Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Osmanlı vezîri. 1512 yılında Isparta’nın Gelendost ilçesinde doğdu. Eğridir veAkşehir medreselerinde tahsil gördü. Daha sonra İstanbul’a gelerek Mîmarağa Ocağına, sonra da Dârüssanâyi Odasına girdi. Mîmarağa yardımcısı ve dârüssanâyi kalfası oldu (1530). Tersâne yapma vazîfesi verildi. Haliç Tersânesinin yerinde havuzlar ve depolar yaptırdı. Cidde’de ilk Türk donanma üssünü kurdu. Anadolu’da çeşitli kanal ve köprülerin, Selîmiye Kışlasının, Ulukışla’daki Büyük Kışlanın plânlarını hazırlamak ve inşâ etmekle vazîfelendirildi. Bu çalışmaları netîcesinde bir tuğlu paşalık rütbesi verildi. Budin’in fethine ve İran seferine katıldı. Osmanlı-Macar görüşmelerinde Osmanlı heyetine başkanlık etti. Zigetvar kuşatmasına kumandan olarak katıldı(1556). Baboca Kalesini ve Köstence’yi aldı. İkinci Selim zamânında ikinci vezirlikten kubbe vezirliğine getirildi. Anadolu’nun îmârı için hazırladığı plânı pâdişâha takdim etti. Kıbrıs’ın fethine ve İnebahtı Savaşına katıldı. Tunus beylerbeyliğine getirildi. Halkulvâd Savaşında birleşik Venedik-İspanyol ordusunu yendi. 1575’te Cezâyir, 1582’de Sivas beylerbeyliğine tâyin olundu. 1583’te Özdemiroğlu Osman Paşa ile birlikte İran seferine katıldı. 1588’de Gence’nin fethini temin etti. 1595’te Sultan Üçüncü Mehmed tarafından İstanbul’a çağrıldı. Eflak seferine iştirâk etti. Bükreş önlerinde şehid düştü(1595). Arapça, Farsça, Rumca, Fransızca ve Macarca bilirdi.



Osmanlı sadrâzamı. Venedikli mühtedîlerden (İslâmı kabul eden) Hekimbaşı Nuh Efendinin oğlu olup, Haziran 1689’da dünyâya geldi. İyi bir eğitim gördükten sonra Sultan Üçüncü Ahmed Han zamânında hassa silahşörlüğü ile saraya alınıp, sonra da dergâh-ı âlî kapıcıbaşıları arasına katıldı. 1713’te Zile voyvodalığına tâyin olunan Ali Bey, 1719’da Nevşehirli Dâmâd İbrâhim Paşanın sadâreti zamânında beylerbeyi pâyesi ile Türkmen ağası, 1722’de Rumeli pâyesi ile Adana Vâlisi oldu. Bu görevdeyken çevredeki birçok aşîretin elebaşlarını sindirerek güvenliği sağlayıp, haklı bir ün kazandı. 1724’te tâyin edildiği Haleb vâliliği sırasında serasker Köprülüzâde Abdullah Paşa maiyetinde doğu seferine memur edildi. Ali Paşa, Tebriz’in alınmasında büyük gayret gösterdi. 1725’te vezirlik rütbesi verilip birkaç gün sonra Anadolu Beylerbeyi ve bilâhare hastalığından dolayı vazîfesinden istifâ eden Abdullah Paşa, Temmuz 1726’da doğu serdarlığı ile Tebriz muhâfızlığına getirildi. Bu vazîfedeyken adamları hakkında vukû bulan bâzı şikâyetlerden dolayı 1728’de Şehrizor eyâletine nakledildi. Aynı yıl Sivas, bir yıl sonra da Diyarbakır vâliliğine getirildi. Nâdir Şahın meydana çıkması ile kötü bir hâl alan doğu seferine 1730’da ikinci defâ serdâr tâyin olunan Ali Paşa, bu sırada tahta çıkan Sultan Birinci Mahmûd Han tarafından elmaslı bir kılıç ve bir samur kürk gönderilmek sûretiyle taltif edildi. Ali Paşa, Üçüncü Tahmasb’a karşı Eylül 1731’de Kuzican Zaferini kazanarak Hemedan, Urmiye ve Tebriz’i geri aldı. Şahın talebi üzerine akdolunan “Ahmed Paşa Musalahası” ile sulh sağlandı. 1732’de Sadrâzam Topal Osman Paşanın azli üzerine Sultan Birinci Mahmûd Han zamânında sadrâzamlığa getirildi. Üç buçuk yıl süren Ali Paşanın bu ilk sadrâzamlığı, Avrupa’da Lehistan verâseti buhrâniyle, doğuda Ahmed Paşa Antlaşmasını kabul etmeyen Nâdir Şahın İran tahtında bulunan Tahmasb’ı indirip yerine Üçüncü Abbâs’ı getirmesi ve Bağdat’a hücum etmesi zamanlarına rastlar. Bağdat’ı Nâdir Şah kuvvetlerinden kurtarmaya muvaffak olan Topal Osman Paşanın 1733’de Kerkük civârında baskına uğrayarak şehid ve ordunun perişân olması üzerine sarayda toplanan harp meclisinde Sadrâzam Ali Paşa azlolunarak Midilli’ye sürüldü. Ali Paşa bir yıl sonra gönderdildiği Bosna vâliliği sırasında üç sene Avusturya kuvvetlerinin şiddetli hücumlarına karşı kahramanca mukâvemet gösterdi. Topladığı gönüllülerle gücünü arttıran Ali Paşa, Banyaluka surları önünde Mareşal Hildburgausen’e karşı 4 Ağustos 1737’de parlak bir zafer kazandı. 1740’ta güvenliği sağlamak ve Kölemen beylerini sindirmek vazîfesiyle Mısır’a gönderildi. Bir yıl sonra Anadolu beylerbeyi olan Ali Paşa 1742’de ikinci defâ sadrâzamlığa getirildi. Ancak bir müddet sonra yeniden görevden alınarak Midilli’ye sürüldü. 1744’te Bosna, 1745’te Haleb vâliliğine tâyin edildi. Ali Paşa, aynı yıl Nâdir Şahın Kars üzerine gelmekte olduğu öğrenilince Anadolu eyâleti ile ikinci defâ, şark (doğu) serdarlığına tâyin oldu. 1746’da İran ile sulh yapıldıktan sonra Anadolu’daki eşkıyâyı sindirmeye memur edildi. Karışıklıklar çıkması üzerine üçüncü defâ Bosna vâliliğine gönderildi. Ali Paşa, daha sonra tâyin edildiği Trabzon vâliliği sırasında Karadeniz derebeylerini ortadan kaldırdı. 1754’te Anadolu beylerbeyliğine naklolundu ise de Şubat 1755’te Sultan Üçüncü Osman Han tarafından sadrâzamlık tevcih edildi. Fakat bâzı mâniler sebebiyle üçüncü sadâretinde ancak elli üç gün kalabilen Ali Paşa azlolunarak Kıbrıs’a sürüldü. Ali Paşa Kıbrıs’ta o kadar izzet ve ikrâm gördü ki, verilen hediye ve para yardımları sâyesinde üç ayda Kıbrıs fakirlerine 100 bin kuruştan fazla tasaddukta (sadaka) bulundu. Aynı sene oğlunun pâdişâha yazdığı bir arîza ile sürgünden kurtulup, 1755’te Mısır vâliliğine getirildi. 1756’da Anadolu beylerbeyi olan Hekimoğlu Ali Paşa, bu görevdeyken 14 Ağustos 1758’de eyâlet merkezi olan Kütahya’da vefât etti. Ölürken, İstanbul’daki câmii yanına defnedilmesini vasiyet eden Ali Paşanın naaşı, geçici olarak Kütahya’da defnedilmişti. Daha sonra müsâade alınarak İstanbul’a getirilip türbesine defnedildi. Ali Paşa, akıllı, âlim, tedbirli, yiğit, sağlam görüş sâhibi, cömert ve kerîm bir zât olup, idârede şiddetliydi. Otuz seneyi aşan vezâreti zamânında başta pâdişâh olmak üzere bütün devlet erkânının îtimât ve hürmetini kazanmıştı. Âli mahlası ile şiirler yazan Ali Paşanın İstanbul’da Davutpaşa yakınlarında bir câmii, kitaplığı, sebili, türbesi ve zâviyesi vardır.


Osmanlılar devrinde yetişen meşhur fen âlimi. Kesin olmamakla berâber, bâzı kaynaklarda 1774 senesinde Narta’da doğduğu kayıtlıdır. Bir kısım kaynaklarda babasının Nartalı bir Mûsevî olduğu yazılı ise de, hâl tercümeleri yazan bir pâdişâh kâtibi olan İsmet Efendi, araştırmaları netîcesinde Karlovalı bir Müslümanın oğlu olduğunu tesbit etmiştir. Babasının ölümü üzerine tahsil için İstanbul’a gelip, kısa zamanda icâzet (diploma) alarak, matematik, astronomi, metalurji ve jeoloji sâhalarında büyük âlim oldu. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, İbrânice, Fransızca ve Lâtinceyi çok iyi bilen İshak Efendi, 1816 senesinde Mühendishâne-i Berr-i Hümâyûnun matematik hocalığına tâyin edildi. 1824’te Dîvân-ı Hümâyûn tercümanlığına getirildi. 1828’e kadar bu vazîfede bulunan İshak Efendi, bu târihte Balkanlarda inşâ edilen kalelerin teftişi ile görevlendirildi. Balkanlardan dönüşünde tekrar Mühendishâne-i Berr-i Hümâyûnda müderrisliğe devâm etti. 1831’de bu okulun müdürlüğüne tâyin edildi. Bu görevdeyken ders programını yenileştirdi ve öğretim kadrosunu kuvvetlendirdi. Yetersiz hocaların görevlerine son verdi. Bir süre sonra mübârek yerlerin tâmiri için Hicaz’a gönderildi. Vazîfesini bitirip dönerken Mekke’de 1834 senesinde vefât etti ve orada defnedildi. Mühendishâne’nin üstündeki kabristana, hatırlanmak ve hayır duâya sebeb olmak üzere mekteb tarafından, adı ve ölüm târihi yazılı bir taş diktirilmiştir. İshak Efendi, fen ilimlerine dâir birçok eser yazmış ve ilk defâ fen sâhasındaki kitapları batı dillerinden Türkçeye tercüme etmiştir. Batılı bilim adamlarının yazdığı ilmî eserlere vâkıf olan İshak Efendi, ilmî ıstılâhları tatbik ve karşılıkları bulunmayan ilmî ıstılahlara da isim tâyinine muvaffak oldu. Eserleri: 1. Mecmûa-i Ulûm-i Riyâziyye: Matematiğe âit dört ciltlik bir ders kitabı olup, çok meşhûrdur. 1831-1834 seneleri arasında İstanbul’da basıldı. Eserde yüz dört şekil vardır. Birinci ciltte aritmetik, cebir, geometri konuları; ikinci ciltte düzlem trigonometrisi, geometri işlemleri, cebrin geometriye uygulanması, konikler, diferansiyel ve integral konuları; üçüncü ciltte fizik, mekanik, su iletimi ve kuvveti, atmosfer, ilm-i menâzır (optik) konuları; dördüncü ciltte ise elektrik, kürevî trigonometri, astronomi ve kimyâ konuları işlenmiştir. Eser uzun seneler mühendishânede ders kitabı olarak okutulmuştur. Modern kimyâ alanında ilk eser olarak da kabul edilmektedir. 2. Usûl-i İsâga: 167 sayfa ve altmış levhadan meydana gelen eser top dökümcülüğü ile ilgilidir. Kendi deyişiyle kütüb-i efrenciyeden tercüme ve derleme yoluyla hazırlanmıştır. Eserde, ateşli silâhların yapımında kullanılan demir, demir alaşımları, kalay, bakır, tunç hakkında bilgiler verildikten sonra, top dökümcülüğü anlatılmaktadır. 1983’te neşredilmiştir. 3. Tuhfet-ül-Ümerâ: Ordu kurmak ve kalelerin muhâfazasından bahseden bu eser, iki makâle ve bir hâtimeden meydana gelmiştir. Eserin sonunda şekiller de vardır. 1828 senesinde basılmıştır. Bir nüshası Süleymâniye Kütüphânesi Es’at Efendi kısmındadır. 4. Usûl-i İstihkâmât: İstihkâm yapımına dâirdir. 5. Aks-ül-Mevâyâ fî Ahz-iz-Zevâya: Oktand ve sektan gibi rasat âletlerini kullanma usûllerinden bahsetmektedir. 6) Nisle-ül-Hıyâm: Çadır kurulmasına dâirdir. 7) Küre risâlesi, 8) Deniz Lağımı Risâlesi, 9) Hikmet:Arapça yazılmış bir fizik kitabıdır. 10) Âlât-ı Kimyeviyye Risâlesi, 11) Kavâid-i Ressâmiyye: Arâzîhudutları çizim kâidelerini ihtivâ etmektedir. Eserin bir nüshası Mühendishâne-i Berr-i HümâyûnKütüphânesinde mevcuttur. 12) Oktand: Esere ismini veren bu âletin târifleri ile kullanım usûllerini anlatan bir risâledir. 13) Harb ilmine dâir bir Risâle: 1827 senesinde basılarak subaylara dağıtılmıştır.


Osmanlı Devletinin yirmi ikinci şeyhülislâmı, târihçi ve edip. İsmi, Sa’deddîn’dir. Hoca Efendi lakâbıyla meşhûr oldu. Yavuz Sultan Selim Hanın nedîmi (sohbet arkadaşı) Hasan Can’ın oğludur. 1536 (H.943) târihinde İstanbul’da doğdu. 1599 (H.1008) senesinde İstanbul’da vefât etti. Eyyûb Sultan’da Dârülkurrâ bahçesine defnedildi. Müderris Karamanlı Mehmed Efendi, Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi ile zamânın diğer büyük âlimlerinden okudu. Yirmi yaşında yardımcı müderris oldu ve İstanbul’da Murâd Paşa Medresesinde ders vermeye başladı. Sonra erbaîn pâyesiyle Bursa’da Yıldırım Medresesine tâyin edildi. Yirmi dokuz yaşında hâriç rütbesine yükseldi. Bursa Sultâniye Medresesinin ardından, İstanbul Sahn-ı Semân müderrisliğine getirildi. 1573’te Şehzâde Murâd’ın hocalığına tâyin edildi. Bundan dolayı Hoca Efendi diye anıldı. Şehzâde Murâd tahta geçince Sa’deddîn Efendiyi İstanbul’a çağırdı. Kendisine Hâce-i Sultânî (Sultan Hocası) ve Reîs-ül Ulemâ ünvânları verildi. Sa’deddîn Efendi, Üçüncü Mehmed Hanın şehzâdeliğinde ona da hocalık yaptı. Sultan Üçüncü Mehmed tahta geçince, Sa’deddîn Efendiyi şeyhülislâmlık makâmına getirdi. İki sultâna hocalık yaptığı için kendisine “Câmi’ur-Riyâseteyn” denildi. Hoca Sa’deddîn Efendi, devletin iç ve dış siyâsetinde pâdişâhlara ve devletin ileri gelenlerine yardımcı oldu. Çok talebe yetiştirdi. Mevlânâ Ali Nakîb, Molla Ali, Seyyid Kâsım Gubârî ve Azmizâde, Hoca Sa’deddîn Efendinin ileri gelen talebeleridir. Hoca Sa’deddîn Efendi, Osmanlı Devletinin 1596 târihindeki Avusturya ile yaptığı meydan muhârebesinde Sultan Üçüncü Mehmed Hanın yanında büyük kahramanlıklar gösterdi. Zaferin kazanılmasında en büyük pay sâhibi oldu. Hoca Sa’deddîn Efendinin beş oğlundan biri müderrisken vefât etmiş, ikisi şeyhülislâm, ikisi de kazasker olmuşlardır. Soyundan toplam altı şeyhülislâm çıkmıştır. Eserleri: Hoca Sa’deddîn Efendi, Osman Gâziden Yavuz Sultan Selim’in vefâtına kadar Osmanlı sultanları zamânında vukû bulan hâdiseleri, yetişen âlimler ile büyük zatların hayatlarını anlatan Tâc-üt-Tevârih adlı bir eser yazmıştır. Bu eserine Hoca Târihi de denir. Tâcü’t-Tevârih sonradan gelen târihçiler tarafından taklid edilmiş, 16. yüzyıl nesri için örnek kabul edilmesi sebebiyle birçok nüshaları yazılmıştır. 1863’de İstanbul’da basılan eser, İtalyanca ve Fransızcaya, kısmen de İngilizce, Rusça ve Macarcaya tercüme edilmiştir. Yavuz Sultan Selim’le ilgili Selimnâme’si ve Sadr-üş-Şerîa Hâşiyesi vardır. Ayrıca; Risâle-i Kuşeyrî Tercümesi, Behçet-ül- Esrâr, Semâvât-ül-Edvâr ve Mir’ât-ül-Ahbâr adlı eserleri vardır. Lârî’nin Farsça târihini ve Emâlî Kasîdesi’ni aynı vezinle Türkçeye tercüme etmiştir.


Osmanlı âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Mustafa, künyesi Hocazâde’dir. Bursa’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1488 (H.893) târihinde Bursa’da vefât etti. Bursa’da Emir Sultan Türbesi civârında medfundur. Hocazâde, babasının ticâret mesleğini terkedip ilim öğrenmeye yöneldi. Bu sebeple babası ve kardeşleri tarafından terk edildi. Sıkıntı ve yokluk içinde babasından yardım görmeksizin tahsiline devâm etti. Emîr Sultan hazretlerinin talebelerinden Şeyh Velî Şemsüddîn’in teşvîkiyle Kâdı-i Ayasuluğ ve Hızır Bey bin Celâl’den aklî ve naklî ilimleri öğrendi ve icâzet aldı. Sultan Murâd tarafından Kestel kâdılığına, sonra da Bursa’daki Esediyye Medresesine müderris tâyin edildi. Daha sonra İstanbul’a geldi. Fâtih Sultan Mehmed Han onu kendisine hoca tâyin etti. Sonra Edirne kazaskeri oldu. Hocazâde’nin kazasker olma haberi babasına ulaşınca, önce inanamadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı ve diğer oğullarıyla birlikte ziyâret için Edirne’ye gitti. Babasının gelmekte olduğu haberini alan Hocazâde, âlimlerden ve Edirne eşrâfından bir toplulukla onu karşıladı. İzzet ve ikrâmda bulundu. Babası mahcûbiyetle eski kusurlarını hatırlayıp özür dilemeye başlayınca; “Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık.” diyerek alçak gönüllülük gösterdi. Hocazâde, Fâtih Sultan Mehmed tarafından Bursa Sultâniye, daha sonra da İstanbul Sahn-ı Semân Medresesine müderris tâyin edildi. Bu sırada Fâtih Sultan Mehmed Han, İmâm-ı Gazâlî’nin, felsefecilerin bozuk ve sapık görüşlerini inceleyip din ve fen ölçüleri ışığında çürüttüğü Tehâfüt-ül-Felâsife adını taşıyan eseri ile İbn-i Rüşd’ün bu esere yazdığı reddiyeyi incelemişti. İlmî bir meclisin toplanarak İmâm-ı Gazâlî ile İbn-i Rüşd’ün görüşlerinin incelenip bir kitap hâlinde mukâyese ve muhâkemesinin yapılmasını emretti. Devrin âlimlerinden Hocazâde ile Alâeddîn Ali Tûsî’yi bu işle görevlendirip, eser hazırlamalarını bildirdi. Hocazâde bu konuda Tehâfüt adındaki eserini dört ayda yazdı. Ali Tûsî de incelemelerini altı ayda tamamlayıp eserini hazırladı ve adını Ez-Zahîre koydu. İki âlim, Sultan’ın huzûrunda Molla Hüsrev’in hakemliğinde eserlerini savundular. Hocazâde’nin çalışması ve ilmî îzâh tarzı daha başarılı görüldü. Bu münâzaranın sonunda hem Hocazâde hem de Ali Tûsî mükâfâtlandırıldı. Ali Tûsî tekrar memleketi olan İran’a döndü. Gerçekte Hocazâde’nin çalışması tam anlamıyla ilmî tarafsızlık vasfını taşıyor ve İmâm-ı Gazâlî’nin haklı olduğunu ortaya koyuyordu. Ali Tûsî de aynı gerçeğe ulaşmıştı. Fakat o daha ziyâde, İmâm-ı Gazâlî’nin görüş ve îzahlarını yorumlamak ve açıklamakla iktifâ etmişti. Daha sonra Hocazâde; Edirne kâdılığı, İstanbul ve İznik müftîlikleri yaptı. Sultan İkinci Bâyezîd Han tahta geçince, İstanbul’a geldi ve Bursa Sultâniye Medresesine tâyin edildi. Bu vazîfede iken el ve ayaklarına felç geldi. Ancak sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu hâlde Sultan İkinci Bâyezîd’in emriyle Şerh-i Mevâkıf adlı esere hâşiye yazdı. Hocazâde, yazdığı eserlerle bütün âlimlerin takdîrini kazandı. Ali Kuşçu ve Celâleddîn Devânî bunlardandır. Hocazâde’nin Tehâfüt adlı eserinden başka, Hâşiye-i Şerh-i Mevâkıf, Hâşiye-i Şerh-i Hidâyet-ül Hikme, Şerhu Tevâlî-ul-Envâr, Şerh-ül-İzzî fit-Tasrîf, Hâşiye ale’t-Telvîh fil-Usûl gibi başka kıymetli eserleri de vardır.


Sultan Abdülazîz’in tahttan indirilip şehit edilmesine sebeb olan devlet adamlarından. 1820 yılında doğan Hüseyin Avni, Ahmed adında bir uşağın oğludur. 15 yaşında İstanbul’a geldi. Bir müddet medresede okuduktan sonra Harbiye’ye girdi ve 1849 yılında Kurmay Kıdemli Yüzbaşı rütbesiyle burasını bitirdi. 1855’te paşa olan Hüseyin Avni, Kırım Harbine katıldı. Sadrâzam Fuâd Paşanın himâyesinde hızla yükseldi. 1863 yılında müşir rütbesiyle Birinci Ordu Kumandanı ve Serasker oldu. Girit ve Teselya vâliliklerinde bulundu. 13 Şubat 1874’te Sadrâzam oldu ise de 1875’te azledildi.Getirildiği mevkilerde pâdişâh ve devlet aleyhine entrikalar çeviren Hüseyin Avni, bu sebeple sık sık vazîfesinden alınıyordu. Aydın ve Konya vâliliklerinde bulunduktan sonra bir defâ daha Seraskerliğe getirildi.Çok geçmeden bu görevinden alınan HüseyinAvni Paşa, Bursa Vâlisi oldu ve 13 Mayıs 1876’da son defâ Seraskerliğe getirildi. Hüseyin Avni Paşa, yakın arkadaşlarındanSadrâzam Rüşdi Paşa, Şûrâ-yı Devlet Reisi Midhat Paşa ve Şeyhülislâm Hayrullah Efendi ile berâber (ki bunlara Erkân-ı Erbaa (Dörtlüler) denirdi) Sultan Abdülazîz’i tahttan indirdi. Böylece dünyânın en büyük devletinde bir diktatör rolü oynadı. Sultanın varlığından dahi rahatsız olan Hüseyin Avni, 4 Haziran günü de Ablülazîz Hanı şehid ettirdi. Bu günü sabırsızlıkla bekleyen Hüseyin Avni Paşa, saraydan yükselen çığlık sesleri üzerine Kuzguncuk’taki yalısında hazır bekleyen kayıkla Fer’iyye Sarayına gitti. Şehid edilen Sultan Abdülazîz Hanın ölüm raporunu imzâlamak istemeyen iki doktordan birini hemen Trablusgarb’a sürdü. Diğer Doktor Ömer Beyin de rütbelerini orada söktü. Zîrâ pâdişâhın cenâzesi karakolda en az bir saat can çekişir halde bırakılmıştı.Yaralı kuşlar ve sokakta başıboş hayvanlar için bile hastahâneler kuran Osmanlı Sultanlarına Hüseyin Avni ve arkadaşlarının revâ gördüğü hakâretler târihe yüzlerinin karası olarak geçmiştir. Sultan Abdülazîz’in daha önceden de hal’ edilmesi için birçok çalışmalarda bulunan Avni Paşa, pâdişâhın hal’ edileceğini birkaç sene önce Londra’da İngiliz nâzırlarına söylemek cesâret ve hiyânetinde bulunmuştu. İngilizlerin devamlı Sultan Azîz’in intihâr tezini savunmaları bundandır. Hüseyin Avni Paşanın devlet idâresini ele geçirmesinin sevinci pek kısa sürdü. 15 Haziranda Sultan Abdülazîz’in kayınbirâderi Kurmay Yüzbaşı Çerkes Hasan Beytarafından vurularak öldürüldü. Hüseyin Avni Paşa târihin en önde gelen kindar şahsiyetlerinden biriydi. “Ahd-i saltanatında on bir sene ma’zul bulundum.” diye Sultan Abdülazîz’i açıkça tenkid ediyor ve pâdişâhın aleyhine konuşuyordu. Ancak onun intikam almaktaki ustalığını bilenler bu sözleri pâdişâha duyurmaktan her zaman çekinmişlerdi. Yine “Kînim dînimdir!” diyecek kadar ileri gitmesi onun bu yönünü çok iyi ifâde etmektedir. HüseyinAvni Paşa geçimsizliğinden ve meziyetsizliklerinden dolayı pekçok defâ azlediliyor sonra çeşitli entrikalarla bir makam kapıyordu.O; iki yüzlü, aşırı kiniyle garazından ve bilhassa önü alınmaz ihtirâsından başka özelliği olmayan bir insan olarak tanınmıştır. Tanzimâttan sonra Osmanlı Devletinde başlayan ve Türk siyâsî edebiyâtında “kaht-ı rical” (adam kıtlığı) deyimi ile isimlendirilen devirde ortaya çıkanAvni Paşa, bu dönemin bütün karakteristik özelliklerini üzerinde toplamıştı. Genel olarak bu devirde vatan sevgisinin, hânedân ve pâdişâha bağlılığın azalması, ahlâksızlık ve körü körüne iktidâr hırsı, üst kademeleri işgâl eden bâzı devlet adamlarının özellikleri olarak sayılabilir. Hüseyin Avni Paşa; kaba, görgüsüz, lâubâli ve zâlim biri olarak tanınmıştır. Bâzı askerî hareketlerde başarısı görülmüş ve Fuâd Paşa tarafından da himâye edilmesi yükselmesini kolaylaştırmıştır. Tanzimât ricâlinden Âlî Paşa bu adamdan nefret etmekle berâber Fuâd Paşayı kırmamak için yükselmesini engellememiştir. Devlet içinde kendi düşüncesine göre birşeyler yapmaya meraklı olanAvni Paşanın, Mahmûd Nedim Paşa tarafından azledilip nişanlarının alınması, pâdişâha bitmez bir kin bağlamasına sebeb olmuştur.HüseyinAvni’nin azl sebeplerinden bir diğeri de harem-i hümâyûnda hazînedâr denilen yüksek rütbeli câriyeye sarkıntılık yapmasıdır. Ayrıca bir selâmlık alayında, en seviyesiz külhan beyinin bile yapmaktan utanacağı bir harekete, Kadınefendiye lafla sarkıntılık etmesidir. Şurası muhakkak ki, Hüseyin Avni Paşanın bu menfi hal ve hareketleri, Sultan Abdülazîz’in tahttan indirilmesine ve devletin başına 93 Harbi başta olmak üzere seri felâketlerin gelmesine sebeb olmuştur. Hüseyin Avni Paşa, son yüzyıl Türk târihinin en karanlık ve menfi şahsiyetlerinden biri olarak târihe geçmiştir.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
29 Recep 1438
Miladi:
26 Nisan 2017

Söz Ola
Na-murad olma dila düştün ise bahr-i gama, Hele emvac-ı felaket geçer inşaallah. (Ey gönül gam deryasına düştünse de ümitsiz olma; felaket dalgaları inşaallah geçecektir.)
Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlılar Twitter