Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!


On altıncı yüzyılda iki defa sadrâzamlık yapan Osmanlı devlet adamı. Arnavut olup küçük yaşta devşirme olarak Enderuna alındı. Burada Türk-İslâm terbiyesi ile yetiştirildi. Kânûnî’nin teveccüh ve itimadını kazandı. Sigetvar Seferine katıldı. Bu seferde vefât eden Kânûnî Sultan Süleymân Hanın nâşı, Ferhad Ağanın nezâreti altında İstanbul’a naklolundu. 1581’de yeniçeri ağası oldu. Şehzade Mehmed’in (III) sünnet düğünü sırasında yeniçerilerle sipâhiler arasında çıkan olaylar yüzünden sadrâzam Koca Sinan Paşa tarafından azledildi (1582). Sinan Paşanın sadâretten azledilmesinden sonra Rumeli beylerbeyliğine getirildi(1583). Aynı yol veziriâzam Siyavuş Paşanın tavsiyesiyle ve dördüncü vezirlikle İran’a serdar tâyin edildi. Ferhad Paşa Revan Kalesini tahkim edip içine lüzumu kadar asker, top vesair mühimmat koydu ve beylerbeyliğine Cağalazâde Sinan Paşayı getirdi. Tiflis’e yardım ederek askerin durumunu düzeltti. Lori ve Gürî kalelerini zaptetti. Gürcistan’a akınlarda bulundu. Ferhad Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşanın ölümünden sonra 1586’da ikinci defa İran serdarlığına getirildi. Bu seferinde de muvaffakiyet gösterdi. Tebriz’i İran kuvvetlerinin muhâsarasından kurtardıktan sonra kendisine merkez yaptı. Gence ve Karabağ mıntıkasını zaptetti. Nihavend’i aldı. İran Şahı Birinci Abbas ile sulh yaparak birçok memleketlerin Osmanlı ülkesine katılmasına sebep oldu. Şah Abbas’ın birâderinin oğlu Haydar Mirza’yı rehin olarak İstanbul’a getirdi. Bu mühim başarıları sebebiyle ünlü vezir olarak tanındı. Ferhad Paşa Ağustos 1591’de Koca Sinan Paşanın azli üzerine sadrâzam oldu. Kendisine hasım olan Sinan Paşaya karşı çok lütüfkar davrandı ve hürmet gösterdi. Ancak Sinan Paşa onun bu iyi niyetini takdir etmeyip dâimâ aleyhinde bulundu. Ferhad Paşa Erzurum esnafı ile yeniçerilerin kavgası sebebiyle sekiz ay sonra görevinden alındı ise de 1595’te ikinci kez sadârete getirildi. İsyan hâlinde bulunan Ferhad Paşa üzerine sefere çıktı. Ancak Sinan Paşa ve taraftarlarının onun aleyhinde konuşmaları ve Eflak Voyvodası ile anlaştığı yolunda dedikodular çıkarmaları üzerine tekrar azledildi ve çok geçmeden de îdâm olundu (Ekim 1595). Nâşı Eyüp’teki türbesine defnolundu. Ferhad Paşa, 16. yüzyıl sonlarında gelen liyâkatli vezirlerden biri olup kendisine her verilen vazifede başarı göstermiştir. Sadâreti ve sadâret kaymakamlığı görevleri sırasında rakibi olan Sinan Paşanın tahrikleriyle devamlı olarak kapıkulu ocaklarının hücumuna mâruz kaldı. Son sadâretinde Eflak İsyânını bastıracağında şüphe yokken Eflak sınırını geçmeye hazırlandığı sırada azledilip katli için emir verilmesi Eflak işinin felâketle uzamasına sebeb oldu. Osmanlı târihçileri onun doğru ve açık sözlü bir vezir olduğunda ittifak etmektedirler. Sultan Üçüncü Mehmed Han sonradan onun hakkında söylenenlerin iftira olduğunu anlayınca çok müteessir olmuştur. Ferhad Paşa Kumkapı’da Mualla Mescidini, Halvetiye şeyhlerinden Mahmud Efendi için yaptırmıştır.



Münşeât sâhibi ve divan şâiri. Doğum târihi bilinmemektedir. Baş defterdâr Çivizâde AbdullahÇelebi’nin yanında yetişti.Sokullu MehmedPaşaya dîvân kâtibi oldu. Nahcivân Seferine katıldı. Sokullu’nun sadrâzamlığında sır kâtipliğine yükseldi. Zigetvar Seferinde üstün cesâret ve gayreti ile hizmeti görüldü. 1570’te reisülküttâb, 1573’te nişancı oldu. 1576’da azledilerek Semendire beyliğine gönderildi. Yeniden nişancılığa getirildi. Bu görevde iken 1581 senesinde vefât etti. Eserleri:Feridun Bey Münşeâtı olarak tanınan Münşeâtü’s-Selâtin’dir. 1575’te Üçüncü Murâd Hana takdim edilmiştir. Osmanlı târihinin en önemli kaynakları arasındadır. Miftâh-ı Cennet; dînî, ahlâkî bir eserdir. Nüzhetü’l-Esrâr fî Feth-i Kal’at-ı Zigetvar, Zigetvar Seferini anlatır. Ayrıca bir de Dîvân’ı vardır.


Osmanlı Devletinin kırk altıncı şeyhülislâmı. İsmi, Feyzullah’tır. Erzurum’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası Erzurum Müftîsi Seyyid Muhammed’dir. Şems-i Tebrîzî’nin soyundandır. 1703 (H. 1115) senesinde Edirne’de vefât etti. Küçük yaşta ilim tahsiline yönelip din ve fen ilimlerinde yetişti.Vânî Mehmed Efendiden tefsir, mantık, matematik, geometri ve astronomi ilimlerini öğrendi. Bu sırada Dördüncü Mehmed Hanın hocalığına tâyin edilen hocası Vânî Mehmed Efendinin dâveti üzerine, İstanbul’a geldi. Vânî Mehmed Efendiye dâmâd oldu. Şeyhülislâm Minkârîzâde Yahyâ Efendinin yanında mülâzım (stajyer) olarak çalıştı. Daha sonra hacca gitti. Hac dönüşü Yenişehir’e gelip kayınpederi tarafından pâdişâhın huzûruna çıkarıldı. 1669 târihinde Şehzâde Sultan Mustafa’nın hocası, 1670’te müderris oldu. Fâtih’te Sahn-ı Semân Medreselerinde vazifelendirildi. Sırasıyla Ayasofya, Süleymâniye, Sultan Ahmed medreselerinde müderrislik yaptı. 1686’da Rumeli Kazaskerliği pâyesiyle Şehzâde Üçüncü Ahmed’in hocalığını, bir sene sonra da Nakîb-ül-Eşraflığa (sevgili Peygamberimizin soyundan gelen seyyid ve şerîflerin işleriyle ilgilenen makâma) tâyin edildi. 1688’de, Sultan İkinci Süleymân Hanın tahta geçmesiyle şeyhülislâm oldu. Daha sonra Erzurum’a gönderildi.Sultan İkinci Mustafa tahta geçince, 1695 târihinde ikinci defâ şeyhülislâmlığa getirildi. Sekiz buçuk sene fetvâ makâmında kaldı. 1703 (H. 1115) senesinde fesatçıların çıkardığı hâdiselerin sonunda Edirne’de şehid edildi. FeyzullahEfendi, ilmî üstünlüğü yanında, yaptırdığı hayır eserleriyle de meşhur oldu. Erzurum’da bir medrese, bir câmi, hâfızların kırâat ilmini okudukları dershâne, Şam’da hadis okutulan bir medrese, Medîne-i münevverede ve İstanbul’da bir medrese, kütüphâne ve mektep yaptırdı. Feyzullah Efendi; âlim, sâlih evlâd yetiştirdi.Oğullarından SeyyidMustafa Efendi, Osmanlı şeyhülislâmlarının altmış üçüncüsü, Murtaza Efendi de altmış dokuzuncusudur. Feyzullah Efendinin eserleri şunlardır: 1) Hâşiyetün alâ Envâr-it-Tenzîl (Kâdı Beydâvî’nin meşhur tefsirine yazdığı hâşiye), 2)İsâm Hâyişesi, 3)Nesâyih-ül-Mülûk, 4) Hâlhâlî’nin Şerh-i Akâid’i üzerine ta’lîkâtı, 5) Kitâb-ül-Ezkâr, 6) Mecmûa-ı Hikâyât, 7) Fetâvâ-i Feyziyye (fetvâlarının toplandığı eserdir), 8) Ravda Tercümesi, 9) Riyâz-ür- Rahme, 10) Dîvân, 11-Kendi kaleminden Hâl Tercümesi, (Hâlnâme).


Osmanlı devlet adamlarından. 1815 yılında İstanbul’da doğan Fuâd Paşa, şâir Keçecizâde Mehmed İzzet Efendinin oğludur. Önce ilmiye, daha sonra da askerî tıp okuluna girdi ve okulu operatör yüzbaşı olarak bitirdi. O sıralarda tıp okulunda öğretim Fransızca olduğu için, bu dili mükemmel bir şekilde öğrendi. Bir müddet doktorluk yaptı. Daha sonra Mustafa Reşid Paşanın teşvikiyle 1837’de Bâbıâli’de tercüme kalemine girdi. 1841 yılında Londra sefâreti baş kâtipliğine getirilen Fuâd Paşa, 1843’te Madrit ve bir yıl sonra da Lizbon muvakkat elçiliklerine tâyin edildi. 1848 yılında meydana gelen Macar ihtilâlinin Eflak ve Boğdan’da karışıklık çıkaracağından endişe duyulması üzerine, Bükreş’e komiser olarak gönderildi. 1852 yılında hâriciye nezâretine tâyin edildi. Bu arada Prens Mençikoff’la bir anlaşmazlık üzerine görevinden istifâ etti. 1855 ve 1858 yıllarında ikinci ve üçüncü defâ aynı göreve getirildi. 1860 yılında çıkan Suriye isyânını bastırmak üzere tâyin edildi. Fuâd Paşa bu vazîfedeyken Sultan Abdülmecîd Han vefât etmiş ve yerine Sultan Abdülazîz Han geçmişti. Fuâd Paşa, Suriye’den dönüşünde, Sadrâzamlığa getirildi. Ancak bu görevi bir yıl kadar sürdü. 1863’te Abdülazîz Hanın Mısır seyâhatinde bulundu ve aynı yıl ikinci defâ Sadârete getirildi. 1866 yılına kadar bu görevde kaldı. İki yıl sonra Pâdişâh’la berâber yeni bir Avrupa seyâhatine çıktı. Fakat Paris’te hastalandı ve Nis şehrinde öldü. Cesedi İstanbul’a getirilerek Sultanahmed civârına gömüldü. Londra’da Jön Türkler tarafından haftada bir yayınlanan Hürriyet Gazetesi’nin 10 Zilkâde 1285 (22 Şubat 1869) târihli sayısında Fuâd Paşanın ölümünden önce Papa ile görüşüp duâsını aldığını, bu sebeple, öldükten sonra Katoliklerin kendisine sâhip çıkarak Katolik merâsimini icrâ ettiklerini yazmaktadır. Fuâd Paşa, şişmanca, kısa boylu ve kırmızı benizli bir zâttı. Meşrûtiyet taraftârıydı. Sadrâzamlığı sırasında Pâdişâh’ın emirlerine karşı geldiği için, görevden alınmıştı. Reşid Paşanın yetiştirmesi ve İngiliz taraftârıydı. Hâriciye nazırlığı esnasında devlete sadık gayri müslimleri görevlerinden uzaklaştırarak, bakanlığı Osmanlıdan çok Avrupalılara hizmet eden Rum ve Ermenilerle doldurmuştur. Meşhur İslâm düşmanı Volter hayrânı olup, İslâmî meziyetlerden mahrumdu. Bir gün Bâyezîd Câmiine namaz kılmaya girmişti. Cemâatin kalabalık oluşundan avluda kalmış ve namaza duracağı vakit geride duran yâverlerine de namaz kılmalarını söylemişti. Onların; “Abdestimiz yoktur, kılamayız!” cevâbını vermeleri üzerine; “Kimin abdesti var ki!” demiş ve imâma uymuştur. Fuâd Paşa, zengin bir batı kültürüne sâhib olup, doğu ve batı edebiyâtını çok iyi bilirdi. Gâyet açık sözlü ve hazır cevaptı. Bir gün diplomatlar toplantısında Avrupa büyük devletlerinin kuvvet ve kudretinden bahsolunduğu sırada, Fuâd Paşa; “En kuvvetli devlet Osmanlı Devletidir. Siz dışarıdan biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz, yine yıkamıyoruz!” demiştir. Cevdet Paşanın bildirdiğine göre, Fuâd Paşa, hanımının hafif meşrebliğine göz yumar kayıtsız kalırdı. Âile düzenine pek aldırmazdı.


Sultan İkinci Bâyezîd’in torunu ve Bosna sancakbeyi. Sarayda iyi bir eğitim gördü. Dayısı Şehzâde Mehmed, Kefe sancakbeyi olunca, Hüsrev’i de berâberinde götürdü. Şehzâde Mehmed’in elçisi sıfatıyla Moskova’ya gitti. 1521’de Bosna sancakbeyi oldu. Kânûnî Sultan Süleymân’ın Belgrad Seferine katıldı ve Zemlin Kalesini fethetti. Belgrad’ın fethinden sonra Macaristan, Hırvatistan, Transilvanya ve Dalmaçya’ya Türk akınları devâm etti. Mohaç Savaşına kadar süren bu akınlara, Sinan ve Bâli beylerle birlikte Gâzi Hüsrev Bey de katıldı. Mohaç Savaşında emrindeki deli kuvvetleri ile ihtiyat birliği olarak geride durdu. Savaştan sonra Obrovaç Kalesiyle birlikte stratejik önemi olan pekçok kaleyi zabtetti. 1534’te Semendre sancakbeyi olan Gâzi Hüsrev Bey, iki yıl sonra tekrar Saraybosna’ya tâyin oldu. 1537’de Venediklilere âit Solin, Kilis ve daha birçok kaleyi fethetti. 1539’da Adriyatik sâhilindeki Kastelnova Kalesi denizden Barbaros Hayreddîn Paşa, karadan da Gâzi Hüsrev Beyin sıkıştırmaları sonucu ele geçirildi. 1540 yılında vefât eden Gâzi Hüsrev Beyin hayâtı İslâmiyeti yaymak yolunda geçti. Emri altında bulunan 10 bin kadar deli kuvveti (serdengeçti) ile devamlı olarak hududlarda cihâd hareketine katıldı. Ancak Hüsrev Bey bu sırada idâresi altında bulunan Saraybosna’yı da îmâr etmekten geri durmadı. Şehirde pekçok câmi, mescid, medrese, çarşı ve köprü yaptırdı. Kurşunlu Medrese diye de anılan Gâzi Hüsrev Bey Medresesi yıllarca bir ilim ve kültür merkezi olarak hizmet verdi. Adâlet ve ihsânı ile halkın sevgi ve saygısını kazandı.


Doksanüç Harbi diye meşhur olan, Osmanlı-Rus Savaşında (1877-1878) Plevne cephesinin ünlü kumandanı. 1832’de Tokat’da doğdu. Beşiktaş’taki Askerî Rüşdiyede ve Kuleli Askerî İdâdîsinde (lisesinde) okudu. Harbiye’yi yirmi yaşında ikincilikle bitirdi. Harb Akademisine girdi. Akademi’yi bitirmeden, Kırım Savaşının çıkması üzerine Tuna cephesine gönderildi. Burada dört yıl kalarak, teğmenliğe yükseldi. Savaşın sonunda yüzbaşı oldu. 1856’da Akademi’ye devâm ederek tahsilini tamamladı. Genel Kurmay Başkanlığında çalıştı. Anadolu’nun haritasını çıkarma göreviyle Bursa’ya gönderildi. Tesalya’da, Yenişehir’de ve Cebel-i Lübnan’da görev aldı. Girit isyânlarının başlaması üzerine Girit’e tâyin edildi. 1866’da Girit’teki çalışmaları ile Serdâr-ı ekrem Ömer Paşanın takdîrini kazandı. Miralay (albay) oldu ve Yemen’e gönderildi. Arkasından Paşa rütbesiyle Rumeli’de bulunan Beşinci Ordu Manastır Fırka (tümen) Kumandanlığına tâyin edildi (1875). Buradaki çalışmaları takdir edilerek, birinci ferik (korgeneral) oldu. Sırp isyânları başlayınca emrindeki birliklerle İzver tepelerini ve Zayçar kasabasını zaptetti. Sırp ordusunu yendi ve müşir (mareşal) oldu (l876). Gâzi Osman Paşayı bütün dünyâya tanıtan, (1877-1878) Osmanlı-Rus Harbindeki savunma, gayret ve kahramanlıklarıdır. Bu harpte, Plevne cephesindeki müdâfaası ile dünyâ harb târihine yeni prensipler getirdi. Gâzi Osman Paşa, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı başladığı sırada Vidin ve Rahova bölgelerinin korunmasıyla vazîfeliydi. Tuna’yı geçerek savaşın düşman topraklarında yapılmasını teklif ettiyse de, buna izin verilmedi. Rusların Berkofça Dağlarını aşmaya başlamasından sonra Osman Paşaya hareket emri verildi. Osman Paşa, kumandasındaki kuvvetlerle Plevne önlerine geldi. Rusların elinde bulunan şehri ele geçirerek, savunma için gerekli tedbirleri aldı. Ruslar Pelevne’ye karşı saldırıya geçti. Osman Paşa, Rusların bu ilk saldırısını, bir karşı taarruzla Osma Suyunun öte yakasına atarak bertaraf etti (20 Temmuz 1877). Ruslar 30 Temmuzda tekrar bir saldırıya geçtiler ve yapılan kanlı savaşlardan sonra geri çekildiler. Bunun üzerine Rus Çarı, Osman Paşaya karşı Romen ordusundan yardım istedi. Rus Çarı, Romanya Prensi Birinci Karol’e yardım için şu târihî telgrafı çekti. “İmdâdımıza gel! İstediğin gibi, istediğin yerden, dilediğin şartlarla Tuna’yı geç! Acele Plevne’de yardımımıza yetiş! Türkler bizi mahvediyorlar! Hıristiyanlık dâvâsını kaybetmek üzeredir!” Bu yardım talebi üzerine, Romenler elli bin kişilik bir orduyla Plevne’de Ruslara yardıma koştu. 11 Eylülde Rus-Romen birleşik ordusu, tekrar Plevne’ye doğru taarruza geçti. On iki saat süren büyük Rus taarruzu, düşmanın, kesin mağlûbiyetiyle netîcelendi. Böylece Osman Paşa, üçüncü Plevne Savaşını da kazandı (11 Eylül 1878). Gâzi ünvânını aldı. Daha büyük kuvvetlerle kuşatmaya devâm eden Ruslar, Plevne’nin teslimini istediler. Gâzi Osman Paşa bu teklîfi reddetti. Hiçbir yerden yardım gelmeyen Plevne’de yiyecek, yakacak ve ilâç sıkıntısı başlamıştı. Bu durum karşısında Gâzi Osman Paşa, bir huruç (çıkış) harekâtı yaparak, Plevne’den çıkmaya karar verdi. Bu kararı öğrenen Plevne ahâlisi, ileri gelenleri Osman Paşaya ricâcı gönderdiler; “Eğer asker Plevne’den çıkarsa, sivil halk içindeki Bulgarlar, bizlere çok zarar verir. Müsâade ediniz biz Müslüman ahâli de Plevne’den çıkalım.” şeklindeki teklif üzerine Bulgar halkının ileri gelenlerini çağıran Osman Paşa, onlardan Müslümanlara zarar vermeyeceklerine dâir söz aldı. Buna rağmen Müslümanlar; “Biz de sizlerle gelelim.” diye çok yalvardılar. Osman Paşa, kimseyi kırmamaya dikkat ederdi. “Biz askerî usûllerle harekât yaparız. Sizler bize ayak uyduramazsınız.” dediyse de, halkın istekleri çok acındıracak durumda olduğundan istemeyerek râzı oldu. Huruç harekâtının yapılacağı sabah, halkın araba, kağnı ve hayvanları ile askerin intikal yoluna askerden önce, geceden dizilmiş olduğu görüldü. Plevne yollarında tam bir hengâme oldu, yollar kapanmıştı. İşte bu esnâda Rus topçusu ateşe başladı. Nice çoluk çocuk, kadın-kız bu ateş altında şehid oldu. Halkın bu aceleciliği aynı zamanda harekâtı da ifşâ etmişti. Zâten küçük bir kasaba olan Plevne yollarında yayaların bile geçmesi zorlaşmıştı. Plevne’yi kuşatan Rus ordusuna karşı asker “Allah Allah” sesleri arasında hücûma geçti. Sayı ve silâhça kendilerinden kat kat fazla olan düşman ordusunun birinci hattını kahramanca yardı. Ancak Ruslar, asker ve silâh çokluğunun yanında, ayrıca devamlı takviye alıyordu. Bu çıkış harekâtı sırasında Gâzi Osman Paşanın atı isâbet alarak öldü. Kendisi de bacağından ağır yaralandı. Açlık, hastalık, yardımın gelmemesi ve maiyetinde her türlü fedâkârlığı gösteren askerin harcanmaması düşünceleri Gâzi Osman Paşayı teslime mecbur etti. Yarası, Vizsuyu kenarında bir evde sarılırken, Rus generali Ganetski tarafından esir alındı. Az sonra Rus Başkumandanı Grandük Nikola askerî tören yaptırarak, askerlik ve esirlik kâidelerine aykırı olmasına rağmen, Osman Paşanın kılıcını iâde etti. Heyecan ve samimiyetle takdir ve parlak savunmasından dolayı tebriklerini bildirdi. Azamî hürmet göstermeye çalışan Nikola, Osman Paşaya: “Şu anda yeryüzünde bu kılıcı şerefle taşımaya hakkı olan tek insan sizsiniz.” demekten kendini alamadı. Kısa bir süre sonra Rus Çarının bulunduğu karargâha getirilen Osman Paşa, Çar tarafından da tebrik edildi. Rusya’ya trenle götürülen Osman Paşa, trende Rus subaylarıye harp ve askerlik üzerine Fransızca sohbetler etti. Rusya’ya varışında, ülke içinde istediği yere gidebileceği bildirildi. Gâzi Osman Paşa bâzı Türk illerini gezdi. Her gittiği şehirde devlet reislerine yapılan merâsimle karşılanıp uğurlandı. Gâzi Osman Paşa, bir müddet sonra Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın teşebbüsleri netîcesinde Rusya’dan İstanbul’a döndü. İstanbul’a gelişte halk tarafından büyük sevgi ile karşılandı. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, göz yaşları içinde alnından öptü ve kendisine; “Sen benim yüzümü bu dünyâda ak ettiğin gibi, Allah da senin yüzünü iki cihânda ak etsin.” diye duâ etti. Serasker oldu. Yedi yıl bu görevde kaldıktan sonra Sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından Mâbeyn Müşiri (Saray Mareşalliği) görevine getirildi. Ölünceye kadar bu görevde kaldı. Törenlerde, Pâdişâhın arabasında ve ona karşı otururdu. 1900’de 68 yaşında vefât etti.Kabri, Fâtih Câmii avlusundadır.Türbesini, onu çok seven Sultan İkinci Abdülhamîd Han yaptırmıştır. Gâzi Osman Paşa, temiz ahlâkı, kahramanlığı, samîmî Müslümanlığı ve devlete olan bağlılığı ile günümüze kadar sevgi ile anılmıştır. Adına yazılan Plevne veya Gâzi Osman Paşa Marşı hâlâ söylenmektedir. GÂZİ OSMAN PAŞA MARŞI Tuna Nehri akmam diyor, Etrâfımı yıkmam diyor, Şânı büyük Osman Paşa, Plevne’den çıkmam diyor. Karadeniz akmam dedi. Ben Tuna’ya bakmam dedi. Yüz bin Moskof gelmiş olsa, Osman Paşa korkmam dedi. Kılıcını vurdu taşa, Taş yarıldı baştan başa, Şânı büyük Osman Paşa, Askerinle binler yaşa. Düşman Tuna’yı atladı, Karakolları yokladı. Osman Paşanın emrinde, Beş bin top birden patladı.
Müstakil Bölümler
Bültene Kayıt Olun!
Bugün
Hicri:
28 Zi'l-ka'de 1438
Miladi:
21 Ağustos 2017

Söz Ola
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi Kanûni Sultan Süleyman Han
Osmanlılar Twitter