokmadı. 1718 Ağustosunda Girit vâliliğine getirilen Nu’mân Paşa Şubat 1719’daKandiye’de vefât etti. Divanyolundaki Köprülü Türbesine defnedildi. Nu’mân Paşa ölümünde elli yaşında bulunuyordu. Pekçok vilâyet ve sancakta görev yaptığından eyâlet idâresinde tecrübe sâhibiydi. Âlim olup bilhassa ilm-i kelâm ve ilm-i hadiste derin araştırmaları ve ihtisası vardı. Peygamber efendimizin hayatları ile İmâm Sehl bin AbdullahTüsterî’nin sözlerini toplayarak birer eser yazmış ve bir de mantık kitabı kaleme almıştır. Ayrıca tasavvuftan İmâm Ebü’l-Kâsım Abdülkerîm Kuşeyrî’nin meşhur Risâle-i Kuşeyriye’sini hülâsa etmiştir.


Büyük Türk denizcisi. Muhtemelen 1470 yılında Midilli’nin Bonova köyünde doğdu. babası, Yâkub Ağa 1462’de Midilli’nin fethine iştirak etmiş ve Bonova köyü kendisine tîmar olarak verilmişti. Burada yerleşip evlenen Yâkub Ağanın İshak, Oruç, Hızır ve İlyas adını verdiği dört oğlu olmuştu. İyi bir öğrenim gören kardeşler, devrin denizci milletlerinin lisanları olan İtalyanca, İspanyolca, Fransızca ve Rumcayı öğrenerek yetiştiler. Gençliğinde gemiciliği ve deniz ticâretini çok iyi öğrenen Oruç Reis, cesâreti, zekâsı ve teşebbüs kâbiliyetiyle kısa zamanda gemi sâhibi oldu. Suriye, Mısır, İskenderiye ve Trablusşam’a mal taşıyor, oradan aldıklarını Anadolu’ya getiriyordu. Oruç ve İlyas reisler, bir seferinde Midilli’den Trablusşam’a giderken, Rodos şövalyelerinin büyük harp gemileriyle karşılaştılar. Çarpışmada İlyas Reis şehit düşüp, Oruç Reis esir oldu. Rodos’ta zindana atılan Oruç Reis, çok eziyet ve sıkıntı çekti. Uzun uğraşmalardan sonra buradan kurtuldu. Muhtemelen üç sene esir kalan Oruç Reis, esâretten kurtulduktan sonra, bir müddet Memlûk Devleti hizmetinde amirallik yaptı. Burada uzun zaman kalmayıp, Şehzâde Korkut’un verdiği on sekiz büyük harp gemisine komutan oldu. Bunlarla Rodos kıyılarında basılmadık yer bırakmayan Oruç Reis, ânî bir baskın netîcesinde gemilerini kaybetti. Leventleriyle birlikte bu baskından kurtulduktan sonra Şehzâde Korkut’a tekrar mürâcaat etti. Kendisine, biri yirmi dört oturak, ikincisi yirmi iki oturak iki harp gemisi verildi. Şehzâde Korkut’un elini öpüp hayır duâsını aldıktan sonra Akdeniz’e açıldı. Seferlerinde pekçok ganîmet, ticâret malı ve esir aldı. On senedir uğramadığı Midilli’ye gelerek kardeşlerine, akrabâlarına, fakir ve muhtaçlara, yetimlere pekçok mal dağıttı. Türk denizcilik târihinde mühim bir yeri olan Cerbe Adası Oruç Reis tarafından 1513 yazında feth edildi. Burayı kendisine üs edinip, Doğu ve Batı Akdeniz’de pekçok gemi zaptetti. Papa’ya âit o zamânın dev harp gemilerini ince tekneleriyle ele geçirmesi, şöhretini Avrupa ve İslâm dünyâsının en küçük köylerine kadar ulaştırdı. O târihe kadar bir çektirinin, bir baştardayı ele geçirmesi işitilmemişti. Gemi elde edilince kendisi dâhil bütün leventlerine İtalyan elbiselerini giydirdi. Oruç Reisin arkadan gelen ikinci harp gemisini ele geçirmesi pek kolay oldu. Zîrâ ateş başlayıncaya kadar İtalyanlar bu gemiyi kendi gemileri zannetmişlerdi. Cezayir’de bir devlet kurmaya karar veren Oruç Reis, kısa zamanda bu toprakları ele geçirdi. İspanya Kralı Şarlken, Cezayir’e donanma gönderdiyse de, Oruç Reis’i elde ettiği yerlerden çıkaramadı. Becâye kuşatması sırasında Oruç Reis sol kolundan ağır yaralandı ve hekimlerin tavsiyesiyle bu kolu dirsekten kesildi. Tek kolla mücâdelede de şevk ve azminden hiçbir şey kaybetmeyen büyük deniz kurdu, iyileşince derhal denize açıldı ve pekçok gemi ele geçirdi. Çok güç durumda olan Endülüs Müslümanlarına yardım ederek onların binlercesini Kuzey Afrika’ya taşıdı. Bu hareketleriyle bütün İslâm âleminden duâ aldı. Kardeşleriyle Kuzey Afrika’yı Hıristiyanlara karşı savunmakla kalmayıp, Endülüs Müslümanlarından gelenleri iskân ediyor, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını temin ediyordu. Elindeki bir avuç inanmış, Allah’ın dînini yaymaktan başka bir düşünceleri olmayan serdengeçtilerle devrin en büyük denizci Hıristiyan devleti olan İspanyollarla bitmek tükenmek bilmeyen mücâdelelerine devâm ediyordu. İspanya kralı Avrupa’nın pekçok ülkesini elinde bulundurduğu gibi Amerika’da da sömürgeleri vardı. Cezayir’in doğusunda, İspanya’nın nüfûzu altında bulunan Tlemsan’ı elde eden Oruç Reis, İspanyollardan yardım alan Tlemsan emirine karşı elde ettiği yerleri müdâfaa etti. Topraklarını yedi ay boyunca cansiperâne müdâfaa etti. Yerli halkın ihânet etmesi üzerine, Cezayir’e dönmek için düşman muhâsarasını yarıp dışarı çıkmaya çalıştı. Kırk levendiyle orada târihlere geçen bir destan yazdı. Düşmanı yararak bir kısım leventleriyle birlikte ırmağı geçti. Ancak yirmi kadar levendi düşman tarafında kalmıştı. Oruç Reis, kurtulma ümîdi olmadığını bile bile leventlerini yalnız bırakmamak için tekrar düşmanları arasına daldı. Nehri geçmeye çalışırken leventlerinin çoğu şehit oldu. Denizlere sığmayan tek kollu kahraman Oruç Reis, yanındaki son levendin de öldüğünü gördükten sonra aldığı iki ok yarası sonucu Rio Solado Nehri sularına düşüp, şehâdet şerbetini içti. 1518’de şehit olduğunda kırk sekiz yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Sınır boylarında akıncıların yaptıkları, yıldırma ve fethe hazırlama faaliyetlerini denizde gerçekleştiren cesâret ve kahramanlık timsâli deniz kurtlarından biri olan Oruç Reis, katıldığı muhârebede can ve mal endişesi duymazdı. Elde ettiği ganîmetleri fakir ve kimsesizlere, leventlerine dağıtır, varını yoğunu cihâd ve gazâ için sarfederdi. Cömert, âlicenap, yardımsever, merhametli olan Oruç Reis, ciddî ve sertti. Bütün leventleri tarafından bir baba gibi sevilirdi. Çok iyi bir muhârip, tehlikeli zamanlarda en iyi çâreleri bulmakta zorluk çekmeyen komutan, İslâmiyeti yaymaktan başka bir şey düşünmeyen korkusuz, cüretkâr ve zekî bir insandı.


İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden. Asker, siyâset adamı. Doğum yeriyle anne ve babasının kimlikleri bilinmemektedir. Askerî künyesinde doğum târihi 1878 yazılıdır. Anne ve babası küçük yaşta öldüğü için Beylerbeyili Defterdar Cemal Beyle eşi Hayriye Hanım tarafından büyütüldü. Küçük yaştan îtibâren husûsî bir tahsil gördü. Arapça, Farsça ve Fransızca dersler aldı. Cemal Bey, Ömer Nâci’nin sivil hayatta ilerlemesini istediği hâlde, o, askerliği tercih etti. 10 Şubat 1902’de Harbiye’den mülâzım (teğmen) olarak mezun oldu ve Üsküp civârında Preşova’da bulunan bir kıt’aya tâyin edildi. 1903’te, kumandanı olan Edirneli Binbaşı Mehmed Ali Beyin kızı Emine Hanımla evlendi. 1905’te Jandarma teşkilâtını düzenlemek üzere vazîfelendirilen İtalyan Generali Georgi Paşanın yâveri ve tercümanı olarak tâyin edildi. Selânik’e gelerek yerleşti. Burada Çocuk Bahçesi adlı haftalık mecmuada yazılar neşretmeye ve pâdişâha karşı siyâsî faâliyetlerde bulunmaya başladı. 1906’da İttihat ve Terakki Cemiyetinin kuruluşunda bir mühim dönüm noktası teşkil eden Osmanlı Hürriyet Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı. Devlete ve pâdişâha karşı giriştiği yıkıcı faaliyetleri sebebiyle tâkibâta uğrayınca, 1907’de Paris’e kaçtı. Paris’e vardıktan sonra, Şûrâ-yı Ümmet dergisinde imzâsız yazılar neşrederek Parisli Jön Türk çevrelerinde sevinçle karşılandı. Osmanlı Hürriyet Cemiyetiyle Vatan ve Hürriyet Cemiyeti adlı iki kuruluşun Pâris’te Ahmed Rızâ Beyle yaptıkları müzâkereler netîcesinde, tek bir adla Terakki ve İttihat ve en son İttihat ve Terakki Cemiyeti hâlinde birleşmesinde önemli rol aldı. Meşrûtiyetin îlânından önce Rusya yolu ile Kafkasya’ya oradan da İran’a geçti. İttihat veTerakkinin hatiplerinden olan Ömer Nâci, Van’a geçerek devlet ve pâdişâh aleyhindeki faaliyetlere katıldı. Bâbıâli’nin tâkibinden kurtulmak için tekrar İran’a döndü. İran Âzerbaycanı’nda bir Türk şehri olan Hoy’da kalmaya karar verdi. Bu şehirde Sırat-ı Müstakîm adında bir mecmua çıkaran Mirzâ Saîd’le buluştu. Paris’te tahsil görmüş olup oradaki Jön Türklerle münâsebet kurmuş olan Mirzâ Saîd, Ömer Nâci’yi Sırat-ı Müstakîm adındaki mektebine müdür yaptı. Bu müdürlüğü sırasında Farsça lisanını ilerletti. Bir taraftan da Âzerbaycan şîvesi ile nutuklar verdi. İran Âzerbaycanı’nda meşhûrlar arasına girdi. İran’da meydana gelen karışıklıklar üzerine dergisi ve mektebi kapanan Mirzâ Saîd’le birlikte çete teşkil ederek dağlara çıktı. Bir müddet çetecilik yaparak dağlarda yaşadılar. Birgün İran Şâhı’nın kuvvetli bir tâkip kolu ile çarpışmak zorunda kaldılar. Ömer Nâci birkaç arkadaşı ile birlikte yakalandı. Tutuklanarak Tahran’da hapsedildi. 1908 Temmuz’unda Türkiye’de meşrûtiyet îlân edildikten sonra, İttihatçıların araya girmesiyle serbest bırakılan Ömer Nâci, Ermeni Taşnak çete reislerinden Aşhan, Murâd ve Mirzâ Saîd’le birlikte Muş’a geldi. Buradan Erzurum’a giderek İttihat ve Terakkinin doğuda teşkilâtlanması için çalıştı. Meşrûtiyetin duyurulması ve anlatılması için halk kitleleri, gençler, askerler arasında Anadolu ve Rumeli’de yurdun dört bucağında nutuklar, konferanslar, müsamereler, mitingler düzenleyen İttihat ve Terakki hatiplerinin başında yer alan Ömer Naci, Trablusgarb Savaşına gönüllü olarak katıldı. İkinci dönem meşrûtiyet meclisinde İttihat ve Terakki Partisi Kırklareli Mebûsluğu yaptı. 23 Ocak 1913’te İttihat ve Terakkinin Kâmil Paşa hükûmetine karşı düzenlediği kanlı Bâbıâlî baskınında önemli rolü oldu. Babıâli baskınını yapma karârının alındığı toplantılara katıldı. Baskın sırasında ise, baskıncıların en önünde yer aldı. Bâbıâlî önünde yaptığı bir konuşma ile o zamânın romanlarına konu oldu. 1916 senesine doğru İttihat ve Terakki mensupları arasında başta bulunanlara karşı başlayan hareketin içinde yer aldı. İttihat ve Terakkinin başında bulunanlar ona fenâ bir muâmele yapmaktan çekindiler. Yalnız İstanbul’dan ideâline uygun bir vazîfeyle uzaklaştırmayı düşündüler. Irak yolu ile tekrar İran içine giderek oradaki Türkleri ayaklandırma vazîfesini verdiler. Aradan birkaç ay geçtikten sonra, Kerkük’te tifüs hastalığından öldü. Orada defnedildi. Mısır Vâlisi Haydar Beyin teşebbüsüyleKerkük’te Ömer Nâci adına bir anıt yaptırıldı.


Osmanlı târihçisi ve devlet adamı. Güney Macaristan’da Mohaç ile Zigetvar arasındaki Peç kasabasında 1574 yılında doğdu. Babası, Bosna’da Alaybeyoğulları diye tanınan bir âileye mensup olan Câfer Beydir. Annesi ise Sokullu âilesindendir. Peçevî İbrâhim, ilk tahsiline babasının sancakbeyi bulunduğu Peç’te başladı. On dört yaşında babası ölünce, Budin Beylerbeyi olan Gâzi Ferhad Paşanın yanına giderek orada tahsiline devam etti. Bilâhare Bosna’ya gelerek öğrenimini tamamladı. Âile geleneklerine uygun olarak serhad boyunda vazife aldı. Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa, 1593 yılındaki Osmanlı-Avusturya Seferi sebebiyle oraya gelince, emrine girdi. Lala Mehmed Paşanın katıldığı bütün askerî hareketlerde bulundu ve on beş sene yanında kaldı. 1593-1606 yılları arasında devam eden Nemçe Seferindeki olayları bizzat gördüğü gibi, siyâsî müzâkerelerde de yazılı tercüman veya delege olarak bulundu. Estergon Kalesi ele geçirildiğinde, fetih müjdesini sultana götürünce huzûra kabul edildi ve Pâdişâh Birinci Ahmed Han (1603-1617) tarafından hil’at giydirildi. Sadrâzam Lala Mehmed Paşa, İstanbul’a dönünce onunla berâber geldi. Sadrâzamın 1606’da ölümünden sonra yeni sadrâzam Derviş Paşa tarafından İnebahtı, Eğriboz, Karlı ili sancaklarının tahriri ve yoklamasıyla vazifelendirildi. Kuyucu Murâd Paşa zamânında başka vazife verildiyse de kabul etmeyerek memleketi Peç’e döndü. Bir müddet burada kaldıktan sonra, 1618’de Diyarbekir defterdarlığına tâyin edildi. Tokat, Tuna ve Anadolu defterdarlıklarında bulunduktan sonra Kırka Sancakbeyi olarak memleketine döndü. Buradan bâzı defterdarlık vazifelerine tâyininden sonra 1641’de resmî vazifelerden tamâmen ayrıldı. Peç’te ve Budin’de sâkin bir hayat yaşayarak ölümüne kadar meşhur iki ciltlik Peçevî Târihi’ni yazmakla vaktini geçirdi. Macar dilini çok iyi bilmesi, yabancı târih kitaplarını da tetkik etmesine yardımcı oldu. Peçevî İbrâhim’in ölüm târihi kat’î belli değildir. 1649 veya 1651 olarak tahmin edilmektedir. Kabri memleketindedir. Peçevî İbrâhim Efendi, meşhur târih kitabını yazmaya 1640 târihinde başladı. Macaristan’ın Osmanlı yönetimindeki târihini ve bunların geçirdiği değişiklikleri anlatan eserini, Budin Beylerbeyi Kara Mûsâ Paşaya sundu. Onun tavsiyesiyle barış zamânındaki olayları da içine alacak şekilde eserini yeni baştan yazarak genişletti. Kânûnî Sultan Süleyman Hanın 1520’de, tahta geçişinden 1648’e kadar geçen olayları anlattığı eserine, daha sonraki senelerde Tameşvar Defterdârı Belgradlı Mustafa ibni Ahmed Efendi 1635-1648 yılları, Mehmed Paşa 1640-1648 yılları için zeyl (ek) yazdılar. 1520-1648 yılları arasındaki Osmanlı târihini en iyi anlatan, kaynak olan bu eser, yazılı kaynaklardan başka, yazarın kendi müşâhedelerini ve hâtıralarını da içine toplamıştır. Eser, Târih-i Peçevî adıyla 1864-1866 yıllarında bastırıldı.


Tanzimat devri devlet adamı, şâir ve yazarlarından. 1824 senesinde Erzurum’da doğan Ethem Pertev Paşa, Kiğılı Söylemezoğlu Fennî Efendi adlı bir memurun oğludur. İlk öğrenimini babasının vazifeli olarak bulunduğu Gümüşhane, Samsun ve Şebinkarahisar gibi yerlerde gördü. Babasının ölümünden sonra kendisi de devlet hizmetine girdi. Trabzon, İzmir, Rodos, Bursa mektupçuluklarında bulundu. Berlin elçiliğinde başkâtiplik yaptı. Almanca ve Fransızca öğrendi. Avrupa’da bulunduğu sırada, Avrupa kültürünün ve yaşayışının etkisinde kalarak orada gördüklerini Türkiye’ye aktarmak gayretine düştü. Fransızcadan şiir çevirisi yapanların başında yer aldı. Şakacı ve hoşsohbet bir kişi olarak bilinen Pertev Paşa, bu özelliğini hemen hemen bütün yazılarında hissettirdi. Bu sebeple onu ilk Türk mizahçıları arasında saymak da mümkündür. Berlin’den sonra İstanbul’da Bâbıâlîde çalıştı, Yanya, Serez ve Drama kaymakamlıklarında bulundu. 1864’te Dîvan-ı Muharebâtı Mâliye Âzalığına getirildi. Paşa rütbesiyle Halep Merkez ve Kandiye mutasarrıflıklarında bulundu. İstanbul’da Rüsûmat Meclisi Başkanlığına ve daha sonra Hâriciye Nezâreti Mektupçuluğuna tâyin edildi. 1871’de bâlâ rütbesiyle Serasker Müsteşarı, 1872’de Kastamonu Vâlisi oldu. Kastamonu Vâlisiyken 1872’de öldü. Mezarı oradadır. Pertev Paşanın İslâmiyette evlenme hayâtına, masonluğa, târihe dâir telif ve tercüme risâleleri vardır. Kırmızı Bayrak adlı bir seri makâlesiyle Türkiye’de Komünizme karşı ilk tepkiyi başlattı. Jean Jacques Rousseau’dan, Volter’den ve Victor Hugo’dan şiir tercümeleri bulunan Pertev Paşanın; Itlâkü’l-Efkâr fî Akdi’l-Ebkâr, Emrü’l-Acîb fî Târih-i Ehl-i Salîb, Habnâme ve Lâhikası adlı eserleri vardır.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
2 Rebiü'l-Evvel 1439
Miladi:
21 Kasım 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter