Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


Münşeât sâhibi ve divan şâiri. Doğum târihi bilinmemektedir. Baş defterdâr Çivizâde AbdullahÇelebi’nin yanında yetişti.Sokullu MehmedPaşaya dîvân kâtibi oldu. Nahcivân Seferine katıldı. Sokullu’nun sadrâzamlığında sır kâtipliğine yükseldi. Zigetvar Seferinde üstün cesâret ve gayreti ile hizmeti görüldü. 1570’te reisülküttâb, 1573’te nişancı oldu. 1576’da azledilerek Semendire beyliğine gönderildi. Yeniden nişancılığa getirildi. Bu görevde iken 1581 senesinde vefât etti. Eserleri:Feridun Bey Münşeâtı olarak tanınan Münşeâtü’s-Selâtin’dir. 1575’te Üçüncü Murâd Hana takdim edilmiştir. Osmanlı târihinin en önemli kaynakları arasındadır. Miftâh-ı Cennet; dînî, ahlâkî bir eserdir. Nüzhetü’l-Esrâr fî Feth-i Kal’at-ı Zigetvar, Zigetvar Seferini anlatır. Ayrıca bir de Dîvân’ı vardır.



Osmanlı Devletinin kırk altıncı şeyhülislâmı. İsmi, Feyzullah’tır. Erzurum’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası Erzurum Müftîsi Seyyid Muhammed’dir. Şems-i Tebrîzî’nin soyundandır. 1703 (H. 1115) senesinde Edirne’de vefât etti. Küçük yaşta ilim tahsiline yönelip din ve fen ilimlerinde yetişti.Vânî Mehmed Efendiden tefsir, mantık, matematik, geometri ve astronomi ilimlerini öğrendi. Bu sırada Dördüncü Mehmed Hanın hocalığına tâyin edilen hocası Vânî Mehmed Efendinin dâveti üzerine, İstanbul’a geldi. Vânî Mehmed Efendiye dâmâd oldu. Şeyhülislâm Minkârîzâde Yahyâ Efendinin yanında mülâzım (stajyer) olarak çalıştı. Daha sonra hacca gitti. Hac dönüşü Yenişehir’e gelip kayınpederi tarafından pâdişâhın huzûruna çıkarıldı. 1669 târihinde Şehzâde Sultan Mustafa’nın hocası, 1670’te müderris oldu. Fâtih’te Sahn-ı Semân Medreselerinde vazifelendirildi. Sırasıyla Ayasofya, Süleymâniye, Sultan Ahmed medreselerinde müderrislik yaptı. 1686’da Rumeli Kazaskerliği pâyesiyle Şehzâde Üçüncü Ahmed’in hocalığını, bir sene sonra da Nakîb-ül-Eşraflığa (sevgili Peygamberimizin soyundan gelen seyyid ve şerîflerin işleriyle ilgilenen makâma) tâyin edildi. 1688’de, Sultan İkinci Süleymân Hanın tahta geçmesiyle şeyhülislâm oldu. Daha sonra Erzurum’a gönderildi.Sultan İkinci Mustafa tahta geçince, 1695 târihinde ikinci defâ şeyhülislâmlığa getirildi. Sekiz buçuk sene fetvâ makâmında kaldı. 1703 (H. 1115) senesinde fesatçıların çıkardığı hâdiselerin sonunda Edirne’de şehid edildi. FeyzullahEfendi, ilmî üstünlüğü yanında, yaptırdığı hayır eserleriyle de meşhur oldu. Erzurum’da bir medrese, bir câmi, hâfızların kırâat ilmini okudukları dershâne, Şam’da hadis okutulan bir medrese, Medîne-i münevverede ve İstanbul’da bir medrese, kütüphâne ve mektep yaptırdı. Feyzullah Efendi; âlim, sâlih evlâd yetiştirdi.Oğullarından SeyyidMustafa Efendi, Osmanlı şeyhülislâmlarının altmış üçüncüsü, Murtaza Efendi de altmış dokuzuncusudur. Feyzullah Efendinin eserleri şunlardır: 1) Hâşiyetün alâ Envâr-it-Tenzîl (Kâdı Beydâvî’nin meşhur tefsirine yazdığı hâşiye), 2)İsâm Hâyişesi, 3)Nesâyih-ül-Mülûk, 4) Hâlhâlî’nin Şerh-i Akâid’i üzerine ta’lîkâtı, 5) Kitâb-ül-Ezkâr, 6) Mecmûa-ı Hikâyât, 7) Fetâvâ-i Feyziyye (fetvâlarının toplandığı eserdir), 8) Ravda Tercümesi, 9) Riyâz-ür- Rahme, 10) Dîvân, 11-Kendi kaleminden Hâl Tercümesi, (Hâlnâme).


Osmanlı devlet adamlarından. 1815 yılında İstanbul’da doğan Fuâd Paşa, şâir Keçecizâde Mehmed İzzet Efendinin oğludur. Önce ilmiye, daha sonra da askerî tıp okuluna girdi ve okulu operatör yüzbaşı olarak bitirdi. O sıralarda tıp okulunda öğretim Fransızca olduğu için, bu dili mükemmel bir şekilde öğrendi. Bir müddet doktorluk yaptı. Daha sonra Mustafa Reşid Paşanın teşvikiyle 1837’de Bâbıâli’de tercüme kalemine girdi. 1841 yılında Londra sefâreti baş kâtipliğine getirilen Fuâd Paşa, 1843’te Madrit ve bir yıl sonra da Lizbon muvakkat elçiliklerine tâyin edildi. 1848 yılında meydana gelen Macar ihtilâlinin Eflak ve Boğdan’da karışıklık çıkaracağından endişe duyulması üzerine, Bükreş’e komiser olarak gönderildi. 1852 yılında hâriciye nezâretine tâyin edildi. Bu arada Prens Mençikoff’la bir anlaşmazlık üzerine görevinden istifâ etti. 1855 ve 1858 yıllarında ikinci ve üçüncü defâ aynı göreve getirildi. 1860 yılında çıkan Suriye isyânını bastırmak üzere tâyin edildi. Fuâd Paşa bu vazîfedeyken Sultan Abdülmecîd Han vefât etmiş ve yerine Sultan Abdülazîz Han geçmişti. Fuâd Paşa, Suriye’den dönüşünde, Sadrâzamlığa getirildi. Ancak bu görevi bir yıl kadar sürdü. 1863’te Abdülazîz Hanın Mısır seyâhatinde bulundu ve aynı yıl ikinci defâ Sadârete getirildi. 1866 yılına kadar bu görevde kaldı. İki yıl sonra Pâdişâh’la berâber yeni bir Avrupa seyâhatine çıktı. Fakat Paris’te hastalandı ve Nis şehrinde öldü. Cesedi İstanbul’a getirilerek Sultanahmed civârına gömüldü. Londra’da Jön Türkler tarafından haftada bir yayınlanan Hürriyet Gazetesi’nin 10 Zilkâde 1285 (22 Şubat 1869) târihli sayısında Fuâd Paşanın ölümünden önce Papa ile görüşüp duâsını aldığını, bu sebeple, öldükten sonra Katoliklerin kendisine sâhip çıkarak Katolik merâsimini icrâ ettiklerini yazmaktadır. Fuâd Paşa, şişmanca, kısa boylu ve kırmızı benizli bir zâttı. Meşrûtiyet taraftârıydı. Sadrâzamlığı sırasında Pâdişâh’ın emirlerine karşı geldiği için, görevden alınmıştı. Reşid Paşanın yetiştirmesi ve İngiliz taraftârıydı. Hâriciye nazırlığı esnasında devlete sadık gayri müslimleri görevlerinden uzaklaştırarak, bakanlığı Osmanlıdan çok Avrupalılara hizmet eden Rum ve Ermenilerle doldurmuştur. Meşhur İslâm düşmanı Volter hayrânı olup, İslâmî meziyetlerden mahrumdu. Bir gün Bâyezîd Câmiine namaz kılmaya girmişti. Cemâatin kalabalık oluşundan avluda kalmış ve namaza duracağı vakit geride duran yâverlerine de namaz kılmalarını söylemişti. Onların; “Abdestimiz yoktur, kılamayız!” cevâbını vermeleri üzerine; “Kimin abdesti var ki!” demiş ve imâma uymuştur. Fuâd Paşa, zengin bir batı kültürüne sâhib olup, doğu ve batı edebiyâtını çok iyi bilirdi. Gâyet açık sözlü ve hazır cevaptı. Bir gün diplomatlar toplantısında Avrupa büyük devletlerinin kuvvet ve kudretinden bahsolunduğu sırada, Fuâd Paşa; “En kuvvetli devlet Osmanlı Devletidir. Siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz, yine yıkamıyoruz!” demiştir. Cevdet Paşanın bildirdiğine göre, Fuâd Paşa, hanımının hafif meşrebliğine göz yumar kayıtsız kalırdı. Âile düzenine pek aldırmazdı.


Sultan İkinci Bâyezîd’in torunu ve Bosna sancakbeyi. Sarayda iyi bir eğitim gördü. Dayısı Şehzâde Mehmed, Kefe sancakbeyi olunca, Hüsrev’i de berâberinde götürdü. Şehzâde Mehmed’in elçisi sıfatıyla Moskova’ya gitti. 1521’de Bosna sancakbeyi oldu. Kânûnî Sultan Süleymân’ın Belgrad Seferine katıldı ve Zemlin Kalesini fethetti. Belgrad’ın fethinden sonra Macaristan, Hırvatistan, Transilvanya ve Dalmaçya’ya Türk akınları devâm etti. Mohaç Savaşına kadar süren bu akınlara, Sinan ve Bâli beylerle birlikte Gâzi Hüsrev Bey de katıldı. Mohaç Savaşında emrindeki deli kuvvetleri ile ihtiyat birliği olarak geride durdu. Savaştan sonra Obrovaç Kalesiyle birlikte stratejik önemi olan pekçok kaleyi zabtetti. 1534’te Semendre sancakbeyi olan Gâzi Hüsrev Bey, iki yıl sonra tekrar Saraybosna’ya tâyin oldu. 1537’de Venediklilere âit Solin, Kilis ve daha birçok kaleyi fethetti. 1539’da Adriyatik sâhilindeki Kastelnova Kalesi denizden Barbaros Hayreddîn Paşa, karadan da Gâzi Hüsrev Beyin sıkıştırmaları sonucu ele geçirildi. 1540 yılında vefât eden Gâzi Hüsrev Beyin hayâtı İslâmiyeti yaymak yolunda geçti. Emri altında bulunan 10 bin kadar deli kuvveti (serdengeçti) ile devamlı olarak hududlarda cihâd hareketine katıldı. Ancak Hüsrev Bey bu sırada idâresi altında bulunan Saraybosna’yı da îmâr etmekten geri durmadı. Şehirde pekçok câmi, mescid, medrese, çarşı ve köprü yaptırdı. Kurşunlu Medrese diye de anılan Gâzi Hüsrev Bey Medresesi yıllarca bir ilim ve kültür merkezi olarak hizmet verdi. Adâlet ve ihsânı ile halkın sevgi ve saygısını kazandı.


Doksanüç Harbi diye meşhur olan, Osmanlı-Rus Savaşında (1877-1878) Plevne cephesinin ünlü kumandanı. 1832’de Tokat’da doğdu. Beşiktaş’taki Askerî Rüşdiyede ve Kuleli Askerî İdâdîsinde (lisesinde) okudu. Harbiye’yi yirmi yaşında ikincilikle bitirdi. Harb Akademisine girdi. Akademi’yi bitirmeden, Kırım Savaşının çıkması üzerine Tuna cephesine gönderildi. Burada dört yıl kalarak, teğmenliğe yükseldi. Savaşın sonunda yüzbaşı oldu. 1856’da Akademi’ye devâm ederek tahsilini tamamladı. Genel Kurmay Başkanlığında çalıştı. Anadolu’nun haritasını çıkarma göreviyle Bursa’ya gönderildi. Tesalya’da, Yenişehir’de ve Cebel-i Lübnan’da görev aldı. Girit isyânlarının başlaması üzerine Girit’e tâyin edildi. 1866’da Girit’teki çalışmaları ile Serdâr-ı ekrem Ömer Paşanın takdîrini kazandı. Miralay (albay) oldu ve Yemen’e gönderildi. Arkasından Paşa rütbesiyle Rumeli’de bulunan Beşinci Ordu Manastır Fırka (tümen) Kumandanlığına tâyin edildi (1875). Buradaki çalışmaları takdir edilerek, birinci ferik (korgeneral) oldu. Sırp isyânları başlayınca emrindeki birliklerle İzver tepelerini ve Zayçar kasabasını zaptetti. Sırp ordusunu yendi ve müşir (mareşal) oldu (l876). Gâzi Osman Paşayı bütün dünyâya tanıtan, (1877-1878) Osmanlı-Rus Harbindeki savunma, gayret ve kahramanlıklarıdır. Bu harpte, Plevne cephesindeki müdâfaası ile dünyâ harb târihine yeni prensipler getirdi. Gâzi Osman Paşa, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başladığı sırada Vidin ve Rahova bölgelerinin korunmasıyla vazîfeliydi. Tuna’yı geçerek savaşın düşman topraklarında yapılmasını teklif ettiyse de, buna izin verilmedi. Rusların Berkofça Dağlarını aşmaya başlamasından sonra Osman Paşaya hareket emri verildi. Osman Paşa, kumandasındaki kuvvetlerle Plevne önlerine geldi. Rusların elinde bulunan şehri ele geçirerek, savunma için gerekli tedbirleri aldı. Ruslar Pelevne’ye karşı saldırıya geçti. Osman Paşa, Rusların bu ilk saldırısını, bir karşı taarruzla Osma Suyunun öte yakasına atarak bertaraf etti (20 Temmuz 1877). Ruslar 30 Temmuzda tekrar bir saldırıya geçtiler ve yapılan kanlı savaşlardan sonra geri çekildiler. Bunun üzerine Rus Çarı, Osman Paşaya karşı Romen ordusundan yardım istedi. Rus Çarı, Romanya Prensi Birinci Karol’e yardım için şu târihî telgrafı çekti. “İmdâdımıza gel! İstediğin gibi, istediğin yerden, dilediğin şartlarla Tuna’yı geç! Acele Plevne’de yardımımıza yetiş! Türkler bizi mahvediyorlar! Hıristiyanlık dâvâsını kaybetmek üzeredir!” Bu yardım talebi üzerine, Romenler elli bin kişilik bir orduyla Plevne’de Ruslara yardıma koştu. 11 Eylülde Rus-Romen birleşik ordusu, tekrar Plevne’ye doğru taarruza geçti. On iki saat süren büyük Rus taarruzu, düşmanın, kesin mağlûbiyetiyle netîcelendi. Böylece Osman Paşa, üçüncü Plevne Savaşını da kazandı (11 Eylül 1878). Gâzi ünvânını aldı. Daha büyük kuvvetlerle kuşatmaya devâm eden Ruslar, Plevne’nin teslimini istediler. Gâzi Osman Paşa bu teklîfi reddetti. Hiçbir yerden yardım gelmeyen Plevne’de yiyecek, yakacak ve ilâç sıkıntısı başlamıştı. Bu durum karşısında Gâzi Osman Paşa, bir huruç (çıkış) harekâtı yaparak, Plevne’den çıkmaya karar verdi. Bu kararı öğrenen Plevne ahâlisi, ileri gelenleri Osman Paşaya ricâcı gönderdiler; “Eğer asker Plevne’den çıkarsa, sivil halk içindeki Bulgarlar, bizlere çok zarar verir. Müsâade ediniz biz Müslüman ahâli de Plevne’den çıkalım.” şeklindeki teklif üzerine Bulgar halkının ileri gelenlerini çağıran Osman Paşa, onlardan Müslümanlara zarar vermeyeceklerine dâir söz aldı. Buna rağmen Müslümanlar; “Biz de sizlerle gelelim.” diye çok yalvardılar. Osman Paşa, kimseyi kırmamaya dikkat ederdi. “Biz askerî usûllerle harekât yaparız. Sizler bize ayak uyduramazsınız.” dediyse de, halkın istekleri çok acındıracak durumda olduğundan istemeyerek râzı oldu. Huruç harekâtının yapılacağı sabah, halkın araba, kağnı ve hayvanları ile askerin intikal yoluna askerden önce, geceden dizilmiş olduğu görüldü. Plevne yollarında tam bir hengâme oldu, yollar kapanmıştı. İşte bu esnâda Rus topçusu ateşe başladı. Nice çoluk çocuk, kadın-kız bu ateş altında şehid oldu. Halkın bu aceleciliği aynı zamanda harekâtı da ifşâ etmişti. Zâten küçük bir kasaba olan Plevne yollarında yayaların bile geçmesi zorlaşmıştı. Plevne’yi kuşatan Rus ordusuna karşı asker “Allah Allah” sesleri arasında hücûma geçti. Sayı ve silâhça kendilerinden kat kat fazla olan düşman ordusunun birinci hattını kahramanca yardı. Ancak Ruslar, asker ve silâh çokluğunun yanında, ayrıca devamlı takviye alıyordu. Bu çıkış harekâtı sırasında Gâzi Osman Paşanın atı isâbet alarak öldü. Kendisi de bacağından ağır yaralandı. Açlık, hastalık, yardımın gelmemesi ve maiyetinde her türlü fedâkârlığı gösteren askerin harcanmaması düşünceleri Gâzi Osman Paşayı teslime mecbur etti. Yarası, Vizsuyu kenarında bir evde sarılırken, Rus generali Ganetski tarafından esir alındı. Az sonra Rus Başkumandanı Grandük Nikola askerî tören yaptırarak, askerlik ve esirlik kâidelerine aykırı olmasına rağmen, Osman Paşanın kılıcını iâde etti. Heyecan ve samimiyetle takdir ve parlak savunmasından dolayı tebriklerini bildirdi. Azamî hürmet göstermeye çalışan Nikola, Osman Paşaya: “Şu anda yeryüzünde bu kılıcı şerefle taşımaya hakkı olan tek insan sizsiniz.” demekten kendini alamadı. Kısa bir süre sonra Rus Çarının bulunduğu karargâha getirilen Osman Paşa, Çar tarafından da tebrik edildi. Rusya’ya trenle götürülen Osman Paşa, trende Rus subaylarıye harp ve askerlik üzerine Fransızca sohbetler etti. Rusya’ya varışında, ülke içinde istediği yere gidebileceği bildirildi. Gâzi Osman Paşa bâzı Türk illerini gezdi. Her gittiği şehirde devlet reislerine yapılan merâsimle karşılanıp uğurlandı. Gâzi Osman Paşa, bir müddet sonra Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın teşebbüsleri netîcesinde Rusya’dan İstanbul’a döndü. İstanbul’a gelişte halk tarafından büyük sevgi ile karşılandı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, göz yaşları içinde alnından öptü ve kendisine; “Sen benim yüzümü bu dünyâda ak ettiğin gibi, Allah da senin yüzünü iki cihânda ak etsin.” diye duâ etti. Serasker oldu. Yedi yıl bu görevde kaldıktan sonra Sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından Mâbeyn Müşiri (Saray Mareşalliği) görevine getirildi. Ölünceye kadar bu görevde kaldı. Törenlerde, Pâdişâhın arabasında ve ona karşı otururdu. 1900’de 68 yaşında vefât etti.Kabri, Fâtih Câmii avlusundadır.Türbesini, onu çok seven Sultan İkinci Abdülhamîd Han yaptırmıştır. Gâzi Osman Paşa, temiz ahlâkı, kahramanlığı, samîmî Müslümanlığı ve devlete olan bağlılığı ile günümüze kadar sevgi ile anılmıştır. Adına yazılan Plevne veya Gâzi Osman Paşa Marşı hâlâ söylenmektedir. GÂZİ OSMAN PAŞA MARŞI Tuna Nehri akmam diyor, Etrâfımı yıkmam diyor, Şânı büyük Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor. Karadeniz akmam dedi. Ben Tuna’ya bakmam dedi. Yüz bin Moskof gelmiş olsa, Osman Paşa korkmam dedi. Kılıcını vurdu taşa, Taş yarıldı baştan başa, Şânı büyük Osman Paşa, Askerinle binler yaşa. Düşman Tuna’yı atladı, Karakolları yokladı. Osman Paşanın emrinde, Beş bin top birden patladı.


On beşinci asrın ikinci yarısında mühim vazîfeler görmüş Osmanlı sadrâzamı. Zamânında yaşamış târihçiler, âilesi ve menşei hakkında bir şey yazmamaktadırlar. Yeniçerilikten yetişmiş olduğu bilinen Gedik Ahmed Paşanın Anadolu beylerbeyi oluncaya kadar hangi vazîfelerde bulunduğuna dâir mâlûmât da yoktur. Anadolu beylerbeyliği yaptığı zamanlarda Uzun Hasan ve Karaman Beyliğine karşı büyük başarılar kazandı. 1470 Eğriboz Seferinde gösterdiği kahramanlık ve başarılar, vezirliğe yükselmesine sebeb oldu.

Vezir olduktan sonra daha büyük vazîfelere memur edilen Ahmed Paşa, önce Alanya Kalesini fethetti. Daha sonra Karamanoğullarının elinde bulunan Silifke, Mokan ve Gorgos kalelerini alarak, buralarda bulunan Karaman âilesi mensuplarını İstanbul’a gönderdi. Uzun Hasan’ın kardeşi Cihangir Beyin seçme Türkmen beylerinden müteşekkil ordusunu şehzâde Mustafa Çelebi ve Dâvûd Paşanın da desteğiyle yenerek Türkmen beylerini esir aldı (1472). 1473 Otlukbeli Savaşında sağ cenahta bulunan Gedik Ahmed Paşa, bu kısmın kesin gâlibiyetinde önemli rol oynadı. Akkoyunlu Seferi sırasında, Karamanoğulları ile müttefikleri olan Venedikliler tarafından alınan Anadolu’nun güney sâhilindeki bâzı kaleleri yeniden fetheden Ahmed Paşa, aynı sene Mahmûd Paşanın yerine sadrâzam tâyin edildi (1474).

Vezîriâzam olduktan sonra, 1475’te Karadeniz’deki Ceneviz kolonilerinin fethine memur edildi. Azak ve Menkub kalelerini aldı ve Kırım Hanlığını Osmanlı Devletinin himâyesine soktu. Bu fetihler aynı zamanda Karadeniz’in Türk gölü hâline getirilmesi projesinin ikinci safhasını da teşkil eder.

1476’da Fâtih Sultan Mehmed’le birlikte Boğdan ve Mora seferine çıkan Ahmed Paşa, İşkodra’nın fethine memur edildiğinde, bundan kaçındığı için vezîriâzamlıktan azledilerek, Rumeli Hisarına hapsedildi. Bir süre sonra Hersekzâde Ahmed Paşanın delâleti ile hapisten çıkarılan Gedik Ahmed Paşa, donanma kumandanlığına tâyin edilerek, Gelibolu’ya gönderildi. 1478’de Limni’yi alarak, buraya Anadolu’nun Türk ahâlisini yerleştirdi. 1479’da Yunan Denizine sefere memur edilen Kapdânıderyâ Gedik Ahmed Paşa, Kefalonya, Zanta ve Santamaura adalarını fethetti. Ertesi sene Napoli Krallığının fethine memur edildi. Otranto’yu zabtetti ise de, daha ileri yürümesini Fâtih Sultan Mehmed’in vefâtı haberi engelledi. Fâtih Sultan Mehmed’in vefâtından sonra devlet kadrolarında vazîfeye devâm etti. Cem Sultan olayında iki taraflı hareket ettiği kanâatine varan Sultan İkinci Bâyezîd tarafından 1482 yılında îdâm ettirildi. Fâtih devrindeki muzafferiyetlerin ve fetihlerin âmillerinden olan Gedik Ahmed Paşa, Türk târihinin nâdir kumandanlarından birisidir. En müşkil işleri başaran Ahmed Paşa, sert tabiatlı, fikrini saklamaz, mert ve dürüsttü. Ölümü, halk arasında sevilen bir şahsiyet olduğu için derin bir üzüntüye sebeb oldu.

Gedik Ahmed Paşa, İstanbul’da Afyonkarahisar’da ve Konya’da birçok hayrat yaptırmıştır. İstanbul’daki Gedik Paşa semti burada yaptırdığı eserlerden ismini almıştır. Afyon’da inşâ ettirdiği imâret, medrese ve kütüphâne hâlâ ayaktadır. Konya’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Zâviyesini de tâmir ettirmiştir.

Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
3 Ramazan 1438
Miladi:
29 Mayıs 2017

Söz Ola
Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır.
Fatih Sultan Mehmed Han
Osmanlılar Twitter