Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Tanzimat devri Osmanlı sadrâzamlarından. Rusçuklu Mehmed Eşref Efendinin oğlu olup, 1822’de İstanbul’da doğdu. Asıl adı Ahmed Şefik olup, Midhat ismiyle meşhur oldu. Husûsî hocalardan ders aldı. Dîvân-ı Hümâyûn kaleminde vazifeye başladı (1834). Mustafa Reşîd, Âlî, Mütercim Rüşdî ve Sâdık Rifat paşaların toplantılarında Zâbit Kâtipliği yaptı. Paris, Londra, Viyana ve Belçika’ya gitti (1858). Avrupalıların Osmanlıları yıkmak için ürettikleri fikirlerin etkisinde kaldı. Yurda dönüşünde Meclis-i Vâlâ (Danıştay) Başkâtipliğine getirildi (1859). Daha sonra Niş (1861) ve Tuna (1864) vâliliklerine tâyin edildi. Tuna vilâyetinde yaptığı çalışmalarla Avrupalıların takdirini kazandı. Şurây-ı Devlet (Danıştay ve Yargıtay) Reisliğine getirildi (1868). Sadrâzamla anlaşamadığından Bağdat Vâliliği göreviyle İstanbul’dan uzaklaştırıldı (1869). Sonra azledilerek Edirne Vâliliğine tâyin edildi (1872) ise de beş gün sonra 31 Temmuz 1872’de sadrâzam oldu. Üç ay kadar sadrâzamlık yaptı. Bu esnâda rüşvet karşılığında Mısır Hidivi İsmâli Paşaya Avrupa’dan borç alabilme yetkisi tanıdı. Gerçeklerin aksine devlet bütçesinde gelir fazlalığı olduğunu iddiâ etti. Uygunsuz davranışları ve yalanlarının ortaya çıkması üzerine sadrâzamlıktan azledildi (19 Şubat 1873). Aynı yıl Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye Nâzırlığına getirildiyse de kendisini sadrâzamlıktan azleden pâdişâha karşı kin beslemeye başladı. Yeni Osmanlıların sadrâzam adayı oldu. Midhat Paşa; Mütercim Rüşdî Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve Müfsid İmâm (Hasan Hayrullah) işbirliği yaparak Sultan Abdülazîz Hanı tahttan indirip Beşinci Murâd’ı tahta geçirdiler. Ancak Abdülazîz Hanın hunharca katledildiğini duyan Sultan Beşinci Murâd’ın aklî dengesi bozuldu. Doktorların verdiği rapor üzerine tahttan indirilip yerine Abdülhamîd Han geçti. 19 Aralık 1876’da ikinci defâ Sadrâzam olan Midhat Paşa başkanlığında toplanan Vükelâ Heyetince incelenen Kânûn-i Esâsî metni üzerinde bâzı değişiklikler yapıldı. Pâdişâhın karşı çıkmasına rağmen Midhat Paşa 113. maddeyi (pâdişah, devletin emniyetini bozan ve tehlikeye düşüren kişilerin hudut hâricine sürülmesi maddesini) eklettirdi. Pâdişâhın tasdikinden sonra Kânûn-i Esâsî ve Meşrûtiyet îlân edildi (23 Aralık 1876). İngiliz hayrânı olan ve Meşrûtiyet hakkında köklü bir bilgisi bulunmayan Midhat Paşa, kendi husûsî danışmanı ve Nâfiâ (Bayındırlık) Müsteşârı Odyan Efendiyi İngiltere’ye göndererek, Meşrûtiyet rejiminin Avrupa devletlerince garanti altına alınması talebinde bulundu. Osmanlı Devletinin dâhilî idâresini yabancı devletlerin kefâleti altına sokmak için gayret etti. O sırada İstanbul’da toplanan Tersâne, Konferansına da aynı teklifi yaptı. Fakat kabûl ettiremedi. Pâdişâh, Meşrûtiyetin îlânından sonra, bir sene beş ay kadar devlet idâresine karıştırılmadı. Abdülhamîd Hanın muhâlefetine rağmen Midhat Paşa ve arkadaşlarının basîretsizlikleri yüzünden 24 Nisan 1877’de Doksanüç Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus Harbine girildi. Midhat Paşa, medrese talebelerini kışkırtıp “Harp istiyoruz!” nümâyişleri yaptırdı. Sultan’ın penceresi dibinde bile “Harp!” diye bağırıldı. “Âl-i Osmân” yerine “Âl-i Midhat”ın kurulabileceğini söyleyerek saltanata göz dikti. Hıristiyan ve Müslümanlardan “millet askeri” adıyla kendi emrinde yeni bir ordu teşkil etmeye kalkıştı. Bosna’da Türk bayrağında hilâlin yanına haç koydurarak, bu bayrakla bir tabur askere, İstanbul’da geçit resmi yaptırdı. Kendisini nâdir gelen bir kahraman zanneden Midhat Paşa, Pâdişâha karşı kaba hareketlerde bulunarak herkesin nefretini kazandı. Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemâl gibi en yakın arkadaşlarını sürgüne göndererek Meşrûtiyet anlayışını açık bir şekilde ortaya koydu. 5 Şubat 1877’de sadâretten azledilerek Midhat Paşanın Kânûn-i Esâsî’ye koymakta ısrar ettiği 113. maddeye istinâden yurtdışına çıkarıldı. Midhat Paşa, önce Brendizi, sonra Napoli, İspanya, Paris ve Londra’ya gitti. İngilizlerden çok iltifât gördü. Girit’te ikâmetine izin verildi. Sonra Suriye Vâliliğine tâyin edildi. Vâliliği zamânında kanlı Marûnî-Dürzî çatışmaları oldu. Devlet aleyhindeki faaliyetleri sebebiyle merkeze daha yakın olan Aydın Vâliliğine getirildi (1880). Bu sırada, Abdülazîz Hanın katliyle ilgili olarak teşkil edilen mahkeme, soruşturmalarına devam ediyordu. Kendisini götürmek için heyet gönderildiğini haber alan Midhat Paşa, İzmir’deki Fransız konsolosluğuna sığındı. Vâlilikten azledildi. Abdülhamîd Hanın tehdîdi üzerine himâyesiz kalan Midhat Paşa, İstanbul’a getirilerek Yıldız Sarayı Çadır Köşkünde tutuklu olarak ifâdesi alındıktan sonra, Haziran 1881’de diğer zanlılarla birlikte muhâkeme edildi. Sultan Abdülazîz Hanın şehit edilmesinde rol oynadığı tesbit olunarak îdâma mahkum oldu. Buna, kabîne üyeleri, eski sadrâzamlar, müşir ve feriklerden teşekkül eden fevkalâde bir Temyîz Heyeti karar verdiyse de Pâdişâh azınlıkta kalanların reylerini tercih ederek îdâm hükmünü sürgüne çevirtti. İzzeddîn Vapuru ile Cidde üzerinden Tâif’e gönderildi. Midhat Paşa, üç yıl kadar burada yaşadı. İngilizler tarafından kaçırılacağını haber alanHicaz Vâlisi Osman Nuri Paşanın emriyle 8 Mayıs 1884 gecesi kaldığı odayı basan Berber İsmâil adındaki bir asker tarafından boğularak öldürüldü. Cenâzesi Tâif Kalesi surları dışındaki kabristana defnedildi. 26 Haziran 1951’de kemikleri Tâif’ten İstanbul’a getirilerek Hürriyet-i Ebediye Tepesinde gömüldü. Garp kültüründen ve İslâmî bilgilerden mahrum olan Midhat Paşa, zekî bir kimseydi. Ancak kendisinin de bâzı vesîlelerle îtirâf ettiği gibi iyi bir devlet adamı değildi. Sorumluluktan çekinmeyen ve kibirli bir kişi olan Midhat Paşa, devlet sırlarını en olmadık kimselere söylemekten çekinmezdi. Siyâsî tecrübeden mahrûm olduğu gibi, memleketin kurtuluşu için tek çârenin Meşrûtiyet rejimi olduğuna inanmıştı. İbn-ül-Emin Mahmûd Kemâl İnal’ın tâbiriyle; “Önünü ardını gözetmez, yaptığı işi düşünmez!” bir adamdı.



Türke şeref, cihâna ise yüzlerce medenî eser veren bir sanatkâr olarak târihe geçen büyük Osmanlı mîmarı. Koca Sinân diye de anılır. Tahminen 1490 senesinde Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğdu. Babası Abdülmennân olup, bu ismi sonradan almıştı. Yavuz Sultan Selim Han zamânında devşirme olarak İstanbul’a geldi. Burada iyi bir eğitim ve öğretim gördükten sonra Acemi Oğlanlar kışlasına verildi. Acemi Oğlanlar ocağındaki gençler çok sıkı bir askerlik eğitiminin yanında, genellikle büyük inşâatlarda, veya gemilerde hizmet ederlerdi. Böylece, Acemi Oğlanları, askerliğin yanısıra bir de meslek öğrenirlerdi. Mîmar Sinân da neccârlık (marangozluk) mesleğini öğrendi. Acemi Oğlanlık devresini dokuz yılda tamamlayan Sinân, 1521 yılında Kânûnî Sultan Süleymân’ın Belgrad Seferine Yeniçeri olarak katıldı. Büyük kâbiliyeti sebebiyle Yeniçerilikte sık sık terfi etmeye başladı. 1522’de Rodos Seferine Atlı Sekban olarak katılıp, 1526 Mohaç Meydan Muhârebesinden sonra, gösterdiği yararlıklar sebebiyle takdir edilerek Acemi Oğlanlar Yayabaşılığına (Bölük Komutanı) terfî ettirildi. Daha sonra Kapıyayabaşı olup, 1534 Alman ve Bağdat seferlerine Zemberekçibaşı olarak katıldı. 1533 yılında Kânûnî Sultan Süleymân’ın İranSeferi sırasında Van Gölüne geldiklerinde, Sadrâzam Lütfi Paşa karşı sâhile gitmek ve düşmanın ahvâlini gözetlemek istedi. Bu maksatla Sinân’a kadırga yapması emredildi. Sinân’ın iki hafta gibi kısa bir sürede üç adet kadırga yapıp donatmasına, çok memnun olan Lütfi Paşa, gemilerin idâresini ona verdi. Bu başarısı ile büyük îtibâr kazandı. İran Seferinden dönüşte,Yeniçeri Ocağında îtibârı yüksek olan Hasekilik rütbesi verildi. Bu rütbeyle, 1537 Korfu, Pulya ve 1538 Kara Boğdan (Moldavya) seferlerine katıldı. Son katıldığı seferinden olan Kara Boğdan Seferinde, ordunun Prut Nehrini geçmesi için bir köprü yapılması gerekiyordu.Zemin kaygan olduğundan bu işi kimse başaramadı. Bu iş Lütfi Paşanın teklifiyle Sinân’a verildi. Sinân, ordudaki bütün mîmâr ve neccârları toplayarak on üç gün gibi kısa bir sürede köprüyü yapıp ordunun karşıya geçmesini sağladı. Bu olaydan bir müddet sonra, Hassa Başmîmarı Acem Ali ve Vezîriâzam Ayas Paşa vefât ettiler. Ayas Paşanın türbesini yapmak için yeni bir başmîmar tâyin edilmesi gerekiyordu. Lütfi Paşa bu sefer de Sultan’a gidip, bu iş için en uygun kimsenin Sinân olduğunu söyledi. Böylece 1538 yılında Hassa Başmîmarı oldu. Katıldığı her seferde gördüğü binâ ve harâbelerden bir ders alan Mîmar Sinân, Batının ve Doğunun mîmârî tarzını tedkik imkânını buldu. Bu iki uslûbu birleştirerek orjinal eserler verdi. Mîmar Sinân’ın, Mîmarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar: Haleb’de Husreviye Külliyesi, Gebze’de Çoban Mustafa Külliyesi ve İstanbul’da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir. Haleb’deki Hüsreviye Külliyesinde, tek kubbeli câmi tarzı ile, bu kubbenin köşelerine birer kubbe ilâve edilerek yan mekânlı câmi tarzı birleştirilmiş ve böylece Osmanlı mîmarlarının İznik ve Bursa’daki eserlerine uyulmuştur. Külliyede ayrıca, avlu, medrese, hamam, imâret ve misâfirhâne gibi kısımlar bulunmaktadır. Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Külliyesindeyse renkli taş kakmalar ve süslemeler görülür. Külliyede câmi, türbe ve diğer unsurlar gâyet âhenkli bir tarzda yerleştirilmiştir. Mîmar Sinân’ın İstanbul’daki ilk eseri olan Haseki Külliyesi, devrindeki bütün mîmârî unsurları taşımaktadır. Câmi, medrese, sıbyan mektebi, imâret, dârüşşifâ ve çeşmeden teşekkül eden külliyede câmi, diğer kısımlardan tamâmen ayrıdır. Mîmar Sinân’ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki İstanbul Şehzâdebaşı Câmii ve külliyesidir. Dört yarım kubbenin ortasında merkezî bir kubbe tarzında inşâ edilen Şehzâdebâşı Câmii, daha sonra yapılan bütün câmilere örnek teşkil etmiştir. Süleymâniye Câmii, Mîmar Sinân’ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. Kendi tâbiriyle kalfalık döneminde yapılmıştır. Mîmar Sinân’ın en güzel eseri, seksen yaşında yaptığı ve ustalık eserim, diye takdim ettiği Edirne’deki Selimiye Câmiidir. Mîmar Sinân, Mîmarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en kesif çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573’te Ayasofya’nın kubbesini onararak çevresine, takviyeli duvarlar yaptı ve eserin bu günlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Eski eserlerle âbidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu sebeplerle Zeyrek Câmii ve İstanbul Hisarı civârına yapılan bâzı ev ve dükkanların yıkımını sağladı. İstanbul caddelerinin genişliği, evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraştı. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Günümüzde bile bir problem olan İstanbul’un kaldırımlarıyla bizzat ilgilenmesi çok ilgi çekicidir. Bu konuya ne kadar önem verdiği, vakfiyesinde İstanbul’un kaldırımları için para bırakmasından anlaşılmaktadır. Aynı anda birçok eseri plân hâline getirip yapımlarını sürdüren Mîmar Sinân, en geniş çaptaki yapım işlerinin en ufak detaylarıyla bile kendisi ilgilenirdi. Fakat bu işler altında ezilmezdi. Bütün bu başarılarıyla berâber, İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış mütevâzî bir insandı. Mühründe bulunan; “El-hakîr-ül-fakîr Mîmar Sinân” yazısı, bunu en iyi şekilde isbât eder. Türk mîmârisinin yetiştirdiği, İslâm âleminin bu büyük mîmar ve mühendisi doksan yaşın üzerinde, faal bir hayat sürdü. Sâî Mustafa Çelebi’nin Tezkiret-ül-Ebniye’de belirttiği gibi; Mîmar Sinân seksen dört câmi, elli iki mescit, elli yedi medrese yedi dârül-kurrâ, yirmi türbe, on yedi imâret, üç dârüşşifâ, beş su yolu, sekiz köprü, yirmi kervansaray, otuz altı saray, sekiz mahzen ve kırk sekiz de hamam olmak üzere üç yüz altmış dört eser vermiştir. Eserlerinin bir kısmı İstanbul’dadır. Osmanlı ülkesinde damgasını vurmadığı bir köşe yok gibidir. 1588’de İstanbul’da vefât eden Mîmar Sinân, Süleymâniye Câmiinin yanında kendi yaptığı mütevâzi ve sâde türbeye defnedildi. Mîmar Sinân’ın Başmîmarlığa getirildiği dönemde Osmanlı Cihân Devleti, bir Türk-İslâm devleti olarak ekonomisi, müesseseleri, adâleti ve sosyal yapı bakımından dünyânın en güçlü devletiydi. Böyle kudretli bir devletin güçlü bir sanatçısı olan Sinân da yaklaşık elli senelik mîmârlık döneminde kendisine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdi. Mîmârî dehâsı yanında güçlü organizasyon ve disiplin kâbiliyetiyle o günlerde dünyânın hiçbir yerinde görülmeyen bir hassa mîmarları teşkilâtı geliştirildi. Bu teşkilât, Sinân’dan îtibâren, devletin her tarafına İstanbul’un mîmârî kâidelerini götürdü. Sarayda, mîmârînin her alanında atölyeler kurdu. Bu atölyeleri Mîmarbaşı, Hattâtbaşı, Doğancıbaşı gibi büyük devlet memurları yönetti. Bu atölyelerde Sultanahmed Câmiini yapan Sedefkâr Ahmed Ağa ve Dâvûd Ağa gibi mîmarlar yetişti. Sinân, Selçuklu dönemi yapılarını, dekoratif anlamdaki taş işçiliğini çok yakından bilmesine rağmen, eskiyi körü körüne taklit etmekten çok, kendi sentezlerine değer verip uyguladı. Bu sebeple eserlerindeki süsleme, yalnızca mukarnaslar ve kapı kenar motifleri üzerinde yoğunluk kazandı. Kullandığı malzeme yeknesak, ağır başlı ve sâde bir anlatım içinde kaldı. Yine Selçuklu dönemiyle İran ve Arap mîmârîlerinde çok rastlanan dekoratif seramik malzemelerine özellikle dış cephelerde hiç yer vermedi. Konstrüksiyon araştırmalarının üzerinde durup her eserinde ayrı bir sistem analizine yöneldi. Kare prizma üzerine yarım kürenin çeşitli varyantlarını tek tek denedi. Statik endişeden kaynaklanan kalın taşıyıcı duvarların kesitlerini inceltip, yapıda modül sistemini kullandı. Farklı renk ve dokuda çeşitli malzemeler kullanmak yerine, aynı malzemeyle ışık gölge oyunlarına tâbi tutarak çeşitli zenginlikler ortaya koydu. Bu amaçla düzlemden eğri yüzeylere geçerken uygulamaya koyduğu mukarnaslar, kapı çevrelerinde yer verdiği sâde taş bordürleri sık sık kullanırdı. Mekân içinde özellikle konstrüksiyona yönelik yapı elemanlarını belirleyici bir malzeme kullanımına gidip, sâdece dekoratif bir görüntü elde etme gâyesine yönelik malzeme kullanımına ihtiyaç duymadı. Kubbenin beden duvarına oturuşunda veya cephe kuruluşunda eskinin masîf ve boşluksuz anlayışını tamâmen değiştirdi. Geliştirdiği teknik çözümlerle bu noktalarda birbirini tâkip eden diziler hâlinde pencere boşlukları meydana getirip, iç mekânın ferah, aydınlık olmasına îtinâ gösterdi. Kullanılan pencerelerde işin önemine göre alçı çerçeve içinde renkli cam uygulamalarına yer verdi. Hiçbir zaman fonksiyon dışında bir malzeme kullanımına gitmedi. Bu özelliğiyle yapı elemanları binâ bütününde birbirlerini tamamlayarak gelişti ve yapı, onu taçlandıran, âdetâ boşlukta yüzer görünümündeki bir kubbe ile noktalandı. Sinân, her mîmârî eseri kendine has bir biçimle ele almak, yapıda form ve konstrüksiyon berâberliğini kurmak, dış mekân ve kuruluşunun iç mekâna bütünlük kazanmasını sağlamak, mevcut teknolojik imkân ve malzeme denemelerinin üstünde, onları kendi istekleri doğrultusunda kullanmayı bilmek, akılcı ve sâde bir malzeme kullanma anlayışına sâhip olmak gibi günümüzde de geçerli mîmarlık prensiplerini bundan dört asır önce eserleriyle ortaya koydu. Bu sebeple dâimâ sanatı ile asırlar ötesi bir mîmârî dehâ olarak anıldı ve anılacaktır. Her bakımdan parlak bir devirde yetişen Mîmar Sinân, Osmanlı mîmârîsinin zirvesini temsil eder. Mustafa Sâ’i’nin hazırladığı Tezkiret-ül-Ebniye kitabında yazılı üç yüz altmış dört eseri şöyle bildirilmektedir: Câmiler: 1) İstanbul Süleymâniye Câmii, 2) İstanbul Şehzâdebaşı Câmii, 3) Haseki Hürrem Câmii, 4) Mihrimah Sultan Câmii (Edirnekapı’da), 5) Osman Şah Vâlidesi Câmii (Aksaray’da), 6) Sultan Bâyezîd Kızı Câmii (Yenibahçe’de), 7) Ahmed Paşa Câmii (Topkapı’da), 8) Rüstem Paşa Câmii (Tahtakale’de), 9) Mehmed Paşa (Sokullu) Câmii (Kadırga Limanında), 10) İbrâhim Paşa Câmii (Silivrikapı’da), 11) Bâli Paşa Câmii (Hüsrev Paşa Türbesi yakınında, 12) Hacı Evhad Câmii (Yedikule yakınında), 13) Kazasker Abdurrahmân Çelebi Câmii (Molla Gürânî’de), 14) Mahmûd Ağa Câmii (Ahırkapı yakınında), 15) Odabaşı Câmii (Yenikapı yakınında), 16) Hoca Hüsrev Câmii (Kocamustafapaşa’da), 17) Hamâmî Hâtun Câmii (Sulumanastır’da), 18) Defterdar Süleymân Çelebi Câmii (Üsküplü Çeşmesi yakınında), 19) Ferruh Kethüdâ Câmii (Balat Kapısı içinde), 20) Yunus Bey Câmii (Balat’ta), 21) Hürrem Çavuş Câmii (Yenibahçe yakınında), 22) Sinan Ağa Câmii (Kâdı Çeşmesi yakınında), 23) Ahî Çelebi Câmii (İzmir İskelesi yakınında), 24) Süleymân Subaşı Câmii Unkapanı’nda), 25) Zâl Mahmûd Paşa Câmii (Eyüp’te), 26) Nişancı Paşa Câmii (Eyüp’te), 27) Şah Sultan Câmii (Eyüp’te), 28) Emir Buhârî Câmii (Edirnekapı dışında), 29) Merkez Efendi Câmii (Yenikapı dışında), 30) Çavuşbaşı Câmii (Sütlüce’de), 31) Turşucuzâde Hüseyin Çelebi Câmii (Kiremitlik’te), 32) Kasım Paşa Câmii (Tersâne yakınında), 33) Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Azapkapısı’nda), 34) Kılıç Ali Paşa Câmii (Tophane’de), 35) Muhiddin Çelebi Câmii (Tophâne’de), 36) Molla Çelebi Câmii (Tophâne Beşiktaş arasında), 37) Ebü’l-Fazl Câmii (Tophâne üstünde), 38) Şehzâde Cihangir Câmii (Tophâne’de), 39) Sinân Paşa Câmii (Beşiktaş’ta), 40) Mihrimah Sultan Câmii (Üsküdar’da, iskelede), 41) Eski Vâlide Câmii (Üsküdar’da), 42) Şemsi Ahmed Paşa Câmii (Üsküdar’da), 43) İskender Paşa Câmii (Kanlıca’da), 44) Çoban Mustafa Paşa Câmii (Geğbüze’de), 45)Pertev Paşa Câmii (İzmit’te), 46) Rüstem Paşa Câmii (Sapanca’da), 47) Rüstem Paşa Câmii (Samanlı’da), 48) Mustafa Paşa Câmii (Bolu’da), 49) Ferhad Paşa Câmii (Bolu’da), 50) Mehmed Bey Câmii (İzmit’te), 51) Osman Paşa Câmii (Kayseri’de), 52) Hacı Paşa Câmii (Kayseri’de), 53) Cenâbî Ahmed Paşa Câmii (Ankara’da), 54) Lala Mustafa Paşa Câmii (Erzurum’da), 55) Sultan Alâeddin Selçûkî Câmiinin (Çorum’da) yenilenmesi, 56) Abdüsselâm Câmiinin (İzmit’te) yenilenmesi, 57) Kiliseden dönme Eski Câminin (İznik’te) Sultan Süleymân tarafından yeniden yaptırılması, 58) Hüsreviye (Hüsrev Paşa) Câmii (Haleb’de), 59) Sultan Murâd Câmii (Manisa’da), 60) Orhan Câmiinin (Kütahya’da) yenilenmesi, 61) Kâbe-i şerîfin kubbelerinin tâmiri, 62) Hüseyin Paşa Câmii (Kütahya’da), 63) Rüstem Paşa Câmii (Bolvadin’de), 64) Sultan Selim Câmii (Karapınar’da), 65) Sultan Süleymân Câmii (Şam, Gök Meydanda), 66) Sultan Selim Câmii (Edirne’de), 67) Taşlık Câmii (Mahmûd Paşa için, Edirne’de), 68) Defterdar Mustafa Çelebi Câmii (Edirne’de), 69) Haseki Sultan Câmii (Edirne, Mustafa Paşa Köprüsü başında), 70) Semiz Ali Paşa Câmii (Babaeski’de), 71) Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Hafsa’da, Trakya), 72) Sokullu Mehmed Paşa Câmii (Burgaz’da), 73) Semiz Ali Paşa Câmii (Ereğli’de), 74) Bosnalı Mehmed Paşa Câmii (Sofya’da), 75) Sofu Mehmed Paşa Câmii (Hersek’te), 76) Ferhad Paşa Câmii (Çatalca’da), 77) Maktul Mustafa Paşa Câmii (Budin’de), 78) Firdevs Bey Câmii (Isparta’da), 79) Memi Kethudâ Câmii (Ulaşlı’da), 80) Tatar Han Câmii (Kırım, Gözleve’de), 87) Rüstem Paşa Câmii (Rodoscuk’ta), 82) Vezir Osman Paşa Câmii (Tırhala’da), 83) Rüstem Kethüdâsı Mehmed Bey Câmii (Tırhala’da), 84) Mesih Mehmed Paşa Câmii (Yenibahçe’de). Mescitler: 1) İbrâhim Paşa Mescidi (Îsâ Kapısında), 2) Sinân Paşa Mescidi (Yenibahçe’de), 3) Rüstem Paşa Mescidi (Yenibahçe’de), 4) Mîmar Sinân Mescidi (Yenibahçe’de), 5) Hâfız Mustafa Çelebi Mescidi (Yenibahçe’de), 6) Müftü Çivizâde Efendi Mescidi (Topkapı yakınında), 7) Emir Ali Çelebi Mescidi (Karagümrük çevresindee), 8) Üçbaş Mescidi (Karagümrük yakınında), 9) Defterdar Şerifezâde Efendi Mescidi (Fâtih Çarşamba’da), 10) Defterdar Mahmûd Çelebi Efendi Mescidi (Defterdar’da), 11) Simkeşbaşı Mescidi (Lütfi Paşa Çarşısının yakınında), 12) Hâcegizâde Mescidi (Fâtih Câmii yakınında), 13) Çavuş Mescidi (Silivrikapı yakınında), 14) Civizâde Kızı Mescidi (Davutpaşa yakınında), 15) Takyeci Ahmed Çelebi Mescidi (Silivrikapı civârında), 16) Hacı Nasuh Mescidi (Sarıgez yakınında) 17) Kasap Hacı İvan Mescidi (Sarıgüzel’de), 18) Hacı Hamza Mescidi (Ağa Çayırında), 19) Tok Hacı Hasan Mescidi (Zeyrek’te), 20) İbrâhim Paşa Zevcesi Mescidi (Kumkapı yakınında), 21)Bayram Çelebi Mescidi (Langakapısı yakınında), 22) Kemhacılar Mescidi Çakmakçılar’da), 23) Kuyumcular Mescidi (Çakmakçılar’da), 24)HersekBodrumu üzerinde olan mescit (Ayasofya yakınında), 25) Yayabaşı Mescidi (Fenerkapısı içinde), 26) Abdî Subaşı Mescidi (Sultan Selim yakınında), 27) Hüseyin Çelebi Mescidi (Sultan Selim Câmii yakınında), 28) Hacı İlyas Mescidi (Ali Paşa Hamamı yakınında), 29) Duhanîzâde Mescidi (Kocamustafapaşa yakınında), 30) Kâdızâde Mescidi (Çukurhamam yakınında), 31) Müftü Hâmit Efendi Mescidi (Azaplar Hamamı yakınında), 32) Tüfenkhâne Mescidi (Unkapanı’nda), 33) Saray Ağası Dâvûd Ağa Mescidi (Edirnekapı dışında), 34)Dökmecibaşı Mescidi (Eyüp’te), 35) Arpacıbaşı Mescidi (Eyüp’te), 36) Hekimbaşı Kaysûnîzâde Mescidi (İstanbul’da), 37) Kaysûnîzâde Mescidi (Sütlüce’de), 38) Karcı Subaşı Süleymân Mescidi (Eyüp’te), 39) İki Mescid (İstanbul’da), 40) Ahmed Çelebi Mescidi (Kiremitlik’te), 41)Yahya Kethüdâ Mescidi (Kasımpaşa’da), 42) Şehremini Hasan Çelebi Mescidi (Kasımpaşa’da), 43) Süheyl Bey Mescidi (Tophâne’de), 44) İlyaszâde Mescidi (Topkapı’nın dışında) 45) Sarrafbaşı Mescidi (Topkapı’nın dışında), 46) Pazarbaşı Nemu Kethüdâ Mescidi (Kasımpaşa’da), 47) Mehmed Paşa Mescidi (Büyükçekmecede), 48) Hacı Paşa Mescidi (Üsküdar’da), 49) Saraçhâne Mescidi (Hasköy’de), 50) Ruznâmeci Abdi Çelebi Mescidi (Sulumanastır’da), 51) Kürkçübaşı Mescidi (Kumkapı hâricinde), 52) Şeyh Ferhad Mescidi (Langakapısı yakınında). Medreseler: 1) Sultan Süleymân Medresesi (Mekke’de), 2) Süleymâniye Medreseleri (İstanbul’da), 3) Yavuz Sultan Selim Medresesi (Halıcılar Köşkünde), 4) Sultan Selim Medresesi (Edirne’de), 5) Sultan Süleymân Medresesi (Çorlu’da), 6) Şehzâde Sultan Mehmed Medresesi (İstanbul’da), 7) Haseki Sultan Medresesi (Avratpazarı’nda), 8) Vâlide Sultan Medresesi (Üsküdar’da), 9) Kahriye Medresesi (Sultan Selim yakınında), 10) Mihrimah Sultan Medresesi (Üsküdar’da), 11) Mihrimah Sultan Medresesi (Edirnekapı’da), 12) Mehmed Paşa Medresesi (Kadırga’da), 13) Mehmed Paşa Medresesi (Eyüp’te), 14) Osman Şah Vâlidesi Medresesi (Aksaray yakınında), 15) Rüstem Paşa Medresesi (İstanbul’da), 16) Ali Paşa Medresesi (İstanbul’da), 17) Ahmed Paşa Medresesi (Topkapı’da), 18) Sofu Mehmed Paşa Medresesi (İstanbul’da), 19) İbrâhim Paşa Medresesi (İstanbul’da), 20) Sinân Paşa Medresesi (Beşiktaş’ta), 21) İskender Paşa Medresesi (Kanlıca’da), 22) Kasım Paşa Medresesi, 23) Ali Paşa Medresesi (Babaeski’de), 24) Mısırlı Mustafa Paşa Medresesi (Geğbüze’de), 25) Ahmed Paşa Medresesi (İzmit’te), 26) İbrâhim Paşa Medresesi (Îsâ Kapısında), 27) Şemsi Ahmed Paşa Medresesi (Üsküdar’da), 28) Kapı Ağası Mahmûd Ağa Medresesi (Ahırkapı’da), 29) Kapıağası Câfer Ağa Medresesi (Soğukkuyu’da), 30) Ahmed Ağa Medresesi (Çapa’da), 31) Hâmid Efendi Medresesi (Filyokuşu’nda), 32) Mâlûl Emir Efendi Medresesi (Karagümrük’te), 33) Ümm-i Veled Medresesi (Karagümrük’te), 34) Üçbaş Medresesi (Karagümrük’te), 35) Kazasker Perviz Efendi Medresesi (Fâtih’te), 36) Hâcegizâde Medresesi (Fâtih’te), 37) Ağazâde Medresesi (İstanbul’da), 38) Yahya Efendi Medresesi (Beşiktaş’ta), 39) Defterdar Abdüsselâm Bey Medresesi (Küçükçekmece’de), 40) Tûtî Kâdı Medresesi (Fâtih’te), 41) Hakîm Mehmed Çelebi Medresesi (Küçükkaraman’da), 42) Hüseyin Çelebi Medresesi (Çarşamba’da), 43) Şahkulu Medresesi (İstanbul’da), 44) Emin Sinân Efendi Medresesi (Küçükpazar’da), 45) Yunus Bey Medresesi (Draman’da), 46) Karcı Süleyman Bey Medresesi, 47)Hâcce Hâtun Medresesi (Üsküdür’da), 48) Defterdar Şerifezâde Medresesi (Kâdıçeşmesi’nde), 49) Kâdı Hakîm Çelebi Medresesi (Küçükkaraman’da), 51) Kirmasti Medresesi, 52) Sekban Ali Bey Medresesi (Karagümrük’te), 53) Nişancı Mehmed Bey Medresesi (Altımermer’de), 54) Kethüdâ Hüseyin Çelebi Medresesi (Sultan Selim’de), 55) Gülfem Hâtun Medresesi (Üsküdar’da), 56) Hüsrev Kethüdâ Medresesi (Ankara’da), 57) Mehmed Ağa Medresesi (Çatalçeşme’de). Dârülkurrâlar: 1) Sultan Süleyman Han Dârülkurrâası (İstanbul’da), 2) Vâlide Sultan Dârülkurrâsı (Üsküdar’da), 3) Hüsrev Kethüdâ Dârülkurrâsı (İstanbul’da), 4) Mehmed Paşa Dârülkurrâsı (Eyüp’te), 5) Müftü Sa’di Çelebi Dârülkurrâsı (Küçükkaraman’da), 6) Sokullu Mehmed Paşa Dârülkurrâsı (Eyüp’te), 7) Kâdızâde Efendi Dârülkurrâsı (Fâtih’te). Türbeler: 1) Sultan Süleymân Türbesi (Süleymaniye’de), 2) Şehzâde Sultan Mehmed Türbesi (Şehzâdebaşı’nda), 3) Sultan Selim Türbesi (Ayasofya civârında), 4) Hüsrev Paşa Türbesi (Yenibahçe’de), 5) Şehzâdeler Türbesi (Ayasofya’da), 6) Vezir-i âzam Rüstem Paşa Türbesi (Şehzâde Türbesi yakınında), 7) Ahmed Paşa Türbesi (Eyüp’te), 8) Mehmed Paşa Türbesi (Topkapı’da), 9) Çocukları için inşâ ettiği türbe, 10) Siyavuş Paşa Türbesi (Eyüp’te), 11) Siyavuş Paşanın çocukları için yapılan türbe (Eyüp’te), 12) Zâl Mahmûd Paşa Türbesi (Eyüp’te), 13) Şemsi Ahmed Paşa Türbesi (Üsküdar’da), 14) Yahya Efendi Türbesi (Beşiktaş’ta), 15) Arap Ahmed Paşa Türbesi (Fındıklı’da), 16) Hayreddin Paşa Türbesi (Beşiktaş’ta), 17) Kılıç Ali Paşa Türbesi (Tophâne’de), 18) Pertev Paşa Türbesi (Eyüp’te), 19) Şâh-ı Hûban Türbesi (Üsküdar’da, 22) Haseki Hürrem Sultan Türbesi (Süleymaniye’de). İmâretler: 1) Sultan Süleymân İmâreti (Süleymaniye’de), 2) Haseki Sultan İmâreti (Mekke’de), 3) Haseki Sultan İmâreti (Medîne’de), 4) Mustafa Paşa Köprüsü başında bir imâret (Edirne’de), 5) Sultan Selim İmâreti (Karapınar’da), 6) Sultan Süleymân İmâreti (Şam’da), 7) Şehzâde Sultan Mehmed İmâreti (İstanbul’da), 8) Sultan Süleymân İmâreti (Çorlu’da), 9) Vâlide Sultan İmâreti (Üsküdar’da), 10) Mihrimah Sultan İmâreti (Üsküdar’da), 11) Sultan Murâd İmâreti (Manisa’da), 12) Rüstem Paşa İmâreti (Rodoscuk’ta), 13) Rüstem Paşa İmâreti (Sapanca’da), 14) Mehmed Paşa İmâreti (Burgaz’da), 15) Mehmed Paşa İmâreti (Hafsa’da), 16) Mustafa Paşa İmâreti (Geğbüze’de), 17) Mehmed Paşa İmâreti (Bosna’da). Dârüşşifâlar: 1) Sultan Süleymân Dârüşşifâsı (Süleymaniye’de), 2) Haseki Sultan Dârüşşifâsı (Haseki’de), 3) Vâlide Sultan Dârüşşifâsı (Üsküdar’da). Su Yolları Kemerleri: 1) Bend Kemeri (Kağıthâne’de), 2) Uzun Kemer (Kemerburgaz’da), 3) Muglava Kemeri (Kemerburgaz’da), 4) Gözlüce Kemer (Cebeciköy’de), 5) Müderris köyü yakınındaki kemer (Kemerburgaz’da). Köprüler: 1) Büyükçekmece Köprüsü, 2) Silivri Köprüsü, 3) Mustafa Paşa Köprüsü (Meriç üzerinde), 4) Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü (Tekirdağ’da), 5) Odabaşı Köprüsü (Halkalıpınar’da), 6) Kapıağası Köprüsü (Harâmidere’de), 7) Mehmed Paşa Köprüsü (Sinanlı’da), 8) Vezir-i âzam Mehmed Paşa (Mostar) Köprüsü (Bosna’da, Vişigrad kasabasında). Kervansaraylar: 1) Kervansaray (Sultan Süleymân İmâreti yakınında), 2) Kervansaray (Büyükçekmece’de), 3) Rüstem Paşa Kervansarayı (Rodosçuk’ta), 4) Kebeciler Kervansarayı (Bitpazarı’nda), 5) Rüstem Paşa Kervansarayı (Galata’da), 6) Ali Paşa Kervansarayı (Bursa’da), 7) Ali Paşa Kervansarayı (Bitpazarı’nda), 8) Pertev Paşa Kervansarayı (Vefâ’da), 9) Mustafa Paşa Kervansarayı (Ilgın’da), 10) Rüstem Paşa Kervansarayı (Sapanca’da), 11) Rüstem Paşa Kervansarayı (Samanlı’da), 12) Rüstem Paşa Kervansarayı (Karışdıran’da), 13) Rüstem Paşa Kervansarayı (Akbıyık’ta), 14) Rüstem Paşa Kervansarayı (Karaman Ereğlisi’nde), 15) Hüsrev Kethüdâ Kervansarayı (İpsala’da) 16) Mehmed Paşa Kervansarayı (Hafsa’da), 17) Mehmed Paşa Kervansarayı (Burgaz’da), 18) Rüstem Paşa Kervansarayı (Edirne’de), 19) Ali Paşa Çarşısı ve Kervansarayı (Edirne’de), 20)İbrâhim Paşa Kervansarayı (İstanbul’da). Saraylar: 1) Saray-ı atîk tâmiri (Beyazıt’ta), 2) Saray-ı cedîd-i hümâyûn tâmiri (Topkapı’da), 3) Üsküdar Sarayının tâmiri (Üsküdar’da), 4) Galatasarayın eski yerine yeniden inşâsı (Galatasaray’da), 5) Atmeydanı Sarayının yeniden inşâsı (Atmeydanı’nda), 6) İbrâhim Paşa Sarayı (Atmeydanı’nda), 7) Yenikapı Sarayının yeniden inşâsı (Silivrikapı’da), 8) Kandilli Sarayının yeniden inşâsı (Kandilli’de), 9) Fenerbahçe Sarayının yeniden inşâsı (Fenerbahçe’de), 10) İskender Çelebi Bahçesi Sarayının yeniden inşâsı (İstanbul şehir dışında), 11) Halkalı Pınar Sarayının yeniden inşâsı (Halkalı’da), 12) Rüstem Paşa Sarayı (Kadırga’da), 13) Mehmed Paşa Sarayı (Kadırga’da), 14) Mehmed Paşa Sarayı (Ayasofya yakınında), 15)MehmedPaşa Sarayı (Üsküdar’da), 16) Rüstem Paşa Sarayı (Üsküdür’da), 17) Siyavuş Paşa Sarayı (İstanbul’da), 18) Siyavuş Paşa Sarayı Üsküdar’da), 19) Siyavuş Paşa Sarayı (Üsküdar’da), 20) Siyavuş Paşa Sarayı (yine Üsküdar’da), 20) Ali Paşa Sarayı (İstanbul’da), 21) Ahmed Paşa Sarayı (Atmeydanı’nda), 22) Ferhad Paşa Sarayı (Bâyezîd civârında), 23) Pertev Paşa Sarayı (Vefâ Meydanında), 24) Sinân Paşa Sarayı (Atmeydanı’nda), 25) Sofu Mehmed Paşa Sarayı (Hocapaşa’da), 26) Mahmûd Ağa Sarayı (Yenibahçe’de), 27) Mehmed Paşa Sarayı (Halkalı yakınında Yergöğ’de), 28) Şâh-ı Hûbân Kadın Sarayı (Kasımpaşa Çeşmesi yakınında), 29) Pertev Paşa Sarayı (şehrin dışında), 30) AhmedPaşa Sarayı (şehrin dışında), 31) Ahmed Paşa Sarayı (Taşra Çiftlik’te), 32) Ahmed Paşa Sarayı (Eyüp’te), 33) Ali Paşa Sarayı (Eyüp’te), 34) Mehmed Paşa Sarayı (şehrin dışında, Rüstem Çelebi Çiftliğinde), 35) Mehmed Paşa Sarayı (Bosna’da), 36) Rüstem Paşa Sarayı (İskender Çelebi Çiftliğinde). Mahzenler: 1) Buğday mahzeni (Galata Köşesinde), 2) Zift Mahzeni (Tersâne-i Âmirede), 3) Anbar (sarayda), 4) Anbar (Has Bahçe Yalısında), 5) Mutbak ve kiler (sarayda), 6) Mahzen (Unkapanı’nda), 7) İki adet anbar (Cebehâne yakınında), 8)Kurşunlu Mahzen (Tophâne’de). Hamamlar: 1) Sultan Süleymân Hamamı (İstanbul’da), 2) Sultan Süleymân Hamamı (Kefe’de), 3) Üç Kapılı Hamam (Topkapı sarayında), 4) Üç Kapılı Hamam (Üsküdar Sarayında), 5) Haseki Sultan Hamamı (Ayasofya yakınında), 6) Haseki Sultan Hamamı (Bahçekapı’da), 7) Haseki Sultan Hamamı (Yahudiler içinde), 8) Vâlide Sultan Hamamı (Üsküdar’da), 9) Vâlide Sultan Hamamı (Karapınar’da), 10) Vâlide Sultan Hamamı (Cibâli Kapısında), 11) Mihrimah Sultan Hamamı (Edirnekapı’da), 12) Lütfi Paşa Hamamı (Yenibahçe’de), 13) Mehmed Paşa Hamamı (Galata’da), 14) MehmedPaşa Hamamı (Edine’de), 15) Kocamustafapaşa Hamamı (Yenibahçe’de), 16) İbrâhim Paşa Hamamı (Silivrikapı’da), 17) Kapıağası Yâkub Ağa Hamamı (Sulumanastır’da), 18) Sinân Paşa Hamamı (Beşiktaş’ta), 19) Molla Çelebi Hamamı (Fındıklı’da), 20) Kaptan Ali Paşa Hamamı (Tophâne’de), 21) Kaptan Ali Paşa Hamamı (Fenerkapı’da), 22) Müfti Ebüssü’ûd Efendi Hamamı (Mâcuncu Çarşısında), 23) Mîrmirân Kasımpaşa Hamamı (Hafsa’da), 24) Merkez Efendi Hamamı (Yenikapı dışında), 25) Nişancı Paşa Hamamı (Eyüp’te), 26) Hüsrev Kethüdâ Hamamı (Ortaköy’de), 27) Hüsrev Kethüdâ Hamamı (İzmit’te), 28) Hamam (Çatalca’da), 29) Rüstem Paşa Hamamı (Sapanca’da), 30) Hüseyin Bey Hamamı (Kayseri’de), 31) Sarı Kürz Hamamı (İstanbul’da), 32) Hayreddin Paşa Hamamı (Zeyrek’te), 33) Hayreddin Paşa Hamamı (Karagümrük’te), 34) Yâkub Ağa Hamamı (Tophâne’de), 35) Haydar Paşa Hamamı (Zeyrek’te), 36) İskender Paşa Hamamı, 37) Odabaşı Behruzağa Hamamı (Şehremini’de), 38) Kethüdâ Kadın Hamamı (Akbaba’da), 39) Beykoz Hamamı, 40) Emir Buhârî Hamamı (Edirnekapı dışında), 41) Hamam (Eyüp’te), 42) Dere Hamamı (Eyüp’te), 43) Sâlih Paşazâde Hamamı (Yeniköy’de), 44) Sultan Süleymân Hamamı (Mekke’de), 45) Hayreddin Paşa Hamamı (Tophâne’de), 46) Hayreddin Paşa Hamamı (Kemeraltı’nda), 47) Rüstem Paşa Hamamı (Cibâli’de), 48) Vâlide Sultan Hamamı (Üsküdar’da).


Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı. Adı Muhammed, lakabı Şemseddîn olup, babasının ismi Hamza’dır. 1350 (H. 751) senesi Safer ayında Fenâr köyünde dünyâya geldi. Bu köyde doğduğundan veya babasının fenercilik sanatıyla meşgûl olmasından fenârî nisbesiyle meşhûr oldu. Ömrünü dînine ve devletine hizmetle geçirip, 1431 (H.834) senesi Receb ayında Bursa’da vefât etti. Kabr-i şerîfi Bursa’da, Keşiş Dağı eteğindeki Maksem adı verilen semtte yaptırdığı mescidin yanındadır. Câminin yanında bir medresesi ve pekçok hayır eseri vardır. Molla Fenârî, aklî ve naklî ilimlerde zamânın bir tânesiydi. Alâeddîn-i Esved’den, Cemâleddin Aksarâyî’den ve Mısır’da Ekmeleddîn-i Bâbertî’den ilim tahsîl etti. Babasından ve Somuncu Baba diye meşhûr, büyük evliyâ Şeyh Hamîdeddîn-i Kayserî’den de tasavvuf mârifetlerini elde etti. Din ilimleri yanında, fizik, matematik, astronomi ve diğer fen ilimlerinde de üstün bir dereceye yükseldi. Tahsîlini tamamladıktan sonra Anadolu’ya dönerek, Bursa’ya yerleşti. Sultan Yıldırım Bâyezîd ve Çelebi Sultan Mehmed Han zamânında Bursa’da çok talebe okutup binlerce âlim yetşitirdi. Adı ve şöhreti her tarafa yayıldı. Sultanlar, kumandanlar ve büyük âlimler kendisine hürmet ve îtibâr gösterdiler. İlim ve irfân talep edenler, her taraftan koşarak gelip, onun derslerine devâm ettiler. Molla Fenârî rahmetullahi aleyh ders okutma yanında fetvâ işlerini ve Bursa Kâdılığını da yürüttü. Molla Fenârî bir ara Bursa’dan Konya’ya gitti. Karaman Beyi ona çok ihsân ve iltifâtlarda bulundu. Ders okutması için ricâda bulundu. Bir müddet orada ders verip, Yâkûb-i Asfâr ve Yâkûb-i Esved gibi, ilimde yüksek derecelere ulaşan talebeler yetiştirdi. Molla Fenârî 1419 (H. 822) yılında bir defâ Hicaz’a gidip hac yaptı. Hacdan dönerken Mısır Sultânı Melik Müeyyed, memleketinde kalarak ders vermesini ricâ etti. Bir müddet kalıp birçok ulemâ ve evliyâ ile sohbet, ilmî müzâkere ve fikir alış verişinde bulundu. Bu yolculuğu esnâsında Kudüs-i şerîfi ziyâret etti; daha sonra Çelebi Sultan Mehmed Hanın dâveti üzerine Bursa’ya geldi. Bu haccında Medîne-i münevveredeyken orada vefât eden büyük velî Şâh-ı Nakşibend’in halîfesi Muhammed Pârisâ’nın cenâze namazında bulundu. Sultan İkinci Murâd Hanın iltifat ve teveccühlerine kavuştu. Sultan onu, müftîlik ve kâdılık makâmının en yüksek derecesi olan Şeyhülislâmlık vazîfesine tâyin etti. Pâdişâh’ın her hususta en has müşâviri oldu. Herkesin hürmet ve takdirini kazandı. Molla Fenârî hazretleri Bursa’da ilim öğretme yanında kazzâzlık (ipekçilik) yaparak nafakasını temin etmeye çalıştı ve kazancı ile çok hayrât ve hasenâtta bulundu. Kale’de, Manastır Mahallesinde ve Debbağlar semtindeki mescitler yanında, Pınarbaşı’ndaki Dârülhadîs onun yaptırdığı eserlerdendir. Kudüs’te bir medrese satın alıp masraflarını Anadolu’da yaptığı vakıfların gelirinden karşılamıştır. Molla Fenârî, Bursa’da inşâ ettirilen Ulu Câminin açılışında bulundu. Câminin açılışında ilk Cumâ hutbesini okuyan hocası Hamîdüddîn-i Kayserî’nin duâ ve iltifâtına kavuştu. Molla Fenârî, İskendernâme’yi nazm eden Mevlânâ Ahmedî ve tıp ilminde Şifâ kitabının sâhibi tabîb Hacı Paşa ile birlikte Mısır’da Ekmeleddîn-i Bâbertî’nin huzûrunda ders arkadaşıydılar. Birgün evliyâdan birini ziyârete gitmişlerdi. O zât onlara bakıp, Mevlânâ Ahmedî’ye; “Sen vaktini şiire harcarsın.” Hacı Paşaya; “Sen ömrünü tıpta harcarsın.” Molla Fenârî’ye de; “Sen de ömrünü din yolunda harcar ilim ve takvâyı birlikte bulundurursun.” buyurdu. Gerçekten buyurduğu gibi oldu. Molla Fenârî, Karaman beyinin kızı Gül Hâtunla evlenmiş olup, iki oğlu iki kızı olmuştur. İki oğlu da kendisi gibi âlim olarak yetişmişler, onlar da Bursa’da kâdılık yapmışlardır. Onun soyundan gelen Ali bin Yûsuf İstanbul-Aksaray’da Vatan Caddesindeki kiliseyi câmi yapmıştır. Îsâ Efendi câmiye çok vakıf yaptığından,Fenârî Îsâ Mescidi denilmiştir. Bu zât Bursa’da kâdı iken 1497 yılında vefât etmiştir. Ahfâdından (torunlarından) Muhyiddîn bin Muhammed Fenârî, Osmanlı Devletinin on üçüncü şeyhülislâmı olmuştur. O da Beykoz’a bağlı Dereseki köyünde ve Rumeli Hisârında birer mescit yaptırmış, 1547 yılında vefât etmiştir. Kabri Eyyüpsultan’dadır. Büyük âlim Şemseddîn-i Fenârî’nin gözlerine ömrünün sonuna doğru perde gelip görmez oldu. Bir gece Peygamber efendimizi rüyâsında gördüğünde, Resûlullah efendimiz; “Tâhâ sûresini tefsir eyle.” buyurunca; “Yüksek huzûrunuzda Kur’ân-ı kerîm’i tefsir etmeye gücüm olmadığı gibi, gözüm de görmüyor.” diye cevap verdi. Peygamber efendimiz bir parça kumaşı gözlerinin üzerine koymuş, uyanınca Fenârî’nin gözleri açılmış ve kumaş parçasını gözlerinin üzerinde bulmuştu. Bu hâlin şükrünü yapabilmek için ikinci defâ çok yaşlı olmasına rağmen hacca gitti. Dönüşünde 1431 yılında vefât etti. Vefâtında çok mal, para ve on bin ciltten fazla, kıymetli kitap bırakmıştı. Molla Fenârî hazretlerinin eserleri pekçok olup bunlardan bâzıları şunlardır: 1) Ayn-ül-Âyân: Fâtihâ sûresinin tefsiridir. 2) Füsûl-ül Bedâyî’ fî Usûl-is-Şerâyî’: Fıkıh usûlüne dâir olup, otuz senede tamamlanmıştır. 3) Îsâgûcî Şerhi: Mantık ilmine dâir çok kıymetli şerhtir. Bu mantık kitâbını; birgün sabahleyin başlamış güneş batarken bir günde bitirmiştir. Eser Osmanlı medreselerinde uzun zaman ders kitabı olarak okutulmuştur. 4) Enmûzec-ül-Ulûm: Yüze yakın ilme âit meseleleri ihtivâ eden ansiklopedik bir eserdir. Bu eser oğlu Muhammed Şâh tarafından şerhedilmiştir. 5) Ferâiz-i Sirâciyye Şerhi. 6) Şerh-i Mevâkıf üzerine Ta’lîkât. 7) Esâs-üt-Tasrîf. 8)Risâletün fî Menâkıb-iş-Şeyh Behâüddîn-i Nakşibend. 9) Şerhu Fevâid-il-Gıyâsiyye. 10)Şerh-ul-Misbâh. 11) Hâşiyetün alâ Şerhây-is-Seyyid ves-Sa’d lil Miftâh. 12) Uveysât-ül-Efkâr fî İhtiyâri ülil-Ebsâr: Aklî ilimlere dâir olup, fen ilimlerinde zor problemlerin çözüm şekillerine karşı îtirâzları inceler.


Osmanlı Devletinin dördüncü şeyhülislâmı ve Fâtih Sultan Mehmed Hanın hocalarından. İsmi, Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürânî olup, lakabı Şerefeddîn ve Şihâbeddîn’dir. 1410 (H.813) yılında Sûriye’nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu. Doğduğu yere nisbetle Gürânî denildi. 1488 (H. 893) yılında İstanbul’da vefât etti. Kabr-i şerîfi Aksaray-Topkapı arasındaki kendi yaptırdığı câminin önündedir. Molla Gürânî, daha küçük yaşta kendi memleketinde ilk tahsîlini yaptı. Bundan sonra Bağdat, Diyârbakır, Hıms ve Hayfa şehirlerine ve on yedi yaşında da Şam’a gidip, tanınmış âlimlerin derslerine devâm ederek ilmini arttırdı. Şam’dan Kâhire’ye gitti ve o devrin en meşhûr âlimi İbn-i Hacer Askalânî’den hadîs ve fıkıh ilmine dâir eserler okudu. Bu hocasından okuduğu eserler arasında Sahîh-i Buhârî ve fıkıh ilminde meşhûr eserler vardı. Molla Gürânî bu minval üzere tahsilini tamamladıktan sonra; tefsir, kırâat, hadis ve fıkıh ilimlerinde değerli bir âlim olarak yetişti. Yavaş yavaş tanınmaya ve Kâhire’deki medreselerde ders vermeye başladı. Memlûk Devleti hükümdâr ve devlet ileri gelenlerinin kurdukları ilim meclislerine katılıp, münâzaralara girdi. İlmi ve fesâhati, güzel konuşmasıyla dikkat çekip tanındı. Hattâ Kâhire’de herkese açık bir ders de verdi. Dersini dinleyen âlimler, onun ilimdeki üstünlüğünü taktir ettiler. Sahîh-i Buhârî’yi gâyet güzel bir mahâretle okuttuğunu bizzât görüp şâhit olan hocası İbn-i Hacer Askalânî ona icâzet verdi. Bundan sonra hayâtının bir bölümünü Kâhire ve Şam taraflarında geçirip Anadolu’ya geldi. Anadolu’ya gelişi, hayâtında başka bir safha olmuştur. Molla Gürânî’nin Anadolu’ya gelişi şu şekildedir: O devrin meşhur Osmanlı âlimlerinden Molla Yegân, hacca gittiğinde, Kâhire’ye uğradı. Orada Molla Gürânî’yi tanıyıp, onun dîne bağlılığını ve ilimdeki yüksek derecesini görünce, Anadolu’ya getirmek istedi. Lütuf ve iltifât göstererek berâber gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabûl ederek, Molla Yegân ile birlikte geldi. Meşhur âlim Molla Yegân, hacdan döndüğünde Sultan İkinci Murâd Hanın otağına gidip, bir sohbet yaptı. Sohbet sırasında Pâdişâh; “Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan getirdin.” diye sordu. Bunun üzerine Molla Yegân; “Tefsir, hadis ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş bir âlim getirdim.” diyerek, hiçbir milletin kültür târihinde görülmeyen durumu bildirdi. Sultan; “Şimdi nerededir?” deyince, “Dışarıda beklemektedir” cevâbını verdi. Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri getirmelerini söyledi. Molla Gürânî içeri girip selâm verdi. Sohbet sırasında Molla Gürânî’nin konuşması ve hâli, Pâdişâh’ın hoşuna gitti. Onu hemen dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzinin eski kaplıcadaki medresesine müderris tâyin etti. Daha sonra Yıldırım Medresesine müderrislikle vazîfelendirildi. Bir müddet bu vazîfede kalan Molla Gürânî, Sultan İkinci Murâd Hanın oğlu Şehzâde Mehmed’in, yâni Fâtih’in yetiştirilmesiyle görevlendirildi. Fâtih Sultan Mehmed Hanın yetişmesinde, Molla Gürânî’nin büyük emeği geçti. Bu bakımdan Fâtih, şehzâdeliğinden beri hocasını çok sever, saygı ve hürmette kusûr etmezdi. Babası İkinci Murâd’dan sonra tahta geçen Fâtih Sultan Mehmed Han, Molla Gürânî’yi vezir yapmak istedi. Molla Gürânî bu teklifi kabul etmeyip; “Huzûrunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler vardır. Onların ciddî çalışmaları; vezirliğe, sadrâzamlığa kavuşmak ideallerine bağlıdır. Vezîriniz onlardan başkası olursa, kalbleri muğber olur ve sultânımıza zarar gelir.” dedi. Sultan bu sözü beğendi ve onu Kazasker yapmak istediğini bildirince, bunu kabul etti. Ayrıca müderrislik vazifesini de yürüttü. Daha sonra, evkâf idâresi ve kâdılık vazîfesi ile Bursa’ya gönderildi. Bursa’da bir müddet hizmet etti. Ancak bâzı sebeplerle Anadolu’dan ayrılıp, Mısır’a gitti. MollaGürânî Mısır’a vardığında, Mısır Sultânı Kayıtbay’dan tam bir kabûl ve pekçok ikrâm, hürmet gördü. Bir müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed Han, Mısır Sultânı Kayıtbay’a, Molla Gürânî’yi göndermesini ricâ etti. Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Hanın bu ricâsını Molla Gürânî’ye bildirerek; “Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikrâm ve ihtirâm ederim.” dedi. Molla Gürânî; “Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikrâm gördüm. Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi büyük bir sevgi vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten tabiî olarak ona meyledeceğimi bilir. Eğer ona gitmezsem sizin tarafınızdan gönderilmediğimi zanneder ve aranıza düşmanlık girebilir.” cevâbını verdi. Bu cevâbı çok beğenen Sultan Kayıtbay kendisine çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyâları verip, büyük hediyelerle Fâtih Sultan Mehmed Hana gönderdi. Molla Gürânî İstanbul’a gelince, Sultan ona çok hürmet gösterip, ikinci defâ Bursa Kâdılığına, sonra yeniden Kazaskerliğe tâyin etti. Müderrislik ve eser yazmakla meşgûl olan Molla Gürânî, 1480 (H. 885) senesinde Şeyhülislâmlık makâmına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed Han ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında pekçok hediye vererek, ikrâm ve hürmet gösterdi. Sekiz sene Şeyhülislâmlık yaptı ve hakka, adâlete uymakta titizlik göstererek, gâyet güzel bir şekilde vazîfesini yerine getirdi. Fâtih Sultan Mehmed Hana çok nasîhat eder, işlerinde yardımcı olurdu. Ona karşı duyduğu samîmi sevgi ve alâka sebebiyle, yeri geldikçe tenkit etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği ve yediği şeylere dikkat etmesinde, dâimâ dînin emirlerine uygunluk isterdi. Nasîhatlerini sert sözlerle söylemekten çekinmezdi. Molla Gürânî; heybetli, vakûr, sarsılmaz bir ilim, haysiyet ve ahlâka sâhipti. Uzun boylu, doğru ve açık sözlüydü. Vezirleri adlarıyla çağırır, Sultan’ın huzûruna girince, yüksek sesle selâm verip müsâfeha yapardı. Dâvet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda saraya gitmezdi. Müderrislikten resmen ayrıldıktan sonra da ilim öğretmeye devâm etti. Pekçok âlim yetiştirdi. Günlerini ders vermek, kitap yazmak ve ibâdetle geçirirdi. Çok hayır ve hasenâtta bulundu. Vakıf olarak; dört câmi, bir dârülhadîs medresesiyle bir hamam ve binâlar yaptırmıştır. Molla Gürânî, vefât ettiği senenin bahar mevsiminde bir bahçe satın aldı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezirler haftada bir bu bahçeye ziyâretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti. İstanbul’daki konağına göçtü. O günlerde sabah namazını kıldıktan sonra, kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk namazını kıldıktan sonra kıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yattı. O gün, kendisinden Kur’ân-ı kerîm ve kırâat ilmini öğrenen hâfızların, yanında toplanmasını istedi. Bu arzusu yerine getirildi. Yanına toplanan talebelerine; “Üstünüzde olan hakkımı ödeme zamânı bu gündür. İkindi vaktine kadar benim üzerime Kur’ân-ı kerîm okumaya devâm ediniz, ikindiden fazla uzamaz.” dedi. Talebeleri, Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Durumu öğrenen vezirler de yanına geldi. Bunlar arasında bulunan Dâvûd Paşa, Molla Gürânî hazretlerini çok sevdiği için hâlini görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı. Molla Gürânî bu hâli görünce; “Niye ağlar durursun ey Dâvûd!” dedi. Dâvûd Paşa; “Sizi böyle zayıf görünce kendimi tutamadım” cevâbını verdi. Bunun üzerine; “Ey Dâvûd! Kendi hâline ağla! Ben dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşadım. Allahü teâlâdan ümîdim odur ki, ömrümün sonunda ve son nefesimde de selâmet üzere olurum.” dedi. Sonra vezire dönüp; “Benden Bâyezîd’e (İkinci Bâyezîd Han) selâm söyleyin, namazımı bizzât kendisi kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin.” dedi. Sonra; “Size vasiyetim olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin başına çekin, sonra kabre koyun.” buyurdu. Öğle namazını îmâ ile kıldı. Sonra; “İkindi ezânı ne zaman okunacak?” dedi. İkindi vakti gelince, müezzinin ezân okumasını bekledi. Müezzin, Allahü ekber, diye ezân okumaya başlayınca, Molla Gürânî hazretleri; “Lâilâhe illallah...” diyerek vefât etti. Sultan İkinci Bâyezîd Han, namazında bulundu ve borçlarını ödedi. Cenâze namazı çok kalabalık olup, İstanbul ahâlisi bu büyük âlimin vefâtına ziyâdesiyle üzüldü. Cenâzesi kabrin başına getirilince vasiyetine rağmen kimse ayağından tutup çekmeye cesâret edemedi. Cenâzesini bir hasırla kabrin yanına çektiler ve kabre indirip defnettiler. Arapça kaynaklarda, Diyâr-ı Rum yâni Anadolu’nun âlimi olarak zikredilen Molla Gürânî, kıymetli eserler yazmış olup, eserleri şunlardır: 1) Gâyet-ül-Emânî fî Tefsîr-i Seb’il-Mesânî, 2) El-Kevser-ül-Cârî alâ Rıyâd-il-Buhârî: Hadîs-i şerîf kitaplarının en kıymetlisi olan Sahîh-i Buhârî’ye yazdığı şerhtir. 3) Keşf-ül-Esrâr an Kırâat-il-Eimmet-il-Ahyâr, 4) Şerh-i Cem’ul-Cevâmî’: Usûl-i fıkha dâirdir. 6) Arûz ilmiyle ilgili bir kasîde.


Osmanlı Devletinin üçüncü şeyhülislâmı ve Fâtih Sultan Mehmed Hanın hocası. İsmi, Muhammed bin Ferâmuz bin Ali Rûmî’dir. Sivas ile Tokat arasındaki Kargın köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası bir Fransız subayı iken Müslüman olmuş, kızını Osmanlı emîrlerinden Hüsrev adında bir zâta vermiştir. Babasının vefâtı üzerine eniştesi Hüsrev Beyin yanında yetişti ve Hüsrev Kaynı diye çağırıldı. Daha sonra kayını kelimesi de kaldırılıp Molla Hüsrev adıyla meşhûr oldu. 1480 (H.885) yılında İstanbul’da vefât etti. Cenâze namazı, Fâtih Câmiinde kılındıktan sonra Bursa’ya götürülüp Emir Sultan’ın doğusunda kendi yaptırdığı medresenin bahçesine defnedildi. Mezar taşında; “Menbâ-ı ilm ü hüner, Vâris-i ulûm-i Hayr-ul-beşer, Fâzıl-ı hurşîd-i eser sâhib-üd-Dürer vel Gurer Mevlânâ Muhammed Hüsrev” yazılıdır. Molla Hüsrev, Burhâneddîn Haydar Hirevî ve zamânın diğer âlimlerinden ilim tahsil etti. Tahsilini tamamladıktan sonra, Edirne’de Şah Melik Medresesinde sonra da kardeşinin vefâtıyla boşalan Çelebi Medresesinde müderrislik yaptı. Sultan İkinci Murâd Han devrinde Varna Savaşından önce 1429 yılında Kazaskerliğe tâyin edildi. Molla Hüsrev, Fâtih Sultan Mehmed Han tahta geçince de bu vazîfeye devâm etti. Sultan İkinci Murâd Han memleketi iç ve dış huzûra kavuşturduktan sona tahttan çekilmiş, yerine oğlu Fâtih Sultan Mehmed’i oturtmuştu. Ancak düşmanlar, sultanı çocuk yaşta görüp sefer hazırlıklarına başladılar. Bunun üzerine İkinciMurâd Han tekrar tahta geçti ve Fâtih Sultan Mehmed’i Manisa’ya gönderdi. İlim adamlarının çoğu birer bahâne ile Manisa’ya gitmek istemedi. Molla Hüsrev kazaskerlikten istifâ ederek şehzâde ile birlikte Manisa’ya gitmeye karar verdi. Fâtih onun bu karârını duyunca; “Vazîfenize devâm edin, zîrâ memleketin size ihtiyâcı var.” dediyse de Molla Hüsrev; “Tahttan ayrılıp Manisa’ya giderken, sizi yalnız bırakmam uygun olmaz. Müsâde buyurun geleyim.” diyerek samîmiyetini bildirdi ve birlikte Manisa’ya gitti. Fâtih Sultan Mehmed bu muhterem âlimden çok istifâde etti. Daha sonra Fâtih, tahta geçince, Molla Hüsrev de Sultan’ın yanına geldi. İstanbul’un fethinden sonra Galata ve Üsküdar kâdılıklarına tâyin edildi; Ayasofya Müderrisliğini de yürüttü. Bir ara Bursa’ya gidip medrese kurdu ve ilim öğretmekle meşgûl oldu. Bu sırada Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından İstanbul’a dâvet edilen Molla Hüsrev, İkinci Osmanlı Şeyhülislâmı Fahreddîn-i Acemî’nin vefâtı üzerine 1460 yılında Şeyhülislâmlığa tâyin edildi. Molla Hüsrev, devletin bu en üstün ve en şerefli fetvâ makamında yirmi sene adâlet ve hakkaniyetle vazîfe yaptı. Fâtih, Molla Hüsrev’den söz ettiği zaman; “Zamânımızın Ebû Hanîfesi’dir.” diyerek takdir, teveccüh ve sevgisini belirtti. Bir düğün yemeğinde hocası Molla Gürânî’yi sağ yanına Molla Hüsrev’i sol yanına alarak, iltifâtta bulunmuştu. Orta boylu, gür sakallı, kıymetli elbise giyen, heybetli, tevâzu sâhibi bir zât olan Molla Hüsrev; güzel ahlâk, vakûr, yüksek ilim ve İslâm dînine uymaktaki titizliğiyle halkın ve devlet adamlarının sevgisini kazandı. Bu büyük âlim yalnızlığı ve kendi işini kendisi görmeyi severdi. Konağında hizmetçileri olduğu hâlde hiç birini kendi hizmetinde kullanmaz odasını kendi süpürür, lambasını kendi yakardı. Molla Hüsrev birçok talebe yetiştirdi. Fıkıh âlimi ve şâir olarak şöhret yaptı. Önceki âlimlerin kitaplarından hergün iki yaprak yazmayı âdet hâline getirmişti. Vefât ettiğinde kendi el yazılarıyla yazılmış pekçok nefis eserler görüldü. Ömrünü ilim öğretmek ve yazmakla geçiren Molla Hüsrev’in kıymetli eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Ed-Dürer-ül-Hükkâm fî Şerhi Gurer-il-Ahkâm: Fıkıh ilmine dâir olan ve sık sık mürâcaat edilen bu en önemli eseri, asırlardır. Osmanlı medreselerinde şerhleriyle berâber ders kitabı olarak tâkip edilmiştir. Molla Hüsrev’in 1477 yılında FâtihSultan Mehmed Hana takdim ettiği bu eserin asıl nüshası İstanbul Köprülü Kütüphânesinde mevcuttur. 2) Şerh-ul-Miftâh, 3) Şerh-ut-Telvih, 4) Şerh-i Usûl-ül-Pezdevî, 5) Hâşiyetü Evâil-i Tefsîr-i Kâdı Beydâvî, 6) Hâşiyet-ü Mutavvel li-Teftâzânî, 7) Mir’ât-ül-Usûl fî Şerh-i Mirkât-il-Vüsûl, 8) Nakîd-ül-Efkâr fî Redd-il-Enzâr, 9) Şerh-u Telhis-i-Miftâh lil-Kazvînî.


On yedinci yüzyıl Osmanlı sadrâzamlarından. Arnavut asıllıdır. Devşirme olarak yeniçeri ocağına alındı. Saksoncubaşı olarak Sultan Dördüncü Murâd’ın Bağdat Seferine katıldı. Şehrin 1638’de fethinden sonra zağarcıbaşı olarak orada kaldı. Daha sonra İstanbul’a dönerek 1645’te kul kethüdâsı oldu. 1646’da çıkılan Girit Seferinde Kisamo Kalesini fethetti. Sekbanbaşı rütbesiyle Hanya muhâfızı oldu. Nüfuzlu bir Yeniçeri ağası olarak İstanbul’a döndü. 1648’de Sultan İbrâhim’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan yeniçeri ayaklanmasını başlattı. Tahta geçen Sultan Dördüncü Mehmed tarafından yeniçeri ağalığına tâyin edildi. Çıkan sipâhi ayaklanmasını bastırdı. 1649’da Sofu Mehmed Paşanın yerine sadrâzam oldu. Kendi başlattığı anarşinin kendisine karşı da devamına tahammül edemeyip 1650’de sadrâzamlıktan çekildi ve Budin Beylerbeyliğine tâyin edildi. 1653’te kaptan-ı deryâ oldu. Venedik donanmasını Çanakkale’de bozguna uğrattı. Yeniçeri ayaklanması sonunda 1655’te tekrar sadrâzamlığa getirildiyse de Ocak ağaları ile anlaşmazlığın devam etmesi mâlî kriz ve Abaza Hasan Paşanın Anadolu’da isyân etmesi gibi sebeplerle hacca gideceği bahânesiyle sadrâzamlıktan çekildi. Beylerbeylikle vazîfeli olarak Şam’a giderken 1655’te Hama’da öldü.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
27 Şevval 1438
Miladi:
22 Temmuz 2017

Söz Ola
Matlabımız din-i Hüdâ' dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüdâ' dır bizim
Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şah-ı Cihan olmağı dava değil
Osman Gâzi "rahmetullahi aleyh"
Osmanlılar Twitter